Türkçe · Çevrimiçi oku
Din Mafyaları ve Biz
Önsöz
10 Aralık 2003
Bu kitapta bütün dünyada yaşayan ve bizzat herkesi ilgilendiren konuları işlemeye çalışacağım. Kendi başımdan geçen tecrübeleri yazarken, Kutsal Kitaplar dediğimiz Tevrat-Zebur-İncil ve Kuran’dan da ispatlar kullanacağım. Bu kitabı okurken Mukaddes Kitap ve Kuranı muhakkak yanınızda bulundurun ve belirtilen yerleri açarak okuyun. Acaba bütün bunlar böyle midir diye kendiniz karar verin. Bu kitapla amacım kimseyi ne camiye ne kiliseye ne sinagoga ne de başka bir tapınağa çekmek değil; tam tersine, bu kitap vasıtasıyla orada olanlara seslenmek istiyorum.
Amacım, -eğer mümkünse- bu kitap vasıtasıyla Allah’ın insanlığa verdiği özgürlüğü kullanmaya özendirmek olacak. Bunlar ancak benim temenni ve arzularım. Çok kişileri öfkelendirip, çok kişilerin de nefretini kazanmak amacında değilim; eğer kazanmak ise, insanları yaratıcıları olan Allahları Rabbe kazandırmak için uğraşacağım. Bu yazıları Allah’ın sözlerinden esinlenerek ve zamanımıza da çok uyması gerçeğinden yola çıkarak yazmaya başladım.
Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte idi…Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü…Tanrı Nuh´a: “insanlığa son vereceğim” dedi, “çünkü onlar yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim.” (Yeni çeviri Mukaddes Kitap Yaratılış ya da Tekvin bölümü, Bap 6 ayet 5 ve 12 -13) ...Ey Tanrım bağışla... sapıtmışların yok olmasından başka bir şeylerini arttırma. (Kuranın Nuh suresi, 71´inci sure 28´inci ayeti.)
Yukarıdaki sözler bizzat Allah’ın olup; peygamberleri vasıtasıyla yazdırtmış olduğu Tevrat-Zebur-İncil ve Kurandan alınmadır. Zamanımızla olan ilgisini birçok peygamberlerin sözlerinden okuyabileceğimiz gibi, burada sizlere ancak bir ayet daha göstermeye çalışacağım. İncilin Matta kitabında İsa Mesih son günlerle ilgili şöyle der:
Nuh’un günleri nasıl idi ise, insanoğlunun (yani İsa Mesih’in) gelişi de öyle olacaktır. Çünkü Nuh´un gemiye girdiği güne kadar, tufandan evvelki günlerde, insanlar yerler içerler, evlenirler ve kocaya varırlardı; tufan gelip hepsini alıncaya kadar nasıl bilmedilerse İnsanoğlunun gelişi de öyle olacaktır. Matta 24 Bap ya da bölümün 37-39 ayetleri
Lütfen okuduğunuz şeylerin bizzat sizi ilgilendirip ilgilendirmediğini bir düşünün. Allah’ın bizzat bütün
İnsanlıkla tek tek ve de yeryüzünle ilgilendiğinden şüphe ediyorsanız şu sözleri okuyun:
Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Enam Suresi, 6´tıncı sure 59´uncu ayet
Ve sizin başınızın saçları bile hep sayılıdır. Mukaddes kitabın Matta kısmı, 11´inci Bap 30 ayeti.
Yeryüzündeki ağaçları düşünün, onlardan dökülen yaprakların sayısını hesap edebilir misiniz?
Yine yeryüzündeki bütün insanları düşünün ve onların saçlarının her gün ne kadar dökülüp, yerine de ne kadar yenisinin çıktığını; peki bunları sayabilir misiniz? Aslında bize göre imkânsız bir şey. Hem de yaşadığımız bu teknikte. Hatta lüzumsuz bile gelebilir. Hangi anne-baba çocuğunu sevdiği halde saçlarını saymıştır ve de sayısını her an tam biliyordur? Bütün bunlar bize saçma mı geliyor? Olabilir, fakat anlatmak istenilen yaratıcımızın bütün bunları bildiğidir. Bunun böyle olduğunu gösteren ayetleri yukarıda okuduk. Yüzlerce ayetin yanında sadece bu iki ayet bile O’nun ne kadar kudretli olduğunu ve bizzat bütün yaratıklarınla çok yakından ilgilendiğini gösteren ispatlar değil midir? Her birimizin saçlarının sayısıyla ilgilenen bir Tanrı, yüreklerimizden geçen şeylerle, yaptıklarımızla, yapacaklarımızla, söylediklerimizle ilgilenmez mi? Evet, yaptıklarımıza, düşüncelerimize, davranış nedenlerimize, yüreğimizde kurduğumuz şeylere Allah çok daha önem veriyor.
Bunlar hakkında çocukluğumuzdan beri muhakkak bir şeyler duymuşuzdur. Her ne kadar dindar değilsek, dindar geçinenlerden de çok ağzımız yandıysa da bizzat Allah’ın bizlerle ilgilendiği gibi olmasa da fakat O’nun bizden beklediği şekilde O’nunla ilgilenelim. Biz Yaratıcımızın saçlarını sayamayız, bu saçmalık olurdu. Fakat zaman ayırarak hakiki bilgiyi ararsak, bu bizim için hayat demek olacaktır.
Bu kitap vasıtasıyla, sizlere anlatmak istediğim şeyleri düşünerek okumanızı tavsiye edeceğim. Çünkü bizzat sizi de ilgilendiriyor. Çok şeylere, mesela politika, Türk-Kürt sorunu, Amerika-Irak, fakirlik, açlık, kadın erkek sorunları, dünya gidişi bizi ilgilendirmiyor diyebiliriz. Çoğu zaman gerçekten de ilgilendirmez. Çünkü genelde elimizden bir şey gelmez. Büyük çabalar sarf etsek de değiştiremeyiz.
Fakat burada bahsi geçen konular her kim olursanız olun, bizzat sizi, evet bütün insanlığı ilgilendiriyor. Çünkü Allah ile aranızdaki ilişki, sizin için ya ebedi hayat ya da ebedi bir hüküm giymek demektir. Bizler ise çok şeyleri değiştiremesek de kendimizi değiştirebiliriz. Çünkü aynı Nuh´un günlerinde olduğu gibi bir zamanda yaşıyoruz.
Okuyacağınız yorum ve anlayışlar peygamberlik değildir. Yani Allah bizzat benimle peygamberleriyle yaptığı gibi sözle konuşmadı. Ancak peygamberlerin sözlerinden araştırarak, doğru bir anlayışa sahip olmak için uğraşıyorum.
Bunların günümüzde böyle olacağını da Allah önceden söyledi. Mukaddes Kitapta Daniel peygambere Bap 12 ayet 4´de Allah derki:
“Fakat sen ey Daniel, sonun vaktine kadar bu sözleri sakla ve kitabı mühürle; birçok adamlar araştıracaklar ve bilgi çoğalacaktır”.
İşte sonun vaktinde yaşadığımızdan dolayıdır ki, sahip olduğum bilgileri herkese aktarmaya çalışacağım.
Zira davetinize bakın, ey kardeşler; bedene göre çok hikmetliler, çok kuvvetliler, çok asilzadeler, davet olunmamıştır; fakat Allah, hikmetlileri utandırmak için, dünyanın akılsız şeylerini seçti ve Allah kudretli şeyleri utandırmak için, dünyanın zayıf şeylerini seçti ve Allah olan şeyleri iptal etmek için, olmayan şeyleri, dünyanın adi ve hor görünen şeylerini, seçti; şöyle ki insanlardan hiçbiri Allah’ın huzurunda övünmesin. 1.Korintoslular 1:26-29 (Mukaddes Kitap)
Verilen ayetlerin yeri hakkında bir şey belirtilmediyse Mukaddes Kitabın eski ve de yeni çevirisinden alınmadır. Kuran hakkında ise yine bir şey belirtilmediyse, genellikle verilen ayetlerin çoğu Osman Nebioğlu’na, çok azı da Süleyman Ateş tercümesine aittir. Başka kaynaklar olursa, kitabımda bunları da belirterek yazacağım. Kitapta sözü geçen şahısların isimleri de değiştirilmiştir.
Nasıl Başladı
Bir şeyin iç yüzünü anlamak ne ise, ben de gençliğimde, 22-23 yaşlarındayken bu dünyanın sanki iç yüzünü anlamış ve ondan nefret etmiştim. Allah hakkında bilgim olmamasına rağmen bir gücün olduğuna inanıyordum. Yatağıma yorgun bir şekilde yattığımda, içimden Allah ile konuşmaya başladım ve: “Allah’ım eğer sen varsan ve bu canı bana sen verdiysen, lütfen onu benden al, istemiyorum. Biliyorum ki yaşadığım müddetçe ancak acı olaylar beni bekleyecek. Gerçekten güldüğüm günler ise belki parmakla sayılacak. Lütfen ben şimdi yatağımda uyuduğum zaman bir daha hiç uyanmayayım. İyi bir insan değilim, bir sürü yanlış ve kötü yanlarım var. Bunları da biliyorum. Sen bizlere bu canı hediye diye vermedin mi? Ben ise istemiyorum. Acı çekmemek için de onu benden hissettirmeden al.” dedim.
Benim artık bu dünyada bir amacım yoktu. Yemek, içmek, biriktirmek, bina etmek, toplamak, evlenmek sadece bunlar amaç olamazdı. Çünkü insanlık hep bunları yapmış ama mutlu olamamıştı. Bütün çekilen sıkıntılar, baskılar, kötülükler, kıskançlıklar, savaşlar, nefretler hep bunlar içindi. Kısacası “bütün dünya para ve zevk için dönüyor” demeleri boşuna söylenmiş söz değildi. Çirkin, iğrenç ama altında yatan gerçek ise insanlığın ne halde olduğunu tarif ediyordu. Binlerce sene kaç nesil tarafından denenmiş şeylerdi bunlar. Bunları ben mi değiştirebilecektim! Fakat bir şey beni şüphe içine sokuyordu. Eğer ben artık bu kadar amaçsız olduysam, dünyanın bana sunduğu hiçbir şey ilgimi çekmiyorsa, bunlardan dolayı da ölüm benim için en iyi gibi gözüken bir yolsa, belki de bu sadece benim gözümde böyleydi. Ayrıca bilmediğim, fakat bilince hiç de böyle düşünmeyeceğim şey yok muydu bu dünyada? Ölmek ve kurtulmak isteyen bir akıllı ben miydim? Ki eğer Allah var ise, bizleri tanımıyor muydu? Allah bizleri sadece acı çekip, kendisinden ölmek için yalvarışlarımızı işitmek için mi yarattı? Bu gibi sorular bu kadar akıllıca o zamanki kafamdan tam olarak geçmese de, aklımda bir açık kapının olabileceğini, en azından bunu Allah’ın bileceğine inanıyordum. Öyle ya, ölümü O’ndan istiyorsam, O Allah ise, kurtuluşu da yapamaz mıydı?
Fakat ben neden kurtulmalıydım? Hani bir hastalık, bedensel bir sıkıntı, hapis, çok sevdiklerimin ölümü falan gibi değildi ki benim sıkıntım. Tabii ki genç yaşta taşınması güç olan çok büyük yüklerin altındaydım. Yabancı bir ülkede, hiç de sevilmeyen bir ülkenin şahısları olarak yaşamalıydık. Evlilikler, tekrar ayrılıklar, geçimsizlik, iki ülke arasında yaşamaya çalışmak, okula gitmek ve sonunda dağ gibi bir borcun altında kıvranmak. Çekilmesi gereken sıkıntılara değer miydi bunlar? Ne için bocalamalıydım? Hayat sadece bu mu demekti?
Hayallerimde, sanki önümde dünya vardı, ben de erişilebilecek ne varsa erişmiştim ve sonunda da hiç mutlu olamamıştım. Yattığım zaman hayallere dalıyordum. Bir insan neler tasavvur edebilirse, işte onlara sahip oluyordum. Fakat hayallere dalarken yavaş yavaş da gerçekçi olmaya başlamıştım. Hayallerimde dahi hep problemler ortaya çıkıyordu. Her istediğimi yapabildiğim halde orada dahi o problemler çözülemiyordu. Tabii ki bu hayaller üç yaşındaki bir çocuğun hayallerine benzemiyordu. Aslında bunlar gelecekte erişmek, yapmak istediğim şeylerdi. Hepimiz sahip olmak istediğimiz şeyin önceden hayalini kurmaz mıyız? Benimkisi de işte aynen öyleydi. Bazen, yabancı sevilmediğimiz bir ülkeden kurtulmak için içinden çıktığımız ülkeyi cennet haline sokmaya uğraşırken, bazen de sahip olmak istediğim bir arabayı, ya da hoşuma giden bir kızı, ya da kimsede olmayan bir zekâya sahip olmayı düşünüyordum. Yine hayallerimde düşmanlarım önümde erirken, sevdiklerime de her şeyi verebiliyordum. Fakat yine de ne ben ne de hayallerimdekiler mutlu değildik.
Çok zengin olmayı, dünyanın en zengin adamı olmayı kendime hedef etmiştim. Fakat gerçekte zenginler mutlu değildi. Bunu kendileri açıkça itiraf ediyorlardı. Hayatlarını okuduğum sayılı dünya zenginleri: “Bana mutluluğu verin, her şeyimi veririm” demelerinde onlar samimiydi. En çok eroin, uyuşturucu problemi bu zengin ailelerin çocuklarından çıkıyordu. Ben, her şeye sahip olanların, bir şeyi olmayanlardan daha mutsuz olduğunu gördüm. Artık benim için ne amaç olabilirdi ki? Çok karamsardım ve de artık sadece ölüm vardı kafamda. Yine de her şeyi bilemeyeceğimi düşünerek Allah’a duamın sonunda: “Eğer beni öldürmezsen, canımı almazsan, o zaman lütfen hayatımı değiştir” diyerek uyumuştum.
İçimde, muhakkak beni dinleyen birinin var olduğunun duygusu vardı. Bu da Allah’tı. Öleceğimden o kadar emindim ki, sabah uyandığımda neden ölmediğime çok şaşırmıştım, fakat hemen de sevindim. Çünkü “o zaman hayatım değişecek” diyordum. Nasıl olacak, ne zaman olacak diye düşünemiyordum. Allah için her şey mümkündü. O benim hayatımı değiştirebilirdi. Buna inanarak sabah işe gittim.
Mukaddes Kitapla Tanışıyorum
Zihnimden istemediğim sesler geçiyordu. Kendi kendime “belki de deli oluyorum ben” diyordum. Fakat Allah’a dua ediyordum. Çünkü bu zihnimdeki küfürler isteğimin dışında olan şeylerdi. Allah’a ise duam da: “Allah’ım bize öğrettikleri fakat anlamını dahi bilmediğim bu duaları kabul et, kurtar beni bu sıkıntılardan” diyordum.
İlk ve ortaokulda ezberlediğimiz Arapça sureler vardı. Onları söylediğimde, kendimi çok değerli bir şey yaptığımı sanırdım. Arapça Fatiha, Kevser, Elham gibi surelerdi bunlar. Bir de çocukluktan kalma alışkanlıkla, sayısını bilemediğim kadar Bismillahirahmanirahim demek. O bile ne demekti bilmiyordum. Muhakkak çok iyi bir şeydi diye inanıyor ama anlamını bilmiyordum. Türkçesini çok sonra öğrendim. Bağışlayan esirgeyen Allah’ın adıyla demekmiş. Fakat bunu çok kimsenin de bilmediğini gördüm. Daha doğrusu tanıdığım hiç kimse bilmiyordu. Demek ki bu konuda onlar da benden farklı değillerdi. Hem de onlar hayatlarının 60-70 yaşlarına varıncaya kadar söyledikleri bu kelimenin anlamını bilmeden söylemişlerdi. Onlar da büyük sözler söylediklerine inanıyor, herhalde bu sözlerle ilahileştiklerini sanıyorlardı. Söz muhakkak büyük ve anlamlıydı, ama söyleyen ve de dinleyen için değil. Çünkü ne o söylediğinin manasını ne de öbürü dinlediğinin anlamını bilmiyordu ki. Bu durumda papağandan farklı yanları yok. Kişi belki güzel şeyler söylüyor ama bu anlamını bilmediği şeylerle ne kendisini ne de dinleyeni bina ediyor. Bu sözler onlar için anlamsız oluyor. Daha doğrusu sanki bir uğur, ya da nazar boncuğu veya arabalara maskot gibi astıkları küçük Kuran gibi. Bütün bunlar, korunmak, şans getirmesi, başarılı olmak, dileklerin yerine gelmesi gibi amaçlarla yapılıyor. Bizzat Allah’tan beklenecek yardımı insanlar bu gibi şeylerden beklemekle, aslında o şeyleri Allah yerine koyuyorlar. Yani Allah’a eş tutuyorlar. Kısacası o şeyleri putlaştırıyorlar. Hâlbuki Kuran sayısızca ayetlerle Allah’a eş koşmanın çok kötü ve yanlış olduğunu vurgular. Hatta böyle birileriyle “evlenmeyin” bile der. Ben Kurandan tesadüfen bir sayfa açtım ve orada şu yazıyordu:
Allah’a eş koşan kadınlarla, (ya da erkeklerle) onlar iman etmedikçe evlenmeyin. Bu kadın (ya da erkek) hoşunuza gitse bile, iman etmiş bir kadın (ya da erkek) Allah’a eş koşan bir kadından daha hayırlıdır. (Osman Nebioğlu Tercümesi, Bakara 221. Parantez içindeki yazılar Kuran anlayışına yardım etmek için yazılmıştır, Kuranda yazmaz.)
Parantezlerde belirttiğim gibi tabii ki bu her iki cins için de geçerli bir kuraldır. Çünkü bu eş koşma, ya da Allah’ı başka şeyle eşitlemek hemen hemen Kuranın her yerinde yazıyor dersek sanırım yanlış olmaz.
Anlaşılmayan dillerle vaaz edip, bu vasıtayla Allah’a dua edilmesi hakkında ise resul Pavlus İncil’in 1.Korintoslulara mektubunda bahsederek Allah’tan aldığı ruhla derki: 1.Kor.14:4-33
...(yabancı) dille söyleyen kendi kendini bina eder; (kendisi anlamını biliyor ama halk, cemaat bilmiyor ise) fakat peygamberlik eden kiliseyi bina eder. (Kilise: cemaat, imanlılar topluluğu anlamında) İmdi siz hepinizin dillerle söylemenizi, fakat daha çok peygamberlik (Allah’ın sözünü cemaatte bilinen dilde o insanlara ilan) etmenizi isterim ve peygamberlik eden dillerle söyleyenden daha büyüktür, meğerki kilisenin bünyan alması (ruhen gelişip kuvvet alması) için tercüme etsin. Fakat şimdi, ey kardeşler, eğer size (bilmediğiniz) dillerle söyleyerek gelirsem, eğer size ya vahiyle ya ilimle ya peygamberlikle ya talimde söylemezsem, size ne faydam olur? Gerek kaval gerek çenk (bir çalgı aleti) ses veren cansız şeyler bile, seslere fark vermezse, kaval ile yahut çenk ile çalınan şey nasıl bilinir? Çünkü boru da belirsiz ses verirse, cenk (savaş) için kim hazırlanır? Böylece eğer siz de dille açık söz söylemezseniz, söylenen şey nasıl bilinir?... Ayet 16 -Yoksa eğer ruhla (yabancı dille) bereketlersem, avam yerini dolduran adam senin ne dediğini bilmediğinden dolayı, senin şükranına Âmin’i nasıl diyebilir? Çünkü vakıa sen güzel şükrediyorsun; fakat diğeri bina olunmuyor…Ayet 22 -Bundan dolayı diller, iman edenlere değil, ancak iman etmeyenlere, fakat peygamberlik, iman etmeyenlere değil, ancak iman edenlere alamet içindir. O halde (imdi) eğer bütün kilise (cemaat) bir yere toplanır ve hepsi dillerle söylerler ve avamdan olanlar yahut iman etmeyenler girerlerse: Çıldırıyorsunuz, demeyecekler mi? Fakat hepsi peygamberlik ederler ve iman etmeyen yahut avamdan olan biri girerse, hepsi tarafından ilzam (ikna), hepsi tarafından tahkik olunur (yargılanır), yüreğinin gizli şeyleri belli olur ve böylece gerçek Allah aranızdadır diyerek ikrar ederek (açıkça söyleyerek) yüz üstü kapanıp Allah’a secde kılacaktır…ayet 33 -çünkü Allah karışıklık değil selamet (barış) Allah’ıdır.
Aynı düşünce de Kuranda desteklenerek Arap toplumuna şöyle denir:
Biz onu Arapça Kuran olarak gönderdik ki anlayıp düşünesiniz. Yusuf Suresi:2
Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi, o dilin bu toplum için açıkça anlaşılmasına önem verilir. Araplara tabii ki Arapça Kuran olacak! Yine Fussilet suresinin (41.sure) 44 ayetinde:
Eğer biz onu yabancı dilden bir Kuran yapmış olsaydık, onlar derlerdi ki: “Niçin O’nun ayetleri açıkça bildirilmedi? Bu nasıl iş? Araplara yabancı dille konuşuluyor”.
Eğer bu sözler anlaşılmayan bir dilde gelmiş olsaydı, Kuran’da Arapların “Bu nasıl iş? Araplara yabancı dille konuşuluyor” gibi suçlamalarında da haklı olacakları vurgulanmazdı. Fakat Allah, sözünün anlaşılmaması için değil, tam tersine anlaşılması için insanlara göndererek, yine Zuhraf suresi (43):3 ayetinde:
Biz onu anlamanız için Arapça bir Kuran yaptık der.(Bütün ayetler Osman Nebioğlu Tercümesidir)
Evet, anlaşılması için. Bizlerde ise anlaşılmaması için uğraşıldı ve hâlâ da uğraşılmakta. Aynı problemleri de binlerce yıl Hıristiyanlık yaşadı. Tarihte onlar Mukaddes Kitabı okuyanları, tercüme etmeye kalkanları, diri diri yakıyorlardı. Bu konuda zaman bakımından Müslümanlar biraz daha geriden geliyor o kadar. Bu kitapların okunulmasına ve anlaşılmasına karşı gelmek için, üç aşağı beş yukarı hep aynı sistem ve yöntemler uygulanmış. Düşünsenize, “Mukaddes Kitap ve Kuranı ille de orijinal dillerinde okuyun” denirse ki, bu mantık hem Hıristiyanlıkta hem de Müslümanlıkta var. O zaman hem İbrani’ce hem Aramice hem Yunanca hem de Arapça öğrenmemiz gerekmektedir. Ben kendi adıma bunu imkânsız gibi görüyorum. Yaklaşık 35 seneden beri Almanya da yaşıyorum ama hâlâ, “Almancanın belkide yarısına bile kendi anadilim gibi hâkimim” diyemem. Düşünün ki Allah’ın sözlerini okuyup anlayabilmem için dört dili anadilimden daha iyi bilmem gerekli olursa! Bir de kendi anadilim beş. Bize Allah’ın söylediği sözleri hiç anlamayalım diye, ilk ve orta çağ derebeyliğinden süregelen cahil kalma ve cahil bırakma politikasıyla bu gibi yasaklar toplumlara aşılanmış. Aslında altında yatan amaç aynen İsa Mesih’in dediği gibi:
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler (o zamanın bir din mezhebi), ikiyüzlüler! Göklerin Egemenliğinin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyor, ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz! Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız. Matta 23:13-15 (Yeni çeviri Mukaddes Kitap)
İster Hıristiyanlık ister Müslümanlık ve yeryüzündeki diğer dinler olsun, bu sözlere uygun işler çıkarmadılar mı? Onların binlerce yıldır tutum ve davranışları bunları göstermedi mi?
Çocukken elime tespih alır, içimden Bismillah Bismillah diye yüzlerce, binlerce kere söylerdim. Çok zahmetli bir iştir. O zamanlar daha 8-9 yaşlarındaydım. Ellerimi göğe doğru açar, yorganımın içinde saklı gibi gizlice dua ederdim. Küçük ellerime bakar ve içimden geçirirdim, “bu eller büyüyünce de böyle dua edecek mi?” diye. Bu soruyu sormamın nedeni ise çevremde gördüğüm insanlardı. Onların yaşamlarına, yaptıklarında baktıkça, bütün yüreklerini samimiyetle Allah’a açarak dua edebileceklerine inanmıyordum. Gösteriş için namaz kılan insanları, ya da adet olsun diye namaz kılanları, ya da alışkanlık olduğu için namaz kılanları, belki de toplum korkusundan namaz kılarken ellerini açanları kastetmiyorum. Onlar benim gözümde sanki bir iş yapıyorlardı. Nasıl ki ben her gün okula gidiyorsam, başkaları da işe gidiyorsa, evdeki kadın da yemek yapıyorsa, o kişinin de namaz kılması bana öyle geliyordu. Sanki bu onlar için adet olmuştu. Ezbere yat yat kalk. Ne söylediğini de bilmeden ve anlamadan. Muhakkak inananları da vardır. Bu da benim sayısız kere bismillah çekmeme benzer! Demek istediğim, o çocuk yaşlarımdaki düşüncemde dua etmek sanki çocukların işiydi. Yani bu bir küçüklüktü. Büyüyünce insan güçlü kuvvetli olur, dua etmeye ihtiyaç duymazdı ki. O artık çocuk mu ki, Allah’a dua etsin! Bir de bu alay konusu olarak görülecek diye korkardım. Çünkü filmlerde bile, kötü bir adam sıkıştırılıp tam öldürüleceği zaman, “artık duanı et” gibi sözler söylenirdi. Dua etmek sanki bir alaydı.
Neyse, çocukluktaki edindiğim tecrübelerime zaman zaman yine gelirim. Fakat 22-23 yaşlarındaki o sıkıntılarımda Allah’a bütün yürekle dua ediyordum. Papağan gibi anlamını bilmediğim Arapça duaları söylesem bile, önceden O’na yüreğimi açıyordum. O anlamını bilmediğim şeylerle de sonradan yine bana yardım etmesi için yalvarıyordum. Önce kendi anladığım sözlerle yalvarıp, daha sonra Arapçalar. Anlamadan söylediğim o şeyler için de özür diliyor ama beni anlaması için de yalvarıyordum. Bu kuralı sanki kendim koymuştum. Ne yapacağımı bilmiyordum ki. Evliydim, ama bunları kime anlatabilirdim. Deli diyecekler diye korkum bir yana, beni kim anlar ve dinlerdi ki! Ancak Allah. Evet, eğer Allah var ise O anlardı. Hatta artık öyle dualar etmeye başladım ki:
“Allah’ım, hayallerimde bile işin içinden çıkamıyorum, ben ne isteyeceğimi nereden bileyim, onun için sen nasıl doğru buluyorsan bana o olsun” diyordum.
Eskiden dualarımda tamı tamına Allah’ın bana ne vermesini istiyorsam hep belirtirdim. Şimdi anlıyorum ki, bizler için sanki Allah Alaattin’in lambasından çıkan devdi. Allah isteklerimizi verebilirdi, ama bu istek eğer yanlış, sonucunda iyilik değil de tam tersine beni bir çıkmaza sokacaksa, bunu çok iyi düşünmeliydim. Onun için Allah’a olan isteklerimizde, sanki dua etmiyor da adeta emrediyorduk. Almak istediğimiz isteklerimizi, “aynen şöyle, ya da böyle olsun” diye şartla belirterek. Alaattin’in lambasındaki dev de çok kudretliydi ama Alaattin ona isteklerini harfi harfine bir yanlışlık yapmadan söylemeliydi. Bir komutanın askerine verdiği talimat gibi, aman bir yanlışlık olmasın diye sanki komutanın çektiği kaygı gibi. Bizlerde farkında olmadan Allah ile olan ilişkilerimizde buna çok benziyoruz. Yani Allah da sadece kudret var ama biz ondan akıllıyız! Bu anlam çıkmıyor mu, yüreklerimiz böyle söylemiyor mu? Hep istek ve dileklerimizde bizim arzumuza göre olması için yalvarıyoruz. Allah’a: “Senin iraden olsun” demekten ödümüz kopuyor. Çünkü zihnimizin bir yerinde, bilinçaltımızda şu düşünce var: “Allah’ın iradesi olan şeyler sıkıcı, zevksiz, mutsuzluk verir”. Kim ister artık Allah’ın iradesini! Aslında bir yerde: “Sen benim istediğimi ver, gerisine karışma” demek istiyoruz. Çocukları olanlar, ya da hepimiz bir zamanlar çocuk olduğumuzdan dolayı anne babamızdan istediğimiz, ısrarla istediğimiz şeyler hakkında bu durumları iyi biliriz. Mesela ısrarla istediğimiz bir şeyde, bazen onlar istediğimiz o şeyin bize zararı olan yan tesirlerini göstermeye uğraşırlar. Örneklerle anlatmaya çalışırlar. Yalvararak: “Aman öyle yapma!” derler. Yok, biz hiç ne duymak ne de dinlemek isteriz. Bütün kaprislerimizi ve onların sevgilerini de kullanıp, o istediğimiz şeyi nihayet elde ederiz. Sonunda ise onların haklı olduğunu gördüğümüz, yanıldığımız halde, hiç bunu belli bile etmek istemeyiz. Çünkü eğer bir kere hak verirsek, o zaman bunu anne babamızın öbür istekleri içinde yapmalıyız. Her zamanda ebeveynler haklı değildir ya. İşte bu savaş daha çocukken böyle başlıyor. Allah ile olan ilişkimiz de sanki bundan farklı mı olacak? Allah’ın sevgi dolu olup, biz insanlığa ebedi fayda sağlayacak bir şekilde ilgilendiğine kim iman eder? Yani sadece lafta değil, bütün yürekle demek istiyorum. Bilgisizlikten dolayı: “Eğer bir Allah var ise, bütün bu yeryüzünde olan bu olaylara, haksızlıklara, gaddarlıklara, savaşlara, işkencelere, kavgalara, ölümlere neden müdahale etmiyor” diyerek isyan edenler de var. Aslında yerinde bir soru. Ben de mümkün olduğunca kitabımda bu gibi konulara zaman zaman yer vereceğim.
Ruhi bir bunalımdaydım fakat bu dualarım cevapsız kalmadı. Bir gün, bir pazar günü yalnız evdeyken sabahleyin kapı çalındı. Açtığımda yaşlı bir adamla kadın bir şeyler anlatıyorlardı. Ne anlattıklarını anlamadım ama içeriye davet ettim. Ne söyleyecekler ise içerde oturarak söylesinler diye düşündüm. Hem o insanları kapıda tutmak benim için çok ayıptı. Bu da annemden aldığımız bir misafirperverlik terbiyesi olacak. Hiç zararını görmedim. Sağ olsun annem. Böyle iyi şeyleri bizlere iyi ki aşılamış. Benim, belki sigortacıdır diye sandığım insanlar Yehova Şahitleriymiş.
Bizler Almanya’da büyüdüysek de dini konularla ilgili Almanca bir dilbilgisine sahip değildik. Peygamberin Almancası nedir bilmiyorduk. Ancak Allah’ın “Gott” olduğunu kilisenin de “Kirche” olduğundan başka Almanca bir şey bilmiyorduk dersem, herhalde yalan da söylemiş olmam. Caminin bile Almancasını çok yıllar sonra öğrendik. Okullarda, işyerlerinde Muhammed’e olan inançla kasıtlı bir şekilde alay edilirdi. Alman toplumuna dikkatle bakıldığında, onların bizlerden teknik konularda, zenginlik konusunda ilerde olduklarını, fakat insancıllık konusunda hiç de öyle sevgi dolu olmadıklarını fark ediyordum. Tam tersine, ellerinde inandıklarını söyledikleri kitaptaki İbrahim’in misafirperverliği, İsa Mesih’in bağışlayıcı sevgisi, Allah’ın emri olan alçakgönüllülüğün izine bile rastlamak mümkün olmuyordu. İyi olan çok ama çok az kişiler vardı. Onların da dinle falan ilişkileri hemen hemen hiç yoktu! Peki, bizler, yani biz Müslümanlar nasıldık? Muhakkak farklıydık, fakat Allah’ın önünde her iki toplumda farklı ya da birbirinden daha iyi değildi. Ben şunu demek istiyorum; dış görünüşte evet, fakat iç yüzünde birbirimizden farklı değildik. İster Müslüman’ı olsun isterse de Hıristiyan’ı. Hele bu toplumlara Allah’ın gözüyle bakıldığında, hangisi daha iyi denilebilirdi? Çekememezlik, nedensiz düşmanlık, egoistlik, para sevgisi, menfaatlerin en ön planda gelmesi, göz kırpmadan yalan söylemek gibi şeyler her iki toplumunda benzer özellikleriydi. Fark sadece yetenek, bilgi, beceri, ekonomik avantajlardaydı. Yoksa hepimiz temelde aynıydık. Bütün insanlık dersek daha doğru olmaz mı? Osmanlı devleti de bir zamanlar çok güçlü kuvvetliymiş. Zaman değişmiş, bu başka bir devlet olmuş. Böyle tarihte bir sürü devletler, milletler var. O devirde hangisi güçlüyse, başlarmış o milletin halkı aşırı bir şekilde kendisini bir şey sanmaya. Artık kendilerine özel ırk mı deseler, öbürlerinden eşi benzeri olmayan üstün bir insanlık türü mü, yoksa da çok değerli olduklarından ilahları, Allahları sadece onlarla birlikte olduğundan dolayı mı onlar böyle. Öbür insanlar ise değersiz, pis, suçlu, kafasız, kötü mahlûklar. Uluslarda, toplumlarda böyle bir zihniyet başladı mı, genelde sonları da geliyor demektir. Bunlar benim görüşüm değil, tarih bilgileri ve gerçekler.
Farkı topluluklarda değil, bizzat şahsen kendimizde aramalıyız. Bizler bu gördüğümüz, eleştirdiğimiz, kötü dediğimiz şeyleri bizzat kendimiz de yapıyor isek, o kötülediğimiz kişilerin, toplumların, dinlerin, milletlerin, örgütlerin, organizasyonların aldığı aynı lekeleri de alacağız demektir. Bu iş güç meselesiyse, o ayrı bir konu. Bu da: “Ben yaparım ama sen yapamazsın” demektir. “Ben kanun yaparım kırmızı ışık koyarım, o senin içindir, benim için değil” diyen insanlık dünyası. “Sen durmazsan yakarım, ama ben hiç durmam, o seni ilgilendirmez” anlamındadır. Hesap sormak güç meselesiyse, güçlü olan hesap sorar, güçsüzün buna hakkı yoktur. Ancak başka bir güç ona bu hakkı tanırsa o ayrı. Aslında adalet çoğu yerde hemen hemen hiç yok. Bunlar tek tek millet ya da din sorunu değil. Müslüman’ı da Hıristiyan’ı da Musevi’si de Hindu’su da Budist’i de Türkü, Kürdü, Almanı, Amerikalısı, İngiliz’i ve daha ne kadar din ve millet var ise hepsi de. Yani sorun insanda, bizzat bizde, şahsen kendimizde.
Evet, Şahitler geldiklerinde onları dinledim. Onların dini konular hakkında konuştuklarını da anladım. Kiliseden falan geldiklerini düşündüm. Ayrı ayrı mezhepler dinler hakkında ancak teoride duymuştum ama onlardan birileriyle şahsen hiç tanışmamıştım. Zaten beni ilgilendiren yan, kişilerin arkasında olanlar değil, yüz yüze konuştuğum o insanların bizzat kendileriydi. Hâlâ bu kafa ve görüş ile insanlarla ilişkimi sürdürmeye gayret ederim. Benim için önemli olan o şahsın bizzat kendisi olmalıdır. Sahip olduğu dini, dili, ırkı, parası, fakirliği, cahilliği, ya da etiketi falan değil. Böyle büyük konuşmak kolaydır da, gerçekte ise insanlar dış görünüşten, toplumların aşılamasından ve daha bir sürü nedenlerden dolayı etkilendikleri de büyük bir gerçektir. Zaten bu etki olmasaydı, koltukta oturup da figürleri ileri geri oynamak gibi o koca ulusları, insan kitlelerini, vatan, millet diye ölüme sürüklemek kolay olmazdı sanırım. Sanki insanlık satranç masasında, piyonlar da bizleriz. Bütün gayret de şahı kurtarmak. Ne pahasına da olursa olsun! İşte tam bu oyunun kuralına göre de dünya yönetilmiyor mu? Bu oyunu ilk öğrendiğimde, sanki her şey gerçekmiş gibi geldi bana. Bir taşımı bile kaybetmek istemiyordum. Ben şahtım ve onlar da beni mi koruyorlardı? Ben onları ölüme nasıl ittirirdim? O zamanlar yaşım 21 de olsa çocuksu bir duyguydu bu. Bu oyunu bana öğreten arkadaşım ise, “işte şöyle ya da böyle yapsana” gibi taktikler veriyordu. Ben de: “Ama o zaman o taşı kırarsın” dediğimde, “kırılsın ne olur, önemli olan senin şahı koruman ve oyunu kazanman. Tavla oynamıyorsun ki, iş çok taş toplamakta değil. Bazen bütün taşların da olsa oyunu kaybedebiliyorsun. Sen şaha dikkat et.” diyordu. Ben ise: “tabii, evet, doğru ya” falan diyorum ama içimdeki duygularım ise başkaydı, hep içimden “ah biri daha ölecek, nasıl ittireyim onu ölüme!” diye geçiriyordum. Anlatamazdım ki bunu o arkadaşıma. Gerçek hayata baktığımda, dünyanın da aynı o satranç oyunu gibi olduğunu gördüm. Bu oyunu oynasam dahi sırf bu yüzden hiç sevmem. Neden farklıydı o figürler? Hepsi de insan değil miydi onların? Neden hepsi piyon değil? Ya da neden hepsi şah değil? Eskiden biri böyle bir yazı yazsa, komünist diye içeri atarlardı! Dedim ya ben bu dünyaya göre çok akılsız biriyim diye, işte size ispatları. Dahası da var, eğer şu kitabı sonuna kadar dayanıp da bir okursanız, belki de en nefret edeceğiniz kişi bile olabilirim.
Yine Şahitlerle sohbetimize dönelim. Onları dinlerken içimden, “ben şunlara bir iki soru sorarım, ondan sonra bunlar zaten kaçar giderler” diye geçiriyordum. İlkokuldaki din dersi hocamız geldi aklıma. Dersin sonunda “sorunuz var mı” diye sormuştu. Kimsede çıt yok, bir sessizlik. Ben de üç buçuk sene sonra Almanya’dan tekrar Türkiye’ye dönmüştüm. Üç sene kaybederek ortaokulun sonuncu sınıfı yerine ilkokulun beşinci sınıfından başlamıştım. Türkiye’deyken nerede bıraktıysam, Almanya’dan geldiğimde de tekrar oradan başladım. Çünkü Almanya’dan aldığımız karnede hemen hemen hiç notumuz yoktu! Nasıl olsun. Hiç dilini bilmediğin bir ülkeye ırgat olarak gidiyorsun. Bizde onların çocuklarıyız. Okula gitmek mecburi ama not almak mecburi değil! Git de ne yaparsan yap sanki. Yani ister uyu ister hayallere dal! Öğretmen anlatıyor ama hiç, hem de hiçbir şey anlamadan öyle oturmalısın, çıt da çıkarmadan, yıllarca, her gün. Hatırladıkça ne kadar sabırlıymışız diye şaşırıyorum. Bu da Alman kafası ve vicdanı!
Türkiye ise sözde bizlere acıyıp öğretmenler gönderdi! Bir de öğleden sonra okulu çıktı! Haftada bir Türk öğretmeni gelecekmiş. Ben sevindim. “Oh o bize Almancayı öğretir de buradaki insanlarla konuşur anlaşırız” diyordum. Meğerse gelen öğretmen otobüse bile binmesini bilmiyormuş. Bilet almak için derdini anlatamıyor ki. Neredeyse tek kelime bile Almanca bilmiyorlardı. Meğerse bu öğretmenler ta Türkiye’den bize, bizim kültür elden gitmesin de kurtarsınlar diye yardıma geliyorlarmış!!! Bir keresinde çok güldüm diye onun dersinde dayakta yemiştim. Almanlar ne iyiymiş, bu adam da nerden çıktı diye ne kadar kafam bozulmuştu. Hiç olmazsa Almanlar böyle direk dövmüyorlardı. Onlar hırslarını başka türlü alıyorlardı. Bunun yanında çok efendi, sağduyulu, görevini senin benim için değil de sevdiği, doğru olduğu için yapan bir iki alman öğretmenler de vardı. Hani, “asılırsan Frenk sicimiyle asıl” diye bir laf vardır ya, işte öyle. Onlarda da belki sevgi yoktu ama kendilerine olan saygıları mıydı onlara bunları yaptıran, doğruluk duygusu mu, yoksa da onları harekete geçiren aldıkları doğru vicdan eğitimi miydi? Bilmiyorum ama değerli insanlardı. Eğer iyi bir şey yapıp da, bize bir şey öğrettilerse, bunu kendi zamanlarını feda ederek yaptılar, mecbur oldukları için değil. Sonra nasıl kanunlar çıktı da bu yabancı çocuklara eğitim verildi bilmiyorum. O zamanda bilmiyordum, şimdide bilmiyorum. Ancak ben yaşadıklarımı, gördüklerimi, algıladıklarımı anlatıyorum. Hiçbir öğretmen bizlere tenezzül bile etmezken, içlerinden bir tanesi, hem de işi en çok olması ve vakti olmaması gereken biri, okulun müdürü bunu yaparsa, yaşımız 10 da olsa o kişinin fedakârlık yaptığını ve değerli biri olduğunu anlıyordu insan. Tek bildiğim, Almanya’nın da Türkiye’nin de o çocuklara ne eğitim ne de öğretim vermedikleridir. Almanlar yabancı işçileri ve çocuklarını getirdiler, fakat onlar hararetle tek bir noktayı düşündü, «bizim işimiz ucuz yoldan yürüsün». O yabancıların çocuklarını bir yük, sıkıcı bir sorumluluk, büyük bir dert gibi görüp, toplum da o çocuklara karşı ancak nefret körükledi. O çocukların büyüdükleri zaman ne olduklarına bakınca, yine de hayret ediyorum. Ben çok korkunç olurlar sanıyordum, hâlâ da öyle sanıyorum. O çocukların en fazla tornacı, inşaatçı, çöpçü, temizlikçi olmalarından fazla ilerlememeleri için her biri ellerinden geleni yaptı. Hayret ki tam başaramadılar. Amerika’daki zencilere bakıp da bunun mümkün olmayacağını anlamaları gerekirdi aslında. Hem her zaman da bir Hitler gelip, “bu uyananların hepsini silelim, bize hizmet etmesi için yeni uşaklar, hizmetçiler getirelim” demez ki! Almanlar sonra da Türkiye’deki Kürt halkına yapılan insan haklarından bahsetti ve teröristleri besleyip, paralar yardımında bulundu. Onlar da o paralar ile bomba, silah alıp, Türkiye’de patlattılar. Bunları bilmek de artık gizli bir şey değil. Bunu yapanların kendileri bile açıkça söylüyorlar.
Neyse diyeyim ve yine din dersindeki, beşinci sınıftaki konuya geleyim. Evet, öğretmenin “ne isterseniz sorun” demesi bana sanki samimi gibi geldi ve herkesin de sustuğunu görünce, amacım hem durumu kurtarmak, hem de gerçekten de bilmek istediğim bir soruyu sormaktı. Nitekim de sordum. “Öğretmenim neden biz duaları Arapça ezberliyoruz da Türkçe değil” dedim. Hiçbir şey demeden otur der gibi eliyle işaret yaptı, hemen oturdum. Benden cesaret almış olacaklar ki, benden üç yaş küçük o çocuklardan hemen başka biri de parmak kaldırdı ve buna benzer bir soruda o sordu. Ben sınıfın en çalışkanları pozisyonundaydım, onun için öğretmen gazabını direk bana göstermedi. Ama o soruyu soran çocuğa karşı hani yumdu gözünü açtı ağzını derler ya, aynen öyle. Anladım ki zapartanın hissesi bana da düşüyor. Nasıl bağırarak kızıyor bizlere. “Türkçe dua mı olurmuş!” ve daha hiç hatırlayamadığım bir sürü sözler. Ben utançtan yerin dibine geçtim. Ah neden sordum sanki böyle bir soru diye neredeyse sıranın altına gireceğim. İyi ki zil çaldı. Fakat ben bir şeyi anladım, din dersinde soru moru yoktu. Sallabaşı al maaşı gibi. Al notunu geç sınıfı. Hendek savaşı kaç yılında yapıldı? Mekke’den Medine’ye göç ne zamandı? Kevser’i oku bakiyim. İlk peygamberlik geldiğinde peygamber kaç yaşındaydı? “En az beş uzun Arapça sure bilmeyeni yakarım” derdi. İşte bunlar din derslerimizdi. Hiçbir ruhi değer yoktu. Allah’a karşı verilen his ve duygu sıfırın da altındaydı. Öğretilerinde Allah’tan başka her şey vardı. Eğer Allah’ı öğretmeye kalktıklarında ise, O sanki sadece ceza vermek için bizi kollayan bir güçtü. Zaman ilerleyip de ben bilgi sahibi oldukça, anladım ki sorduğum sorunun cevabını sırf din derslerine giren o müdür de bilmiyordu. Ne yapsın adam, emir milli eğitimden nasıl geliyorsa o da öyle öğretiyordu.
İşte ben de bu tecrübelerden sonra “Şahitlere bir soru sorar, onlardan kurtulurum” diyordum. Allah hakkında bilgi sahibi olmaktan kaçtığım falan yoktu. Fakat çocukluktan beri kimse bize Allah’ı tanıtmamıştı ki. Sizlere din derslerimizin nasıl olduğunu anlattım. Bilgimiz ancak hayallerimiz dâhilinde olabilirdi ki, ben de Allah’ı hayal ettiğim şekilde nasılsa öyle tanıyordum. Bunu da ancak ben biliyordum. Doktor çıkan bir arkadaşımın dediği gibi; kaç tane Allah olabilir ki diye soru ve cevapla bir konuyu anlatırken, lafımı kesmiş ve “ne kadar insan varsa, o kadar da Allah vardır; çünkü hepsinin kafasındaki Allah farklıdır” dediği gibiydi benim durumum da herhalde. Kafamda canlandırdığım Allah muhakkak ki herkesinkinden farklıydı. Herkesin de benimkinden farklıydı. Bir keresinde dua etmekle ilgili üvey babam: “Allah o kadar kişinin işiyle uğraşırken bir de senin duanı mı dinleyecek, ona vakti mi olur” demesinde alay mı ediyor diye yüzüne bakmıştım. O ise çok ciddi ve samimiydi. Allah’a öyle inandığı kesindi. Bu da onun kafasındaki Allah’tı. Gerçi ben bunu babamın cahilliğine verdiysem de ilerde Avrupa Amerika gibi yerlerde yaşayan insanların, bunların da içlerinde araştırmakta en iddialı olan Yehova’nın Şahitlerinin Allah hakkındaki bilgilerinde, “Allah’ın her şeyi görmediğine, hatta bakmadığına” inandıklarını bile öğrenecektim. Bu inancı da içlerindeysen zorla kabul etmelisin. Etmeyeni ise aralarından atarlar. Bunu da “bir daha hiç kurtulamazsın” diye yaparak. Neyse daha bu konuları şimdiden karıştırmayayım. Bu konulara ilerde etraflıca değineceğim.
Sorumu benim o bunalımlı günlerimde evimize gelen Şahitlere sordum. “Neden siz boynunuzda haç taşıyorsunuz” dedim. Ben onun öfkeleneceğini, daha doğrusu abuk sabuk konuşacağını bekliyordum. Çünkü Müslüman olarak yetişen bizler, Hıristiyanların bu adetlerini putperestlik olarak öğrenmiştik. O ise gayet sakin: “Biz boynumuzda haç falan taşımayız” dedi. “Olur mu canım” dedim ben, “filmler de sokaklarda, insanların taktıkları o şey haç değil mi? İsa’nın ölümünü simgeleyen şey değil mi o?” O ise, “hayır biz öyle şeyler yapmıyoruz” diye itiraz ediyordu. “Ya beni anlamıyor ya da göz göre göre yalan söylüyor” diye içimden geçiriyordum. Fakat o bana soru sorarak bir örnek verdi. “Sen en çok kimi seviyorsun?” dedi. Ben de “annemi severim” demiştim. “Peki, biri anneni bıçak, ya da tabancayla öldürmüş olsa, sen o aletin maketini artık boynunda taşır mısın?” demesine “hayır” demiştim. “Peki, o taşıyanlar, kiliselerde ve her yerde, onlar ne?” demem üzerine, “onlarla bizim alakamız yok. Onlar Allah’ın isteğine göre yaşamıyorlar” deyip Allah’ın Musa’ya verdiği on emirden bir tanesini açıp okudu, orada:
Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin, çünkü ben senin Allah’ın Rabbim...Çıkış 20:4-5 diye yazıyordu. Ben de bu yazıları bana çok ucuz bir fiyata ısmarladıkları, o zaman 16 mark olacak, Türkçe Mukaddes Kitaptan okudum. Çok ucuz dediğim bu kitabı hayatım boyunca hemen hemen herkese hediye vermişimdir. Parasını istediğim bazı kişiler ise maalesef hiç getirip de vermediler! Birinden, hatta Yehova Şahidiydi, yüzsüzlük edip istediysem bile, yine de vermedi. Neyse, sohbetteki sorduğum soru ve aldığım cevap, hem de yerinden göstermeleri benim çok hoşuma gitmişti ve de çok şaşırmıştım. Çünkü hiç beklemiyordum. O zamana kadar ben hep dinlerde mantık yoktur diye inanırdım. Bu soru ve cevap ise çok mantıklıydı. Ben tabii ki bir soru ve cevapla hemen onlara iman etmemiştim. Bir soru daha sordum. Yine bildiğimiz kadarıyla, her kilisede İsa’ymış gibi bir resim ya da haça gerilmiş bir heykel vardır. İçeriye giren de onun önünde elleriyle haç şeklinde göğüslerine işaret yaparlar. Bu harekete İstavroz çıkarması mı ne deniyor. Bizce bu da bir putperestliktir, Müslümanlarda ise camilerde hiç resim falan yoktur. Böyle kiliseleri ve o insanları filmlerde falan muhakkak görmüşsünüzdür. Bu doğrultuda Hıristiyanlar İsa’ya da Allah gibi taparlar. Gibisi fazla, aslında Allah diye taparlar. Onlar üç tane Allah olduğuna inanırlar. Bu üçünün de bir olduklarını vurgularlar. Hatta bunu anlatmak için üç kibrit çöpü alıp sorarlar, “elimde kaç kibrit var” diye. “Üç” dersin. Sonra hepsini birleştirip yakınca yine sorarlar, “kaç tane ateş görüyorsun?” diye! “Bir” dersin. “İşte üç Allah da böyledir” derler! Bu da demagojiyi tarif etmek için çok güzel bir örnektir (Demagoji: Yanlış bir şeyi doğruymuş gibi göstermeye çalışmak; eş anlamı lafebeliği). Allah, İsa Mesih ve Mukaddes ruh, bu üçü de onlara ve anlayışlarına göre Allah, binlerce senelerdir de bu hâlâ böyle. Sanırım bu konuda sadece Hıristiyan olarak Şahitler tek bir Allah’a inanıyorlar. Daha sonra başkalarının olduğunu da yazan ve beni kritize eden bir pastörün görüşünü de bu şekilde belirtmek gerek. Benim ikinci sorum da: “Siz neden İsa’ya tapıyorsunuz?” demek oldu. Onlar ise: “Biz İsa’ya tapmayız, ancak Allah’a tapılır, başka kimseye tapınılmaz, ibadet edilmez” dediler. Ve bana, Hıristiyan kiliselerinin öğrettiği gibi üç tane Allah’ın olmadığını anlattılar. Hem de ayetlerle göstererek. Mesela İsa ele verilip de öldürüleceği gece, Allah’a dua ederken şöyle yalvarıyor:
“Ey Baba, eğer ben onu içmeden geçmesi mümkün değilse, senin iraden olsun” diye dua etti. (Matta: 26:42) Eğer İsa kadiri mutlak Allah gibiyse, Allah Allah’a dua eder mi? Hele bir de senin iraden olsun der mi? Olmaz böyle saçma şey tabii. Yine başka bir yerde İsa:
“Dinle ey İsrail; Allah’ımız Rab bir olan Rabdir...” (Markos 12:29) demekle açıkça Musa’nın on emir diye bilinen yazılardaki sözleri tekrarlayarak, Allah’ın bir tane olduğuna, ama üç tane diye bir saçmalığın olmadığına dikkati çekiyor. Yahudiler de Allah’ın tek bir Tanrı olduğuna inanırlar Müslümanlar da. Ben o Şahidin söylediği ve yerinden göstererek okuduğu bu ayetlerle çok etkilenmiştim. Hani elimdeki kitap Türkçe olmasa, beni kandırıyorlar, ya da kafasından uyduruyor falan diyeceğim. Fakat getirdikleri ispatlara karşı hiçbir şey söyleyemezdim. Zaten biz de böyle inanıyorduk, ama ispatlara dayanan bir bilgimiz yoktu. Benim sorduğum sorular da aslında Hıristiyanlara taş atmaktı. Onun verdiği mantıklı ve ispatlı cevaplar ise tatmin ediciydi. Ben onları kaçırırım derken biz yanılmıyorsam o gün 4 saat mi ne konuşmuştuk. Giderlerken “biz yine geliriz” demelerine karşılık, “tabii gelin” dedim.
Onlar gitti ama ben onların uyanık, akıllı ve de bilgili olduklarından dolayı benle böyle konuşmuş olabileceklerini düşündüm. Ellerindeki kitabı da iyi biliyorlardı. Ben her şeyden önce bu kitabı muhakkak okumalıydım. Doğru mu söylüyorlar, yoksa yanlış ya da yalan mı diye ancak ondan sonra karar verebilirdim. Fakat en önemli olanı, ben bu gibi bir sohbetten, anlatılan şeylerden, sorular ve cevaplardan çok hoşlanmıştım. Yoksa ilgimi çekmeseydi, sadece o insanları imtihan etmek için, doğru mu yoksa yanlış mı söylüyorlar diye bir araştırma yapmaya girmezdim. Birincisi ortaya atılan konu ciddi bir konu olup bütün insanlığı ilgilendirdiği gibi, araştırmaya da muhakkak değerdi. Zaten elime Mukaddes Kitabı alınca kendi kendime şöyle düşündüm: “Ben o kadar kitap okudum, bazıları hatta ıvır zıvırdı. Bu ülkede yaşıyoruz, eğer biri bana soracak olsa: O insanlar neye inanıyordu? Hıristiyanlık ne demek? Gibi sorulara en azından cevap vermeliydim. Sadece bunun için bile bu kitap okunmaya değmez miydi?”. En önemli bir neden de dincilerden çok çekmiştik. Onlara karşı ise hiç konuşamıyorduk. Onların: “Kâfir, murdar, gâvur, zındık, günah” dedikleri zaman ne diyeceğimi bilmiyordum. Ben yine içimden: “Bu kitabı okuyayım ve böylece bir haksızlıkta onları ancak kendi silahlarıyla vurabilirim” diye geçiriyordum. Eh, okumam için epeyi nedenlerim vardı. Fakat tek bir neden hakkında, bu kitabın benim hayatımı değiştirmekte büyük rol oynayacağını hiç düşünememiştim. En önemlisi de beni mutlu edeceğini.
Elimdeki Mukaddes Kitapta eski Türkçe birçok kelimeler vardı ve çoğunu anlamıyordum. Bir de başlangıçta sık sık geçen o “ve ve ve” ler ile problemim vardı. Alışılagelmiş bir kitap üslubu (anlatım tarzı) yoktu. Fakat ben daha sonra sanki o “ve” ler yokmuş gibi okudum. Daha kolay anlaşılıyordu. Zaten ilk iki sayfa sonra o “ve” ler birden azalıyordu. Mukaddes Kitabı okumaya karar verdim. Bu kişiler bana birkaç ziyaret daha yaptılar ve bu kitabı okuma isteği artık bende daha da kesinleşti. Ben her geldiklerinde sorular soruyordum. Adam ruhi düşünceli, mantıklı ve sakin biriydi. Karısı pek konuşmuyordu. Konuştuğu zaman da beni anlamadığını fark ediyordum. Ne demek istediğimi adam daha çabuk kavrıyor, hikmetli (bilge) de cevaplar veriyordu.
Şimdi düşünüyorum da elime Mukaddes Kitap geçmişti ve ben onu okuyabilecektim. Kuranı ise kimse bize verip de: “Oku, anlamadığın yerleri de sor” dememişti. Kuranı ancak evimizde, büyük bir zarf şeklinde kumaş bezin içinde duvarda asılı olduğunu hatırlıyorum. O zaman dahi çarpılmayalım diye elleyemezdik! Bizi ellersek çarpmasın diye de kumaş kılıfın içine naftalin mi, şeker mi ne doldurulmuştu. Böyle şeyleri annem yapacak bir kadın değildi. O öz İstanbullu, adalıydı ama Rum değildi. Osmanlıdan kalmalar. Kuran için duvara asılacak o kılıflar muhakkak hazır satılıyordu ve öyle almışlardı. Zaten çok yıllar sonra elime aldığım o Kuranı okumak mümkün bile değildi. Sadece Arapçaydı. Kuran olup olmadığı bile kesin belli değildi. Çünkü ben öyle Arapça çok kitaplar görmüştüm. Onlar da Kuran değildi. Bizler toplumumuzda Arapça ne görsek, “aman elleme, çarpılırsın”, ya da “günah” gibi sözlerle karşılaşırdık. Annem dindar biri değildi, babam da değildi. Hiç unutmam, bir gün babam sabahın köründe beni uyandırdı, “haydi oğlum kalk, camiye gideceğiz” dedi. Uykulu uykulu “neden” dedim. O zamanda 3,5 yıl sonra ilk defa Almanya’dan Türkiye’ye izine gitmiştik. Babam Türkiye’de yaşıyordu. O Almanya’ya çalışmaya falan hiç gelmedi. Çok yıllar sonra sadece gezmeye geldi. Fısır fısır “bayram oğlum, kalk” demişti. Babamı zaten uzun zaman görmemiştim. Hayır demek bana çok ayıp geldi. Tam kalkıyordum ki annemin yatağından doğru “nereye” diye bir ses duydum. “Camiye gidecekmişiz anne” dedim. Annem babama bir bağırdı. “Yat oğlum, bırak sabahın köründe onlar kıçlarındaki boklarla camiye gitsinler” demesine, “oh yırttım” diye seviniyordum, ama öbür taraftan babamın zapartayı yemesine de üzülmüştüm. Annemle babam zaten çok korkunç kültür farkına sahip iki insandı. Hele annem genellikle hiç çekinmeden açık açık ne düşündüğünü söyleyiverirdi. Biri Anadolulun bağrından gelirken öbürü İstanbul’da doğmuş, o terbiye ve eğitimi almış, görgülü bir aileden geliyordu. Her ne kadar yokluklarla mücadele etmek zorunda kalmışlarsa da eğitimleri, kültürleri çok farklıydı. Yıllar sonra din konusunda babamla konuşurken bu konu hakkında soru sordum. “Senin aslında dinle minle işin pek yok, niye çocukken bizi camiye götürmek istiyordun” dedim. Sadece bayramda, o da hayatımda bir kere oldu. Babam: “Oğlum herkes gidiyordu da onun için” dedi. Yani adet olduğu içindi. Büyük bir çoğunluk da muhakkak aynı amaçla gidiyordu. Belki de mübalağasız hepsi denilebilir. Toplum korkusuydu onları oraya toplayan, Allah sevgisi değil. Tanımıyorlar ki sevsinler. Bilmiyorlar ki tanısınlar. Hele bilmek ve de tanımak hiç istemiyorlardı, bu da ayrı bir konu. Yine ilerde muhakkak değineceğim konulardan biri.
Mukaddes Kitabı Okumaya Kararlıyım
Her gün Mukaddes kitabı okurken büyük bir zevk duyuyordum. Mukaddes Kitapla tanışmadan önce işten eve giderken, genellikle ne ile vaktimi geçireceğimi bilemezdim. Şimdi ise Mukaddes Kitabı okuyacağım diye o kadar sevinçle eve gidiyordum ki. Hafta sonlarında arkadaşlarla beraber olduğumda, onların canlarının sıkıldığını söylediklerini duyunca içimden, “Mukaddes Kitap olur da insanın canı mı sıkılırmış?” diye geçirirdim. Onlara bunu anlatamayacağımı biliyordum. Zaten ben bu kitabı okurken ancak sustum. Hiç kimseye bahsetmedim. Önce ben ikna olmalıydım. İkna olsam bile, bilgi sahibi de olmalıydım. Ben bu kitaplara karşı gelmek amacıyla onları okurken, tam tersine bende büyük bir sevgi ve inanç gelişiyordu. Hayatımın en sevinçli ve beni mutlu eden zamanı Mukaddes Kitabı okumakla geçti dersem, inanın çok doğru söylemiş olurum. Hani insana geriye dön deseler, hayatının hangi zamanına dönmek istersin diye sorsalar, muhakkak “hiçbirine” derim, ama “en çok ne ile mutlu oldun?” diye sorsalar, o zaman da “Mukaddes Kitabı okumakla” diye cevaplarım.
Şahitlerle ilişkim yavaş yavaş bu yaşlı karı kocayla başlamıştı. Fakat üçüncü ya da dördüncü görüşmemizdi sanırım, beni rahatsız eden ruhi bunalımımı ve içimdeki sesi onlara soracaktım. Diyorum ya, böyle şeyleri insan kimseyle konuşamıyor. Hem insanın etrafında da devamlı akıllı, mantıklı, bilgili, her şeyden ziyade seni seven kimsesi de olmuyor ki. Aklı olsa sevgisi olmuyor; sevse akılsız oluyor! Bir de sonradan adın deliye de çıkar. Belki sahiden de deliydim. Fakat deli, deli olduğunu bilir miydi? Kendisinin akıl hastası olduğunu fark eder miydi, bilmiyorum. Nerden bileyim, her gün delirip delirip de tekrar akıllanmıyordum ki böyle tecrübelerim olsun. Hem ben öyle ruhlar, cinler, periler falan gibi şeyleri de tam saçmalık bulan biriydim.
İçimden, “bunlar nasıl olsa yabancı ve ne söylersem söyleyeyim kimse duymaz; belki de bana yardım edebilirler” diye düşünerek ve de çekinerek adama derdimi anlattım. Zaten hep sorduğum sorulardan ve de aldığım cevaplardan etkilendiğim için olacak, bu adama karşı bir güven duymaya başlamıştım. Evde o anda karım falan da olsun istemiyordum. Karımdan boşanmıştık ama yine beraber yaşıyorduk. Böyle konulara karşı onun ilgisi falan zaten hiç yoktu. O gün de yanılmıyorsam havuza gitmişti. Daha doğrusu ben evden gitmesi için çok destekledim. Genelde çalışıyordu ama o günde inat gibi evdeydi işte. Neyse o da gitti ve ben adama, ismi Josef, derdimi açtım. “Ben bunu kimseye anlatmadım ama size anlatabilirim herhalde” dedim. “Ben içimde istemediğim sesleri duyuyorum. Hem de bazen Allah’a bile kötü sözler söylüyor. Beni rahatsız ediyor. Ben acı çeksem önemli değil de Allah’a söylenen o sözleri ben istemiyorum ki. Ben istemediğim halde bu nasıl olabilir? Yoksa bu bir hastalık başlangıcı falan mı?” dedim. Josef’in alaylı güleceğini ve boş nasihatler vereceğini umuyordum. Her ne kadar birçok konularda beni şaşırttıysa da bu konuda da şaşırttı. Beni dinledikten sonra ciddiyetle Mukaddes Kitabı açtı ve bana da açmamı söyledi. Açtığı yer İncil’in Matta kısmıydı. Oradan okumaya başladı. Şöyle yazıyordu: Matta 4:1-11
O zaman İsa, İblis tarafından denenmek üzere, Ruh tarafından çöle sevk edildi. Ve kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. Ve Ayartıcı (İblis-Şeytan) gelip ona dedi: Eğer sen Allah’ın Oğlu isen söyle, bu taşlar ekmek olsun.
İsa da cevap verip dedi: “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, fakat Allah’ın ağzından çıkan her bir sözle yaşar” diye yazılmıştır. O zaman İblis onu mukaddes şehre götürdü ve mabedin kulesi üzerine koyup kendisine dedi: “Eğer sen Allah’ın Oğlu isen, kendini aşağıya at; çünkü yazılmıştır: “Meleklerine senin için emredecek ve ayağın bir taşa çarpmasın diye, elleri üzerinde seni taşıyacaklar.”
İsa ona dedi: “Sen Allah’ın Rabbi denemeyeceksin” diye de yazılmıştır.
İblis İsa’yı çok yüksek bir dağa da götürdü ve ona dünyanın bütün ülkelerini ve onun izzetini gösterdi ve İblis ona dedi: Eğer yere kapanıp bana tapınırsan, bütün bu şeyleri sana veririm. O zaman İsa ona dedi:
Çekil, Şeytan, çünkü: “Rab Allah’ına tapınacak yalnız ona kulluk edeceksin,” diye yazılmıştır. O zaman İblis onu bıraktı ve işte melekler gelip ona hizmet ediyorlardı.
Josef bana bakıp sordu: “Burada İsa ile kim konuşuyordu?” “Şeytan” dedim. “Sence karşı karşıya bir adamla konuşur gibi mi?” dedi. “Öyle değil mi?” dedim. “İsterse öyle de olur ama Şeytan dediğimiz bu ruhi bir yaratık, yani bir melekken Allah’a başkaldırıp, isyan etmiş biri. Biz insanlar ise ruhi yaratıkları gözlerimizle göremeyiz” dedi. “Şeytan burada onunla konuştu ama bu konuşma İsa’nın zihninde oluyordu, ille de karşısında cismani birinin olduğunu aramamalıyız. Hatta peygamberlerin de zihinlerine konuşulmuş; Allah tarafından vahiy almak bu demek zaten. Onlar bu sesi yolda yürürken olsun, yatarken olsun, otururken olsun, işitmişler. Hatta televizyonda seyreder gibi gelecekle ilgili görümler görmüşler. Allah için her şey mümkün. Bu kitaplar bize onu gösteriyor” dedi. “Peki, benim zihnimdeki sesler kötü olduğuna göre, bu sesler Şeytandan mı geliyor” dedim. “İlle de Şeytan olması gerekmez. İncili okuduğun zaman birçok kere İsa’nın cinlerin baskısında olan insanları kurtarmasından bahseder” deyince, “cinler de kim?” dedim. “Onlar da ruhi yaratıklar ve hepsi bir zamanlar melekti. Ancak Allah’a itaatsiz olarak Şeytanın yolunu takip etmiş oldular. Şeytan bunların ilki, İblis ki, sözlük anlamında başkaldıran, isyankâr olarak geçer. Allah’a başkaldırması, isyan etmesinden ötürü İblis ya da Şeytan adını takmışlar” diyerek daha başka Şeytanın varlığını ispatlayıcı kanıtlar gösterdi. Mesela Mukaddes Kitaptaki Eyüp kitabının ilk iki sayfası, meleklerin önünde cereyan eden Şeytanla Allah arsındaki diyalogdan bahseder. Orada Şeytanın ortaya attığı bir dava konu edilir. O dava da: “Eğer menfaati olmazsa her insanın, ya da acı ve baskı altında olan her insanın Allah’a lanet edeceği” söz konusudur. İspat olarak Eyüp’ün denenmesine müsaade edilir. Davayı ise Allah kazanır. Bu olaylar M.Ö. yaklaşık 1600 yıllarında yaşanmış. Eyüp’ün başına gelenler, acılara göğüs germekte bize hâlâ çok büyük bir teşvik kaynağıdır. Zamanımızda bile çektiği acılardan bahsettiğimize göre, demek ki Allah Şeytanın Eyüp’ü denemesine boşuna müsaade etmemiş.
Bütün bu anlatılanlar benim ruhumda ve zihnimde büyük bir devrimdi. “Ben Şeytana inanmam ki” dediğimde ise, Josef yine çok mantıklı bir şey söyledi. “Düşmanımızı ne kadar iyi tanırsak, yenilmemek için bir o kadar daha hazırlıklı, dikkatli ve tetikte oluruz. Fakat düşmanımızın varlığını bile kabul etmemek, o ne kadar zayıf bile olsa, bizi bir o kadar daha kolay yenmesine neden olur. Senin Şeytana inanmaman ise, Şeytanın en çok istediği şeydir. Çünkü ne yaptırırsa sen kendin yaptığını sanacaksın. Öyle ya, onun varlığına inanmadığına göre…” Bu yazdığım sözler tamı tamına, kelimesi kelimesine böyle miydi bilmiyorum, fakat bu öğreti Şahitlerin öğretisi olduğu için araştırıp, onların yayınlarından bulabilirsiniz. Fakat doğruydu. Benim ise üzerimden sanki çok büyük bir yük gitmişti. Sesler tam yok olmasa da ben artık o seslere aldırmadığım gibi, nereden geldiğini de öğrenmiştim. Zaten Mukaddes Kitabı hemen hemen her gün okuyordum. Anlatılan bu gerçeğin ispatlarını da o kitapta buluyordum. Okudukça, ileride bu Şeytan hakkında daha fazla bilgiye de sahip olacaktım.
Bazı insanlar, “Şeytan falan yok, bu ancak insanların palavrasıdır. Kendi kötülüklerini üzerlerinden atmak istedikleri uydurma bir yaratıktır o” derler. Evet, aslında kişi kendi yaptıklarından sorumludur. Bunu kim olursa olsun başkasının üstüne atmakla kurtulamaz. Fakat kötü bir arkadaş da insanı suça çok kolay götürür. Mahkemelerde bu ve buna benzer davalar çok görülmüştür. Aynı suçu işledikleri halde yargıç hepsine aynı cezayı vermez. En büyük ceza suça teşvik edene, önderlik edene verilir. Bu konuda bakın Allah da ne diyor:
Aldanmayın; fena arkadaşlıklar güzel ahlakı bozarlar. 1.Korintoslular 15:33
Gerçekten de öyle değil midir? Yine bir keresinde Josef bana bir soru sormuştu: “Bu dünyayı kim yönetiyor?” diye. Ben de kısa bir düşünüp, “Allah” demiştim. O da: “O zaman Allah çok kötü yönetiyor” demişti. Evet, ama bu biz insanların suçu dedim. Evet, insanların da suçuydu fakat yalnız insanların değil, bütün bu pisliklere neden olan bir güç de vardı.
Gençliğimde Aziz Nesin’in hemen hemen her kitabını okumuştum. Tatlı Betüş diye bir romanında, romanın kahramanı Betüş ismindeki kadın: “Ah! Şu pisliğin kaynağını bir bulabilsem” diyordu. Evet, romana göre kadın en aşağı yerden, beslemelikten başbakanların, cumhurbaşkanlarının metresi olmuştu. Hem yurt içinde hem de dışarıda. Aslında kadın öç alma isteğiyle dolu olmasına rağmen, öcünü almak istediği insanı tam bulduğunu sandığı zaman, onun da bir yerde kendisi gibi aciz, zaman zaman sevgi dolu ve akılsızca yanları olup, iyiliklerinin yanında yine her insan gibi kötülüklerinin de olduğunu görüyordu. Ayrıca o insanlara da kötülük yapılırken, onlar da başkalarına kötülük yapıyorlardı. Yani kısacası bütün dünyayı bu hale getiren tek bir insan değildi. Onun için kadın “Ah! Pisliğin kaynağını bir bulabilsem” diyordu. Ben de o zaman kendi kendime “kadın aslında haklı, pisliğin kaynağı neresi acaba” demiştim. Muhakkak bu kaynağı yalnız romanın kahramanı o kadın değil, yazar Aziz Nesin’de bilmiyordu, ya da bilmek istememişti.
Mukaddes Kitap ve Kuran bu soruların cevabını tam olarak verir. Allah’ın yeryüzü ve insanlıkla ilgili amacını, geçmişte ve de gelecekteki olayları bildiren, yeryüzünde insanlığın sahip olduğu en güvenilir kaynaklardır. Ayrıca yeryüzüne hâkim olan bu pisliğin kaynağını da açıklar. Bu kitaplar sanki bir şeyin kullanma kılavuzu gibidir. Dünyada nasıl yaşamalıyız, problemlerin üstesinden nasıl gelebiliriz, beklentimiz neler olmalı, ya da olmamalı, gibi bir sürü sayısız soruların cevaplarını, Allah bu kitaplar vasıtasıyla mesaj şeklinde insanlığa vermiştir.
Sanki şu anda bu fikre karşı gelecek o kadar çok insan sesi duyuyorum ki. Fakat bütün o karşı gelenlere, “daha iyisi ve doğrusu ne?” denildiğinde, felsefeye dalarak anlatmaya başlarlar. Darvin’den, maymundan insana tekâmül eden hikâyeler, hücrenin tekken nasıl böyle hale geldiği falan anlatır dururlar. Nereden bilirler tek bir hücrenin tarihini, nasıl çoğaldığını, kimin o hücreyi yarattığını? Bu konuda da Darvin’e cevap verdirirler. Darvin denilen adam da sıradan bir araştırmacı, değerli bulguları da var, hataları da çok. Yalnız başına dağlarda, adalarda, ormanlarda kendi kendine, gözlemleriyle; evet sadece gözleriyle gördükleriyle bir tez ortaya atıyor. Bu adam denize bile o zamanlar çıplak gözle dalmak zorunda kalıyor. O zamanki imkânlar ancak o kadar. Bu tez öyle büyük bir teknik ile göz kamaştıran şimdiki laboratuvarlar yardımıyla, zamanımızdaki insandan insan yapan genlerin araştırıldığı gibi değil. Gözleriyle tabiata bakıyor, nasıl bakıp da Allah’ın hakikatini bir kenara itip, sadece biz bir hücreden, patlamalardan meydana geldik demesini ben anlıyorum da; anlayamadığım nokta, bir adamın gözlemleriyle ortaya tez atmasına, bunu da bütün dünyanın bayılıp kapmasına; işte buna aklım ermiyor! Bunun yanında Darvin’in kendisinin bile böyle bir iddiada bulunmadığını söyleyenler de var. Neyse, olabilir. Darvin ya da başkaları gibi herkes konuşmakta serbesttir ve de öyle olmalıdır. Darvin de o tecrübelerinden sonra ne derse der. Fakat bunu insanlık için büyük bir müjdeymiş gibi selamlanarak karşılanması, okullarda ve bütün dünyada gerçek bir öğretiymiş gibi kabul edilmesi, işte bu kalın kafama bir türlü girmiyor! (A.B.D. ve bazı ülkelerde ise bu eğitimin okullarda öğretilmesi yasak) Bir zamanlar kaplumbağanın, ya da öküzün boynuzlarındaki düz levha olan dünya öğretisi gibi. En ilginç yanı ise Darvin’in bu teorisini dindar geçinenler, Allah’a inanalar da öğretmeye başladı. Âdem ile Havva gerçeğini, Darvin teorisine uydurmaya uğraşanlar da az değildir. Fakat şunu da belirtmeliyim ki, eğer Darvinler olmasaydı, herkes sırf oturup, “bu doğrudur bundan başka doğru da yoktur” deseydi, birincisi özgürlük olmazdı, ikincisi insan denen bizler hiçbir zaman gelişemezdik. Bu gelişme belki çoğu zaman kötülük şeklinde sahneye çıktıysa da, kötülüklerden de çok şeyler öğrendik diyemez miyiz? Eğer öyle olmasaydı, Allah kötülüğe müsaade etmezdi. Hem ben şunu da öğrendim ki, bir insanın “sadece benim dediğim, ya da benim kafama yatan şeyler doğrudur” demesi ancak insanlığı zindana sokmak, hapsetmek demektir. Olabilir, ben Darvin’in teorisini kabul etmeyebilirim, fakat bu adamın her söylediği şey benim için yanlış demek değildir ki. Böyle despot şeklinde kanun koyanlar, insanlara hükmetmeyi hobi edinenler, kendisinden başka her şeyin yanlış olduğunu savunup, yalnız savunmakla kalmayıp savaş dahi açanlar, işkenceler yapanlar, sahip olduğumuz günümüz dünyasını meydana getirdi. Tarihe bakıldığında insanlar binlerce yıldır aynı şeyleri yapıyorlar. Kalın kafalarımız almak istemiyor, hakikati göremiyoruz, görmek istemiyoruz, en önemlisi de göstermiyorlar.
Bütün bunlardan ötürü Darvin’i de selamlamak lazım. Adam araştırma yapmış. Araştırma yapmanın ne olduğunu en azından ben de bilirim. Kim diyebilir ki “sadece benim araştırmam mutlak bir doğruluktur” diye. Hepimiz en doğru sandığımız şeyde, çok daha sonra onun bazen ne kadar yanlış ya da değersiz veya hiç de o kadar aman aman bir bilgi, görüş, icat, inanç olmadığını da görmüşüzdür. Eğer insan zekâsının yüzde onunu dahi kullanamıyorsa, daha yüzde doksanlık boş bir yer var demektir. İnsanın bu yeteneklerinin buzluğa, derin şok dondurucularına sokma hakkını Allah kimseye vermemiştir. Biz ise bunları, dinlerde, ilimde ve ulusların Allah ile olan ilişkilerinde tam tersi olduğunu göreceğiz. İlim adamları denilenler kıskançlıktan birbirlerini yemişler. “Kimin dediği doğrudur” diyerek karşılıklı rekabete girmişler. Dinciler ise daha korkunç olmuş. İlim adamlarının birbirleriyle olan savaşı onların yanında solda sıfır kalmış. Devletler, krallar ise dini çok güzel bir budala yapma kaynağı olarak görmüşler ve bu doğrultuda onlarla iş birliği yapmışlar. O devletin gücü, dinciler ile iş birliğinin mümkün olmadığı yerde, dinciyi de yok etmiş. Büyük balık küçük balık misali, büyük olan küçüğü yutmuş. Ondan büyük olan da onu yutmuş. Bunu da sadece balıklar değil, insanlar yapmış! Bunları yapmakla insanlık kendini çok kudretli, akıllı, yetenekli sandığında ise, aslında ancak balık kafalı olduklarını ispat etmişler.
Bu açıklamaları yapmalıyım. Yoksa benim davamı, çekişmeleri, tartışmaları, bu kitapta geçen konuyu anlatmam sizlere zor olur. Çünkü prensip aynı, konular değişebilir. Onlar ancak ayrıntılar olacak.
Ben Mukaddes Kitabı okurken çok çabuk biter diyordum. Fakat kâğıdının inceliği ve yazıların küçük oluşu beni aldatmıştı. Aslında, keşke hiç bitmeseydi demem daha doğru olurdu. Çalışırken işten eve gelir, yemek yer hemen yatar, yattığım yerden Mukaddes Kitabı okumaya devam ederdim. Ta ki uyuyana kadar ki, bu yorgunluğuma bağlıydı.
Bedenen ağır bir işte çalışıyordum. Çalıştığım yer bir kere iflas etmişti ve ben iflas edene kadar her yaz tatilinde orada çalışmıştım. Öğrencilik yıllarımda bana bu işyerinin çok faydası olmuştu. Yaz tatillerinde orada çalışarak kazandığım para bütün kış yetmese de çok ihtiyaçlarımı, hatta lüks denecek şeylerimi bile karşılayabiliyordu. O işe ilk olarak on dört yaşında başlamıştım. Ben 21 yaşıma geldiğimde iflas bildirmişti. Sonra küçük bir aile kuruluşu olarak tekrar başladıklarında, sadece yıllarca orada çalışmış bir kadınla bir de beni işe almışlardı. Yani sırf iki işçi, öbür üçü ise firmanın sahipleriydi. Bir oğulları benim yaşımdaydı. Onunla beraber çalışıyorduk. Çalışırken bir ara ona Şahitleri tanıyıp tanımadığını sordum. “Aman! Sana da mı geldiler?” dedi. “Evet, ama neden?” diye sordum. “Sakın onları eve falan sokma” dedi. “Niye, ne yapıyorlar? Hırsız, katil falan mılar?” diye de çekindim. Fakat ne kaybedebilirdim ki. “Yok, ama bir gelmeye başladılar mı, artık hep gelirler” diyordu. Babaannesi de onlara inanmış, hatta 1974-75’de dünyanın sonu gelecek diye de beklemiş. Fakat son mon gelmemiş. Bu konuda birçokları gibi o da hayal kırıklığına uğradığından, bir daha onları görmek istememiş. Tabii o bunu anlatırken hem babaannesinin kandırılmış olmasını vurguluyordu hem de o dinlerin sahtekâr ve boş inançlar taşıdıklarını. Eğer bütün risk buysa, bu benim için önemli değildi.
Ben bunları burada böyle basitçe yazarak anlatıyorum ama o zaman sanki sisle kapalı bir dünyada yaşıyordum. Tecrübe, bilgi falan yok ki. İnsan üzerinde nelerin nasıl etkiler yapıp ve ne gibi bir izler bırakabileceğini o yaşlarda insan kestiremiyor. Çalış ye iç yat, çalış ye iç yat. Yine kalk çalış ye iç yat ve ayrıca dünya kadar da borç. Benim o zamanki hesabıma göre bu borçlar, hiç açık vermezsek, ancak 6 sene sonra biterdi. O da benim hesabıma göre! Gerçi aradan 25 sene geçti, hâlâ borçlarım bitmedi! Olsun, insan alışıyor desem yalan olur, ben hiç ama hiç sevmedim ve de borca alışamadım. Fakat çok kolay borç yaptım. İşte böyle bir hayatta kendimi birazcık hayvanlara benzetiyordum. Fakat dünyanın öbür ülkelerine baktığımda, açlık, sefalet, yoklukla doluydu. Ben ise onlardan daha iyiydim. Acaba ben nankör müydüm? Böyle düşünmek nankörlük müydü? Bütün bir ömürleri böyle, işle ev, yemek ve yatmakla geçen insanlar vardı. Hatta ben Almanlar hakkında, “bunlar sadece çalışmak için yaşıyorlar, yaşamak için çalışmıyorlar” diyordum. Fakat bu onların bizlere ve birbirlerine karşı gösterdikleri yüzmüş, bunu ilerde anladım. Evet, bizim toplum gibi sorumsuz, tembel değillerdi. Mesela orospuluk etmek o kadar ayıp değildi ama uyumak onlar için çok ayıptı! Hiç vaktim yok diye hızlı hızlı koşuştururlarken, kimileri bir hobisine, saatlerce içki içilen bir yere, ya da uyumaya giderlerdi. Evlerine hiç habersiz gidersen, belli saatler dışında zili çalana pek kapıyı da açmazlar, bu da bir kültür işte. Gerçekte ise her insan gibi onlar da çalışmaktan nefret eden tembel insanlardı. Fakat görünüşte ise hep çalışıyor izlenimi verme hastalığına sahipler. Bizim millette de tam tersidir. Onların gözünde de çalışmak kadar ayıp bir şey yoktur sanki. Arkadaşlarımız vardı, işyerlerine ziyarete giderdik. Çalışıyorsa eğer: “Vay! Çalışıyor musun?” dediğimizde, “yok canım öylesine işte” gibi cevaplar verirler ve aslında hiçbir şey yapmadıklarını söylemekle gurur duyarlardı. Hâlbuki çalıştığı halde, çalışmadığını; sanki sadece işçiler çalışıyor, öyle bir düzen kurmuş ki o hiçbir şey yapmıyor havasında. Çalışarak para kazanınca sanki küçülüyor da marifet çalışmadan para kazanmada! Topluca bir araya geldiklerinde, bazen yalan da olsa, nerede rakı içtiklerini, hangi kadını şaaptıklarını, yedikleri yemekleri anlatır dururlar. Avrupalının da kadınları bu kafadadır. Çalışırsa da kocasına kuruş koklatmadan çalışır. Hep almayı daha çok severler. Almanlar ise bir araya geldi mi, başlarlar işlerinden bahsetmeye. Nasıl çalışıp, ne iş yaptıklarını, teknik konulardan anlatır dururlar. Onlarınki de bazen yalan bile olsa, konuları bu kadar farklıdır. Tabii en ortak konuları yabancıları çekiştirmektir. Bu konuda hiç muhalefet görmezler. O anda artık hepsi birlik, kardeşlik içindedir. Hâlbuki kırk senedir birbirlerini tanıyorlarsa da birbirlerinin evlerinde bir kahve bile içmemiştir bu kardeşler! En kötüsü de bir yabancı olarak, hele de bir Türk olarak yeni tanıdığın bir Almanla sohbet etmektir. Onlarla hiç normal sohbet edemezsin. “Aslında yabancıları sevdiğini, kimseyle kötü bir ilişkileri olmadığını, sen değil ama öbür yabancılar o kadar da iyi değil” diye başlarlar anlatmaya. Her yabancıya da aynı ağız: “Sen değil ama öbür Türkler...” Sanki başka konu yoktur. İlk soruları da eğer yolda, asansörde, nerede olursa olsun karşılaşıp da bir gülümsedin mi hemen: “Siz nereden geliyorsunuz?” demek olur. Ne demek istediklerini anlar ama hınzırlıktan, oturduğumuz köyün adını söylerdim. Eğer inatçıysa: “Yook, hangi ülkeden geliyorsunuz demek istedim” der ve söyleyince de şöyle yüzü bir ekşir. Ne kadar tutsa da kendini belli eder. Sonra kendini bir toparlar ve yine başlar anlatmaya. Komşuları varmış arka sokakta, onlar da Türk’müş! Türklerin olmadığı yer var mı? Eskimo’ya bile gitmişler de balıkçılık yapıyorlarmış. Amerika’dayken tanıştığım, yolcu gemisinde çalışan bir arkadaş söylemişti. Yani Türk’ün her yerde olduğu yeni bir şey değil ki. Yine devam eder, “Türkiye’ye bile gittim” der. Sohbet sadece bu doğrultuda olur. Diyorum ya, sanki dünyada başka bir konu yoktur. Belki de onlar başka bir konu sahiden bulamıyorlar. Ne konuşsun ki bizlerle. Tek bir konu var, o da künyeni okuyacaksın. Birbirlerini gördüklerinde ise çıt çıkmaz. Sanki buzdolapları bir araya geldi. Artık yıldızlarına göre. Eğer derin dondurucuysalar ağızlarını bıçak bile açmaz.
Bizimkiler ise birden kaynaşır, hemen de moku çıkar. Bunları da düşündüm. Bu adamlar da belki bir zamanlar böyleymiş. Yani bizler gibi, ama olmadığını görmüşler. Birbirlerinden ellerini eteklerini çekmişler. Kimseyle takışmakta hoş değil. Ancak selamını veriyor, bitti. Benim 21 yıldır oturduğum dar bir sokaktaki ilişkilerimiz böyle. 50 senede otursan yine hep aynı kalır. Fakat hakkındaki bilgileri aklını durdurur. Hiç tanımadığım, görmediğimi sandığım insanlar beni ezbere bilir, tanırlar. Ne yaptığımı ne ile meşgul olup olmadığımı. Demek ki haber, dedikodu ve yayıncılık kuvvetli çalışıyor! Kimisi selam bile vermez. Doğulular ise dik dik yüzüne öylece bakar. Selam da versen cevap vermez, fakat yüzüne dik dik bakmaya devam eder. Horoz dövüşlerinde görmüştüm ben böyle birbirlerine bakıp bakıp da saldırmaya hazırlananları. Dediğim gibi, değerli olan çok az insan var, ama bu her toplumda böyle. İnsanlık maalesef artık böyle oldu.
Türkiye’ye bir iş için gittiğim zaman turist teknesinde çocuklara sormuştum, en iyi turistler hangi ülkeden geliyor diye. Onlar ise anlatmaya tam tersinden başladılar. En kötüleri yerli turistlermiş. Hele İstanbul’dan gelenler, kendilerini beğenmiş, rüküş tavırlı oluyorlarmış. Ruslar hem terbiyesiz hem de pislermiş. Çöplerini denizin ortasına atıyorlarmış. Kadınlarına laf söylemedi, hepsi orospuymuş! Araplar pijamayla yemek yemeye gelirlermiş. Polonyalısını falan da saydı durdu, yine sonunda en iyisi Almanlar ama doğudan gelenleri hariç ve İngilizler dedi. Ben de aynı tecrübeyi yaptım. Çok menfaatçi olmalarıyla birlikte genelde Almanlar terbiyeliydiler ve görgüsüzlük yapmıyorlardı. Bizim de kurduğumuz işyerindeki en iyi tecrübelerimiz Alman müşterileriyle olacaktı. Hiç unutmam, 1990’lı yılların başında arabayla Türkiye’ye giderken Romanya sınırında 26 saat mi ne beklemiştik de o pislikte, yoklukta beklerken içime ölüm gibi bir bunaltı gelmişti. Ne tuvalet vardı ne su ne de insan için en doğal gereksinimleri karşılayacak bir şey. Karşı tarafın kuyruğunda bekleyen Alman TIR şoförüyle konuşmuştum da anamın oğlunu görseydim bu kadar sevinmezdim. Benim onunla 3-5 dakikalık konuşmamla sanki moralim yerine gelmişti. Alman falan olması beni hiç ilgilendirmiyordu. Adamın TIR kamyonu temiz, kendi temizdi. O pisliğin, yokluğun içinde tıraşını nasıl olmuşsa olmuş, tertemiz bidonunla da yolda yüzünü yıkıyordu. Bunlardı beni o adama çeken. Bir arkadaşımla ilk görüştüğümüzde, sırf temiz diye arkadaşlık etmeye başlamıştım. Hâlbuki iyi, sözüne güvenilir biri de değildi. Olsun temizdi ya. Onun bu temiz ve titizliği benim için birçok kötülüğünü örtüyordu.
Bu yazdıklarımı sakın “kesin kurallar ve herkes böyledir” diye okumayın. Bunlar sadece benim izlenimlerim, gördüğüm ve yaşadığım bu kültürlerin negatif ve pozitif yanları. Muhakkak ki bu genellemenin dışında olan birçok insanlar da vardır.
Kâmil Olmak
O zamanlar ve de şimdi, Şahitleri seven kişiye pek rastlamadım. Bu ise ilgimi daha çok çekti. Onlar hakkındaki suçlamalar da bence çok yersiz şeylerdi. Hem beni asıl ilgilendiren şey Şahitler değildi. Sadece Allah’ı tanımak çok hoşuma gidiyordu. Mukaddes Kitapta ya da başka bir kitapta geçen olayları okurken, kendimi hep o kişilerin yerine koymaya çalışırım. Hırsızla hırsız, polisle polis olmaya çalışırım ki, onları daha iyi anlayabileyim. Çünkü kim ne yapmışsa, neden yapmış, hangi şey ona onu yapmaya zorlamış, gibi soruların nedenini bilmek, en önemlisi de anlamak isterim. Mesela Âdem ve Havva’nın Allah’a olan itaatsizliklerini okurken, önce Havva oldum sonra da Âdem. Okumadığım zamanlarda da düşünürdüm. Ben Havva olsam, böyle bir durumda ne yapardım diye. Niye hemen kocasına koşup söylemedi de yedi? Peki, Âdem neden yedi? Yine kendi kendime “ben olsam yemeden önce Allah’a muhakkak anlatırdım ve ‘bu yılanmış gibi konuşan şey, bizi rahatsız ediyor’ derdim”. Fakat yılanın konuşmayacağını Havva bilmiyor muydu? Cennette bütün yılanlar konuşuyor muydu? Muhakkak hayır diyordum. Yılanın böyle bir özelliği yoktu. Aslında Allah’ın onları Şeytana karşı uyardığını, ilerde Kurandan öğrenecektim. Kuranı okumayan, sadece Mukaddes Kitapta kalan, bu hakikati bilmez. Araf suresi 7:22 de, Allah Âdem ve Havva’ya yasak meyveden yedikten sonra:
“...ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan sizin açıkça düşmanınızdır demedim mi?” diye onları azarlar. Demek ki Allah Şeytanın kendilerine düşman olduğunu ve onu dinlememeleri gerektiğini önceden söylemiş. Mukaddes Kitap ise:
“Gerçek Rab Yehova peygamber kullarına sırrını açmadıkça bir şey yapmaz” der Amos 3:7’de. Mukaddes Kitaptaki bu açıklama da yukarıdaki Kuranın ayetini destekler biçimdedir. Aslında, «bu Allah’ın bir prensibidir» demek daha doğru olur.
Bu hakikatler tabii ki birçok soruya ışık tutuyor. Havva artık Âdem’e: “Bak bu bana ne diyor” diye nasıl desin. Çünkü ne cevap alacağını biliyor. İlk önce Âdem yaratıldı. Kaç sene sonra Havva yaratıldı bilmiyoruz. Fakat Âdem’in tecrübesi Havva’dan daha fazlaydı. Allah ile olan ilişkisi de Havva’dan daha fazlaydı. Onun için Şeytan da ilk önce Havva ile uğraşıyor. Tecrübede, bilgide, güçte Havva Âdem gibi değildi. Peki, Âdem Allah’a ne desin? Allah önceden zaten ikisini de uyarmış. “Allah’ım bu bize şöyle, böyle diyor” dese. Allah da: “Onu dinlemeyin demedim mi?” diye sormaz mı? Hem zaten Allah onların bilmeleri gereken şeyleri önceden söylemişse, cevabı bilinen soruyu da sormak anlamsızdır. Kısacası Havva yılanın arkasındaki konuşan şahsın Şeytan olduğunu çok iyi biliyordu. Onun için de gizli gizli düşündü. Hemen o meyveden alıp da yemedi, fakat düşüncelerinde Şeytanın sözlerini o kadar kurdu ki, artık dayanamadı. Gelin, Mukaddes Kitap Havva’nın bu durumunu nasıl tarif ediyor yerinden okuyalım.
Ve kadın gördü ki, ağaç yemek için iyi ve gözlere hoş ve anlayışlı kılmak için arzu olunur bir ağaçtı ve onun meyvesinden aldı ve yedi ve kendisiyle beraber kocasına da verdi, o da yedi. Tekvin-Yaratılış 3:6 .
Daha sonra İncil’de, Havva ve onun gibi olanların başına ne geleceğini, bu günah denilen şeyin önce insanın zihninde nasıl başladığını ve sonra insana nasıl hâkim olabileceğini, İncilin sonlarına doğru Yakup’un Mektubunda 1:14-15 de şöyle anlatıyor:
Fakat herkes kendi arzusu tarafından sürüklenerek ve aldanarak tecrübe olunur. Sonra arzu gebe kalarak günah doğurur; ve günah kâmil olunca, ölüm hâsıl eder.
Muhakkak Havva aynen böyle bir durumun gelişmesine müsaade etti. Şeytanın içine soktuğu günah düşüncesi olgunlaşıncaya kadar onu zihninde kurdu. Bu da yalnız kedini değil bütün insanlığı ölüme götürdü. Âdem’in ise neden karısının sözünü dinleyip de yediği konusunda ancak fikir yürütebiliriz. Mukaddes Kitapta ve Kuran’da bu konuda «neden karısının sözünü dinleyip de yasak olan bir şeyi aldığı ve yediği» hakkında Âdem’in düşünceleri derinlemesine açıklanmıyor. Belki de Âdem o meyvenin hemen ölüm etkisi göstereceğini umuyordu. Çünkü Allah: “Yediğiniz günde mutlaka ölürsünüz” demişti. (Tekvin-Yaratılış 2:17) Hâlbuki onlar için zihinlerindeki bir gün, yaşadıkları dünyanın ekseni etrafında döndüğü 24 saatti. Fakat Allah’ın yaşadığı yer sanki dünya mıydı da O’nun “gün” dediği zaman birimi 24 saat olsun? Tabii ki Allah bizlerin ve o zaman da Âdem’in bazı şeyleri yanlış anladığını biliyordu. İşte tam bu şeylerle de imanımız, sabrımız, dayanma gücümüz ve sevgimiz denenmiş oluyor. İşin aslına bakıldığında, onlar yasak meyveden yedikleri andan itibaren ebedi hayatı kaybedip ölümlü oldular, fakat bunu ilerde fark edeceklerdi. Nitekim Havva “al bak ben yedim” diyerek ona da vermesiyle, sanki kendisine bir şey olmadığını, o anda ölmediğini gösterdi. İşte buradaki Allah’a olan güven söz konusuydu. Eğer o an kendinden ve şüphesinden daha fazla Allah’a güvenseydi, o zaman muhakkak yemeyecekti. En azından Allah’ın yalan söylediğinden şüphe bile ediyorsa, bunu yemeden önce Allah’a açıkça söyleyemez miydi? Evet, söyleyebilirdi. Hem bir de şunu düşündüm; eğer kadın o meyveden yiyip de acılarla kıvranarak kendini yere atsaydı, Âdem yine alır da onu yer miydi? Muhakkak ki hayır diyordum. Çünkü bazı dini organizasyonlar (Şahitler), “Âdem karısını sevdiğinden dolayı, nasıl olsa karısı ölecekse, beraber de ölmeleri için yedi” diyerek eski Türk filmlerindeki «batsın bu dünya» gibi bir senaryo sergilemeye uğraşıyorlar!
Aslında sonraki ayetler bize Âdem ve Havva’nın Allah ile olan ilişkilerinde, sanki bir dost, bir baba oğul ilişkisine sahip oldukları izlenimini veriyor. Bizlere öğrettikleri gibi, sadece ceza ve hüküm vermek için üzerimize gözünü dikmiş bir yaratıcıya sahip değiliz. Bu iyi ilişkinin ancak günah işledikten sonra bozulduğunu görüyoruz. Âdem, Allah’ın geldiğini duyunca saklanıyor. Demek ki Allah Âdem’le devamlı bir diyalog içerisindeydi. Bahçede çıkan seslerden gelenin Allah olduğunu Âdem anlıyor. (Tekvin 3:8) Aynı zamanda da Âdem’in saklanması, kâmil de olsa Allah hakkında çok bir bilgiye sahip olmadığını açıkça gösteriyor.
Burada kâmil ne demek kısa bir açıklama yapmak zorundayız. Çünkü çok kişiler kâmil, yani kusursuz, günahsız olmayı, sanki Kadiri Mutlak Allah gibi olmakla karıştırıyor! Kâmil demek her şeyi bilir demek değildir. Bilgi, bu sonsuz bir şeydir, aynen yaratıcımızı tanımak gibi. Nasıl ki O kendini “başlangıcı ve sonu olmayan bir Allah” olarak tanıtıyorsa, bilgi edinmenin de sonu olmayacaktır.
O zaman kâmil olmak ne demek? Kâmil olmak demek, Allah’ın gözünde günahsız olmak demektir, her şeyi bilen demek değil. Çünkü biz Âdem’in saklanmasını, şimdiki bilgilerimizle çok çocuksu bulmuyor muyuz? Allah’tan saklanılır mı? Fakat Âdem’in elinde bizim gibi, sadece insanlık ve Allah ile ilgili konuda dört bin beş yüz yıldan fazla bir zamanı içeren yazılmışkitapları yoktu. (Tevrat-Zebur-İncil-Kuran) Âdem, bizim gibi binlerce yılı içeren, insanlıkla Allah arasında geçen tarihsel bu bilgilere sahip değildi. Bizler de ancak yaşanmış bu örnekler ve tecrübeler sayesinde Allah’ı tanıyabildik. Şöyle söyleyeyim: Allah hakkındaki bilgi konusunda, Âdem’e nazaran kıyas edilemeyecek kadar çok bir bilgiye sahibiz. Fakat o zamanki Âdem’den çok bilmemiz bizi kâmil yapmaz; o zamanki Âdem’in şimdiki bizlere kıyasla az bilmesi ise Âdem’i nakâmil yapmaz. Kısacası, bilgi kâmillik için bir ölçü değildir. Bu açıklamalarla da bu bilgilerin zamanımızda çok kolay bulunabileceğini vurguluyorum. Fakat onları edinmek için de okumak, düşünmek gerek. Bunu da maalesef çok az insan yapıyor.
Aslında devamlı yeni bilgiler edinmek çok zevkli bir şeydir. Yoksa her şey çok sıkıcı olurdu. Öyle ya, bu bizim için -artık hiç yeni bir şey yok- demek olurdu. Eğer her şeyi bilir de bilmemiz gereken hiç bir şey kalmazsa, ondan sonra ne yaparız? Bunun yanında da çok kişiler için bilgi edinmek adeta bir işkence gibidir. “Beni vur, öldür ama bana bir şey öğren deme” derler. Bunun da birçok nedenleri var. Birincisi, dünyamızda bilgi edinmek, hep zorla, zevksiz, anlamsız, ceza verici, o kişiyi küçültücü gibi bir sürü barikatlarla dolu. Bir de en büyük neden, zaman baskısı. Her şey acele olmalı! Çünkü ömür kısa. Bir insanı düşünün. Yedi yaşında okula başlıyor. Her gün organize edilmiş bir plana göre ona bir şeyler öğretiliyor. Bu öğretimin içinde üniversiteye kadar gelip onu da bitirmiş olsa, kişi ekmek nasıl yapıldığını bilmez ve de yapamaz. Yapsa da bunu muhakkak okuldan başka bir yerde öğrenmiştir. En basit olan vücuduyla ilgili önemsiz rahatsızlıklarda bile ne yapılacağını yine bilemez. Eskiden insanlık bu kadar büyük bir bilgi imkânına sahip değildi. Şimdi en küçük bir hücrenin yapısını araştırıp, onun da nasıl çoğaltılabileceğini bilen bir bilgiye ve imkânlarına sahibiz. Bunu ben bilgisiz aklımla böyle tarif ediyorum ki, daha da ilerde oldukları kesin. Fakat okullarda öğretilen şeyler rezalettir. Biyolojiden ikmale kaldığım lise ikinci sınıfın imtihanında, sümüklü böceğin içini ve yapısını çizmiştim! Fakat kendi vücudum hakkında hiç faydalı bir şey bilmiyordum. Ne biliyorsak da çevremizden, ailemizden duyduğumuz kulak dolması bir bilgiydi. Belki ilerlemiş ülkelerde bilgisayarlar falan öğretiliyor, teknik konularda zehir gibi olan o küçük çocuklar bizleri hayrete düşürürken, dikkatle bakıldığında o çocukların en basit şeyleri yapamadıklarını görüyor insan. Mesela çamaşır makinasına kirli çamaşırını atıp da yıkayamıyor. Yıkarsa da rezil ediyor. Çorabını bile giymesini bilemeyenler, bilgisayar başında kılı kırk yarıyorlar! Demek istediğim şu, güncel yaşam için gerekli şeylerde bilgileri yok, ama belki de hayat ve mutluluk için gerekli olmayan çok şeyleri öğreniyorlar. Ömür kısa ama zihinlerimize çöp dolduruyorlar. Kurdukları eğitim düzenleri ile zihnimiz adeta zorla çöplerle, ya da gereksiz bir sürü ıvır zıvırla dolmalı. Bu da genelde hep teoride olarak gerçekleşiyor. Öğrettikleri faydalı şeyler çok ama çok az. Allah ise insanı muhakkak daima bilgi edinmesi ve bunu da zevkle yapması için yarattı. Bildiğini uygulayacak, bundan da hem kendisi hem de etrafı fayda ve mutluluk görecekti. Bunun ispatı hem Kuranda hem de Mukaddes Kitapta şöyle geçer:
Rab Allah her kır hayvanını ve göklerin her kuşunu topraktan yaptı; ve onlara ne ad koyacağını görmek için adama getirdi; ve adam her birinin adını ne koydu ise, canlı mahlûkun adı o oldu. Ve adam bütün sığırlara ve göklerin kuşlarına ve her kır hayvanına ad koydu...Tekvin-Yaratılış 2:19-20 Kuranda da:
O, “Ey Âdem! Bunların adlarını onlara bildir,” buyurdu. Âdem de bildirdi. Bakara 2:33 ayeti.
Bütün o hayvanları düşünün, Âdem’in o hayvanların özelliklerine göre bilgece verdiği isimler karşısında melekler bile şaşırıyorlar. Âdem’in ise Allah’tan aldığı bu görevi sevinçle yaptığı kesin.
Kuranda bu konuya daha fazla ışık tutuluyor. Allah’ın: “Ben yeryüzünde bir yönetken (insan) yaratacağım” demesi üzerine. (Bakara ayet 30 da) Melekler Allah’ın insanı yaratmasına adeta karşı gelir gibi, Allah’ın neden insan yaratacağını, o insanın savaşlar çıkarıp, yeryüzünde bozgunculuk yapan bir yaratık olacağını bilerek, yapılır mı bu demek istiyorlar. Buna da karşı gelir gibi bir soru soruyorlar. Allah ise: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” diyerek cevap veriyor. (Bakara sure, 2:30)
“Daha dünyada insan yaratılmadığı halde, melekler insanların ne yapacağını nereden biliyorlarmış” diyerek Hıristiyan âlemi bu ayetleri kritik konusu yapar. Allah’ın yaratıklarıyla olan ilişkisi büyük bir özgürlük ve bilgi verici şekilde, yoksa melekler bu soruyu O’na sorabilir miydi? Ayrıca melekler gelecekte insanlığın yapacakları şeylerin bilgisine de sahiptiler. Hem de insan denen varlık daha yokken.
İlerde Allah’ın İbrahim’le olan ilişkisinde de aynı özgürlüğü ve ona verdiği değeri görüyoruz. Hem de nakâmil, yani kusurlu, günahkâr bir insanla olan ilişkisinde. Evet, Allah bir yerde:
Ve Rab dedi: Ben yapmakta olduğum şeyi İbrahim’den gizleyecek miyim? Tekvin 18.17 der ve yapacağı şeyi anlatır. Hatta Allah’ın Sodom ve Gomorra kentlerini günahları yüzünden yok etmesiyle ilgili bu konuyu yerinden okursanız, İbrahim adeta Allah’ın adaletinden şüphe ediyormuş gibi konuşurken, bir de sanki Allah ile pazarlık eder. “Kaç kişiyi, ya da salihi” öldüreceksin diyerek sorular sorar. O zamanki İbrahim’den amacını gizlemeyen Allah, neden meleklerden gelecekte olacak gerçekleri gizlemiş olsun? Bu ayetlerden açıkça anlıyoruz ki, Allah zaman zaman yaratıklarına amacını, ileride gerçekleşecek şeyleri önceden de bildirmiştir. Zaten bütün Mukaddes Kitap ve Kuran nelerden bahseder? Gelecekte olacak olaylardan da bahsetmez mi? Allah gelecekte göklerde olacak değişiklikleri, cin olan melekleri, Şeytanın gelecekteki sonunu insanlara bildiriyor ve bu saçma olmuyor da meleklerin insanlar hakkında Allah’tan bilgi almaları neden saçma oluyor? Aslında bunlar ile hem Allah’ın yaratıklarına verdiği değeri hem deonları ne kadar serbest ve özgür bıraktığını görüyoruz. Despot bir Allah’a sahip değiliz. İnsandan önce meleklerin yaratıldığını biliyoruz. Allah’ın meleklerine yeryüzünde yaratacağı insandan bahsetmesine, sonra da o insanlığın ne yapacağı hakkında peygamberlik şeklinde bilgi vermiş olmasına, Hıristiyanlar ve Kuranı kritik yapanlar neden bu kadar şaşırırlar? Kuran onlar için bu nedenden dolayı da saçmalıktır! Allah’ın geleceği önceden söylemiş olması saçmalık ise, bütün Mukaddes Kitap peki nedir? Böyle soru sorunca da donuk donuk bakar, anlamsızca kafalarını sallarlar! Bu Hıristiyanlar içindi, Müslüman geçinenlerin de saçmalıklarına ilerdeki konularda değineceğim.
Evet, öğrenim konusunda zaman baskısı var demiştim. İnsan kısa olan ömründe öğrenecek, hayata atılıp para kazanacak, ardından gelen yaşlılık ile her şeyden elini ayağını çekecek. Eğer bu 60 yaşında oluyorsa ki, bu bazı ülkelerde daha fazlayken, Türkiye de çok daha önce bile olabilir. Neyse ortalama 60 diyelim. Genelde 7 yaşında okula başlar. Demek ki 53 sene içinde bir mücadele başlıyor ve de her şey bitiyor. Korkunç kısa bir zaman. Bunun içinde bir de öyle uzun okullara giderse, tıp falan gibi, yandı. Ancak 25 yaşında hayata, para kazanmaya başlayacak. Erkekse bu işin bir de askerliği falan var. Sonra beş kuruşsuz, ya da büyük borçlarla bir iş yeri kur ve çalış babam çalış, borç öde. Otuzunda evlenebilir mi? Evlenirse de o da başka bir yangınlık! En güzel dediğimiz yaşları bir an gibi geçip gidiverecek. Moruklaşacak, artık hiçbir şeyden zevk almamaya başlayan yaşa doğru ilerleyecek, ondan sonrası da malum. Bunlar konumuz değil fakat insanın öğrenmesi için yaşantısında çok az bir zamana sahip olduğu bir gerçek. Bir de zamanımızın haftada bir değişen tekniğini işin içine katarsak, dikkat edilmezse neredeyse televizyonu açmak için bile sokaktan birini çağırman gerekebilir! Gel de her çıkan yeniliği öğrenmeğe ayak uydur!
Yine bütün bu açıklamalardan sonra kâmilliğe dönecek olursak; kâmil olan birinin günah işlemesi, yani Allah’ın iradesi dışına çıkması için kendini zorlaması gerekir. Bizler için günah işlemek nasıl ki işlememekten daha kolay ise, kâmil biri için de bu durum tam tersine. Fakat bu onun hiç günah işleyemez anlamına gelmez. Ancak doğru olanı yapmak için, şimdiki bizler gibi kendisi acı çekmiyor demektir. Tam tersine, bunu sanki tabiatıyla, istekle yapar. Bizler ise, hele doğruluk konusunda tecrübemiz ve eğitimimiz de yoksa iyi bir şey yapacağımız zaman kıvranır dururuz. Sanki acı çekiyormuşuz gibi doğru olan şeyi yapmak çok zor gelir bize. İnsanların Allah’tan bucak bucak kaçması da bunun yüzünden değil midir? Allah insanlıktan imkânsız şeyler istemese de O’nun istekleri nakâmil, günahkâr bizlere zor gelir. Gerçek ise tam tersine, O’nun isteklerini yapmak, bu dünyanın gittiği yolda gitmekten çok daha kolaydır. Aslında en büyük engeller dünyanın düzeninden, Şeytanın dünyası olduğundan kaynaklanır. Allah da bunu bildiği için, o düzen içinde yaşarken bize kolaylık sağlayan emirler, kanunlar, nasihatler vermiştir.
Şöyle düşünün; yalan söylemek mi daha kolay, doğruyu söylemek mi? Aslında doğruyu söylemek daha kolaydır. Çünkü dikkat etmek gerekmez. Neyse o aynen öyle söylenir. Fakat insan bir kere yalan söyledi mi, artık her şeyde, her ona bağlı konularda da açık vermemek için canı çıkar. Ne kadar canı çıksa da ama yine de açık verir. Ortaya çıkması sadece zaman meselesidir. Tabii ki insanlar çoğu zaman hakikati, getireceği ceza korkusundan, bedelini ödeme korkusundan dolayı söylemiyor ve yalana başvuruyor. Baskılar büyük. Kim hiç yalan söylememiştir? Yalanı aslında hepimiz söyledik ve bilerek de bilmeyerek de halen söylüyoruz. Oranlar muhakkak değişik olabilir. Eğer orantıya vuracak olursak, en çok yalan söyleyen birinin konuşmalarının yüzde 90’ı palavraysa; bu dünyanın en iyi en doğrucusunun da oranı palavra konusunda hiçbir zaman sıfır olamaz. Muhakkak o da yalan söyledi ve de söylüyor. Hem de bilerek! Kâmil insan ise yalan söylemez. Çünkü yalan hakkında İncil’de, “Şeytan yalanın babasıdır” diye geçer. (Yuhanna 8:44) Yani bu «yalan» ilk ondan çıkmıştır ve yayılmıştır. Allah’ın da kabul etmediği bir şey olduğuna göre, kâmil insan yalan söyleyemez. Ancak kendini zorlar da günah işlerse o başka. Yani kâmil olan birinin bu işi kendini zorlayarak yapması lazımdır. O zaman da artık ona kâmil, yani kusursuz denmiyor. Bu özelliğini kaybediyor, kusurlu, yani nakâmil oluyor.
Mesele yine Âdem ve Havva konusu hakkında Hıristiyanların çok büyük bir bölümü, o yasak meyvenin aslında cinsel ilişki olduğunu yorumlarlar. Bilmeyen kişi, ya da derin düşünmeyen biri bunu da hemen kabul eder. Fakat bu düşüncenin bir sürü açık yanları vardır. Eğer o yasak meyve cinsel ilişki idiyse, Allah neden Âdem’e başka cinsten birini yaratıp verdi? Yardımcı olarak yine bir erkek daha yapamaz mıydı? En önemlisi de Allah Âdem’e kadını verip, onları evlendirerek şöyle de emirler veriyor:
Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, “Verimli olun ve çoğalın” dedi. Yeryüzünü doldurun... Tekvin-Yaratılış 1:27-28
Eğer cinsel ilişki yasak olan meyve ise, bu insanlara Allah “semereli olun ve çoğalın” diye nasıl emir verebilir? Yani hem yapın diye emredecek hem de Allah yasak mı koyacak! Onları evlendiren ise zaten Tanrının kendisiydi.
İşte Hıristiyanlığın yaydığı bu gibi saçma yorumlara da kulağım hep açıktı. Ayrıca insan bu yorumlar vasıtasıyla öğrenip gelişiyor. Çünkü bu yorumlar beni daha çok araştırmaya sevk ediyordu. Yoksa sadece kendim için, inanmam için daha ilk kitap, yani Musa’nın yazdığı Tekvin, ya da yeni Türkçe adı Yaratılış denilen kitap bana yeterli olmuştu. Başka başka insanlar başka başka da görüş açıları demektir. Değişik düşünce, kültür ve bilgiye sahip insanların soruları da çok daha çeşitli oluyor. Bunlar benim belki de hiç düşünmeyeceğim sorular ve cevaplardı. Fakat dedim ya ister tartışırken olsun ister sohbet ederken ister dinlerken, isterse de öğrenirken, ben zevk aldım. Hatta bazen çekişirken de. Fakat inancı için çok fedakârlıklarda bulunan o insanların, Allah’tan çok insana itibar ettiklerini görmem, beni bazen hem öfkelendiriyordu hem de şaşırtıyordu. Çoğu zaman da anlayamıyordum. Allah yerine insan korkusunu seçenleri hâlâ anlayamıyorum. Hem de o korkuyu onlar isteyerek seçiyorlar! Kendilerini dinde orta çağın içine sokuyorlar. Orta çağdaki o dincilerin zincirlerini binlerce yıl boyunca kırmak için insanlık ne acılar ne çileler ne işkenceler çekmiş ve de Allah’a çok şükür kırmışlar derken; sen git isteyerek kendini yine aynı ortama sok! Bu durumları koyu dindar geçinen insanlarda çok gördüm. En çok da içlerindeyken Şahitlerle olan ilişkimde görecektim.
Tarık Akan’ın bir filmi vardı. Filmin adı “Yol” olmalı. O filmde bir mahkûmun evine, köyüne bir hafta izinle hapisten çıktığı konu ediliyordu. Karısı o hapisteyken bir hata edip başkasıyla yatmış, yani zina etmiş. Kocası istemese de karısını karların içinde ölüme terk ettiren toplum korkusuna bizler: “Kafasızlık, Anadolu toplumunun cahilliği” diye baktık. Avrupa ve Amerika gibi ülkelerin insanlarını, böyle baskılardan daha büyük cahilce baskıların altına girmiş olduklarını görmem, beni çok daha şaşırtacaktı. Demek ki insanlık her yerde aynıydı. Tabii ki aynı de olmalı, çünkü hepimiz tek bir insan çiftinden türemedik mi? Birbirimize benzememiz de normaldir. Bunları o kendilerini bir şey sananlar utansınlar diye yazıyorum. Küçümsedikleri toplumlardan çok daha beter durumlara düşmüşler. Ayrıca onlar bunu isteyerek yapıyorlar. Anadolu’daki insanların çoğu ne yaparsa mecburiyet baskısı altında yapar. O toplumun yanlış adetlerinin istemeden kölesi olmuşlardır. Ya Avrupa’daki, Amerika’daki o insanların kendilerini istekle, kendi gibi olan insana köle etmelerine ne denmeli?! Onların, demokrasi özgürlük diye bağırışları, aslında insanları sinsice tam bir köleliğe zorlamaktır. Kitabımda bu gibi konuları örneklerle göstermeye çalışacağım.
Âdem ve Havva konusunda anlattığım gibi, Mukaddes Kitabı işte aynen böyle okuyordum; derin düşünerek. Yazdıklarım, ilk defa okumayla hemen edindiğim anlayışlar değildi tabii. Ben sadece bir örnek verdim. İlk okuduğumda en çok aklımda kalan yerler, herkeste olduğu gibi benim de kendime göre ilgimi çeken yerlerdi. Bazı yerler vardı ki, kaç kere okusam da anlamını ancak o olayları yaşarken daha iyi kavrayacaktım. Bir şeyi sadece teoride öğrenmek var, bir de pratikte uygulamak var. Farklı olmasına rağmen ikisi de birbirine bağlı olan şeyler. Bilmediğin şeyi nasıl uygulayacaksın, uygulamazsan nasıl anlayacaksın ve tecrübe sahibi olacaksın?
Bu, günahın ne demek olduğunu anlaması için, herkesin ille de günah işlemesi anlamına da gelmemeli. Ben hiç ateşin içine atlamadım, fakat atlarsam ölürüm. Bunu anlamam için de ateşe atlamam gerekmez. Hiçbir zaman yapmasam da bunu biliyorum. Fakat şu fark var ki; ateşte yanıp da ölmüş birinin tecrübesine de sahip olamam. Ancak hiç hoş olmadığını anlarım. Meleklerde de durum böyle. Günahın ne olduğunu görüp de, öğrendiği halde hiçbir zaman günah işlememiş bir sürü melek var. (Tekvin-Yaratılış 3:22) Onların da günah işleyenler gibi aynı şeyleri yaparak, günah hakkında tecrübe edinmesi gerekmez. Gördüklerinden dolayı günahın ne olduğunu bilirler. Onların bunu bilmeleri ise günah işledikleri anlamına gelmez. Şöyle söyleyeyim, hiç acı yememiş bir kişi acının ne demek olduğunu bilmez. Fakat acı yemiş birini görürse, -kendisi hissetmese de- onda bunun etkilerini görür; aynen ateş örneğinde olduğu gibi. Kişi, çok merak etti diye parmağını yakar mı? Karşısında ateşin içinde ölmüş birini görür de, “dur, bari parmağım yansın” der mi? Bence sağlıklı bir düşünceye sahip biri bunu yapmaz. Fakat bunlar sadece örnekler. Hani benzetmede hata olmaz derler ya, ben bu örnekleri birer benzetme olsun diye kullandım. Yoksa kelimesi kelimesine şimdiki dünyamızdaki olan şeylere uygularsanız, bu örnekler çok saçma olur. Onun için insanlığın zaman zaman yaptığı çılgınlıkları bir ölçü gibi genellemeyelim.
Kısacası kâmil olmak, yani kusursuz olmak demek, Allah’ın gözünde hiç bir tane bile günah işlememiş kişi demektir. Günah ise, Allahın gözünde kötü olanı yapmak demektir. Dediğim gibi, bilgi ile kâmilliği sakın birbirine karıştırmayalım. Az bilgili kâmil bir insan da, çok bilgili kâmil bir insan da günah işlememiştirler. Kusursuzluk ile Kadiri Mutlak anlayışını da birbirine karıştırmayalım. Kusursuz biri demek, her şeye kadir, yani onun için her şey mümkündür, bilmediği hiçbir şey olamaz demek de değildir. Bu sadece Allah’a ait bir özelliktir. Âdem ve Havva yaratıldıklarında ikisi de kâmil idi. Fakat onların her konuda yetenekleri sınırlıydı. Sınırlı yetenekler de kişiyi günahkâr yapmaz. Hiç günah işlemiyor ise bu onun yine kâmil olduğunu gösterir. Bu özelliğe sahip şimdiye kadar yeryüzünde sadece üç kişi yaşadı, Âdem, Havva ve İsa Mesih. Bu üçünün de bedensel bir babası yoktu, direk Allah tarafından yaratıldılar. (Tekvin-Yaratılış 1:27; İbraniler 7:26-28; 9:14-28; Yuhanna 1:13; Ali İmran suresi 59 ayeti) Cennette Allah insanlara tekrar bu kâmil olma durumuna dönme imkânını sağlayacak. Mecburiyet yine olmayacak, hür irade ve istekle. (Vahiy- Esinleme 21:1-8)
Âdem’in Günahı
23 Aralık 2003
Aradan yaklaşık bir yıl geçti. Mukaddes kitabın sonlarına gelmeye başladım. Bize ziyarete gelen bu karı kocayla olan ilişkilerimde benim hep sorularım oluyordu. Sadece kendim için değil, ya biri böyle bir soruyu bana da sorarsa diye düşünüyor, cevabını merak ediyordum. Bu sorulara Josef hep cevap veriyordu. Karısı yanımızdaydı ama Josef’in Allah hakkındaki inancı karısından farklıydı. Allah’a karşı bir sevginin, bir isteğin varlığını hissediyordu insan Josef’de, ama karısı için aynı şeyleri söyleyemiyordum. Her insan da aynı değildir ya. Kimi demek ki az severken öbürü çok sevebiliyor. Benim karımın da Allah ile olan ilişkisi ilerde benim gibi olmayacaktı. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Herkes içinden geldiği gibi, samimiyetle, bütün yürekle Allah’ı sevmeli. Baskıyla, zorla, korkuyla, gösteriş ve çıkar edinmek için değil. Bunun böyle olması için de herkes bu konuda özgür olmalı, özgürlük de vermeli. Çünkü benim baskımla o kişi kurtulamaz ki. “Zorla güzellik olmaz” dedikleri gibi, zorla da Allah sevdirilemez. Ancak teşvik edilir, yüreklendirilir, öğretilir, özendirilir, fakat bütün bunlar için zor kullanılmaz. Zoru insan kendi adına, kendi isteklerini yerine getirtmekte, kanun adına, adalet için, iş yerinin menfaatleri adına falan kullanabilir ve faydası da belki olur. Fakat Allah’ı sevmesi için kimse kimseyi zorlayamaz. Çünkü zorla belki her şey elde edilirse de sevgi elde edilemez. Onun için bu konuda kimse de zorlanmamalı. Zorla tam tersine daha da ters tepkiler ortaya çıkabilir.
Maalesef dindarlarda, onların çocuklarında gördüğüm şeyler beni hep üzer. Müslümanlardaki sekiz on yaşlarındaki kızların öcüler gibi örtünmesi, Şahitlerin çocuklarıyla toplantılara, kongrelere gitmeleri ve saatlerce o çocukların çıt çıkarmadan oturmaları… “Aferin çocuklara” dersiniz, ama yıllar sonra o çocukları bir de büyüdükleri zaman görün. Birçoğunun çözülemeyen problemleri, ruhi bunalımları, anormal davranışları vardır. Bu dinler, Allah adına kurtuluşa değil ama ölüm düşüncesi getiren bir sürü ruhi hastalıkları, kendi menfaatlerine dayalı anlayışsız o baskıları yüzünden insanların başına getirmiştir. Ben bununla, dindar olmayan toplumların düşüncelerinde, yaşamlarında, verdikleri eğitimlerinde problemsiz olduklarını vurgulamak istemiyorum. Ancak bir insanın Allah ile olan ilişkisinde, O’ndan öğrendiği bilgilerle, yaşantısında da uygulamasıyla, bütün bu problemlerin azalması gerekmez mi diye soruyorum. Fransa da Yehova’nın Şahitlerindeki intihar etme olaylarında ilk sıralarda yer almaları yüzünden de onları resmi bir din olarak kabul etmedikleri söylendi. Şahitlerin böyle ayıplarını çok gizli tutup, fakat daima kendi kendilerine övünmekle sarhoş olmuş bir din olduklarını ise ilerde öğrenecektim. Yine öğreneceğim bir şey daha olacaktı; hiç bir dinin, kuruluşun, organizasyonun veya insanın arkasından gitmek kurtuluş getirmeyecekti. Allah bu konuda çok anlamlı, öz sözlerle bunu dile getiriyor. Musa vasıtasıyla bakın şöyle diyor:
Çünkü bugün sana emretmekte olduğum bu emir senin için güç değildir ve senden uzak değildir. O göklerde değildir ki, diyesin: Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Ve o denizden öte değildir ki, diyesin: kim bizim için denizin ötesine gidecek ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Fakat yapasın diye o kelam (söz) sana çok yakındır, ağzında ve yüreğindedir. Tesniye ya da Yasanın Tekrarı 30:11-14
Demek ki Allah’ın iradesini yapmak ne oradaymış ne de burada; bizdeymiş, ağzımızda ve yüreğimizde. Ne o zamanki tapınma çadırında ne bir din kuruluşunda ne de bir organizasyonun içinde. O halde bu bizde olan şeyi kim zorlayabilir? Ancak yine biz, o da istersek. İnsan zorlayarak kendisini kötü olan şeylerden muhakkak döndürebilir, fakat başkası bunu yapabilir mi? Yaptığını sanır, o kadar. Fakat ilelebet yapamaz. Çünkü Allah’ın bizden istediği gösteriş ya da kartvizit değil, biziz, bizzat biz.
Nihayet Mukaddes Kitabı baştan sona kadar okumayı bitirmiştim. Askere gitmem gerekiyordu. Biz yurtdışında yaşayanlara tanınan kısa bir paralı askerlik görevi vardı. Buna da bir yıl önce yazılmıştım. Bütün Mukaddes Kitabı okumak, kendimde istekli değişiklikler yapmaya neden olmuştu. Mukaddes Kitabı okurken de ne bir din kuruluşuna ne de bir toplantıya ne cami ne de bir kiliseye, hiçbir yere gitmemiştim. O karı koca olan Şahitler ara sıra cemaatlerine ille de gelmemi istiyorlarsa da ben hep: “Önce şu kitabı bir bitireyim” diye atlatıyordum. Hâlbuki Josef’in karısı, nedense o zamanlar anlayamıyordum, pek öyle Mukaddes Kitabı falan okumama taraftar değildi. “Sen bunları okursan da anlamazsın” deyip kendisinin de anlayamadığını, ancak cemaatler vasıtasıyla anlayışa kavuştuğunu savunuyordu. Ben kalın kafalı olduğumdan, hiç aldırmıyordum! İnsanların kurallar koymasına bayılırım! Bu, kendisi için öyleyse herkes için de öyle olmalıdır mantığına dayanır. Bir de sonradan öğrenecektim ki, onlara bu mantık derslerini gittikleri cemaatlerinde organizasyonları öğretiyormuş! Kısa ve kabaca belirtmek gerekirse öğretilerinde: “Sizler biz olmadan anlayamazsınız, biz olmadan iman edemezsiniz, biz olmadan da kurtulamazsınız” demeyi bunlara o organizasyonları aşılıyormuş. Bu yüzden de açıkça: “Bizden başka da kimse yorum yapamaz ve bu kitap böyle anlaşılıyor diyemez” derler. Bu söylediklerimi de öğüt olarak değil, emir olarak verirler. Kişi orada kalmak isterse, bu emri kayıtsız şartsız yerine getirmekle yükümlüdür. Bu öğretideki mantığı bunlar bütün güçleriyle savunurlar. Ben bunların böyle olduğunu yaklaşık aktif olarak 15, toplam 20 sene içlerinde, ama hiçbir zaman onlardan biri olmayarak, yaşadım ve de gördüm. Kitabın 2. Bölümünde, sonuncu konu olan “Mahkeme Tutanakları” ismi altında yazdığım belgelerde siz de göreceksiniz.
Hayret bir şey de var ki, yukarıda bahsettiğim bu Şahitlerin söylediği sözleri peygamberler bile söylemedi. Söylemezler tabii, Allah onlara böyle bir şey söyleyin demedi ki söylesinler. İncil’de okunan, kendini kurban olarak feda eden İsa, tüm insanlık için kurtarıcı diye gösterilen tek şahıstır. Bu da Allah’ın insanlığa bir hediyesidir. Bu sözleri ilk defa okuyanlar muhakkak bir şey anlamazlar. Müslümanlık, İncil’de belirtilen İsa’nın ölümü ve Allah’ın lütfunun ne demek olduğunu bilmez ve de bilmek istemez. Gerçi Hıristiyanlık bilir mi? Bu Hıristiyanların da içinde binlerce mezhep var. Her kafadan da bir ses çıkar. Müslümanlık ve öbür dinler gibi. Onun için bu konuyu da şimdi mümkün olduğunca kısa bir şekilde anlatmak zorundayım.
Allah, İsa Mesih’i göklerden yeryüzüne gönderiyor. Evet, doğru okudunuz. Göklerden derken, İsa göklerde yaşayan ve Allah’ın yarattığı ilk melekti. (Süleyman’ın Meselleri-Özdeyişleri 8:22-31 ; Yuhanna 1:1-14 ; 8:57-58 ; Ali İmran,2:55 ve 59) Yani ilk yaratılışında ruhi bir yaratıktı. Buna ispat olarak birçok ayetler var. Ben hepsini veremem, ama şimdilik bir ikisini yerinden de yazarak belirteceğim. Aslında en büyük ispat bütünüyle Mukaddes Kitap ve Kurandır. Bunları da bizzat okumanız gerekir. Bu iş oturduğumuz yerde fetva verenleri dinleyerek olmaz. Yok, bu şöyle diyor, yok öbürü böyle diyor demeye başlarsak, Allah’a yaklaşmak değil ondan uzaklaşmaya başlarız. Herkesi dinleyelim, fakat bizler de bir şeyler yapalım. Mesela o kutsal denilen kitapları açıp okuyalım. Bize anlayış vermesi için Allah’a dua edelim. İnsanları da dinleyelim, bakalım sözleri yazılanlara uygun mu değil mi diye araştıralım. Ölçü ise insanın değil, daima Allah’ın sözleri olsun. (1.Yuhanna 4:1)
İsa Mesih’in daha önceden, ta başlangıçtan yaratıldığını şu ayetlerde okuyoruz:
Rab yaratma işine başladığında ilk beni yarattı, Dünya var olmadan önce, ta başlangıçta, öncesizlikte yerimi aldım. Süleyman’ın Özdeyişleri 8:22-23
Bu yazıları Haz. Süleyman peygamberlik niteliğinde yazdı. Yukarıda bu bahsi geçen şahıs Haz. Süleyman’ın kendisi kesinlikle olamaz. Çünkü bilindiği gibi Süleyman yeryüzünde Davut’un oğlu olarak doğmuştu. İncil’de, yani dünya var olmadan önce Allah’ın O’nu yarattığını bu sefer İsa’nın kendi sözlerinden okuyoruz. Yuhanna’da 8:58 de Yahudilerin kendisine: “Henüz elli yaşında değilsin, İbrahim’i de gördün mü?” diye sormaları üzerine İsa: “İbrahim olmadan önce ben varım” diyor. Bu konuda fazla bilgi vermeme gerek yok, çünkü İncil ve bütün kutsal yazılar bu düşünceyi destekler. Kuran’da İsa’nın göklerden geldiğini yazmaz, fakat İsa’nın Âdem gibi biri olduğundan bahseder. Çok Müslüman’ın bu konuda bilgi aradığını fark ettim. “Allah’ın yanında İsa da Âdem gibidir” diye geçen ayetin anlamını soruyorlardı? (Ali İmran 3. Sure 59 ayeti)
Âdem’in bildiğimiz gibi bedensel bir babası yoktu. Ruhi bir Babası vardı, o da Allah’tı. (Luka 3:38’e bakın) İsa’nın durumu da aynı. Bunun da böyle olması mecburiydi. Yani Allah Âdem gibi, günahsız, kâmil birini göndermeliydi ki, Âdem’in suçuna karşılık bir kurban verebilsin. Müslümanlar bunu da anlamaz. Ne demektir Allah’ın bir kefaret, yani bir şeyin karşılığı olan kurban vermesi? Aslında çok basit. Allah Âdem’e: “Bu ağaçtan yerseniz ölürsünüz” demişti. Yediler ve de ölmeliydiler. Çünkü Allah yalan söylemez. (Titus 1:2 ye bakın) “Haydi yediniz, ben sizi yine de affediyorum, ama bir daha yapmayın” dese, Allah yalancı olur ki, bu da adil olmaz. Allah affetse bile bunun bir bedeli olmalıydı. Nitekim bütün kutsal yazılar insanlığa bu doğrultuda bir mesaj verir. Allah’ın adaleti derken, işte buna da ışık tutuluyor. Bize ters gelen yanı, Allah niye kendi emirlerini çiğneyemiyor demek oluyor. Yani, Âdem’i ölümlü yapan, yasak ağaçtan yemek ise, bu da ölüm getirdiyse, Allah da bunu istemediyse, neden İsa falan gelip kurtuluş kurbanı olması gerekiyormuş? İşte onların anlayamadığı, Allah’ın kendi prensiplerini çiğneyemez olmasıdır. İnsanlar kanun çıkarır, fakat kanunu çıkaranın ilk önce o kanunlara kendisi uymaz! Bu insandan beklenir ama Allah’tan değil. Yoksa artık O’na kimin güveni kalır? Hem bütün bu evren, gökyüzü ve yıldızlar, galaksiler, yalan dolanla, sahtekârlıkla, rüşvetle işler, döner ve çalışır mı?
İlk insanlık ölümlü olmuştu ve kâmillikten düşmüştü. Onlardan doğacak çocuklar da bunu kalıtım yoluyla birbirlerinden alacaklardı. Öyle ya kusurlu ya da nakâmil olan kişilerin çocukları da nakâmil, yani kusurlu olur. Kusurlu olmak ölümü getirdiyse, o zaman bu ölüm de anne babaları olan Âdem ve Havva’dan hepsine geçecekti. Bulaşıcı bir genetik hastalık gibi. Bu bizim düşüncemiz mi? Hayır, Kutsal Yazılar ve bilhassa İncil bunları aynen böyle açıklıyor.
İnsanlığa ölüm getiren bu günahın ise bir karşılığı olmalıydı. Yoksa insanlık daima ölümlü olacaktı ki, bu da Allah’ın istediği bir şey değildi. Allah insanı ölümsüz yarattı. Ebediyeti içlerine koydu. (Vaiz 3:11e bakın) Onun için insanlık bir türlü ölümü kabul edemiyor ve alışamıyor. Bu ebediyet duygusu Allah’ın bizlere verdiği bir duygu. Allah yalan söyleyemezdi, fakat insanlıkta yok oluyordu. Onun için Âdem’in günahına bedel olarak Âdem gibi biri kurban olarak canını verirse, Allah da günahın getirdiği bu ölümün etkisini kaldırabilirdi. Çünkü İncil’de Romalılar kitabında resul Pavlus:
Çünkü günahın ücreti ölümdür (Romalılar 6:23) diye yazar. Demek ki bu Allah’ın bir adaleti, kuralı, kanunu, prensibi. Aynı zamanda da yine Allah’ın bir kuralı var ki, o da yine Romalılar kitabının 6 Bap 7 ayetinde geçiyor:
Çünkü ölmüş kişi günahtan özgür kılınmıştır diye geçer. Yani ölen kişi, günahın bedelini ödemiş oluyor. Bütün insanlıkta öldüğüne göre, günahlarının bedelini ödemiş oluyorlar. Peki ya dirilmek, dirilme ümidimiz nereden geliyor? İşte bu da Allah’ın İsa Mesih’i, Âdem’den gelen insanlığın günahına bedel olması, kurban edilmesi için yeryüzüne göndermesinden kaynaklanıyor. İsa Mesih’in de ölümü bu yüzdendir. Allah Onu yeryüzüne insanlığın günahlarına kurban olarak gönderdi. Bunu da gelmeden önce İsa biliyordu. Çünkü İsa bunu bir zor ya da baskı altında değil, özgür irade ve isteğiyle yaptı. Çünkü Allah’ı ve insanlığı sevdi. Nerden biliyoruz? Yine Süleyman’ın Mesellerinden okuyalım, bu sefer 8: 30-31 ayetleri:
Yapıcı olarak O’nun yanında idim; Ve her gün O’nun sevinci idim. Her vakit Onun önünde sevinirdim, Meskûn olan dünyasında sevinirdim, sevincim Âdemoğulları ile idi. İsa göklerdeyken böyle söyledi ve bu yürek tutumuna sahipti. Hem de artık kâmillikten düşmüş, kötü olmuş, günahkâr insanlığa bu gözle baktı. Hâlbuki bunun yanında başlangıçta melek olan Şeytan ise insanlığa nefretle ve öfkeyle bakıyordu. İsa’nın sevinci ise âdemoğullarıylaymış. (Konuyla ilgili olarak Mukaddes Kitabın Eyüp 1:6-11, 2:1-10 Kuran da ise 7’inci sure 11-19’a kadar olan ayetleri ve 15 inci sure 28-43 ayetleri, 38 inci sure 71-85 ayetlerini Lütfen okuyun)
Göklerdeki zekâ sahibi yaratıkların da bakış açıları demek ki farklı olabiliyor. Bu gerçek de onların aynen bizim gibi özgür bir iradeye sahip olduklarını ispatlar. Bazıları onları robotlar gibi, sanki seçme hürriyetleri yokmuş gibi görürler. Hâlbuki göklerdeki ordular kadar çok olan bu melekler, zekâ, yetenek ve tecrübede insandan çok daha üstün bir yaratılışa sahiptirler.
Gelelim bu günahın insana geçmesine neden olan ilk insana ve onun İncil’deki ispatına:
Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işledi diye açıklanıyor, İncil’in Romalılar 5:12 ayetinde. Âdem’den gelen ölümden sonra, İsa Mesih ile kurtuluşa neden olan olayı da şöyle açıklıyor:
İşte, tek bir suçun bütün insanların mahkûmiyetine yol açtığı gibi, bir doğruluk eylemi de bütün insanlara yaşam veren aklanmayı sağladı. Çünkü bir adamın söz dinlemezliği yüzünden nasıl birçoğu günahkâr kılındıysa, bir adamın söz dinlemesiyle birçoğu da doğru kılınacaktır.
...ayet 21: Öyle ki, günah nasıl ölüm yoluyla egemenlik sürdüyse, Tanrının lütfu da Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla sonsuz yaşam vermek üzere doğrulukla egemenlik sürsün. Romalılar 5:18,19 21. Dikkat ettiyseniz “sonsuz yaşam vermek üzere” diye geçiyor. Yukarıdaki bu sözler Allah’ın iradesi ve amacı doğrultusundaki adaletidir.
Bazılarına yukarıdaki bu yazıların anlamı çok saçma gelir. Hele yıllardır aldıkları sakat eğitim ve bilgiye dayalı imandan dolayı bunu korkunç bir saçmalık olarak görürler. Sözüm ona Hıristiyanların düşmanlığına yenilmemek için camilerde hep fetva vermişlerdir: “İncil’i değiştirdiler, aman sakın okumayın, okursanız da inanmayın!” diye. Eğer İncil Allah’ın sözü ise ve değiştirildiyse, buna da Allah müsaade ediyorsa, o zaman bu kural Allah’ın öbür kutsal kitapları için de geçerli olmalıdır. Yani Kuran ve Tevrat için. O zaman onlar da değiştirilmiştir. En ilginç yanı böyle bir uyarının hiç ama hiç Kuranda yer almamasıdır. Tam tersine, Kuran daima Tevrat’ı ve İncili destekler ve okumaya teşvik eder, hatta emreder. Bu konuda bir sürü ayet var. Onların birinde şöyle yazıyor:
“Eğer gerçekçi kişilerseniz (doğru sözlü iseniz) Tevrat’ı getirin de onu okuyun” (Ali İmran) 3: 93 ayetinin sonu. (Sure 2:4 ; 5:59 ; 7:157 ; 10:37 ; 21:24 ve 29:46 ile karşılaştırın. Surelerin numaraları alışılagelmiş Kuran sırasına göre giderek yazıldı. Yaşar Nuri çevirisindeki tarih sırasına göre değil)
Kurandaki bu ayetler Tevrat’ı-Zebur’u-İncil’i yani Mukaddes Kitabı bir ispat ve onları Allahın sözü olduğuna dair kanıt diye gösteriyor. Bırakın değiştirildiğini, tam tersine “o kitapları açıp okuyun ki, bu kitabın da Allah’tan başkası tarafından gelemeyeceğini anlayın” diye ispat olarak Kuran onları onaylıyor. Demek ki o kitaplar bir yerde güvenilir birer şahit gibi görmemiz gereken kanıtlar, ispatlardır. Peki, bütün bunlara rağmen daima sözü edilen bu “değiştirildi” de nereden geliyor? Öyle ya, bu düşüncenin bir kökü olmalı. İznik konseyi, bir sürü İncil falan ne demek? Ben o konseylerde toplanmış insanların asıl amaçlarının ne olduğunu bilmiyorum. Bilen var mı? Fakat şu kesin ki, ortaya çıkan bir sürü tercümelerin içinden belirli olan bazılarını tanıyıp öbürlerini tanımamak amacındaymışlar. Kısa ve öz bir açıklamayla bu böyle. Peki, aynı savaş Müslümanlıkta yok mu? Müslüman geçinenlerle olan çok tartışmalarımda, ispat olarak ben elimdeki Kuranın Osman Nebioğlu tercümesinden okuduğum zaman karşı gelenlere, o zamanın diyanet işleri başkanı olan Süleyman Ateşin tercüme ettiği Kuranı gösterirdim, ona da inanmazlar ve tercüme edenin şahsına saldırırlardı. Hatta küfürlerle: “O insanların tercüme ettiği Kuran okunmaz” derlerdi. Aslında o kişiler için asıl problem tercümeler değil, onların gerçek problemi Kuranın ya da Mukaddes Kitabın içinde yazan şeylerdi. Sadece Türkçe’ye çevrilmiş kaç Kuran var biliyor musunuz? İznik konseyindeki İncil’den az mı çok mu sayılarını bilmiyorum, fakat pek bir fark yok dersek yerinde olur. Bazıları ise “işte bu yüzden Arapça okuyalım diyoruz ya” derler.
Muhakkak olan bir şey de varsa, o da her dilin aynı zenginlikte olmadığıdır. Hele bizim Türkçe’miz, öbür dillerin yanında çok yeni ve çocuk kalır. Bir dilde bir kelimeyle ifade edilen şey, öbür dilde bunu anlatmak için belki de kişiyi cümle yapmaya bile zorlayabilir. Hele bazı şeyler hiç anlaşılmaz. Mesela Türkçe de “O” kelimesi bir erkek için de geçerlidir, bir kadın için de bir eşya için de. Fakat başka, zengin dediğimiz dillerde ise bütün bu farkları belirten kelimeler var. Kadın için olsun, erkek için olsun, eşya için olsun, ayrı ayrı kelimeler ya da kişi zamirleri var. Yani o tek kelime ile bu hemen anlaşılıyor. Fakat ne fark eder? O kişi kendi anadilinde bu “O” kelimesiyle bütün bunların kastedileceğini bilmiyor mu? Bunu cümlede anlamıyor mu? Anlamıyor da ille de anlamak istiyorsa, araştırsın, başka tercümelere baksın. Yine bulamadı mı, o zaman daha derin araştırsın. Farklı farklı tercümelerin yanında o orijinal dilde bunun ne anlama geldiğini araştırsın. Peki, sorarım size, bir insan bütün Kuranı okurken kaç kere böyle bir sıkıntıya düşer? Hele hele onu ilk ya da ikinci kez okuyorsa? Fakat bu yüzden o kişiden başka bir dil öğrenmesi beklenemez. Allah’ı, yaratıcısını tanımak, doğru olanı bilmek için kendi dili ne kadar fakir olursa olsun bu yeterli olacaktır. Ayrıca hiç okumamaktan bin kere daha iyidir. Bu konunun ayrıntısına ilerde, Muhammed hakkındaki peygamberlikle ilgili olarak tekrar değineceğim.
Arabistan’da Amerikan arabaları kullanılır, Japon ciplerine binilir, Alman, Fransız tekniği vardır. Amerikan-Rus icadı tanklar, tüfeklerle orduları donatılır. Bütün bunları Arap olan tamircisi, mühendisi, öğretmeni, askeri anlatır, tamir eder, o araç gereçleri tercüme edip kullanırlar. Hatta atom santralleri yapılır, onları Arap mühendisler çalıştırır. Böyle atom santralarında küçücük bir hatada ise ne olur bilirsiniz! Bütün bu karışık ve dünyada çok az kişilerin anlayacağı şeyleri Araplar da kendi diline çevirip anlar ve de yapar. Fakat Kuran’da geçen o kelimeleri, güncel olaylarda, her gün kullandığımız sözcüklerle tercümesi neden imkânsızdır?! “Çalma, yalan söyleme, kötülük yapma, eğer gerçekçiyseniz Tevrat’ı, İncil’i getirin de okuyun” gibi kelimeler neden hiç tercüme edilemez olsun?! Allah’la uzaktan yakından ilişkisi olmayan üniversite bitirmiş kişilerle bile konuşsanız, onlara İncil’den, Tevrat’tan bahsetseniz; size bu saçma mantıkla, yani Kuran ille de Arapça okunmalıdır diye karşı gelirler! Bunu üniversite bitirmişi söylerse, bir de bunun cahil denilen kesimini siz düşünün.
Bu dil bir sorun ise, bütün her şey için geçerli olmalıdır. O zaman hiçbir şey öğrenmeyelim. Ne okullarda ne de işyerlerinde. Çünkü bütün dünyada icat edilmiş, meydana çıkarılmış ne varsa, o şeyleri bulanlar hep aynı dili konuşmuyordu ki. Eğer Allah’ın sözü o zaman hangi dilde yazıldıysa, o dilde okunup anlaşılıyor ise ve başka bir dilde okunamaz, anlaşılamaz, hatalar olur deniyor ise; Türklerin icat ettiği şeylerin dışındaki bütün bilgileri o dillerde öğrenmeliyiz! Yoksa büyük hatalar olmaz mı? Hele o atom santrallerine hiçbir Türk mühendisini yaklaştırmayın bile. Televizyon, radyo, çanak antenler, cep telefonları, arabalar, ilaç ve tıp, hastaneler, tansiyon, şeker ölçme aletleri ...vs. ne bunları alın ne bunlardan faydalanın ne de bunların Türkçe’sine inanın! Çünkü hatalı olur! Böyle bir mantığa ne denir? Ben kibarca saçmalık diyorum. Eğer böyle bir mantığa sahipsek, işte bizler bu saçmalığı yapıyoruz demektir. Unutmayın ama bu mantık İmparatorlukları yıktı! Çelebi kanat yapıp nasıl uçar deyip kafasını bu mantık sahipleri kestirdi. Hem de her şeyiyle kendi buluşu olduğu halde, tercüme etmeden, hata yapmadan uçmasına, bu kafadaki insanlar karşı gelip, şimdi bizleri böyle yabancı ülkelere uşak olarak satan insanlar da bu kafalardan çıktı. Yani Çelebi olayının içinde gâvurlar yoktu! Bu sefer de işin içine Şeytanı soktular! Doğru, Şeytan muhakkak büyük rol oynadı, Çelebi gibi olan insanların başını kestiren o dindarlarla iş birliğinde büyük bir rol oynadığı kesin! Hâlâ da oynuyor.
Kısacası Allah’ın sözünü herkes mümkünse kendi dilinde okuyup anlamalı. Bu yüzden de bütün gayretler kullanılmalı. Bunun yanında Hıristiyan âleminin kiliseleri kendi öğretileri doğrultusunda Mukaddes Kitaptan bazı değişiklikler yaptılar. Mukaddes kitabın bazı yerlerini oradaki yazdığı gibi değil de kendilerinin yorumlarını destekleyecek şekilde yazıp tercüme ettiler. Fakat bu durumlar gizli kalmadığı, herkes tarafından duyulduğu gibi, sonunda da toplanıp o kitapları yok etmek zorunda kalacak şekilde rezil de oldular, bunu yapan o dinler, mezhepler, organizasyonlar. Yani sahte para gibi herkes bildi, duydu, gizli kalmadı. Bu gibi şeylere Allah müsaade etti. Neden? Aslında Allah kendisini arayanlar için bu bilginin hiç de o kadar kolay bulunabileceğini söylemiyordu da ondan. Süleyman’ın özdeyişlerinde 2:4-5 de:
Gümüş ararcasına onu ararsan, Onu ararsan defineler arar gibi, Rab korkusunu anlar ve Tanrıyı yakından tanırsın diye geçer.
Bu ayet Allah’ı gümüş, defineler, hazine araştırır gibi aramamız gerektiğini vurguluyor. Altın, gümüş, define aramanın kolay olmadığını Allah bilmiyor mu? Fakat bu şekilde Allah’ı ararsak, bulacağımızdan da emin olabiliriz. Bu ise imkânsız değil. Şeytan ve ona uyan insanlar bunu imkânsızlaştırmak istiyorlar o kadar.
Müslümanlar da sanıyorlar ki, Hıristiyanların hepsi İncil’i bilip ve de onu okurlar. İncil’i okumak nerede! Onlar o kitapları okumaya kalkanları yüzyıllar boyunca diri diri yakmışlar. O zamanın Avrupalı dincileri, Mukaddes Kitabı tercüme edene ise yine aynı şekilde, ellerinden gelen kötülüğü esirgememişler! Ancak şu son iki yüzyıl boyunca diyebiliriz ki Mukaddes Yazılar tercüme edilerek birçok dillerde, neredeyse dünyanın her yanına dağıtıldı. Bunlar ise çok büyük bedeller ödenerek yapıldı. Fakat yine okuyana hep karşı gelinmiş, aynen Müslümanlıkta olduğu gibi. Hâlâ, insanlığın yaşadığı o tarihi hakikatlerden sonra Müslüman yobazlar yırtınır durur, “Kuran tercüme edilemeeeez! Arapça okuyuuun!” diye. Amaç, aman öğrenmesinler. Eğer bir öğrenirlerse, o cahil tükürük hocaları artık kendisini o topluma nasıl yutturacak?! Bu onun için ekmeği, menfaati, itibarı elden gitti demek anlamındadır. Onların yırtınmalarından ziyade beni üzen yan, onların işlerine bakıp da Allah’tan uzaklaşanlar. Ya da o tükürükçülerin cahilce baskılarından etkilenip, ellerine alıp da o “inanıyorum” dedikleri kitabı nasıl olurda kendi dillerinde okumaz, bunu sanki imkânsız bir şeymiş gibi görürler, şaşırıyorum. Tesadüfen, samimiyetle Allah’ı aramaya kalkanı da hemen Arapça kursa gönderirler! Zaten o kişinin içinde küçücük bir kıvılcım varsa dahi, onu da yok etmeye uğraşırlar ve genelde de yok ederler. Sanki o kişi Arabistan’a ticaret yapmaya gidecek! Ya da Allah sanki onun dilinde çalma, yalan söyleme, katletme, birbirinize iyi davranın vs. gibi şeyleri tercüme edilemeyecek şekilde mi yazdırttı da bir dil öğrenmesi gerekli? Sanki Allah sırf Arapça biliyor da başka dil bilmiyor! Ya da sanki sırf Arapların Allah’ı?
Yıllar önce gazete de bir haber çıkmış. Bana bunu Türkiye’den gelen arkadaşım anlatmıştı. İki Arap Türkiye’ye geliyor. İkisi de arkadaş. Cuma günü birbirlerine “gel camiye gidelim” diyorlar. Hem de yanılmıyorsam bu durum İstanbul-Sultanahmet’te olacak. Neyse, bunların ikisi de dini ibadetleri için Cuma namazına gidiyorlar. Hoca camide Arapça Kuran okuyor. Hava yaz, cami dolu, neredeyse dışarıda bile yer yok. Bizim Araplar da caminin dışarıdaki kısmında. Kuran Arapça okunurken bizim Türkler, ah vah diye sallanıp, ağlayanlar bile var. Hoca okudukça bunlar aşka gelmişler! Bazıları keder gözyaşı içinde boğuluyor! Araplar bakıp bakıp kıkırdıyorlarmış. Sonunda herhalde o kadar fazla dayanamayıp makaraları koyuvermişler. Bizim Türkler “vay sen misin gülen!” diye adamlara çullanmışlar. Zar zor adamların canları kurtulmuş ve karakola götürmüşler. Komiser durumu dinlemiş ve bir tercüman vasıtasıyla bunlara sormuş: “Nedir bu yaptığınız terbiyesizlik? Camide alay edilir mi? Neden güldünüz?” diye. Adamlar yaka paça olmuş, tiftik edilmiş, kan revan bir halde: “Yok Efendi, biz alay falan etmek için camiye gitmedik, ancak dini ibadetimiz için gitmiştik” derler ve devam edip “hoca Kuran’dan ayetler okuyordu, bizim yanımızdaki halktan bazıları üzülüp, hatta ağlamaya başladılar. Biz neden ağlıyorlar diye şaşırdık. Hocanın okudukları ağlanacak bir şey değildi ki. Çünkü hoca Kuran’da savaşta ganimet olarak alınan malların nasıl pay edileceğini okuyordu. Bu yüzden neden bu insanlar ağlıyorlar ki diye bizi bir gülme aldı” demişler. Komiser davayı muhakkak anlamış ve: “Olsun, yine de bizim camilerimizde gülünmez” demiş. Adam ne desin, yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal.
Bizimki camiye gitti ya. Görevini de yerine getirdi. Ooohhh! Muhakkak seninkinin ayağı yerden bile kesildi, uçuyor artık! Hele bir de siz onu sonradan görün. Kendi gözünde artık kimse doğru ve cennete layık değildir! Camidekilerden bile ancak bazıları salihtir, hepsi değil. Geri kalan dünya hepten sapık, Allah onların başına taş yağdıracaktır! Hele bir de ağladıysa, vay vay vay! Böyle yapmakla bunlar Allah’ı bile borca soktuklarını sanırlar! “Bak biz senin önünde ne kadar büyük şeyler yapıyoruz” mu demek istiyorlar?! Kendisine hiç sormuyor, neden ben böyle hüngür hüngür ağlıyorum diye. İçinde bir şey var ama o ne? Ne kendi biliyor ne de bilmek istiyor. Ama ağlıyor, kafayı da sallıyor ya! Camiye de gitti, görev tamam. Aman Türkçe yapmayın bu işi. Korkuları da Kuranın anlamı bozulacak diye değil, korkuları hayallerinde kendi heveslerine göre yarattıkları şeyler bozulacak, işte bundan korkuyorlar!
Be adam cuma günü senin de cemaate savaş ganimetleri hakkında Arapça salla vermenin ne anlamı var?! O insanları bina etsene, iyi olan şeylere özendirsene. Kendisi yıkık, cemaati nasıl bina etsin. İsa’nın böyleleri için: “Bırakın, onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Kör köre yol gösterirse ikisi de çukura düşer” (Matta 15:8)demesi tam da yerinde değil mi?
İnsanlar ne kadar cahil olursa, beyinlerinde ne kadar küçük değerler varsa ve sırf onlara yer veriyorlarsa; kendilerine kurdukları dünyada o kadar dar bir çerçeve içinde küçücük kalıyor. Bununla görüş açıları da daralıyor. Her şey o zihnine koyduğu şeyler kadar büyük, ya da küçük. Onun dışına çıkmak ise çok zahmetli, sıkıcı ve anlamsız geldiği müddetçe de o daracık zihinlerindeki kurdukları dünyada yaşamak zorunda kalacaklar. Başka bir yönden bakıldığında ise, hissettikleri güvensizlikten dolayı o boşluğu, güvensizliği doldurmak için, sırtlarını yaslayabilsinler, kendilerini güven içinde hissetsinler diye bir duvar arıyorlar. İnsanlar bu yüzden seçiyorlar dinlere girmeyi, bir partiye üye olmayı, çok zenginliği, etiket sahiplerini, eş dost edinmeyi, akraba birliğini vs... Amaç hep güven içinde olmak. Ya bir gün işim düşerse beklentisiyle. Tabii yine mümkünse hiçbir şey vermeden ve de hep almakla! Bu ilişkiler de bütün yürekle sevgiden ötürü değil. Hep yapmacık, menfaat dolu, korkudan ötürü ve ikiyüzlülükle yapılıyor. Bütün 15 yıllık okul hayatımda, sonradan askerde ve de insanlarla olan ilişkilerde gördüğüm ve dikkatimi çeken şey, kişinin zorla saygı göstermesiydi. Bizlerden okullarda zorla saygı gösterilmesi beklenirdi. Ceket giyiyorsak, bir öğretmen gördüğümüzde önümüzü iliklemeyi, ayağa kalkmayı, selam vermeyi zorla beklerlerdi. Hiçbiri sevgi beklemezdi. Aslında en önemlisi sevgi değil miydi? Zorla ne kadar baskı yaparlarsa yapsınlar, sevgiyle elde edilecek şeyler elde edilemez ki. Bunun böyle olduğunu yaratıcımız Allah söylüyor ve de çok önem veriyor. Aslında zorla, isteksiz getirilen kurbana, yani hediyeye Allah bakmıyor bile (Yaratılış 4:3-7 ayetlerini lütfen okuyun). Peki, bunu biz insanlar bilmiyor muyuz? O bize saygı diye öğrettikleri şeyleri Avrupa ve Amerika’da birine yap, kıçını açarda sana güler. Hem zorla öğretiliyor hem de kendilerinden hariç hiçbir yerde geçmeyecek, anlaşılmayacak şeyler. Ben sahip olunan değerleri, Amerika’ya, Avrupa’ya bakarak satmaktan yana değilim. Ancak onlar değer değil de zaten saçmalıksa, insanlığa hizmet etmeyen zararlı şeylerden artık kurtulmalıyız diyorum.
Bütün bunların yanında da şu gerçeği itiraf etmek gerekir. İnsanlar alışkanlıklarının dışına çıkmakta zorlanıyor, korkuyorlar. Eğer bunun dışına çıkıyor, isyan ediyorsa da bunu iyi bir şey uğrunda yapmıyor. Cesaretlerini kötü yolda gösteriyorlar, iyilik-doğruluk yönünde değil. Doğru olan, hakiki olan, faydalı olan şeyi yapanlar da çok azınlıkta. Örneğin bir Şahit, organizasyonun anlamsız baskılarına başkaldırıp orayı terk ettikten sonra, oradan çıkıp Nazileri destekleyen bir partiye yazılıyor!!! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedikleri örnek tam buna uygun. Böyle şeyler belki çok azınlıkta oluyorsa da bununla insanların başkaldırdıkları şeylerle uyum içinde davranmadıklarını anlatmak istiyorum. Ayrıca insanlar kendi adına bile olsa kararlar vermekten ödleri kopuyor. Sorumluluktan kaçmak için, zevkine ve menfaatine göre hangi kuruluşa organizasyona sempati duyuyorsa, kendini ona ait etmekle, her türlü köleliğe de katlanıyorlar.
İlkokulun ikinci, en fazla üçüncü sınıfındaydık, bir hikâye anlatılırdı. Ders kitaplarımızda da yazıyordu. Rüzgârla güneş arasında geçen bir iddia hakkında. Rüzgâr güneşten daha üstün, daha güçlü olduğunu savunur. Kim daha güçlüdür diye de bahse girerler. Bunu da bir insan üzerinde deneyeceklerdir. Çünkü rüzgâr: “Ben şu adamın sırtındaki elbiseyi çıkarırım” der ve önce rüzgâr başlar ve fırtınasını gittikçe o insan üzerinde arttırır. Adam ise rüzgâr çoğaldıkça elbisesine, yaka paçasına daha da çok sarılır. Bir kovuk arar saklanmak için. Rüzgâr ne kadar uğraştıysa da bir türlü adamın üzerindeki elbiseyi alamaz. Tam tersi olur. Adam bir kovuğa, mağaraya saklanır; elbiselerine, yaka paçasına bir o kadar daha yapışır. Sıra güneşe gelir ve güneş başlar sıcaklığını, ışıklarını adamın üzerine vermeye. Adam önce paltosunu, sonra ceketini, hatta ayakkabılarına kadar yavaş yavaş çıkarmaya başlar.
Bundan herkes ne anlam çıkarır bilmiyorum ama ben o zamanki çocuk kafamla; iyilik ve sevgiyle çok daha fazla şeyler elde edilebileceğini çıkarmıştım. Zorla rüzgâr o adamın üstünden elbisesini yırtarak alsaydı bile, adam mutlu olmayacaktı, daha da çok mücadele edecekti. Fakat güneşin yaptığı şey de kişi istekle soyunuyordu. Zaten kitabın amacı da bence güneşi sevgi dolu, rüzgârı da zorlu bir şiddet olarak göstermekti. Hâlbuki işin aslında her ikisi de şiddetli bir güçtü. İkisi de amaçları doğrultusunda kuvvetini gösteriyordu. Bir kuvvette karşı koyulurken, öbür kuvvet karşısında sanki kişi isteyerek onun arzusunu yerine getiriyor. Fakat her ikisinde de kişiye gerçek bir özgürlük bırakılmıyor. Rüzgâr olsun güneş olsun, her ikisinin de yaptırımında kişi bunu rahatlık duyarak yapmıyordu. Görünüşte güneşin yaptırımına karşı sanki o kişi bunu istekle yapıyormuş gibi bir aldatmaca var o kadar. Hâlbuki soyunan, sıcaktan bunaldığı için soyunuyor, örtünen rüzgârdan korunmak için örtünüyor. Çoğu zaman ne yapıldığının değil de neden yapıldığının üzerinde durmamız gerekir.
Bütün o reklamlar, filimler bu prensibe dayanarak hazırlanır. Amaç kişileri o şeyi yapmaya isteklendirmektir, çünkü zaten zorlayamazlar. Politikacılar da böyle oy toplamaz mı? Gerçi politika çok adaletsiz bir şekilde işliyor. İnsanların önüne belli adamları seç diye koyuyorlar. Hâlbuki hepsi birbirinden beter. Hiç seçmesen de biri ille de başa geliyor. Sen oy vermesen de hatta halkın yüzde 50’si oy kullanmasa da tüm çoğunluk kimdeyse o seçiliyor. Bununla da o kimseyi beğenmemiş, ya da o kişiyi seçmemiş kişilerin de başka bir şansı yok demektir. Olsun, politikacılar bizden sevgi istemiyor ki, başa gelsinler diye oy istiyorlar! Sen ister sev ister sevme! Onun sanki bu çok umurunda! Zaten bu mümkün müdür ki? Herkes tarafından kim sevilmiş ki politikacılar sevilsin!
Ne düşünürseniz düşünün, hangi taraftan tartarsanız tartın, insanlık mutlak bir çözüm getiremez, getiremedi de. Tarihler ve zamanımız bunun böyle olduğunun ispatıdır. Onun için insan bazı olayların içine girdiğinde “kesin şu suçludur ya da bu suçludur” diyemiyor. Birçok durumlar sanki Nasrettin hocanın bir davada “sen haklısın, sen haklısın, sen de haklısın” dediği gibi çıkıyor ortaya. Biz insanlar için zor bir durum. Onun için Allah Mukaddes Kitaplar vasıtasıyla “hükmetmekte aceleci olmamamızı” söylüyor. (İncil-Romalılar 14:13) Fakat benim burada söylemek istediğim şey, bu durum herkes için geçerliyse de Allah için geçerli değil. O hükmünde ve yaptıklarında kusursuz. İnsanlıkla ilgili bir emir mi verdi, bu emir her insana uygulanabilir ve her insan için faydalıdır. Hangi toplum, hangi kültür olursa olsun. Hangi coğrafi yapıya sahip olunursa olunsun. İster genç ister yaşlı ister kadın ister erkek olsun, herkes için geçerli olan bu hükümler insanınkine hiçbir zaman benzemez.
Bir konuyu anlatırken başka bir konu açılıyor. Umarım kopuk kopuk bahsedilen bu konuları birbirine birleştirmekte zorluk çekmezsiniz. Çünkü kullandığım kelimeler ve ifadeleri açıklamazsam, ne demek istediğimi hiç anlayamayacaksınız. Güncel yaşantıda kullanılmayan bu dil ve ifadeleri, insan Allah hakkında bilgi edinmeye başladı mı öğrenmek zorunda kalıyor. Biliyorum, adeta başka bir dil gibi. Ben ayrıca zamanla bunların Almanca nasıl ifade edildiklerini öğrenecektim, ama istekle. Dedim ya, ben yazar falan değilim. Bu kitabı da sanki bir kişinin günlük tuttuğu hatıra defteri gibi görün. O kişi nasıl hissettiyse, yetenekleri doğrultusunda, içinden geldiği gibi nasıl yazdıysa, öyle algılayın. Edebi değerini aramayın. Ancak içerdiği hakikatleri, sırları, soruların cevaplarını ve içinizdeki vicdanınızın sesini duymaya bakın. Anlatılanların acaba öyle mi değil mi olduğunu araştırın. İnanıyorum dediğiniz o kitapları açın ve de okuyun, öğrenin; neye karar verirseniz öylede yaşayın.
Gittiğim askerlik iki aydı. Aslında tam 56 gün. Hele ilk günler sanki her biri koca bir yılmış gibi geçiyordu. Hâlbuki askerde bizlere çok iyi davrandılar diyebilirim. Paralı askerlere iyi davranılıyordu. Fakat 18 aylıkların durumu bizden çok farklıydı. En büyük geçimsizlik ise bizimle beraber gelen o paralı askerlerden kaynaklanıyordu. Yatılı okulda okuduğum için, toplu yerlerde yaşamanın ne demek olduğunu biliyordum. Öyle toplu yerlerde yaşamaya hiçbir zaman alışamadım. Askerlik, yatılı okul, hastane, çocuk yuvaları; kim bilir hapishaneler nasıldır? Herhalde hepsinden beteri hapishane ile çocuk yuvası olmalı. En azından çocukken beni verdikleri yuva öyleydi. Üç yaşlarındaydım. Yaklaşık 2-3 sene o yuvalarda kaldım. Hemen hemen her gün dayak yerdim. Geceleri altımı ıslatıyordum. Gece yarısı tuvalete kalkmak için ışıklar yanardı, ben de muhakkak dayak yerdim. Ayrıca güncel olaylar esnasında da. Ya yemek yemedim diye ya güldüm diye ya oturdum ya ağladım ya yürüdüm ya da durdum diye hep dayak yerdim. Nedenini bilmeden, bir de elinde olmayan şeyler için dayak yemek kadar kötü bir şey yoktur herhalde. En çok da onlar acıyor. Yaptığım suçlar için yediğim dayaklar hiç acımazdı. Acısa da yüreğime gitmezdi. Fakat elimde olmadan yediğim dayaklar yüzünden ne yapacağımı bilemezdim. Ne doğruydu ya da ne yanlıştı da beni dövüyorlardı. Gece yarıları tuvalete kaldırırlardı. Yatakhane büyük bir oda. Herkesin ayağı önündekinin başına gelecek şekilde dizilmiş sıra sıra parmaklıklı çocuk yatakları. En büyüğümüz altı yaşında. Cam kenarında böyle sıralanmış dört beş yatak var. Sonra yürümek için arada bir boşluk. Hemen sonra yan yana iki sıra aralıksız yataklar. Yine aynı dizide. Hatırladığım kadarıyla beş-altı sıra vardı. İstanbul-Kasımpaşa çocuk esirgeme kurumunda yatılı olan yaklaşık 25-30 çocuktuk. Belki gündüz gelenler de vardı, ama çok az. Çok silik gibi hatırlasam da kötü olaylar insanın zihninden hiç mi hiç çıkmıyor. Altımı ıslattım diye aniden uyku sersemi ard arda gelen tokatlarla uyanırdım. Nereme gelirse vurulardı. Bele kadar sidik içindeyim. Çamaşırlar çıkarılır. Bir külot bir atlet zaten, atletin yarısı ıslak sidikli. Bütün çocukların tuvalet işi bittikten sonra, ben ve bazen belki bir çocuk daha taşın üzerinde çıplak, yatağımıza gönderilmezdik. Taşa çömelir, altımız çıplak, yarı ıslak sidikli atletimizi dizlerimize çeker, başımızı dizimizin üzerine koyar uyurduk. Ben bu durumu çok severdim. Şartlar ne kadar zor da olsa dayak yemiyordum ya. Her cezaya razıydım. Artık ne kadar zaman ya da saat geçer, o zamanki aklımla nereden bileyim. İşte o bütün yatakların karşısındaki duvara dayalı yatakta yatan, başı örtülü, bizim üzerimizdeki zebani merhamet ederse, nefretle “hadi yatağınıza gidin” derdi. Yataktaki sidik buz gibi olmuş ıslak. Hem de en rahat yatılacak ortası sidik içinde. Ben artık o küçücük yatakta hiç ses çıkarmadan kuru bir yer arardım, ama hiç bulamazdım. Hep bedenimin bir yarısı ne kadar kenar bir yere kaçsam da yine de o soğuk ıslak sidikte kalırdı. Benim en küçük yaştaki çocukluğum böyle çeşitli birkaç yuvada geçti. Sene 1964, her biri birbirinden beterdi. O yıllarla ilgili Amerikan filmlerinde bile gördüğüm yuvalar korkunçtu. Tabii bu hep kimsesizler için geçerli. Yoksa çocukların bir dediği iki edilmeyen yuvalar da muhakkak vardı. Onlar kimseliler yuvasıydı.
Annem Almanya’ya çalışmaya gitmiş. Babam ise nedense beni bakamayacağından yuvaya veriyorlar. Üç kardeşin içinde en küçüğü benim. Almanya da işe hep önce kadınları alıyor! Nedense hâlâ öyledir! Herhalde bu işverenlerde ve orada çalışan işçilerde de cinsel zevk önde geliyordu. Hiçbir şey yapamasa bile, onlar için göz banyosu bile yeterli. Hem kadınlar haklarını aramakta, başkaldırmakta erkekler kadar akıllı veya isyankâr değiller mi de bu durum böyle bilmiyorum. En önemlisi de erkeğe nazaran kadın ucuz iş gücü demek. Kadın mısın, hemen iş verirler. Erkeksen yandın. Erkeğe en ağır ve pis iş neyse, ancak o. Bunları herkes içindir demiyorum ama ben hepsinde böyle gördüm. Yabancıların içinde çok iyi işi olan erkekler de yok mu sanki. Bana rastlamadı nedense! Almanya da ülkesinde çalıştırmak için üç çocuklu kadını önce alıyor, kocasını, çocuğunu, niye düşünsün. Gerisinden ona ne! Annem ise idrarında iltihap bulmuşlar diye dişlerine kadar söktürüyor. Sağlam dişleri! Ne yaptıysa, yaptırdıysa yine de idrarında yabancı bir madde çıkıyor. Sonunda oradaki bir hademenin idrarını veriyor da işi kurtarıyor, sağlamdır ve Almanya’ya gidebilir diye rapor veriyorlar. O zaman Almanya’ya gelebilmek için de gırtlağa kadar borca girilmiş. Her gün gidip saatlerce kuyruklarda bekliyorlar. Almanya’ya da o zamanlar kara trenle gidiliyor. Ben bunları ne biliyordum ne de anlıyordum. Dedim ya yaş üç. Ancak kötü olaylar zihnimde yer yapmış o kadar. Daha sonra annemi gördüğümde “teyze” demişim. Annem olduğunu bile bilmiyordum. Her hafta pazar günü ziyaretçi günüydü. Babam ise ayda bir gelirdi. Bazen iki haftada bir, bazen her hafta, bazen de hiç gelmezdi. İki- üç saat beraber olunabilirdi. Hep gelen ziyaretçilerden para toplanırdı. Herkes ne kadar verebiliyorsa mı artık bilmiyorum, paraların şapka gibi bir şeyin içine atılması için bir çocuk gezdirirlerdi. Bazen düşünüyordum da babam bunun için mi gelmiyordu, yoksa kendinden başka kimseyi düşünmediği için mi? Ben olsam “çocuğumu oralara bırakmazdım” diyorum. Ama o zamanı düşününce “bilmiyorum” diyorum. Sanki ille de o acılı hayatı yaşamam mı gerekiyormuş. O parayla da sözde çocuklara bir şeyler alıyorlar. Bana beş kuruşluk bir kurabiye düşerse, geriye atılan bir lira yurda kalıyor. Eski kural; on, yirmi, yüz alıp, bir veriyorlar!
Küçücük bir çocuksun. Hiçbir korunman yok. Sevginin s harfi bile olmayan bir yerdesin. Yalnız hiç unutamam bir Oya abla vardı. Zengin bir hanımmış. Hiç çocuğu mu yokmuş, olmuyor muymuş tam bilmiyorum. Fakat bütün çocuklar için o kadın en büyük sevinç ve çok büyük kurtuluştu. Oya abla derdik ama pek o kadar genç biri de değildi. Kim bilir şimdi ne olmuştur. Bizlerin kurtarıcısıydı. Bazen, hepimizi toplar, ışıkları kapatırdı. Bir oyuncak treni vardı Oya ablanın, önünde ve yanlarında kırmızı ışıklar yanarak giderdi. O eski kara trenlerden, trenin önünde okun ucu şeklinde sivrileşen sarı altın gibi bir demiri vardı. Hiçbirimiz o treni elleyemezdik, yasaktı. Zaten ben hiç o treni elleme isteği duymazdım ki. Seyretmek, dayak yememek yetiyordu bana. Bize dayak atanlar Oya abladan korkarlardı. Onun yanında bizlere bir fiske bile vuramazlardı. İşte bu bana her şey demekti. Treni elleyip de ne yapacaktım. Fakat sonra eğer o yatakhaneye bakan bozuk ruhlu zebani, herhangi bir nedenle uzaktan bize dikkat etmişse, “Oya ablaya neden şımardın” diye sonradan bir güzel döver, iter kakardı. Yani Oya ablanın bizleri ziyaretinin sonu yine zehir olurdu. Fakat genelde bu dayak faslı hep olmazdı. Herhalde çocuklar söyler diye korkuyorlardı. İşte askerlik bana bu kitabı yazarken o günlerimi de hatırlattı. Askerde kötü davrandıklarından dolayı değil, ancak ben çok kötü bir çocukluk yaşadım o yuvalarda. İsmi gibi değildi oralar. Çocuk esirgeme kurumuymuş; onlar çocukları esirgememe kurumlarıydı. İşkence yuvalarıydılar.
Askerlik kolay geçti dersem yalan olur. Bence özgürlük olmayan hiçbir yerde günler kolay geçmez. Fakat ölüm kalım meselesi olmasa da o iki ayda Allah’a çok yalvardığım zamanlar da olmuştu. Allah da beni o kötü durumlardan kurtarmıştı, buna inanıyorum. Mukaddes Kitabı okumuş olmam, bende çok büyük değişiklikler yapmıştı. Kendimi değiştirmek, Allah’ın sözlerine göre yaşamak isteği vardı içimde. Orada edindiğim arkadaşlar her hafta sonu iznine çıktığımızda, genelev ya da hayat kadını ararlardı. Ben böyle şeyler yapmak istemiyordum. Beni şaşırtan da bu ya. Çünkü eskiden olsa ben hepsinden önde giderdim. Hiçbirinin asker diye bulamadığı o kadını, ben isteseydim bulacağıma da inanıyordum. Fakat Allah’a karşı bir sevgi, bir istek gelişmişti içimde. Dediğim gibi, camide namaza, kilisede ibadete falan hiç gitmiyordum; fakat daha çok doğru olan şeyleri yapmaya dikkat ediyordum. Çünkü Mukaddes Kitabı okuduktan sonra, ondan aldığım eğitim, Allah’ın önünde yatıp yatıp kalkmak, ya da kilisede istavroz çıkarmak değildi. Bunlar Allah’ı memnun etmezdi. Allah’ın gözünde doğru işler, dürüstlük, insanları sevip bağışlamak çok daha değerliydi. Aslında gerçek ibadet bunlardı. O zamanki bilgimle camiye kiliseye gitmeyi yanlış bulmuyordum, ama gitmiyordum da. Oralardaki atmosferde sıcaklık yoktu. O camialarda sanki okuduğum, öğrendiğim Allah ise hiç yoktu. Allah’a kulluk etmek, O’nunla konuşmak istiyorsam bunu her zaman her yerde yapabilirim diye düşünüyor ve de inanıyordum. Fakat öyle kendime güvenecek bir bilgim yoktu. Bildiğim şeylerin herkesin hoşuna gitmeyeceğini de hissediyordum. Hele Müslüman bir toplumda bu konuda tartışmalara girmek, ya da “Tevrat’ı, İncil’i okudum” dediğim zaman o insanların buna pek de iyi gözle bakmayacaklarını biliyordum. Onun için de susuyordum. Ancak çok yakın arkadaşlarıma Allah’a kulluk etmek istediğimi vurgulamıştım. Çünkü devamlı bir kadın arama hastalığındaydılar ki, bu bana da onların adına normal geliyordu. Ben de onların yerinde olsam, belki öyle yapardım. Ancak onlar benim bildiğim şeyleri bilmedikleri için böyleydiler diye düşünüyordum. İçimde, “bilselerdi muhakkak onlar da yapmazlardı” diye bir inanç vardı. Bu ilerde beni çok hayal kırıklığına uğratacak bir inanç olacaktı. Doğruyu bilmek insanları her zaman iyi yönde değiştirmiyordu.
Mukaddes Kitabın aklımda kalan, unutamadığım yerleri vardı. Ben bunları okurken tecrübeler ediniyordum. Mukaddes Kitap bana kendimi, insanları, olayların nedenlerini düşündürüyordu. En çok da Allah’ı ve O’nun özelliklerini tanıtıyordu. Dediğim gibi, bir şeyi okurken kendimi hep o kişilerin yerine koymaya çalışmışımdır. Bu hem zevkli oluyor hem de insanın ruhuna işliyor, ayrıca o okunan şeyler anlam kazanıyor. En çok da insan kendisini tanımaya başlıyor. Bir keresinde, Mukaddes Kitabı ilk defa okurken, Davut’un oğlu Süleyman’ın kral olma konusuna geldim. Süleyman Allah’a birçok kurbanlar sunuyor. Allah da rüyasında ona görünüp: “Sana ne vereyim, iste” diyor. (1.Krallar 3:5) Ben o zamanlar 22 yaşlarındaydım, sanırım Süleyman kral olduğu zaman benden biraz daha gençti. Tam olarak bilmiyorum ama 21 falan olması lazım. Bu satırları okurken okumayı bırakıp şöyle bir durdum. Kendi kendime sordum: “Ben olsaydım, Allah da bana böyle bir seçenek verseydi, ne isterdim?” dedim ve içimden düşünmeye başladım “işte bir sürü güzel kadınlar ile herhalde çok zengin olmayı isterdim” diye düşünüyordum. Herhalde derken, yani en azından şimdilik demek istiyorum. İnsanın isteği biter mi! Bunlar ancak çok kısa bir zaman içinde beynimden geçiyordu. Kitapta ne yazdığını, Süleyman’ın ne isteyeceğini falan daha bilmiyordum. Ara sıra böyle benim için önemli yerlerde durarak, bu gibi sorularla hem kendim ne yapardım diye bilmek isterken, bakalım Allah’ın karşısında duran o kişi ne yapacak diye de çok merak ediyordum. Yine okumaya devam ettim. Süleyman ise Allah’a:
...Ve şimdi ey Allah’ım Rab, kulunu babam Davut’un yerine kral ettin; ve ben ancak küçük bir çocuğum; çıkmayı ve girmeyi bilmem. Kulun seçtiğin kavmın ortasındadır, çoklukça hesap edilemez ve sayılamaz büyük bir kavm. O halde, kavmına hükmetmek için kuluna anlayışlı yürek ver ki, iyi ile kötünün arasını ayırt edeyim; çünkü senin bu büyük kavmına kim hükmedebilir? 1.Krallar 3:7-9
Ben bu satırları okurken kendimi tutamadan “tüüüü” dedim. Sanki içimden yanarak “vay sen şunun istediğine bak” diyordum. Hâlbuki gencecik adam ne kadınlar ne zenginlik ne şan şöhret istemiyor da “anlayışlı yürek ver ki, iyi ile kötünün arasını ayırt edeyim” diyor. İçimden “ne kadar deli bir adammış bu Süleyman da” dedim. Öyle ya, tam önüne fırsat çıkmışken ne güzel bedavadan ne isterse alabilecekken, istediği şeylere bak! Böyle piyango her gün çıkar mı insana? Allah kaç kere gelip de: “Ne istersen iste vereyim” der? “Bir çuval inciri berbat ettin Süleyman” dedikten sonra tekrar kitabı okumaya devam ettim. Allah ise Süleyman’a şöyle cevap verir:
Süleyman’ın bu isteği Rabbi hoşnut etti. Tanrı ona şöyle dedi: “Madem kendin için uzun ömür, zenginlik ve düşmanlarının ölümünü istemedin, bunların yerine adil bir yönetim için bilgelik (hikmet) istedin; isteğini yerine getireceğim. Sana öyle bir bilgelik ve sezgi dolu bir yürek vereceğim ki, benzeri ne senden öncekilerde görülmüştür ne de senden sonrakilerde görülecektir. Sana istemediklerini de vereceğim. Yaşadığın sürece öbür kralların erişemeyeceği bir zenginlik ve onura ulaşacaksın. Eğer sen de baban Davud gibi kurallarıma ve buyruklarıma uyup yollarımda yürürsen, sana uzun ömür de vereceğim.”1.Krallar 3:10-14
Ben bu satırları okuduğum zaman çok utanmış çok da duygulanmıştım. Başladım ağlamaya. Ağlamaktan kendimi tutamıyordum ki. Evde yalnız olduğum için bu gibi duygularımı serbestçe kullanabiliyordum. Hem kendi düşüncelerimden utandığım için ağlarken, en çok da beni Allah’ın sözleri duygulandırmıştı. Allah ne kadar cömertti. Aynı zamanda ne kadar da çok doğruluktan hoşlanan biriydi. Merhametli ve de anlayışlı. Bu seferde içimden Süleyman’ın bu akıllıca, sorumluluk dolu isteğine, o genç yaşta Bravo doğrusu diyordum.
Sonra çok düşündüm, ben neden böyle aptalca şeyler isterdim de Süleyman gibi düşünüp, olaylara o açıdan bakmadım diye. Aslında Süleyman Allah’ı benden çok daha iyi tanıyordu. Babası Davut hem kral hem de peygamberdi. Ondan ve onun istekleri doğrultusunda aldığı eğitim ile Süleyman hikmetli biri olmuştu. Süleyman bedeninin arzularına, cismani şeylere falan o kadar önem vermiyordu. Onlar zaten tabiatıyla olacak şeylerdi. Buna rağmen bu duygular ve anlayış otomatik olarak kişide daimî kalmıyor. Mücadele vermemiz gerekmekte. Süleyman ise ilerde yaşlılığında, bu konuda gevşek davranıyor ve Allah’ın öğütlerine kulak vermediğinden, yabancı, Allah’ı tanımayan kadınlarla evlilikler yaptığından dolayı, o kadınlar Süleyman’ı günaha sürüklüyor.
Ben ise hem Allah’ı tanımadığım gibi, zihnimde canlandırdığım Allah da dediğim gibi sanki Alaattin’in lambasındaki dev gibiydi. O an ne istersen istedin. Hatta yanlış bir şey de istersen, bu senin suçun, o zaman yandın. Onun için biz insanlar ne isteyeceğiz diye çok dikkatli olmalıyız diye düşünüyordum, daha doğrusu öyle de inanıyordum. Hâlbuki gerçek Allah çok farklıydı. O bizleri çok iyi tanıdığı gibi, bizlerin hatalarını düzeltmek için uğraşan biriydi. Bizlerin akılsızlığına sevinen değil, tam tersine o durumdan kurtarmak için bizlere yardım eden bir Allah’tı. Her ne yapmış olursak olalım, pişman olarak, bütün yürekle O’na döndüğümüzde, elinin tersiyle bizleri ittirmeyen bir Allah. Hatta peygamber Hezekiel’e: “Suçlarından dönene geçmişteki suçlarını anmayacağım” (Hezekiel 3:18-21) diyor. Anmıyor dahi. Biz insanlar ise ne kadar farklıyızdır. Birini bağışladık gibi görünsek bile, geçmişteki hatalarını ilk fırsatta yüzüne vururuz. O kişiyi aşağılar, yerin dibine sokarız. Allah ise bütün her şeyi çırçıplak ortada görüp, duyup, bildiği halde, önünde yaptığımız alçaklıkları, şerefsizlikleri, utanmazlıkları, yapılanabilecek daha kötü olan ne varsa, bunların hepsinden bütün yürekle pişman olarak kendisine döndüğümüzde “suçlarını anmayacağım” diyor. Biz, ya da kim, hangi baba bu kadar sevebilir? Allah ile insanları kıyaslamıyorum, ancak Allah’ı anlayalım diye yazıyorum. Biz O’na karşı nasılken, O ise bizlere karşı nasıl davranıyor. Ben ise Mukaddes Kitabı okurken böyle durumlara çok düşecektim. Bu vasıtayla kendimi de tanımaya başlayacaktım. Allah’ın sözleri dediğim bu kitaplar bana, “neden ve niçin” sorularına cevap verecekti. Çok ağladığım, çok duygulanarak okuduğum, hatta zaman zaman da öfkeyle dolarken, bu kitap bazen de gülmekten kendimi tutamadığım şeyleri yazıyordu. Fırsatını buldukça bu anılarımı Allah’ın yardımıyla sizlere anlatmaya çalışacağım. Neden öfkelendiğimi, neden güldüğümü, neden ağladığımı; hatta bazen belki de neden anlamadığımı.
Kuranla Tanışıyorum
Askerlik bitmişti. Orada tanıştığım ve daima beraber olduğum arkadaşların hepsi de benden önce çıkıyorlardı. Çünkü onlar benden önce gelmişti. İkisi iki gün biri de bir gün önce çıktı. Fakat hepsi de gitmeden beni beklediler. Bir otelde buluştuk. Özgürlük ne kadar güzeldir. Oturmak, bir çay bile içmek ama özgür, baskı altında, korkutularak değil. Onların beni beklemesini tabii ki istiyordum, ama beni beklemelerini de söyleyemezdim. Bu bana egoistçe bir istek gibi geliyordu. Fakat beni bekledikleri için hem seviniyor hem de minnet duyuyordum. Genelde herkes çekip gitmişti. Biz ise birlikte önce Antalya’ya sonra da Alanya’ya gideriz dedik. İki ay beraber hep belli şartlar altında yaşamıştık, fakat şimdi şartlar, durumlar farklıydı. Birbirimizi bir de böyle tanımak mı istiyorduk bilmiyorum. Belki de bu bizimkisi hiçbir şey düşünmeden, sadece sevincimizi paylaşmaktı. Onlar hemen Antalya’daki bir geneleve gittiler. Ben gitmem dedim. Bir arkadaş daha vardı, iki de karısı varmış. Biri Türk biri Alman; Almanla nikâhlı, Türk’le de imam nikâhıyla oturacakmış. Daha sonraları bir türlü mutlu olmadığını duydum. Neyse, bu arkadaş biraz dindar gibiydi. Bu dindarlığı severek mi yapıyordu, zannetmem. Belki öyle yetişmişti de ondan mı, bilmiyorum. Allah hakkında bilgisi falan yoktu. Fakat ben “gitmem” deyince o da etkilenip “ben de gitmeyeceğim” dedi. Öbür iki arkadaş ise ısrar ediyorlar, ne olur gelin bir bakın diye. Ben de “zaten sırf onun için gelmem ya” diye işi şakaya vuruyordum. Bunlar bizim kararlı olduğumuzu anladılar ve gittiler. Biz arabada bekliyorduk. Epeyi oldu ve saatler geçti gelmediler. Benim yanımdaki merak etmeye başladı. İkide bir “gel bir bakalım ne oldu bunlara” diyor. Ben ise atlatıyordum, çünkü benim için oraya gitmek çok büyük denenme demekti. Sonunda artık dayanamadı ve hadi gel dedi. Ben de hep atlatmak için “sen git bari ben de yalnız burada arabada beklerim, belki o arada gelirler de sen de boşuna gitmiş olmazsın, hemen arkandan onlardan birini gönderirim” diyorum ama nafile. İlle de gidecektim. İyi dedim ve içimden de düşünüyorum: “Sen bu kadar zayıf mısın? Neresi olursa olsun, eğer bir insan değerliyse, yerler ve şartlar onun bu değerini bozmaz ki” diyordum. Yine içimden:” Altın çamura düşünce özelliği bozulur mu?” diye geçiriyordum. Biz ille de o evlere girdik, her birine bakıyoruz, nerede bunlar, yoksa bir olay mı oldu diye. O kadınların hepsi de bizlere davetkâr bakıyorlar ve birbirinden de güzeller. “Onlarla bir gece geçirmek ne kadar da kolay” diye düşünüyordum. Hâlbuki insan öyle kadınları sokakta görse, “böyle bir şey sanki hiç olamaz” der içinden. Burada ise bu kadınlar para karşılığında sanki kiralık araba gibi senin oluyorlardı. Bazı arabayı insan belkide hiç alamayacak, ama kiraladığı zaman işte o günlük onun oluyor. Hele insan, arabaya hiç benzetilir mi. Maalesef ki öyle. Biz ne kadar baktıysak da ben sanki buzmuşum gibi çıktım, ama içimde ise yanar dağlar patlıyordu. Arkadaşları bulamadık, arabaya gittik ve onlar da sonra teker teker geldiler.
Ben kendim bu işe şaşmıştım. Hayretle kendi kendime düşünüyordum, bu nasıl mümkün oldu da ben bir şey yapmadan geri geldim diyordum. Seviniyordum, güçlü bir iradeye sahip olmak beni sevindiriyordu. Sadece bir kere Mukaddes Kitabı okumak, bende bu isteği, bu değişiklikleri yapmıştı. Bir yılın içinde ben Mukaddes Kitabı okurken, o yaşlı Şahitler belki bütün hepsi 10 kere gelmişlerdi. Fakat benim yatağımda yatarak okurken edindiğim o bilgiler beni değiştirecekmiş, bunu hiç düşünemezdim.
Daha sonra bir gün de beraber Alanya’da kalıp birbirimizden ayrıldık. Ben Gemlik’e, annemin hiç görmeden kiraladığı bir daireye gidecektim. Oraya ben askerdeyken İstanbul’dan taşındılar. İsli puslu aralık ayıydı. Ev, eşyalar, her yer her yerdeydi. Tam askerden gelinip de rahatlanacak bir yer hiç değildi. Annem öyle düzensizliği, dağıtmayı, sık sık ev değiştirmeyi çok severdi. Çocukken hatırladığım kadarıyla biz hep taşınır ev değiştirirdik. Sanki İstanbul’un her semtini dolaştık. Muhakkak nedenleri de vardır. 130 metrekarelik daireye eşyalar sığmamış! Annem bir adamla da beraber kalıyordu. Ziraat Mühendisi Nihat Bey, birçok görevlerde çalışmış ve emekliliğinden sonra da Ülker fabrikasında müdürlük yapmış. Ben Nihat baba derdim. Çok sohbet eder, dinlemekten ziyade konuşmaya bayılan biriydi. İkisi de yaşlıydı. Adamın eşyaları ile anneminkiler birleşince, iki evin yıllardır birikimi bir daireye sığmazdı tabii. İş yine bana düşüyordu. Her şey yapılır da, yeter ki karşındaki memnun olsun ve yaptığına değer versin. Benim düzenli rahat bir ortam istemem yalnız kendim için değil, o kişiler içinde rahattır diye inanıyordum. Oysa annem böyle şeylere hiç değer vermiyordu. Çocukluktan beri verdiğim bu gibi mücadelelerde, insanların birbirinden çok farklı yanlarının olduklarını gördüm; annen, kardeşin hatta çocuğun da olsa bu böyle. Hiç tanımadığın, çok uzaklardan biri aynen senin hoşlandığın şeylerden hoşlanırken, birçok konularda senin gibi düşünürken; o kadar yakın bir arada yaşadığın, aynı evi aileyi ve eğitimi paylaştığın kişiler ise birbirlerine o kadar zıttırlar ki, insan hayretler içine düşer. Yine de dünyada en sevdiğim insan annemdi. Fakat bu sevgi mutluluktan ziyade genelde acı veriyordu. Ben yuvalarda, o insanlardan gördüğüm şeylerden sonra annem bana melek gibi gelmişti. Altımı ıslattığım zaman, hiçbir kere bile beni azarlamadı. Annem bu durumun benim elimde olmadığını anlayan tek kişiydi. Belki de bu yüzden çok minnet duyuyordum. İki kere hariç annem hiçbirimizi dövmemişti. O ikisi de bana patladı. Birincisinde haklıydı, ama ikincisinde hâlâ haklıydı diyemiyorum. Annem de her insan gibi, hataları da iyi özellikleri de olan bir insandı. Bence en çok bizlere, yani çocuklarına karşı daha da iyiydi. Herkese karşı misafirperverdi, cömertti. Kimseye gitmeyi sevmezdi, ama herkesi, kim gelirse gelsin yedirip içirip öyle gönderirdi. O zaman mutlu oluyordu. Demek ki İsa Mesih’in, “vermek almaktan daha büyük mutluluktur” (Elçilerin işleri 20:35)duygusu annemde tabiatıyla ağır basıyordu. İnsanlığın çoğunluğu ise kendilerinde tam ters bir duyguyu geliştirmişlerdir. Onlar için, “almak vermekten daha mutludur” prensibi geçerli! En çok da dindar olanlar için! Olabilir, insanların büyük çoğunluğu böyledir de fakat dindar olanların böyle olması daha bir ters. Çünkü Allah cömert ve cömert olanı seviyor. Peki dindarlar ise neden tam tersine en çok parayı severler? Dünyevi dediğimiz bir insanı tatmin etmen için çok vermen gerekirken, dindar biri çok azla da yetinir. Ama sen yeter ki ver, o da alsın! Genç Şahitlerin kapı kapı vaaz ederken hemen hemen hepsinin rüyası, zengin birinin kapısından içeri girmek, bir de o zenginin bunun anlattıklarına inanmasıdır. Tabii altında yatan düşünce malum. Zaten bu düşünce onların yönetim kurullarının prensibi olmuş ise, kendisi neden farklı düşünsün? Onlar da aynı hülyalardalar! Öyle birini de buldu mu ondan ne bekleyecek? Bütün barajın suları artık onlara dönüp akacak. Çoğunlukla böyle de olmuştur. Zengin olan ki, cömert olması şart, artık her şeyini onlarla paylaşacak. Bu ümitle insanlara yaklaşmak Allah’ın hoşuna gider mi? Fakat dikkat edildiğinde Şahitler hiçbir şans oyunu oynamazlar. Ne piyango ne loto, hatta parasız bile olsa şans oyunlarından kaçınırlar. Gizli yapanları hariç, bilinmez. Bunlara günah diye inanırlarken, peki ya bu ne! Yalnız Şahitler mi böyle? Dedim ya dindar geçinen cömert bir insana en azından ben rastlamadım. İyileri de vardı, hikmetlileri de vardı, bilgilileri de vardı da cömerti yoktu. Muhakkak o da vardır da ben görmedim! Fakat şunu da söylemeliyim ki, içlerinde çok ama çok azı hiçbir şey beklemeden, severek evinde ağırlamıştır. En önemlisi, o misafire bir rahatlık vermiştir. Ben yaklaşık yirmi yıllık ilişkimde böyle olan en fazla iki ya da üç aileye rastlamışımdır. Fakat genelde maddeye çok değer verirler. Allah’ı tanıyan, sanki maddi değerlere daha da çok sarılıyor. Hâlbuki Allah ise tam ters değerleri öğretir. Ruhi şeylere değer verilmesini ister. Mesela, İsa Matta 6:19-21’de:
“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazine biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.” der.
Demek ki hazine diye neye değer veriyorsak, yüreğimiz de orada demekmiş. Öyle ise bu açıklamadan, kendi tecrübelerimden, tarihteki gerçeklerden, dindarların yüreklerinin nerede oldukları belli değil mi? Yıllarca evine gelirler, yerler içerler, kendilerinin nerede oturduğunu bile ancak yıllar sonra öğrenirsin. Sözüm ona Allah’ı tanıtırlar. Hâlbuki onların işlerine baktığın zaman kendi kendine, “olamaz yahu” dersin. İçinden, “Allah böyle şeyler yap demez, dememiştir de” diye geçirirsin. Yüz tane olaydan artık dayanamayıp patlarda, içindekileri onlardan birine söylersen; kötü yine sen olursun. Neden söyledin diye. Dediğim gibi para için insanlar her şeyi yapmışlar. Savaşlar sanki ne için yapılmış? Napolyon da bu gerçeği devlet adamlarıyla bir masada konuşurken dile getirerek söylüyor. “Biz sadece para için savaşırız” demesi üzerine İngiliz onu küçümseyerek, “biz onur ve şerefimiz için savaşırız” diye cevap verince Napolyon cevabı yapıştırıp: “Herkes kendinde olmayan şey için savaşır!” diyor.
Parayı bir efendi gibi görenler için ise İsa Mesih:
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrıya hem de paraya (mammona, zenginliğe) kulluk edemezsiniz” diye söylerMatta 6:24 de. Bu ayetler kişiyi maddi değerlere karşı ölçülü olmaya yönlendirirken, kesinlikle Allah ile maddi şeyleri birbirine karıştırmamayı da vurgular. Kuranda da devamlı bu dünya malı ve servetine değer vermememiz gerektiği söylenir. (Bakara (2):200) Şahitlerin bir kongresindeki konuşmacı şöyle söylemişti: “Para çok kötü bir efendi ama çok iyi bir hizmetçidir”. Her ne kadar onlar böyle vaazları kendi menfaatleri için veriyorlarsa da bu söz çok doğruydu. Demek ki bu bizim onu hangi gözle gördüğümüze bağlıydı. Eğer parayı her şeyden üstün tutuyorsak, o bizim Allah’ımız demektir. Eğer zevki her şeyden üstün tutuyorsak, bu sefer o bizim Allah’ımız demektir. Kendimizi her şeyden üstün görüyorsak, o zaman da kendi kendimizi Allah yapıp ilahlaştırmış oluruz. Daha doğrusu, neyi ve kimi her şeyden üstün tutuyor isek, o bizim Allah’ımız demektir. Eğer gerçek Allah’ı her şeyden üstün tutuyorsak, Allah’a iman ettik ve onun kanunlarını, prensiplerini kabul ettik demektir. Hiç kimseden, “ben paraya tapıyorum” demesi beklenmemeli. Bunu kişinin kendisi işleriyle gösterir. Bu, her şeyden üstün tutma değerini bazen insanlar arabasına, karısına, mücevherlerine, işte kariyer yapma hırsına da verebilir. O zaman kişi kariyerini, karısını, arabasını, mücevherlerini, hatta modayı takip etmeyi bile Allah yerine koymuş, putlaştırmış demektir. Bu yüzden Kutsal kitaplarda:
“İnsanın Tanrıyı, bütün yüreğiyle, bütün anlayışıyla ve bütün gücüyle sevmesi, komşusunu da (insanları) kendisi gibi sevmesi, bütün yakmalık sunulardan ve kurbanlardan daha önemlidir” diye geçer İncil-Markos 12:33 de. Bununla Allah, severek, istekli canla, bütün gücümüzü, anlayışımızı ve yüreğimizi kendisine vermemiz gerektiğini belirtiyor. O’na böyle yaklaşmalıyız. İkiyüzlülükle, sanki angarya bir iş yapıyormuşuz gibi değil. Zaten bu ayetlerin hiçbiri egoistliğe, bencilliğe, menfaate yer vermez. Bazıları bunları değersiz küçük teferruatlar diye görüyor. Hâlbuki bunlar o kişinin, o dinin, o devletin vs. meyveleri demektir. Bir ağaç tek bir meyveden ibaret olarak düşünülemez. Aynı olan birçok meyveleri vardır. Meyveleri ne kadar çok çürükse, o ağaca kötü meyve veren ağaç denir. Cimrilik, yalan, merhametsizce davranmak, sevgiden uzak, adaletsiz, yalan, bunların her biri kötü meyve değildir de nedir? Hepimizin kötü meyveleri var. Fakat “biz olmazsak kurtulamazsınız” diyenlere bu konularda daha çok dikkat edilmez mi? Onlarda iyi meyveler aranmaz mı? İşte bu yüzden dinler, hangisi olursa olsun, tarih boyu çok kötü meyveler üretmişlerdir. Fakat İsa Mesih aldanmayalım diye güzel bir kural koyuyor. “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız” (Matta 7:15-20) demekle bize ışık tutup, bir ölçü veriyor.
O yeni taşınılmış sefil ortamda, inançlarım, yeni yeni öğrendiğim şeyler hakkında annemle konuşma fırsatım oldu mu pek bilmiyorum. Fakat birkaç gün sonra muhakkak oldu. Yeni bir düşünce işte, diye mi karşıladılar, yine bilmiyorum. Fakat ilerde Allah ile ilgili bilgim doğrultusunda doğru veya yanlış ne yaptıysam, en çok karşı gelenlerin arasında annem de yer alacaktı. Dindar hiç değildik. Dünyada dindarlara karşı bir nefret 20’inci yüzyılda zaten başlamıştı. Komünist dediğimiz ülkeler onların bütün tırnaklarını kırmıştı. Onlara haksız diyemeyiz, fakat haklı da diyemeyiz. Kurunun yanında muhakkak yaşı da yaktılar. Bizde de Atatürk ile cumhuriyetin Türkiye’ye gelmesi, dincilerin kuvvetinin ellerinden alınması demek oldu. Bu da çok kişinin sempatiyle karşıladığı bir şeydi. Bütün bunlardan sonra annemin nesli doğal olarak din adı altında olan şeylere soğuk bir gözle bakıyordu. Hâlâ da çok hak veriyorum. Onlar bu sonuca benim gibi büyük araştırmalar yapmadan, duyduklarıyla, gördükleriyle, doğal hisleriyle varmışlardı.
İnsan bazı şeylere karşı gelir ama anlatamaz. Ya da bazı şeyleri anlaması için çok, pek çok negatif olaylar görmesi de gerekmez. Küçücük mide bulandırıcı şeylerle hemen o şeye karşı tavır alır. O konuda bilgisi yok diye bu onun ille de yanıldığı anlamına gelmez. Bilgisizce verilen kararlar da şans oyunu gibi midir? Kesin bir kural koymak zor. Bilmeden yaptığımız birçok iyi şeyler vardır. Bunların sonucunu dahi tahmin etmeden yapmışızdır. Bunun yanında yapılan kötü şeyler vardır, bunlar ise iyi sonuçlar verir ya da vermiştir. Mesela Mukaddes Kitapta ve Kuranda geçen bir olayda, kardeşleri Yusuf’u köle olarak satmaları kötü bir şeyken, Allah bunu iyi sonuçlar verecek bir şekilde yönlendirir. (Tekvin 45:5-8) Fakat onu satan kardeşlerin yaptığı şey muhakkak kötüydü. Bunlarla kaderci bir düşünceyi desteklemiyorum. Ayrıca iyi olsun kötü olsun, yaptıklarımızdan bizzat sorumlu tutulacağız. Bizim yaptığımız şey kötü olup da Allah onu iyiye yönlendirdi diye bu, kurtulduk, ya da yaptığımız kötülük hatta iyiymiş anlamına gelmez. Kötü olan bir şeyi iyi yöne doğru yönlendiren Allah oluyor, kötülük ise bizden çıkıyor. Kötülüğü bize Allah yaptırtmıyor, kendimiz yapıyoruz. Düzelten, yardım elini uzatan ancak Allah oluyor. Bu konuyla ilgili daha çetin sorular ortaya çıkacak ki, ilerdeki konularda bunları da işleyeceğim. Mesela: İsa Mesih kurban olarak ölmeli, kendini feda etmeliyse; neden onu öldürenler o zaman suçlu oluyor? Bu ve buna benzer soruların cevaplarına muhakkak değineceğim. Kitabımda çok daldan dala konmak istemiyorum. Mümkünse konuları belli yerlerde toplamak istiyorum, ama başaramadığımı da görüyorum. Amacım bu kitap herkesin anlayacağı bir biçimde olsun diye uğraşıyorum. Çünkü bu konularla ilgili kullanılan kelimeler, dediğim gibi güncel hayatımızda sık sık kullanılmaz. Bu yüzden sık sık mecburen açıklama yapmak zorunda kalıyorum. Umarım bu sefer de öbür konu aklınızdan uçup gitmiyordur.
Türkiye’ye toplam üç aylığına izin alarak gelmiştim. İki ayı askerde, bir haftası da gidiş geliş yollarda geçmişti. Annemin yanında ancak üç hafta daha kalabilirdim. Kendisinden istemediğim halde ve de ummadığım bir zamanda, yatmadan önce annem kırmızı bir kitap getirip: “Al bu Türkçe Kuranı Kerim, benimdi senin olsun” dedi. Anlayamadığım duygularla hemen aldım. Mukaddes Kitap gibi bu kitapta benim ilgimi çekecek miydi? Her şeyden ziyade benim için önemli bir kitaptı. Zaten bütün bilgim bir yılda okuyarak bitirdiğim Mukaddes Kitaptandı. Kuranı da okumaya başladım. Değişik bir üslupla yazılmıştı. Onda Mukaddes Kitabın üslubu yoktu. Fakat Kuranda anlatılan olayları ben hemen anlıyordum. Kuranda olaylar çok kısa, hatta Mukaddes Kitabı bilmeyen biri için hiç anlayamayacağı bir şekilde geçiyordu. Mukaddes Kitapta uzun hikâye gibi anlatılan olaylar, Kuranda kopuk kopuk anlatılıyordu. Çetin Altan’ın “Kopuk Kopuk” adlı bir kitabı vardı, o geldi aklıma. Bu benim kitabıma da bence kopuk kopuk denilebilir. Elime geçen o Kuran ile bilmeden büyük tartışmaların, çekişmelerin, nefretlerin içine düşecekmişim. Ben ise zevkle yaptım ve hâlâ da zevk duyuyorum. İsa Mesih hakkındaki bir peygamberlik vurgulanır ve “İnsanlar benden sebepsiz yere nefret ettiler” diye geçer. Ben bu sözlerle çok cesaret, teselli, güç bulmuşumdur. Fakat bu duygulara sahip olmam, yaptığım, inandığım şeylerin ille de doğru olduğunu göstermez. İnançları uğrunda insanlar bilerek, ya da bilmeyerek ne saçma ne kötü şeyler yapmışlardır. Onlar da aldıkları gücü, imanı, desteği aynı şekilde ifade etmişlerdir. Oysa tarihe bakıldığında, “o kişilerin yaptıklarını Allah kesinlikle desteklemiş olamaz” diyor insan. Hâlbuki o insanlar bu desteği ve bu gücü hep Allah’a mal etmişlerdir. Ben bunu o zamanlar da bildiğimden, imanımı hiç böyle duygularıma falan bırakmaya çalışmadım. Duygusuz iman olur mu diyeceksiniz. Yüzde yüz zaten olur diyemem. Ben inancımı elimden geldiğince tarafsız bir şekilde anlamaya, mantığa, bilgiye, araştırmaya ve en önemlisi elimizdeki belgeler diyebileceğimiz bu kitaplara yer vererek elde etmeye çalıştım. Belki de farkında olmadan bilimsel, yani ispatlı olmasına uğraştım. Çünkü bilimde duygu yoktur. Yani bir kişi: “Ben dünyanın yuvarlak olduğunu hissediyorum” demesi bilim dışı olur. Ya da: “İçimden 2 kere 2 dörttür demek geliyor” demesi, sonuç doğru bile olsa bu şeyler sırf duygularla ispatlanamaz. Dinler maalesef bu konularda çok fakirdir. Bir şeyin cevabını ararsanız, sorarsanız; o yetkili din adamı kimse, “ben bunun cevabını bilmiyorum” diyemez. Çok şey söyler, hiçbiri cevap değildir, ama” bilmiyorum” demez, diyemez. Neden bu bir gurur meselesidir bilemem. Bir de kendisine öğretilen dini bilginin dışına çıkmaktan korkar. Eğer o konuda kendi din yetkilileri ona “şu sorunun cevabı budur” dediyse, tamam artık. İster doğru ister yanlış olsun, o sorunun cevabı onun için odur. Anlaması anlamaması falan önemli değildir. Anlatamaz da. “Bu buymuş, tamam artık” der, öyle de devam eder. Karşısına samimi, soruların cevabını bütün yürekle arayan biri de çıktımı, içlerindeki en dürüst çalışkanı bile arar arar ve “işte bizim kitapta bu konuda şu açıklama yapılmış” diye sana cevabı verir. Okursun ve o cevapta bir sürü uyumsuzluklar, boşluklar görürsün ve gösterirsin. Bu sefer o kişi sana, “gururlu, kendini beğenmiş, inatçı, kafasız” gibi sözlerle bir damga vurur. Sen ise adeta yalvarır gibi sorarsın: “Ne olur, belki ben yanlış anlıyor, düşünüyor olabilirim, ama bu konu benim dediğim gibi de düşünülemez mi? Bir ben mi böyle düşünüyorum” dedin mi, çok azı, ama yok denecek kadar çok azı vardır, samimiyetle “olabilir, ben seni anlıyorum” diyecek kadar cesaret gösteren. O bile sonunda “ama sen yine de bu bizim gösterdiğimize inan” der. Hâlbuki kişi “olur, mademki siz öyle istiyorsunuz, o zaman ben de öyle inanırım” dese bile, buna siz gerçek bir iman diyebilir misiniz? Böyle bir imanda sevgi olur mu?
Yukarıda bahsettiğim konular esrarengiz bir tarif gibi oldu. Örnekler vererek anlattığım zaman inanıyorum ki daha iyi anlayacaksınız. İşte ben Kuranı okumakla, bilmeden bahsettiğim bu olayların tam içine girecekmişim.
İsa çok kadınla olan evliliği yasakladı mı?
Yazılarımda, “Mukaddes Kitabı okumakla kendimi bütün günahlardan kurtardım” falan demiyorum. Askerden döndüğümde, her Türkiye’ye geldiğimde beraber olduğum, eski boşandığım eşime kart atmıştım. Yanılmıyorsam birbirimizi bir yıl hiç görmemiştik. Benim başkasıyla evlendiğimi biliyordu, ama ben her Türkiye’ye gittiğimde yine beraber oluyorduk. Bu konuda “bu sağlam bir ilişki, sağlıklı bir evlilik değil” gibi bir sürü nasihatler var. Bunu biz de biliyorduk. “Ne sağlıklıydı ki? Hangi ilişki ille de daha doğruydu? Ebedi mutluluğu hangisi sağlamıştı?” gibi soruların bize göre olan o zamanki cevaplarına ise daha çok inanıyorduk. Yani o anki mutluluğa değer verme duygusu ve isteğiyle yaşıyorduk. Getireceği sonuçları ise biz zaten belirleyemiyorduk. Bu düşünceyi insana dünya veriyor. Çünkü hiç kimse daha tutarlı değil. O daha tutarlı olanlar ise bir can sıkıcı bir can sıkıcı ki, hiç ummadığın bir haberle de onların daha rezil şeylerle meşgul olduklarını, bir de bunlardan zevk aldıklarını duymakla ben “yine de kendi aklım en iyisi” diyordum. İnanıyordum ki, “akıl pazarı açılmış ve herkes kendi aklını satın almış” demeleri boşuna bir söz değildi. Bununla da “en akıllı insan benim” hiç demiyorum. Benden çok daha akıllı, hikmetli, bilgili olan insanların varlığı kesin. Hatta bazen herkesi en akıllı kendimi ise çok aptal gördüğüm de olmuştur. Fakat insanın kendi hakkında, yaşantısı ve seçenekleri hakkında, inancı ve sevgisi hakkında, kısacası hayatı hakkında yine sonunda kendi karar vermeli. Bu başkalarının ne kadar daha akıllı olması ya da aptal olmalarıyla ilişkili bir şey değil. Sonunda herkes kendinden sorumlu olduğu gibi, herkes de kendi yükünü kendi taşıyarak Allah’a hesap vereceğinden, kendi hakkındaki kararları da bizzat kendi vermelidir. Uygulamada ise hemen hemen hiç kimsenin yapmadığı bir şeydir bu. Karısının, kaynanasının, çocuğunun, patronunun, arkadaşının, dininin, hatta gazetede dergideki bir yazarın sözlerine göre etkilendiğimizden, aslında o şeyleri istemesek bile, yine de itaat ederek yaparız. Bu durumun altında da bir sürü nedenler yatar, ama ben konumuzu çok aşmak istemiyorum, onun için neyse diyelim ve geçelim.
Hiç ummadığım bir şey oldu, gece kapı çalındı. Annem açtı ve bana “karın geldi” dedi. O da beklemiyordu ben de. Askerden döndüğümde kendisine kart atmıştım. Kart atma nedenim ise, benim geldiğimi duyduğu zaman, “Neden! En azından insan bir kart bile atmaz mıydı?” diyeceğini biliyordum. Aslında insanların ne diyeceğine pek aldırmıyordum. Bir şeyin doğru yanı var ise, hele bir de benim yaptığım o şey bana merhametsizce, terbiyesizceymiş gibi geliyorsa, Allah’a olan sevgim beni iyi olan şeyleri yapmaktan alı mı koymalıydı? Tam tersine, benim için ona bir kart atmamak bence büyük terbiyesizlikti. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Bunların yanında da, bazen iyi gibi gözüken şeyler aslında bizleri acı olan, buruk olayların içine, hatta ölüme bile götürebiliyor. Zaten yaşantımda birçok yanlışlıklar vardı ki, ben de bu yüzden Allah’tan ölümü istememiş miydim? Demek ki yaptığım ve inandığım şeyler beni o noktaya getirmişti. O zamanlar olayları böyle açık net bir şekilde göremiyordum. Ancak evli olmadığım bir kadınla artık ilişkim olamazdı. En azından böyle karı koca gibi bir ilişkimiz olmamalıydı diye öğrenmiştim artık. Annem “karın geldi” deyince yüzüm sanki bembeyaz oldu. Çünkü ne olacağını biliyordum. Evet, oldu da. Ben nasıl o kadına “hayır” diyebilirdim. Kartı eline alır almaz çıkmış yollara. Yüzlerce kilometreden gelmiş, güler yüzle kapıda duruyor ve ben hayır diyemedim, utandım. Ben sanki istemedim mi? Dünden razıydım, fakat beni sıkan konu sahip olduğum Allah bilgisiydi. Anneme: “Anne ne yapacağım ben şimdi?” dedim. “Ne yapacaksın oğlum, her zaman ne yaptıysan onu yaparsın” dedi. “Ama böyle şeyleri Allah istemiyor” dedim. “Oğlum senin günahın bana olsun, hadi git ayıp olacak” dedi ama ben öyle, “senin günahın bana olsun” lafını içim hiç mi hiç kabul etmedi. Annem böyle şeyleri çok normal görüyordu. Fakat birinin işlediği günahı Allah’ın başkasına mal edeceği mantığı içimde yoktu. Herkes kendinden, yaptıklarından sorumlu değil miydi? Farklı bir olayda Yakup’un annesi de oğluna aynı cevabı veriyor. (Tekvin-Yaratılış 27:8-13) Evet birinci denenmede kazanmış, ikinci denenmede ise başaramamıştım. Askerden o gün çıktığımda durumlar daha da uygunken sapasağlam imanla durmuştum, fakat bu durum farklı da olsa, ama benim için yanlıştı ve ben yenildim.
Bu konuyu açmışken, önemli bir hakikate de değinmeden geçmeyeceğim. Aradan geçen yirmi yıldan sonra, Yehova Şahitlerinden kendi isteğiyle ayrılmış bir arkadaşın, çok kadınla evlilik hakkında soru sorması üzerine, bildiğim kalıp cevabı verecektim. Fakat o soru kafamda beni meşgul etti. Hıristiyanlar tek kadınla evliliği savunurlar. Binlerce yıldır bunu, “Allah emridir” diye de öğretirler. Hatta bırakın tek kadını, ruhanilerin evlenmesi bile yasaktır. Bu yüzden rahipler ve rahibeler evlenmezler. Aslında bu Katoliklerin bir âdeti, Allah’ın emri değil. İsa Mesih’in bu konudaki sözleri aynen şöyle:
Kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder. Öğrencileri İsa’ya dediler: “Eğer erkeğin hali böyle ise, evlenmek iyi değil.” Fakat İsa onlara dedi: “Bütün adamlar bu sözü kabul edemez, ancak kendilerine verilmiş olanlar kabul edebilir. Çünkü anadan doğma hadım vardır ve insanlar tarafından yapılmış hadım vardır, göklerin krallığı uğrunda kendini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen kabul etsin. Matta 19:9-12
Rahip ve rahibelik bu ayetlere dayanarak mevcut olmuştur. Onlar evlenmemek ile Allah’a daha çok yaklaşabileceklerini sanırlar. Herkes evlenemez demiyorlar, yoksa dünyada insan kalmazdı. Ancak, “Allah’a yakın olmak isteyen, bu göreve başladıysa, artık evlenemez” diyorlar. Sinsice de sanki Allah’a yakın olmayı, şartları kötü ve zor olan bir görev gibi gösteriyorlar. Görünüşte serbestlik var gibi, fakat bu vicdanı o dinler kişilere zorla veriyor. Bir Yehova Şahidi de öncülük yapmak zorunda değildir, fakat aldıkları eğitim onları bunu yapmaya vicdanen zorlar. Bu vicdan maniple etme, yani amaçlı bir şekilde etki altına alma, insanları yönlendirme işinde dinler ve politikacılar çok ustadırlar. İsa’nın yukarıda söylediği bu sözler böyle anlaşılıyorsa, peki İsa’nın birçok öğrencileri neden evliydi? Örneğin Resul Petrus ve diğerleri gibi. O zaman bu adamlar Allah’a yakın değil miydi? Hâlbuki İsa, “Allah’a yaklaşmak isteyenler için evliliği yasaklayın” diye bir kural koymadı.
Ancak evliliğin getireceği sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklara verilecek zaman, enerji ve her türlü emek bazı insanlar için gereksiz ve anlamsız olabilir. Bunun yerine kişi Allah’a ve ruhi şeylere daha çok vakit ayırmak istiyorsa, İncil’de “o zaman evlenmesin” diye geçiyor. Fakat bu sadece o kişinin bileceği bir şeydir. Allah’ın emri, koyduğu kuralı falan değil. Hem ille de, “her evli veya bekâr olan kişi ruhen Allah’a yaklaşamıyor” demek de yanlıştır. Hâlbuki Allah başlangıçta, “semereli olun ve çoğalın” dedi. Bu emri ise hiçbir yerde iptal ettiği yazmıyor. Bunun yanında ille de mecbur evlenmelisin, çoluk çocuk sahibi olmalısın diyen bir emir de yok. Kısacası bu konuda Allah insanları özgür bırakıyor. Zaten içimizdeki dürtü hangi cinsten olursak olalım çok büyük. Bu dürtüyü yenebilen evlenmesin. Bu onun kendi bileceği bir şey. Fakat oradan buradan bulduğuyla yatağa girmek de zinadır. Mukaddes Kitapta ve Kuranda geçen ‘zina’ kelimesini, evlilik dışı olan bütün cinsel ilişkiler diye anlıyoruz. Evlenme olayı ise, her ülkenin kanunlarıyla farklı bir şekilde gerçekleşiyor. Afrika’nın bir kabilesinde evlenmek ile Avrupa da evlenmek farklı olabilir. Allah için ise önemli olan kültürler adetler değil, ancak cinsel ilişki için evliliğin şart olması. Bu da nasıl olursa olsun fark etmiyor. Her ülkenin kanunları ve kültürleri farklı olabilir, ama yine de kişilerin ilişkiden önce evlenmeleri daha sağlıklı. Mesela İbrahim’in oğlu İshak’ın evlenmesi öyle büyük kurallar ile gerçekleşmedi. Buna rağmen onlar karı koca oldular. (Tekvin-Yaratılış 24:65-67) Evlenmek sözlükte şu şekilde açıklanıyor: “Erkekle kadının aile kurmak için birleşmesi”. (Türkçe sözlük-Kemal Demiray) Allah da evlenmeyi, kadın ile erkek arasındaki bir ahit, yani bir söz, antlaşma olarak görüyor. Bakın peygamberi Malaki vasıtasıyla Allah ne diyor:
…Çünkü gençliğinin karısıyla senin aranda Rab şahit oldu, o kadın ki, senin arkadaşın ve kendisiyle ahdettiğin kadın olduğu halde sen ona hainlik ettin. Malaki 2:14
Burada Allah açıkça iki kişinin birbirleriyle olan ahdinden, yani söz vermesinden bahsediyor. Bu işte ille de zamanımızdaki gibi evlendirme dairelerini, devlet memurlarının onayını, kiliseleri, imamları falan düşünmeyelim. Eski zamanlarda, binlerce yıllık insanlık tarihinde evlilik hiç de bu gibi formalitelere bağlı değildi. Genelde bu konunun devletleri ilgilendiren yanı, vergi ve hukuk açısından olması. Kısaca ve basit olarak evlenmek: “Erkek ve kadının aile kurmak amacıyla birbirlerine verdikleri söz ile birleşmeleri” denilebilir. Allah da bu söze çok değer veriyor. Bunun dışındaki ilişkiler ise zina olarak niteleniyor. Bu ister erkek ister kadın olsun, her iki cins için de geçerli. Çünkü Tevrat’ta “on emir” diye bilinen kanunlardan birinde ‘zina etmeyeceksin’ der ki, bu emir ne İncil ne de Kuran ile ortadan kalkmadı. (Çıkış 20:14) Peki, “zina etmek” tam olarak ne demek? Çok kişi bunu tarif edemiyor. Hatta anlamını “herkes kafasından uyduruyor” dersek daha doğru olur. Bu konuda dinler bile korkunç şeyler yaptılar ve de yapıyorlar. Biz zinayı, basit bir açıklamayla «evlilik dışı cinsel ilişkiler» olarak tarif ettik. Hıristiyanlık ise bu konuda kesin olarak ne yapılması gerektiğini söyleyemiyor. Bazen, ‘iki bekâr kişi arasındaki ilişki zina olmaz’ denirken, bazen de ‘anal yoluyla yapılıp, kadının üreme organlarıyla ilişkiye girilmediyse, zina olmaz’ denmiş! Bunun aynen böyle, yazdığım gibi ispatlı olduğunu yirminci yüzyılımızda, içlerinde en iddialı olan Yehova Şahitlerinin yönetim kurulu kararında, yine içlerinden çıkmış bir yönetim kurulu üyesi olan Raymond Franz kitabında yazıyor. Zaten o zamanlar bu kararlar gizli bir şey değildi. İlerde Şahitlerde bu durum değişti. Yirminci yüzyılda, ‘Hıristiyanların içinde biz en doğrusuyuz’ diyen din zina denilen olaya bu gözle bakarsa, zamanımızdaki çağdaş denilen dinlerin zina anlayışını siz düşünün. Yine bazı dinler, sadece oral seksi, zina olarak görmüyormuş! Oysa İsa Mesih bu zina konusuna, zamanımız için çok katı gibi gözüken, ama apaçık bir kural getiriyor.
‘Zina etmeyeceksin’, denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına (ya da erkeğe) şehvetle bakan her adam (ya da kadın) zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Matta 5:27-28
Bu iş bundan daha açık bir şekilde açıklanabilir mi? Allah’ın, bırakın yaptıklarımıza bakmasını, zihnimizden geçen şeylere dahi ne kadar çok dikkat ettiğini bir düşünün. Peki, “bunu kim yapabilir?” diyeceksiniz. Çok zor gözüküyorsa da, istersek yapabiliriz. Böyle bir değişiklik bir günde gerçekleşmese de, zayıf olan birçok yanlarımız gibi, bu huyumuzu da üzerimizden atmak için çalışabiliriz. Hazreti Eyüp kendine göre bir yöntem geliştirmiş ve:
Gözlerimle antlaşma yaptım, ben kıza nasıl göz atarım? (Eyüp 31:1) diyor. Ben, “bu kuralı harfen zamanımızda uygulamak için kör olmak lazım” diyorum. Fakat bu işin harfi uygulanmasından ziyade kişinin aldığı önlemler ve bu doğrultuda geliştireceği yürek tutumu çok önemli. Eğer kesin bir kural koymak gerekiyorsa, o da İsa Mesih’in dediği gibi, kendi yüreğimize, gözlerimize, nefsimize hâkim olmak. Çok insanı ise tam tersine gözleri ve arzuları yönetiyor. Ne istediğini bilmeyen ve kendini frenleyemeyen üç yaşındaki çocuklar, hele bazen bu konuda hayvanlar gibiler.
İsa ise boşamaya ve boşanmaya karşı. Tevrat’ta ve Kuran’da bu boşanma işi basit bir yolla gerçekleşiyor. Kişi istemediği bir eşe boş kâğıdı vererek ondan ayrılıyor. Kuranda ayrıca, boşayanın o kadına verdiği şeyleri geri almaması, o kadının geçimi için cömert olması istenir. Mesela Nisa suresinde 4:20-21:
Bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, birinciye bol bol mal vermiş olsanız bile içinden hiçbir şey almayın. Ona bir iftira veya açık bir günah yükleyerek alır mısınız? Hem onu (verdiklerinizi) nasıl alırsınız, siz onunla bir vücut olmuştunuz ve onlar sizden büyük söz aldılar.
Evlenmek ve ayrılmak hakkında birçok ayetler olmasına rağmen Kurandaki genel düşünce yukarıdaki bu ayete benzer. Bu ayetlerin eşler hakkında birbirlerine büyük söz verdiklerinden bahsetmesi de evliliğin anlamı için çok önemli. Yine Bütün Mukaddes Kitaplarda sadece Kuran bir kural getirerek evliliği dört kadında sınırlar. Evet, yanlış anlamadınız. Sınır koyar derken, böyle evlenmede sayı hakkında bu sınır sırf Kuranda vardır. Ne İsa böyle bir sınır koydu, ne de Musa kanunlarında böyle bir sınır var. Ancak daha İsrail’de kral falan yokken, İsrail’i yönetecek kral hakkında Allah, “altın”, yani insanı bozacak zenginlik, kendine güven için savaş gücü olan “at” ve aşırıya giden zevk anlamında “karılar çoğaltmasın” diyor. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 17:14-17) Sayı yine belirtilmiyor. Fakat Süleyman’ın aldığı bin kadın muhakkak çok olarak anlaşılmalı. Nitekim bu bin kadın onu suça yöneltiyor. Suça yönelmesi de bin kadın sayısından ziyade, aldığı kadınların gerçek Allah’a değil de değişik putlara, başka ilahlara tapınmalarıydı. İmanını destekleyen değil de tam tersine, Süleyman iman ettiği Allah’a inanmayan kişileri karı olarak alıp evlendi ki, bu büyük bir hataydı. Zaten fazla kadın, yani zevk, servet ve güç, bütün bunlar insanın yüreğini kolayca saptıran etkenler. Böyle olduğunu ve de olacağını ise Allah önceden söylemiş.
İncil’de resul Pavlus bu konuda genç öğrencisi Timoteos’a öğütler veriyor. Bu öğütler Hıristiyanlar için evlilikle ilgili bir kural, hem de çok kesin bir kural oluyor. Orda bakın aynen şöyle yazıyor:
Bir kimse gözetmen olmayı gönülden istiyorsa, iyi bir görev arzu etmiş olur. Ancak gözetmen ayıplanacak bir yanı olmayan, tek karılı, ölçülü, sağduyulu, saygın, konuksever, öğretmeye yetenekli biri olmalı. Şarap düşkünü, zorba olmamalı; uysal, kavgadan ve para sevgisinden uzak olmalı. Evini iyi yönetmeli, çocuklarına söz dinletmeli, her yönden saygılı olmalarını sağlamalı. Kendi evini yönetmesini bilmeyen, Tanrının topluluğunu nasıl kayırabilir? Gözetmen yeni iman etmiş biri olmamalı. Yoksa gurura kapılıp iblisin uğradığı yargıya uğrayabilir... 1.Timoteos 3:1-6
Burada Pavlus Allah’tan aldığı ruhla, gözetmen olacak kişi için ideal bir ölçü koyuyor. Fakat insanlar her konuda olduğu gibi kısıtlı, kesin kurallara bayılırlar. Ya da tam tersine, hiçbir sınır tanımadan her türlü çılgınlığa bayıldıkları gibi. Genelde bilgece, ölçülü olan davranışlardan uzaklar. Çünkü hikmetli, sağduyulu bir kişi, mahfe götüren, katı kuralcı değil, yumuşak fakat tutarlı, ne yaptığını ve istediğini bilen biridir. Hıristiyanlık ise bu ayetler üzerine katı kurallar koydular. Bunlar yapamayacakları, tutamayacakları kurallardı. Evlenmeyi yasakladılar, aralarında birbirlerine kızıştılar. Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla düşüp kalktılar. “Allah’a kulluk etmekte biz Allah’ın istediğinden de fazlasını yapacağız” diyerek maskara ve rezil rüsva oldular. Bunların etkisiyle de hiçbir kural tanımayan, Allah falan bilmeyen, doğru olan her şeye karşı duran toplumlar, milletler yetişti. Halimiz ortada, dünyamızı anlatmaya gerek var mı?
Gelelim Pavlus’un, “gözetmen olacak kişinin tek karılı olsun” demesine. Demek ki bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki, o zamanın Hıristiyanları, yani İsa Mesih’in takipçileri arasında çok karılı kişiler de vardı. İncilin hiçbir yerinde, hiçbir kitabında, bu çok kadınlarla evlilerin, Hıristiyan olduktan sonra karılarından ayrılsınlar diyen bir emri yok. Hıristiyan geçinenler ise o kişilerin bu durumunu, “onlar zaten evliymiş, bu da eski yasadan, yani Allah’ın Musa’ya verdiği yasadan kaynaklanan bir yanlışlıkmış” gibi gösterirler. Fakat ne önce ne de sonra, hiç kimseye tek karılı olmak zorundasın, ya da birden fazla kadın almış olan ve alan Hıristiyan olamaz, artık İsa’nın takipçisi değildir diye bir kural yok ve yine de yok. Pavlus burada kiliseye ya da cemaate önderlik edecek ya da görevli kişilerin, sahip olması gereken özelliklerinden bahsediyor. Dediğim gibi, gözetmenin ideal bir duruma sahip olması vurgulanıyor. Çünkü Pavlus ve Allah biliyor ki, çok karılı bir aile reisinin çok da sorunu ve problemleri olacaktır. Bunlar, ruhi konularda başkalarına yardım etmekte, o kişiye engeller çıkaracak nedenlerdir. Fakat bu çok kadınla evli kişilerin, kötü canavarlar olduğu anlamına gelmez. Allah çok karılılardan nefret ediyor anlamına ise hiç gelmez. İsa Mesih boşanmaya karşıydı, boşanmak için ise eşlerden birinin zina etmesi ancak bir neden olabilirdi. Evlenmeye, çok kadınla evlenmeye karşı olan bir şey söylemedi. Yine bu yazdıklarıma karşı olacak bir kritik de:
...İsa’nın yanına gelen bazı Ferisiler, O’nu denemek amacıyla şunu sordular: “Bir adamın, herhangi bir nedenle karısını boşaması Kutsal Yasaya uygun mudur?” İsa da şu karşılığı verdi: “Kutsal Yazıları okumadınız mı? Yaratan başlangıçtan ‘insanları erkek ve dişi olarak yarattı’ ve şöyle dedi: ‘Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek bir beden olacak.’ Şöyle ki, onlar artık iki değil tek bedendir. O halde Tanrının birleştirdiğini insan ayırmasın.” Matta 19:3-6.
Yine buradaki ayetler ayrılmaya, boşamaya karşı. Bu ayetlere dayanarak onlar mantıken, Allah bir erkek ve bir kadın yarattı derler. Bir erkeğe iki, üç, dört kadın yaratmadı diye savunurlar. Bu mantığa bir zamanlar bende katılıyordum. Başlangıçta Allah’ın böyle çok kadınlarla evliliklerin olmasını istediğini sanmıyordum. Fakat her şey Allah’ın istediğine uygun bir şekilde mi gelişme gösterdi de biz sırf bunu arayalım ve kendimiz kanunlar koyalım? Âdem’in bir sürü çocukları olduğu kesin. Bununla şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Âdem’in bir oğlu bir de kızı mı oldu? Havva hep bir oğul bir kız mı doğurdu? Hayır. O zaman da bu insanların birden çok karıları vardı. (Yaratılış 4:19) Âdem’in de sonradan birçok oğulları ve de kızları oldu. (Yaratılış 5:4) Onlar da hep bir erkek bir dişi düzenine göre muhakkak doğmadılar. Bu çok kadınlarla olan evlilik, günah başladığından beri var dersek, daha doğru söylemiş oluruz. En güzel örneklerden biri de İbrahim’e karısı Saranın verdiği cariyesi Hacer’dir. Eğer çok kadınla evlilik günah olsaydı, Allah’ın dostu diye bilinen İbrahim bunu muhakkak reddedecekti.
Musa’nın yasası dediğimiz kanunlarda (ki Allah’ın yasalarıydı, fakat Musa vasıtasıyla verildiği için insanlar böyle söylüyorlar) orada: “Allaha sunakta hizmet edecek bir kâhinde kusur olmamasını, bedensel bir özrü olmamasının gerektiğini” yazıyor. Hatta vücudunda fazlalık bile olmamalıydı. Mesela altı parmaklı bir kâhin sunakta hizmet etmemeliydi. Bazı yerleri gelin yerinden yazarak belirtelim.
Rab Musa’ya şöyle der: “Harun’a deki, soyundan gelecek kuşaklar boyunca kusurlu olan hiç kimse yiyecek sunusu sunmak üzere Tanrısına yaklaşmasın. Kusurlu olan, sunağa yaklaşamaz: Kör, topal, yüzü arızalı yahut fazlalığı olan adam, kolu veya ayağı kırık, kambur, cüce, gözü özürlü, uyuz, yarası kabuk bağlamış ya da hadım. Kâhin Harun’un soyundan bu kusurlara sahip hiç kimse Rab için yakılan sunuyu sunmak üzere sunağa yaklaşmayacak. Çünkü kusurludur. Tanrısına yiyecek sunusu sunmak üzere yaklaşamaz. Levililer 21:16-21
Bu ayetlerden Allah sunakta görevli kâhinin nasıl özelliklerde olması gerektiğini vurguluyor. Allah İsrail’de kâhinliği Harun’dan başlayarak, babadan oğula geçecek bir şekilde düzenlemişti. Kişi kâhin olup, bu özürleri de var ise sunakta; yani kurbanları, adakları Allah’ın önünde arz etmekte, kesmekte, onları yakmakta vs. görev alamaz deniyor. Peki, burada Allah körleri, topalları, özürlüleri mi kötülüyor? Kesinlikle değil. Çünkü İncil’de birçok kereler İsa Mesih’in daima körlere, topallara kısacası özürlü olanlara merhamet ettiğini, onları iyileştirdiğini okuyoruz. Fakat Allah’ın işinde görev yapan kusurlu bir kâhin, halkın ibadet amacıyla toplanmış olduğu o yerde dikkati kendi bu özürlerine çekmekle, bu sefer halkın ruhi dikkatini dağıtacaktır. Bir de Allah’a kulluk eden kişide kusursuzluk aranır. Hiçbirimiz kusursuz değiliz, o anlam çıkarılmamalı. Fakat biz insanların gözünde dahi kusurlu denilen bir kişiyi de bütün halkın gözleri önünde Allah’ı temsil etmekte görevlendiremeyiz. Mesela kör, topal, hasta hayvan da kurban olarak Allah’a verilmez. Hâlbuki o hayvan kesilecek, hatta bazı durumlarda tümüyle yakılacağı halde. Yani hiç kimse etini bile yemeyecek. Ne olur sanki bu hayvanı Allah’a kurban olarak kessek? Saygısızlık olur. Bu Allah’a verdiğimiz değeri gösterir. Bu akılsızlığı İsrail halkı yaptı, peki Allah onlara ne dedi?
...Ve kurban olarak kör hayvanı takdim ederken sanki kötü şey değil! Ve topalı ve hastayı takdim ederken sanki kötü şey değil! Haydi, kendi valine onu takdim et; senden razı olur mu? Yahut sana itibar eder mi? Malaki 1:8
Mantıklı değil mi? Allah ile insanlar arasında aracılık yapacak kâhinin de görünümü, davranışları ne kadar temiz ve saf olursa, bu Allah’a izzet getirir. Bu durum oradaki kişileri de etkiler. Mesela Türkiye’de, hatta belki de dünyada hiçbir subayın üniformasıyla halkın önünde kocaman yüklü eşyalar, torbalar taşıması normal değildir ve kanunen de yasaktır. Bu kanun subayı korumak için değil, o ülkedeki askeri ordunun saygınlığını korumak amacıyla çıkarılmıştır. Ya da bir generalin, üniformasıyla toplumun içine girmesi de yasaktır. Güncel hayattan bahsederek anlatıyorum, özel durumlar farklı. Örneğin bir general üniformasıyla, otobüse, vapura, trene binip de evine gidemez. Bu yüzden onların makam arabaları, şoförleri vardır. Bu kanunlar o yüksek rütbeli subayların bizzat kendi rahatları için değil, ordunun toplumdaki saygınlığını kaybetmemesi için yapılmıştır. Devlet adamları için de durum aynıdır. Bu yüzden kişi bir albay bile gördüğü zaman, otomatik olarak saygı duyar. Almanya da ise bir polisin saygınlığı, bizlerdeki subayların sahip olduğu saygınlığa benzetilebilir. Bütün bunlardaki amaç sadece o kişilere değil, daha çok o kişilerin temsil ettikleri şeylere izzet verilip, güven ve saygı duyulmasını sağlamaktır. Yoksa o kişiler de bizlerden farklı değildir. Onları bizlerden farklı yapan, sahip oldukları ve temsil ettikleri görevleridir. Bütün bu açıklamalardan, bunların böyle olması doğrudur ya da ille de böyle olmalıdır diye bir askeri kuralı Allah koymadı. Ancak ben kâhinlerin sahip olması gereken özelliklerinde anlayışımıza yardımcı olması açısından böyle örnekler verdim. Mesela biraz önce verdiğim subay-ordu saygınlığı örneğinde, o kuralları yerle bir edecek başka tecrübeler de var. Peygamberlere ve İsa Mesih’in hayatına baktığımızda, bütün bu sayılan kurallar olmaksızın da o kişilerin hem de bizleri şaşırtacak şekilde toplumda saygın yerleri olduğunu okuyoruz. Dövülüp, yüzlerine tükürülüp, öldürülseler de onlar toplumun saygısını, sahip oldukları rütbeye dayanarak değil, bizzat kendi yansıttıkları şahsiyetleriyle kazandılar. (Matta 7:28-29; Yuhanna 7:46)
Musa kanunlarının amacı, insanları eğitmek, üstün değerleri anlamak ve Mesih’e hazırlamak için Allah tarafından verildi. Aynı kanunların cennette de uygulanacağını sakın beklemeyelim. (Matta 19:8; Efesliler 2:14-15; Galatyalılar 3:11-12 ve 24-25)
Hem Musa’ya verilen kanunlarda hem de resul Pavlus’un yazılarında, Allah’a hizmette özel vazife alacak kişilerin, hangi özelliklere sahip olmaları gerektiğini düşünecek olursak, her ikisinde de üstün özellikler ve bu şartlara uygun olan kişiler aranıyor. Bu şartlara sahip olmayan kişi de kesinlikle Allah’tan uzak, atılmış biri değildir. Bazı ayetlerdeki kelimeleri de harfi anlayamayız. Mesela eğer Pavlus’un sözlerindeki ‘tek karılı, çocuklarına söz dinletmeli’ sözlerinden, bununla ille de İsa’nın takipçisi olarak gözetmenlik yapacak birinin, muhakkak sahip olması gereken bir özelliğidir diye anlıyor isek; o zaman evli ve çocuk sahibi olmayanlar da bu göreve gelemez demeliyiz! Öyle ya, eğer bunlar bir kural olarak harfi harfine yerine gelmesi gereken şartlar ise, böyle de olmalı. Hatta bu mektubu o zaman Pavlus Timoteos’a yazıyor ki, o genç evli olmadığı gibi, normal olarak çocuğu da yoktu. Demek ki bu kuralları bütün kitapla uyum içinde olacak bir şekilde tartarak anlamalıyız. Aslında o ayetler ile Pavlus’un kastı; “eğer karısı varsa bir tane olmalı, eğer çocukları varsa söz dinletebilmeli” anlamında. Karısı veya çocuğu olup olmaması engel değil, ama var ise o zaman biz kendimiz o sözlerin yanına bir “eğer” kelimesi ekleyerek, o ayetlerin anlamını kavramakta daha kolay bir anlayışa sahip olabiliriz.
Musa zamanında kâhinlerden talep edilen bazı özellikler normal halktan talep edilenlerden tabii ki farklıydı. Bu konuda uzun uzun çok kanunlar varsa da ben sadece Levililer 21. babı okumanızı tavsiye ederim. En basit birkaç örnek: Kâhinin alacağı eş, kız olmalıdır diye yazıyor orada. (Levililer 21:7) Daha sonra kendisinde, vücudunda kusur olan birinin kâhinlik görevini yapmak için Allah’ın takdimelerini arz edemez ve mezbaha yaklaşamaz diye geçiyor. (Levililer 21:17-22) Fakat o kişi bu özelliklere sahip değil diye Allah’ın nefret ettiği biri mi demektir? Tabii ki hayır, hatta o kişi hâlâ kâhindir, bu yerlerde görev almasa bile, mukaddes şeylerden pay alır ve yer. (Levililer 21:22) Allah kâhinlik görevini babadan oğula geçen bir düzene göre kurdu demiştim. Onun için yazıda “Harun oğulları” diye geçiyor, bununla da kâhinler kastediliyor. Bütün Harun’un çocukları ve nesli otomatik olarak kâhindi. Ancak aralarından bir tanesi Baş kâhin olup ve ölene kadar o görevde kalıyordu. Papalık da bu kuraldan esinlenerek ortaya çıkmıştır. İsa Mesih ile böyle şeyler artık ortadan kaldırıldığı halde, Hıristiyanlar işlerine geldiği gibi bir Musa kanunlarına, bir İsa kanunlarına başvururlar.
Bu yazılan nedenlerden ötürü sunakta kâhinlik taleplerini yerine getiremeyen bir kişi, kötü, ölüme müstahak falan değildir. Aynı şekilde Pavlus’un Timoteos’a gözetmen veya görevli olacak kişiler hakkındaki kuralları yerine getiremeyen bir kişi de ne lanetlidir ne kötüdür ne de Allah’ın merhametinden mahrumdur. O da bir İsa ve Allah inanlısı, hem de Allah’ın kuludur. Tabii ki her iman eden, üstün özellikler için elinden gelen bütün çabayı sarf etmelidir. Bu birçok konularda geçerliyken, durum ve şartlar çok kadınla evlenmeye meyilliyse, bu ancak o kişinin bileceği bir sorumluluktur. Fakat bu yüzden Allah’tan uzak değildir. Uzaktır diyen bir kural ne İsa’nın ne Musa’nın ne de Muhammed’in vasıtasıyla gelen Kutsal Kitaplarda yazmıyor.
Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, o zamanki İsa takipçileri arasında çok kadınla evli inananların var olduğu kesindi. Yine dediğim gibi Hıristiyanlar: “Ama bu insanlar eski bilgiyle evlenmişler, onun için bu böyleymiş” derler. Şimdiki zamanda eski bilgiyle çok kadınla evlenmiş olanları Hıristiyanlığa dönerse boşatmaya uğraşıyorlar ya! Neden ona müsamaha gösterilmiyor? Meksika’da, Afrika’da ve daha birçok yerlerde, çok kadınla evli diye Şahitler, kilise ve daha ne kadar Hıristiyan geçinenler var ise, bu insanları boşanmazsa aralarına almazlar ve “helak olup öleceksin” diye vicdanlarını da öyle eğitmeye uğraşırlar. Hem o adam hangisini atmakla bu işe başlamalı? Allah böyle bir şeyi ister mi? Allah’ın sözü insanları barıştırıcı mı olmalı, yoksa ayırıcı mı? Hâlbuki İsa kesin sözlerle boşanmaya karşı ve Allah, “boşanmadan nefret ediyor” diye Malaki 2:16 da açıkça okuduk. Ancak zina bu durumu bozabiliyor. Ayrılmaya ise çok şiddetli geçimsizliklerde müsaade ediliyor, ama boşanmaya değil. Ayetlerde yine o insanların bir araya gelmesi için ayrıca teşvik ediliyorlar. 1.Korintoslular 7:8-15 ayetleri bu konuda ayrıntılı bilgiyi zaten veriyor.
Kim karısını boşarsa ona boş kâğıdı versin denilmiştir. Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder;(zinaya iter) ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder. Matta 5:31-32
İsa’nın bu sözlerine rağmen Hıristiyan dinleri hâlâ, “boşanmaz, öbür kadınlardan ayrılıp tek bir kadınla kalmazsan öleceksin” diye baskı yaparlar! Çok kadın almayın tek kadınla yaşayın diyen kesin bir emir yok ki. Bir sınır varsa, yine dediğim gibi o da Kuran da var. “Dört taneden fazla almayın, bir taneyle yetinirseniz sizin için daha iyi olur” diye yazar. (Nisa Suresi) 4: 3 ve 19,20,21 ve (Ahzab) 33:50 ayetleri.
Kurandaki boşama konusu ise Musa’nın getirdiği yasalar gibi. Fakat bunun nedenini de İsa söylüyor. “Allah’ın boşamayı müsaade etmesinin nedeni, sizlerin yüreklerinizin katılığı sebebindendi” diyerek. (Matta 19:7-8) Bu müsamahayı Allah Araplara ve Müslüman olacak kişilere de gösterecekse, biz kimiz ki bu merhameti, müsamahayı kötü gözle görelim!
İnancımızı yanlış temellere dayayarak, herkes için sınırlar, kurallar koyamayız. Bu düşünce ve inancı her iki kitapta desteklemiyor. Hem Kuran Mukaddes Kitabı çürüten bir kitap da değil ki. Zaten Kuranı okuyan biri, şunun da farkına varıyor:
Ki İncil ehli, Allah’ın onlara gönderdiği ile hükmetsinler…(Maide) 5:47
Hani Allah buyurmuştu ki: “Ey İsa! Senin ecelini yetirip, seni Nezdime (katıma) yükselteceğim. Seni, inanmayanlardan tertemiz edip kurtaracağım. Sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. (Ali İmran) 3:55
Ali İmran suresindeki bu ayetle de açıkça İsa Mesih’e uyanları, “Kuran gelene kadar” demiyor, kıyamet gününe, yani diriliş günü demektir, o güne kadar inanmayanların üstünde tutacağım diyor. Müslümanlar ise, “Kuran geldikten sonra İncil’in de hükmü bitti” diye öğretirler. Kuranda, insanların içinde tek olarak sadece İsa Mesih Allah’ın katına yükseltilip, yaşayan ve diriltilip çürüme görmemiş kişidir. Bu da Müslümanların inancında değil, Kuranda böyledir! Bilenler bu gerçeklerden kaçarlar. Allah’ın öğrettiği gerçeklerden insanlar acaba neden utanır! Yine belirtmek istiyorum, bunlar Hıristiyanlara yenileceklerinden mi korkuyorlar! Allah’ın hakikatini söylemekle, kabul etmekle insan yenilmiş mi oluyor? Kısacası Kuran, İncil’in hükümlerine göre yaşamayı açıkça desteklemektedir.
Öte yandan “Hıristiyan’ım” diyenler, evlilik konusunda bazı kelime oyunları yaparak şu ayeti gösterirler. Orada:
İsa cevap verip dedi: “Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını, bunun için insan anasını ve babasını bırakacak ve karısına yapışacaktır; ikisi bir beden olacaktır” dediğini okumadınız mı? Şöyle ki onlar artık iki değil bir bedendirler. O halde Allah’ın birleştirdiğini insan ayırmasın. Matta 19:4-5
Buradaki karısına yapışacaktır sözünü ele alıp, “bak orada karılarına demiyor, karısına diyor” derler. Yani burada kadını tekil olarak kullanma ifadesi yüzünden, bu anlamın da çıktığını belirtirler. Bir erkeğin bir karısı da olsa beş karısı da olsa, hatta Süleyman gibi bin karısı da olsa, o kadınlarla o kişi bir beden olmuştur. Her biriyle bir beden olmuştur. Sayı çoğalınca bu kural bozulmaz ki. Bir çocuklu aileler vardır, beş çocuklu aileler vardır. Hatta hiç çocuğu olmayan aileler vardır. Bunları aile yapan özellik çocukların sayısında değildir ki.
Fakat ruh açıkça diyor ki sonraki vakitlerde bazıları imandan irtidat ederek (dönerek), aldatıcı ruhları ve cinlerin öğretişlerini dinleyecekler, yalan söyleyenlerin ikiyüzlülüğü ile vicdanları dağlanacak, evlenmeyi yasak edecekler…1.Timoteos 4:3
Pavlus’un önceden uyarı şeklinde peygamberlikte bulunduğu bu cinlerin öğretilerini, ileride Katolik kilisesi rahip ve rahibelik şeklini uygulamaya soktu. Onlara göre bu da Pavlus’un öğüdünden kaynaklanıyormuş! (1.Korintoslular 7 bölümün tümü) Fakat Pavlus, sırf adet olsun diye veya toplum baskısı yüzünden evlenmek yerine, bu iradeye sahip insanlara -onu da ancak tavsiye olarak- bekâr kalmalarını söyledi. Yoksa “evlenmeyin ama ördüğünüz kalın kilise duvarları arkasında erkek erkeğe, kadın kadına birbirinize kızışın” hiç demedi. Kilise ise böyle yasaklarla, o insanları sapıklığa teşvik etmiş oldular. Bu sebepten de Allah insanları kesin ve şiddetle uyararak:
Bu kitabın peygamberlik sözlerini her işitene ben şahadet ediyorum: Eğer bir adam bunlara bir şey katarsa, Allah bu kitapta yazılmış olan belaları ona katacaktır; ve eğer bir adam bu peygamberlik kitabının sözlerinden çıkarırsa, Allah bu kitap da yazılmış olan hayat ağacından ve mukaddes şehirden onun payını çıkaracaktır der Vahiy 22:18-19’da. Aynı benzer bir ayette Tesniye-Yasanın Tekrarında 4:2’de geçer.
Allah, kanunlarına, sözlerine bir şey eklenmesin diye bu kadar kesin emrettiği halde, biz insanlar sırtımıza daha fazla uydurma yükler ve kurallar koymakla, sanki Allah’a daha mı iyi kulluk ettiğimizi sanıyoruz? Kısa ve açıkçası bu şu anlama geliyor: “Allah’ım, sen bizden istediklerinle aslında tam doğru ve iyi olanı bilemedin, bak ben sana daha iyisini yapacağım” demek ile ancak ukalalık ve terbiyesizlik yapmış oluyoruz. Onların uydurdukları böyle kurallara, bilgi sahibi, samimi inananlar bile karşı gelmeye çekinirler. Çünkü cevap hazırdır: “Ne demek yani, biz Allah’a daha iyi kulluk etmek istiyoruz diye mi sen bunu kötü gözle görüyorsun!” derler ve o kişileri sustururlar. Bunların Şahidi de Katolik’i de Protestan’ı da Müslüman’ı da Yahudi’si de böyledir.
Yehova’nın Şahitlerinde de evlilik hakkında uzun bir zaman aynı Katolik benzeri kurallar geçerliydi. Bütün bir zamanını bu işle geçirmek isteyenlerden beklenilen bir özellik de onların bekâr kalmalarıydı. Hâlbuki o ayetler tamı tamına harfen anlaşılmış olsa, durum tam ters olmalı değil midir? Ayete göre hepsinin tek karısı ve çocukları olması gerekmez miydi? Martin Luther’in zamanına, yaklaşık 17’inci yüzyıllarda Katolik kilisesinin Protestan kilisesi şeklinde bir bölünmeye gidene kadar, papazlar ya da ruhani denilen sınıf evlenemezdi. Hâlbuki o kişi Allah’ı seviyor ve böyle bir işte görev alıp, hayatını insanların Allah’ı tanımalarına yardımcı olmak için adıyorsa; hemen bir insan emrinden kaynaklanan, evlenemez diye tutulması çok zor olan, anlamsız bir kanunla karşı karşıya kalmış. Dinlerdeki bu uygulamalar kişileri boşu boşuna zor duruma düşüren şeytani, bencil insan emirleriydi. Katoliklerde ise hâlâ aynı kurallar geçerlidir. Şimdi ise Şahitlerde evlilik serbest ama çocuk sahibi olanlar, ya da küçük çocuğu olanlar, -birkaç ülke istisna- tam bir hizmette çalışması için kabul edilmiyorlar. (Ne mutlu kabul edilmeyenlere!) Evlenmek ise; kendi başkanları Knorr, yanılmıyorsam 1950’li yıllarda dayanamayıp evlenince, o da hepsi için serbest oldu! Kendi koydukları kurallara kendileri uymayıp maskara oluyorlar. İnsan hata yapıp Mukaddes Yazıları yanlış anlamış olamaz mı? Olur, tabii olur da bunların şimdiye kadar çıkan bütün yazılarında hiç böyle bir özür dilediklerine rastlayamazsınız. Demek ki hiç hataları da yok!
Bazıları ise bu çok kadınla evlenmenin doğru olamayacağını, Yakup’un karılarıyla olan kıskançlık problemlerine, Hacer ile İbrahim’in karısı Sara arasındaki problemlere, Süleyman’ın sapmasına neden olan karılarına değinerek örnekler verirler.
Önce bazı şeyleri belirtelim. Eğer sorun kıskançlık ise, o zaman hiç kimse birden fazla çocuk da yapmasın. Çünkü kardeşlerin geçimsizliği, kıskançlıkları daima var olan bir şeydir. Kıskançlığı önleyecek yasaklar koymaya kalkarsak, daha birçok anlamsız kanunlar koymamız gerekir. Mesela bazı kadınlara göre kendilerinden güzel başka hiçbir kadının olmaması gibi.
Hacer hamile kaldı diye efendisi, yani İbrahim’in karısı Sara onun gözünde küçüldüyse, eğer küçük görmek bir problem ise, hiç mi hiç evlenilmesin. Çünkü nice kadınlar kocalarını, kocalar da karılarını küçük görmek bir yana, zaman zaman birbirlerinden nefret dahi etmişlerdir ve de ediyorlar.
Yine eğer Süleyman’da olduğu gibi Allah’tan sapmak bir problem ise, Allah buna da bir açıklık getirerek İncil’de, ‘evlilikleriniz Rabde olsun’ diyor. Kuranda ise değindiğim gibi, ‘iman etmeyenlerle evlenmeyin’ diyor. Fakat bu kuralı da kişinin dindarlık etiketine bakarak uygulamak çok yanlış olur. Allah’a bağlılık ve doğrulukta karılarına ve kocalarına birçok konuda tökez olmuş, sayısızca dindar geçinen erkek ve kadınlar da tanımışımdır. Onlar sadece etikette dindardırlar. Gerçekte ise işleriyle Allah’tan çok uzak bir anlayışa, bilgiye, inanca ve de ruha sahipler. Ben bu durumu zamanımıza uygulayacak olursak, evlilik hemen hemen imkânsız gibi gözüküyor derim. Kaç kişiden bizzat benim bu kitapta yazdığım şeylere inanmasını bekleyebilirim? Allah da ‘muhakkak aynen senin gibi inansın’ demiyor ki. “Rabbe inanan, iman eden biriyle evlen” diyor. Bu araştırmayı da herkes vicdanı ve imkânları doğrultusunda, kendini de kandırmadan yapmalı. Şunu da unutmayalım, zamanımızda «Rabde olan» birini bulmak, samanlıkta iğne aramaya benzeyecektir.
Mesela Şahitler sırf bu ayetlere dayanarak, genelde kendi gibi bir Şahitle evlenir. Ben ise bu konuda onları Rabde olan birileri değil de tam tersine, Rabbin iradesine karşı olan kişiler olarak görüyorum. Süleyman’ın aldığı başka ilahlara tapan kadınlar gibi. Onların, kişiyi hakiki Allah’tan uzaklaştıracak insanlar olduklarına inanıyorum. Çünkü hizmet ettikleri, taptıkları Allah değil organizasyonlarıdır. Onlar da aciz, çoğu zaman menfaatçi ve kötü insanlardır. Bu söze muhakkak çok sinirlenirler. Fakat aynı şey Müslüman, Yahudi, Hıristiyan âlemi için de geçerlidir. Onlar da Şahitler gibi sözde Allah’a taptıklarını söylerler. Fakat en büyük izzeti Müslümanlar Muhammed’e, Yahudiler Musa’ya, Hıristiyanlar da Allah diye İsa’ya vererek taparlar. Bir Müslüman sadece Muhammed diyemez bile. Sallallahu Aleyhi ve Sellem (SAV). Buna salâvat getirmek deniyor. Onlara göre Muhammed’in ismi salâvat getirmeden ağza almak dahi saygısızlık ve günah oluyor. Bu salâvatın Türkçesini kaç kişi biliyor? Ben hâlâ tam olarak bilmiyorum. “Allahın selamı üzerinize olsun” gibi çevrilebilir. O insanlar bilmedikleri, anlamadıkları sözler ile Allah’ı mı yücelttiklerini sanıyorlar? Papağan gibi ağzından çıkan, anlamadığı sözler ile bir insan kime izzet verebilir? O kişilerle konuşurken bir sorsanız: “Yücelikte Allah mı büyük yoksa Muhammed mi?” diye. “Allah tabii ki, tövbe o nasılda söz” derler. “Peki, sen Allah’ı tek bir kelimeyle ifade ederken neden saygısızlık olmuyor da bu Arapça salâvatı getirmeden sadece ‘Muhammed’ demek saygısızlık oluyor?” dedin mi şaşkın şaşkın yüzüne bakar, sonrada öfkeyle dolu senden nefret eder. Bu dincilerin hepsi de bazı konularda aynıdır! “Sen ne biçim konuşuyorsun Hazreti Muhammed hakkında, sırf Muhammed diyerek. Sanki arkadaşın mı da ondan öyle bahsediyorsun?” diyerek bana çok kızarlar. En azından bir ‘Hazreti’ demek gerekliymiş. Peki, neden hiç kimse hazreti Allah demiyor? Eğer bu hazret kelimesi çok iyi ve ille de söylenmesi gerekiyorsa, buna Allah daha layık değil midir? Bu dindarlar banka reklamlarına benziyorlar. Hani: “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz bilmem ne bankasıyız” dedikleri türden. Hangisi daha değerli? Salâvat getirip anlamını dahi bilmeden, o kişiye bir sürü ad ve soyadı gibi yakıştırmalar ile O’ndan çok uzakta yaşayarak, sözlerini hiç uygulamamak mı; yoksa O kişinin dediklerine değer vererek, Allah’ın gerçek iradesi ne ise onu öğrenme zahmeti gösterip, o hakikate göre yaşamak mı? Kural üstüne kural öğretmekten başka bir bildikleri yok ki! İsa’nın zamanında da Yahudiler bir Musa tutturmuşlardı. Sanki İsa Musa’ya karşıymış gibi. Taktik hep aynı, fakat böylelerine İsa çok yerinde bir cevap veriyor:
Sanmayın ki, ben sizi Babanın önünde suçlu çıkaracağım; sizi suçlu çıkaran kendisine ümit bağladığınız Musa’dır. Çünkü eğer siz Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman edersiniz; zira o benim için yazmıştır. Fakat onun yazılarına iman etmiyorsanız, benim sözlerime nasıl iman edersiniz? Yuhanna 5:45-47’deki bu söz o zamanki Allah’ı savunan sözde Museviler için ne kadar geçerliyse, şimdiki İsa’yı savunan sözde Hıristiyanlar, Muhammed’i savunan sözde Müslümanlar için de aynı derecede geçerlidir. Bütün bu saydığım dinlerin içinden hangisi gerçek Allah’a iman ediyor? Hangisinin içinde olan biriyle evlenilmeli? Bunların hangisi rabdedir? Bana göre açıkçası hiçbiri iman ve işler konusunda Allah’ın iradesini yerine getirmiyorlar. Tek tük tabiatıyla iyi olan şahısları ise yalnız o dinlerde değil, Allah’a inanmayanlar arasında da her yerde bulabilirsiniz. Bu da dediğim gibi, samanlıkta iğne aramaya benzer.
Gelelim yine bu çok kadınla olan evliliğe. Ben neden bu çok kadınlarla evlenmek konusuna değindim? Ben kendim ayrıldığım kadınla tekrar bir arada olduğumu savunmak için mi? Hayır. O davranışı yıllar boyu, Allah hakkında araştırmalara başladığımdan beri, daha yolun başındayken bile hep işlediğim bir günah gibi gördüm. Hâlâ da bu bilgilerle doğrudur diyemiyorum. Bir zamanlar evlenmiş olsak bile. Aslında ne o zaman ne de boşandıktan sonra Allah’ın bizlerden beklediği evliliğin anlamına uygun bir amaca hiç sahip değildik diyorum. Hem boşandıktan sonraki bu beraberlikler iki tarafa da olmayacak ümitler verip, bu ilişkiyi daha çok bir çıkmaza sokuyor. Ayrıca başka kadınlar almaya da şimdilik niyetim yok. Ancak amacım yanlış olan bir şeyi açığa çıkartmak. “Allah nasıl dört kadın alabilirsin diyormuş” diyerek Kuranı ellerinden atan çok insan tanıdım. Neden olarak, “kendilerinin böyle bir Allah’a inanamayacağını” söylüyorlardı. Bunu tabii ki hep kadınlar savunuyor, bazı erkekler de güya destekliyorlar. O erkekler zaten başka bir şeye cesaret edebilirler mi ki desteklemesinler! Konumuz aslında bu değil ve bunlar beni pek o kadar da ilgilendirmiyor.
Hıristiyanlık ise kadınların hislerini okşayıcı bir şekilde, yüzyıllardır bu argümanlarla Kurana karşı gelmişlerdir. Tek karılı olmayı savunurlar, ama kıçını açmayan, kapalı kadınlardan da nefret eden Hıristiyanlardır bunlar! Adı da siz Şeytana tapıyorsunuz, biz ise İsa’ya? O’nu takip ediyorlar ya! Başı örtülü olanı işe bile almayan o Alman şefler hayatlarında birçok kadınla düşer kalkar, birçoğunun gayri meşru çocukları vardır. Olabilir ve de olur, bize ne! Bizi ilgilendiren yanı, başı kapalı gördüğü o kişi putperesttir, kendisi ise imanlı, cennetlik! Niye o da kendi kucağına oturmuyordur da başörtüsüyle namus rolündedir! Bir de ona göre çirkinse, bakımsızsa, yandı. Almanya’da başörtüsü takan Türklerin yanında, hiç Allah nedir bilmeyen Bulgarlar, Romenler, Ruslar hemen sempati gördü, neden? Hiçbir şey yapamasa bile onların vasıtasıyla göz banyosu yapabiliyorlar da ondan. Hem Hıristiyan ile Allah’a inanmayan kişi dış görünüşüyle fark edilmez. Ama başörtüsü takan fark ediliyor!
Peki, başı örtülü olanlar için ne diyelim? Başını örten, altına daracık kot pantolonla, elinde sigarası, Mercedes’e binen imanlılar nasıl? Onlar çok mu namuslu? Birbirleri arasında olan olaylar ancak patlak verdiği zaman, gazetelerde, dergilerde okuyoruz. Bunu Alman’ı da biliyor, herkes de biliyor. Yine hiçbiri beni gerçekten ilgilendirmiyor. Beni en çok üzen yanı, hep bu insanlar Allah’ın ismini paravan olarak kullanıyorlar, ondan utanıyorum. İnsanların nefreti de bence bu yüzden. Yoksa onların başörtülerinde değil. Eğer o başı örtülülerin daima sözlerine güvenilir, işini severek, içten gelerek yapan, dürüst, gerçekten namuslu, bilgili, temiz ve uysal olsalar, bütün dünya onlara sempati duymaz mıydı? Doğru olan şeyleri yapmak ille de sempati toplar demek istemiyorum, belki daha da nefret ederler, ama o zaman bu sebepsiz bir nefret olurdu. Ya şimdi! Ayrıca Hıristiyanlığı temsil eden papalık kendisinden ve menfaati olmayan herkesten nefret eder.
Hıristiyan âleminin uydurduğu bu, “en fazla bir kadın” kuralı yüzünden, ben inanıyorum ki tarih boyunca birçok insanlar anlamsız acılar çekmek zorunda kaldılar. Zamanımızda bu bir problem gibi gözükmüyor. Fakat tarihte şöyle bir geriye gidecek olduğumuzda, birçok kadınlar kendilerine toplumun Hıristiyanlık baskısı yüzünden, sığınma olacak bir ev, aile, evlilik düzeni bulamadan, namuslarıyla ilişki kuramamışlardır. Nasıl kursunlar ki? Çok kadınla olan evliliğe Hıristiyan din adamları karşı gelmiş. Avrupa’da artan fahişelik, ortaya çıkan cinsel yolla bulaşıcı hastalıklardan çok ruhsal hastalıklar da hep bu sahte dincilerin insan öğretilerine dayanan kuralları yüzündendir. İnsanlık dünyası kurulduğundan beri her devirde savaşlar olmuştur. Bu savaşlar hem yıllarca sürmüş hem de birçok kadını erkeksiz, dul bırakmıştır. Hem savaşlar olacak, yüz binlerce erkek ölecek, ama dincilerin kendi uydurdukları tek kadın kuralı bozulmayacak! Bir de utanmadan o savaşları da askerleri de “bir kadından fazla evlilik günahtır” diyen, sözüm ona bu İsa’nın takipçisi dinciler kutsayıp bereketleyecek! Geride kalan o dul kadınları, kızları ve evli erkekleri ille de Allah’ın önünde zinaya ittiren, yine bu dincilerin uydurdukları kurallardır. Çok uzun devirler insanlar bu savaşlara gidip, milyonlarcası bir daha geri gelmemiştir. Salgın hastalıklar, kadınların uzun yıllar süren hastalıkları, kıtlıklar ki, bu zor şartlar demektir, sefaletler, çocuk doğuramayan kadınlar vs. kadınları fahişeliğe erkekleri de zinaya itmiştir. Kısır sadece kadın değil, erkek de olsa, o erkek bunun farkına ancak üç beş kadın aldıktan sonra varmış. O zaman tıp diye bir şey yok, ya da zamanımızla kıyasla çok ilkel. Feminist kadınlar bu duruma öfkeyle bakıp, “neden erkek kısır ise kadına başka koca getirilmiyor” derler. Bütün geçim için uğraş verip, o sorumluluğu da erkek taşırken, kendi parasıyla eve damızlık adam getirecek birini ben düşünemiyorum da ondan! İstisnalar hariç bunu ne erkek yapar ne de o erkeğin imkânına sahip olan kadın.
Savaşlar sonunda bazen bir köyde geriye bir avuç dolusu erkek ve bir sürü dul kadın ve kız kalmıştır. O dul kadınların ve kızların sayıca çok az erkekler ile ne yaptıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Yapılan şey zaten yapılmış. Neden buna o dinciler engel koymuşlar da dürüst ve namuslu bir şekilde evlendirmeyip, o kişilerin vicdanlarını Allah önünde daima lekeleyecek bir biçime dönüştürmüşler? Bu lekelenen vicdan, kişinin bir zaman sonra iman konusunda batması demektir. Yani vicdanımız bizi rahatsız ettiğinde, onun sesini ne kadar bastırıyor ve bastırmak zorunda kalıyorsak, bir gün geliyor artık iman konusunda, Allah’ın vaatleri, verdiği ümit konusunda da duyarsız oluyoruz. Aslında o insan emirlerindeki şeytani amaç da zaten bu. Kişilerde yanlış bir vicdan yaratıp, onları Allah’tan koparmaya çalışmak. Bakın İncil’de şu hakikat yazar:
…İmanın ve iyi vicdanın olsun; bazıları iyi vicdanı reddedip iman konusunda battılar. 1.Timoteos 1:19
Amaç akıllarından saçma, tutulamayacak, ya da çok ağır emirler uydurarak, insanlarda rahatsız bir vicdan yaratmak. Vicdanı rahatsız birini ise köle etmeleri çok daha basit, çünkü daima suçluluk duygusu duyan kişiye hâkim olmak daha kolaydır. Çok az istisnalar dışında, her devirde dincilerin asıl görevi insanları Allah’tan uzaklaştırmak, onları kendilerine eşek yapmak olmuştur. Evet, bizler ise onları daima Allah’ın temsilcileri, Allah adamları, mukaddesler olarak görmüşüzdür. Şimdi ise yine aynı dinin adamları erkekle erkeği nikâhlayıp, “Allah sizleri bir yastıkta kocasın” diye de onları kutsuyorlar! Onlar her devirde modaya ayak uydurmasını iyi bilirler, yeter ki sen onlara ait eşek kal.
Gelelim bu konuyla ilgili olan feministlerin düşüncelerindeki soruların cevabına. Mesela ben şimdiye kadar çok kadınla evli -ama bir de muhtaç- hiçbir bir adam ne gördüm ne de duydum. Kadın parası yiyen jigololar varmış. Bunlar hep evlilik dışı ilişkilerde olan şeyler. Ben bu konuyla, zevk için insanların yaptıkları saçmalıkları, ahlaksızlıkları işlemiyorum. Çok kadınlar kendilerine hep bir kapı aramış ve o ‘kötü canavar’ dedikleri erkeklerin yanında onu da bulmuşlar! Hâlbuki o kadını ille de o canavarla evlenmeye kim mecbur ediyor? Kadınlar hem kıskanırlar hem savaş açarlar hem de o kapıyı bir türlü bırakamazlar! Bunun adına ne denir? O tarlalarda çalışan, ormanlarda ağaç kesen, bütün ev işlerini yapan zavallı kadınlar! Çalıştığı o tarla beraber yaşadığı kötü adamın tarlasıdır, işini yaptığı ev yine o kötü adamındır, kestiği odunla yine o kötü erkeğin evinde ısınacaktır. Türklerin Almanlara: “Biz olmasaydık siz kalkınamazsınız” dedikleri gibi. Evet, muhakkak o kadınlar ağır çalışıyor erkekler de bunu kullanıyordur. Menfaatçidirler, adaletten ve en çok da sevgiden uzaktırlar. Ya da Almanlar, en pis ve ağır, kendilerinin yapmadıkları işleri Türklere yaptırıp, dil ve haklarını bilmedikleri için de bu insanlara çok kazık atarak, kendilerine uzun zaman menfaat sağlamışlardır. Hem de birçok konularda, ayrıca bir de nefret duyarak! Fakat Türk gelmeseydi başka biri gelecekti, onlar kazıklanacaktı. Eğer durumun bu açıdan görünmesi isteniyorsa, gerçeklerde böyle. Hangi insan kendini düşünmüyor? Hiçbir şeysiz bir eve gelin olan kadınla, hiçbir şeysiz bir ülkeye işçi olan insanı kıyasladım ki durumlar daha iyi anlaşılsın. Allah’ın: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin’ sözüne göre hangi ülkenin insanları yaşıyor? Kadınların evleri, tarlaları, hanları, hamamları olacak da onu da bir erkeğe yedirecek! O adama da: “Ekmek elden su gölden” dedirttirecek! Siz böyle bir şey duydunuzsa, gördünüzse bravo doğrusu. Ben ne duydum ne de gördüm. Varsa da kadının muhakkak başka bir ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı ille de para diye düşünmeyelim. Genelde bu cömertliği nedense hep erkekler yaparlar ve de yapmışlardır. Yine istisnalar muhakkak olmuştur. Ne efendi, dürüst, tek başına yüz tane erkeğe bedel kadınlar da yaşamıştır ve yaşıyordur. Onurlu, paraya, menfaate değil de sevgiye, doğruluğa değer veren kadın sanki yok mudur? ‘Yok, olmamış’ diyen yalan söyler. Ben hep genel çoğunluktan bahsediyorum, mikroskopla araştırılması gereken varlıklardan bilgilerden değil. Bu sözlerim normal şartlarda, yani ikisi de garip olan, tek karı kocalar için o kadar geçerli değil. Onlar artık nadirde olsa, bazen nefret bile etseler, birbirlerini sürüklüyorlar. Aslında bu durumlar çoğu zaman ihtiyaç, çaresizlik, muhtaçlık, menfaat durumu. Kadın erkek değil, insanlık sorunu. Güç kimin elindeyse, güçsüz onun altında ezilmiş. Bu ister erkeğin kadın üzerinde, ya da kadının erkeğe hâkimiyetiyle hiç de farklı olmamış. Egoistlik, menfaat, kıskançlık, nefret, gaddarlık sadece erkek de mi yoksa kadında da mı var? Muhakkak her iki cinste de var. Yine genelde kadınlar erkekten hep almak amacı gütmüş, kadın ise zaten hiç vermemiş. Kadın erkek gibi kuvvetine güvenemediğinden, hep bir şeyler koparma sevdasında. Ortada kalırsa, muhtaç olmasın diye. Yine söz konusu korku, muhtaç olma korkusu.
Şeytan sizi yoksul olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise size bağış ve merhamet vadediyor. Bakara (2):268
Genelde bu korku yüzünden de kadınlar her yola başvurmuşlar, korkan, aciz her insan gibi. Kısır görüşlü örümcek kafalı kişiler insanları cinslerine göre ayırmakla, dünyadaki problemleri halledeceklerini sanırlar.
Yehova’nın Şahitlerinin vaaz ettikleri Meksika, Afrika gibi bazı bölgelerde, bunları dinleyip de etkilenerek Allah’a sevgi, büyük bir sıcaklık duymuş, çok kadınla evli erkekler, aileler de olmuş. Bu kadınlar birbirleriyle hırlaşmalarına rağmen genelde o erkekten tek ve en önemli şikâyetleri, “sadece bir beni almalıydı, neden öbürleri de burada” demeleridir. Yoksa o adamdan hepsi memnundur. Arkasından atsalar tutsalar da o kapıyı bırakmazlar. Bazen böyle bütün bir aile Allah’a, Şahitlerin tanıttığı Allah’a inanırlar, iman ederler. Problem de o zaman başlar. Adam o kadınların biri hariç hepsinden ayrılmalıdır. Aslında kadınlar da adam da bunu istemez. Bunun ekonomik, kanuni, ruhsal bir sürü etkileri vardır. Hatta her birinin çocukları da vardır. Olabilir, eğer Allah ayrılmalısın diye böyle bir şey istemiş ise, ne olursa olsun bende yapılmasından yanayım. Fakat eğer böyle bir şey yoksa, Allah değil de eğer bu sadece insan öğretisiyse; işte ben buna yanıyorum. Çoğu kez o kişiler, “Allah’a layık değil” damgası yiyiyor ve yine vicdanları lekeleniyor. Ya da bütün o büyük aile hiçbiri istemediği halde dağılıyor. Kavgalarıyla, dövüşleriyle, kıskançlıklarıyla, çekmezlikleriyle de olsa bir aile olmuşlar; Yakup’un ailesi gibi, ortak şeyleri savunan bir aile. (Tekvin-Yaratılış 31:1-16) Sonra gel bu insanları Allah adına sen ayırt! Ne hakla ve kimin adına yapıyor bu işi? Ne bilerek? Neye dayanarak? Elindeki kitap böyle bir şeyi söylemiyor ki. “O adamlar da Yakup değil ama” mı diyorlar? Onlara ne kimin ne olduğundan? O adamın adına o mu hesap verecek? Fakat yaptırmaya uğraştığı, Allah’a ait olmayan şeyler hakkında muhakkak herkes hesap verecek. Bu yüzden de:
‘Kardeşlerim, biz öğretmenlerin daha titiz bir yargılamadan geçeceğini biliyorsunuz; bu nedenle çoğunuz öğretmen olmayın. Çünkü hepimiz çok hata yaparız’ diyor İncil Yakup 3:1-2 de. Dünyada da bu öğretmenlik işine en çok Şahitler meraklıdır. Öğretmen olmayı kötülemiyorum, getireceği sorumluluklara dikkati çekiyorum.
Hâlbuki kadınlar binlerce senedir bir erkeğin himayesine ihtiyaç duymuştur. O erkek bunu ne kadar kötüye kullandıysa da başka çare olmadığından kadınlar bu durumu çekmek zorunda kalmıştır. Aynı zamanda erkekler de kadınları çekmek zorunda kalmışlar. Fakat bir aile camiasında toplanmış o kadınlar bunu iffetleriyle, namuslarıyla ve en önemlisi de Allah’a karşı iyi ve temiz vicdanla yapmışlar ya, önemli olan bu. Bir erkeği çok kadınla paylaşmaları onları Allah’tan koparmamış. (1.Samuel 1’inci bölümün tümü) Tek başlarına, yalnızlık, sorumluluk o kadınlar için hepsinden acıdır. Hatta çoğu zaman bu onlar için apaçık ölüm ya da fahişelik demektir. Mukaddes Kitap bu konuda bazı imanlı kişilerin yaşadığı tecrübeleri hikâye etmiştir. Örneğin Davut’un büyük annesi olan Rut. Mukaddes Kitap onun başından geçen olayları bu isim altında yazıyor. Merak ederseniz, toplam üç buçuk sayfalık o yeri lütfen yerinden okuyun. Her şeyden ziyade o insanlar sadece kendi zevklerini değil, sevdikleri Allah’ı ve sevdikleri insanları da düşündüler. O kişiler için bir aile, erkeğin himayesi ve onun verdiği soyadı çok değerliydi. Bu duyguları ifade eden sözler Mukaddes Kitabın İşaya 4:1 ayetinde geçer:
O gün yedi kadın bir erkeği tutup, “Kendi yemeğimizi de giysimizi de sağlarız; yeter ki senin adını alalım. Utancımızı gider!” diyecekleri peygamberlik niteliğinde geçiyor ise, bu sözlerin gerçek yanı da var demektir.
İnsanlar nedense Allah’ın verdiği özgürlüğü hep kötü gözle görmüşler. Kendileri üstüne üstlük kanunlar eklemiş. Bunların yanında varlık içinde olan o kızların, kadınların da hali kibirli, burnu bir karış havada olmuş. (İşaya 3:16) Bir yoklukta, ihtiyaçta, bir lokma ekmek ve bir dam altına girmek, korunacak yuvaya sahip olmak için uğraşan kadınlar ise daha çokmuş. Hâlbuki ille de evlen diye kim mecbur ediyor? Allah kesin kurallar koyamaz mıydı? O ise bize hürriyet, yeryüzündeki kötü şartlarımıza uygun kanunlar vermiş ise, neden bizler Allah’ı kötülüyor veya O’nun emirlerini saptırıyoruz?
Birbirlerini seven karı kocayı düşünün. Fakat kadın kısır, çocuğu olmuyor. Adamın soyu yok olup gidecek ve bütün malı mülkü de dağılacak. Kendisine çocuklar yapacak başka bir kadın daha alıyor. Peki, öbür sevdiğini kapıya mı koysun? Hayır, Allah’ta böyle saçma bir emir yok. Böyle kanunları ancak insanlar koyar. Yukarıda sizlere okumanızı tavsiye için verdiğim örnekte olduğu gibi, peygamber Samuel’in anne-babası ile ilişkisi böyleydi. Bu konu birinci Samuel’in birinci babında yazıyor. Adam başka kadın aldı diye de ne o kadın kocasından nefret etti, ne de kısır diye adam karısını sevmeyi bıraktı. İbrahim’in, Yakup’un örneğini de verdik. Böyle binlerce on binlerce kişiler var. Bu sadece kısırlık konusunda böyleydi. Bir de hastalıklı kadınları düşünecek olursak, sayı daha da bir artıyor. Yıllarca kanaması ya da başka türden hastalığı olan kadınlar yok muydu? (Markos 5:25) Bu insanlar kapı dışarı mı atılmalıydı? Yoksa adam boynunu büküp, her şeyi kabullenmeli miydi? Hıristiyanların uydurduğu kanunlardan dolayı, ne o adamlar boyunlarını büküp bunu kabul ettiler, ne de kadınsız durdular. Gizli gizli zina ettiler, Allah’a karşı kötü bir vicdana sahip olarak yaşadılar. Kıskançlık ise o kadar büyük ve kör ki, şimdiki birçok kadına, “ne yapalım, ben şöyle ya da böyleysem, beni çekeceksin” dedirtiyor. Herkese değil, her kadın da böyle bencil, anlamsız kıskanç ve kör değildir. Allah’ın kanunlarının uygulandığı yerlerde, insanlar böyle gizli gizli zinaya ve fuhşa gerek duymamışlar. Evlenmekle iyi bir vicdanı korumuş, iman konusunda batmamışlar. O erkekler şimdi bize gösterilmeye uğraşıldığı gibi ne şerefsizmişler ne de namussuz. Onlar eğer zaten şerefsiz ve namussuz ise, bunun çok kadınla evlenip evlenmemekle ilgisi yoktur. Mukaddes Kitapta ve Kuranda birçok peygamberlerin çok kadınla olan evliliklerini defalarca okuyoruz. Bir erkeğin çok kadınla evlenmesi onu şerefsiz yapmaz. Bir kadının evlendiği erkek kim olursa olsun, onu çok kadınla paylaşması da o kadını fahişe yapmaz. Her iki durumda da bu insanlar Allah’ın önünde zina etmiyordur. İnsanlık ise yüzyıllardır dinlerin etkisiyle tam ters bir morale ve mantığa sahip yaşıyor.
Gelelim bu işin moral durumuna. O da kadınların, belki de hiçbir kadının kocasını başka bir eşle paylaşmama isteğidir. Bunu kim anlamaz? Fakat bu, dediğimiz gibi şartlar ve durumlar için geçerliliğini her zaman ve her devirde koruyamaz, koruyamamıştır da. Gerçi kadınlar yalnız başka kadınlardan değil, o erkeğin sevgisi bölünecek diye, erkek artık kimi ve neyi severse, o sevdiği şeyden kıskanıp, onu uzaklaştırmak için de çok uğraş vermiştir. Birçok kadına göre erkek sadece onun istediği şeyleri sevip, sadece kendisi için dizinin dibinde yaşamalıdır. Egoistlik dediğimiz bu kendini düşünen hasta duygular erkeklerde de varsa, zamanımız genelinde kadınlarda olduğu gibi aşırı değil. Böyle kadınlar aslında koca değil, boynunda tasmalı köpek arıyorlar; ama tasmanın ipi de sırf kendi ellerinde olacak!
Eskiden ve belkide hâlâ birçok yerlerde çocuk demek, güç, kuvvet, gelecek, bereket demekti. Şimdiki zamanımızda bile, dünyamızda ancak çok az ülkede bu duruma ihtiyaç duyulmuyor. Fakat büyük çoğunlukla anne babalar yaşlılıklarında çocuklarına muhtaç oluyorlar. İlle de maddi açıdan olmasa da manevi açıdan da muhtaçtırlar. Kendilerini seven, fayda gördükleri, onlara en yakın olan yine çocuklarıdır. Hâlâ çocuklar insanların gelecekteki hayat sigortaları, en yakınları ve onları seven ya da sevmeyen, ama nazlarının geçtikleri yeryüzündeki tek varlıklar. Bu zengin Avrupa’da da böyle, fakir Afrika’da da Türkiye’de de. O çocuklar ne kadar hayırsız da olsa, bu ille de paraları, zenginlikleri, kuvvetleriyle değil, bazen sadece varlıkları bile anne baba için yaşlılıkta aranıyor olduğunu hepimiz biliyoruz. Zamanımızın bu konuda da çok çarpık örnekler vermesi, geçmişteki bu hakikatleri değiştirmez. Bir erkeği çok kadın almaya mecbur dahi eden, sayabileceğimiz birçok nedenler var. Şimdiki zamanımız bu konuya sadece cinsel zevk olarak bakıyor. Bu yüzden de kadınlar öfkeyle, kıskançlıkla doluyorlar. Erkekler ise gerçekten de sadece zevklerini arıyor olabilirler. Peki, kadınlar ne arıyorlar? Bu dünyada eğlence ve zevk düşkünü sadece erkekler mi oldu? Bütün öfkeyi toplayan konu zevk ise, zamanımızda kadınlar her türlü zevk ve eğlence konusunda erkeklerle kıyas edilemeyecek kadar çok daha ilerdeler.
Biz insanlar bütün tarihi hakikatleri unuttuk, bizi sadece şu anki durumumuz ilgilendiriyor. Gözlerimiz ve anlayışımız kararmış bir şekilde, “hayret, Allah nasıl olmuş da çok kadınla evlen demiş” diye dudak büküp, “ben böyle Allah’a inanmam” bile diyebiliyoruz! Ne kadar kısır bir görüş açısı. Biraz öncede dediğim gibi, o zamanlar kadınlar için bir yuva her şey demekti. Başlarını sokacakları bir çatı, kocam diyebilecekleri, hatta kaç karılı olursa olsun bir erkek çok zaruriydi. Şimdi, zamanımızdaki kadınlar, “ölürüm de yine böyle bir şey yapmam” diyorlar. Allah da “git bu ya da şu adamla ille de evlen” diye zaten hiçbir kadını zorlamamış ki. Erkekler de o kadınları zorla mı almış? Zaman zaman bu baskı hâlâ birçok yerlerde varsa da bu yalnız o zamanlara mahsus değilmiş. Ayrıca şimdiki zamanla ne değişti? O zamanki kızlar babalarının, analarının zevkine göre biriyle evleniyormuş. Yani kadın ya da kız neyse, isteksiz evleniyor. Şimdi ise kadınlar, kızlar zengin bir adam avına çıkmışlar, ya da “para için belli bir zaman her türlü şartlara katlanırım” diyerek evlenip, nafaka almak için çocuklar yapıyorlar. Öyle de böyle de kadınlar hep bu maddiyat uğrunda isteksiz olarak evlenmek zorunda kaldılarsa, kendilerini isteyerek veya istemeyerek menfaat uğrunda harcadılar ise ne diyelim? Şimdi kadın erkek ayırımı mı yapalım? Sevgiye değer vermeyen kişi, değer verdiği şeyin de yükünü çekmeli. Para, zenginlik, menfaat uğrunda, nefretle, sevgisiz katlandığı ilişkilerde bütün erkekleri suçlayacaklarına, o kişilerin bizzat kendilerini suçlamaları gerekmez mi? Erkeğin de başka sorunları, farklı yükleri olmuş. İster erkek ister kadın olalım, hiçbirimiz sıkıntısız, dertsiz, problemsiz bir hayata sahip değiliz. Karımız ya da kocamız kötü çıkmış ise cins ayrımı mı yapalım? Çocuklar da o zaman, “neden ben filanca zengin adamın, filanca kralın çocuğu doğmadım” demezler mi! Ya da o kralların, zenginlerin çocukları da “keşke benim annem babam soğan yeseydi de ama beni sevip, bana vakitleri olsaydı” da diyemezler mi? Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Anne-babalarımızın da birçok hataları, bizim bazen hiç anlayamayacağımız davranışları olmadı mı? Bunlar yüzünden anne babasından nefret edenler de var. Fakat bütün bu olaylar bizleri ne anne baba olma isteğinden mahrum eder, ne de bizlere onların yaptıkları daha başka ve daha yanlış olan hataları yapmayacağımızın garantisini verir. Hepimiz aynıyız ve hiç birimizin bir başkasının üzerine kabarmaya hakkı yok. Az da olsa çok da olsa hükmetmeye meraklı olmayalım. Çünkü başkasına ne ile hükmedersek, bize de öyle hükmedilecek, unutmayalım. (Matta 7:1-2 ve yine Matta 6:14-15)
Evlilik hakkında hangisi daha iyi olurdu? Allah’ın kısıtlı kanunlar vermesi mi, yoksa serbest bırakması mı? “Eee, ama serbest bıraktı diye de adamlar bu sefer sapıtıyor” mu diyeceksiniz? Kim sana o sapık adamla “evlen” diyen? Bilerek evlendiysen, neden hâlâ şikâyetçisin? Eğer hiçbir çaren yoksa bile, bu yeryüzünde çaresizlik içinde yaşayan sırf sen misin? Sanki tek eşli evliler çok mu mutlular? Allah ‘evlenmelisin’ diye kimi mecbur ediyor? Fakat namuslu, dürüst olmamız ve Allah ile iyi ilişkimizin olması ise hayati. Tekrar dediğim gibi, bu durumu çok kadınlarla evli olmak ve o erkeği çok kadınla paylaşmak bozmuyor. Bunun yanında da varlıklı hangi kadının böyle bir problemi vardır? Maddi durumları problem gibi görüp, varlık elde etmek için her şeyi yapmak da gerekmez. Zaten bütün konumuzun asıl ana fikri, “mümkünse, günah işlemeden Allah’ı nasıl memnun edebiliriz” değil mi? Varlık sahibi olmak için her şeyi yapan ve katlanan insan, Allah ile olan ilişkisini bozduğu gibi, O’nunla kendi arasına zaten tunçtan duvarlar örüyor demektir.
Ben nasıl ve hangi yönden düşünürsem düşüneyim, Allah’ın bizlere müsaade ettiği özgürlükte bir hata bulamıyorum. Kaldı ki, ben veya bizler kimiz? Kendi koydukları kanunlara uyamayıp da birbirlerine kızışan rahipler, kiliselerin duvarlarını delip de o rahibelerin gömdükleri çocuklar! İnsanları böyle sıkıntılar altına sokmak daha mı iyiydi? Uyumayı günah sayan Hintli bir dindarın, dayanamayıp uyudu diye göz kapaklarını kesmesi de aynı ruhtan kaynaklanır. Böyle baskılı emirler kimden geliyor? Bunlar Allah’tan değil ama cinlerden, Şeytandan gelen, kendilerinin uydurdukları emirlerden başka bir şey değil. Böyle olmasını da bir yerde Allah istiyordu. Peki, neden Allah böyle bir şey istesin?
Bu konuda Allah’tan sapmış İsrail halkı tüm insanlığa bir örnektir. Onlar bizlerden farklı değildi. Biz de onlardan farklı değiliz. Onların tecrübeleri tüm insanlığa örnek oldu. Anlayana ne mutlu! İsrail hakkında, inatla kendi yollarında yürüyen o halk hakkında bakın Allah ne diyor:
Çölde onların oğullarına dedim: Atalarınızın kanunlarında yürümeyin ve onların hükümlerini tutmayın ve onların putları ile kendinizi murdar etmeyin. Ben Allah’ınız RAB’IM; benim kanunlarımda yürüyün, benim hükümlerimi tutun ve onları yapın... ... Fakat oğullar bana karşı asi oldular; kanunlarımda yürümediler ve yapmak üzere hükümlerimi tutmadılar, o hükümler ki, insan onları yaparsa yaşar... ... (24-26) ...gözleri atalarının putlarında idi. Ben de onlara iyi olmayan kanunları ve onlarla yaşamayacakları hükümleri verdim. Onları harap edeyim de RAB ben idiğimi bilsinler diye, her ilk doğanı ateşten geçirerek ettikleri taktimelerle onları murdar ettim. Hezekiel 20:18,21,24-26
Buradaki Allah’ın açıklaması bizlere çok güzel bir ders olmalı. Aslında o: “Allah’a inanıyorum” diyenlerin, sahip oldukları saçma öğretileri, iğrenç uygulamaları kendi günahları yüzündendi. Allah ise bu durumu seyrederek, onları o pisliğin içinden kurtarmıyor, sadece müsaade ediyor. Ama nedenini de söylüyor. “Çünkü beni dinlemediler” diyor. “Ben de onlara iyi olmayan kanunları ve onlarla yaşamayacakları hükümleri verdim” demekle, onların tutamayacağı hükümleri bizzat Allah’ın verdiğini sanmayalım. Allah onların kendi bozuk yüreklerinden uydurdukları hükümlerinde uygulamalarında, onlara engel olmadı, ancak müsaade etti. Ta ki bu kendilerinin uydurdukları kanunlardan ötürü yok olsunlar, murdar olsunlar ve görsünler anlasınlar ki o hükümler RAB’bin iradesi değildi. Zamanımızda da bu durumlar niye böyle olmasın? O zaman Allah ne ise yine aynı değil mi? Allah değişir mi? Hayır, RAB’bin kendisi Malaki 3:6 da “Ben değişmem” diyor. Bu dinler, dinciler ve insanlık gelecek olan hükümden nasıl kaçacak? RAB onları da yelin dört bir ucuna dağıtmaz mı? Allah bunu, “seçtiğim” dediği İsrail’e yaptıysa, bize daha çoğunu yapmaz mı?
Bu anlattığım konularla ben insanlara “karılarınızı çoğaltın mı” demek istiyorum? Hayır, bu herkesin kendi bileceği bir şey, anlatmak istediğim şey sadece elimizdeki belgelere dayanarak bizlere öğretilenlerin yanlışlığını, saçmalığını göstermek istiyorum. Allah ve İsa Mesih boşanmaya karşıydı. Sözüm ona o dindarlar, dinciler, Allah’a yaklaşmak isteyen bu durumdaki kişilere engeller koyup boşatarak, onların yuvalarını, aile birliğini dağıttılar. Hem de bunları Allah adıyla yaparak. Ben buna karşıyım. İncil’den sonra eğer tekrar Allah Kuran’da boşanmaya müsaade ediyorsa, bu da eski İsrailliler gibi Arapların, ya da insanların katı yürekliliğinden dolayıdır. (Matta 19:3-12)
Evlenmek konusunda İncil’de Pavlus’un öğütleri var. Hem de çok bilgece. Fakat dediğim gibi ancak öğüt, Allah’ın emri değil. Herkes için de geçerli olamaz. Ancak bunu kabul edip severek yapabilenler yapar. Resul Pavlus bu konuda şöyle yazıyor:
Kızlara gelince, Rab'den onlarla ilgili bir buyruk almış değilim. Ama Rabbin merhameti sayesinde güvenilir biri olarak düşündüklerimi söylüyorum. Öyle sanıyorum ki, şimdiki sıkıntılar nedeniyle insanın olduğu gibi kalması iyidir. Karın varsa, boşanmayı isteme. Karın yoksa, kendine eş arama. Ama evlenirsen günah işlemiş olmazsın. Bir kız da evlenirse günah işlemiş olmaz. Ne var ki, evlenenler bu yaşamda sıkıntılarla karşılaşacak. Ben sizi bu sıkıntılardan esirgemek istiyorum.
Kardeşler, şunu demek istiyorum: Zaman daralmıştır. Bundan böyle, karısı olanlar karıları yokmuş gibi, yas tutanlar yas tutmuyormuş gibi, sevinenler sevinmiyormuş gibi, mal alanlar malları yokmuş gibi, dünyadan yararlananlar alabildiğine yararlanmıyormuş gibi olsun. Çünkü dünyanın şimdiki hali geçicidir.
Kaygısız olmanızı istiyorum. Evli olmayan erkek, RAB’bi nasıl hoşnut edeceğini düşünerek RAB’bin işleri için kaygılanır. Evli erkek ise karısını nasıl hoşnut edeceğini düşünerek dünya işleri için kaygılanır. Böylece ilgisi bölünür. Evli olmayan kadın ya da kız bedence, hem ruhça kutsal olmak amacıyla RAB’bin işleri için kaygılanır. Evli kadınsa kocasını nasıl hoşnut edeceğini düşünerek dünya işleri için kaygılanır. Bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum, özgürlüğünüzü kısıtlamak için değil. İlginizi dağıtmadan, RAB’de adanmış olarak, O’na yaraşır biçimde yaşamanızı istiyorum. İncil-1.Korintoslular 7:25-35
Sözde bu ayetlere dayanarak Kilise rahip ve rahibelik düzenine göre kendine bir yol çizdi. O koca taş duvarlı, bin sene hiç yıkılmayacakmış gibi yapıların ardına girdiler. Evlenmediler, evliliği yasak edip, çok iğrenç şeyler yaptılar. Çevrelerindeki insanları da o binaların ardına dayanarak soydular. Ellerindeki son lokmaları aldılar. Oralar işkence yuvaları oldu. Pavlus’u mu takip ettiklerini sandılar? Pavlus kendini insanlar uğrunda feda etti. Onlara küçücük bir zarar gelmesin diye uğraştı. Kendini kalın duvarların ardına gizlemedi. O insanlarla bir arada yaşadı. Onlar uğrunda taşlandı, kırbaçlandı, uçsuz bucaksız deniz kazalarında, hayatından umudunu kesmiş bir şekilde günler geçirdi. Geçimi için çalıştı. Yük olma hakkına sahip olduğu halde kimseye yük olmadı. (2.Korintliler-Korintoslular 11:20-29 ve 2.Selanikliler 3:7-9) Bu insanlar Allah tarafından kabul edildi, Allah onlar üzerinde işlerini gösterdi ve onlar üzerine mührünü bastı (onayladı). Bu insanlarmış gibi kendilerine süs verenlerin ise çoğu sahtekârdı, acımasızdı, gaddardı. Hâlâ insanların kanlarını emmek için uğraşanlar bunlardan çıkıyor. Allah evi diyerek yaptıkları binalarda insanları soyuyorlar. Yalnız madden değil, manevi neyi varsa onu da alarak. İşleri de bitti mi, o kişiyi bir çöpmüş gibi fırlatıp atıyorlar. Bunlar mı Pavlus’un öğütlerine göre yürüyüp de Pavlus gibi olanlar! Gördük, görüyoruz, görünmeyenler ise de hiç gizli kalmayacak. Hepsininse sonu çok, ama çok yakın. Bir gün tüm milletler bir araya gelip de Mukaddes Kitabın son kitapçığı diye bilinen Vahiy’de geçen «Büyük Babil», ya da «fahişe» olarak nitelenen bütün o dinleri ve onlara ait olan her şeyleri üzerlerinden atarlarsa şaşmayın. Tüm dinlerin yıkımlarının bir günde, aniden geleceğini yazan peygamberlikler var. Çünkü hepsi aynen bir fahişe gibi davrandılar, kendilerini, doğruluğu, adaleti, imanı, merhameti, Allah sevgisini sattılar. Hem de çoğu zaman bir hiç denilen şeyler uğrunda. (Vahiy 14:6-8 ve 18:1-24)
Bütün konuyu kısaca toparlayarak tekrar edecek olursak; bir Hıristiyan için kaç kadınla evlenebilirsin diye bir sınır İncil’de yok. Allah böyle bir sınır koymadı. Boşanma hakkında İncil’de İsa Mesih sınır koyarak, “zina dışında boşanmayın ve boşanmış biriyle de evlenmeyin” diyor. (Matta 19:3-12) Yine bu boşanmış biri demek, zina dışında kendi hevesine uyarak boşanmış biri anlamında. Kaç tane kadınla evlenebilirsin ya da evlenemezsin diye bir sınır yok. İstediği kadar alabilir, fakat boşanma eskiden olduğu kadar kolay olmayacaktı, bunu da unutmamalıydı. Eğer bir kişi, İsa Mesih’in takipçisi olarak İncil’in hükümlerine göre yaşamak istiyorsa, onun çok kadınla evli olması bir engel değildir. Ancak gözetmen olarak görev yapanın, birden fazla karısı olması ise ideal değil. Fakat bu kişi o cemaatte, toplulukta birçok görevler, sorumluluklar alabilir. Ancak gözetmen (nazır) olarak, yani belli bölgelerde birçok inanlılar topluluğunda görev alacak kişi için, bu çok eşe sahip olmak engelleyici bir durum. Fakat bütün bunlar bir kişiyi Allah’tan uzaklaştırmış olmaz. Musa’ya verilen yasalarda da kusurlu biri sunakta kâhinlik yapamaz deniyor. Ama bu şartlara sahip olmayan kişi Allah’tan uzaktır denmiyor. O bu yerlerde görev alamasa da hâlâ Allah’ın bir kâhinidir. Evlenme sayısına sınır koyan kitap sadece Kuran. Orada dört taneye kadar diye bir sınır var. Yine öğüt olarak da: “bir tanede kalırsanız sizin için iyi olur” diye geçer. Hepsi bu. (Nisa, sure 4:3 ve 19-21; Ahzab, Sure 33:50)
Yine bazı samimi Müslümanların hep bu konuda sanki utandıklarını gördüm. Hıristiyanlığı savunanlar, Kuranın Şeytan tarafından indirildiğini ispat etmek için bu çok kadınla evlenme konusuna sarılırlar. “Neden tekrar çok kadınla evlenmeyi Kuranda Allah müsaade etmiştir?” Sözüm ona amaç bu kitabın Allah’tan olamayacağını ispatlamaktır. Eğer bütün ölçü bu ise, Mukaddes Kitap kimdendir? Allah’tan olamaz diyenlere cevap olarak, “aynı kanunlar, prensipler ve özgürlük orada da var” demek çok yerindedir.
Kuran’da evlenme ve ayrılma konuları hakkında başka ayrıntılara daha çok giriliyor. (Bakara) 2:221-242 Burada mademki evlilik konusu açıldı, aklıma gelmişken ben de bu konuyla ilgili Müslümanların yaptığı saçmalıklardan birine dikkati çekmek isterim. Bakara, 2:229 da:
“Boşama iki defadır. Ondan sonra ya iyilikle geçinmek yahut da güzellikle ayrılmak gerekir. Onlara verdiniz bir şeyi geri almanız helal değildir” der.
Bakara, 2:230 da ise:
Yine erkek eşini (üçüncü defa) boşarsa, kadın başka bir kocaya varmadan artık ona helal olmaz. Şayet bu koca da onu boşarsa, Allah’ın sınırlarına uyacaklarını sandıkları takdirde ilk koca ile yeniden evlenmelerinde bir günah yoktur.
Müslümanlar bu ayetlere dayanarak, bizim bildiğimiz Osmanlı zamanındaki çok komik yollara başvurmuşlardır. Yukarıdaki ayetler boşanma hakkı tanısa da sınırlı bir şekilde olmasından yana. Öyle kafasına, ya da öfkesine göre, işine geldiği gibi kadına “boşsun” demek ve boşamak Kuranda da onay bulmaz. Amaç karı koca arasındaki bu hakların, ya da müsamahanın kötüye kullanılmamasını sağlamak. Eşler arasındaki saygının, nefsine hâkim olmanın ön planda yer almasını amaçlar. Burada iki kere boşanmadan bahsediliyor. Eşler arasındaki geçimsizliği ve boşanmanın en kolay bir çözüm yolu olduğunu, İsa’nın zamanındaki resuller de biliyordu. (Matta 19:9-10) Fakat İsa Mesih’in sözlerine göre boşanmak için sadece «zina» geçerli bir neden olabilirdi. Resul Pavlus bu konuya bir de “iman etmeyen birinin eşi giderse, bırakın gitsin” diyor. Ama “oturmak isterse ayrılmasın” diyerek de belirtiyor. İman etmedi diye, o kişiye boşama hakkını tanımıyor. Bunu da Allah emri olarak değil, Pavlus bunu kendi önceliğine dayanarak söylediğini açıkça belirtiyor. Bu düşünceleri Allah’ın da onayladığından emin olabiliriz. Fakat yine de imansız, Allah’ın emirlerine ters yaşayan biriyle yaşama zorunluluğu Allah’ın bir kanunu değil. (1.Korintoslular 7:10-16)
Müslümanlar bu boşamayı harfi anlamışlar, anlıyorlar, ya da anlamak istiyorlar. Yani adam öfkeyle ya da ne nedenle olursa olsun ağzından “boşsun, boşsun, boşsun” diyerek üç kere bu sözü söylemesi, bu ilk boşanma da olsa, onlar için üç kere boşanmış anlamına geliyor. Bence bu yine mantıksızlık, yine kelime oyunları yapılıyor. O kişi ayrılacak kadar bir nedeni, o an öfkesi varsa, ağzına gelen bu kelimeyi üç kere de söyler beş kere de. Kuranda ise bahsedilen fiilen bir ayrılık, boşanma söz konusu. Eğer bu boşanma bir gün de on gün de bir yıl da sürse bu böyle. Bundan sonra tekrar barışabilirler. Tekrar aynı durum son bir kez daha olabilir, ama üçüncüsünde artık barışma falan yok. İki taraf istese bile, istekleri bu sınırı aşmaları için yeterli değil. Eğer kanun böyle ise, kim hayatında böyle bir hatayı yapmaya tekrar cesaret eder? Eğer o kadının kocası için zaten hiçbir değeri yoksa ayrılması ve kadının başkasıyla da evlenmesi onu üzmemeli. Fakat tam tersine, kadın o koca için değerli ise, ayrılmak o kişiye çok zor gelecekse, o zaman konuşmalarına, alacakları kararlara dikkat etmeleri gerekiyor. Allah burada ancak iki kere böyle bir hata yapmalarına göz yumabileceğini söylüyor. Boşanma buradaki kurallara göre de pek o kadar taraftarlık görmüyor. Musa kanunlarında bu konular Kuranda olduğu gibi ayrıntılı değil. Bunun yerine başka ayrıntılar var. Neyse bizim konumuz Müslümanların uygulamaları. Türkiye’de Cumhuriyetle bu konular kapandı, yok oldu gibi. İslam âleminin koyu dincileri ise Osmanlı zamanındaki uygulamada olduğu gibi yine bu kuralı uyguluyor.
Adam karısını ya iki kere boşamış ya da üç kere boşsun demiş ise iş bitti. Fakat adam sonradan pişman oluyorsa, o zaman çareler yolu aranmaya başlanıyor. İmam da politikacı gibi, demokraside olduğu gibi, çareler biter mi! Kurana göre kadının ille de başka biriyle evlenmesi ve sonra ondan da boşanması lazım ki, adam boşadığı karısını tekrar alabilsin. Fakat evlilik bu, alan adam kim bilir o kadından ne zaman ayrılacak? Bir de bu iş çok uzun sürebilir. En önemlisi de karısı o adamın koynuna girecek. Vay, yandı adam. Çareyi bulmuşlar. Parayla adam tutuyorlar. Bu adam kadınla bir gece evli kalacak ve ondan sonra da ayrılacak. Hepsi planlanmış, danışıklı dövüş dedikleri türden. Adamın artık güvenilir olması falan filan ayrı konular. Bu olaylarda çok rezillikler de yaşanmış. Bu olayın adı da “hülle” bunu yapana da “hülleci” deniyor. Avrupa’da jigolo denir ve o herif işini nasıl yaparsa yapar. Bizim Müslümanlıkta hülle adı altında sözüm ona Allah’a Ali Cengiz oyunu oynuyorlar. Bu da herhalde işin Müslümancası! Kuranda ise böyle dalavere hiç yazmaz. Hâlbuki Allah bu kural ile aslında tekrar o kişilerin evlenmesiyle ilgili bütün yolları kapamış oluyor. Mademki böyle insanların evlilikleri bu kadar müsamaha gösterildiği halde bir anlık öfkeyle, ya da ne ile bitiveriyorsa, bu kaç kere olmalıdır ki? Kim bir daha evlenir ve sonrada ayrılıp tekrar o kişiye geri döner? Bunlar ancak çok az istisnalardır. Böyle kurnazlıklar ile kişiler ancak Allah’ın emirlerini çarpıtmaya uğraşmışlar. Peki, kimi kandırmışlar? Sadece kendilerini. Cahil, bilgisiz halka da böyle şeyleri “Kuranda yazıyor, Allah emri” diye yutturmuşlar. Onlar Allah’ı da kendileri gibi mi sanıyorlar? Renkli resimli gazete ve dergilerde geçen zamanımızın sanatçılarına falan bakmayalım. Onların bu evlilik altındaki ilişkilerinde normallik aramayalım. Hâlbuki Tevrat’ta bu konuda şöyle yazar:
„Bir adam karısını boşar, ve yanından gidip başka birisinin karısı olursa, adam o kadına bir daha döner mi? O diyar çok murdar olmaz mı?” derler…. Diye geçiyor, Yeremya 3:1 de.
Kuran’da Allah’ın sözlerini çarpıtanlara karşı yazılmış ayetler var. Müslümanlar bu ayetlere dayanarak, “Allah’ın kitaplarını bozdular” deyip, Tevrat’ı ve İncil’i bir kenara ittiriyorlar. Peki, kendileri bu durumda ne yapmış oluyorlar? Hem Allah’ın sözünü, yapılan yorum ve uygulamalarla çarpıtmak başka bir şey, o sözleri kitaplar üzerinde, yazıda değiştirmek başka bir şeydir. Hem Tevrat ve İncil hakkındaki onların bu iddiaları doğru olsaydı, bunun Kurandaki tüm ayetler ile de uyum içinde olması gerekirdi. Kuranın ise sayısızca birçok yerinde: “Tevrat’ı getirin de onu okuyun, İncil ehli onlara verilen hükümlerle yaşasınlar, Allah sözü bozulamaz” gibi bir sürü ayetler vardır. Bu yukarıda verdiğim hülle örneğinde ve daha bütün yanlış uygulamalarda, bozulmuş olan kitaplar değil, bizzat insanların kendileridir. Bozup Allah’a mal ettikleri kendi çarpık öğretileridir. Ali Cengiz oyunları dediğimiz bu örnekler ile insanlar kendilerini kandırıp, kendilerini bozdular. Yoksa Allah’ın sözü bozulmadı. Bu konuyla ve daha birçok konularla ilgili bozukluklar hakkında bakın Kuran’da ne yazıyor.
Artık onların size inanacaklarını umar mısınız? Oysa onlardan bir kısım vardır ki Allah’ın sözünü dinleyip anladıktan sonra onu bile bile bozdular. (Bakara) 2:75
Bu ayet sadece Müslümanları mı kastediyor? Önceki ayetlere bakacak olursak Musa’dan ve İsrail’den de bahsediyor. Başka konularda da Hıristiyanlardan bahsediyor. Biz açıkça bu ayetleri okuyup bütün dinlere baktığımız zaman, Allah’ın sözünü bozmamış tek bir din göremiyoruz. Dediğim gibi ayrıca bu, “Allah’ın sözünü dinleyip anladıktan sonra onu bile bile bozdular” sözünün anlamı, bozma kitap üzerinde değil, o kitapları bozuk ve çarpık bir şekilde yorumlama, öğreti ve uygulama konusunda olarak anlaşılmalı. Ben yapılan hataları kastetmiyorum. Ayette zaten hatadan değil, bilerek, kasten yapıldığından bahsediyor. Bir insan yanlış anlayabilir, ya da yanlış anlayışından dolayı, yanlış uygulamaları da beklentileri de olabilir. Dinler de yanlış anlayabilir. Sanki benim yanlış anladığım şeyler yok mu? Yok dersem, kötülediğim bu dinlerden ne farkım kalır? Bir şeyi samimiyetle yanlış anlamak var, bir de bilinçli olarak çarpıtmak var. Peki, bu nasıl ispatlanabilir? Her kes, her din aynı şeyi söylemiyor mu? Hepsi de: “Biz en doğrucu ve samimiyiz” demiyorlar mı? Aslında onların ne olduğu hakkında: “Siz onları meyvelerinden tanıyacaksınız” diyerek, İsa Mesih’in ölçüsü bize ayırt etmede yardımcı olacak görüş açısını vermedi mi? (Matta 7:15-20)
Benim anlayamadığım, en basitinden bahsettiğim şu evlilik konusunda olsun, bu gibi konularla insanların Allah’ı denemeye, sorguya ve hatta sanki hüküm kürsüsüne çekmeleridir. Yok: “Böyle bir özgürlüğü Allah nasıl verebilir?” ya da: “Eğer böyle ise ben o Allah’a da inanmam” veya: “Eğer Allah var ise neden böyle şeylere müsaade ediyor?” Bir kere biz kim olduğumuzun farkında mıyız? Kendimizi ne sanıyoruz? Kendimizi Allah’tan daha adil falan mı görüyoruz? Ya da Allah’tan daha merhametli, sevgi dolu falan mıyız? Hem ne biliyoruz ki? Kendimizi tanıyor muyuz da bütün insanların ihtiyaçları, ruhi hisleri, sevgileri ve nefretleri adına bu kadar kolay konuşabiliyoruz? Bütün insanlığı biz mi yarattık? Onların sahibi biz miyiz? Ne kadar kudret sahibi olursak olalım, en basiti bir çocuğumuza dahi her istediğimizi yaptırabilir miyiz? Amerikan başkanı yaptırabiliyor mu? Ülkeleri yakıp yok eden, başkanları çukurlardan çıkarıp asan, çocuğuna, hem de onun iyiliği için olan lafı geçirebilir mi? Yıkmak, yakmak, yok etmek, bunu herkes yapar, çünkü bu en kolayı. Sevgi nedir öğretebilir mi? Kendisini sevdirebilir mi? Zorlasın bakalım olacak mı? İnsanların içinde, gönüllerinde yatanı çıkarabilir mi? İnsanların en büyük marifeti hep yok etmek olmuş. Bir de bina etsinler, görelim! Hâlbuki merhametli kralların isimleri arkalarından daha çok anılmış. Öbürlerinin adı sanı unutulmuş. O Allah’a kafa tutanlar, o kafayı kendi gibi bir insana tutabilir mi? Gitsin de kendi Valisine öfkesini kusup, onu sorguya çeksin! Ya da başkanına ya da patronuna, hiçbirine gücü yetmezse eğer en küçüğünden başlasın. İnsanlar birbirlerinden haklarını dahi alamazken, kim oluyorlar da Allah’a kafa tutuyoruz? O da insanlığa özgürlük verdi diye. Kimseyi mecbur etmiyor diye. Ne kadar terbiyesiziz. Aman ne olur biz Allah’a inanalım! Biz olmazsak Allah cenneti nasıl kurar! Biz inanmaz, kabul etmezsek, sanki dünya batar. İnsanlar özgürlük özgürlük diye yırtınır dururlar, özgürlük vereni ise de daima kötü gözle göstermeye uğraşırlar.
Gelecek konuların içinden, «Eşitlik mi hürriyet mi?» adlı konuda bu soruna farklı açıdan bakarak, belki biraz daha ışık tutmaya çalışacağım.
Ancak Allah anlar!
Askerlik bitmiş, tekrar Almanya’ya dönmüştüm. Yanımda bir de annemin verdiği Osman Nebioğlu tercümesi Kuranı getirmiştim. İş yerine gittim hem bir merhaba demeye hem de geldiğimi bilsinler diye. Yılbaşı çok yakındı. Bana: “Benim bir daha geri gelmeyeceğimi sandıklarını, bu yüzden işe başka birini aldıklarını” söylediler. Daha doğrusu kibarca işten çıkardılar. Elime yılbaşı parası da verdiler. Herkes bu duruma muhakkak üzülür. Ben ise sadece, neden böyle adaletsiz davrandılar diye üzülürken, öbür taraftan da çok sevindim. Öyle bir iş her yerde bulunabilirdi. Özelliği olan bir yer değildi. Fakat ben çocukluğumdan, 14 yaşımdan beri her okul tatilinde orada çalışmıştım. İçlerinde asıl şef olan baba bana iyi, anlayışlı davranırdı. Öğrenciliğimde, bütün kış okula giderken, yaz tatillerinde orda kazandığım para bana çok faydalı oluyordu.
Bu kibarca çıkarma olayından yaklaşık bir yıl sonra beni tekrar çağırdılar, ben de bir sıkıntıları varsa yardım ederim diye gittim. Geçici sanmıştım. Meğerse hep çalışmamı istiyorlarmış, kabul etmedim. Zaten yarım günlük başka bir işte çalışıyordum. Ayrıca eski sıkıntılara dönmekte istemiyordum. Bir işçi bendim ve hepsi patrondu. İşyerinin bütün ağır ve pis işleri benim sırtımda oluyordu. Evleri işyerinin yanındaydı. Öğlen yemeğine diye giden oğulları, bazen televizyonda bir filme takılır iki saat gelmez, ondan sonra da iş bitsin diye biz makineden daha hızlı çalışırdık. Askere gitmeden önce ben bu gibi problemler üzerine babasıyla konuşmuştum. Bu tempoyla emekli olana kadar çalışmam imkânsızdı. Düşünsünler ve ben askerden gelene kadar karar versinler diyerek onlardan ayrılmıştım. Eğer işten çıkarırlarsa, içleri rahat etsin diye, hiçbir hak falan aramayacağımı da söylemiştim. Çünkü amacım kimseyi tehdit etmek değildi. Hem kendimin hem de başkalarının rahat etmesinden yanaydım. İşten asıl bu yüzden çıkarmışlardı, yoksa benim gelip gelmeyeceğime inanmadıklarından dolayı değil. Oğullarının durumu benden muhakkak farklıydı. Fakat ben o gelmediği zamanlar kalorifer dairesine odun kırardım. Odun lafı biraz küçük olur, tomruk dersem daha doğru olacak. Koca koca ağaç gövdeleri. Ucuz olsun diye ormandaki en kalın ağaçları satın alırlardı. Ben de onları yaracaktım ki, kalorifer dairesinin sobasına girsin. O kazanın içine zayıf bir insan girebilecek kadar büyük ağzı vardı. Fakat ağaçlar çok kalın olunca girmiyordu, girse de içine tam atılamıyordu. İçi ise fırın gibi çok büyüktü. Kışın 45 dakikalık öğlen paydosunda yemeği yer ve sıcak diye yarım saat falan orada yatardım. Bu işyerini çok sefillik diye görüyordum. Buna bayağı odun hamallığı da denilebilirdi. Aslında o işyerinde duvarlara, tavanlara hakiki ağaç kaplamalı suntalar yapıyorduk. Bunu da hazır suntaları birçok işlemlerden geçirerek gerçekleştiriyorduk. İflas etmeden önce bir günde yaklaşık 12 işçinin yaptığı işi, biz iki-üç kişi her gün bir başka bölümde çalışmayla bir haftada bitiriyorduk. Hazır hale gelene kadar suntanın birçok bölümlerden, işlemlerden geçmesi gerekliydi. Aslında bizim çalıştığımız tempoyla o iş üç buçuk günde biterdi. Fakat şefin oğlu, dediğim gibi kafasından bütün işi beş iş gününe pay etmişti. Gelmezdi, geç gelirdi, filme takılırdı falan. Geri kalan o aralarda ben bütün fabrikadan sorumluydum. Yani, pisliğini temizlemek, odun kırmak, yapılması gereken angarya bir sürü iş gibi. Cumartesi günleri de ormana gider, koca tomrukları yaklaşık 1’er metre uzunluğunda dilim dilim, kalorifer kazanına girecek kadar büyüklükte keserdim. Sonrada fabrikaya getirirdik. Daha sonra ormandaki o tomruklar TIR’larla direk fabrikanın önüne geldiler. Bu benim için daha rahat ve onlar için de zamandan tasarruftu. Ormanda çalışmak çok daha zor oluyordu. Sıcakta terler ve soyunurdum, bu seferde sinekler kanımı emmeye üzerime üşüşürlerdi. Bir keresinde neredeyse bacağımı olduğu gibi kesecektim. Bir elimde motor bıçkı, bir elimle de kan emen o sineği kovalayayım derken elimdeki bıçkı kurtulup hızla iki bacağımın arasına girmişti. Eğer çapraz ya da başka ters bir şekilde gelseydi, bacağımı olduğu gibi kesmesi işten bile değildi.
Bir yılda Mukaddes Kitabı okuyup bitirdiğim zaman, işte ben bu işte çalışıyordum. Çalışırken insanın düşünmeye de çok vakti oluyor. İşte çok yoruluyordum. İnsan hayattan hiçbir şey göremiyordu. Sadece çalış yat, çalış yat. Moralin de çok etkisi var. Şefin oğlunu bazen sabaha kadar diskoteklerden uyumadan işe geldiğini bile bilirim. Dediğim gibi, onun durumu her bakımdan rahattı. Babasına karşı sorumluluğunu yerine getiriyordu ya. İş ise öyle de böyle de bitiyordu, ama nasıl. Çok düşünüyordum ve neden bana bu kadar yükleniyorlar diye de bu duruma kızıyordum. Hâlbuki kimse bana: “Şunu ya da bunu neden yapmadın?” demiyordu. Hiç karışan falan da yoktu. Ben de durum böyle diye hiçbir şey yapmadan vakit geçiremezdim ya. Bazı insanlar bu işi çok güzel yaparlar. Çalışırlarken o kadar sakin ve rahat yaparak vakitlerini geçirirler ki, yorulmadan, hiç kendilerini sıkıştırmadan, bu da bir sanat. Bu sanatı Almanlar çok iyi bilir. Mantıken düşünecek olursak, öyle de olmalı. İş biter mi hiç? Biterse eğer, o zaman insan işsiz kalır. Yani benim çalışma tempomda mantık pek yoktu. Evden tertemiz giderdim işe. Fakat o çocuğun işe geç gelmesi, beni yalnız bırakması, benim için angarya iş başlıyor demekti. Balyozla odunları kırarken su gibi terlerdim. Elbiselerim üstüme yapışırdı. Yine işe ne zaman gelirse, o anda bütün hepsini bırakıp yine onunla çalışmaya dönerdim. O dinlenmiş rahat, ben ise ter içinde moral sıfır. Fakat dediğim gibi, düşündüğüm zaman o çocuğun yerinde ben olsam ben de belki aynı şeyi yapardım diyor, içimden ona hak vermeye çalışıyordum. Hem karakter itibariyle ben onun yaptığını yapmasam bile, yine de çoğunlukla herkes onun gibi yapar diye düşünüyordum. Adamlar beni işçi diye tutmuş. Orada bedava çalışmıyordum ya. İş saatinde de çalışılır. Ee, ben neden öfkeleniyordum, iş ağır diye mi? Kolay işe beni kim alır? Türkiye’de biz çocukken babamın emrinde işçiler, çalışanlar vardı. O insanları ben çocukken hiç de acınacak, ne kötü durumdalar falan diye görmüyordum. Ya da onlara haksızlık yapılıyor mu falan diye de aklımdan hiç geçirmiyordum. Bu sekiz on yaşındaki çocuğun düşüneceği şey zaten değildi. Fakat o ruha sahiptik. O insanlar aşağıdandı, bizler ise yukarıdan. Olaya bu açıdan bakılıyor. Yalnız ben değil, herkes. Ben küçük yaşımda belki de onlardaki bu ruhun etkisindeydim. Almanlar neden farklı olmalıydılar? Şuna inanıyorum ki onlar bazen bizlerden iyiydi. Onlar bizim gibi, bizlerin ülkesine çalışmaya gelseydi, kim bilir bizler onlara neler yapardık! Fakat o savaştan kalma nesil gitti, yerine doğudan da gelme yeni bir Alman nesli türedi. Sırf menfaatçi, sahtekâr, hiç utanmadan yalan söyleyen, nefret dolu yöneticilerle, işverenlerle doldu Almanya. Sevgi içlerinde zaten hiçbir zaman yoktu da doğruluk ve insanlık denilen şeyler vardı. Şimdi mahkemelerinden avukatlarına, hastanelerinden doktorlarına kadar, haksızlık, insan ayırmak, nefret, rüşvet ve her türlü sahtekârlık çok daha aşırı var. Peki, bunlar nerede yok? Davut peygamberin kendisine verilecek bir cezada, önüne konulan seçeneklere karşın Allah’a olan yalvarışında: “İnsan eline düşmeyeyim” dediği ne kadar akıllıca bir istektir. (2.Samuel 24:10-14) Aç kaldı diye birinin ekmek çalmasını belki herkes anlar, fakat yine de o hırsız cezasını çekecektir. Peki, benim anlayış göstermeye çalıştığım, Almanların yaptığı o şeyler hiç cezasız mı kalacaktır! Bütün öbür milletler akılsızca yaptıkları kötülüklerin cezasını nasıl çekiyorlarsa, Almanlar neden çekmesin? Biz insanlar yerdeyiz Rab ise göklerdedir. Bir gün gelecek herkes O’na hesap verecektir, ben bundan eminim. (Vaiz 5:2 ve12:14)
Bir ülkeye yabancı işçi çocuğu olarak gelmişsin, onlardan ne bekleyebilirsin ki? Almanların şu anlamsız nefretleri de olmasaydı daha iyi olurdu sanırım. Onlar hem böyle pis ve ağır işleri yabancılar yapsın diye işçi getirttiler, hem de sokakta da olsa onların yüzlerini bile görmek istemediler. Onlarda çok üstün meziyetler aradılar. Onların yabancılardan aradıkları özellikleri şöyle bir sıralayacak olursam: Bir kere hepsinin kadınları güzel olmalıydı. Bikiniyle dolaşıp, en azından onların erkeklerinin içlerini çektirmeliydiler. Getirdikleri o işçi erkekler ise, çok uysal, temiz ve de çok dürüst olup, hiç yalan söylememeliydiler. Ayrıca kafaları da çalışan, yetenekleri de olmalıydı. Peki, bütün bu özelliklere sahip insanlar senin ülkende hamallık yapıp bok döker mi? Ben Almanları, daha doğrusu bu tip insanları hep evlilik ilanlarındaki koca arayan Türk kızlarına benzetirim. Bu evlilik ilanlarını çocukken, 14-17 yaşlarında çok okurdum. Zaten haftada bir çıkıyordu. O ilanlarda erkeklerden aranılan özellikler genelde aynen şöyleydi:
Yakışıklı, uzun boylu olup, mimar, mühendis ya da en az yüksekokul bitirmiş, askerliği bitmiş, arabası ve evi de olmalıymış. Şakacı, esprili, romantik biri olup, kılı da kırk yaran biri olmamalıymış. Annesine falan hiç düşkün olmayıp, sadece kendisini seven biri olmalıymış!!!
Bütün bunlar evleneceği erkeğin en azından sahip olması gereken özelliklermiş. Kendisi hakkında ise:
Etrafındakiler çok güzel olduğunu söylermişler. Gezmeyi, uzun seyahatleri, tiyatroyu, müziği çok severmiş. Boş vakitlerinde kitap okuyup, müzik dinlermiş. Egzersiz de yapıp fiziğine çok dikkat edermiş. Hayatını, sırtını dayayacağı, güvenebileceği bir eşle paylaşmak istiyormuş!!!
Evet, ilanların hepsi üç aşağı beş yukarı aynen böyle, ya da buna benzer. İlandan da anlaşılacağı gibi, sadece almak istiyorlar, hep almak. Kendini tarif ederken de sahip olacağı eşin modelini çizerken de hep almayı düşünüyor. Bunlar aptalı tabii. Akıllısı öyle ilanlarla falan ne istediğini söylemiyor, o zaten kendine öyle birini buluyor. Nerede bulacağını da çok iyi biliyor. Bir de ondan çocuk yaptı mı, ne hayretse birden geçimsizlikler başlayıveriyor. Adamın gücüne göre neyi varsa, artık yıllarca ne biriktirip kazandıysa, kadın o pastanın büyük bir dilimini alıp gidiyor. Çocuğuna bakacak ya! Medeni dedikleri kanunları da o insanları buna ancak teşvik ediyor.
Fakat bu ilanlar da ben şunu düşünürdüm. “Adam şöyle böyle olmalıymış iyi güzel de bütün istediğin bu yeteneklere, özelliklere karşı sen ona kilodunun içindeki şey hariç ne sunuyorsun? Ne gibi üstün özelliklerin var ki o adam da seni alsın? Gerçi erkekler de genelde sadece bir şey arıyorlar! Onlar öyle ise, kadınların da böyle olması doğal değil mi?
Dediğim gibi, kadın zayıf yaradılışlı olduğundan, ilerde muhtaç olmasın diye kafası daha bir menfaatine yönelik çalışıyor. Çalışıp, yeterli para kazanan kadınlar ise ya evlenmiyorlar ya da evlilikleri sadece kâğıt üstünde. O arada eğer tesadüfen iyi bir maddi fırsat çıkarsa da kaçıranına hiç rastlanmamış. İş yalnız Alman-Türk ilişkilerinde falan değil, erkek-kadın ilişkilerinde de değil, biz insanlar böyleyiz. Bu örnek ile insanların nasıl en önce kendi menfaatlerini düşündüklerini, karşısındakine ise hiç değer verip, anlamak bile istemediklerini vurgulamak istedim. “Ne alabilirim”, bütün düşünce hep bu. “Ne verirse” demiyorum, hep ne alırsa. Alsa dahi, o zaman da nefret ediyor. İnsanlık böyle olmakla mutlu mu? Hayır, evet diyemiyor ki insan. Resul Yakup şöyle diyor:
Aranızdaki kavgaların, çekişmelerin kaynağı nedir? Bedeninizin üyelerinde savaşan tutkularınız değil mi? Bir şey arzu ediyor, elde edemeyince adam öldürüyorsunuz. Kıskanıyorsunuz, isteğinize erişemeyince çekişip kavga ediyorsunuz. Elde edemiyorsunuz. Elde edemiyorsunuz, çünkü Tanrıdan dilemiyorsunuz. Dilediğiniz zaman da dileğinize kavuşamıyorsunuz. Çünkü kötü amaçla, tutkularınız uğrunda kullanmak için diliyorsunuz… ...Bu nedenle Yazı şöyle der: “Tanrı kibirlilere karşıdır, ama alçak gönüllülere lütfeder.” İncil-Yakup 4:1-6. Ne dersiniz, bu ayetler insanlığın problemlerinden bazılarını tam olarak dile getirmiyor mu?
Almanya’da seçimlerden önce, başa gelmek için politikacıların çoğu yabancılara yapacağı kötülükleri vaat ederler. En çok da Hıristiyan adı altındaki partiler! Yabancı derken de genelde Türkler. Fransız’ı, İngiliz’i, Amerikalıyı kastedecek hali yok ya! Sadece bu nedenden ötürü de çok oy toplar, başa da gelir. Ben hep içimden: “Alman politikacılarının işi ne kolay” derdim. Bizim Türk politikacılarımız ne kadar çok palavralar atacak ki başa gelsin. “Bu halka nasıl yalan bulayım” diye gariplerin canları çıkar! Halkın genelde hoşlandığı şey ne? Onu bulmak lazım diye atar ondan sonra, “herkesi milyoner yapacağım”. Yalan mı söylediler sanki? Bir zamanlar enflasyon ile paranın değeri öyle bir düştü ki, ayakkabı boyayan sekiz yaşındaki çocuk bile milyoner oldu, doğru. Amerika’da ise durum daha bir başka, orada başkan mı olmak istiyorsun, Amerikan halkına: “Kime savaş yapar da oranın kaymağını sizlere getiririm, sizlerden de az vergi alırım” demek yeterli. Gelelim yine Almanların yabancı Türk düşmanlıklarına. Almanların ise bu düşmanca duyguları haksız mı? Düşmanlığın hiçbir hakkı olmamasına rağmen, onlarda da anlaşılacak, hak verilecek bazı yanlar var tabii. Ama dertsiz, problemsiz kolaylık da olmuyor işte. Süleyman hikmetiyle şöyle söylüyor:
Öküzün olmadığı yerde yemlik temiz olur; fakat mahsul çokluğu öküz kuvvetiyle olur. (Süleyman’ın Meselleri 14:4. Yeni çeviri Mukaddes Kitapta bu konu anlaşılmaz bir biçimde tercüme edilmiş! Eski tercümedeki ayet yazdığım gibi, daha anlaşılır bir biçimde.)
Bu ayeti bilmiyor mu bu Hıristiyan geçinen Almanlar? Hem hiçbir yabancı olmasa Almanlar çok mu mutlu olacak? Muhakkak değil, işte beni öfkelendiren yan da bu zaten. Peki, politikacılar bunun böyle oluğunu bilmiyor mu? Sırf oy toplamak için, halkın yanlış ve kötü olan nefretini kullanıp, bir de o doğrultuda vaatler verirler. O vaatleri de başa gelince uygulamıyorlar sanmayın. Hem de büyük bir zevkle uyguluyorlar. Alman halkı da bazen kuzu gibidir. Evinin yolunda dur, yol vergisi iste, adam inanır, itiraz etmeden de verir. Kısacası onlar yöneticilerine bu kadar güvenirler demek istiyorum. Dünyada az rastlanır böyle uluslara. Bizde ise tam tersidir. Faydalı bir iş mi yapılacak, önce bizim halk karşı gelir! İster anlasın ister anlamasın, o bir kere itiraz eder. Örneğin yöneticileri onlara altından taht mı verecek, olsun onlardan hemen önce bir itiraz gelir! Onlar da haklı. Adam hep kazık yemiş babam, artık o tahtı verene nasıl iyi gözle baksın. Altından nasıl bir çomak çıkacak diye korkuyor. Almanlarda ise durum ters olmuş, yani aslında düz olmuş, bize göre ters. Onların yöneticileri ne kadar deli, çılgın bile olsalar, hep halkın menfaatlerini düşünmüş! Hitler gibi, sonunda kendisiyle birlikte halkı da yakmış ama olsun, “meslek rizikosu” demişler. Ben böyle konulara insan gözüyle baktığımda, hepsi haklı diyorum. Kutsal Kitapların ışığında Allah’ın gözüyle baktığımda ise, hepsi haksız, kötülükle dolu ve de yanlış diyorum. Bütün milletler hakkında bunun böyle olduğunu da Allah zaten söylüyor.
‘Ey milletler, işitmek için yaklaşın; ve ey kavmlar, iyi dinleyin; dünya ve onun içindekiler; yer ve ondan çıkanlar hepsi işitsin. Çünkü Rabbin bütün milletlere öfkesi, bütün onların ordusuna kızgınlığı var…’ (İşaya-Yeşaya 34:1-2)diyor Allah ve onların başlarına neler geleceğini de yazıyor. Yerinden bakıp okumanız için birkaç ayet daha Yeremya 10:1-3, Yeremya 17:5
İnsanları kötülemek çok kolaydır. Eğer bu bir Türk ise onu da kötülemek kolaydır. Uçakta dağıtılan bir mecmuayı okuyordum. Yazar, Almanya’da doğru Almanca konuşulmadığından şikâyetçi. Problem yine her zaman olduğu gibi Türkler, Türkler ne Türkçe ne de Almancayı doğru dürüst bilmiyorlarmış. Yazar da bu durumu görünce sahip olduğu vatan sevgisinden ötürü öfkeleniyormuş. Bütün bunlara öfkelenen bunların o şerefsiz yazarları, neden Türkiye’de Kürtçe konuşulmuyormuş, Kürtlere neden bir devlet verilmiyormuş, onlara neden baskı yapılıyormuş diye bas bas bağırmakla kalmazlar, ellerine bombaları verip “bunları Türkiye’de patlat” diye de o Kürtleri gönderirler. Ben Türkiye’de yaşarken hiçbir yerinde Almanya’da Türklere karşı yapılan düşmanlığın Türkiye’de Kürtlere yapıldığını görmedim. Ancak daha beterlerinin filmlerde Yahudilere yapıldığını görüyoruz. Okullarında olsun, iş yerlerinde olsun ya da toplum olarak olsun o Türklerin daima en sonuncular olmaları için uğraş vereceksin, sonra da Almancayı neden iyi konuşamıyor diye vatan sevgin kabaracak! Alman okullarında bizlere neler öğrettiklerini yazmıştım. Ondan sonra da kalk Irak savaşında Amerika’ya insan haklarını bahane edip kafa tut. Sanki kendisi çok insancıl, sevecen de Amerika’ya insanlık öğretecek! Amerika da bunu yiyecek. Karşılarında Türk var sanıyor onlar. Amerika’daki bir fırtınadaki felakette sırf beyazlar ve parası olanlar önce kurtarılmış da zencilerle, fakirler sona bırakılmış. Yanımızda oturan Alman komşumuz bana koşarak öfkeyle bu haberi söyledi. “Bilirim bilirim, hem de en iyisini kendi tecrübelerimden bilirim” deyince hemen anlayıp konuyu kapadı. Kendisi de anlaşıp sevdiğim biri. O an için Almanlar Amerika ile ilişkilerindeki Irak savaşına “hayır” demelerinden doğan bu gerginliğin suçlusunu Amerika diye gösterme telaşındalar. Tabii ki haksızlıkları herkes görüyor ve de anlıyor, ama kendisi yaparken değil. Başkalarında görmeye tahammül edemedikleri kıymıklara karşı, kendi gözlerindeki kalasları görüp de seçemeyenler bunlar. Sen Türk’ten nefret edip, iş yerinde olsun, sokakta olsun, okulda olsun, nerede olursa olsun, onlardan en önce kendinin menfaatlenmesini düşünür ve de öyle davranırsın, Amerika’da durum neden farklı olsun? Aranızdaki fark ney? Ondaki güç şimdi sende olsaydı, Yahudilerden sonra Türkler için sabun yapma ve onları yakma makineleri icat ederdin. Gerçi yakmaya başladılar da sabun makinelerine daha vakit tam olgunlaşmadı anlaşılan! Amerika hiç olmazsa menfaatinden başka kimseyi ayırmıyor. Ne yaparsa yapsın amaç olarak menfaati, çıkarı söz konusu; ya Almanlar için öyle denilebilir mi? Sadece anlamsız nefreti için, bizzat o kişide hiçbir kötülük görmediği halde, tanımadığı insanı canlı canlı yakma, yok etme, katliam savaşı açma ruhunu gösteren insanlar arasında Almanlar dünyada kaçıncı sıradadır? Yok, işte bunu anlayamaz. Onunla arası iyi değilse, artık onda bir kusur arayacak. Amerika da sanki bunları bilmeyen bir aptal!
Türk hamallık yapmak için Almanya’ya gelip çocuğunu Alman okullarına verdi. O okullara ben de gittim. Hiçbir kelime bile Almanca bilmeyen bizlere neler öğretildiğini olduğu gibi yazmıştım. Diyorum ya bunlar hiç vermeden çok almak isteyen cinsten. Bunu belki herkes böyle yapar diyeceksiniz, doğru da kardeşim bu kadar da taraf tutulmaz ki. Alman olduğunu iddia eden Ruslar da geldi Almanya’ya. Yalnız Rusya’dan mı? Romanya’dan, her yerden geldiler. Bu adamlar o Türklerden daha kötü Almanca konuşuyorlar. Hem de bunlar Alman! Doğu Almanya kapıları açıldı, hiç çalışmamış insanlar sahte belgelerle emekli oldular. Bunu Almanya’da biliyor herkes de biliyor. Her biri bedava dişlerini, kuşlarını yaptırdı. Alman sağlık kasaları iflas etti. Yok, ama tek bir kelimeyle bunlardan kimse bahsetmedi. Üstüne üstlük bir de Amerika’ya kafa tutuldu diye ekonomileri bozuldu. Bütün bunlardan da yine hep Türkler suçlu! Doğudakiler batıdakiler gibi koyun misali de değil. Onlar komünistlik rejimden geldiklerinden dolayı hemen hemen hepsi kavgacı ve de sahtekârlığa yatkın. Bir de bütün bunlara rağmen yine de devamlı batılı Almanlardan şikâyet ediyorlar. Çıt yine yok. Tam tersine her yerde onlara öncülük tanınıyor. Hep Türkler kötü canım! Bütün o kötü Türklerin maaşlarından da yıllardır utanmadan doğu Almanya’ya dayanışma vergisi kesiyorlar. Almanların çocukları Almanca dersinden kötü not getirir, suç yine Türklerindir! Hele artık Türkleri kaçırsınlar diye her türlü adiliğe kanunlarının da desteğiyle bayağı bir bayrak açtılar. Halkı da hamur şekline getirip istedikleri gibi yoğursunlar diye, televizyon programlarında Türklerin neden kendilerini Alman toplumuna entegre etmediklerini sorun olarak göstermeye çalışıyorlar. Onlar önce kendi aralarında birbirleriyle entegre olsunlar da bizler de görüp utanalım. Önce onlar birbirleriyle dost olup geçinsinler de nasıl yapıyorlar diye öğrenelim. Fakat bütün problem başörtüsüymüş. Problemin büyüklüğüne bakın siz! Türkler cahilmiş. Peki, zamanında Yahudiler neydi? Onlarda da neden cahil, işçi, amele adam yok diye fırınlarda yakanlar yine bu almanlar değil miydi? İtalyan’ına İspanyol’una da aynı şeyleri yaptı bunlar. Ben burada Türk’ü savunmuyorum da “bu nefretle bu adamlar yine nereye gidiyor?” diyorum. Amerika ikinci dünya savaşından sonra Ruslar sebebinden Almanya’ya yatırım yapıp, kalkınmasında korkunç payları olmasaydı, Almanlar bugün ya bir Çekoslovakya ya da en iyisi o doğu Almanya gibi olurdu. İnsanlar biraz palazlanmasın, ne kadar da çok kendilerini beğenirler. Benim bu öfkem ise ne vatan sevgisinden ne de Almana nefretten, ancak insanlara yapılan düşmanlıktan, haksızlıklardan ötürü. Bu ister Alman olsun ister Türk ister Amerikalı isterse de Çingene; insan insandır, ona yapılan haksızlıklar için herkes hüküm kürsüsü önünde Allah’a hesap verecektir. (Vaiz 12:14) Hele 2008 yıllarında, izlenilen Merkel Hanım politikasından sonra her gün Türklerin evleri canlı canlı çoluk çocuk yakılıyor da kimselere duyurulmuyor bile. Baba yanarken bebeğini kaçıncı katsa oradan camdan bir polise atıyor ve polis tesadüfen tutabiliyor da bebek kurtuluyor. Ne resim ne bir duruş, dünyada ses yok. Serseri bir Türk genci metro istasyonunda yaşlı bir almanı dövdü diye Alman Meclisi ayağa kalkıyor! Türk’e de 10 ila 20 yıl hapis cezası verilirken, Sollingen’deki Türklerin kundaklandığı ve bütün bir ailenin bebekleriyle birlikte neredeyse tümünün ölmesinde, o gençlere verilen cezanın en fazlası 15 yıldı. Şimdi o adamlar dışarıda ve sosyal kurumlarda yetkili memurlar olarak çalışıyorlar. Türk attığı iki tekme için aldığı 20 yılla biraz zor çıkar oradan. Hem artık Türkleri yakan hiç kimse ne yakalanıyor ne de ceza verilmesi gerekiyor. Almanların da millet olarak zayıflığı bu. Her milletin türlü türlü zayıflıkları var. Tarihte ne yaşanırsa yaşansın, onlar dönüp dolaşıp aynı şeylere yine sarılıyorlar, geri kalanları palavra.
Tekrar iş konusuna dönecek olursam, benim Almanya’da çalıştığım işler genelde hep böyle oldu. Çok zor, daima bedenle yapılması gereken ve yukarıdaki bahsettiğim insanların verdiği moralle çalışılan işlerdi. Fakat ben düşünürken hep iki taraflı düşünüyordum. Hem kendimi onların yerine koyuyordum, sonra da onları kendi yerime. Bir gün kendi kendime “ne istiyorsun ki sen” dedim. Ne yani, sen çok hızla çalışıp işler bitiyor diye bu adamlar sana, gel bizimle otur çay kahve mi iç diyecekti? Ne olurdu sanki on dakika otursak da sohbet etsek, bir dost bir arkadaş gibi? Yine “hayır” diyordum kendi kendime. Eğer onlar işçilerine bir böyle yapmaya başlarlar ise, o fabrika da yerinde durmaz ve birçok başka problemler de çıkar diye kendimi avutuyordum. Bahsi geçen işçiler de bir ben, başka zaten yok. “Sanki öbür türlü yaptılar da yerinde mi durdu, yine iflas ettiler.” diye de geçiriyordum içimden. (Hatta çok yıllar sonra duydum ki bütün varlıklarını o oğul batırmış, birbirleri içinde birbirlerine düşman olmuşlar. Baba 71 yaşında sabah beşte kalkıp gazete dağıtıyormuş) O zamanlar onları savunmaya kalksam bile, onlar adına da bir çıkmaza girdiğimi görüyordum. Yani öfkemden, yorgunluktan dolayı kötülemek istediğim insanları hem kötülüyor hem de kötüleyemiyordum. Ya da onlara hak vermeye uğraşsam bile, bu sefer onlar hep haksız çıkıyordu. Kendi kendime bütün bu şeyleri içimden geçirirdim. Dediğim gibi en kaldıramadığım şey sebepsiz nefrettir. O şefin oğlunun anlattığı bir sürü böyle nefret dolu, aşağılayıcı düşmanlıklarını hiç hoş karşılamıyordum. Bazen hiç konuşmaz, suratımın asıklığını belli de ederdim. Onlar da görüyor ve bu durumdan muhakkak rahatsız oluyorlardı. Baba efendi bir adamdı. Şartlar ve sıkıntılar onu da belki zorluyordu. “O benim oğlum, ne yapabilirim ki?” diyordu.
Mukaddes Kitabı her gün okuduğum için, Allah’ın da birçok güzel özelliklerini öğreniyordum. Sonunda tomrukları yararken kendi kendime şu sonuca vardım: “Beni ancak Allah anlar ve O’ndan başkası anlayamaz, ancak O’nun işinde çalışabilirim” dedim. Bununla sanki hiç olmayacak bir hayali vurguladım. Bu benim için sadece ideal bir istekti, o kadar. Yoksa Mukaddes Kitabı okuyorum diye, konuların etkisinde kalıp kendimi peygamber, ya da melek falan sanmaya başlamamıştım. Hem bir insan nasıl Allah gibi görebilirdi ki? Allah kişinin en gizli duygularına kadar görüyor. Hiç kimse O’na bir şey ispat etmek zorunda değildir. Çünkü her şeyi kendisi zaten olduğu gibi bilir. O’nun önünde uzun uzun ispatlara, çekişmelere, savunmalara, anlatıma hiç gerek yok ki. Benim istediğim, ya da beklediğim bu özellik ise ancak Allah da vardı. Eyüp kitabında bu konuda Allah hakkında şöyle söylüyor:
O’nu görmediğini söylediğin zaman bile davan O’nun önündedir, bekle. (Eyüp 35:14) Bizlerde ise, hiç kimse bizi görmez, bilmez, duymaz diye bir sanı vardır içimizde. Oysa Zebur denilen Mezmurlar kitabında yine aynen şöyle yazıyor:
Kulağı yaratan işitmez mi? Gözü yapan görmez mi? Mezmurlar 94:9
Allah’a güvenmek çok güzel bir şeydir. Fakat yürekten, içten ve severek olursa, ebedi olur. Ben birçok şeyleri ilerde zamanla anlayacaktım. Anladığım, öğrendiğim kadar içimde Allah’a karşı büyük bir sevgi duydum. Bu sevgi bambaşkaydı. Annemi, çocuğumu, karımı, arkadaşımı ya da başka sevdiğim kişiler ve şeyler de olmuştur. Bu sevgiler hep insana acı veren duygulardı. Ya o kişiye bir şey olursa ya hastalanırsa ya kaybedersem. Neden böyle göz göre göre yanlış yapıyor? Neden üzgün ve benim de elimden hiçbir şey gelmiyor? Neden o da beni sevmiyor? Neden bana bu kötülüğü yaptı? Neden beni anlamıyor? Gibi bir sürü kuruntular, beklentiler acı verir insana. En acısı ise, eğer iki taraf da birbirine karşı büyük bir sevgi duyarsa oluyor. Muhakkak o kişileri öyle ya da böyle mutsuz bir olay karşılıyor ve her şey bir anda bitiyor. Mesela ani bir kaza, hastalık, hapis, ayrılık, savaş, ölüm ve daha akla gelmeyecek bir sürü yoksulluk, sefalet gibi şeyler giriverir araya. Yanar durursun artık. Sönmez içinde o ateş. Yakup’a: “Oğlun Yusuf öldü diye” haber getirdikleri zaman, kim bilir o garip adam ne kadar acı çekmişti. Yazıda: “Bütün oğulları ile bütün kızları onu teselliye kalktılar teselli edilmek istemedi” diye geçiyor. (Yaratılış-Tekvin 37:32-35) Bu duyguları anlayamayan insanlar var mıdır? Ancak parasal zenginlikte olan ülkelerin insanlarında, o da belki anlamaz. Anlamak istemez, çünkü onlar da sevginin acılık getireceğinden korktukları için bu duygularını tamamıyla öldürme çabasındadırlar. Ayrıca bunu bir başarı olarak görürler.
Allah’ı sevmek ise bambaşka bir şeydir. O’nun hakkında hiçbir kaygın olmaz. Ancak tek kaygı, “ya günah işler de ben O’nu bırakırsam” der insan. Evet, çünkü hep böyle olmuş. Allah hiç kimseyi bırakmıyor. O’nu hep ilkönce insanlar bırakmış. Bu öncelik hep insanlara mahsus, Allah’a ait değil. Bu konuda binlerce örnek verilebilir. Yani insan hiç terk edilirim diye korkmuyor. Eğer bir güvensizlik ruhu varsa, o da kişinin kendisine ait duyduğu bir güvensizlik. İnsan kendi kendine: “Ya ben de onların yaptığını yaparsam ve Allah’ı bırakırsam” diyorsun. Bu da acı dolu bir sevgi değil mi diyeceksiniz. Evet, dünyamız cennet değil ve Allah sevgisinde de böyle acılar var. Fakat başka sevgilere nazaran en büyük fark şu ki, o da her şeyin kişinin kendi elinde olmasıdır. Yani öbür sevgiler gibi adaletsiz değil. Bu sevgiye sen ne kadar değer veriyor, sarılıyor isen, o sevgi de sana o kadar mutluluk veriyor. Sen bırakmazsan Allah seni hiç bırakmıyor. En güzel yanı ise, O seni muhakkak seviyor. Ne olursan ol, hangi milletin, ülkenin, kültürün, dilin, ırkın, cinsin insanı olursan ol, O seni seviyor. Çünkü O’nun ellerinin işisin. Seni O yarattı. O’nun hakkında hiç üzülmen gerekmiyor. O bir yanlışlık yapar diye hiçbir korkun yok. Ölür, hastalanır, O’na kötülük yaparlar, acı çeker, nedensiz senden nefret eder, seni anlayamaz, sesini duymaz, nankördür vs. gibi şeyler de Allah için geçerli değil. Kısacası Kuranda defalarca “eşi ve benzeri yok” diye geçer ve bu söz çok doğru bir hakikattir. O’na eş olan hiçbir şey yok. Ne mutlu bu sevgiyi hissedip, tadıp, yaşayanlara.
Eski Adamı Üzerinizden Atın
10 Ocak 2004 Cumartesi
Askerden ve annemden sonra Almanya’daki eve geldiğimde, banyoda çok ilginç bir manzarayla karşılaştım. Banyonun ortasında sivri bir dağ gibi yığılmış kirli çamaşırlar duruyordu. Kimin olabilir diye şöyle bir baktım, hepsi karımındı. O kadar çamaşırı insan bir haftada falan çıkaramazdı. Üç ay ben yoktum ve benim hanım üç ay hiç çamaşır yıkamamış! Otomatik çamaşır makinesi falan da var. Yıkamamış işte. Her gittiğim yerde benim ilginç bir şey görmem şarttır sanki! Annemin taşınması, eve döndüğümde de böyle bir durum. Bunlar ise anında görünenleri. Evdeyken makinede çamaşırları ben yıkardım. Benim önem verdiğim şeylere herkes öyle önem vermiyordu. Bu yüzden de çevremdekiler beni tımarhane delisi falan gibi göstermeye pek bayılırlar, en çok da annem! Hayat ise daima kötü sürprizlerle doludur. Bu benim anlattığım şeyleri ise sadece bir espri sayın.
Düşünüyorum da öğretilmese bile bazı şeyler insanların içinde doğal olarak ya var ya da yok. Bunu kadercilik anlayışıyla anlamak için değil de herkesin mücadele vermesi gereken zayıflıklarının tabiatıyla, doğuştan var olduğunu vurgulamak için yazıyorum. Allah’ın sözü diye inandığımız o kitaplar, daima iyi olmaya yönelik değişiklik yapmamız gerektiğini, hatta kişiliğimizi tümüyle değiştirmeye teşvik edicidir. Mesela bu konuda aklıma bir ayet geldi. Resul Pavlus Efes’teki inananlara şöyle söylüyor:
...evvelki yaşayışınıza göre, hile arzularına göre, çürüyen eski adamı bertaraf edin ve fikrinizin ruhu ile yenilenin ve salahta (doğrulukta) ve hakikat kutsiyetinde Allah’a göre yaratılan yeni adamı giyin. Efesoslular 4:22-24 eski tercüme.
Resul Pavlus Allah’ın ruhuyla esinlenerek, herkesin yapması gereken bir değişikliği emrediyor. Yani eski elbise gibi önceki kişiliğimizi atıp, yeni elbise gibi Allah'ın isteğine uygun olan kişiliği giymemiz gerektiğini söylüyor. Kime yazıyor bunu? Sadece Efes’te yaşayan, o zamanki küçük topluluğa mı; hayır, aslında tüm insanlığa. Hiç kimse otomatik olarak sadece iyi özelliklerle birlikte doğmuyor. Bütün baştan aşağı kötü olan özelliklerle de doğmuyor. Yaşadığımız çevrenin etkisi ne kadar büyük de olsa, bizde meydana getireceği negatif etkilerden kurtulmak için, Allah herkesin muhakkak mücadele vermesi gerektiğini vurguluyor. Hem yalnız çevremizin mi etkisi var? Ta atamız Âdem’den aldığımız günah mirası bir yana, bizim kendimizin günahları da çok büyük rol oynuyor. Dışarıdaki etkilere karşı ne kadar kuvvetli olursak olalım, aslında içimizdeki, benliğimizdeki, nefsimizdeki zayıflıklara karşı yenilmemiz daha kolay gerçekleşiyor. Bu zayıflıklara kim sahip değil? Tahtta oturan en büyük kralın çocuğu da olsak bu böyle, bir dilim ekmek bulamayan anne babaya ait sokak çocuğu da olsak bu böyle. Kısacası dünyaya gelmekle bir savaşın içinde doğuyoruz. Hayatı, Allah’ı seviyorsak, bu savaşı vermemiz muhakkak gerekli. Bu savaş ise topla tüfekle yapılmıyor. Ruhi bir savaş; etle, kanla olan bir savaş gibi değil. Bu nedenle yeryüzümüzde hâkim olan adaletsizlik, savaşlar, nefretler, kıskançlıklar, tatminsizlik, fesat, vs. gibi kötü olan şeylerin tek sebebi sadece insan değil. Kitabımın başlarında bahsettiğim gibi, ruhi bir varlığın bu konuda çok etkili olduğunu görmemek için ne olmak lazım? Belki de görmemek, anlamamak için kör ve de anlayışsız olmak lazım. Çünkü kitap açıkça diyor:
Son olarak RAB’de, O’nun üstün gücü ile güçlenin. İblisin hilelerine karşı durabilmek için Tanrının sağladığı bütün silahları kuşanın.
Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır. Bu nedenle, kötü günde dayanabilmek, gerekli her şeyi yaptıktan sonra yerinizde durabilmeniz için Tanrının bütün silahlarını kuşanın.
Böylece, belinizi gerçekle kuşatmış, göğsünüze doğruluk zırhını takmış ve ayaklarınıza esenlik müjdesini yaymak hazırlığını giymiş olarak yerinizde durun. Bunların hepsine ek olarak, Şeytanın bütün ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını alın. Kurtuluş miğferini ve ruhun kılıcını, yani Tanrı sözünü alın. Her türlü dua ve yalvarışla, her zaman ruhun yönetiminde dua edin. Bu amaçla, bütün kutsallar için yalvarışta bulunarak tam bir adanmışlıkla uyanık durun. Efesoslular-Efesliler 6:10-18
Eskiden kılıçla kalkanla savaşa giden şövalyeler, bellerini, göğüslerini, başlarından ayaklarına kadar korumaya alırlardı. Ağır zırhlar giyerlerdi ki kolay kolay yara almasınlar. Bu benzetmeden yola çıkarak resul harfi zırhlar yerine, ruhi değerlerle ilgili korunmadan bahsediyor. Mesela, kendimizi gerçekle kuşanmaktan bahsediyor. Biz gerçeği seviyor muyuz? Doğruluğu bir zırha benzetiyor. Hâlbuki insanlık bir zırh olarak hep yalana başvurmuştur. Yalanlarla kendilerini korumaya çalışmışlardır. Bu doğruluk zırhını da göğse takmak gerekli, çünkü yalan da doğruluk da yürekten gelir. Yalanlar bize kesinlikle koruma olmuyor ve de olmayacak. Ancak kısa vadede olduğunu sanıyoruz. “Esenlik müjdesini ayaklarımıza giyinmeliyiz” demekle, adımlarımız bizi Allah’ın müjdesi denilen iyi haberi yaymaya yönlendirmeli. Bunu yapabilmek için de ilan edeceğimiz iyi haberi önce kendimiz öğrenmeliyiz. Ondan sonra da o bilgiler ile oturduğu yerde tembel tembel, sadece kendi kendini güden çobanlar olmamalıyız, bir şeyler yapmalıyız. (Hezekiel 34’üncü bölümün tümü) Bununla da ikiyüzlülükle ellerinde Mukaddes Kitap ve kapı kapı giden Şahitlere benzemeyi kastetmiyorum. Onların inandığı: “Herkes, her din kötü, bir biz doğru ve iyiyiz. Herkesi kötüleyebilirsin ama bizlere tek kelime bile söyleme” demek ikiyüzlülük değil de nedir? Bu şekilde bırakın insanları kurtarmayı, eğer onlar kurtuluşa layık olsalar bile, zamanla o organizasyonun öğretileriyle ancak ikiyüzlü, sahtekâr, imansız olup; kişi organizasyonu için kendini tümüyle satmak zorunda bırakıldığından, Resul Yuhanna’nın Vahiy kitabında geçen ancak o fahişeye benzer. (Vahiy 17. ve 18. bölümlerin tümü) Kısacası öyle yerlerde kalmak istersek, yukarıda Pavlus’un söylediği sözleri de çöpe atmamız gerekir. O kuruluşlar zaten insanı buna zorlar. Allah’ın kastettiği müjde götürme işini Şahitlere ve benzerlerine bakarak karıştırmayalım. (Matta 23:15) Allah’a duyulacak imanı, sevgiyi insan ancak özgür bir iradeyle, korku ve baskı altında olmadan geliştirebilir. Allah kimseyi zorlamak istemiyor. İsteseydi bu konuda en büyük güce ve kudrete yine kendisi sahiptir. Bu yüzden öğrendiğimiz iyi haberi insanlara iyi haber gibi, ismine layık ve uygun bir şekilde duyurmalıyız. Kişiye inanmadığı şeyi sistemli ve sinsi bir şekilde zorla, baskıyla, tehditle kabul ettirmek, onun bütün inançlarını kalıplaştırmak ve o insanlardan koskoca ikiyüzlü bir ordu meydana getirmek, iyi haber, müjde yaymak demek değildir. Bir başarı ise hiç değildir. Çünkü disiplinli, itaatkâr ordulara dünyamız haddinden fazla sahip ve de onlarla dolup taşmış bile. Elde ettiğimiz bu başarılarla ne halde olduğumuz da ortada. Zor, baskı derken, bunları ille de hep bir kaba kuvvet olarak anlamayalım. İnsan psikolojisini tanıyıp onların vicdanlarıyla oynamak, sırf kendi amaçlarımız uğrunda şekillendirmek, zamanımızda o kadar büyük bir ustalıkta değildir. İsa Mesih bu müjdeyi çok güzel bir biçimde duyurdu, O’nu örnek alalım. (Matta 5-6 ve 7’inci bölümlerin tümü)
Bunların hepsine ek olarak da bizim her türlü cesaretimizi kıracak ne olursa olsun, imanı bir kalkan gibi kullanmalıyız. Kalkan, gelen vuruşları engellemek için kişiye siper, korunma olur. Hakikati, gerçeği, barışı seven birinin ne kadar çok saldırılara uğrayacağını tahmin edebilir misiniz? Bir keresinde eski bir Amerikan başkanının, “yalandan daha korkunç olan ne vardır biliyor musunuz” diye sorup, cevap olarak da “gerçek” demesi, dünyamızın gidişine uygun bir tariftir. O insanlar bu işlerle haşır neşir olduklarından, bu konuda ne söylediklerini çok iyi görüyor ve de biliyorlardı. Yukarda sayılan özellikler bize hoş gelse de bunlar uygulanırken çevremizdeki insanları zaman zaman çok öfkelendirecektir. Bu yüzden yalnız bize karşı olacak öfkelere de değil, her türlü zorluklarda imanımız bizi bir kalkan gibi korumalıdır. Burada da açıklama yapmak zorundayım. İnsanlar kendi yanlışlıklarına, ait oldukları dinlerine yöneltilen gerçek suçlamalara kulaklarını tıkamayı «iman kalkanı» gibi görüyorlar. Bu aslında tam tersine imanımızı değil, savunduğumuz o şeylere karşı imansızlığımızı gösterir. İyi ve kuvvetli bir iman her fikre açık olmayla geliştirilir. Saklanmak, kaçmak, kulak tıkamak, imansızlığın işaretleridir. Bu durum da genelde bilgisizlikten ve ilgisizlikten kaynaklanır. Ben hiçbir peygamberin ya da Allah adamının bu gibi şeylerden kaçtığını okumadım. Kötülükten uzak durmak başka bir şeydir, insanın imanı hakkında konuşup onu savunması başka bir şeydir. Şahitler ya da fanatik dinciler bunları çoğu zaman karmakarışık bir şekilde algılarlar. (1.Petrus 3:15) Bunları gerçeklerden, hakikatten korkup, nefret edenler yapar.
Resul, elimize kılıç olarak Tanrı sözünü almamızı, bunu da her türlü Allah’a dualarla belirtmemiz gerektiğini vurguluyor. Neden burada her türlü dua diyor? Niye papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayın demiyor? Çünkü durumlar ve şartlar her zaman değişik bir şekilde gelişecektir. Bizler o olayları değişik şekillerde algılayacağız. İşte burada daima duaların içimizden, yüreğimizden geldiği gibi, samimiyetle olmasına dikkat etmeliyiz. Ayrıca dualar vasıtasıyla Allah’a yalvardığımız o şeylerde kendi kendimizi de bina etmiş olacağız.
Mesela, Allah’a cennetin bir an önce gelmesi ve yeryüzünde de Allah’ın iradesi olması için dua ettiğimiz zaman, biliyoruz ki bu şey ister biz dua edelim ister etmeyelim, Allah bir gün cenneti zaten kuracaktır. Ee, biz o zaman kesin kez olacak bir şey için ne diye dua ediyoruz? Aslında bununla o şeyi ne kadar istediğimizi vurguluyoruz, yüreğimizden o şeye ne kadar değer verdiğimizi göstermiş olup, bunlarla da kendimizi o istek ve arzuya hazırlamış oluyoruz.
Bir çocuğa babası bisiklet ısmarlamış, satın da almıştır. Fakat gelene kadar birkaç gün beklemesi gereklidir. Çocuk artık o bisiklete benzer bisikletlerin önünde durup da uzun uzun bakmaz mı? Hâlbuki alındı, muhakkak da gelecek, o da ona binecek. Oturup beklesin, hiç umursamasın. Var mıdır böyle bir çocuk? Bırakın çocukları, ben 45 yaşında adamlar bilirim, görgülü varlıklı olduğu halde, aldığı yeni arabayı, motosikleti, eline fener alıp da gece yarısı garaja bakmaya gitmiştir. Bunlar o kişilerin bu şeylere yürekten verdikleri değeri göstermiyor mu? İşte resul de, bizim dualarımız yürekten değer verdiğimiz şeyleri belirtmek için olsun diye teşvik ediyor. Yalnız dikkat edelim, RABBİMİZ Alaattin’in lambasındaki dev değildir. Dualarımız sadece bencil isteklerimizden ziyade, Allah’ın iradesine uygun mu değil mi diye de önce düşünelim.
En sonunda da bu şeylere tam bir adanmışlıkla Resul bizleri uyanık durmaya teşvik ediyor. Tam bir bütünlükle, bölünmüş bir şekilde değil, tüm içtenlikle, yarım yamalak değil.
İşte vermemiz gereken savaş bu şekilde olmalı. Hepimiz bu savaş alanı içindeyiz. Sadece Allah’a inananlar mı bir savaş veriyor? Bence inanmayıp, kendi heves ve arzularına yönelik hırsları için savaş verenlerin durumu daha da zor. Bu savaşı dünya ulusları her gün veriyor. Onların bu savaşları filmlerde, hikâyelerde, romanlarda konu oluyor. Ekmek savaşı, kariyer savaşı, menfaat savaşı, cinsiyet savaşı, para savaşı, milliyetçilik- ırkçılık savaşı... Saymakla biter mi! Yaşamak kolay değil.
Peki, hiçbir şey yapmak istemeden pasif kalınabilir mi? Bir adada, hiç kimsenin olmadığı bir yerde, kalın taş duvarlı saraylarda, kalelerde, tapınaklarda saklanmakla insan “bu savaştan uzakta kaldım” diyebilir mi? Hayır. Bununla belki olsa olsa ancak toplumlardan, insanlardan uzak kalmak olur. Bu da yetmez mi, diye düşünenler çoktur. Mukaddes yazılar bizi kötü, negatif yönde etkileyen üç temel etkiden bahsediyor. Benliğimiz, yani nefsimiz. İkincisi dünyanın etkisi, yani bütün bu dünyada olan şeyler, organize edilmiş yaşadığımız dünya sistemi. Üçüncü neden olarak Şeytan ve Cinleri, yani gökteki ruhi varlıklar. (İncil-Yakup 3:15)
Bu hakikatlere göre kendimizden, benliğimizden nasıl kaçacağız? Göksel ruhi yaratıklar dediğimiz Şeytan ve cinleri için ne ada ne kale ne de yerin dibi gibi olan yerler, onlar için bir gizlilik değildir. Kaldı ki kendi zayıflıklarımızı da bunlara ekleyecek olursak, kaçmak için hiç şansımız yok demektir. Bazıları ise hepsinden kurtulmak için ölümü seçiyor. Ben de bu yolu seçmiştim. Fakat ben ümitsizdim, bilgisizdim, çaresizdim. Benim sahip olduğum şeylerle yaşamaya gücüm kalmamıştı. Fakat bilgi sahibi olduktan sonra yanıldığımı anladım. “Ölmek bu kadar ucuz olmamalı” diye düşündüm. Mademki ölümü cebime koymuştum, o zaman bundan sonraki hayatı Allah için yaşamak, ölmekten çok daha anlamlı ve mutluluk verici olacaktı. En değerli dürtü de insanın duyduğu sevgidir. Evet, birini seversen canlanıveriyorsun. Ben bu sevgiyi, tarif edilemez hayranlığı Allah’a karşı duymuştum. O’nu tanımaya uğraşırken de kendimi tanıyordum.
«Kendini tanımak da ne demekmiş!» diye bu çok kişiye komik gelir. Aslında bizler kendimizi tanımıyoruz. Ancak tanıdığımızı sanıyoruz. Hepimiz basit de olsa bir olay karşısında önceden, “ben olsam şöyle ya da böyle yaparım” der. Fakat o olay cereyan ettiği zaman çok farklı şeyler yaptığını görür. Hatta hiç düşünmediği şeyleri yapar. Bu gibi yanılgılara insanlar hayatlarında sayısız kereler düşer. Hem biz insanlar bütün olayları ve ayrıca kendimizi tam olarak tartmamız mümkün müdür? Duygularımız var, korkularımız var, menfaatlerimiz var, zevklerimiz yani nefsimiz var, tutamadığımız öfkemiz var, kıskançlıklarımız, tembelliğimiz, oburluğumuz, açgözlülüğümüz var, var da var. Bunlar bizleri o kadar etkiliyor ki; biz de o şeyi, “şöyle, böyle yaparım” dediğimiz o şeyi bambaşka bir şekilde yapıyoruz. Bu da tam olayın içindeyken gerçekleşiyor. Dışında olan için durum çok basit ve kolaydır. Çok kuvvetli imanı olup, büyük denemelerden geçmiş öyle insanlar tanıyıp duydum ki, fakat çok basit şeyler için her şeyi, bütün imanını, sevgisini bir anda atıvermiştir. Bize göre çok basit, fakat o kişinin yıkılması, düşmesi için demek ki bu yeterli olmuştur. Bu yüzden gizlemeye çalıştığımız yanlış şeyleri küçük görmeyelim. O küçücük dediğimiz şeyler, biz farkında olmadan zamanla içimizde o kadar büyüyorlar ki, gün geliyor bir dev olup karşımıza çıkıyorlar. Hiç ummadığımız, bir zamanlar içimizdeki o küçücük olan şeye de yeniliyoruz. Vücudumuza giren mikroplar da küçüktür, etkileri de önce küçük küçük başlar. Doktorlar tecrübeleri ve bilgileriyle o mikrobu yenecek ilaçlar, antibiyotikler verir. Çünkü onlar mikrobu ne kadar küçükken yenerlerse, hastanın iyileşmesinin de o kadar kolay olacağını bilirler. Fakat bırakılırsa, o en önemsiz gibi başlayan hastalıklar insanı ölüme bile götürebilir. Bizde ortaya çıkan çeşit çeşit günahlar da buna benzetilebilir. Eğer daha başlangıçta önlem alıp onu yenmezsek, o bizi yenecektir. Yine ilk annemiz olan Havva’nın durumunu düşünecek olursak, o da bu mikrobun içinde büyümesine meydan verdi. Burada mikrop gibi olan şey, Allahın sahip olduğu bir özelliğe, O’nun emrini çiğneyerek sahip olmaktı. Zamanla o düşüncelerinde öyle büyüdü ki, artık karşı koymak yerine tam tersine onu korkunç arzu etti. Benliğine hâkim olan o isteğe uydu ve yemesi yasak olan meyveyi aldı ve yedi. Yalnız yemekle kalmadı, aynı itaatsizliğin içine kocasını da çekti. Ona da verdi, o da yedi.
Yatılı okuldayken öğrenciler tuvaletlerde sigara içerlerdi. Ben içmiyordum. Her zaman bana gösterdikleri o sigara ikramını bir görseydiniz. O çeşit çeşit Amerikan sigaraları, kömürlü filtreli sigaralar, mentollü sigaralar, bilmem neli sigaralar. O zamanlar: “Okul müdürünün kendisi bile bu kadar çeşit sigara görmemiştir” diyordum. Fakat ne zamanki ben sigaraya başladım ve de alıştım, işte o zaman kimse bana filtresiz en ucuz birinci sigarasını bile vermez oldu. Neden onlar birden cimri oldular? Daha doğrusu, neden önceden o kadar cömerttiler? Çünkü onların her sigara içtiklerinde, karşılarında kendileri gibi olmayan birine bakmak vicdanlarını rahatsız ediyordu. Çünkü kendileri kötü olan bir şeye yenilmişlerdi. Fakat o içmeyen, onların yaptığını yapmayan, kararlı olduğu müddetçe, onlar da vicdanlarında rahatsızlık duyacaklardı. Bu yüzden devamlı bir ısrarla sanki “sen de bizim yaptığımızı yap, bizden biri gibi ol” diyorlardı. Ne zamanki onlardan biri gibi oldun mu, “oh!” diyorlar, içleri rahatlıyor. “Böyle yenik düşen demek ki yalnız biz değilmişiz” diyerek tatmin oluyorlar. Moralleri yükseliyor. Artık onlardan biri gibi oldun ya, sigara yerine avucunu yalarsın. Aynı şeyleri ilerde ben de yaptım. Karşımda “ben içmem” diyen arkadaşıma, hiç durmadan içmesi için ısrarlarda bulunuyordum. Ne zaman ki o da yenildi, benim gibi oldu, “oh! Demek ki bu yamukluğu yapan sırf ben değilim” dedim, vicdanım rahatladı. “Aldanmayın kötü arkadaşlıklar iyi huyu bozar” diye Allah peygamber kulları vasıtasıyla boşuna söylemedi. (1.Korintoslular 15:33) Havva da kocasına muhakkak buna benzer bir duyguyla verdi o meyveden. Yaptığı ve yenildiği şeyde yalnız kalmak istemedi. Ben sadece bir sigara örneğini kullandım. Siz isterseniz esrar, eroin, fuhuş, hırsızlık, kavga, cinayet, alkol, inanç vs. gibi örnekleri de kullanabilirsiniz. İnsanlar vicdanlarını rahatsız eden her konuda birbirlerini de aynı şeyleri yapmaya teşvik etmişlerdir. Başlangıçta istemediği o şeye kendi yenildiyse, genelde başkalarının da yenilmesini ister. Bu gibi teşvikleri insanlar birbirlerine binlerce senedir yaptılar. Bizim benliğimizde olan bir kötülük, bir zayıflık bu. Kararlı olup da yenilmeyenlerden ise insanlar nefret etmiştir. Peygamberleri öldürmelerinin nedeni de bu yüzdendir. Zaten rahatsızlık duyduğu o vicdanı dağlayıp, hissetmez hale getirene kadar canı çıkmışken, biri çıkar ve onların o vicdanlarını çalıştırmaya uğraşır. İki seçenek vardır artık: Ya o pis işleri yok etmek, ya da o işleri kötüleyeni. İnsanlık ise çoğu zaman o pis işlerden ziyade, o işleri kötüleyen kişileri yok etmiştir.
Kuran, Şahitler ve Misafirperverlik
11.Ocak.2004-Pazar
Artık vaktim çoktu. Kuranı da okudum. Mukaddes Kitap gibi uzun değildi. Yaklaşık İncil kadar büyüklükte bir kitaptı. Çok çabuk okuyuverdim. Dediğim gibi artık çalışmıyordum da. Bütün gün ve gece kitap okuyordum dersem biraz mübalağa gibi olur ama günde ortalama sekiz saat okuyordum dersem yalan söylemiş olmam. Kuran değişik bir üslupla, yani anlatım tarzıyla yazılmıştı. Orada olaylar kopuk kopuk geçiyordu. Önceden Mukaddes Kitabı okuduğum için, bahsedilen olayların etraflıca nasıl olduğunu da biliyordum. Bu yüzden o bahsedilen olayların tümü gözümde hemen canlanıveriyordu. Kendi kendime ise, “bu kitaptan başka kitabı okumayan ve ona inanmayanlar bu olayları ve anlamlarını nasıl kavrayacaklar” diye de içimden geçiriyordum. Çünkü Müslümanlar Mukaddes Kitabı tanımazlar bile. Gerçi işleriyle Kuranı da tanımıyorlar ya, neyse. Çünkü onlara göre Mukaddes Kitap gâvurların kitabıdır! Ellerine bile almaktan çekinirler. Okullarda, din derslerinde, camilerde, yazı ve dergilerde hep bu doğrultuda bilgi almışlardır. “Müslüman’ım diyen kaç kişi Kuranı kendi dilinde okumuş, mümkünse de araştırmıştır?” sorusunu da hiç sormayalım daha iyi olur. Cevabı korkunçtur, çünkü hemen hemen hiç denecek kadar azdır.
Kuranı da Mukaddes Kitabı da okumadan önce, onlara karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Daha doğrusu ne inanıyordum ne de inanmıyordum. Bilmediğim şeyler için ne konuşabilirdim ki? Şahitlerden ve Josef’ten öğrendiğim kadarıyla Kuran Allah sözü değildi. O insanlar ise Mukaddes Kitaba karşı bende iyi bir etki bırakmışlardı. Olabilirdi, Kuran Allah’tan değilse içimden, “doğru söylüyorlardır” diye geçiriyordum. Bunlar muhakkak araştırmış öğrenmişlerdir diye düşünüyordum. Öyleyse ben Kuranı neden okudum? Her şeyden ziyade bir şeyi çok iyi biliyordum. İlk olarak bu hakikati çevremdeki en yakınlarıma, sevdiklerime anlatacaktım. Onlar da annem, babam, karım, kardeşlerim ve de daha birçok tanıdıklarımın hepsi de Müslüman’dı. Onların bana olacak tepkilerini de tahmin edebiliyordum. İster inansınlar ister inanmasınlar, “İncil-Tevrat” dediğimde, “önce kendi kitabını okusaydın ya oğlum” diyeceklerdi. Kuranı da biraderimin yaptığı gibi, sadece karşı gelmek için bir kalkan olarak kullanacaklardı. Bu nedenlerden başka en önemli neden de kendimdim. Ben de olsam “sorarım” diyordum. İnsan içinde doğduğu büyüdüğü dini araştırmadan, cup diye başka bir dine atlar mıydı? Atlarsa da o kişi sırf kendini düşünen, akılsız biridir. Çünkü herkes ona “neden?” diye soracaktır. Yalnız neden sorusundan ziyade, o insanlara yardım etmek de önemli bir sebeptir. Kişi Allah ile arasında iyi bir bağlantı kurmak için uğraşıyorsa, insanları da sevmek zorunda olduğunu öğreniyor. Aslında bunlar hep samimi ve yürekten gelerek gerçeği bulmak için araştıran insanların özellikleri olmalıdır. Bu nedenler beni Kuranı okumaya zorladı. Zorladı derken, hiçbir nedenim de olmasaydı, bu kadar kitap okuduktan sonra, yüz milyonlarca insanın “inanıyorum” dediği kitabı okumamak da çok ayıp olurdu. Mukaddes Kitabı okumaya ben bu düşünceyle başlamıştım. Aynı düşünce Kuran için neden geçerli olmamalıydı?
Kitabımda Yehova Şahitlerinden çok bahsedeceğim. Asıl amacım onları kötülemekten ziyade, izledikleri yolda onları sadece bir örnek olarak göstermek olacak. Onların davranışları, tutumları, tepkileri, inanç biçimleri vs. kısacası, birçoklarının içinden sadece bir örnek olacaklar. Bana göre hiçbiri birbirinden pek farklı değil. Şahitler nasılsa Müslümanlar da öyle, Hıristiyanlar da Yahudiler de. Fark sadece o kişinin bu işi ne kadar çok ciddiye almasında. Benim inanç ve görüşlerime göre onlardaki ağır basan ruh da aynı kaynaktan. Ama bu kaynak Allah değil. Çünkü temelde hepsinin işleri birbirine benziyor. Ne yapıyorlarsa bunları Allah’ı sevdikleri için yapmıyorlar. Tanımıyorlar ki sevsinler! Tanımak istemiyorlar ki, acaba sevecekler mi sevmeyecekler mi bilsinler. Aradaki fark sanki renk ve zevk meselesi gibi olmuş. Bütün dinleri çeşitlerine göre renklendirin ve hoşunuza giden rengi seçin. O dinin içinde olan ise bu renklerdeki seçme hürriyetini dahi kullanamıyor; çünkü o renk kurdele ona doğuştan bağlanıyor. O da buna doğru mu yanlış mı diye hiç düşünmeden, araştırmadan ismi gibi sarılıp bağlanıyor.
Kişinin ilişkisi bir dine ya da o mezhebe karşı ne kadar yoğunsa, ona bir o kadar da bir şey ispatlamak, anlatmak, inandırmak zor, hatta imkânsız olur. İstediğiniz ispatları getirin. Ne kadar çok inandığı kitaptan ayetler gösterirseniz gösterin, yeteri kadar da mantıkla, örneklerle bunu ona anlatmaya çalışın, o kişi bunu ne dinler ne araştırır ne de okur. Çünkü o inancını sanki başka kişilerin vekâleti altına vermiştir. Bu durum aynı bir avukat tutmaya benzetilebilir. Avukat tutan kişi Avukatına vekâletname denilen bir belge verir. Bu o avukatı kendi adınıza yetkili kıldığınızı belirten bir sözleşmedir. Yoksa o avukat sizi kanunların önünde temsil edemeyecektir. Bundan sonra o avukat sizin adınıza ne derse ne yaparsa kabullenmiş oluyorsunuz demektir. İşte insanlar da Allah ile ilişkilerinde sanki bir avukat gibi kendilerine benzer insanları, dinleri, organizasyonları, mezhepleri, tarikatları tutuyorlar ve onları yetkilendiriyorlar. Davranış ve inançları: “Sizler bizim adımıza inanın, bizim adımıza iman edin, bizim adımıza bu kitapları açıklayın ve biz de siz ne derseniz yapacağız” demek anlamına geliyor. Fakat insan, her şeyi kendisine veren babasıyla olan ilişkisinde araya avukat sokar mı? O insanlar Allah ile ilişkilerinde hata yapmaktan korktukları için böyle yaptıklarını söylüyorlar. Avukat diye verdiğim örnek onun için çok yerinde. Avukat da kanunlar önünde hata yapmayalım diye tutulur. Olabilir, bir kişi böyle resmi bir yolla babasıyla ilişki kurabilir. Fakat o kişi de bundan sonra babasından ona aynı resmiyetle davranmasından fazla bir şey beklememesi gerekir. Dedim ya bütün bunlar sevgi noksanlığından kaynaklanıyor. Bir de böyle insanlar kendilerini kandırıp, “nasıl olsa bizlerin adına onlar hesap verecek” diyorlar. Evet, onlar kendi ve senin adına hesap verecek diyelim, peki bu seni kurtarıp günahsız mı yapacak? Sen onların dediklerini yapıp onlara itaat etmekle, onlar yaptırdı diye bütün o suçlardan arınmış mı olacaksın? Âdem ve Havva örneğinde, onlar ne kendilerini ne de çocuklarını bu gibi bir savunmayla kurtarabildiler mi?
Eskiden biri bana bunları böyle açıklasa inanmazdım, deli bu adam derdim, fakat insanlık aynen bu durumda. Bu konularla ilgili tarih kitaplarını açın okuyun. Binlerce sene o yöneticileri, papazları, hocaları, hahamları, organizasyonları falan insanların üzerlerine musallat olmuş gösterirler. Kısmen gerçek yanı varsa da aslında: “Sen bizim için her şeyi yapma yetkisine sahip ol” diyerek başlarına böyle insanları getirmeye onların kendileri çok heveslenmişlerdir. Başa getirdikleri insanlar da zamanla onların canlarına okumuştur. Bu konuların ayrıntılarına internette yayınladığım sayfaları da ekleyerek ilerde yine sık sık değineceğim.
Kuranı okumuş ama hepsini tabii ki anlamamıştım. Belki de Mukaddes Kitap gibi, hem çok şey aynı zamanda da hiç bir şey anlamamıştım. Fakat bu iki kitap hakkında da zihnimde bir resim kaldıysa, o da karşı gelecek bir şey bulamadığım oldu. Bir şey derken, ne Müslümanların Mukaddes Kitaba karşı söylediklerini buldum, ne de Hıristiyanların Kuran hakkındaki söylediklerini, ne de başka kötü bir şey. En önemlisi de bu kitap Müslümanların o çok önem vererek tuttukları bütün kuralları, kanunları ve bayramları da yazmıyordu. Anlamamış olabilirdim. Onlar yıllarca bu işle meşguldüler, “muhakkak da benden daha iyi biliyorlardır” diye düşünüyordum.
Çevremde bana en yakın olan benden bir buçuk yaş büyük erkek kardeşime bu konulardan bahsetmeye başladım. Hafta sonları bir araya geldiğimizde, bu kitapların ilginç kitaplar olduğunu söylüyor ve oradaki olayları ona hikâye ederek anlatıyordum. Bu konular muhakkak benim gibi onun için de değişik bir şeydi. Ancak kardeşim Allah’a falan inancı olmayan biriydi. Hiç de ilgisi olmamıştı. Ne çocukken ne de sonra, hiç onu dua ederken dahi görmemişimdir. Ablam için öyle diyemem. O benden üç yaş büyüktü. O inanan biriydi. Fakat ilerde onun gerçek Allah’a değil de birçokları gibi sadece kafasından, yüreğinden yarattığı bir Allah’a inandığını görecektim. Yirmi yıllık tecrübem içinde Allah’ı, Allah’ın kendini tanıttığı şekilde inanmak isteyen insana rastlamam, ya da onlar hakkında duymam ise, sayıları bir elin parmakları kadar bile olmayacaktı. İmanın da paranın da kimde olduğu belli değildir derler. Bu sözün de muhakkak doğru yanı vardır. Bizler insanız ve insanlara o gözle bakıyoruz. RAB ise insanları bambaşka gözle görüyor. Onun için bu sözlerimi sadece benim hislerim, görüşlerim, tecrübelerim olarak algılayın. Birçok konularda da yanılmış olmayı çok arzu ederim. Çünkü bu bahsi geçecek konular, acı, buruk, çirkin, korkunç şeyler; hatta bence ölümden dahi korkunç. Onun için bu kitapta okuyacağınız şeyler hakkında yanılıyor olmayı çok istemişimdir.
Biraderim benim bu anlattıklarımdan çok sıkılmaya başladı. “Başka konu falan yok mu?” diyordu. Kavga etmediğimiz zamanlar haricinde acaba ne konuşuyorduk diye düşündüm. Ne vardı bu konularda sanki. Bu konular vaktimizi bomboş olan şeylerle geçirmekten daha değerli değil miydi? Hem de bunlar onun hiç bilmediği, duymadığı şeylerdi. Bizzat kendisini de ilgilendiriyordu. Hiç kimsesi olmadığından hafta sonları mecburen, canı sıkılığında bana gelirdi. Hafta sonunu genelde bizle geçirir, pazar akşamı da kavga ederek giderdi. Genelde hep böyle oluyordu. Cuma günü yine iyi olur, pazar günü işi bitti mi giderken yine bir kavga-lanet. Mukaddes Kitap, Kuran ve bu konular hepsinden farklıydı. Ben de insanlar hakkında içimden “hiç kimse kötü olamaz, ancak bilmiyorlar onun için kötülük yapıyorlar” diye inanıyordum. “Benim bu kardeşim de bilirse, muhakkak iyi olur, iyiliği öğrenir ve sever, çünkü bunları insan değil Allah istiyor” diye kesin bir inancım vardı. Artık onun yaptığı şeylere karşı kafamı bozmuyordum. Çocukluktan beri kardeşler arasındaki ilişkimiz hep kavga, çekişmeyle geçmişti. Bundan sonra ben bir değişiklik yapayım, belki onlar da etkilenirler diye, çok müsamaha göstermeye başladım. Hemen parlayıp, öfkelenmektense, sakin, yumuşak biri olmaya uğraşıyordum. Yalnız akraba olduğum kişilere değil, herkese karşı bu ölçülere sahip olmaya uğraşmalıydım. Bazen hiç de kolay olmuyordu. Bu değişikliği görenler ise bana daha da bir kabarmaya başlamışlardı. En çok da bana bunu yapan kardeş dediğim insandı.
Yine bir gün bana telefon etti. “Yahu bu adamlar bizi dinimizden döndürmek için Türkçe de öğrenmişler” diyordu. Heyecanlı ve aynı zamanda da alaycı bir sesle. “Hem de bizim gibi gencecik çocuklar” diyor, “ama bunlar Kurana inanmıyor ki” diye de ekliyordu. Sanki kendi inanıyordu! Ben: “Onları içeri al da bir dinle” dedim. O ise: “Benim şimdi vaktim yok ama şu gün gelin” dedim, “tam o gün de bulamasınlar diye evden gideceğim” diyordu. Ben adeta yalvarıyordum, “yapma, bir dinle” diye. Başka ne işi vardı ki. Altı yedi metrekarelik bir odada kalıp, bütün kazancını ve de bir o kadar daha borç alarak zevkine, arabasına harcıyordu. “Sen de gelirsen dinlerim” dedi. Tam o zaman da hava karlı kış, aramız da 50 km. uzaklıkta. İstemesem de “peki gelirim” dedim. Tam o gün onun odasında bekliyorduk ki zil çaldı. En üst katta oturduğundan, biri geldiğinde haliyle o kişinin yukarıya çıkması için bir müddet geçiyordu. Ben de görünce hayret ettim. Yirmi, yirmi bir yaşlarında iki Alman genç Türkçe konuşuyordu. Ben böyle bir şeyi ilk defa görmüştüm. Eniştemiz Almandı ama yirmi sene sonra dahi hâlâ Türkçe bir cümle bile kurduğunu görmemiştim. Ancak ara sıra belli kelimeler söylerdi. Ayrıca Almanlar hemen hemen hiçbir konuda Türkçe en küçücük bir fayda olacak şeye zahmet vermek istemediler. O Almanya’ya ilk gelen Türkler, konservelerin üzerinde inek resmi var diye köpek mamalarını alıp yemişler. Sonra sonra o konservelerin üzerine köpek resmi yapılmış. Bu gencecik çocuklar ise Almanya gibi bir yerde kapı kapı inandıkları şeyi ilan etmek için dolaşıyorlardı. Bunun için de Türkçe öğrenmişlerdi. Hangi Alman böyle bir şey yapardı ya da yapmıştı! Şahitlerin bu gayretlerinden ben çok etkilendim. Konuşmaya başladık. Birinin şivesi çok kötüydü ama tanıdıkça anlaşılıyordu. Öbürünün konuşmasından Alman olduğu neredeyse hiç anlaşılmıyordu. Biz onları çok sıcak karşıladık, onlar da bu havaya uyduğundan aramızda güzel bir atmosfer oldu. Odada tek bir yataktan başka bir şey yoktu, bu yüzden ben ve biraderim yere oturduk. Konuşma karşılıklı tanışma sorularıyla geçti. Bizim merakımız onlarınkinden büyüktü ki, onlara biz sorular soruyorduk. Nasıl Türkçe öğrendiklerini, neden Türkçe de başka bir dil değil gibi. Onlar da anlatıyorlardı. Ben hep onların Allaha ait konulara girmelerini bekledim. Öyle de böyle de konuya girdik. Bizimki hemen “Kuran” dedi. Amacı sadece karşı gelmekti. Çünkü kendisini tanımasam! Müslüman’ım diye geçinenlerin içinde bu yola başvurmayan hemen hemen kimse yok gibidir. Bence onların amacı soru sormak, öğrenmek değil, karşı gelmekti. Ben de karşı gelmiştim ama başka şekilde ve amaçla. Herkes kendisine göre saçma da olsa birkaç soru soruyor. Aldığı cevap ise onu ya iyi yönde etkiliyor ya da öfkelendiriyor. Ben çantamdaki Kuranı çıkardım. Amacım her iki kitabında aynı şeyleri yazdığını göstermeye çalışmaktı. Fakat o şivesi kötü olan çocuğun bendeki Kuranı görünce, yüzünün buruştuğunu da gördüm.
Biz o küçücük odada sanırım bir iki saat konuştuk. Daha sonra hemen bitişik binada pizzacı vardı, oraya gittik. Ben hiçbir şey yemek istemedim, ancak bir içecek ısmarladım. O zamanlar da hâlâ sigara içiyordum. Ben sigarayı yakınca onlara da verdim. Şahitleri sadece bana gelen o ihtiyar karı kocadan tanıyıp, onların sigara içmeyi günah olarak inandıklarını da biliyordum. O zamanki eğitimimize göre kibarlık olsun diye yine de verdim. Onlar ise “biz sigara hiç kullanmayız, Allah böyle şeylerden hoşlanmıyor” dediler. O sıralarda kardeşim de sigarayı bırakmıştı. O bir bırakır bir başlardı. Bazen bir sene hiç içmez sonra yine başlardı. Sık sık olduğu için artık alışmıştık. Yalnız kendi ne yapıyorsa herkesin de öyle yapmasını ister. O sigarayı bıraktıysa, sen de bırakmalısın! Tam bu olayda da benim sigara içmemi konu yaptı ve onların yanında alaylı şekilde bana taş atıyordu. Onlar da kendilerini o havaya kaptırıp, onun tarafında duruş aldılar. Bunlara rağmen Şahitlerin sigara konusundaki söyledikleri doğruydu. Fakat onların bana karşı olmaları, benim biraderin çok hoşuna gitmişti. Çocukluğumuzdan beri beni kötülemeyi çok severdi. Dediğim gibi hiç kimsesi de olmadığından, genelde benim arkadaşlarımı arkadaş edinir, sonra da onun yüzünden onlardan ayrılmak zorunda kalırdım. Ya da daima benim bir düşmanım gibi beni arkamdan kötülerdi. Dikkat ettiğimde ise aslında o bunu herkes için yapıyordu. Sadece benim için değildi. Fakat bazen çok sinsice ve de kötü niyetle yaptığını da görüyordum. Yani bir insan o anlık öfkeyle konuşur, atar tutar, öfkenin etkisiyle de olsa bunlar içten gelen konuşmalardır. Fakat bundaki yakıt eğer öfkeyse, o yakıt hiç bitmiyordu! Ben onu umursamadım, çünkü biraderimi tanıyordum! Fakat öbürlerinin yaptıklarına ise dikkat ediyordum. İlk bakışta onlar bana değil ona sempati duymuşlardı, hem ayrıca benim elimde Kuranı da görmüşlerdi. Bir de yaradılış olarak o benden sakin, ikiyüzlü bir yapıya sahipti. Bu da onu bence yumuşak gibi gösteriyordu. Ben bu duruma çok sevindim tabii. Kendi kendime: “Aman o öğrensin, bir başlasın da nasıl olursa olsun” diyordum. Pizzacıdan sonra da 50 kilometre uzaklıktaki benim eve gittik. Gece yarısına kadar oturduk. Derin ruhi konular pek yoktu. Birinin ismi Bernd şivesi kötü olanınki Schmid. Schmid yanılmıyorsam o zamanlar 19-20 yaşlarındaydı. Dış görünüşü Türk’e çok benziyordu. Bu da bence onun en büyük problemiydi. Bernd ondan herhalde iki yaş büyüktü. Bernd sakin, yumuşak huylu biriydi. Herkesin onun yanında rahatlık duyacağı biri dersem, herhalde hata yapmamış olurum. Bence aşırı olduğu zaman, bu da insanın kendine büyük bir tuzak olabiliyor. O zamanlar bu arkadaşla olacak beraberliğimizin bir sürü engellere, yasaklara rağmen bugüne kadar süreceğini hiç düşünmemiştim. Parayı ve parayla ilgili şeylerde menfaatini çok sevmesine rağmen, sakin ve yumuşak huyu onun bu kötü özelliklerini örtüyordu. Ben onların hep iyi yanlarını görmeye çalıştım. Zaman zaman kendi menfaatleri için onların hatalarını yüzlerine karşı söylediysem de, ne onlar değişti ne de ben.
Gece yarısı ayrılmadan önce, Türkçe konuşulan toplantıların da olduğunu söylediler. Bizim oraya gelmemizi istiyorlardı. Bu durum ilgimizi çekmişti. Çünkü din denildi mi, hep yaşlı insanlar geliyordu aklımıza. Böyle genç bizim yaşımızdaki insanların görünüşte bile de olsa Allah’a değer vermeleri, her gün sokakta rastlanılan bir olay değildi. Beni öbür gelenler de kendi dilinde, yani Almanca yapılan toplantılara çok davet etmişlerdi, ama ben gitmek istememiştim. Ayıp olmasın diye bir kere gittim. Toplantılarında doğal olarak onlara yakın olan insanlar da kendi yaşlarındaydı. Gençler de vardı, toplantıya anne babalarıyla gelmişlerdi. Bir de benim için onlar yabancı insanlardı. Ya da ben o havayı algıladım. Fakat konuşulan şeyler falan benim o kadar ilgimi çekmemişti. Kendi dilimde değildi, anlamak için önce düşünmem gerekiyordu. Bu arada da öbür sözleri kaçırıyordum. Çünkü bu konular insanın yüreğine gitmeliydi. Basit yüzeysel şeyler değildi ki düşünmeden anlayasın. Elma armut denildiği zaman hemen gözümde canlandırırım, düşünmeme hiç gerek yoktur. Fakat bu konular elma armut gibi basit değildi. Hem biz yıllarca Almanya’da yaşamış olsak da kullanılan bu dil güncel hayatta hemen hemen hiç kullanılmıyordu. Yani bizim için yeni bir dil gibiydi. Bu yüzden “Türkçe toplantı da var” denilince ilgilendik. Fakat en önemli neden Bernd ve Schmid’di. Yoksa gidiş geliş ta 200 kilometre uzaklıkta olan o toplantıya pazar günü sabahın köründe gitmezdik. Ayrıca onların bir andaki arkadaşlığı hoşumuza gitmişti. Hâlbuki onlar bizlere yaptıkları bu ziyaretler için rapor verip, bütün bunları görev-vazife anlayışıyla yapıyorlarmış! Benim için işin içinde Allah olacağından dolayı oraya gitmek çok önemliydi.
Ben bu ilk buluşmamızdaki beraberlikten kendi adıma etkilenmiştim. Örneğin, sigara içme konusu. Onlar bu durumu benim biraderden etkilenerek alay eder gibi yaptılarsa da haklıydılar. Kimsenin beni düşündüğünü zaten sanmıyordum. Karşı gelinen ya da alay bile olsa, ama alay edilen konu doğruydu. Bu durum beni de zaten rahatsız ediyordu. Sigara kokmasın diye oturma odasında ve de evin birçok yerlerinde hiç içmezdim. Ya bodruma inip bahçeye çıkıp orada, ya da mutfakta içerdim. Orada bir sobamız vardı, sigaranın ucunu onun deliğine tutunca bütün dumanı içine çekiyordu. Bu durumu görenler: “Seninkisi sigara içmek değil, işkence” diye benimle gülüşürlerdi. Sigaranın kokusu da sonradan rahatsızlık vericiydi. Bir de bazen elimde sigara varken bile Allah’a dua ettiğimi bilirim. Allah’a dua derken, O’nunla konuşurdum dersem daha doğru olacak.
Dua ederken özel bir pozisyona girmemiz zaten gerekmiyor. Müslümanların, Hıristiyanların hatta Yahudilerin yaptıkları dua etme şekilleri Allah’ın emri değil, olsa olsa ancak kendilerinin düzeni. Toplu yerlerde ibadet etmekte bir düzen sağlamak için desem, o zaman neden evde de onlar o şekilde ibadet ediyorlar? Onların içlerinden geldiği için bu böyle desem, buna da inanmak imkânsız. Mukaddes Yazılarda Kuran dâhil, ibadet şeklinde kesin bir kural yok. Secdeye eğilmek diye yazan ayetteki kasıt, saygı anlamında. Namazın tarifi falan değil. Salât, yüceltmek demek; “Salâta kıyam etmek” ise, “ibadete, Allah’ı yüceltmeye kalkmak” anlamına geliyor. Yine belirtiyorum, ibadet şeklinin kesin kuralları yok. Eğer ille de bir kural arıyorsak, o da Allah’a sevgi ve saygı dolu bütün bir yürekle yaklaşıp, bu işi bedenden ziyade samimi bir ruhla yapmak. Allah’ın ibadet diye insanlardan beklediği bu. Bu konuda Müslümanlar gibi Yahudiler de eski yasadan kaynaklanan bilgiyle belli bir yerde ve şekille Allah’a tapınmayı savunduğundan, öyle inanan bir kadına İsa Mesih şöyle cevap veriyor (ki bazı kurallar ancak İsa gelene kadar geçerliydi):
“…Fakat gerçekten tapınanların Babaya ruhta ve hakikatte tapınacakları saat geliyor ve şimdidir; çünkü Baba kendine böyle tapınanları arar. Allah ruhtur ve O’na tapınanların ruhta ve hakikatte tapınmaları gerekir” derİncil-Yuhanna 4:19-26 de.
Hakiki ibadet şekli işte bu. İnsan ruhundan, içinden gelen sözlerle Allah’ın önüne gelmeli, anlamadığı sözlerle değil. Hâlbuki sadece bu ibadet kuralları hakkında Müslüman âleminin “namaz ve dua” adları altında Kurandan iki üç misli kalın kuralcı kitapları vardır. Oralarda yazan hiçbir kuralı da Kuranın ayetleriyle bağdaştıramazlar. Kuranı kendi dilinde hiç okumamış ve okumaya da teşvik edilmemiş o çocuklara, kalın ciltli, içinde kara çizgili figürlerle, şekillerine kadar belirledikleri kurallarla, namazın nasıl kılındığını öğretirler. Kısacası Allah’a nasıl ibadet edilir konusunda kafalarından uydurdukları, bitmez tükenmez o anlamsız katı kuralları, yıllar boyunca yılmadan yorulmadan o küçücük beyinlerin içine sokmaya çalışmışlardır. Bazıları çocuklarını 7 yaşında o camilere, Kuran kurslarına diye gönderip, askerlik çağına kadar da oralardan eğitim almasını beklerler. Onların da oralarda aldığı eğitim, hemen hemen sadece bu kuralları öğrenmektir. O çocuklar aptes alırken, acaba hangi eliyle önce neresini tutacaktır! Acaba aptesli mi, yoksa aptesti bozuldu mu? Denize girerse yüzmekle oruç bozulur mu? On, on iki veya on altı yaşındaki çocuklara öğretilenler bunlar. Bunlar uğrunda o çocukların yedikleri dayaklar, aldıkları cezalar da hariç. Bu sadece namazın bedensel kuralları, bir de bu işin Arapça okunacak, anlamadığı, hiçbir zaman da anlayamayacağı duaları var. Daha da ilerler ise anadili gibi Arapça öğrenecek ki Kuranı okuyabilsin! Sonrada benim gibi biri kalkıp “Allah sevgisinden” bahsedecek! Okuyan da içinden: “Bu iş bu kadar basit mi, biz daha bütün gençliğimizde namaz nasıl kılınır kitabını hatasız bitiremedik” diye geçirmez mi? Müslümanlıkta daha çocukken Allah tanıtılmaya ve sıkıysa o tanıtılan Allah’ı da sevdirmeye bu teşviklerle başlanıyor.
Siz bu yazılanları okuyup da bu insanların cahil mi olduğunu düşünüyorsunuz? “Bu kafasızlık sadece bizim memleketimizde mi var” diyorsunuz? Gelin de Amerika’daki, Avrupa’daki dindarları görün. Bu kitapta hiç durmadan, sık sık Yehova şahitlerinden, sayıca en büyük Hıristiyanlık dinlerinden de bahsedeceğim. Onlara da mı “cahil” diyeceksiniz? Akıllılar mı cahiller mi bilmiyorum, fakat dünyayı yönettiklerine göre ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Hem bütün bu dinlerin amacı acaba gerçekten de Allah’ı mı sevdirmek? Acaba onlar harıl harıl bunun için mi çalışıyorlar? Ne için çalıştıklarına hemen karar vermeden, gelin İsa Mesih’in dediği gibi onların meyvelerine bakalım. (Matta 7:15-23) Yeryüzünde Allah’ı tanıyıp da gerçekten seven ve bu sevgiyi hisseden kaç kişi var? Fakat dinlerden, dincilerden ve maalesef de onların vasıtasıyla nefretle Allah’tan uzaklaşmış kaç milyar insan var? Sizce bunlar hangi konuda başarılı olmuşlar? Allah’ı sevdirmekte mi, yoksa O’ndan koparıp nefret ettirmekte mi? Hangisinde başarılı oldular ise, işte bu onların meyveleridir ve başarmaya uğraştıkları şeydir. Hem dinler hakkında otomatik olarak nüfus kâğıtlarında, istatistiklerde geçen sayısal çoğunluklar sevginin bir ispatı değildir.
Gelelim yine ibadet konusuna, ibadetteki eğilmeye. İnsanlar kralların da önünde secdeye eğilmişler. Tekvin 18:2 de İbrahim peygamber davet ettiği, hiç tanımadığı adamların da önünde yere kadar eğildi diye geçiyor. Çinlilerde, Japonlarda, uzak doğuda hâlâ insanların önünde eğilmek bir saygı gösterisidir. Bizlerde de durum pek farklı değildir. Allah’ın önünde de tabii eğilinir. Hem de asıl O’nun önünde eğilinir. Fakat bu bizim saygımızı gösteriyor, ibadetin ille de belli bir şekli olması gerektiğini değil. İncillerin bazı tercümelerinde «İsa’nın önünde tapındı» diye geçen ayetlerin aslı «secde kıldı, eğildi» demektir. İlk İncil Yunanca olarak kaleme alındığından dolayı, Yunancada secde etmek ile tapınmak kelimeleri eş anlamlarda anlaşıldığından, bazı tercümeler Hıristiyanlığın da o saçma üçlük öğretisini desteklemek amacıyla bu kelimeyi, “tapınma” şeklinde tercüme etmişler. Hâlbuki İsa kimseyi kendisine taptırtmadı, tam tersine, tapınılması gereken biri var ise onun Allah olduğunu vurgulayıp, yaşantısında da bunu her zaman gösterdi. (Matta 26:38-44 Yuhanna 20:17) Kısacası secde etmek ile tapınmak aynı şeyler değildir. Aynı bir beden duruşu alınıyorsa da bu iş aynı bir yürek tutumuyla yapılmaz. Ben çok insanın önünde saygıdan ötürü eğilirsem de bunu aynı Allah’ın önünde yaptığım bir yürek tutumuyla hiçbir insanın önünde yapmam. Onun için de ibadette beden şeklimizin önemi yok. Çok daha önemli olanı Allah’a karşı duyduğumuz yürekten gelen sevgi ve saygıdır. Bu da ille dış görünüşten belli olmaz. İnsan otururken, yürürken, yatarken, yemek yerken, çalışırken ve de daha başka saymadığım her durumda Allah ile konuşur ve dua edebilir. Bunun yanında tabii ki sakin kapalı bir odada, saygılı bir duruşla da Allah’a ibadet edilir, toplu bir yerde de. Bunlarla anlatmak istediğim, Allah’a yaklaşmanın kesin bir bedensel kuralı ve yeri olmadığıdır. Yine dediğim gibi ille de bir kural koymak istiyorsak o da sevgi, saygı ve Allah’ın isteklerini yaparak O’nu yüceltmektir. Bunlar da dış görünüşten alınan şekillerle hemen o anda belli olmaz.
Neyse, konudan konuya uçmadan anlatmaya devam edeyim. Evet, Allah’a her fırsatta konuşarak, O’na yüreğimi açardım. İşte bazen bu durumu elimde sigara da varken yapınca, sıkılmaya başlamıştım. Yalnız saygısızlık anlamından da değil. Mesela yemek yerken içimden Allah ile konuşmak beni rahatsız etmezdi. Fakat sigara içmek Allah’ın bence de istemediği bir şeydi. Kim çocuğunu -kaç yaşına gelirse gelsin- onun sigaraya bağımlı olmasını ister? Normal insanlardan bahsediyorum. Artık paketlerin üzerinde dahi açıkça, “sigara öldürür” diye yazmaya başladılar. Allah bizim kendimizi bu şekilde ölüme itmemizi hiçbir zaman “ister” diyemiyorum. Şahitlerin haksız, yanlış birçok tarafları vardır, ama bu sigara konusunda onlara hak veriyorum. Fakat onlar bu konuda tek din değiller. Mormonlar (bu da bir din), sigara bir yana, onlar hatta siyah çay ya da kahve içmeyi dahi günah olarak algılıyorlar. Bununla da siyah çayın, kahvenin insan sağlığına zararlı olduğunu belirtmek istiyorlar. Bazı yiyecek ve içeceklerden kaçınanlar sadece Şahitler değil, daha fanatikleri bile var, onu vurgulamak istiyorum. Evet, sigarayı bırakmalıydım. Sırf kendimi düşündüğüm için değil, önce bunu Allah’ı sevdiğim için yapmalıydım.
İlk karım çok sigara içerdi. Bir keresinde “beni seviyor musun?” demiştim. “Evet” demişti. “Peki, bu sigaradan daha mı çok seviyorsun” deyince, durumu anlayıp, “saçmalama, onla bunun ne ilgisi var” diyerek konuyu savuşturmaya kalkmıştı. Bırakmasını, ya da hiç olmazsa azaltmasını istiyordum. O bitmek bilmeyen ekşi kokulu Maltepe sigaralarından içerdi. Bu da neredeyse günde bir, hatta iki paket bile olurdu. Benim de aklıma karıma sorduğum bu soru gelmişti. Demek ki eğer ben de sigarayı bırakamıyorsam, -kendi mantığıma göre- sigarayı Allah’tan daha çok seviyordum. Öyle ya, aynı mantıkla ben bunu karıma sormuştum. Hâlbuki ben genelde günde beş altı sigara içerdim, onu da nikotin ve katran tutan ağızlıklarla. O ağızlıklar şimdiki gibi değildi. İspirtoyla kendim içini açarak temizliyordum. Askere bile giderken ağızlığı ve temizlemek için gerekli olan malzemelerini yanımda götürmüştüm. Bazen dolup da o nikotin ağzınıza bir geldi mi, ne iğrenç bir acılıkta tadı vardır bilmem bilir misiniz? Ağızlıkla içmiş olanlar bilir. O damla kadar büyüklükte bile değildir, ancak zerre kadar az olduğu halde korkunç iğrençtir. İşte ciğerlerimize bunu çekiyoruz! Bir damla nikotinin ise bir tavşanı öldürdüğünü belki de duymuşsunuzdur.
Sigara kokulu kadınla beraber olmak çirkindi. Karımın sigarayı bırakmasıyla ilgili konuda bir yerde ben kendimi de düşünmüştüm. Oysa Allah sadece bizim iyiliğimizi düşünüyor. Sigarayı bırakmam acılı ve zor oldu. Çok büyük bir sıkıntımda Allah’a yalvarırken, bir ses sanki vicdanımdan şu sözleri söyledi: “Sen uğrunda daha sigarayı bile feda edemediğin Allah’tan mı şimdi yardım istiyorsun?” O gün söz verdim ve sigarayı bıraktım. Hâlâ, aradan 24 sene geçti, hiçbir tane bile içmedim. Bazen rüyalarımda sigara içtiğimi görürüm. Korkuyla uyanırım da rüya olduğunu anlayınca sevinirim.
O zamanlar Allah’a: “Sigarayı bırakacağım” diye söz vermiştim, ama ancak bir hafta iki hafta dişimi zor sıktım. İçimden tekrar sigara içmeyi geçiriyordum. Hatta kendimi kandırıp: “Ancak söz verdim, yemin etmedim ki” diyordum. Fakat o zamanlar Şahitlerin toplantılarına gitmem bu konuda bana çok fayda sağlamıştı. Ben tam bunları düşünürken, o pazar günkü konuşmacı “söz vermenin önemi” üzerinde bir konuşma verdi. “Allah söz verip de tutmayan kişinin canını arıyor” diye ayetlerle yerinden gösterdi. Allah için söz vermek çok önemliydi. Yemin etmek ile aslında aynı anlamdaydı. Yemin, Allah adıyla yapılıyor, söz ise sadece insanlar arasında kullanılan bir şey gibi gözüküyor. Fakat her ikisinde de insan tutmadığı zaman açıkça yalancı oluyor ki, bu da Allah’ın nefret ettiği bir şey. Yaptığımız birçok hatalar, günahlar var, fakat bildiğimiz kadarını kasten uygulamıyor, tam tersini yapıyorsak, bedelini de muhakkak ödemeliyiz. Genelde de bu bedel çok ağır oluyor. Dinlediğim o konuşmadan, sigara konusunda ve buna bağlı Allah’a verdiğim söz konusunda ben de artık yeterli bilgiye sahiptim. Ben hâlâ bu konuşmayı sanki sadece benim için verilmişti diye görürüm. Bütün konuşma boyunca dinlediğim şeyler ve Mukaddes Kitaptan okuduğum ispatlarla sigara içmeyi artık aklımdan iyice silmem gerektiğini öğrendim. Çünkü ben de söz vermiştim. Konuşmayı veren kişi sıradan biriydi. İleriki yıllarda acaba o konuşmacının kabiliyeti mi beni etkilemişti diye kongrelerde falan kendisine dikkat ettim. Hayır, tam tersine, hiç de öyle yetenekli bir konuşmacı falan değildi. Fakat bu konuyla ilgili gösterdiği ayetler ve savunduğu düşünce doğruydu. Beni etkileyen de bunlar olmuştu. İlerde yetenek sahibi konuşmacılar da tanıyacaktım. Ne kadar etkili olurlarsa olsunlar, kişi kendini değiştirmeye kararlı değilse, dinleyen kişi için o konuşmacı sanki iyi bir şarkıcı gibi oluyor. Kısacası insan o sözlere yüreğinde yer vermiyor ise, etkisi de sıfır oluyor. (Hezekiel 33:31-32) Demek ki ben konuşmacıdan ziyade o sözlerden etkilenmiştim. Ayrıca bu sigara konusu hiç Kutsal Kitaplarda da geçmez. Açıkça “sigara içmeyin” demez. O zamanlar zaten sigara yokmuş ki, desin. Fakat bir prensip var, o da 2.Korintoslular 7:1’de: “Bedenini ve ruhunu temiz tut” der. Sigaranın insan bedenini temiz tuttuğu ise kesinlikle söylenemez. Bunun gibi bozuk bir yiyecek de yemek ve yedirmek doğru değildir. Çaresizlikler müstesna, ama gereksiz yere, tembellikten ötürü, ya da cimrilik etmek için bozulmuş bir eti yemek de satmak da sigara, esrar, eroin içmek gibidir. Ya da insanlara pislik içinde hazırlanan yiyecekleri de sunmak aynı şeydir. Bu saydıklarımın ancak dozları, etkileri farklıdır. Bir bisiklet çalan da araba çalan da hırsızdır. Araba daha değerli olduğu için o kişi ne daha çok ne de o bisikleti çalan daha az hırsızdır. Ancak o kişilerin kanun önünde ödeyecekleri cezanın bedeli maddesel bakımdan farklıdır. Fakat bu onları hırsız olmaktan kurtarmaz. Çünkü hırsızlık, miktarı ve değeri ne olursa olsun Allah’ın prensiplerine uymaz. Nasıl ki titiz, bedenini temiz tutmaya çalışan birinin sigara içmesiyle, bu titizliğinin ve temizliğinin bir anlamı kalmayacağı gibi.
Aslında bu sigaranın sağlık problemleri yanında, kokusu da beni rahatsız etmiyor muydu? Yalnız sigara kokusu değil, yemek yaparken de tencereye kapak kapamışsam ki, koku çıkmasın diye kapardım. Yemeğe bakmam gerektiğinde ise, tencere-tavayı camdan dışarıya sokağa doğru tutar, kapağını öyle açardım. Koca bir duman bulutu çıkınca, hep çocuk gibi sevinirdim. “Oh! Yoksa bu yağlı buhar dumanı odanın içine yayılacaktı, leş gibi kokacaktık” diye. İlerde havalandırmalar aldık, koku dışarı gitsin diye bacaya bağladık, ama yine de tam olmuyor. Çok pahalıları, güçlü motorlu olanları varmış. Bence yüzde yüz koku gitmese de insan çok aza indirebiliyor. Neredeyse yirmi beş yıldır evli olduğum karım ise bu durumlara hâlâ hiç dikkat etmez. Kapın kapalı banyoya gir, o yemek yapıyorsa kokusundan anlarsın. Bu gibi koku rahatsızlıklarını her insan aynı şekilde algılamıyor demek istiyorum. Beni sigaradan uzaklaştıran en büyük neden söz vermem olmasına rağmen, tabiatıyla sigaradan nasıl iğrendiğimi de dile getirmeye çalıştım.
Kış günlerinde, o büyük dört beş katlı yürüyen merdivenli mağazalarda, bazı insanların yanımdan geçerken üstlerindeki yemek kokusunu duyardım. Bazı Türklerin üstü genelde yağ ve sigara kokardı. Çok soğuk kış aylarında, hatta çok kişinin üstü böyle kokuyordu. Hava soğuk diye havalandırmıyorlar. Bir de Türkler çoğunlukla yemekleri evde yaptıkları için bu problem oluyor. Almanlar evde pek tencere tava şeklinde yemek yapmıyorlar. Hele bir de karı koca çalışıyorlarsa. Onlar genelde salam, sosis, ya da hazır şeyler yiyiyorlar. Bir de döner neredeyse her köye kadar geldiğinden, ya döner, tavuk, pizza alıp o yemek problemini de hallediyorlar. Eskiden kalmalar, ekşi lahana denilen Almanların milli yemeğini evinde kokutmazsa o zaten Alman değildir. Gençler hep işin kolayına gidiyorlar. Genelde hepsi evlerine çok pahalı mutfaklar alır, ama iş çıkacak diye korkudan birine kahve bile yapamazlar. Bu durumdan Türkler de etkilenmedi denemez. Bu hiçbir şey yapmama durumu burada yetişen yeni kuşağın da işine geldi. Onların o misafirperverliği de bu şekilde suya düştü. Aslında bu insanın içinde olmalı. Cömertlik, fedakârlık, sevmek bunlar zorla olursa, kalite bozulur. Aynı zamanda mutsuzluk verir, hem de nefrete dönüşür. Bu Türkiye’de yaşarken de böyleydi. O insanlar misafirperverliği zorla, toplum korkusundan, dedikodudan korktukları için yapıyorlardı. Kaç kişi bunu içinden gelerek, severek, mutluluk duyarak yapıyor? Ne yapacaklarsa insanlar karşısındakine bakarak yapıyorlar. Onlara göre misafir değerli biriyse, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez kuralı geçerli. Bunun böyle olduğunun çok kişi de farkındadır. Bu yüzden de birine çok misafirperver bir şekilde değer mi verdiniz; o kişi izzeti kendi üzerine alır ve içinden “bak ben ne kadar değerli biriymişim ki bunlar bana böyle davranıyor” diye geçirir. İnsanlar o kadar bozulmuş, vicdanları o kadar dağlanmış ki; kendilerine ya hiç değer verilmez, rasgele veren biri de olduğu zaman izzeti o değer verene değil de yine kendi üzerine alır. Onlara göre her şey menfaate dayalıdır. Almanların ise durup dururken birinin ona iyi davranışı karşısında ödü kopar. Ay bu benden ne isteyecek diye rahatsız olur. Borçlu kalmasın diye de kendisine göre hemen karşılığı olacak bir şey vermeye bakar, bir içki, çikolata falan gibi. Artık sen ona ne verdiysen, ya da ne yaptıysan o değerde olmasını tartarak. İnsanların birbirlerine bir şeyler vermesi, takdirini minnetini göstermesi tabii ki iyidir. Fakat bunun böyle bir yürek tutumuyla olup olmadığını zamanla hemen anlarsınız. O kişiyi hemen hemen hiç görmediğiniz gibi, bir de arada sanki buzlar vardır. Anlarsın ki senin yapmış olduğun ne olursa olsun, aslında verdiği şeyle sanki “al ve ağzın kapansın, sana da benim hiçbir borcum falan yok” demek istiyordur. Bunlar gururlu, adil Almanlar! Bir de yüzsüzleri vardır ki, onlar aynı bir nalıncı keseri gibidir. Senin cömert olduğunu sezdi mi, senden aldığı her şeyde bir de sana iyilik yapıyormuş gibi bir pozisyona girer. Yani sana selam vermesi bile kendisine göre büyük bir lütuf, bir hediyedir! Bu yüzden bizim Türkler hani bazen onların bir popolarını yalamadığımız kalmıştır. Onlar da bu o Türklerin yaptıkları her içten gelen şeye kendilerini katlanmak zorunda hisseder gibi göstermişlerdir. Yani adam helva mı veriyor al ye diye, bir de ısrar mı etti, Alman da onu zar zor yutuyor gibi olur. Bazen de haklılar bu anlamsız ısrardan sıkıntı duymaya. Bunlar her iki kültür için de geçerli problemler. Türk helva verir, onu memnun etsin diye şarap da verir. Arkadan da güler yüzünü gördü mü, muhakkak bir derdiyle geri gelir! Bitmez tükenmez dertlerle. İnsan bir toplumu kötülemeye kalktı mı, eğer tarafsız ise her iki tarafın da birçok eksiklikleri olduğunu görüyor. Rengi ve şekli değişik olabilir. Fakat genelde hemen iyi ve güler yüzle davranan birinden Almanlar korkar. Ben de dur bakalım ne çıkacak diye korkarım. Fakat bizzat ben bu durumları bildiğimden, böyle duygularıma yenilmemeye çalışmışımdır. Allah da zaman zaman duygularımıza, hislerimize göre davranmamızın çok yanlış olduğunu veya olabileceğini zaten vurguluyor. (Yeremya 17:9)
İnsanlar hep birbirlerini kötülerler. Belki de en kolay şey budur. Hiç tanımadığın bir kişi hakkında kötü olduğunu söyle, bu onun üzerinde muhakkak tutar. Fakat bu senin şıp diye her şeyi uzaktan anlayan biri olduğun anlamına da gelmez. Evet, insanlık hatalı, kusurlu ve de kötü olabilir. Bu yüzden de senin o kişi hakkındaki görüşlerin üç aşağı beş yukarı falcı kadınlar gibi tutuyor da olabilir. Fakat kişilere hep nasıl açığı var diye bir gözle bakana kadar, nasıl iyi yanları var diye neden bakılmaz? Bir insanın iyi özelliğini bulmak zordur, fakat zor olan şeyler mutluluk verir. Yıkmak çok kolaydır, fakat yapmak; zor olan yapmaktır. Bir köprü yapımında binlerce işçi, mühendis, araç gereç çalışır ve de bitirmek yıllar sürer. Fakat onu yıkmak için bazen bir kişi dahi yeterlidir. Bombaları yerleştireceği yerlere yerleştirip yıkması o kişinin birkaç saatini bile almaz. Bazen yok etmek için bir düğmeye basmak bile yeterli olur. Yapıcı olmak, bina etmek zordur, ama güzeldir; yıkmak ise kolay ve çirkindir. İnsan ilişkilerinin böyle yıkıcı bir hale gelmesi için çok uğraş verilen bir zamanda yaşıyoruz. Yıllarca olan insan ilişkileri ve dostluklar da aynen bu benzetmedeki köprü yapımı ve yıkımı gibidir. Yıllar, hatta bir ömür boyu iyi olan ilişkiler bir anda yok olup gidiverir. O iki tarafında birbirlerine karşı göstermiş oldukları fedakârlıkları, dostlukları, güzel sözleri, sevgileri, beraberlikleri, bir anda yanlış bir davranış ya da sözlerle yıkmak çok kolaydır. Yine de tamir edilebilir, ama bu bina etmek gibi zor ve zahmetlidir. Çoğu zaman insanlar bu zahmetli işten kaçarlar. Nefret, kin, gurur, öfke, çekememezlik, kıskançlık gibi duygularını beslemek onlara nedense daha kolay gözükür.
Misafirperverlik konusunda aklıma Hazreti İbrahim geldi. Hiç tanımadığı insanların önünde eğilip yalvarıyor ve onlara: “Kulunun yanında kalmadan geçme, ne olur biraz su getirilsin ayaklarınızı yıkayın, ağaç altında dinlenin, bir parça ekmek getireyim de yüreğinizi kuvvetlendirin; ondan sonra geçer gidersiniz” diyor Tekvin-Yaratılış 18:1-8 de. Bunlar İbrahim’in hiç görmediği, tanımadığı insanlar. İbrahim ise çok zengin biri, “onun zenginliğini yer taşıyamıyordu” diye geçiyor kitapta. Birçok sürüleri, hayvanları, köle ve cariyeleri var. Eğer zamanımızdaki zenginlerle kıyaslayacak olursak, onların yanında İbrahim aslında çok fakir kalır. Onun o zamanki sahip olduğu üç bin, beş bin koyun, eşek, dana, bugün yalnız zengin ülkelerde değil, bizim ülkemizde de birçok insanın birikimi olan bir servettir. Şekli değişik. Koyun sürüsü yerine, bankada parası var, evi var, arabası var, emekliliği var falan. O zaman bu insanlar çölde çadırlarda yaşıyorlar. Ekmeklerini hani taştan çıkarıyorlar denilen bir laf vardır ya, işte öyle kazanıyorlar. Zamanımızda parayla ince un elde etmek en ucuz yiyecek maddesi. Kalın veya kepekli un neredeyse satılmıyor bile. İbrahim’in zamanında o ince unu yapabilmek bile korkunç bir iş. Bir de onun alçak gönüllüğüne bakın, o gelenlere “gelin bir parça ekmek yiyip yüreğinizi kuvvetlendirin” diyor. Bu arada ise hemen karısına koşup: “çabuk ol has unlardan pide yap hazırla” diye söylüyor. Sürüye koşup sürüden bir buzağı seçiyor ve uşağına veriyor “genç buzağıyı kesip hemen hazırlayın” diye emrediyor. Bütün bu sahneleri gözünüzün önünde canlandırabiliyor musunuz? Günün sıcağında, çadırının kapısında sakin sakin oturan İbrahim, bu gelenleri görünce korkunç bir harekete geçiyor. Oraya buraya koşturuyor, karısına, uşağına emirler veriyor.
Şimdi hangi kadına, “hiç tanımadığım şu adamlara hemen pideler yap” diye emirler verilebilir! Verilirse de hamur yerine o kadın öyle kocayı fırına sokup, fırında pide yapmaz mı?! Yine: “Hiç menfaatin olmadığı halde sokaktan geçen bu adamlara senin bu halin ne, çıldırdın mı be adam!” demez mi? Sara gibi bir kadın bunu demez. O yüreğinden, içinden dahi kocasına “efendim” diye hitap eden biri. (Tekvin-Yaratılış 18:12 ve 1.Petrus 3:5-6.) Bu örnekler zamanımızın insanlarından, dincilerinden, hele hele kendilerinden başka kimselerin kurtulmayacağını iddia eden Yehova Şahitlerinin kadınlarının anlayışından ve uygulamalarından ne kadar farklıdır.
Dikkat ettiyseniz, “İbrahim’in bir sürü kölesi de var cariyesi de” dedik. Böyle bir şey zamanımızda olsa, içlerinde en iyisi bile bizzat kendi kalkıp da o kişileri davet etmez, kölesini gönderir ve: “Sor bakalım ne istiyorlarmış” dedirtir. Bu adamdaki saygıya, her şeyden ziyade sevgiye bakın. Sevmese zaten yapamazdı. İnsanları sevdiği kesin, çünkü kendisi de insan. Peki, karısı nasıl biriydi? Kel kör, uyuzun biri miydi? Yoksa çok muhtaçtı da hiç kimsesi olmadığından İbrahim’e zorla itaat mı ediyordu? Tam tersine. Sara, kocası İbrahim’le Mısıra gittiklerinde, “Tüm Mısır’da bakılışta ondan güzel kadın yoktu” diye geçiyor ayette. Hatta İbrahim karısının güzelliğinden korktuğu için, kendisini öldürüp de karısını elinden almasınlar diye karısı Sara’ya, “bu benim kardeşimdir de” diye tembih ediyor. Karısı da bu durumu anlıyor. Şimdiki zamanda bir koca karısına böyle bir şey söyleyecek! Bir kere o erkek kadının gözünde sıfır olur. İkincisi, kadın açar ağzını yumar gözünü. “Sen pezevenk misin be!” diye bir başlar, sonunu siz tahmin edin artık. Bunları da namuslu falan olduğu için değil, tam tersine, bu tip kadınlar erkekleri tahrik etmekte çok daha uzmandırlar. Bu moda Avrupa’da meşhurdur. Kadın karşısında huylandığı başka bir erkeği gördü mü, yanındakiyle artık bir şaapmadığı kalır. Bunu da yanındakini çok sevdiği için değil, karşısındakini huylandırmak için yapar. Bunların evleri yok mu sanki. Evde ise birbirleriyle kedi köpek gibidirler. O büyük şov ya dışarıdakileri tahrik etmek için yapılır, ya da hayvansal duygularını frenlemek istemedikleri için!
İbrahim’in hakkında Tekvin-Yaratılış 12:10-20 de geçen Mısır kralının İbrahim’in karısı Sara’yı eş olarak alması, hemen Sara’nın kralın koynuna girdiği anlamı çıkmasın. Çünkü krallar birinle evlendiği zaman, bizim zamanımızda olduğu gibi hemen o gece onunla yatakta yatmıyor. Zaten kralın bir sürü karısı da var cariyesi de. Ester kitabında 2 bap 12 de kralların usulünün böyle olduğu yazıyor. Onlar zamanımızdaki krallardan daha nefislerine sahip ve sakin miydiler bilmiyorum, fakat zamanımızın aceleciliği ve sabırsızlığı onlarda muhakkak yoktu. Bir de Allah İbrahim ve Sarayla ilgileniyor. Hem Allah da böyle bir şeye müsaade etmezdi. “Zamanımızda her şeye müsaade eden Allah, o zaman neden müsaade etmezmiş?” denirse eğer; o zaman da müsaade ediyordu, fakat seçmiş olduğu İbrahim ile Allah’ın bir planı vardı. Ayrıca bu gibi olaylar Mukaddes Kitapta Allah’ı tanıtmak için de yazıldı. Bir de böyle bir şey olsaydı, yazıda muhakkak geçerdi. Mesela bir adam Yakup’un kızıyla evlenmeden yatıyor ve onu çok seviyor. Adamın babası ve adam gelip yalvarıyorlar: “Ne olur kızınızı karı olarak oğluma verin” diye. Öyle olduğu halde erkek kardeşlerinden ikisi öfkeyle, “neden kız kardeşimizle evlenmeden önce yattı” diye, hileyle bütün o şehirde yaşayan erkekleri kılıçtan geçiriyorlar. Yani katlediyorlar, suçsuz kan döküyorlar. (Tekvin 34:18-31) Benim burada anlatmak istediğim şey, bir kadının şimdi olduğu gibi, ismini dahi bilmediği birinin koynuna girme moraline o insanlar sahip değildi. O insanlar derken, Allah’ı tanıyanları kastediyorum. Bütün bunlardan dolayı, Sara’nın Mısır kralıyla böyle bir ilişkisi olmadan önce Allah önlemini almış oldu. Yoksa o önlemin anlamı da olmazdı. Kral da bu durumu öğrenince hemen İbrahim’in karısını geri veriyor, çünkü bilmediğini açıkça söylüyor. (Tekvin-Yaratılış 12:10-20 ve Tekvin 20. Bölümün ayetlerine bakın lütfen.)
Bunun yanında, aynı zamanda yaşayıp, ahlak bakımından çok alçalmış toplumlar da vardı. Mesela Sodom ve Gomorra kentleri. Onlar şehre giren erkeği, bırakın eve davet edip yedirip içirmeyi, bir de ırzına geçmek için saldırıyorlardı. Zaten İbrahim’in bilmeden davet ettiği o insanlar da meleklerdi. Onların melek olduğunu ilerde İbrahim de muhakkak fark etmişti, fakat yanlarına gelip davet edene kadar böyle bir şeyi bilmediği kesin. Meleklerin görevi de Sodom ve Gomorra’yı yakıp yıkmadan önce İbrahim’in yeğeni Lut’u ve ailesini oradan çıkarıp kurtarmak. Sodom ve Gomorra halkı ise o Meleklere bambaşka bir tepki göstereceklerdi. Onların ırzlarına geçmek isteyeceklerdi. Onlar muhakkak İbrahim gibi değillerdi. Eve saldıran o şehir halkını melekler körlükle vurdukları halde, yazıda “onlar kapıyı aramaktan yorulana kadar yine de bırakmadılar” diye geçiyor. Tekvin 19:11
Gayretlerine bakın! Ben o şehrin içinde aynı o sapık halkın içinde olsaydım, haydi en geç kör olduğum zaman en azından bir şaşkınlık tepkisi gösterir, kendi derdime düşerdim. Hani bunlar, “ölüm var dönmek yok” dedikleri gibi, sapık amaçları uğrunda onlara körlük bile vız geliyor. Saldırıp elde etmek istedikleri de güzel harika kadınlar değil, kıllı sakallı erkekler. Erkekler erkeklerle ilişkide bulunmak için saldırıyorlar. Demek insanlar bu kadar da sapıtabiliyor. Ancak Lût farklıydı. O, kızlarını dışarı çıkarıp: “Alın ere varmamış kızlarım, gözünüzde onlara iyi olanı yapın, fakat bu adamlara dokunmayın” diyor. (Tekvin 19 Babın tümü.) Evine gelen misafiri şimdi kim böyle korumaya kalkar? Kimse mi? O zaman bizlere yazıklar olsun. Demek ki insanın: “O böyle yapıyor, bu böyle yapıyor ve etkileniyoruz” demesi bir bahane. Değerli insan her yerde değerini koruyabiliyor. Biz yapmıyor isek, hiç kimse yapmıyor ise, bu bizleri de hiç kimseyi de kurtarmaz. “Ancak doğru olanı ve hak olanı yapan kurtulacaktır” diye bu Sodom Gomorra şehirlerini Allah biz insanlara örnek olsun diye kaleme aldırdı. (1.Korintoslular 10:11) Ayrıca Lût peygamber kızlarını o insanlara sunmakla, onları belki de frenleyebileceğini sandı. İçlerinde yaşayan biri olan Lût, kendi kızlarına böyle bir şey yapamayacaklarını biliyordu. Çünkü kızlar zaten o şehirde yaşıyorlardı ve eğer böyle bir maksatları olsaydı, o sapık halk bunu her zaman yapabilirdi. Kısacası, Lût kapısına dayanıp her zırt pırt diyene “alın kızlarımı, istediğinizi yapın” diye sunmuyordu. Zaten adamlarda Lût’un bu uyarı şeklindeki maksadını anlayıp, ona daha çok öfkeleniyorlar. (Yaratılış-Tekvin 19:6-9)
Demek ki birçoklarının düşündüğü gibi, İbrahim’in tutum ve davranışları hakkında, “o zamanlar zaten herkes öyleymiş” diye kimse iddia edemez. O zamanlar bazı yerlerde belki şimdikinden bile daha korkunç bir vahşet ve kanunsuzluk vardı. Bunun böyle olduğunu da okuyoruz. Ancak şimdiki zamanımızda olduğu gibi yaygın değildi. Şimdi her şey global, yani dünya çapında oluyor.
İyiliğin arkasında hep bir bahane aranır. Yukarıda bahsettiğim gibi bir insan güler yüzlü, misafirperver, cömert, yumuşak huylu mu; tamam, onlar için muhakkak bu durumun bir nedeni vardır. Ya menfaati için böyledir ya da muhakkak bu işin altından bir şey çıkacaktır. O kişinin hiçbir şey beklemeden, sadece doğru olduğu için ve de insanları sevmekten kaynaklanan bu davranışını anlayamazlar. Bir de kişinin aldığı eğitimi ve kültürü pek öyle misafir sevecek cinsten değilse, sevgi de onun içinde yoksa kendisi bu sevgiyi gösterenlere karşı kötü gözle bakıp, onları aşağılamaya uğraşır. Okulda sigara içmediğim zamanlar, sigara içen arkadaşlarımın sahip olduğu kötü vicdan gibi. Bu da karşılarında gördükleri iyi özellikleri, kendileri yapmıyor diye insanların kullandığı bir yöntemdir. Eğer kendilerinden biri de kırkta bir böyle iyi davrandıysa, muhakkak negatif bir şey de olmuştur. Yani onun iyi niyeti ve sevgisi kötüye kullanılmıştır. Bu yüzden “sevgi de neymiş!” diye o hissi aşağılarlar. Kendi hissetmiyor ya, çevresinde de hep böyle görmüşse, artık bu soğukluk onun için bir kural, hiç değişmeyen bir kanundur. Ona göre de kimsede sevgi denilen şey yoktur. Maalesef genel düşünce böyle. O insanları bu düşünceye iten nedenler de var. Alçakgönüllü olup iyiliğe meyilli olan insanların da bir tepelerine çıkılmadık kalır. Böyle iyi niyetli kişiler onların gözünde zaten sıfırdır. Zart zurt diyen insanlardan nefret ettikleri halde, onlara daha çok saygı gösterirler ve de onları örnek alırlar. İçlerinden: “Olsun, benden de nefret etsinler ama ben de itibar göreyim” diye geçirirler. İnsanlar kendilerini sevgi yoluyla değil de nefret yoluyla kabul ettirmeyi daha kolay buluyor. Öylelerini örnek alıp, onlara özeniyorlar. Kendilerini de öyle olmaya zorluyorlar.
Tam bu satırları kontrol ederken başımdan bir olay geçti. Yetmiş dört yaşındaki babam Almanya’ya, yanıma misafir olarak gelecekti. İnsan babasına “yok gelme” der mi? Böyle bir terbiyesizlik olur mu? Fakat gelmesi için vize alması lazım. Telefonlaşıyoruz ve babam bana: “Eğer siz oradan istek yaparsanız çok daha kolay ve çabuk olacağını söylüyorlar” dedi. “Olur, baba ben ne gerekiyor ise elimden geleni yaparım” dedim. İlgili daireye telefon ettik. Bize nelerin gerekli olduğunu söylediler. Aynen yazıyorum: En son üç aylığı gösteren kazanç belgesi. Oturduğun evin sözleşmesi, kaç metre kare falan olduğu. Bunları yanımıza alıp gittik. Bizde de bir benim hanım çalışıyor, o da yarım gün. Fakat yaşantımız falan rahat ve iyiyiz. Hiç kimseden de bir şey istemeden ve almadan yaşıyoruz. Yetkili memur kazanç belgelerine baktı ve “bu olmaz” dedi. Kâğıtların üzerine alt alta yazdığı rakamlar ile hesaplar yapıyor. Yine durup durup “olmaz, sizin kazancınız az” demez mi! “Yani biz evimize misafir davet edemez miyiz” dedik. “Bu durumda edemezsiniz” diyor. “Hem babamız bize muhtaç değil ki. Tam tersine, varlık bakımından o bizden çok daha zengindir” dedik. “Olsun” diyor adam. Ben hanıma dönüp: “Bu da özgürlük işte, evine misafir bile davet edemiyorsun” dedim. Memur duyuyor başını da kâğıtlara indirmiş ama bana da sinirlendiği belli oluyor. “Kanunlar böyle, benim elimden gelen bir şey yok” dedi. Her devlet memurunun ‘hayır’ sözü bu şekilde çıkar. Bizler de sözüm ona Alman vatandaşıyız. Karım ise Almanya’da doğup büyüdü. Biz dışarı çıktığımızda ben hanıma dönüp şöyle dedim: “Aslında bu kanun sırf vize ülkelerine uygulanıyor, yani fakir ülke halklarına. Mesela bir Amerikalı köprü altında bile yaşıyor olsa, onun için bu kanun geçerli değil. Ya da hiçbir şeyi olmayan bir İngiliz, elini kolunu sallayarak gelir ve kimse ona böyle saçma sorular sormaya kendinde hak bile bulamaz. ‘Cebinde senin paran var mı?’ Ya da ‘kimin yanında kalacaksan, o ev halkı kaç para kazanıyor?’” gibi. Zengin ülke insanları zaten misafir sevmez ve genelde misafirperver de değillerdir. Onlara böyle sınırlamalar da yok. Misafiri fakir, garip sever. Fakir milletin halkı, o misafirperverdir. O da ‘paran yeteri kadar yoksa misafir de getiremezsin’ diyen kanun yasağıyla karşılaşır!’ Zaten insanlık aşağılanmış bir şekilde yaşıyor, bu yetmiyor mu da bir de bunu böyle aşağılık kanunlarla destekliyorlar? Hani sorduğu sorular: “Babanızın sabıkası falan var mı? Kanunsuz bir iş yaparken yakalandı mı? Aman bizden yardım falan gibi bir şey ister mi? Hiç istedi mi?” türünden olsa anlayacağım. “Senin yeterli paran yok” diyen o devlet, bizden her sene ne kadar az da olsa çok da olsa vergi alır, hastalık sigortası, ilaç ve daha ne varsa karşılayan yine bizleriz. Misafir davet edecek kadar paran yok, ama vergiye geldi mi “o zaman paran yeterli, vermelisin” diyen devlet bu. Tesadüfen o zamanlar bu devleti yöneten parti de „Sosyal Demokrat Partisiydi!” Dışarı çıktığımızda yine ben hanıma, “biz İbrahim’in misafirperverliğinden bahsediyoruz ama paran yoksa Alman devleti: «Misafirperver de olamazsın» diyor” diye kendi kendime söyleniyordum.
Öbür taraftan teröristler, insan katliamcıları, dolandırıcılar, sahtekârlar Almanya’ya iltica eder, bir-iki odada on kişi kalanlardan hiç bahsetmeyelim. Her birinin yastığının altında sakladığı paralar hariç, kelle başına da Almanya onlara yardım parası verir. Olsun, onlar yine o iki odada on kişi kalır. Biz çok şükür hiçbir şey istemeden, geldiğimiz günden beri elimizin emeğini dahi alamadan çalışırız ve de çalıştık. Bize de “yok sen misafir bile davet edemezsin, yeteri kadar kazanmıyorsun” derler. Hâlbuki bizzat ben Almanya’nın sırtından yaşayan nicelerini görmüşümdür. Yaşları altmışın üzerinde olup, iltica etmiş, her ay hiç çalışmadan ve bir şey yapmadan para alan insanlar. Milyonlarca insanı olan bir doğu devletinin, çalışmamış, o Alman kasasına bir kuruş faydası olmamış insanlarını emekli yapıp, o hiç değeri olmayan paralarını bire bir değiştiren Almanya bu. Onlar bile geldiklerinde: “Neden biz gelince bizlere işyeri açmak için geri gitmediler” diye ilk önce Türklerden nefret ettiler!
Dünyamızda neyi ele alırsanız alın, genelde hep terstir. Bu durumları mantık almıyor. Fakat o insanları da anlıyoruz. Çünkü biz de zaman zaman böyle düşünüyoruz, böyle davranıyoruz, böyle konuşuyoruz ve biz de onlardan ne yazık ki farklı değiliz. Fakat farklı olmamız ise mecburi. Eğer Allah’ın gözünde lütuf bulmak istiyorsak, bu dünyanın gittiği yolda gidemeyiz. Eğer gidersek kurtulacağımız çok, hem de çok şüpheli. Fark işte burada, bu bilgiyi bilip anlamakta ve kişinin kendinde muhakkak bir şeyleri değiştirme zorunluluğunu hissetmesinde. Bazıları bütün dünyayı eleştirip, onu değiştirmek ister. Hangisi daha kolaydır? Bütün dünyayı mı değiştirmek, yoksa bizzat kendimizi mi?
Yehova Şahitleri!
28 Ocak 2004 Çarşamba
Şahitlerin toplantıları benim çok hoşuma gitmişti. Düzenli, temiz ve kokusuz toplantı salonlarında kendimi rahat hissediyordum. Bir de ilginç yanı, bu toplantıdaki insanlar karışık milletlerden, Almanya’ya göre de en aşağı sınıfın insanlarıydı. Türk, Kürt, Ermeni, Arap, hatta Türkçe konuşan Almanların hepsi bir arada bu düzen ve temizliğe ayak uydurmuşlardı. Fakat genel sayıda Türkler çok azınlıktaydı. Hâlbuki Türkçe yapılan toplantıydı, nedense Türklerin sayıları azınlıkta oluyordu. Türkçe kongrelerde de durum aynıydı. Bin kişilik kongre salonunda belki de yüz tanesi ancak hakiki Türk’tü. Bu hakiki Türk dememin nedeni şu: Öbürlerinin bazıları da Türk vatandaşlarıydı, fakat hepsi daha önce hem Hıristiyanlık dininden gelmeydiler hem de aslen Türk değillerdi; mesela Ermeni, Rum, Süryani gibi. Aslında hangimizin aslı nereli? Bir bildiğim, hepimizin Âdem ve Havva’dan geldiğidir. Burada anlatmak istediğim şey, Müslüman olup da Yehova Şahidi olan, çok ama çok az insan vardı. Bunlar da beni hiç ilgilendirmiyordu. İnsan Allah’ın gözünde değerliydi. Bir de millet ayırımı yapmanın ne demek olduğunu Almanlardan yeteri kadar gördüğümüzden, artık bu duygulardan tiksinmiştik. Bu yüzden de milliyetçilikten nefret ederim dersem yalan olmaz sanırım. Daha doğrusu ayırım yaparak taraf tutmak, iyiye kötü, kötüye de iyi demek, işte bütün iğrençlik bence burada. Şahitlerde ilk görünüşte bu yok gibiydiyse de toplumun etkisiyle Alman Şahitlerin de içinde, yabancılara küçük ve aşağı bir gözle bakma hastalığı onlarda da vardı. Ancak öbür Almanlara nazaran bu az bir etkiydi. Bu da normaldi. Çünkü kendi toplumumuzun saçma bulduğum, beğenmediğim bir sürü yanları benim gözümde de vardı. Hani Muhammed’in söylediği varsayılan bir söz vardır: “Ben Arap’ım ama Arap benden değil” dediği sözünü ben de kendime uygulardım ki, bunu neredeyse her Türkün birbirine olan nefretinde görünce, artık içimde sakladım. Türklerin hepsi adeta birbirinden nefret ediyordu. Çareleri olmadığı için birbirlerinden ayrılamıyorlardı ama sevgiden dolayı değil. Eğer bu gözle de bakacak olursak, aslında bütün dünya insanları birbirlerinden nefret ediyorlar demek de yanlış olmaz. Savundukları ve sarıldıkları şeyler birbirlerine olan sevgilerinden ötürü değil, insanlık ancak menfaat ve çıkarlarını savunup onları seviyorlar.
Hiç unutmam, Türkiye’den Almanya’ya makine almak için gelmiş olan arkadaşımın dayısı ile gezerken, hep Türklerin ne kadar güvenilmez olduğunu, sahtekârlıklarını, pisliklerini anlatıyordu. Aslında düşündüğüm zaman kötülediği şeylerin çoğunu kendisi de yapıyordu. Onu da kırmak istemedim tabii ve “ağabey aslında bilmeden belki bizler de aynı hataları yapıyoruzdur” deyince, bizimkisi hemen ne demek istediğimi anlayıp, ateşli ateşli: “Biliyorum, Türk adiyse onların en adisi de benim” demesi üzerine ne kadar kendimi tutsam da onun bu samimi sözüne çok gülmüştüm. Türkün en büyük düşmanı da bence yine Türk’tü. Bu yüzden de hiçbir devlet bizleri tehlikeli görmüyor. Bir dayanışma bir birlik olduğunu görsünler bakın, o zaman başka türlü bir nefret başlar. Nitekim Türk dincilerinin içinde böyle bir birlik olduğu için onlara karşı Alman devleti ve tüm Avrupa hemen duruş aldı. Böyle durumlarda yalnız Alman değil bütün dünya devletleri bir duruş alır. Bu, o yerde azınlıkta olan her millet ve toplum için geçerlidir. Mesela Hitler Almanya’sında Yahudilere duyulan nefret ve düşmanlık bu sebeplerden kaynaklanır. Belki de Türklerin birbirlerine olan düşmanlığı, bize bu yabancı ülkelerde bilmeden bir koruma oluyordu. Fakat düşmanlık nasıl sonuçlar getirirse getirsin çok iğrenç bir şey. Devlet işin iç yüzünü bildiğinden, o millete o kadar kötü davranmıyor, fakat bu sefer toplum kötü ve nefret dolu oluyor. Politikacılarda: “Bu gibi aşırı duygulardan menfaatime oy toplarım” deyip bu düşmanlığa bir önlem almıyor. Hem nasıl bir önlem alsın ki. “Bu millet birbirine zaten düşman, bir de siz bunlara düşmanlık yapmayın” mı diye ilan etsin! Hem de politikacının en büyük oy toplama kaynağı bu yoldan olursa! Ayrıca Merkel’in başa gelmesiyle tüm bu kurallarda bozulup, devletin Türklere karşı başlattığı uyum adı altındaki politikayla, 1939’lardaki Yahudi düşmanlığına geri dönüldü.
Aklıma bir hikâye geldi. Bir ülke kralı karışık milletten insanları, -artık ne nedendense- yakalatıp ceza diye bir derin çukura attırtmış. Alman’ı, İngiliz’i, Amerikalısı, Fransız’ı olduğu gibi aralarında iki de Türk varmış. Bir zaman sonra kral hepsini bağışlamış ve “çukurun ağzındaki kapağı açın, hepsi çıkıp gitsinler” demiş. Çukur derin olduğundan, ancak biri öbürünün eline, omzuna basarak çıkıp kendisini kurtarıyormuş. Bir bir çıkmışlar. En son çukurun ağzından bir el, bir ayak, bir kafa gözüküp hemen de yine kayboluyormuş. Herkes şaşkın şaşkın bakıp: “Bunlar neden bir türlü çıkamıyorlar ki?” deyince, oradan biri: “Çukurdakiler Türk, biri çıkmak isteyince öbürü çekiyor da ondan” demiş. Maalesef de millet olarak bu fıkrada olduğu gibi bir durumdayız.
İstanbul’da vapura çok binerdik. O eski vapurlar da 50’li 60’lı yıllardan kalma. Bir ara şahane yeni restore edilmiş bir vapur sefere çıkarmışlardı. Hem de klasik ve iç döşemesi falan çok güzel yapılmıştı. Sanki 1800’lü yılları anımsatıyordu. Hayran kaldığımı bilirim. Hemen daha ikinci gün vapura bir bindim ki, sanki savaş bölgesinden geçip vapura eşkıyalar girmişti. Koltuklar, minderler bıçakla kesilmiş! O cilalı tahtalar demirlerle kazınmış! Ne kadar öfkelenip de üzüldüğümü anlatamam.
Bu düşmanlıklar bizim ülkemizde daha ev eğitiminde başlıyor. Yine bir gün banliyö treniyle okula giderken istasyonda arkadaşımı gördüm, o da aynı vagona girdi. Tesadüfen bizden başka hiç kimse de yoktu. Arkadaşım bu duruma çok şaşırdı ve emin olmak için kompartımanın başından sonuna kadar baktı ve bana: “Sahiden de bizden başka kimse yok” dedi. Ben de “ee, ne yapalım yani?” demiştim ki tam o sırada bu bir “haaaaayt” diye bağırarak koşa koşa ayaklarıyla koltuklara uçuyordu. Bütün koltuklar bunun tozlu ayak izleriyle dolmuştu. Yeşil deride de tam gözüküyordu. “Sen ne yapıyorsun çıldırdın mı?” demem üzerine soruma şaşırmış bir şekilde soluk soluğa “kimse yok ki” diye cevap vermişti. Donuk donuk da yüzüme bakıyordu! Mantığa bakın! Hâlbuki kötü bir çocukta değildi. O anda neden böyle bir coşkunluktan zevk aldı bilmiyorum.
Vicdan eğitimimiz ya sıfır ya da saçma, mantıktan uzak bir şekilde. Allah adıyla, ya: “Sus, yapma, günahtır, zındık, kâfir” denir; ya da armağan olarak cennetteki huriler, ceza olarak da cehennemdeki ateşler, katran kazanları verilir. Bunlar din eğitimimiz. Okuldaki meşhur Milli Eğitimimiz ise, “önünü ilikle, ayağa kalk, beni görünce el pençe divan dur, cevap verme, canın çıkmışsa da bir moruğu görünce otobüste trende ayağa kalk, yerini ver” diye öğretilir. O gencecik çocuklar, yokluğun içinden, gecekondulardan, ev diyemeyeceğim deliklerin içinden sabahın köründe çıkarlar. Akşama kadar, artık hangi vicdanlının ya da vicdansızın elindeyse, en kötü, pis ve ağır işlerde çalıştırılırlar. Garibin tek oturup dinleneceği yer ulaşımdaki o taşıtlardır. Hatta arkadaşlarından en önde koşar ki, istediği bir yeri kapıp oturabilsin. Son gücüyle bunu da başarır ve oturur. Sonrada başına bir moruk dikilir. O garibin içinde artık bir sürü çekişmeler başlar. Görmezlikten mi gelsin, yoksa uyuma numarası mı yapsın? Sonunda yenilir, dayanamaz kalkar “otur amca” ya da “otur teyze” der. O başında duran da sanki “bu kadar neden bekledin be dürzü” der gibi öyle bir bakışla bakar ki, sanki bu yerler sırf onun hakkıdır. Hâlbuki bilet alırken ikisi de aynı parayı veriyor. Bu bizim saygı anlayışımız ve o çocuklara verdiğimiz vicdan eğitimimiz. Evet, belki kalkıyor, ama nefretle. Avrupa’da ise tam tersine neredeyse bu yaşlılara hiç değer verilmez. En değer verdikleri iki şey, küçük çocuklarla, küçük köpeklerdir! Oralarda milyonda bir böyle bir olayda bir genç kalkıp da yaşlı birine yerini verdimi, o kişi çok minnet duyup teşekkür eder. Çünkü böyle bir mecburiyet ve vicdanla yetişmiyor onlar. Bu yüzden de o gencin kalkıp yerini vermesi sadece kendi inisiyatifini ve duygularını gösterir. Hiçbir mecburiyet ve toplum baskısı olmadan yaptığı için de karşısındaki bunu çok takdir eder. Onların da başka konularda, bizlerde olduğu gibi anlayamadığım, toplum baskısıyla, kişiye mecburiyet hissi verdikleri vicdan eğitimleri var tabii. Nasıl ki bizde işin içine dini Allah’ı soktuklarında kimsenin çıtı çıkmaz, her türlü pisliği insanlar bu isimlere sığınarak yaparsa, bunlarda da milliyetçilik, vatanseverlik aynı şekilde geçerlidir. Her türlü pisliği bu sözün arkasına saklanarak yapar ve böyle de vicdan eğitimi alırlar. Bunun gibi daha neler var tabii.
Ben yaşlılara dair verdiğim örnekle saygısız olmayı mı kastediyorum? Kesinlikle hayır. Bir gün olsun böyle yer veren bir gence, o kişinin: “Aman oğlum, yavrum otur. Sizlerin sabahtan akşama kadar zaten canı çıkıyor”. Ya da “çok teşekkür ederim evladım, sağ ol” veya “lütfen kalkma oğlum ben zaten emekliyim ve dolaşmak gezmek için çıktım, sizlerin şartları daha zor” dediğini hiç ama hiç duymamışımdır. Sadece o süslü hanımlara, kızlara yer veren o gençler ki, bir bunu zaten severek yaparlar, onlarda: “Ay çok teşekkür ederim”, ya da “mersi” der ki, bu da o çocuğa ya da o gence yeter, çünkü severek yapıyordur.
Büyüklere saygıyı ama küçükleri de sevmeyi öğretiriz. O garibanlar ise sevginin “S” harfini görmüyordur. İçlerinde ise farkında olmadan ancak bir nefret büyür. Ne olur o yaşlı denilen kendini biraz alçaltıp minnet duygusunu, olmayan sevgisini gösterse? Bakın, şimdi işin en ilginç yanı geliyor. O çocuklar bu yokluklardan ve zorluklardan geçerek büyür, bir gün gelir kendisi de yaşlanır. Aynı şeyleri de kendisi bir başkasına yapar. Hâlbuki neden bir zamanlar kendinin istediği şeyi sen de onlara yapmıyorsun? Ya da istemediğin şeyi sen de başkasına yapıyorsun? Hiç kimse yapmıyor diye mi? İnandığın yolda tek başına ilerle, ne olur? Yansan da arkandakilere ışık tutarsın lafını da mı hiç duymadın? Yok, o da o anlık rahatını düşünür. Kısır döndü dönsün dursun. Hâlbuki en büyük iki emirden biri: “Komşunu kendin gibi seveceksin” der Allah. Kim yapıyor bunu? Matta 22:36-40 da şöyle yazar:
Onlardan biri, bir kutsal yasa uzmanı, İsa’yı denemek amacıyla O’na şunu sordu: “öğretmenim, kutsal Yasa’da en önemli buyruk hangisidir?” İsa ona şu karşılığı verdi: “Tanrın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, ve bütün aklınla seveceksin. İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyrukta şudur: Komşunu (insanları) kendin gibi seveceksin. Kutsal Yasa’nın tümü ve peygamberlerin sözleri bu iki buyruğa dayanır.” Bu sevgide hiç dil, ırk, renk, millet, yerli, yabancı, cinsiyet, din, küçük, büyük, yaşlı, genç, güzel, çirkin, akıllı, aptal ya da herhangi başka bir ayırım var mı? Cevabı kendiniz verin.
Şahitler benim sempatimi kazanmışlardı. Bunlar bizlerin gördüğü çevrede doğal olan şeyler değildi. Fakat zamanla aynı düzen ve temizlik içinde olan daha başka dinleri de görecektim.
Şahitlerdeki gittiğim toplantılarda Mukaddes Kitapla ilgili okuduğum konular işleniyordu. Oysa dışarıda, güncel hayatta kimse bu konular hakkında konuşmuyordu. Ne bu kitabı biliyorlardı ne de bilmek istiyorlardı. O zamanki çevremde olan arkadaşlarımın bütün düşünceleri, İncil’de yazdığı gibi ya midelerinde ya da ayıplarındaydı. (Filipililer 3:19) Adeta bunun için yaşıyor, bunun için çalışıp, bunun kavgasını veriyorlardı. Bu duygular ise hayvanlarda da var. Peki, bizi farklı kılan neydi? Zekâ ise, zekâmızı da bu konulara kullanıyorduk. Hayvanlar ise zekâsını kullanmıyorsa, onların da içgüdüleri var. Kısacası bizle hayvanın bir üstünlüğü yoktu. Tam tersine hayvanlar bizlerden daha erdemli, daha barışçıl, daha tok gözlüler. Bazı insanlar bu “hayvan” tabirini birbirlerine hakaret olarak kullanırlar. Hayvanlar kendilerine düşen sorumluluklarında, yani tabiatla uyum içinde yaşamalarında biz insanlardan çok daha üstünler. Allah’ın hediye olarak verdiği bu yeryüzüne ait sorumluluğumuzu insan olarak yerine getirmedik. Tam tersine, özellikle sırf kötüye kullandık. Ama hayvanlar için bu söylenemez. Var mı bunun aksini ispat edecek deliller?
Bizim düzenli her pazar o toplantılara katılmaya başlamamızla, bazı Şahitler de toplantı sonunda yanımıza geliyorlardı. Konuşup bizi teşvik etmek istiyorlardı. Ben ise okuduğum ama kötü bir neden bulamadığım için onlara Kuran hakkında sorular soruyordum. Çünkü onlar bu kitabı muhakkak biliyorlar ve bana da gösterecekler diyordum. Josef’le bu konu hakkında bir iki kere konuştum. Fakat Josef hiç Kuranı ne okumuş, belki ne de görmüştü. Ancak Mukaddes Kitabın dışındaki her şey onun için yanlıştı. Beni çok konularda etkilemesine rağmen, bu konuda ondan bir şey öğrenemeyeceğimi anlamıştım. Bu yüzden Türkçe konuşulan toplantıların içinde, “Kuran hakkındaki problemi bu kişiler muhakkak yaşamışlardır, bu yüzden de biliyorlardır” diye düşünüyordum. Benim için o yerler bu konudaki bilginin tam kaynağı olan yerlerdi diye bir sanı vardı içimde. Bununla birlikte, “ille de bu Kuran doğrudur”, ya da “doğru olmalıdır” gibi fanatik bir düşünce ve inanç yoktu bende. Böyle bir duygum Mukaddes Kitap için de yoktu. İki kitabı da bilmiyor olmama rağmen, ne onlar hakkında “bunlar çok çok doğrudur” diye bir ön yargım vardı, ne de “aman bunları atın yanlıştır” diye ters bir düşünceye sahiptim. Hele bizim Türklerin çok yaptığı gibi, hiç elime bile almadığım bir kitap hakkında üstün bir ölçüt (kriter) hiç değildim. İlk önce Mukaddes Kitapla başlamıştım ki, bu da belki bir tesadüftü diyelim, ondan sonra da Kuran. Mukaddes Kitabı okudukça, anladıkça sempati duyup çok hem de çok sevmiştim. Bu duygulara insan o şeyle tanışmadan zaten sahip olamıyor. Kuran ise kendisinden önce gelmiş o kitapları ancak onaylıyor. Allah bunu Arabistan’daki okuma yazma bilmeyen bir kişinin, kültürüne, üslubuna, yani anlatış tarzına göre yaptırıyor. Bu kural bütün peygamberler için geçerli olan Allah’ın kullandığı bir yöntem. Peygamberler vahiy olunan sözleri Allah’tan alıyorlar, evet ama genelde bu sözler onların kendi anlatım tarzlarıyla uyumlu oluyor. (1.Korintoslular 14:26-33) Mesela İncil’deki o ilk dört yazar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna dediğimiz elçiler, aynı olayı kendi üslup ve görüş açılarına uyar bir şekilde kaleme almışlardır. Allah da bunun böyle olmasını istiyor. Bakın Kuran’da bu konuda ne yazıyor:
Biz onu (Kuran’ı) senin dilinde kolaylaştırdık ki, düşünüp ibret alsınlar. Kuran, Duhan 44:58
Kuranın içindeki bilginin ise Muhammed’e ait olmadığını, her araştırmamda daha da emin olarak onayladım. Bir kişinin bu gibi hakikatleri yazması mümkün değil. Bir de işin enteresan yanı o kişi yani Muhammed, zaten hiçbir şey yazmadan vefat ediyor. Dediğimiz gibi okuma ve yazma zaten bilmiyor. Bütün bu Kuran o kişilerin ezberinde kalıyor. “Arapların çok korkunç bir ezber kabiliyeti vardır” denir. Bence bu yalnız Araplarda değil her insan da vardır. Yeter ki insan o şartlar altında olsun. Mesela çocukken karaborsa Alman markı bozdurmaya gittiğim bir adam vardı. Okuma yazması yokmuş. Sonradan arkadaşımdan öğrendim. Hatta onun dayısıymış. Dediklerine göre hafızasında yüzlerce telefon numaraları varmış. Yalnız telefon numaraları değil, isimler, adresler ve daha birçok şeyleri bu adam ezberine koymak zorunda. Başka bir şansı yok ki. Ancak okuma yazmayı öğrenmesi, başka bir şansı bu olabilir. Nedense onu da yapmıyor. Hâlbuki araba kullanıyor (ehliyetsiz), evler satın alıp, iş yerleri açıyor. Garip biride değildi. Kendine göre çok da başarılı biriydi. Türkiye’de pek herkesin arabası olmadığı zamanda bu adam Mercedes’e biniyordu. Haz. Muhammed’de tüccarmış. Okuma yazması olmasa da ezber yeteneğini kullandığı kesin. „Wetten das” diye Alman Televizyon programında bir adamın, o kalın iki ciltli telefon rehberini ezbere bildiğini görmüştüm. Hangi sayfadan kimin ismini söylersen, hemen telefon numarasını söylüyor, korkunç bir şey. İnsanlar yeteneklerini nelere harcıyorlar diye de şaşırmıştım. Bununla anlatmak istediğim, Kuranın Muhammed’in ve arkadaşlarının ezberlerinde olması çok normal bir şeydi. Hatim indirmek demek, aynı zamanda Kuranı ezbere baştan sona kadar okumak da demektir. Hem de Arapça. Yine yanılmıyorsam yazar Aziz Nesin bu işi çok küçük yaşlarda başarmış. Altı yaşından küçük olduğunu hatırlıyorum da tam değil. Dört mü beş mi unuttum. Hayatını anlatan kitabında yazıyordu. Bu kadar küçük yaştaki bir çocuk bunu başarabiliyorsa, o insanların kendi dilinde olan sözleri aklında tutması, sanırım daha da kolaydı.
Evet, Kuranın anlatım tarzı kopuk kopuktu demiştim. Zaten Allah, Muhammed ve vahiy yettiği Kuran vasıtasıyla bazı hakikatleri duyuracaksa, bu işi yaparken önceden peygamberlerine yazdırtmış olduğu o yazıları neden geçersiz kılıp bambaşka bir kitap, ya da tıpa tıp aynı bir kitabı tekrar yazdırsın? Bu yüzden de Kuran eski olaylardan ancak hatırlatma şeklinde kısa bir geçiş yaparak bahseder. Aslı zaten Mukaddes Kitapta, Allah: “Açın, okuyun” diyor. 2:4, 3:3, 5:48, 5:68, 10:37 ayetlerinde bu konuda şöyle yazıyor: (Ayetleri kısaca 2:4 şeklinde yazıyorsam, anlamı 2’inci sure yani Bakara suresinin 4’üncü ayeti demek olacak. Başka ayetlerde aynı anlamda devam edecek. Mesela 3:3 demek, 3’üncü sure olan Ali İmran suresi ve 3’üncü ayeti anlamında.)
-Biz sana da, kendinden önce inen kitapları doğrulayan, onlara gözcü olan Kuran’ı hak olarak gönderdik. Kuran 5:48
-Sana Kitabı hak ile, daha öncekileri doğrulayıcı olarak O verdi! Sure 3:3
-Onlar ki sana indirilene (Yani Muhammed’e vahiy olunan Kuran’a) ve senden önce indirilenlere (Mukaddes Kitap; Tevrat, Zebur, İncil) iman eder ve Ahirete de içten inanırlar. Sure 2:4
…De ki: “Eğer gerçekçi kişilerseniz, Tevrat’ı getirin de onu okuyun”. Sure 3:93
-Bu Kuran’ın Allah’tan başkasının olduğu söylenemez. O ancak kendinden öncekileri tasdik eder ve kitabı açıklar. Sure 10:37
-De ki: “Ey kitap ehli! Tevrat’ın, İncil’in ve Tanrınızın katından size indirilen hükümlerini yerine getirmezseniz hiçbir şeye dayanmış olmazsınız.” Sure 5:68
O kadar çok ayetler var ki, yazmaya kalkana kadar sizlerin de bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bütün Kuran’da, Mukaddes Kitaba karşı aleyhinde en küçücük bir ize, bir şüpheye yer veren konuya bile rastlayamazsınız. Ancak büyük bir doğruluk ve hak ile eleştirdiği, kritize ettiği Hıristiyan âlemi ile Yahudilerdir. Bir de imansızlar ve o zamanki Arap toplumu. Yine birçok Müslümanların iddia ettiği gibi “Mukaddes Kitap insanlar tarafından değiştirilmiştir, tahrip edilmiştir” sözü o kitapta bir defa dahi geçmez. Öyle bir şeyi ima bile etmez. Tam tersine, Kuran o kitapları hep ispat olarak kullanır. Hem Yahudilere karşı hem de Hıristiyan olanlara karşı. “Getirin de kitabınızdan gösterin” ya da “kendi kitaplarında başka bir şey bulamayacaklardır” ya da “Tevrat’ı getirin de onu okuyun” gibi sözler ile bize bu kitaplara çok güvenebileceğimizin kanısını uyandırır. Allah Kuranın Rum suresinde, 55-56 ayetleriyle çok ileriki bir zamana ait peygamberliğe, diriliş gününe, dirildikten sonraki insanların imansızlığına dikkati çekerse, neden daha önceki zamana, yani bizlerin yaşadığı zamana da dikkati çekip, “bu kitapları tahrip edecekler” diye insanlığı uyarmasın? Oysa tam tersine:
„Biz, evet Biz bu Kitabı gönderdik. Şüphesiz ki onun koruyucusu da Biz olacağız” (Sure15:9) demekle Allah Kuranda da bir teminat veriyor. Müslümanlar: “Bu teminat sadece Kuran için geçerli olup, Allah’ın öbür peygamberleri vasıtasıyla yazdırtmış olduğu kitapları içermez” derler. Hâlbuki yine, bu sefer Davut peygamber, Zebur diye bilinen Mukaddes Kitabın «Mezmurlar» kitabında (Anlamı: musiki aletiyle çalınarak söylenen ilahi sözler demek) peygamberlikte bulunarak Allah’ın ruhuyla:
Rabbin sözleri pak sözlerdir; …Onları sen tutacaksın, ya Rab, Onları bu nesilden ebediyen koruyacaksın. Mezmurlar 12:6-7(eski tercüme) der. Kuranda geçen sözler Kuran için geçerli de Mukaddes Kitapta geçen Allah’ın sözü Mukaddes Kitap için geçersiz midir?
Daniel Peygamber Cebrail tarafından kendisine anlatılan sözleri, peygamberlikleri anlamadığını söylediği zaman, melek ona şöyle der:
Ve ben işittim fakat anlamadım ve dedim: Efendim, bunun en sonu ne olacak? Ve dedi: “Git, Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür.” Daniel 12:8-9
Fakat sen, ey Daniel, sonun vaktine kadar bu sözleri sakla ve kitabı mühürle; birçok adamlar araştıracaklar ve bilgi çoğalacaktır. Daniel12:4
Bu sözleri yazan Daniel’den 600 sene sonra İsa Mesih geldiği halde İsa hiç: “Daniel’in sözlerini 600 senede bozdunuz” demedi. Yalnız Daniel’in değil, kendisinden 1500 yıldan fazla bir zaman önce yazılmış olan Musa’nın sözlerini de “değiştirdiniz” demedi. Hâlbuki İsa insanların hata ve günahlarını hiç çekinmeden söyleyen biriydi. Böyle bir şey yapılmış olsaydı söylemeyip, o insanların bu konudaki günahlarını gizler miydi? Tam tersine, İsa hep o ayetlere dayanarak Yahudileri mahkûm etti, hatalarını gösterdi. Yine Daniel’e söylenen sözlere dikkat edecek olursak, melek orada: “…Birçok adamlar araştıracaklar ve bilgi çoğalacaktır” diyor. Eğer bu kitaplar değiştirilecek ise, araştırmanın da bu peygamberliklerin de anlamı olmazdı. Ortada hiçbir hakikat yok ise, anlamı mühürlü, yani gizli sözleri bu adamlar neye göre araştıracaklar? Hem Allah bu sözleri korumayacaksa, sonun vaktindeki bilgiyi bozulmuş bu sözler ile insanlar nereden bulacaktı? Çünkü Daniel peygamber sonun vaktine kadar yaşamadı. “…ey Daniel, sonun vaktine kadar bu sözleri sakla” demesi bu işi Daniel’in yapacağını göstermiyor. Ancak Allah bu sözlerin korunacağını ve bazı yerlerdeki peygamberliklerin anlamlarının gizli kalacağını belirtiyor. Yine İncil’de İsa:
“Yer ve gök ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır” der.Matta 24:35 de. İnsanlar bu sözleri bozabiliyorsa, Allah ve peygamber kulları neye dayanarak böyle vaatlerde bulunuyorlar?!
Dediğim gibi böyle birçok ayetler var. Hepsini yazmamı beklemeyin. Ancak Müslümanların iddiaları olan, “bu kitaplar değiştirildi fakat Kuran değiştirilmedi, çünkü Allah söz verdi” demelerine karşılık kısaca yazdım. Yine dediğim gibi, Kuranda söz verince Allah sözünü tutar da Mukaddes Kitapta verince tutmaz mı? Ne saçma bir mantık bu böyle. Kuran’ı Allah kendi sözü diye koruyor da Mukaddes Kitap kimin sözü de onu korumuyor olsun? İnsan denilen yaratığın başlangıcını, kimin yarattığını, o yaratıcının insanlıkla ilgili amacını, ayrıca binlerce yıllık insanlık tarihini tarafsız bir şekilde kayda almış böyle bir kitaptan bahsediyoruz. Böyle yüzlerce, binlerce yıllık insanlık tarihini içine alan, o insanların tecrübelerini, yaratıcılarıyla ilgili başlarından geçen konularda olsun, kendi aralarında geçen konularda olsun, insanlık ve Allah hakkındaki tecrübeleri işleyen bu kitabı Allah neden silinip yok edilmesi için müsaade etsin? Yine birçok nasihat ve öğüt içeren, ilerde gerçekleşecek peygamberlikleri, birçok peygamberlerin de yaşadığı olayları bizler ders alalım diye yazdırtan Allah ki, bütün bunları:
“Ve bu şeyler misal olarak onlara vaki oluyordu, devirlerin sonuna yetişmiş olan bizlere nasihat olmak için yazıldı” (1.Korintoslular 10:11) diyerek, bu amaçla yazdırtan Allah, neden sonra bu kadar değerli bir kitabı “çöpe atın, ya da ona istediğinizi yapın” desin? Hiçbir yerde dememesine rağmen bunu bizler iddia ediyorsak, muhakkak bizlerin çöpe atması gereken bazı yanlış düşünce, duygu ve inançların olduğudur. Bu ise Allah’ın ve gerçeğin bir ürünü değildir. Yine mantıklı düşünecek olursak, eğer Allah’ın sözü bozulduysa ve hatta Allah sözü diye bir şey yoksa, çünkü bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da zaman zaman aynı iddiada bulunuyorlar; peki o zaman Allah insanlara neye göre hükmedecektir? Neye göre bizleri suçlu ya da haklı çıkaracak? Ben suçluysam da “bilmiyordum” derim ve bahanem bu olur. Allah’ın önüne herkes aynı bahaneyle gelmez mi? Böyle olmasına Allah müsaade eder mi? Adil dediğimiz Allah böyle bir şey yapar mı? Adaletsiz dediğimiz insanlık yapmıyor ise Allah neden yapsın? Hangi ülkenin kanunları vatandaşlarından saklıdır? Kimse okur ya da okumaz, uygular ya da uygulamaz, bunlar geçerli nedenler değildir. Fakat ister okumuş ister okumamış olsun ister bilsin ister bilmesin, kişi kanunlar önünde yargılanırken “ben o kanunları okumadım, hem insanlar onu bozmuş” gibi bahanelerin o kişiyi hiç kurtarmadığı gibi, özür olarak da kabul edilmez. Çünkü bilmemek de her zaman özür değildir. Yoksa bunu herkes söyler. Eğer insan kendi çıkardığı kanunlarına karşı böyle değer veriyorsa, Allah neden bizlere verdiği kanunlara, prensiplere karşı bizden daha az değer veriyor olsun? Bütün bunların haricinde Allah bir de insana vicdan kanunu veriyor. O toplum ya da kişiler bilgisiz de olsa, sahip oldukları vicdanları onlara iyi ile kötüyü ayırt etmekte yol gösteriyor. Allah bu yüzden de o kitapsız ve bilgisiz dediğimiz kişilere vicdanlarına göre hükmedecektir. İncil-Romalılar 2:14-16. O vicdan da, “Kendine yapılmasını istediğin şeyleri sen neden başkalarına da yapmadın?”. Veya “Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri sen neden başkalarına yaptın?” kadar basit ve herkesin bilip anladığı şeyler.
İnancımız, onların bunların sözlerine bakarak değil de elimizde inandığımızı söylediğimiz, “Allah sözüdür” dediğimiz o kitaplarla uyum içinde olması gerekir. Bilgisizce, Müslümanlara bakarak Kuran’ı, “Hıristiyan’ım” diyenlere bakarak İncil’i, Yahudilere bakarak da Tevrat’ı çöpe atmamız hiç de hikmetlice bir davranış tarzı olmaz. Tam tersine, onlara bakarak bu kitapların ne kadar daha güvenilir olduğunu görürüz. Çünkü onlar ellerinde bu kitapları tutarak inandıklarını vaaz edip bas bas bağırmıyorlar mı? Fakat ellerindeki kitabı alıp da içine baktığımız zaman, o kitaplara göre yaşamadıklarını görmemiz, bizim o kitaplardaki sözlere daha da bir güven duymamızı bu yüzden de sağlıyor.
Düşünün bir kere, eğer bu insanlar söylenilen kitapları değiştirmiş olsalardı, kendi heveslerine uygun değişiklikler yapmaları gerekmez miydi? Mesela ellerindeki kitapta, “sen düşmanını da seveceksin” (Matta 5:43-48) diye yazdığı halde, birinci ve ikinci dünya savaşları genelde Hıristiyan geçinen ülkeler arasında çıkmıştır. “Düşmanın acıkmışsa yedir içir” (Romalılar 12:20) diyen İsa Mesih’in öğretisini uygulamak yerine, bunlar birbirlerini en etkili bombalarla yedirip, içirmişlerdir! Öbür dinlerdeki ayrıntılara da girecek olursam, sanırım bu kitap ne biter ne de yazmaya mürekkep yeter. İnsanlar ellerinde tutup inandığını söylüyor diye, bu o kitabı güvenilir ya da güvenilmez yapmaz. Bu açıklamaları Şahitlerle olan tartışmalarımda, onların ve benim mantığımı daha iyi anlayabilesiniz diye de yazıyorum.
Toplantılara ilk katıldığım zamanlar bir hanım yanıma geldi. Nasıl olduysa konu yine Müslümanlıkta takıldı durdu. Ben: “Bunlar Müslümanlığa inanmıyorlar ama” dediğimi hatırlıyorum. O: “Aslında biz Müslüman’ız” dedi ve devam etti. Kelime anlamı olarak Müslüm’ün imanlı, “Man’ın” ise adam olduğunu “Müslü-man’ın” ise iman eden adam anlamına geldiğini anlattı. Bana bu konuda yazılmış bir kitapçığı da vereceğini söyledi. Ben o kitapçığı okumuştum. Ne demek istediğini anladım. Aslında o da benim ne demek istediğimi anlamıştı, ama böyle bilgi düellolarıyla asıl hassas konudan kaçınmak istiyorlardı. Bence bu konudan kaçınmalarının nedeni, eğer inancını söylerlerse hem seni kaçırmaktan korkuyor hem de karşısındakinin tepkisinden. Aynı zamanda onu kırmakta istemiyor. Ben ise kararlıydım. İstediğim sadece, gerçek neyse onu bilmekti. O hanım: “Ben kocamı çağırayım da bu konuları onunla konuşursun” dedi. Şahitler erkek kadın ilişkilerinde diğer çoğunluktaki Hıristiyanlar gibi gevşek değillerdir. Hatta evlilik dışı ilişki kurmayı, yani zina denilen şeyi yapanı aralarından çıkarırlar. Kimse artık onunla konuşmaz, bir arada oturup yemek yemez falan. Bu inançları da:
Ama şimdi size şunu yazıyorum: Kardeş diye bilinirken fuhuş yapan, açgözlü, putperest, sövücü, ayyaş ya da soyguncu olanla arkadaşlık etmeyin, böyle biriyle yemek bile yemeyin. 1.Korintliler 5:11’de ki gibi ayetlere dayanır.
Bu gibi emirleri insanlar çoğu zaman işlerine geldikleri gibi kullanmış. Genel anlamda bu terbiye ve sadakati insanlar birbirlerine göstermese de, bunlar her insanın kendisine uygulanmasını istediği kurallardır. Kim eşi tarafından aldatılmak ister? Ya da kim severek evleneceği eşte sadece ilk olmak istemez? Bizde erkekler evleneceği kadının kız olmasını beklerler. Eğer öyle değil ise o kadın fahişe veya namussuzdur. Ya da o bir erkek ise, kaç kadınla istediği kadar yatmış olması o erkeğe leke getirmez! Zina etmeyeceksin diyen Allah sadece kadınları mı kastetti? Böyle saçma bir kural yok. Her iki cins için de aynı ahlak kuralları geçerlidir. Erkek yaptığı zaman suçsuz ama aynı şeyi kadın yapınca namussuz ve de suçlu mu oluyor? Ben burada kadınların, kızların baskı altında olduklarını vurgulamak istemiyorum. Onlar da hatta erkeklerden daha da çok zina ediyorlar ve bu ruha da sahipler. Erkek çoğu zaman duygularını frenlemek istemediği, frenleyemediği için bu işi yapıyorsa da kadınlar çoğu kez bunu zevk bile almadan yapıyor. En kapalı olanlarının bile içlerinde birbirleriyle ne yaptıklarını da karıştırmayalım. Avrupa-Amerika da ise kültürler daha bir farklı gelişmiş. Yine benim gördüğüm diyeceğim, Almanlarda yüzde yetmişten fazla kadın babasız çocuk büyütür. O kadınları buna kanunlar da iter. Çünkü birinden, hele bir de paralı birinden gebe kalmak, o kadınlar için en büyük ikramiye gibidir. Artık o erkek bir türlü yakasını paçasını kurtaramaz. O kişiye çok büyük bedel ödettirirler. Adam geçimsiz, kötü falan da değildir. Kadın daha başlangıçtan planını bu doğrultuda yapmıştır. Kanunlar da o medeni Hıristiyan’ız diyen devlet kanunları da bu duruma yardım eder. Devletten alacakları para için, Alman kızlarının sosyal durumdan fakir olanlarının hemen hemen hepsi, bir an önce çocuk yaparlar. Devlet de “neslimiz kuruyacak” diyerek çapulcu sürülerine çocuk yaptırıp, sıfırın altında bile aile eğitimi olmayan insanlara yeni bir nesil yetiştirir. Hem bütünüyle özgürlük varken, o kadınlar-kızlar bir evlilik sorumluluğu altında neden yaşasın ki? Ayrıca evlilik ilişkileri -getirdiği sorumluluktan dolayı- mutluluk vereceğine o insanlara sıkıcı geliyor. Kadın evinde yemek yapacağına, hizmetçiliğe gidip 10 lira kazanıyorsa, o on lirayla da dışardan hazır yemek alır, ama yine de kendi evinde bir şeyler yapmak istemez. Çalışarak, bazen hizmetçilik bile yapmaya razıdır! Çünkü onun gözünde kendi evinde yapacağı işlere o evin insanları layık değildir. Bir de bu ev işinde para kazanma yoktur. Hem çalışanların da bahanesi vardır, artık ondan su bile isteyemezsin, çünkü çalışıyordur. Bu yolla erkeklerle eşit olunuyormuş! Eğer çalışmak bu erkeklere verilmiş çok üstün bir ayrıcalıksa, peki çalışmayan erkekten neden nefret ederler?! Biz insanlığın ne kadar saçma duyguları, inançları, adetleri vardır. Sevgiye dayalı olması gereken ilişkilerin altından tam tersine hep menfaatler çıkar. Kim kimi sevebilir, ya da bu gerçeklerden sonra, kimin kime gerçek sevgisi olsa bile, bunu ona inandırabilir. Sevgi bu evlilik ilişkilerinde en çok kullanılan kelimedir, ama aslı astarı yoktur. Erkeklerin yüzde 90’ı, belki de daha fazlası zaten cinsel dürtülerinin esiridir. En kendini disiplin etmişi bile bu kadın konusunda bedeninin arzularına yenilmiştir. Bu konuda ne erkek ne de kadın birbirinden daha iyi, ya da daha kötü değil. Hepsi Allah’ın ahlak standartlarından uzaklar. Ruhi yardım bize bu dinlerden-devletlerden gelecekse, halimizin de böyle olması normaldir. Allah ise Davut peygamberi vasıtasıyla çok acı bir gerçeği dile getiriyor:
Anlayışlı ve Allah’ı arayan kimse var mıdır görsün diye, Allah Âdemoğulları üzerine göklerden baktı. Hepsi geri döndüler; birlikte murdar oldular; iyilik eden yok bir kişi bile. Mezmurlar 53:2-3 ve aynı düşünce 14:2-3 ayetlerinde de geçer.
Evet, bir kişi bile yok diyor Allah. Peki, bu kabaranlar, utanmadan hangi doğruluklarına ve neye güvenerek bunu yapıyorlar? Yine neye dayanarak, utanmadan: “Biz olmazsak kurtulamazsınız” diyebiliyorlar?
Ahlak, yalnız kadın-erkek ilişkisinde değil, bütün insan ilişkileri birbirlerini aldatmaya, kandırmaya, menfaate ve sahtekârlığa dayandı ise, Allah’ın talepleri de artık insanlar için imkânsız, modası geçmiş, geri kafalı düşünceler olmuştur. Başka bir gerçekte, o insanlar ne kadar zevklerini düşünürse düşünsün, Allah’ın taleplerini saçma da bulsa, fakat oralarda yazılı olanların bizzat kendisine yapılmasından çok hoşlanır. Kendi yapmak istemez, fakat kendisine yapana da hiç karşı gelmediği gibi, öyle de olmasını ister. Sözüm ona hangi modern kadın kocasına: “Ara sıra da başka kadınlara git canım” der! Hangi erkek karısına: “Karıcığım, ara sıra başka erkeklerle ilişki kurman iyi oluyor” der! Normal insanlardan bahsediyorum. Öyle insanlar da var ki karıları kendi öz kızları gözlerinin önünde porno filmler çeviriyor ve bunu da sanat diye algılıyorlar! O insanların bu konudaki vicdanları o kadar dağlanmış ki, artık hissiz duyarsız olmuş. Bu yüzden o kişilerde biraz önce bahsettiğim duyguları beklemeyelim.
Bu örneğe tam ters hislerle, kendini Allah’a inanıyormuş gibi gösterip, karılarını baştan aşağı bir kapama içine alanları da çok. Allah’ın da bu konudaki emri işine gelmiştir. Aslında bunu kendisi için, kıskandığı ve güvenemediği için yapıyordur. Aldatılmaya tahammül edemeyecektir ve bu yüzden Allah’ın bu kanunlarını çok seviyordur. Aslında Allah’ı ise sevdiği çok, hem de çok şüpheli. O kadınların örtünmesini isteyen, cinsel duyguları tahrik edici giyinmeye karşı olan Allah; yalan söylemeye, aldatmaya, sahtekârlığa, çekişmelere, kaba kuvvete, cehalete de karşıdır. Bu insanların ise ağızları küfür doludur. Gözleri ve yürekleri şehvetle kavrulur. Şahitler gibi kendinden olmayana karşı düşmanlık solurlar. Gerçi şunu da belirteyim, Şahitler onların yobazlıkları, basitlikleri yanında, bu konuda bazen onlardan çok medeni, neredeyse melek gibi kalırlar, o da ayrı. Bütün sevgileri ise bilmem nereleridir. Aldatılmayı gururlarına yediremezler, fakat imkânı olanların hepsi de çok kolay bir şekilde başkasının karısını koynuna aldığı zaman, kendini daha bir erkek hisseder. Bir kadının kocasını aldatıp onunla yatması kadar güzel şey yoktur. Aynı şeyi kendi karısı yapmaz mı sanır? Yapar ama haberi olmaz. İstediği kadar o hâlâ kendi karısını kapamakla uğraşsın. Avrupalılar orta çağda savaşa giderken karılarının bilmem nerelerine kilit takarlarmış, anahtarı da kendinde! Kim bilir bu duyguların esaretinde onlar neler yapıyordu. Bence sahip oldukları bu güvensizlik birbirlerine karşı sevginin olmayışından kaynaklanıyor.
Bu cinsel duyguları, bu zevki biz bulmadık, ya da bu duyguları biz kendi kendimize kazandırmadık. Bu hisleri-arzuları bizlerin mutlu olması amacıyla Allah insanlığa hediye etmiştir. Ahlaklı bir biçimde, güven verici, sevgi yolunda kullanalım diye. Sağlıklı mutluluktan bahsediyorum, sapıklık, geçici zevkler mutluluk değildir. Tam tersine insanlarda kalıcı, zarar verici izler bırakır. Böyle ahlaksız zevkler ise Allah’ın mahkûm ettiği şeyler. Bu konuda ben kendimde çok suç işledim. Bilgisizlikten, cahillikten dolayı demek pardon değildir. Bunun yanında kendine tertemizmiş gibi sahte bir süs vermekte çok iğrenç olur.
Şahitlerin uygulamaları bu konuda muhakkak hoş gibi gözükse de onların da içine girdiğinizde, karı kocanın yatak ilişkilerine kadar karışarak, hatta tek tek neler yapılıp neler yapılmaz gibi konularla bazılarını aralarından attıklarını duymam, midemi bulandırmadı değil. En komik yan da bir ihtiyarın (toplantıdaki inanlılara önderlik eden kişi, yaşça çok genç bile olabilir) yatak odasına erotik bir tablo asmış diye, karı-koca ikisini de aralarından atmışlar. Tabloda sapık ilişkileri anımsatan görüntüler mi ne varmış. Bunun yanında, «başka bir kadınla anal ilişkide bulundu diye, o kocadan ayrılmak isteyen kadına müsaade etmemişler» diye de yazmıştım. Çünkü üreme organlarıyla ilişkide bulunmadığı için zina sayılmazmış! Vay canına! Hani Türkçedeki “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” dedikleri gibi bir durum bu. Şahitlerin Amerika’daki yönetim kurulları ilerde bu düşüncelerini değiştirmiş. Fakat atılan atıldı ve gitti. Bir de bu, “bize itaat etmediğinden dolayı attığımız o kişi, bir daha hiç kurtulamayacak ve Allah onu son günde yok edecektir” inancıyla yapıldı! Onlar yıllarca verdikleri eğitimle, üyelerinin vicdanlarını “son günde Allah onu yok edecektir” diye zaten şekillendirmişlerdir. Bu atılan insanlar da yıllarca aldıkları o çarpık eğitim ve sahip oldukları yanlış vicdanın esaretiyle, o toplumdan ayrı kalmakla çok çabuk hatalar ve yanlışlıklar yapmaya yöneliverirler. Çünkü ne yapacakları konusunda başından beri öğrendikleri şey hep emir almaktır.
Zar zor da olsa kendi kendini yönetecek kabiliyet her normal insanda vardır. Bunların en büyük marifeti ise insanın elindeki bu özelliği almaktır. Artık o insan bundan sonra her atacağı adımda, “ben ne yapayım” diye soru sorar. Zamanla da o atılan kişilerin birçok yanlışlıklar yapmaları, Şahitlerin o yönetim kurulunu çok sevindirir. “Bakın, işte biz böyle insanları aramızdan atıyoruz” diyerek övünürler. Zaten hep suçlu olanlar o en aşağıdan olanlardır. Aşağıdan olanlar ve yukarıdan olanlar diye kendilerini ayırırlar. Organizasyon bir yanlışlık mı yaptı, yanlış bir inanca mı saplandı, ya da beklenilen şeyler gerçekleşmedi mi, işte bu yukarıdakiler hiç suçlu değildir! Bir kadın midesi kaldırmıyor diye eş cinsel kocasından mı ayrılmak istedi de bunlar da “olmaz!” diye o kadını attılar, işte hep ama hep o kişiler suçludur. Yani o en aşağıdan olanlar.
Kendilerinin özür dilediklerini yaklaşık yirmi yılda ben ne gördüm ne de duydum. “Son gelecek” diye ilan ettikleri tarih gerçekleşmeyince, ümit bağladıkları o organizasyona güvensizlik duyarak terk eden, bırakıp da gidenler, “neden gittiler” diye yine onlar suçludur! Bir vakitler yine o en aşağıdakilerine bu yanlış öğretiyi kendileri, hem de zorla kabul ettirmeye uğraşmışlardır. Kendilerine göre bu yalanı ilan eden değil; bu yalana inanmayan, ya da inanıp da sonradan boş çıktığını görünce bunları terk eden, işte asıl suçlu ve cehennemlik olanlar bunlardır! Aynı biraz önce erkek-kadın ilişkilerinde bahsettiğim gibi. Zinayı erkek yaptığı zaman değil de kadın yaptığında suç olması mantığı gibi. Bunlarda da o en yukarıda olanlar ne yaparsa hiç suç sayılmaz, ama o şeyi en aşağıdakiler yaparsa ölümü hak eder.
Bir zamanlar da bu Şahitler organ nakline karşıydı. Düşünebiliyor musunuz, bu dinlere yetki verirseniz senin böbreğine, ciğerine, kalbine ve daha neyin varsa ona bile karışır! Bu emirlere sadık kalmaları için çok insanları öldürdüler, yani ölümüne sebep oldular. Daha sonra yanılmıyorsam 80’li yıllarda: “Bu iş vicdan meselesidir” diyerek serbestlik ilan ettiler. Zekâya, kurnazlığa bakın. “Biz hata yapmışız” deseler, o zaman birçok konularda da hatalı olabileceklerini kabul etmek zorunda kalacaklar. Bunu lafta söylüyorlar, fakat uygulamada bu gerçeğin hiç fonksiyonu yoktur. Bir de ölen o insanların yükünü sırtlarına almamak için, bu şekilde bir ilana başvuruyorlar. “Vicdan meselesi, aslında yapmayın ama yaparsanız da siz sorumlusunuz. Yani biz geçmişte verdiğimiz emirlerde hatalı değildik” anlamında. Bu hem geçmişte yaptıklarından dolayı onları suçsuz ve temiz gösterirken, hem de kendilerini daha bir tolerans sahibi yapıyor. Bu nedenle ölümüne sebep oldukları, aralarından attıkları o insanlara karşı da özür borcundan kurtuluyorlar. Bu zekâları da Tanrısal değil ama Şeytani. Uygulamalarındaki birçok şeyler gibi. Yakında böyle bir ilanı kan alma konusunda da yaparlarsa hiç şaşmayın. Organ nakli ve daha birçok şeyler için yaptılar, kan için neden yapmasınlar? Yeryüzümüze böyle fanatikler o kadar çok çıkmış ki. O üyeler ise: “Ne olursa olsun biz sizinleyiz” derler. Onlardaki bu gayreti sakın özel bir iman olarak, sadece kendilerine mahsusmuş gibi görmeyin. Tarihte ve günümüzde böyle kafasızca, düşüncesizce, ruhsuzca fanatik bir imana sahip olanlar sadece Yehova Şahitleri değildir. Dünya neredeyse sırf öyle insanlarla dolup taşmış da, kendisini kusuyor. Bu gibi nedenlerden dolayı atılan o insanlar da büyük bir hayal kırıklığıyla, yapayalnız, sahipsiz koyunlar gibi, kurtların, canavarların yemi oluyorlar. Hâlbuki o kişinin düşmesine neden olan tökezi kendileri koymuştur. İsa bu gibileri için yerinde olan şu sözleri söyledi:
İnsanı günaha düşüren tuzakların olması kaçınılmazdır. Ama bu tuzaklara aracılık eden kişinin vay haline! Böyle bir kişi bu küçüklerden birini günaha düşüreceğine, boynuna bir değirmen taşı geçirilip denize atılsa, kendisi için daha iyi olur. Luka 17:1-2
Ben bu sözleri o zamanlar duyduğumda hiç mi hiç umursamadım. “Bu adamların kötü yanı neymiş, aralarından atmak mıymış?” diyordum ve içimden de: “Vay canına! Demek bunların arasından atılmak o kadar kötü bir şey ise bunlar ne kadar değerliler” diye içimden geçiriyordum. Hâlbuki bizler gazetelerde okuduğumuz o aşırı dincilere, kendilerine uymayan yoldaşlarının kafalarını kesenlere, kollarını koparanlara, diri diri gömenlere, bomba atanlara falan alışmışız. Bu konuda her dinin kötü baskısı vardır. Şekilleri ise kudretleri oranında değişir. Bunların yanında Şahitler ise benim gözümde çok kibardılar. En kötü yanları aralarından mı atmakmış! İlerde bunun yalnız bu kadarla kalmadığını, insanlar üzerindeki baskılarının, psikolojik nasıl tahripler verdiğini bizzat kendi üzerimde bile görecektim.
Hani bir ilaç alırsınız ama yan tesirlerini okumadan. İnat gibi de o yan tesir sizin bünyenizde açığa çıkar. Öyle ya, bunun kimin üzerinde açığa çıkacağını önceden kimse bilemez. Fakat yan tesiri ortaya çıkmadığı müddetçe kişi o ilacı hiç tehlikeli görmez. Bu konuda benim o ilk umursamaz düşüncemde böyleydi. Fakat bu yan tesir, bütün dinlerdeki o uygulamalar, çıkarları, cahillikleri, bencillikleri ile insanları şekillendirmeye uğraşmaları, sadece bende değil, bütün insanlarda meydana çıkmış bir yan tesirdi. Ben ilaç diye örnek verdim, aslında onlar zehir veriyorlar. Dediğim gibi, ben bu konuda Şahitleri içlerinden sadece bir örnek olarak gösteriyorum.
Şahitler önce çevrendeki insanlarla arana buzlar koymanı sağlar. Bunu yaparken de bütünüyle haksız değillerdir. Gerçekten de benim arkadaşlarımda da olduğu gibi, onların düşünceleri daima bedensel arzular ve maddiyattı. Kısmen, üç aşağı beş yukarı bende farklı değildim. Bu gibi insanlar pek bir şey vermedikleri gibi, bir de sende olan iyi birkaç şeyi de alır. Bu tüm dünyanın bildiği bir sorun. İnsanların içinde en kötü olanı bile birilerinden şikâyetçidir. “Sevdiğim iyi bir arkadaşım hiç yok” diye birbirlerine yakınırlar. Böyle konuları insan kimle konuşursa konuşsun, aynı fikirde olan taraftarlar bulmaları da çok kolay olur. Fakat Şahitler için iyi kötü ayırımı tek bir açıdan bakılarak yapılır. Kendilerinden olmayan herkes hakkında: “Tehlikeli, güvenilmez ve kötüdür. Böyle devam edip bize gelmezse, Allah onu son günde zaten yok edecektir” diye inanırlar, inandırırlar. Yıllarca içlerinde olan o en tecrübelileri bile, kendisinden daha iyi özellikleri olan, Şahit olmayan bir yakını hakkında böyle düşünmese de ama dışından böyle inandığını savunur.
Onlar sizden Allah ile ilişkinizdeki sevginizi, itaatinizi, imanınızı, fedakârlığınızı, zaptı nefsinizi, paranızı, vaktinizi, hobilerinizi, aklınıza gelen daha iyi olan ve sevdiğiniz ne varsa, bütün bunları hep o yönetim kurullarının hizmetinde kullanmanızı isterler. Elinizdeki bu şeyler ile sizlerin en doğru ne yapıp yapmamanız konusunu yine onlar belirler. Bu sözleri şimdi bir Şahit okusa, “ne kadar saçma” diyerek öfkelenecektir. Fakat olaylara samimi ve tarafsız bakabilirse, gerçek olduğunu da kabul edecektir ki, ben böyle birini görmedim, ya da çok nadirdir. Öylelerini de zaten aralarından atarlar. Yaşantısında onlarla olan ilişkisini, hayatını nasıl şekillendirdiklerini, vaktini, zevkini, fedakârlıklarını, itaatini, ne okuyup okumaması gerektiği şeylere kadar, satın alıp da alamadığı şeylere, yatak odasında karı-koca ilişkisinde bile nasıl olacağı konusuna varana kadar, onların üzerinde hâkim olarak hep bu yönetim kurullarının rolü vardır. Fark ancak, burada benim yazdıklarımı reddedip, “bunları ben onlar için değil de Allah için yapıyorum” diyen biri belki çıkabilir. “Senin Allah için doğru ya da yanlış ne yapacağına kim karar veriyor?” diye sorulduğunda ise, eğer cevap verebilirse: “Sadık ve basiretli köle” demek olur. O da Amerika’daki organizasyonlarının takma ismidir. Başka bir şey söylerse de yalan söylemiştir veya o kişi Şahit değildir. Zaten bu şartı kişi daha ilk adımı atarken, vaftiz yoluyla söz olarak ondan talep ederler. Vaftiz olup aralarına katılacak olan kişilere iki soru sorarlar. Birincisi Allah ve O’na sadakatle ilgili olup, ikinci şart ki korkunç olanı da budur, “kendilerinin yönetim kurulunu, yeryüzündeki Allah’ın tek teşkilatıdır” diye kesin kez kabul etmesidir. Kabul etmeyeni zaten vaftiz etmezler ve aralarına almazlar. İçlerinden çıktıkları Katolik ya da Protestan kiliseleri de üç aşağı beş yukarı aynı sorularla bunları vaftiz etmiştir. Hâlbuki kişinin Allah’a verdiği söz, vaftiz olmak, suya dalmak şeklinde ise, bu onun günahlarından yıkandığını ifade edip, tövbe ettiğini ve yaşamakta olacağı hayatı Allah’ın iradesine göre sürdürmek istediğini gösteren sembolik bir olaydır. (Romalılar 6:4, Efesliler 2:12 1.Petrus 3:21) Düşünebiliyor musunuz, kişinin Allah ile olan ilişkisinde atacağı bu önemli adımda, kendilerini devreye sokarak, bir de ondan söz alıyorlar ki, ilerde onun bu sözden dönmesi ne kadar zor olur siz bir düşünün. Kaba bir şekilde açıklamak gerekirse, bu sözün şekli şöyle de yorumlanabilir: “Günahlarımdan tövbe edip Allah’a inanıyorum. O’nun emirlerini tutacağıma ve Şeytana da bağlı kalacağıma söz veriyorum”!!! İnanın olay aynen böyle çapraz ve karmaşık. Allah’a ait verilecek bir sözde, yeryüzünde araya sokulacak bir üçüncü şahıs, kuruluş, organizasyon, din, sadece bu anlama gelir. Eğer bu çarpıklığa sebep olan o üçüncü şahıs bir melek de olsa, bu o anlama gelir. Bakın resul Pavlus İncil’de apaçık ne yazıyor:
Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir İncil’e (Müjdeye) böylesine çar çabuk dönmenize şaşıyorum. Gerçekte başka bir İncil yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in İncilini çarpıtmak isteyenler vardır. İster biz ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir İncil bildirirse lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir İncil bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Tanrı’nın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih’in kulu olmazdım. (Galatyalılar 1:6-10) Pavlus ve Allah’ın gerçek kulları insandan ziyade daima Allah’ı hoşnut etmek için uğraştılar. Bu sözler onun bir ispatıdır. Onlar kendilerini bir üçüncü şahıs olarak kul ile Allah arasına girmeyi hiçbir zaman hak olarak görmediler. Bu hakkı zaten İsa Mesih hariç Allah hiç kimseye vermedi. İsa Mesih bile, imansız, kötü ve yok edilmeyi hak etmiş olan biri hakkında: “Ben onu ne olursa olsun kurtaracağım” diyemez. Bu O’nun kendi kendini inkâr etmesi demek olur. (2.Timoteos 2:12-13; 1.Korintliler 11:3; 2.Korintliler 11:1-21; Galatyalılar 5:1 ayetlerine bir bakıp okuyun lütfen) Kuruldukları tarihten bu yana Yehova Şahitlerinin bu vaftiz andını defalarca değiştirmeleri de boşuna değildir. Çünkü İncil’de böyle bir şekildeki söz verme ya da ant etme talebi hiçbir yerde yazmaz ve de yoktur.
Hani bazı kurnaz satıcılar vardır. Onlar için: “Ne satarsa satsın altında bir çomak yatar” denir. Mesela bu bir gezi bile olabilir. Örneğin çok ucuz gibi gözüken bu seyahatin altında yatan çomak, o seyahati yapana mecburi kabul etmesi gereken bir tura dâhil etmektir. Biz karımla böyle bir seyahat bileti alıyorduk, daha doğrusu aldık da. Çok şükür ki bileti satan efendi bir Mısırlıydı da hemen iptal edebildik. Mesela 500 Euro’ya üç kişiye bir haftalığına Almanya-Antalya bileti satıyorlardı. Sözde her şey de içinde. Bir şart var ki o da oraya gittiğin zaman ille de bir günlük tura katılmak zorundasın. Bunu da açıkça söylemiyorlar. Ancak oraya gidildiğinde olacak bir şey. Kişi başına 90 Euro daha verilmesi lazım. Gitmek istemeyenden 89 Euro alıyorlar! Yani mecbur değilsin, gidip gitmemekte hürsün! Ama ister git ister gitme bu parayı vermeye mecbursun. Hürriyete bakın! Bilet aslında 500 değil de 770 Euro. Fakat ilk reklam nasıl ama? Aslında hesap edilince, normal fiyat gezilerinden daha da pahalıya bile geliyor. Biz bu bileti aldıktan sonra, sonunda tesadüfen fark ettik. Şahitlerin şartı da, “eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan muhakkak ama muhakkak beni de tanımalısın” diyor. Daha açıkçası, Allah’a giden yolda sırtına benim bütün yükümü de yüklenmelisin demek bu. Yüke rağmen gerçekten de o yol Allah’a gitse, insan gene de katlanacak, ama gitmiyor ki.
Bu problem sadece bizim zamanımızda değil, insanlık var olduğundan beri var. İsterse en küçük bir Afrika kabilesi olsun, oranın bile ruhi ileri geleni vardır. Onun da bütün işi kendi kafasına ve menfaatlerine göre o kabilenin inancını, ruhunu etkilemektir. Öyle de yönetir. Onlar ona ya büyücü der veya başka bir ismi vardır. Başka yerlerde bunların ismi ve etiketi de değişir tabii. Bişof olur, Kardinal olur, Pastör olur, İmam olur, Şeyh olur, Papaz, Haham olur vs. İsim, unvan mı kalmadı sanki. Birbirlerine eğitim ve kültür seviyelerine göre etiket yapıştırırlar. Şahitlerde bu unvanlar herkesin kendi dilinde, ama anlamı üç aşağı beş yukarı öbürleriyle aynı. Onlar “Pastör” (çoban), “Kardinal” (yüksek, en üstte), “Katolik” (evrensel) demez de “çoban” der, “ihtiyar” der, “çevre nazırı” (gözetmeni) der, “sadık ve basiretli köle” der (Matta 24:45-51). Bir de “organizasyon” der ki, bütün dinler zaten kendi çapında organize edilmiştir. Tabii ki herkes sanatına göre bir etiket alacaktır. Kasap kendine manav etiketi vermez ya. Kötü kasap da olsa, etiketi yine o işin ismi olmalıdır.
İsa onun için böyle asalakların, kenelerin, kan emicilerin yüklerinden kurtulmak için şöyle söylüyor:
“Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm. Boyunduruğumu yüklenin, benden öğrenin. Çünkü ben yumuşak huylu, alçak gönüllüyüm. Böylece canlarınız rahata kavuşur. Boyunduruğumu taşımak kolay, yüküm hafiftir.” Matta 11:28-30 Şahitler içlerine girenlere de utanmadan bu ayetleri okuyarak, kendilerine atfederler. Yani bize gel, bak Kitabın burasında ne diyor; işte bu biziz, bizim yükümüz hafiftir diye diye insanları inandırırlar.
Bunları da tabii ki size silah zoruyla yaptırırlar sanmayın. Aynı o simsarların seyahat bileti satması gibi, mecburiyet yoktur ama mecbursundur. Apaçık bir kaba kuvveti zaten zamanımızın kanunları müsaade etmez. Çünkü aynı onlara benzer çok daha büyük başka rakip dinler de var. Mesela Katoliklik, Protestanlık, Müslümanlık, Yahudilik gibi ki bunlarla zaten daima bir savaş içindedirler. Hem bir laf vardır “iki cambaz bir ipte oynamaz” diye. Aynı yollardan onlarda geçtiklerinden, birbirlerini çok iyi tanırlar. Kimin kuvveti çoksa öbürünü ezer. Şahitler başka ülkelerde, Katolik ve Protestan kiliselerine ait halktan ve kanunlardan gördükleri eziyetlerden pek çok bahsederler. Aynı kudrete Şahitler sahip olsa, inanıyorum ki kendilerinden olmayan, karşı gelen hiç kimseye yaşam ve nefes alma şansı bile tanımazlar. Dışarıya karşı sevimli, barıştan yanaymış gibi görünmeleri, kendilerinin savaşacak gücü olmamasından kaynaklanıyor. Yoksa sevgilerinden, Allah’ın emirlerini uyguladıklarından dolayı değil. Bunun böyle olduğunu, içlerinde birbirlerine karşı olan uygulamaları açıkça ispat ediyor. Çünkü birbirlerine karşı kudretleri vardır. O kudret ne ise, onu merhametsizce ve de hiç düşünmeden kullanmaktan çekinmezler. Eğer sadece kudreti seni atmaksa, etrafındakilerle ilişkini koparmaksa, o zaman onu yapar. Bu fiziksel yaptırımı, ruhsal yaptırımı ise yoğun bir toplantı eğitimidir. Oradaki verilen eğitim insanları kendilerine, organizasyonlarına köle yapmaktır. Birbirlerine olan o dış görünüşteki sevgileri, birbirlerine olan ihtiyaçtan, yalnızlık korkusundan, yaşadıkları toplumlarda çok azınlıkta olmalarından kaynaklanıyor. Bunların sevgileri bizim ülkemizdeki ya da aynı kültüre benzer başka ülkelerdeki bahsettiğim misafirperverlik gibidir. Genelde ikiyüzlü ve yürekten değil. Yani sevgiye dayanmaz.
“Size birbirinizi seviniz diye, yeni bir emir veriyorum: sizi sevdiğim gibi siz de birbirinizi seviniz. Eğer birbirinize sevginiz olursa, benim öğrencilerim olduğunuzu bütün insanlar bununla bilecekler” (Yuhanna 13:33-34) diyor İsa Mesih. Oysa o ilk etki hariç, içlerine girdiğimde Şahitlerin sevgilerinin ne kadar menfaat ve ikiyüzlülüğe dayandığını görmek hiç de zor olmamıştı. Eğer birbirlerine karşı dikkatlilerse, bu da korktukları için, ama yine sevdikleri için değil. Zamanlarının büyük bir kısmı sadece bu toplum içinde geçiyor. O küçücük toplumdaki kişilerle olan ilişkisinde genelde kimse kimseyle arasını kötü etmek tabii ki istemez. Bu durum, Doğu Almanların batıdaki Almanları kötülemelerine benziyor. Doğudakilerde bir dayanışma, yardımseverlik vardı diye anlatır onlar. Biri gece yarısı bile gelse, birbirlerine yardım ederlermiş. Sanki bu toplumun başka çaresi mi vardı? Devlet ve şartlar onları o duruma itmiş. Bir sıkıntısı olsa, ilk yardım diye elini uzatacağı kişi komşusu. Onların da birbirlerine iyi ya da kötü demeleri bu ölçüye göredir. Her kim olursa olsun, yardım diye en iyisini yapabiliyor musun, o zaman iyisin demektir. Nasıl bir karaktere sahip olduğun, kişiliğin, düşünce ve inançların, sevgin ve nefretin önemli değildir. Önemli olan o an yardım ediyorsun ya, bitti. Onun da canı daraldı mı bu sefer o da senden yardım isteyecek. İyi ya da kötü deme ölçüleri sırf bunlara bağlı. Bu çark böyle döner gider. Fakir ülke insanlarının, ezilen toplumların mecburi bir ihtiyacıdır bu. Türkiye’de de insanlar birbirlerine, hiç tanımadıklarına yardım ederler. “Olsun, belki bir gün benim de ona işim düşer” mantığıyla sevmediği bir insana da düşman gibi gördüğüne bile bunu yapabilir. İşin içinde hiç sevgi yoktur. Benliğinde o insanı kendi gibi bir insan olarak sevme duygusu yatmaz. Doğulu Almanlar yine “batıda durumlar farklı” diye şikâyet ediyor ve devam ediyor şikâyetine. “Burada gece yarısı birinin kapısını çalsan, o kişi kim bilir ne kadar öfkelenir” diyor. Olur ya arabası bozulurmuş. Batıda ise hâlbuki durum farklıymış. Araban bozulduysa komşusu “yardım servisini çağar” diyormuş. Onu neden uyandırıyorsun? “Paran yok açsan, git devletten sosyal yardım iste. Benden borç para isteyene kadar git bankandan borç al” diyor. Batıdakiler daha bunun gibi bir sürü insan ihtiyaçlarını, el etek öpmek yerine, böyle görevleri kurumlara bağlamışlar. Tabii onlar da bunu ne vakte kadar yapacaklar o da meçhul. Doğudakinin çaresi olmadığı için yardımsever. Batıdakinin ise yardım beklentisi şahıslardan olmadığı için, kendisi de kimseye yardım etmek istemiyor. Hem bu yardım anlayışı da hep “bedava olmalı” anlamı güder. Bedavayı seven insan da az değildir tabii. İşte benzetmek caizse Şahitlerin sevgileri de birbirlerine karşı aynen böyledir. Fakat bir kişi diyebilir: “Kardeşim yardım etmek ne türlü olursa olsun kötü mü yani?” Evet, ben de ister isteyerek ister istemeyerek de olsa yardım etmek iyidir diye bilirim ve de bu Allah’ın bir emridir. Fakat dikkati çekmek istediğim şey insanların ikiyüzlülükleri ve asıl amacın ne olduğu. Tabii ki her bana sırıtan insan, beni seviyor demek değildir, bunu da herkes bilir. Her yardım eden insanın da ille de bunu sevgiden ötürü yaptığı söylenemez. Daha ileri giderek şunu söyleyeyim, kişi ölüme kadar kendini feda bile etse, onun bu şeyi ille de sevgiden ötürü yaptığı anlamına gelmez. Belki de bu sözler şimdi sizlere çok saçma gelmiştir. İlk defa okuduğumda bana da öyle gelmişti. Ben yine de ne demek istediğimi, bu konuyla ilgili ayetleri yazarak anlatmaya çalışayım. İncilin 1.Korintliler 13:1-3 ayetlerinde şöyle yazar:
İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmazsa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları oynatacak kadar imanım olsa, ama sevgim olmazsa bir hiçim. Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmazsa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.
Bu ayetleri çok düşünmüşümdür. Nasıl bir insan bütün varını yoğunu fakirleri doyurmak için harcar da sevgisi olmayabilir? Bir insan bedenini yakılmak için feda eder de nasıl bunu sevgisi olmadan yapar? Hem de bu insan iman sahibi. Öyle kuvvetli imana da sahip ki, dağları bile nakledebiliyor. Bu kişi peygamber bile olabilir, fakat sevgisi olup olmaması kendi elinde olan bir şey; mesela Yunus Peygamber gibi. Bu peygamberin tecrübesi Mukaddes Kitabın Yunus bölümünde geçer. Konu çok kısa ve derin anlamlıdır.
Allah bir şehri günahları yüzünden yok edecektir. Bunu da o şehirde ilan etmesi için Yunus’u görevlendirir. Fakat Yunus Allah’ın dediği o şehre gitmez, tam ters yöne doğru gidecek bir gemiye binip, adeta kaçar. Allah onun yolculuğu esnasında büyük dalgalar yapar. Bütün gemidekileri ölüm korkusu alır. Bu iş bizim başımıza neden, kimden geldi diye o insanlar araştırma yaparlar. Demek ki o gemicilerin yıllarca olan tecrübelerinden anladıklarına göre, bu durum tabii bir durum değildir. Yunus’a da sorarlar ve Yunus her şeyi anlatır ve ardından da ekler: “Beni denize atın kurtulursunuz” der. Adamlar daha da çok korkup, bu sefer karaya ulaşmak için kürek çekmeye çalışırlar. Fakat dalgalar daha da şiddetli olur ve sonunda Yunus’un dediğini dinleyip, onu denize atarlar. Dalgalar da durur ve deniz sakinleşir. Allah da büyük bir balık hazırlar ve bu balık Yunus’u yutar. Yunus üç gün balığın karnında kalır. O zaman zarfında Allah’a yalvarır ve tövbe eder. Balık da Yunus’u karaya kusar. Allah Yunus’a yine aynı emri verir. Yunus bu sefer gider ve şehirde ilan ederek: “Kırk gün daha, Nineve şehri yıkılacak” der. (Yunus 3:4) Sonra şehrin nasıl yok olacağını seyretmek için gider, şehrin dışında bir yerde çardak kurar. Fakat şehrin halkı ve kral bu haberi duyunca hepsi tövbe ederler. Bütün ülkede oruç ilan edilir. Ne hayvan ne insan yemek yemesin, Allah’ın önünde kendisini alçaltsın denir. Var gücüyle herkesin Allah’a dua etmesi, kötü yollarından ve zorbalıktan dönmeleri ilan edilir. “Belki Allah fikrini değiştirir de bizlere acır, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız” derler. Allah onların tövbelerini ve kötü yollarından dönmüş olduklarını görür ve o şehre karşı yapacağı beladan vazgeçer ve o halkı bağışlar. (Yunus 3:6-10)
İşin ilginç yanı ve bizim sevgiye dair konumuzla olan ilişkisi burada başlıyor. Yunus Allah’ın o şehre hiçbir şey yapmadığını görünce çok öfkelenir. Ölümü isteyecek kadar öfkeli ve bitkin bir hale gelir. Başlar isyan edip Allah’la çekişmeye. Bakın Yunus’un sözlerini tam olarak yerinden yazacağım:
Yunus buna çok gücenip öfkelendi. RAB’be şöyle dua etti: “Ah, ya RAB, ben daha ülkemdeyken böyle olacağını söylemedim mi? Bu yüzden Tarşiş’e kaçmaya kalkıştım. Biliyordum, sen lütfeden, acıyan, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin, cezalandırmaktan vazgeçen bir Tanrı’sın. Ya RAB lütfen şimdi canımı al. Çünkü banim için ölmek yaşamaktan iyidir.
Yunus 4:2-3
Burada Yunusun sözlerinde bir şey dikkatinizi çekti mi? Yunus aslında çok öfkeli ve Allah ile çekişiyor. Ölecek kadar onu canından yıldıran bir durum var. Bunun böyle olduğu sadece bu ayetleri okumakla değil, -o birkaç sayfalık- konunun tümü okunduğunda, Yunusun duyguları daha iyi anlaşılıyor. Yunus bu sözlerle Allah’ı neden suçladığını da söylüyor. Altını çizdiğim yerler Yunus için kötülük mü? Evet, Yunus öfkesinde Allah’ın bağışlayıcı olmasını, acımasını, çok çabuk öfkelenmemesini, engin (uçsuz bucaksız) sevgisinden ve cezalandırmaktan vazgeçmesinden bahsediyor. Bunları bildiği için de Allah’ı dinlemeden başka yere kaçmaya kalkmış. Hâlbuki öfkelenen insanlar birbirlerine kötü şeyler söylemezler mi? Fakat Yunusun saydığı bu şeylerin nesi kötü? Bize göre hiçbiri, fakat Yunus kendi gözünde Allah’ın bu özelliklerini kötü olarak görüyor. “Bu insanları neden bağışlıyorsun” diye öfkeleniyor. “Neden hem yok edeceğim dedin de yakıp yok etmedin” diye öfkesinden ölmek bile istiyor. Allah’ın aşırı sevgisinden ise sanki nefretle bahsediyor. Çünkü Yunus o halka sadece kendi görüş açısından ve hiç sevgi duymadan bakıyor. Bu yüzden de onların yok olmaması, Yunus’a bir yerde sanki boşu boşuna geçen zaman ve zahmet gibi geliyor. Bir de katı kuralcı olan Yunus, o kötü insanları yok etmekten vazgeçen Allah’ın sevgisini hiç anlayamıyor. Fakat kendisi hiç emek vermediği halde bir gecede yetişen, kendisine gölge veren kabak fidanının yine bir günde yok olmasına ise çok üzülüyor. Kabak fidanını, ya da Mukaddes Kitapta yeni tercümede geçen keneotunu da sevdiği için değil, kendisini kızgın güneşten koruduğu ve artık gölge yapmayacağı için üzülüyor. (Yunus 4:10) Ayrıca Yunus’un doğru ve katı kuralcı biri olduğunu gemideki davranışından da anlıyoruz. Gemidekilere “beni atın, kurtulursunuz” diyerek aslında bu hakikati o insanlardan gizlemiyor. Yunus sadece kendini düşünen bir insan değil. Aşırı adil, doğru biri olduğu kesin, ama sevgide kıt. Fakat Allah da ona başından geçen bu tecrübeyle çok şeyler anlatmış oldu. Yoksa bunları Yunus kaleme almazdı. Çünkü Yunus’un öfkesine karşı Allah’ın sevgi mantığı çok daha üstün. Onun bu öfkesine karşın Allah şöyle cevap veriyor:
Ve RAB dedi: “Sen, emeğini çekmediğin ve büyütmediğin asma kabağına acıyorsun, o kabak ki, bir gecede çıktı ve bir gecede yok oldu; ya ben, Nineve için, o büyük şehir için acımayayım mı? O şehir ki, orada sağını ve solunu seçemeyen 120 binden ziyade insan, birçok da hayvan var.” Yunus 4:10-11
Sevginin bilgiyle, imanla, peygamberlik rütbesiyle ilgisi olmadığı kesin. Peki, bir insan sevmeden kendini, hayatını nasıl feda edebilir? Ayette “bedenini yakılmaya teslim etsen” diyor. Bu kimin için kolay bir şeydir? Evet, bir insan bu kadar zor olan şeyi de yapsa, onu ille de sevgiden dolayı yaptığı anlamına gelmiyor. Peki, insan böyle bir fedakârlığı neden yapar, hem de sevmeden? Birçok nedeni olabilir. Kişi bunu sırf kendi izzeti için yapabilir. Kahramanlık, ya da doğru bulduğu için yapar. O anda başka çare görememiştir, ya da beyni yıkanmıştır, yani maniple edilmiştir. Hem böyle kahramanlıklar gösteren o kadar çok insan vardır ki. Bu konuda aklıma Müslümanların anlattığı bir hikâye geldi. Bu hikâye Kuranda falan yazmamasına rağmen çok hoşuma gider, ayrıca anlamlıdır.
Muhammed’in zamanında Müslümanlar düşmanlarıyla savaşıyorlarmış. Savaş sırasında içlerinden birinin çok cesur ve gözü pek davranışları arkadaşlarının dikkatini çekmiş. Bu adam yalın kılıç atın üzerinden, devenin sırtından, düşmanın ensesinden girip çıkarak, ölüme sanki meydan okumuş. O zaman da gelen ayetlerden, kişiler korkaklığa değil de, kendilerini savunmak için savaşmaya teşvik ediliyor. Yine Kuran’dan okuyacak olursak, birçok korkan ve geri dönenler hakkında Allah pek de iyi bahsetmiyor. Neyse, savaşı Müslümanlar kazanır ve bazıları o cesaret göstermiş olan kişinin yanına yaklaşıp, onun bu imanına dayalı cesaretini, gayretlerini överler. Onun gibi böyle insanlar olmasa ne yapardık gibi iltifatlar ederler. O ise cevap olarak şöyle der: “Ben onu bunu bilmem, şu hurmalığı görüyor musunuz, işte o benim” der. Ve devam ederek, “biz bu savaşı kaybetseydik, benim hurmalık elden gitmişti” demesi üzerine onu orada övenlerin hepsi de öyle donup kalırlar.
Bu hikâye gerçek olmuş mu bilmiyorum. Fakat altında yatan anlamı, kişilerin ne yaptıklarına değil de, ne için yaptıklarına dikkati çekiyor. Buna eski Türkçede “saik” deniyor, anlamı da ‘yürek tutumu’ demek. Bir kişinin bir şeyi nasıl bir yürek tutumuyla yaptığına, saikı deniyor. Demek ki o adamın saikı, Müslümanları yok etmek için uğraş verenlere karşı cesaret göstermesi ne Müslüman’ı ne de Müslümanlığı sevdiği için; hurmalığını, kendi menfaatlerini seviyor. Bu o adam için hurmalık, başkası için de başka şeyler olabilir.
Şahitlerin içine girdikten kısa bir zaman sonra, evinin duvarlarını kâğıtlamakta yardım etmem için Bernd bana sormuştu. “Gelirim tabii” dedim ve gittim. Ben de o zamanlar 24 yaşlarındayım. Beraber çalışırken Bernd’e bir soru sordum. “Bernd sen beni sever misin” dedim. Şimdi düşünüyorum da demek ki o zamanlar ben bir şeylerin farkına varmıştım. Varmıştım ki böyle bir soru sordum. Bu insanların yaptıkları şeyler benim gözümde çok değerli gözüküyordu. Sevgi, yürekten gelen sevgi ise herkes de farklı bir şekilde gözükür. Bunu anlamak bazen çok zordur. Hele bir de Mukaddes Kitapları bilen bir kişide anlamak daha da zordur. Bu yüzden bu soruyu ben açıkça sordum. İçimde bir şüphe muhakkak vardı ki, onun için sormuştum. Bernd çok açık ve net bir cevap verdi. “Ben seni sevemem, çünkü sen benim kardeşim değilsin” dedi. Yani ben bir Yehova Şahidi değildim. Doğrusu bu kadar açık ve dobra bir cevap da beklememiştim! Fakat o yüreğinden geldiği şeyi söyledi. Yıllar sonra bu konu hakkında konuştuğumuzda, “bizlere öyle bir öğreti verilmişti” diyerek kendini savundu. Bence onda da, içlerinde olmayan sevginin sorumluluğunu, aldıkları eğitime verme bahanesi vardı. Çünkü olan bir sevgiyi frenlemek çok zor bir şeydir. Hatta bazen imkânsızdır. İnsan bu soruyu herkese soramaz. Bunu bana bir sınıf arkadaşım söylemişti. “Böyle sorulardan herkes kaçtığı gibi, bunlar hakkında konuşmak cesaret ister” demişti. Ben şahitlerle olan beraberliğimizden çok mutluydum. Tanıştığımızın üzerinden belki 6 ya da 8 ay falan geçmişti. Evet, aramızda Kuran hakkında olsun başka konular hakkında olsun tartışmalarımız olmuştu, ama terbiye dâhilinde ve saygıyla. Ayrıca ben onları çok da sevmiştim. İlk tanıdığım gece, hiç giymediğim ve bana küçük gelen takım elbiselerimi vermiştim. O an için hiçbir şey beklemeden. Neyim varsa onlarla paylaşmak istiyordum. Bu sakın sululuk anlamında anlaşılmasın. Bizler Akdeniz ülkesi insanları olarak çok çabuk sever, çok çabuk da kavga ederiz. Ben daima bu şekilde olmamasına çalıştım. İnsanları bir anlık duygularla seven ve bir anlık duygularla nefret eden biri olmaktan hep kaçınmaya uğraştım. Kısacası onlarla olan beraberliğimizi ben bu duygularla sürdürüyordum. Hem bu insanlar benim hayatımı kurtarmak için gelip, bana vaaz etmiyorlar mıydı? Sevgi olmadan bu mümkün olur muydu? Demek ki oluyormuş. Onların yaptıkları bu kapı kapı vaaz faaliyetleri, ayda bilmem kaç saat yapmaları, gayretleri, çabaları, didinmeleri her şeye dayanıyor olabilir, ama insan sevgisine dayanmıyordu. Fakat benim sevgim, Bernd’in beni sevmesine bağlı değildi. Mahalle çocukları birbirlerine sorar: “Sen beni seviyor musun?” diye. Öbür çocuk “hayır” derse o da: “bende seni sevmiyorum” der. “Evet” deseydi, sırıtıp bu sefer yine “bende” diyecekti. Yani karşısındaki ne derse o da aynen “bende” diyor. Gerçek sevgi ise karşısındakinin sevip sevmemesine bağlı bir şey değildir. Hele sevginin şartı falan olur mu? Bakın Yuhanna bu konuda ne diyor:
Sevgi bundadır, biz Allah’ı sevdik değil, ancak O bizi sevdi ve günahlarımıza kefaret olarak oğlunu gönderdi. Ey sevgililer, eğer Allah bizi böylece sevdi ise, bizim de birbirimizi sevmemiz gerekir. Hiç bir vakit kimse Allah’ı görmemiştir; eğer birbirimizi seversek Allah bizde durur ve O’nun sevgisi bizde tamamlanmış olur. 1.Yuhanna 4:10
Şahitler bu “birbirimiz” kelimesini sırf kendilerinden olanlar olarak anlamak istiyorlar. Bu konuda birbirlerinin düşünceleri karışık da olsa, temelde uygulamaları aynen Bernd’in bana söylediği sözler gibidir. Bakalım İsa Mesih böyle mi bir örnek bıraktı? Çarmıhta çiviliyken, etrafında kendisinden nefret edenleri dahi ayırmadan:
“Ey Baba, onlara bağışla; çünkü ne ettiklerini bilmiyorlar” diyor Luka 23:34’de.
Ben bu sözleri ve duyguları, “Allah’ım onlara bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye zaman zaman Şahitler hakkında çok kullanmışımdır. Ben de sevgi dolu iyi bir insan değilim, fakat sebepsiz yere nefret etmenin anlamını da çözemiyorum. Bana karşı iyi olan birine bir şey hissetmiyorsam bile, hatta bu durum beni sıkıyorsa da onun bu sevgisini kırmaktansa, o kişiyi hiç görmemem daha iyidir. Madem kendi duygularımı yenemiyorum, niye benim zayıflığım yüzünden o kişi kırılsın? Çok yıllar geçtikten sonra bu konuyu konuştuğumuzda Bernd bu sefer, “hayret, ben böyle bir şeyi nasıl söyledim” dedi.
“Bernd çok sakin, terbiyeli, herkese rahatlık veren bir kişidir” demiştim. Bu yüzden herkes onu sever ve yanında rahat eder diye de yazmıştım. Hiç kimsenin üstüne gitmez, onun yarasını deşmez, kuyruğuna basmaz vs. Ben Bernd’i tanıyan herkesin onun hakkında iyi konuştuğunu duydum. Herkes Bernd’i seviyor ama Bernd herkesi seviyor muydu? Bence hâlâ bu da onun en büyük eksik yanlarından biri. Belki de bu sevme eylemi Allah’ın en zor emirlerinden biri de onun için. Yalnız Bernd için değil, benim için, hepimiz için, bütün insanlık için bu böyle. Ama bütün problemler de bu yüzden kaynaklanıyor. Hele bazı insanlar ki Bernd de dâhil, yıllarca ne yaparsan yap ne kadar sevip, ona ne kadar iyi ve cömert davranırsan davran, o hiçbir zaman sevmiyor, sevemiyor. Almış olduğu eğitim falan bence bahane olamaz. Mukaddes Kitapta Davut ve kral Saul’un oğlu Yonatan arasındaki arkadaşça sevgiden bahseder. Aralarındaki çok büyük bir yaş farkına ve de Yonatan’ın babası olan Saul’un Davut’la düşmanlığına rağmen yazıda: “Yonatan Davut’u ve Davut’ta Yonatan’ı çok sevdi” diye geçer. (1.Samuel 18:1-4 ; 19:1-7 ; 20:17 ve 41-42 ; 2.Samuel 1:11-12) Sevgide aslında bahane yoktur, ancak nefret bahaneler bulur.
Tanıdığım, hiç Allah’a inanmayan insanlar vardır. Bu insanlar aktif olarak birçok fedakârlıklarda bulunurlar. Yardım kurumları, toplantılar, insanların sorunları, açlıkla mücadele, Afrika’da yaşayan insanlara yardım vs. gibi. Kısacası bir sürü sosyal faaliyetler. Hâlbuki o kişi hiçbir şeye inanmadığını söyler. Ölümle onun için her şey bitecektir. Yani yaptıklarını Allah emri falan diye yapmıyordur. Böyle insanlara dikkat edildiğinde, onların bütün bunları insan sevgisinden dolayı yapmadığı da açıkça görülür. Bütün saikları insanların gözünde kendi izzetlerini aramak ve en çok da kendilerine karşı bir tatmin duymalarıdır. Örneğin ortaokulda ve lisede zengin çok kadın öğretmenlerimiz oldu. Aldıkları öğretmen maaşları onların yaptırdıkları sırf makyajlarına bile yetmezdi. Fakat yine de çalışıyorlardı. Bu insanlar öyle öğrencileri seven tipler de hiç değildi. Çalışmayı sevdiklerini de söyleyemem, ama evde boş oturmaktan nefret ettikleri ise kesindi. Hiç çalışmamak veya ev kadını etiketiyle yaşamak onları çok küçültüyordu. Yoğun bir biçimde sosyal faaliyetleri olan insanların da fedakârlıklarda bulunmalarını, sevgiye dayalı bir kural diye göremeyiz. Hem daima övülmek ve hürmet görmek onların da çok hoşlarına gider. Hayır kurumlarına yapılan yardımlarda, ellerinde tuttukları çeklerle, gazetelerde poz poz resimlerini gördüğümüz bu insanlar, bence bu işi ille de sevgiden dolayı yapmıyorlar. Bu onların herkesten nefret ettikleri anlamına da gelmemeli. Bir insan sevgi duymuyor diye hemen tam tersi olan nefrete de sahip olması gerekmez.
Bunun yanında eğer o kişinin başlangıçta sevgisi olsa bile, dikkat etmezse bu hissi zaten çok çabuk kaybedecektir. Çünkü bu işler öyle organize edilmiştir ki, her gün bir bantta çalışan işçinin devamlı aynı şeyleri toplaması, ya da bir araya getirmesi gibidir. Ne kadar sevgisi de olsa, içinde bulunduğu o organize edilmiş durum, kişinin içindeki bu sevgiyi alıp yok eder, monotonlaştırır. Bir insan devamlı aynı şeylerle her gün karşı karşıya geldiği vakit, zamanla artık o ilk duyarlılığını muhakkak kaybedecektir. Hele bir de fedakârlar diye, bunları devamlı belirli kişilerin yapması gerekiyorsa, bütün bunlar onlara bir gün yük haline gelip, taşınmaz olacaktır.
Bu yazdıklarıma benzer bir durum Musa’nın başına geliyor. En az o zamanki İsrail’in altı milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Sadece savaşa hazır 600 bin asker var. Bunların savaşa gidemeyen aileleri, çocukları, kız kardeşleri, anneleri, dedeleri, nineleri var. Hem de o zamanki aileler kalabalık. Bu rakamı tahminle en az 3 ilâ 6 milyondu diyoruz. Bütün bu insanları Mısır’dan kölelikten çıkarmakta Musa görevliydi. Musa da onların çölde bütün dertlerine, kavgalarına, her türlü sorunlarına çözüm getirecek tek insan. Bakın bir zaman sonra Musa dayanamayıp Allah’a ne diyor, yerinden okuyalım:
“Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam. Bana böyle davranacaksan, eğer gözünde lütuf bulduysam lütfen beni hemen öldür de kendi yıkımımı görmeyeyim.” (Çölde Sayım 11:14-15) diyor.
Musa bir tehlikenin farkına varıyor, o da içindeki sevginin yok olma tehlikesi. Çünkü Musa karakter olarak başkalarının üzerinde saltanat sürecek, onları ezecek biri değil. Bırakın o insanların üzerinde saltanat sürmeyi, tam tersine, onlara kendini adeta bir köle, hizmetçi etmiş biri. İsraillilerin her bir akılsızlıklarında, hatalarında, başlarına bir kötülük geldiğinde, onun yüreği yanıyor. Allah İsrail’e öfkelenip onları yok etmek istediğinde, Musa hep araya girip, Allah’a çok da mantıklı nedenlerle o kavmi kurtarmak için adeta çırpınıyor. Allah da onun sözlerine göre davranıyor. Musa’nın böyle biri olduğunu tabii ki Allah da biliyor, fakat bizlerin de bilmesi, örnek olması için Allah kaleme aldırıyor. Yoksa bu olaylardan “insanlar Allah’ı yönetiyor anlamı” çıkmamalı. Musa için o milletin sorunları, dertleri artık taşınması imkânsız bir yük oluyor. Hâlbuki Musa isteseydi kendisini o halkın sırtına yükletemez miydi? Onun bunu yapacak bir karakterde olmadığını bütün o kayıtları okuduğumuzda zaten anlıyoruz. Ölürdü, ama yine de böyle bir şeyi yapmazdı.
Bu adamı bir düşünün. O zamanlar şimdiki gibi bilgisayar, telefon, telsiz, süratli arabalar, uçaklar falan yok. Kâğıt bile yok. Bu Musa dediğimiz insan bütün bu insanların dertleriyle bir bir ilgileniyor. Her gün, kırk sene boyunca. Şimdiki o en zengin dini kuruluşların, bilgisayar, telefon, elektronik postalar, uçarak bir günde kıtalar aşırı ülkelere gidebilme, klimalı arabalar vs. gibi şeylere sahip oldukları halde, birbirlerine yardım konusundaki bahanelerini düşündükçe...! Birbirlerinin dertlerini dinlemek, sadece dinlemek bile istemiyorlar. O zamanki halkın Musa’nın önüne getirdikleri davalar dertler bizler için bazen o kadar önemsiz gözüküyor ki. Mesela: «ailede hiç erkek kardeşleri olmayan kızların, evlenirlerse mirası nasıl paylaşacakları» konusu. Bunun cevabını Musa’nın kendisi de bilmiyor, Allah’a soruyor. Allah da cevap veriyor ve bu cevap kanun oluyor. Ne Allah ne de Musa “bu gibi bir konuyla neden geliyorsunuz” diye azarlıyor mu o insanları? Hayır, hepsini bir bir anlamaya çalışıyor. Bunlar şimdiki bizler için imkânsız gibi gözüken fedakârlıklar. Bu yazdıklarım, kendilerini peygamber ilan eden, “Allah’ın yeryüzünde kurduğu tek kanalız, biz olmazsak kurtulamazsınız” diyen o simsarlara tabii ki çok ters düşen örneklerdir. Bu konuyla ilgili ayetleri isterseniz yerinden açarak okuyabilirsiniz. Çıkış 18:13-25, 32:30-33.
Ayrıca Allah o kavmi yok etmek istediğinde, Musa’nın gerçek sevgisini ve o halk için olan kaygısını daha da çok görüyoruz. O zaman Allah’ın Musa’ya olan teklifi aynen şöyle:
Bu kavmı gördüm işte sert enseli (inatçı) bir kavmdır; beni bırak, onları helak edeyim ve göklerin altından onların adını sileyim; ve seni ondan daha kuvvetli ve daha büyük bir millet edeceğim. Tesniye 9:13-14.
Allah’ın Musa’ya verdiği izzeti düşünün. Hangi devirde olursa olsun, en iyidir diye düşündüğümüz insan bile, Allah’ın bu sözleri karşısında, “Sen bilirsin Allah’ım, senin iraden olsun” demez mi? Yok ama Musa ne yapıyor? Dağa çıkıyor, kırk gün kırk gece oruç tutup Allah’ın önünde yere kapanıyor ve bu olayları sonra yine kendi sözleriyle İsrail’e şöyle anlatıyor:
“Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapmakla bütün işlediğiniz suçtan dolayı, ilk defa olduğu gibi, Rabbin önünde kırk gün kırk gece yere kapanıp kaldım; ekmek yemedim ve su içmedim. Çünkü Rabbin sizi helak etmesi için size karşı olan öfkesinin şiddetli gazabının önünde korktum. Fakat RAB bu kere de beni dinledi” diyor Tesniye 9:18-19 da.
Musa ne dedi de Allah da onu dinledi? Musa’nın sözlerini gelin yine yerinden okuyalım:
Sizi tanıdığım günden bu yana RAB'be sürekli karşı geldiniz. "RAB sizi yok edeceğini söylediği için, kırk gün kırk gece O’nun önünde yere kapanıp kaldım. RAB'be şöyle yakardım: 'Ey Egemen RAB, büyük kudretinle kurtarıp güçlü elinle Mısır'dan çıkardığın halkını, kendi mirasını yok etme. Kulların İbrahim'i, İshak'ı, Yakup'u anımsa. Bu halkın dik başlılığını, kötülüğünü, günahını dikkate alma. Yoksa bizi çıkardığın ülkenin halkı, 'RAB söz verdiği ülkeye götüremediği, onlardan nefret ettiği için, çölde yok etmek amacıyla onları Mısır'dan çıkardı diyecek. Oysa onlar, büyük güçle ve kudretli elinle Mısır'dan çıkardığın kendi halkın ve mirasındır." Tesniye-Yasanın Tekrarı 9:24-29
İşte gerçek sevgi budur. Böyle biri için, “o severek yapıyordu” diyoruz. Onun bu yaptıkları boşa da gitmedi. Musa kendini kurban edip ille de ateşte yakmadı, ama sevgisini aktif bir biçimde gösterdi. Harfi anlamda yanan insanın ne kendine ne de başkalarına faydası olur. Bu sevgi konusuna başlarken 1.Korintliler 13:1-3`de okuduğumuz gibi, o bedenini yakılmak üzere feda eden kişinin sevgisi olmayışı, ona hiçbir fayda sağlamayacaktır. Hatta zamanımızda bu kendini yakmalar bir ara moda olmuştu. Böyle gösterilerin kime ve neye faydası oldu ya da olur, bu da ayrı bir konu. Bu olayları düşündüğümüz, derin düşündüğümüz zaman, Allahın Resulünün sevgiyi neden öyle tarif ettiğini daha iyi anlıyoruz. Ne yaparsak yapalım, en azından Allah ile olan ilişkimiz yüzeysel olmamalı. Gösteriş için, toplum korkusundan dolayı, menfaatler ve daha akla gelebilecek ne olursa olsun, yaptıklarımız sonunda sevgiye dayanmıyorsa, o kişiye bunun hiçbir faydası olmayacaktır. Şahitler saat doldurup rapor vermek için, öbürü camiye para toplamak için, kendine de üç beş kalır diye, kimileri de saçaklarını daha da çok genişletmek için neler neler yaparlar. Neden mi yok dünyada. Ama sevgi hiçbirinde yok. Ben tek tek şahısları kastetmiyorum, tüm yeryüzümüzdeki bu dinlerin meyvelerinden insanlığa genelde neyin ortaya çıktığını vurgulamak istiyorum.
Şahitlerin yönetim kurullarından, şu yukarda yazılı Musa’nın özelliklerinin milyonda birini görmedim. Bana karşı değil, birbirlerine karşı. Hem de onlar Musa’yı küçük ve önemsiz biri olarak görürler. Onlara göre sözde en büyük değere layık olan İsa’dır. Doğrudur ve de haklıdırlar diyelim. İsa gerçekten de kusursuz, günahsız biriydi. Musa hakkında anlatılanları düşünün ve eğer Musa böyle biriyse, bir de o zaman sizler İsa Mesih’in nasıl biri olduğunu düşünün. Ondan sonra da bu sahtekârların kendileri hakkında: “Biz olmazsak kurtulamazsınız, biz Allah’ın kullandığı tek kanalız” demelerini düşünerek kıyaslayın!
O uyanın mecmualarında Şahitlerin başlarından geçen tecrübeler de yazar. Başlarından geçen zor durumlarda nasıl hayatta kaldıklarından falan bahseder. Genelde benim okuduğum bu tecrübelerde, kendilerinden birinin onlara uzanmış yardım elini değil de hep o kişilerin bizzat kendi gayretlerini görmüşümdür. Hele hele o yönetim kurullarının, hiç ama hiçbir faydalarını ne gördüm ne de duydum. Onlar kanun üstüne kanun çıkarıp, ancak aralarından da kimin atılacağı konusuna bakarlar. O aşağıdan olanlar da her türlü hizmette, matbaalarda yazılanları basmakla meşguldür. Birbirlerine en büyük bütün faydaları bastıkları bu mecmualar. Aslına da bakılırsa tam tersine, o mecmualardaki öğretiler aktif bir faydadan ziyade sadece zarar verdiğini; evet, zarar verip o insanları ölüme itecek emirlerle, onların sırtlarına taşınması imkânsız yükler koyduklarını gördüm, yaşadım, okudum ve de duydum. Bunlar bir zamanlar Hitler gibi bir deliye önce ikiyüzlülükle yazdıkları yağcı bir mektup ki, bunu hiçbir Şahit bilmez, sonradan da o deliyi Şahitlere karşı özel bir hedef alacak kadar çılgına çeviren ikinci mektup bunların yönetim kurullarından, Amerika’dan gitmiştir. “Bakın bizim yönetim kurulumuz Hitler’e ne kadar büyük erkeklik yapmış” diye bir de utanmadan hâlâ kongrelerinde bu ikinci mektubun örneğini okurlar. Onların o zamanlar Amerika’da sırtları rahat, sözüm ona erkeklik yapıyorlar. Amaç orada yaşayanlara yardım etmek değil, yazdıkları mektuplarla ancak kendi menfaat, heves ve gururlarını arıyorlar. Hâlbuki o ölen, işkence çeken, boşu boşuna bütün halkın nefretine hedef olan o zamanki Almanya’daki Şahitlerin başından geçenleri ise, heyecanlı tecrübeler diye hâlâ yayınlıyorlar. Bu sadece Hitler Almanya’sındaki hata değil, zamanımıza kadar yıllarca Malavi’deki durumda da benzer korkunç meyveler verildi. Sevgileri yok ki hata yapmaktan korksunlar. Gelecek konularda karımdan dolayı bu konuyla ilgili Şahitlerin yönetim kuruluna gönderdiğimiz mektubu da yayınlayacağım. O mektupta bunlara 40 seneden fazla hizmet etmiş ve yönetim kuruluna kadar gelmiş, sonra da aralarından attıkları Raymond Franz’ın kitabından da alıntılar yaparak, bu konulara daha fazla yer vermeye çalışacağım.
Şahitler büyük gayretler sarf ederek kapı kapı vaaz ederler. Mecmua, broşür, küçük kitapçıklar dağıtıp, insanları kendilerine çekmek için aile buluşmaları düzenlerler. Bütün düşünceleri, gayretleri, kuvvetleri, vaaz edip kendi toplantılarına adam toplamak ve sonunda da kendilerine üye yapmak için vaftiz olmalarını sağlamaktır. Yorgun ve isteksiz olanlarının ise tek bir amacı vardır, vaaz edip saat doldurmak. Karşısındaki ister dinlesin ister dinlemesin ister gelsin ister gelmesin, o hep kapı kapı vaaz etmeye gider. Hatta o gün için programladığı saat bitmek üzereyken çaldığı kapıdaki biri onu dinler ve sorular sormaya başlarsa, içinden “çattık” der. En kısa zamanda da bir randevu yapıp, gitmeye bakar. Bu tiplerden organizasyon da hiç hoşlanmaz. Organizasyonun amacı vaftiz yoluyla içeriye taze kuvvetler çekmektir. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi, vaftizde kişilerin ağızlarından aldıkları Allah’ın iradesinden uzak sözle, bir yerde o insanların ruhlarına hâkim olmaya çalışırlar. O insanlar artık aynen mayalı bir hamur olmuş, hem de artık pişmeye hazır hale gelmiştir. Artık istedikleri gibi tepe tepe kullanırlar. Bunları sadece bizim zamanımızda olan şeyler diye görmeyin. Teknik ve zaman değişmiş olsa da insanlığın yapısı değişmedi. İsa’nın zamanında da böyle dinler ve mezhepler varmış. Böyle gayretli ikiyüzlü insanlara karşı İsa çok güzel, yerinde sözler söylüyor:
“Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler (o zaman Yahudilerdeki dini bir mezhep), ikiyüzlüler! Göklerin Egemenliği’nin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyor ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz! Vay halinize din bilginleri ve Ferisiler ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız.” Matta 23:13-15
Bundan sonra o kişiler üzerinde saltanat sürmek de kolaydır. Vaftizde verilen söz açık ve anlaşılır değil midir? O kişinin bu sözünden dönmesi için gerçekten büyük bir olay olması gerekir. Genelde en çok aralarından zina yüzünden atılanlar olur. Her sene duyarsınız, işte 300 bin kişinin ilişkisi kesildi diye, bunun yüzde doksanı zina etmiştir. Bu rakamlar 1990’lı yılların başında böyleydi, şimdi belki iki misli olmuştur. Daha sonra hırsızlık ve daha başka adi suçlar gelir. Çok az da irtidat edenler vardır. İrtidatın anlamı da onların içinde olup sonradan onlara karşı gelmek, artık onların bazı uygulamalarını ve söylediklerini kabul etmemek demek. Yaptıklarını eleştirip, soru sorup, kritize edenler; bunlar en tehlikelileridir. O hırsızı, uğursuzu, zina yapanı, hepsi bir sene iki sene sürmez yine aynı cemaate aynı toplantıya geri gelirler. Bir bakarsın kardeş olmuş olarak sanki gökten düşerler! Bir de bol miktarda küçük yaştaki çocukların ırzına geçme olayı da yine bu Şahitlerde vardır. Bunları kimse duymaz, bilmez, konuşulmaz, böyle bir şeyin düşünülmesi bile çok günahtır. Onlar üyelerinin böyle şeyleri zihinlerinden bile geçmesini istemezler. Çünkü bunlar onları korumakla görevlidirler! Ama gene de içlerinden her sene 300-400 bini itiraf edip, açık açık söyleyerek bu gibi işleri yapmıştır. Söylemeyenleri, gizli yapanları bence bu sayının iki üç mislinden çok daha fazladır. Açık açık söylenmedikçe, bu durum içlerindeki meraklı hafiyelerin gözüne de takılmadıysa, bilmek bile istemezler. Çünkü onlar bu oranlarla övünürler. “Bakın bizim aramızdaki suç oranları ne kadar az” diye. Yoksa taş attıkları o Katoliklerin, Protestanların oranlarının sayısına erişirlerse ne yaparlar! Bu saydığım suç işleyenlerin vicdanları bir gün gelir yine hepsini geri getirir. Onlar da bunlara kucak açarlar. Bir o irtidat edenler ne zina etmişlerdir ne hırsızlık yapmışlardır ne küçük çocuğun ırzına geçmişler ne de başka bir yüz kızartıcı suç işlemişlerdir. Onların en büyük suçu, soru sormak ve bunların yanlışlıklarını göstermeye uğraşmak olmuştur. Bunlar hiçbir zaman geri gelmemiştir ve onlar da bunları hiçbir zaman geri almamışlardır. Ben bu kitabımda sadece en iyi bildiğim birkaç örneği vereceğim. Bunların içinde bana en yakın örnek Bernd ve benim karım da var. Bernd’i, itiraf etmeliyim ki arkasından ben ittirdim. Onu: “Allah geleceği neden her zaman görmez diyorsunuz” dedi diye aralarından attılar. Bu kitapta onun ve bizim hanımın mektubunu da olduğu gibi zaten yayınladım. Bizim hanımı ise nedense bir türlü atamıyorlar, cevapta vermiyorlar! İlerde okuyacaksınız. Bunlar gibi on binlerce var. Raymond Franz’ı da, “neden irtidat eden işvereniyle yemek yedi” diye atmışlar! Muhakkak asıl nedenler başka. Asıl nedenler ise dediğim gibi bunlara boyun eğmemek. Hep “evet” değil de artık “hayır” demeye başlamak.
Ben bu yazdıklarımı çok ama çok yıllar sonra öğrendim. Hem de hiç, ama hiç onlara boyun eğmediğim halde. İçlerindeyken, onların yaptığı birçok saçmalıkları, Allah emri diye inanarak ben de uygulayacaktım. Son zamanlara kadar onların birçok kirli çamaşırlarını görüp anlamamı ise, Allah’ın bir hediyesi diye görüyorum. Şahitler kendilerinden olmayanlara karşı aşırı dikkatle davranıp, araya da korkunç bir gizlilik duvarı koyarlar. Bu yüzden onların içyüzlerini görüp anlamak zaman alır. Dediğim gibi bu yönetim kurullarının işlevi konusunda korkunç bir gizlilik vardır. Ben onları mafyalara benzetiyorum. Bunların yaptıkları şeyler Allah adamlarının yapacağı şeyler değildir ve de olamaz. Anlayamadığım şey ise biz insanların gerçekten de ne kadar aptal, tembel ve saf olabildiğimizdir. Aptalız ne yaptığımızı bilmiyoruz, tembeliz araştırmıyoruz, safız inanıveriyoruz. Daha doğrusu inanmak istiyoruz. İnanamasak da kendimizi inanmaya zorluyoruz. Ben bu özelliklere sahip olmamak için çok mücadele verip, severek araştırmada gayret ettim. Belki de başka her şey için evet, ama Allah konusunda araştırmadan öyle lüp diye her lokmayı yutmaktan uzak durdum. Yine de yüzde yüz başarılı olduğumu sanmıyorum.
İnsanlar o kadar çok risklere girerler ki, hem de bir hiç için bazen hayatı kendilerine zehir ederler. Arkadaşlarıyla, hiç de sevip tanımadığı kişilerle beraberken, yanındaki başka bir adamın karısına sarkıntılık etti diye, ya da yine o yanındaki başka birine haksız yere dalaştı diye, içinden hak vermediği halde onu savunmuştur. Durum ilerlerse, ölürler ve öldürürler de. Hapislere, mezara girerler. Bazen de ömür boyu sakat kalırlar. Hep bu düşünce, “yanımdaki ne yaparsa yapsın, ben onu bırakmam” sadakatinden kaynaklanır. Yanındaki yüzde yüz haksız ve terbiyesiz olduğu halde, kişi onu savunmakla sanki ne ispat etmiştir ki? Bu mudur doğruluk, sadakat, mertlik? Bunun yanında, verdiğim örnekte olduğu gibi, hiç düşünmeden bütün bu şeylerle hayatını mahva hazır bir kişiyle Allah hakkında, onu teşvik etmek için konuşsan, anlatsan, «oku» desen, «araştır» desen bir türlü inanmak istemez. Bir yanlışlık yapmaktan ödü kopar. Sadece inanmadığı, yanlış bulduğu için değil, doğru olan şeylere inanmak, ona kendi dinine ihanet etmek gibi gelir. Bu dinler benzetmede kullandığım gibi aynı kötü bir arkadaş gibidirler. İnsanlar sevmediği arkadaşlarının, dinlerin, devletlerin, liderlerin, politikacıların yanlışlığı uğrunda bir hiç için ölürken; doğruluğun, ebedi hayatın uğrunda nedense parmağını bile oynatmakta çok ihtiyatlı, kılı kırk yararcasına dikkatli davranır!
Şahitler kapı kapı dolaşarak, sözde inandıkları şeyleri insanlara anlatıp, bu vasıtayla onların gözlerini açmak isterler. Dinlerin ne kadar yanlış ve kötü meyveler verdiğini ispatlamaya uğraşırlar. O dinler hakkında söyledikleri konularda çoğu zaman da haklıdırlar. Tarih boyunca savaşlarda dökülmüş toprak altındaki o kanların, din için acı ıstırap çekmiş o toplumları, sanki ruhi bir uyuşturucu, afyon, eroin gibi insanları nasıl etkisi altına almış olmasını anlatmaya çalışırlar. Böyle yıllarca ziyaret ettikleri kişiler vardır. Onlar hakkında birbirleriyle konuşurlarken, “hâlâ o dinin içinden nasıl oluyor da çıkmıyor” diye anlamsızca kafalarını sallayarak bahseder, onları hiç anlayamadıklarını söylerler. Kendileri, peki bizzat kendileri nasıldır? Onlar o yönetim kurullarına belki de öbür bütün dinlere üye olanlardan daha anlaşılmaz bir şekilde, daha kafasızca, daha fanatik bir inatla sarılmışlardır. Hiç olmazsa öbürleri ara sıra da olsa başka bir inancı da dinler, bunlar öyle şeylere tenezzül bile etmez. Başkalarına, “al al, bizim bu kitaplarımızı, yayınlarımızı oku, onlar üzerinde çalış, altını çiz” diyen bu insanlar, başka bir dinin, ya da kendi dinlerine karşı olacak gibi gözüken bir kitabın küçücük resminden dolayı, onu eline dahi almaya çekinir. Kapı kapı herkesi düzeltmeye giden bu insanların kendilerine de aynı şey yapıldığında, karşısındakini hiç dinlemediği gibi ona tahammül bile göstermez. Bazen de bir vaazda kendi zihniyetlerine sahip fanatik bir insanın kapısını çaldıkları zaman, o kişiler bunları kovalar, arkalarından köpeklerini bırakıp, onları pencerelerden doğru azarlarlar. Onlar da: “Bu dünya insanlığı ne kadar kötüdür” diye öylelerini kongrelerinde anlatırlar.
Bu da onların hiçbir şeyi dinlemez anlamına tabii ki gelmemeli. Saçma sapan olan çok şeyleri ve kişileri dinlerler. Benim kastettiğim, onları tanıyan, mantıklı, yüreğe gidecek kadar etkili konuları konuşanlardan ödleri kopar. Onlar için bu büyük bir tehlikedir. Kendilerinin her gün yaptıkları şeyi başka insanlar yapınca neden anlamıyor veya kabul edemiyorlar?
Sakın bu sözlerimi yine bütün hepsi için geçerlidir diye anlamayın. Çok ama çok az da olsa, değerli insanların bunların da aralarında olduğu bir gerçektir. Fakat bu tüm dünya genelinde böyledir. Benim bu insanlardan bahsedişimin nedeni ne onları çok çok iyi ne de çok çok kötü yapmaktır. Verdikleri eğitimlerindeki “biz bambaşkayız” inançlarının doğru olmadığını ve olamayacağını anlatmak istiyorum. Bir bayrak, bir camia, bir din, bir yönetim altında yaşamak, o insanların hepsini otomatik olarak aynı yapmaz. Kişi o dine girdi diye, sana geldi diye, ille de senin gibi değildir ya. Her aynı markadan olan şeyleri kullanan kişiler aynı karakterde midir? Ancak bu reklamlarda böyle gösterilmeye uğraşılır o kadar. Hiçbir zaman da hakikat değildir. Ordular, askeriye, milliyetçilik, dinler, ya da başka organize edilmiş ne varsa bu mantığı savunur. Onlar: “Bizim içimizdeyse bizdendir, bizim gibi düşünmelidir, bizim gibi inanmalıdır, bizim gibi hoşlanmalıdır vs.” der bu mantık. Hiç de doğru değildir. Onlar da bilir doğru olmadığını, ancak amaçları telkin etmektir. Ben buna kalıp mantığı diyorum. Mao’nun Çin’de herkese aynı elbiseyi giymeyi zorunlu tutması da bu mantıktan çıkar, sırf fakirlikten değil. Onlara göre ise bunlar eşitlik, adalet zart zurtudur. Aslında herkesi istediği bir kalıba sokacak ki yönetmesi, kontrol altında tutması kolay olsun. Bütün bunlar da eşit ya da adil falan oldukları için değildir. Ancak menfaatleri ve çıkarları doğrultusunda o insanlara çok daha kolay hâkim olup, üzerlerinde de daha kolay ve rahat saltanat sürebilmeleri içindir. Yine bu da Mao’nun yaptığı her şeyin yanlış olduğu demek anlamına gelmemeli. Mao olmasaydı İngiliz’i, Amerikalısı, Avrupa’sı şimdiye kadar Çini tiftik etmiş, o ulusu afyonla ve her türlü aşağılamalarla yok etmişti.
Şahitler haftada üç kere toplanırlar. İki kere iki saat ve bir kere de bir saat. Bunun yanında yılda üç kere her biri en az iki gün süren kongreleri vardır. Bölge kongreleri genelde üç gün sürer. Eskiden bir hafta on gün süren kongreler bile yapıyorlarmış. Toplantı salonları her köyde olmadığından, en yakın gitmen gereken o salon yarım saat ya da bir saat uzaklıktadır. Tam saatinde de gidilmez ya, on-on beş dakika da erken gidilir. Toplantı bitti mi de hemen kaçılmaz, ayıp olur. En az yine bir on beş dakikayla yarım saate varan sohbetler ve eve dönüş. Kravat, ceket, etek, bluz giyinmek, süslenmek falan derken hepsi toplam sadece o gün için böyle bir toplantıya beş saatin gider demektir. Bu rakamlar genel rakamlar. Çok daha fazlası bile olabilir. Hangi ülkede olduklarına da bağlıdır. Ben Almanya’daki düzenden bahsettim.
Bir de bunlardan mümkün olduğunca çok vaaz etmeleri beklenir. Yani kapı kapı ellerinde Mukaddes Kitapla insanları toplantılarına çekmeyi hedeflerler. Eskiden öncü denilenlerin her biri en az ayda 90 saat bu işi yapmalıydı. Yine yanlış anlaşılmasın, hiçbiri mecburiyet altında değildir! Öyle zannedildiği gibi zorunluluk altında bir dine üye olmak, -çok az istisnalı ülkeler hariç- zamanımızda zaten kimse mecbur değildir. Şahitleri bu şeyleri yapmaya iten nedenlerden bazıları ya kendi çevreleridir ya da hiç durmadan aldıkları vicdan eğitimi, beklentileri, etiket yapma merakı, başka sorumluluklardan kaçmak veya da korkudur. Yine de bunlar nedenlerden ancak bazıları olabilir. Bütün bunları da “Allah böyle istiyor” adı altında kişiye sunarlar. İnsanlarda çok kısa bir zamanda geliştirilen bu vicdanla, artık ondan da kapı kapı vaaz etmeye gitmesiyle, meyve toplaması beklenir. Meyve de vaaz ederek yeni müşteriler çekmektir. Müşteri diyorum, çünkü teşkilatları çok iyi bilir ki, yeni gelen herkes kutuya para atmada daha bir cömert davranır. İnkâr edilemez ki para da dünyadaki kurulmuş her teşkilatın, organizasyonların, devletlerin en büyük problemidir. O toplanan paralar da Şahitlerde iki çeşittir. Bir kutu o toplantı, ya da kongre salonu için olanı, öbür kutu da direk Amerika’daki yönetim kurullarına ait olanı. Ben hiç mi hiç o Amerika’ya gidecek kutuya para atmadım. Çünkü o toplantı salonlarının masrafını falan hep o içlerinde olan garibanların kendi karşılar. O Amerika’daki yönetim kurullarından bir kuruş bile alamazlar. Ya da alana kadar herhalde göbekleri çıkar. “Neden ihtiyacınız için kendi masrafınızı çıkaramıyorsunuz” diye de kafalarına çekici vururlar. Fakat bütün yapılar, satın alınan binalar maddi manevi hep o gariplerin imkânlarıyla sağlanır. İnşaatlarında bedava, iman gücüyle çalışırlar. Dışardan yabancı bir işçi bile tutulmaz. O binaların bütün mülkleri de Amerika’daki yönetim kurullarına aittir. Bu durum her ülkenin kanunu ve düzenine göre kâğıt üzerinde değişse de asıl söz sahibi olan daima o yönetim kuruludur. Düşünün ki bunlar artık New York’ta dev yapı sahipleri arasına giriyorlar. Bu paraların ne olduğu hiç kimseye açıklanmaz. İçlerinde bile tam ne olduğunu bilen ancak elle sayılacak kadar az kişiler vardır. Raporlarında, geçmiş bir vakitte ilan ettikleri mal servetlerinin rakamları çok komiktir. Değerini o kadar kurnazca yapıyorlar ki. Mesela bir yapının satış değeri bir milyon mu, onlar bunun değerini yüz bin diye gösteriyor. Yalan da söylemiyor, çünkü o yapı ona bu paraya mal oluyor. “Allah’a hizmet ediyorsunuz” duygusuyla bütün işlerde hep kendi üyelerini bedava çalıştırmışlardır. Ancak sarf ettikleri sadece malzeme parasıdır. Mimarı, Mühendisi, işçisi bunların hepsi kendilerindendir. Tabii ki o işin masrafı da korkunç az olur. Böylece hem vergiden ve de çok şeylerden tasarruf ederler. Fakat o şey satılırken kimse duymaz. Çünkü o zaman değeri yüz bin diye gösterilen yer milyona gidiyordur. O insanlardan topladıkları paraları kafalarına göre yönetirler. Son yıllarda herkes gibi onlar da Borsada çok paralar kaybettiler. Kim bilir onların dolarlarıyla kaç milyonlar. Fazla karıştırmayalım. Bunların yanında da “neden askeri kışlanın temizlik işinde çalışıyorsun” diye dul, kimsesiz bir kadını aralarından atarlar. Çünkü onlara göre askeriye ve askerlik Şeytanın işidir. Kendileri ise borsada, savaş malzemeleri yapan firmalarla aynı yere kazanç umarak çok büyük yatırımlar yapmışlardır. Herkes gibi onlar da zaman zaman kaybederler. Fakat o dul kadına, hizmetçilik yaparak sadece geçimi, yaşamı için acil olan paranın kazancı savunmadan, askeriyeden geldiği için haram diye gösterilir. Bu gibilerinin hakkında İsa Mesih:
“Evet, onlar ağır ve taşınması güç yükler bağlayıp insanların omuzlarına korlar, onlar ise kendilerinin parmağı ile kımıldatmak istemezler” (Matta 23:4) demesi çok yerinde değil midir?
Hitler gibi en sevmedikleri kişiler yaşlı, hastalıklı, problemli, kısacası ne olursa olsun vaaz etmeye gidemeyen insanlardır. Onlar Hitler gibi bu insanları öldürüp yakamıyorsa da, pek sevmez ve ona vakit ayırmazlar. Yine dediğim gibi tek tek şahıslardan bahsetmiyorum. Bu anlattıklarım üzerlerine hâkim olan yönetim kurulunun politikasıdır. Mecmualarında “yaşlıları ziyaret edelim” falan diye teşvik etmek istemeleri pozdur. Neden? Çünkü o üyelerinin sırtlarına öyle bir yük koymuşlardır ki, o kişinin bir de yaşlı, ihtiyaçta olan birini, hangi türü olursa olsun ziyaret etmesi korkunç büyük fedakârlık ister. Ne dedik biraz önce, siz hesap edin. Haftada iki kere toplantılara gitmek, beşerden on saat, bunların içinde giyinmesi, soyunması, evde özel hazırlık dâhil. Ayda bu yaklaşık 40 saat yapar. Yine her hafta bir saatlik kitap tetkiki (araştırması) dediklerine ise iki, iki buçuk saat gider. Bu da ayda 8-10 saat yapar. Hazırlıklar hariç ayda da en kötüsü 5-10 saatte vaaza gider diyelim. Bu beş on saat yapanları isteksiz yaşlılarıdır. Gençler evlilikte de şansları daha fazla olsun diye, ayda 90 saat olan öncülüğü seçerler. Şimdi 70 saat olmuş, benim zamanımda dediğim gibi 90 saatti. Şöyle kabaca bir hesap yapalım: 90+ 40+ 10+ =140 saat. Bir öncünün vaaz etmek ve ibadet için aylık harcadığı zaman bu. Yine bu saat sayması o öncünün evinin kapısından çıkmasından itibaren başlamaz. Ancak saatini gittiği evlerin kapı zillerini çalmaya başlayınca tutmalı! Vaaz saatini uzun araba yolculuklarıyla birlikte toplayıp yazanlara kongrelerde çok kızarlar. Toplantılar ve vaaz etmekle birlikte en kötüsünün, yani öncü olmayanın ise bu iş ayda 55-60 saat vaktini alır. Bu zamanın içinde daha kongreler, hizmet toplantıları, pazar günkü mecmua araştırması için evde ders çalışır gibi o mecmuaya çalışması, cevap vermek için önemli yerlerin altını çizmesi falan hiç yok. Yani bu hazırlıklar bu zamana dâhil değil. Bir de bunların o toplantılarında vaizlik okulları var. Sırasına göre her biri sahnede en az beş dakikalık konuşma verecek. Ben bu hazırlıkları daha hesaplamadım. Beş dakikalık konuşma vermek için bütün bir gününü, ya da bir hafta boyunca her boş vaktini verenleri de bilirim. Bütün bunların yanında bir de bu insanlar işte çalışıp geçimini temin etmeli. Eğer anne babası Şahit olup paraları da varsa, o çocuklar anne babadan gelecek yardım aşkıyla uzun yıllar öncü kalırlar. Çünkü o anne-baba: “Bakın biz nasıl çocuklar yetiştirdik” diye bu vasıtayla birbirleri arasında övünürler. Gittikleri yerde de açık bir kapı buldular mı, artık bunların en büyük kârları orada bedava yedikleri ve içtikleridir. Bu da ev sahibinin merhameti ve cömertliğine kalmış bir şeydir.
İnsanlar bazen haşaratlara benzerler. Yani şartların zorluğuna göre ayak uydurmakta ustadırlar. Tanıdıkları cömert insanların evine haftalık plana göre giderler. Aynı günde iki cömert aile ziyareti yapılmaz. Çünkü karnını doyurduğu o yerden çıktıktan sonra, bir daha başka bir yerde yemek yiyecek kadar midesinde yer kalmamıştır ki gitsin! Bu yüzden planları düzenli bir şekilde pay edecek ki bütün hafta zorlanmadan karnı doysun. Bunlarla da mutfak masrafının neredeyse yüzde 80’den fazlasını tasarruf edecek demektir. Bu anlattıklarım Türk çevrelerinde böyle. Almanlar birbirlerine bir bardak çeşme suyu bile vermezler. Kim bilir onlar da o çevrelerde başka ne yöntemler geliştirmişlerdir. İster iyi ister kötü- tembel olsun, Şahitlerin zamanlarının büyük bir bölümü böyle geçer.
Bu şartlar altında kim artık o yaşlılara, muhtaç olanlara ziyarete gidebilir? Bir de bu söylediğimiz muhtaç olan da yine kendileri gibi Şahit olursa. Yani bu ziyareti raporda da “vaaz ettim” diye gösteremeyecektir. Onlar kendinden olmayanlara “dünyevi” der ki, öyle birine eğer rapor yazmayacaksa, zaten hiç uğramaz bile. Yağlı kapılar hariç! Rapor demek de her Şahidin ayda bir vermek zorunda olduğu, o ay boyunca vaazla ilgili yaptığı saatler, dağıttığı mecmualar-kitaplar hakkında, kâğıt üzerinde belirttiği açıklamalar. Yine zorundadır derken bu işi hep şöyle anlayın; hani Türkçe de bir laf vardır, “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” diye, bununla da açıkçası Şahitler de “ya bizim isteklerimizi yaparsın ya da bizden gidersin” demektedirler. Bu her türlü, çeşit çeşit baskılar şeklinde ortaya çıkar. Hem de bunlar tatlı gibi gözüken baskılardır. İlle de kaba kuvvete falan başvurmasını beklemeyin. Mesela bir kere toplantıya gitmedin mi? Hemen telefonla, ya da bir dahaki toplantıda sorarlar. “Hayrola nen vardı? Bir şey mi oldu?” Sözüm ona da bütün bunları merak ettiklerinden, birbirlerini sevdiklerinden dolayı yaparlar. Kimse de yalan söylemek istemez ki. Hem Allah’a kulluk etmek istemiyor mu bu insan? Bu soruya, “canım o gün hiç gelmek istemedi işte” diyen Şahit ben yaklaşık 20 senede ne gördüm ne de duydum. Tanımadığımız bir Şahit bile söylemiş olsa duyulur, ben duymadım. Böyle bir cevap büyük bir terbiyesizliktir. Yine de böyle bir şey yapan olursa eğer, artık onun yürek tutumu sorulur, nedenleri araştırılır, gerekirse evinde ziyaret edilir. Eğer o kişide hoşlanmayacakları bir isteksizlik görürlerse, artık ona karşı hepsinin tutumları bir anda değişir. Gerekirse bir tekmeyle aralarından da uçurulur ki, öbürlerine de maya olmasın, Allah’ın kavmi bu, ona ait olmak kolay mı?!! Bütün bu anlattıklarımı, yönetim kurullarındaki yönetici olan yüzer yaşlarındaki o kokozlar da bilir. Her ne kadar onlar yaşlıların ziyaret edilmesini o kadar zor bir hale getirmişlerse de o yönetim kurullarındaki kokozlara 24 saat hizmet veren birçok kadın ve erkek iman kardeşlerine cennette girme hakkı hediye edilecektir! Onlar vaaza da gitmek zorunda değildir. Çünkü yaptıkları iş her şeyden değerli ve mukaddestir!
Korkunç bir haber alma örgütüne sahiptirler. Mesela, biraz abartarak anlatayım; Afrika’daki Şahit karısına bir tokat atmış olsa, bu Avrupa’daki birçok Şahit arasında duyulur ve de konuşulur. Dedikodudan da ödleri kopar!!! Benim Kuran’a inanıp nasıl hararetle savunduğumu, bütün Avrupa’daki Türkçe toplantılara katılan Şahitler neredeyse duymuşlardır. Anlatmakla bitmeyecek kadar bir sürü ilginç yanları vardır bu dincilerin. Evet, dinciler dedim, yalnızca Şahitler demedim. Şahitler dediğim gibi sadece bir örnek. Hepsi üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bu durumlar hepsinin gücü, kuvveti, zekâsı, kültürü ve yaptırımı oranında değişir. Bütün bunlar hep Allah adına yapılır, yaptırılır. Aklıma geldikçe ilerde bunların enteresan yanlarını yine anlatırım.
Ben bu yukarıdaki anlattıklarımla şunu vurgulamak istiyorum. Bir kişi böyle yoğun bir dinin içine girdiği zaman, artık o kişinin özel diye bir hayatı hemen hemen hiç kalmaz. Vakti yok ki kalsın. Evet, belki insanların çok boş vakitleri olabilir, işte onları da bu yönetim kurulları ister. O yönetim kurulları ne istemez ki! Kanını, canını, bütün vaktini, koynundaki karınla olan ilişkiden, hangi işte çalışabilirsin ya da çalışamazsına kadar. Kişinin organlarından tutun, zihin-düşünce ve inanç hürriyetine kadar, ruhundan, adım atmasına, konuşmasına, saçından sakalından giyeceği elbisesine kadar. Konuşma verecek kişinin elbisesi için mecburen takım olmalıdır; her birinin kuralı vardır. Artık o insan başka bir şey düşünemez olur. Bütün aldıkları eğitim ise: “En doğru biziz, yakında son gelecek ve bizden başka Allah herkesi yok edecektir, bunu da gidin herkese vaaz edin”. Yat kalk kişiyi hep bu dairede döndürürler. Dolap beygiri gibi! Bu dünyadaki bütün her şey kötüdür. Tek sığınılacak yer ise kendileridir. Allah ruhu vasıtasıyla bunlara emirlerini tek tek ve zamanında veriyordur. Bunlar yeryüzünde seçmiş olduğu tek teşkilatıdır. Hep aynı hedef doğrultusunda bu konuşmaları artık çoğalt dur. Ellerinde 1400 sayfalık Mukaddes Kitap var, konu mu yok. O kitapta yazılı bütün iyi özellikler bunlarda, bütün kötü şeyler de bunlara ait olmayan o dinlerde, insanlarda, dünyevilerdedir!
Bir insana sokaktayken ayrı yerlerde rastladığı üç beş kişi, “senin başın nerede, ben görmüyorum” deseler, o kişi hiçbirine inanmasa da eve gelince aynaya muhakkak bakar. Başını yolda elliyle bir yoklar. Gülün diye söylemiyorum, bu insan psikolojisidir. Eskiden, komünistlikten önceki zamanda Çin’de komünistlere işkence yaparlarmış. Tabii psikolojik işkenceler de yapıyorlar. Mesela ölüm cezasına çarptırdıkları kişinin üzerlerinde deneyler yapmışlar. İnfazı gerçekleştirmek için adamı koğuşundan alıyorlar. Ölecek kişi kendini nasıl hisseder, artık onu siz düşünün. Bu adamı bir koltuğa oturtup ellerini ayaklarını, gözlerini bağlıyorlar. Etrafındaki görevliler bıçağın tersiyle, yani keskin olmayan yanıyla adamın bileklerini kesiyormuş gibi birer çizgi çekiyor. Sonra da bileklerinden aşağıya ustaca ılık ılık sular akıtıyorlarmış. Bunu da kesilen bileklerinden akan kanın hissini versin diye yapıyorlar. Bu işkenceyi yapan görevlilerde: “Ne kan aktı be! Hâlâ ölmedi mi? Ben en fazla artık bir dakikası kaldı diyorum” gibi sözlerle de o kişiyi iyice bitiriyorlarmış. O da bu duruma dayanamayıp, kalbi durup ölüyormuş. Hâlbuki hiçbir yeri kanamıyor, hiçbir yeri kesilmedi, fakat o böyle sanıyor. Bu da onu öldürebiliyor. Karşısındakilerin, “ne kadar çok kanı aktı” falan gibi onu etkilemeleriyle, kişi iyice o durumun içine sokuluyor. O da artık kanı bitti diye değil, “kanım bitti ölmem lazım” diye korkunun verdiği etkiyle kalbi dayanmıyor ve durarak ölüyor. Her bilgide olduğu gibi, ruh bilimi dünyasındaki bilgiyi de yine insanların zararına kullanıyorlar. İnsanları maniple etmek için, yani onların düşünce ve zihinlerini her türlü yolla etkileyerek değiştirmek için büyük gayretler sarf ediyorlar. Ekonomik yönden ilerde olan ülkelerin dinleri, insanlar üzerinde adeta şeytanımsı psikolojik etkileme metotları kullanırlar. Cahil toplumların dinleri kaba kuvvetle yetinir. Kaba kuvvet aslında öbürlerinden daha az tehlikelidir. Kaba kuvvete başvuranlar, zaten o kişilerin ruhlarını etkileyemiyordur. Fakat sistemli bir şekilde ruhsal, psikolojik baskı uygulayanlar, o kişileri bütünüyle elde eder. Hem de hiç zor kullanma gereği bile duymadan. Aynı güneş ile fırtına örneğinde olduğu gibi. Hâlbuki ikisi de büyük bir güçtür. Dediğim gibi bu metotlar hiçbir Allah adamının yapmayacağı, başvurmayacağı şeylerdir. Çünkü Allah istese insanları etkilemesi o kadar kolaydır ki, fakat O bunu çok farklı şekilde yapar. O, karar vermekte, insanları ve melekleri hep özgür bırakır.
Bu konuda da birçok örnekler var. Mesela Allah’ın Musa zamanındaki Mısır kralı Firavun ile ilişkisinde olduğu gibi. Çok kişiler bu ayetleri ya yanlış anlar ya da anlamaz, anlam veremez. Ben bu örneği Allah’ın insanlar üzerindeki baskı şeklini göstermek için yazacağım. Amacım, biz insanların Allah’tan ne kadar uzak olduğumuzu vurgulamak. Onun bizlerden istediği ve kendisinin uyguladığı yöntemlere o kadar yabancıyız ki, bunu anlatmak istiyorum.
Allah Musa’yı İsrail halkını Mısır’da kölelikten kurtarsın diye görevlendirir. Bu olaylar yaklaşık M.Ö. 1500 yıllarında gerçekleşir. O zamanki Mısır da dünya kudreti. Yani ondan güçlüsü yok. Musa ağabeyi Harun’la bu ülkenin kralına elindeki asa ile gidip, “İsrail halkını serbest bırak” diyecek. O adam da hemen olur mu diyecek? Tabii ki hayır, nitekim bu yolla birçok mucizevî belalarda Allah o krala boyun eğdirmek istiyor. Bunlar fiziksel birçok yaptırımlar. Irmaklar kan oluyor ve Mısırlılar susuz kalıyor. Her yeri kurbağalar basıyor. Çekirgeler bütün ülkeye zarar veriyor. Dolu yağıp birçok mal ve can kaybına neden oluyor. Tatarcık çıkıyor, ülkenin her yeri ve insanlar kaşınmaktan ıstırap duyuyorlar. Mısır’ı üç gün üç gece koyu karanlık basıyor. Krala boyun eğdiren en son belada da, Allah’ın Mısır’daki ilk doğanları vurması oluyor. İçlerinde Firavunun oğlu da ölüyor. Fakat her bu belalar cereyan ederken, Mısır kralı Musa’ya: “Tamam İsrail’i serbest bırakacağım, Allah’ına yalvar da bu bela üstümden gitsin” der. Musa da Allah’a yalvarır ve bela da gider. Firavun ise her seferinde sözünde durmaz ve cayar. Sonra başka bir bela daha gelir. Bakın onun caymasına neden olan ayetlerde aynen şöyle yazıyor:
…Rabbin söylediği gibi Firavunun yüreği katılaştı ve onları dinlemedi. Çıkış 8:19
...ve bu kere de Firavun yüreğini katılaştırdı, ve kavmı salıvermedi. Çıkış 8:32
Fakat Firavun ara verildiğini görüp Rabbin söylediği gibi yüreğini katılaştırdı, ve onları dinlemedi. Çıkış 8:15
İlginç olan ayet şimdi geliyor:
Ve Rab Firavunun yüreğini katılaştırdı; Rabbin Musa’ya söylediği gibi onları dinlemedi. Çıkış 9:12
…Fakat Rab Firavunun yüreğini katılaştırdı, ve İsrail oğullarını salıvermedi. Çıkış 10:20
Bazı olaylarda Firavunun inatçılığı söz konusuyken, bazı olaylarda ise Allah Firavunun yüreğini katılaştırıyor! Ben bu ayetleri ilk defa okuyunca şaşırdım. Hem Allah İsrail’in serbest bırakılmasını istiyor da, sonra neden Firavunun yüreğini sertleştiriyor? Biliyordum ki Allah için her şey mümkündü. Mademki öyleydi, o kralın yüreğini sertleştirene kadar yumuşatması gerekmez miydi diye içimden geçiriyordum. Uzun zaman bunun ne anlama geldiğini anlamadım tabii. Şahitler de bilmiyordu. Bana anlayış ve hikmet vermesi için Allah’a çok dua etmişimdir. Her zaman da layık olmadığım halde verdiğine inanıyorum. Bu değişikliği kişinin kendisi bilip anlıyor, eğer o kişi nankör olmazsa tabii. Yuhanna’nın dediği gibi:
…ve her ne dilersek ondan alırız; çünkü O’nun emirlerini tutuyoruz…Ve O’nun bizde durduğunu bununla, bize verdiği ruhtan, biliriz. 1.Yuhanna 3:22 ve 24b.
Evet, gelelim Allah’ın neden Firavunun yüreğini katılaştırdığına. Aslında Allah’ın bir insanın yüreğini katılaştırması ne demek?
Önce Firavunun o belalara karşı hislerini düşünelim. Muhakkak başlangıçta bu belalara karşı o ancak öfkeleniyordu. Bu adam savaşmaya ve o savaşları da kazanmaya alışmış biri. Karşısında et ve kan olan düşman var. Ne yapması gerektiğini, nasıl savaşması gerektiğini biliyor. Fakat şimdiki kendine düşman diye gördüğü şahıs Allah, bu durumda eli kolu bağlı. Büyücülerini çağırıyor; Musa sopayı yılan yaptıysa onların da yapmasını istiyor. Onlar da yapıyorlar. Belli bir sınıra kadar, ondan sonra onlar da yapamayıp, bu işte Allah’ın parmağının olduğunu kabul ediyorlar. (Çıkış 8:19)
Allah’ın yaptığı o mucizevî belalar karşısında hiçbir insan soğukkanlı kalamaz, korkar. Hem de bunlar dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman olmamış şeyler. Firavunun da zaman zaman o belanın şiddetine göre korktuğu, canının çok daraldığı oluyordu. Her seferinde değil. Çünkü bazen bu yüreğinin katılığı kendinden olurken, bazen de Allah onun yüreğini katılaştırıyordu. Bu ayetlerin hepsini aynı kaba koymayalım. Aynen yazdığı gibi anlayalım. Mesela o olay için öyle yazıyorsa öyledir, öbür olay içinde başka bir şey yazıyorsa başka bir şekildedir. Yani yazılan her cümlenin anlamı farklıdır. Birkaç yerde Allah Firavunun yüreğini katılaştırdı diye geçiyorsa, bütün olaylarda da Allah’ın onun yüreğini katılaştırdığını anlamayalım. Nerede ne zaman yazıyor ise, ancak o zaman Allah onun yüreğini katılaştırıyor.
Bununla da Allah bir şeye karşı olduğunu gösteriyor. Allah, Firavunun korkudan dolayı yüreğinin yumuşamasıyla verdiği kararı istemiyor, bu yüzden de onun içindeki korkuyu alıyor. Korkunun etkisiyle verdiği karar Allah’ın gözünde değerli değil. Ancak yürekten gelerek, hiçbir baskı olmaksızın, doğru olduğu için ve hatasını anladığı zaman, özgür iradeyle alınan kararlar, işte bunlar Allah’ın gözünde değerli. O mucizeler ve belalar karşısında kim olursa olsun her insanın dehşete düşeceğini Allah da çok iyi biliyor. Korku ve baskı yüzünden o kişinin “evet” demesi, böyle bir karar vermesi çok doğal, fakat gerçek değil. Özgür iradesiyle, korku baskısı olmadan, yürekten gelerek o kararı vermesi ise hakiki bir karar. Allah buna çok önem veriyor. Bu yüzden de içindeki o korkuyu alıyor. Bu da onun için kitapta “Allah onun yüreğini katılaştırdı” diye geçer. Nitekim firavunu sonunda yok olmaya kadar götüren; daima inatçı, kibirli, egoist, despot, kendi beğenmiş ruhu oluyor.
Başka bir örnekte ise, İsrailliler Mısır’dan çıktıktan sonra, Allah bizzat o kadar insanla bir kerede konuşur. Allah, on emir diye bilinen o emirlerin hepsini, İsrail halkının tümünün duyacağı şekilde söyler. Allah’ın sözlerini sesli olarak işittiklerinden dolayı, o insanların hepsi ölecek kadar korkarlar.
...ve kavm görünce titrediler ve uzakta durdular. Musa’ya dediler: Bizimle sen söyleş ve dinleyelim; fakat Allah bizimle söyleşmesin, ta ki, ölmeyelim.
Ve Musa kavma dedi: Kokmayın, çünkü Allah sizi imtihan etsin ve suç yapmayasınız diye O’nun korkusu önünüzde olsun diye geldi. Çıkış 20:19-20
Musa’ya böyle korkularını dile getiren bu halk, çok kısa bir zaman içerisinde, hem de 40 günden az bir zamanda altından buzağı yapıp, Allah diye ona tapacaklardı! Bizzat Allah’ın kendileriyle konuştuğu bu insanlar böyle bir şeyi nasıl yapabildiler? Bizler için okurken imkânsız gibi geliyor, fakat unutmayalım bizler de aynıyız. Ancak kitap üzerinde okuduğumuz zaman, olayların tümüne bakabiliyoruz da ondan imkânsız gibi geliyor. O insanları anlayamıyoruz. Eğer tarafsız baktığımız zaman, aynı benzeri bir olay ve durumla karşı karşıya kaldığımızda, kendimizin de o insanlara benzediğini göreceğiz. Onların böyle bir akılsızlığı, mantık almayacak şeyi yapmalarına neden olan şey, o korkunun yüreklerinden gitmesi ile oldu. İçlerindeki o korku da onların bozukluklarından dolayı, Allah’a sevgi ve takdir hissetmediklerinden dolayı gitti. Bundan sonra o kişinin karakteri neyse yine hemen o oldu. Firavun gibi. Korku alındığı, yani yüreği sertleştiği zaman Firavun asıl karakterini o zaman gösteriyordu. Hani bir laf vardır “çingeneye başkanlık vermişler, önce babasını asmış” diye. Sakın bu sözle çingeneleri falan kötülediğim anlaşılmasın, bu atasözü olmuş. Anlamı ise, layık olmayan birinin bir anda yükselmesiyle, açığa çıkan yürek tutumunu göstermek. Her insanın içinde neler yatar, kendisi bile bilmez. Bunu onun sahip olduğu şeyler ya daha çok bastırır ya da daha çok açığa çıkarır.
Allah korkusu Allah’ın verdiği bir hediyedir. Kişi buna kendi kendine sahip olamaz. Ancak Allah isterse, o zaman bu korkuyu Allah o kişiye hediye diye verir. Mukaddes Kitapta İşaya, ya da yeni tercümedeki ismiyle Yeşaya diye geçen peygamber, bu konuyu Allah’a dua vasıtasıyla çok güzel bir biçimde dile getiriyor:
Çünkü Babamız sensin, İbrahim bizi bilmez, İsrail (yani atası olan Yakup’u kastediyor) bizi tanımazsa da, ya Rab Babamızsın; ezelden beri Kurtarıcımız senin ismindir. Ya Rab kendi yollarından bizi niçin saptırıyorsun ve niçin senden korkmayalım diye yüreğimizi katılaştırıyorsun? Kulların için, mirasının sıptları için geri dön. İşaya 63:16-17
İşaya peygamber korkunun, Allah ile kul arasındaki iyi bir ilişkinin bozulmasından duyulacak korkunun değerini çok iyi biliyordu. Bu korkuyu vermesi için de Allah’a yalvarıyor. Bu dua bize aynı zamanda Allah’ın kişiliği hakkında da bilgi vermiş oluyor. İnsanlar bu korkudan uzak kalmakla sapıtsalar da Allah hoşnut olmadığı kişilere, kendisine karşı duyulması gereken bu korkuyu vermiyor. Bir kişide bu korku olabilir. Allah’la iyi bir ilişkide olduğu müddetçe de bu korkuyu duyabilir. Fakat bu bir kere elde edildi mi, artık ebediyen o kişide kalacak diye bir kural da yok. Ne zaman ki kişi Allah’tan uzaklaşırsa, o korku da onu bırakacaktır. Denildiği gibi bu ancak bir hediyedir. Hediyeyi ise Allah istemeyene zorla vermez. Bu korku sizce kaç kişide vardır? Bizlere verilmeye çalışılan Allah korkusu, sadece cezalandırıcı, yok edici, kör, topal, sakat bırakan, fiziksel şiddete dayalı bir korkudur. En çok da o dinlerdeki söz sahipleri, bizzat kendileri insanları bu şeylerle korkutmaya çalışırlar. Korkuttukları şeyleri ise kendileri yapıp, Allah’a mâl ederler. Bunu da o dinin bilmek isteyen her üyesi bilir.
Aslında Allah korkusu, çok sevdiğin, aynı zamanda saydığın bir kişiye duyduğun duygular gibi olmalıdır. Onu kırmaktan, yersiz yere öfkelendirip de kaybetmekten, her ne nedenle olursa olsun o ilişkinin bozulmasından duyulan bir korku gibi olmalıdır. Her korkunun altında şiddet aramayalım. İnsan çok sevdiği karısından, kocasından korkar. Bu korku şiddetten kaynaklandığı için değil, ilişkilerinin bozulması kaygısından kaynaklandığı için duyulan bir korkudur. Hatta insan küçücük çocuğundan bile korkar. Ona hüzün vermesin diye çoğu zaman elinden geleni yapması bu yüzdendir. Yoksa ne kadın ne de çocuk o kişiyi dövüp, sakat bırakıp, kör edecektir. Verdiğim örnekteki bu korkular şiddetten dolayı değil, sevgiden, barıştan, iyi ilişkilerin bozulmasından dolayı duyulan bir korkudur. İşte Allah’ın arayıp da değer verdiği korku türü böyle sevgi ve saygıya dayanmalı. Yeşaya Peygamber de bu korkuyu duymak ve ona sahip olmak için Allah’a yalvarıyor.
Bir açıklama daha yapmalıyım. Korku derken bunun da çeşitlileri var. Korku vardır, o kişiye acı ıstırap verir. Bu korku hiç de öyle bina edici değildir. Allah’tan aldığımız korkuda ise, ıstırap çekmek yerine Allah ile olan iyi ilişkisinin bozulmasından çekinilir. Suç işlememesi için de bu korku ona bir korunma olur. Mesela insanlar yüksekten korkar. Bu korku sağlıklı bir korkudur, o insanı korur. Küçük çocuklarda böyle duygular yoktur. Bir buçuk yaşlarındaki bir çocuğu bıraktığın takdirde uçurumdan bile gider atlar. Atlarken bir de güler. Çünkü bu gibi korkular onda daha gelişmemiştir. Bu da o çocuğa tabii zarar verir. Bu yüzden çocukların arkasında daima bir gözetmenin olmasına dikkat edilir. Kısacası anlatmak istediğim şey, her korku kötü değildir, tam tersine sağlıklı dediğimiz türden olan korkular bizleri korur, Allah’ın verdiği korku da böyle. Her şeyden ziyade eğer bu bir hediye ise, insan bu hediyeden zevk almalıdır. Çünkü bana acı veren şey hediye olmaz. Ya da ben en azından onu iyi bir hediye olarak görmem. Nehemya peygamber Allah’a duasında bunu şu şekilde dile getiriyor:
“Ya Rab, yalvarırım bu kulunun duasını ve senin isminden korkmaktan zevk bulan kullarının duasını kulağın işitici olsun.” Nehemya 1:11
Demek ki bu korkudan insan zevk almalı. Herkesin bu korkudan zevk alacağı da söylenemez. Çok insanlar bu duyguları sıkıcı, esaret gibi görüyorlar. Allah da tabii ki onlara bu hediyeyi zorla vermeyecektir. Allah korkusu ancak değerini bilenler, isteyenler için bir hediyedir, herkes için değil. Nasıl ki çok zevk alarak birlikte olduğumuz kişilerle ilişkilerimizin bozulmasından korkarsak ve bu korku bizi rahatsız etmezse, hatta tam tersine bundan zevk duyar, ilişkilerimizi daha da bir sağlamlaştırmak için adımlar atarsak, bu da öyle. Allah korkusu deyince insanlar şaşırıyor. Dinler, dinciler bu sözler ile hep bağnazlık* yapıp, insanları ezmek ve kendi amaçları ve menfaatleri doğrultusunda baskı altında kullandıklarından dolayı, bu sözlere karşı artık insanlarda iticilik toplanmış. Bu yüzden Allah korkusundan bahsedildiğinde, insanlar bu duygudan nefretle uzaklaşıyorlar. (*bağnaz: bir inanışa körü körüne bağlı olup ondan başka bir şey düşünmemek)
Bunun yanında da her korku ise faydalı değil dedik. Doğru olanı yapmaktan korkan insanlar da var. Hakikati söylemek yerine korktuğu için yalan söylemesi. Bu da sağlıklı, Allah’ın hoşlandığı bir korku değil. İncil’in yazıldığı sıralarda, İsa’nın takipçilerine çok kötü davranıldı. Öldürüldüler, işkence gördüler falan. Onlar da korktular ama bu korkularını yendiler ve doğru olanı inkâr edip bırakmadılar. Allah muhakkak onların çektikleri acılardan zevk almadıysa da gösterdikleri sevgiye dayalı iman ve kendisine olan bağlılıklarından muhakkak çok hoşlandı. Zaten doğru olanı yapma korkaklığından Allah nefret ediyor. İncil’in en son kitabı olan Vahiy’de böyle korkaklar hakkında şöyle yazıyor:
Galip olan bu şeyleri miras alacak ve ona Allah olacağım, o bana oğul olacak. Fakat korkaklara ve iman etmeyenlere, mekruhlara, katillere, zina edenlere, büyücülere, putperestlere ve bütün yalancılara gelince, onların hissesi, ateş ve kükürtle yanan göldedir. İkinci ölüm budur. Vahiy 21:7-8
Düşünebiliyor musunuz, Allah’ın indinde korkaklık aynen bir büyücülük, putperestlik, katillik, zina etmek gibi. Fakat bu sağlıklı olmayan dediğimiz bir korku türüydü. Her ne nedenle olursa olsun hakikati söylemeye, doğru olanı yapmaya karşı duyulan korku, işte bu çok iğrenç. Büyük acılar ve işkenceler altında olan insanları anlıyoruz da, gerçeği satmak ve doğru olanı yapmaktan kaçınmak, çoğu zaman sıfır denecek kadar değerler ve menfaatler için oluyor.
Firavunun korkusu da sağlıklı bir korku değildi. Başına gelen o belalardan duyduğu korkudan ötürü Allah’a boyun eğiyordu. Bunun doğru olmasına rağmen, Allah indinde makbul değildi. Çünkü bu onun yüreğinden, içinden gelen bir karar değildi. Nitekim Allah bu korkuyu ondan aldığı zaman, Firavun Allah’a karşı sanki bir aslan kesiliyordu. Allah’ın ise burada yapmış olduğu şey, kişinin asıl yüzünün ortaya çıkmasını sağlamak. Yoksa çok kişinin anladığı gibi “Allah kişiye daha da bir katı yürek veriyor ki, o da Allah’a karşı gelsin” anlamında değil. Sanki iyi olan birinin içindeki iyiliği alıp da kötülük yerleştiriyor! Allah hiçbir zaman böyle bir şey yapmaz ve tenezzül etmez. O’nun istediği en önemli şey yaratıklarının özgür iradesiyle kendisini sevmesi, inanması ve itaat ederek mutlu olmasıdır. Allah’ın yollarında yürümek isteyen; bunu özgür ve hür iradesiyle, Allah’ı severek yaparsa makbul olacağını bilmelidir. Bizlerin dinlerden görmeye alıştığımız zorbalıklar, baskılar, yaptırımlar, Allah’ın değil, ancak insanların metodudur.
Dinde önderlik yapanların, o “en aşağıdan” dedikleri cahil halkın özgür olmasından ödleri kopar. Şahitlerin yönetim kurulu bu üyelerden “ayak takımı halkı” diyerek bahsediyorlarmış. (Raymond Franz’ın kitabında yazıyor) O yönetici dindarlar için orta çağda zaman zaman halkın değeri bir domuzdan daha da değersizmiş. Çünkü onlara göre domuz karnını doyuruyor. Eğer o halktan bir menfaati yoksa domuz kendisine göre bu yüzden daha değerlidir. Bu konularla daima anlatmaya uğraştığım şey, Allah’ın sevgiye ve özgür iradeye verdiği değeri göstermek. Bütün kötülüklerle birlikte Allah’ın Şeytana bile müsaade etmesi, bu iki özelliği insanın kullanıp kullanmayacağına bağlı. Bunlar dünyanın ve dolayısıyla Şeytanın daima bizlerin elinden almaya uğraştığı şeylerdir, özgür irade ve sevgi. Çünkü Allah bu iki özelliğimizi kendisine yaklaşmakta kullanmamızı en çok isteyendir. Dinler ise bu duygularımızı köreltmeye ve de yok etmeye en çok uğraşanlardır. Bu gayreti hiç yorulmadan, gevşemeden gösterirler. Onların bu gayretlerine, kuvvetlerine, yaptırımlarına karşı ne zaman pes eder de yılarsak, işte o zaman kaybettik demektir. Bu insanlar Allah adıyla gelerek, aslında Allah’a düşman olan şeyleri bizlerden talep etmekle, bir yerde bizim zararımızı arıyorlar. Aynı şeyleri kendilerinin de yapmaları, bu o şeylerin doğru olduğu anlamına gelmez. Aslına bakacak olursak, en başta oturup emir yağdıranlardan hiçbiri, söylediklerini genelde bizzat kendisi de yapmaz. Mesela Şahitlerin yönetim kurulu üyeleri çoğunlukla ne vaaza ne kitap tetkikine ne de toplantılara giderlermiş. Yaparlarsa da çok ama çok nadir, belli olaylar üzerinde buluşmak için toplantılara katılıyorlarmış. Kapı kapı vaaz etmeleri parmakla sayılacak kadar azmış. Bunun böyle olduğunu yine Raymond Franz kitabında yazıyor. Anne ve babası Şahit olan Raymond Franz 40 sene de aktif olarak Şahitlere hizmet vererek yaşamış. Bazı şeylere hayır demeye başlamış ve apar topar aralarından atmışlar. Kısacası Franz özgür iradesini, Allah’a ve gerçeklere duyduğu sevgi özelliklerini kullanmış, bütün suçu bu. Onların her dediklerine “âmin” dememiş. İnsanların en sevmedikleri bir kelimeyi kullanmış: “Hayır” demiş. Aynı şeyler bizlerin de başına geliyor ve daha da beterlerinin gelecek olduğunu Allah peygamberlerine söyletmiş. Peygamberlikler, son günlere yaklaştığımızda kötülüklerin daha da artacağından ve Allah’a sevgi duyan insanlara çok eziyetler edileceğinden de bahseder. Fakat her zaman şu sözlerle cesaret bulalım. Allah, Musa öldükten sonra görevlendirdiği Yeşu’yu şöyle yüreklendiriyor:
“Kuvvetli ol ve yürekli ol; çünkü kendilerine vermek için onların atalarına ant ettiğim diyarı, miras olarak bu kavma sen böleceksin. Ancak kulum Musa’nın sana emrettiği bütün kanunlara göre yapmaya dikkat etmek için kuvvetli ol ve çok yürekli ol; yürüyeceğin her yerde başarılı olasın diye, ondan sağa yahut sola sapma. Bu kanun (şeriat) kitabı senin ağzından ayrılmayacak ve onda yazılmış olanın hepsine göre yapmaya dikkat edesin diye, gece gündüz onu düşüneceksin; çünkü o zaman yolunu açacaksın ve o zaman başarılı olacaksın. Sana emretmedim mi? Kuvvetli ol ve yürekli ol; yılgınlığa düşme; çünkü yürüyeceğin her yerde Allah’ın Rab seninle beraberdir.” Yeşu 1:6-9
Bu teşvik edici sözlerle Allah bizlere teminat veriyor, daima bizimle beraber olacağını söylüyor. Eğer O’nun yollarında yürürsek, emirlerini tutarsak. Fakat doğru olanı yapmaktan, kim olursa olsun karşımızdakinden korkar ve yılarsak, o zaman Allah’ın Yeremya peygambere söylediği şu sözleri de aklımızdan çıkarmayalım:
“…Ve sen belini kuşat da kalk ve sana emredeceğim her şeyi onlara söyle; onlardan yılma, yoksa seni onların önünde ben yıldırırım.” Yeremya 1:17
Kimdi bu Yeremya peygamberin yılmaması, korkmaması gerekenler? Kâhinler, dini önderler, kral, yöneticiler ve kendi halkı. Yeremya’ya da en büyük tepki dindar olanlardan ve yöneticilerden gelecekti. Allah’a kulluk ettiğini söyleyen dindarlar, maalesef Allah’ın peygamberlerine daima onlar düşman olmuştur. İnanmıyorsanız Mukaddes Kitapları açıp okuyun. Peygamberlerin son günlerle ilgili sözleri bizim şimdiki zamanımıza da çok uyuyor. Bütün bu zorluklar gerçekten de biz yaşarken başımıza gelebilir. Bu imanı ve sevgiyi göstermek kolay değil, ama imkânsız da değil. Ayrıca başka bir çaremiz de yok. Kendimizi Allah’ın kulları Yeşu’ya ve Yeremya’ya söylediği bu sözlere göre yaşamaya istekle ve sevinçle zorlamamız da şart. Tabii eğer kurtulmak ve gerçekten mutlu olmak istiyorsak.
Zor Durumlar ve Hikmet
13 Şubat 2004 Cuma
Bernd ve Schmid’le tanıştıktan sonra bir ay içinde Şahitlerle çok hızlı ve yoğun ilişkimiz oldu. Bu çocuklarla ki, aynı yaşlardaydık, beraberliğimiz bizim için arkadaşlık gibiydi. Yani biz onlarla hoşlandığımız için beraber oluyorduk. Hiçbir beklentimiz, çıkarımız ne benim ne de biraderimin vardı. Benim birader zamanla oradan bir kızla evlenirim diye düşünmüşse de bence buna kötü bir menfaat denemez. Demek ki bizim birader Şahitlerin zina konusuna ciddiyetle bakmalarına değer vermiş. Bunlar her erkek ve kadının aradığı özelliklerdir diye zaten biliyoruz. Ayrıca bekâr birinin de eş araması suç ise...! Öbür taraftan da düşünüyorum da Allah’a karşı hiçbir sevgi ve O’nu tanıma merakı duymayıp, sadece evlenmek için, arkadaşlık için Şahitlerle beraber olmak, bence en büyük kafasızlıktır. Bizim birader de bunlarla böyle akılsızca bir başlangıç yaptı. Bu durumu kendi hariç herkes de fark etti!
Şahitlerle beraberken ben daha ilk günler bir şeyin farkına vardım. Mesela benim içim ruhi konular hakkındaki sohbetleri aşırı arzuluyordu. Allah bilgisi, araştırmak, konuşmak, tartışmak falan görüş açımı genişletiyordu ve korkunç zevk alıyordum. Bu konulara karşı kendimde çok büyük bir açlık hissediyordum. Fakat Bernd ve Schmid hiç de öyle değildi. Örneğin benim birader sorular soruyordu, çok da mantıklı ve cevabını benim bile o zamanlar bildiğim sorular. Ne diyecekler diye bunlara bakıyordum. “Bravo, çok iyi bir soru” diyerek cevapsız bırakıyorlardı. Ben ise soru bizim biraderin zihninde açık kalmasın diye cevabını veriyordum. Fakat bizim birader benim bildiğim şeylerden hiç hoşlanmazdı ve hep: “Sen sus da bunlar konuşsun” derdi. Onun bana karşı olan bu duygularını ben çoğu zamanlar sabrım yettiğince normal karşılardım.
Bir anneden üç kardeşizdir ama huy olarak üçümüz de birbirimize hiç benzemeyiz. Çoğu zaman birbirimize karşı kediler köpekler gibiyizdir. Yaşlarımız neredeyse ellili yıllara geldi, hâlâ öyleyizdir. Biraderimle aramız hep böyle geçmiştir! Belkide her kardeş gibi dersem, daha doğru olur. Aynı ailenin çocukları birbirlerine karşı nedense düşman gibi oluyorlar. Hem de bu nefret, kıskançlık ve çekememe duyguları çocuklara sanki doğuştan veriliyor. Evet, bunlar aslında doğuştan aldığımız kusurlu özellikler ama maalesef kendimiz de geliştiriyoruz. Herkeste dozu değişik, o kadar. İsa Mesih’in de dediği gibi, “Bir peygamber kendi evi halkının dışında itibarsız değildir”. İnsan peygamber de olsa, kendi evi halkı tarafından hor görülüyor. Fakat yabancılar o kişiyi bu gözle görmüyorlar. Hazreti Davut’un ağabeyleri de aynı şekilde Davut’u çekemiyorlar. Ben birbirini seven kardeşler çok ama çok az görmüşümdür. Neyse bu konulara girmeyeyim yoksa anlamsız yere kitap çok uzayacak.
Schmid ve Bernd bizleri ziyaretlerinde sanki bir iş yapıyor izlenimini uyandırıyorlardı. Bazen gece yarısı ikilere kadar beraber oluyorduk. Bunlar zaten iki arkadaş bir odada kalıyorlarmış. Saat gece yarılarını da geçince, bu gece bizde kalın diyordum. Bu çocuklar o kadar bitkin bir şekildeydiler ki, bitkin ve isteksiz. Schmid yayılıp koltuktan düşecek gibi, nerdeyse yere doğru ayaklarını uzattığında, biz biraderle birbirimizi dürterdik. Bazen de Schmid’in yüzü gözü kendinden geçmiş bir halde televizyon seyrederdik. Ben, “istersen git bir yüzünü falan yıka Schmid, sıkılma, kendi evin gibi davran” derdim. Ne diyeyim, olur ya yabancı evde çocuk sıkılır. Gerçi oturması kalkması sıkıldığını göstermese de yine de kendi evinde gibi olmaz diye düşünüyordum. Bizim eve gelindiğinde ise genelde Bernd, “ben bizimkilere bir uğrayayım” der, söylediği saatten ya üç dört saat geç gelir, ya da hiç gelmezdi. Çünkü bir arabayla geldiklerinden, Bernd gelmediği zamanlar Schmid mecburen bizde yatardı. Schmid bu duruma kızardı. Bizler de hoşlanmıyorduk. Bir kere Şahitlerin içine girmiştik. Hata ise herkes yapıyordu. Ben ise onların yapmasına çok şaşırıyordum. Görünüşte çok alçak gönüllü, sözlerde hikmet sahibi ve Allah bilgisiyle dolu gibi gözüken bu adamların, böyle basit şeylerde açık vermeleri beni çok şaşırtıyordu. Hem bu insanlar Avrupalı, yani Alman. Biz Türk’üz. Yani biz Avrupalıların gözünde basit, cahil, az gelişmiş, kafasız insanlarız ya! Eğer öyle ise bunlar bizden üstün özellikler göstermeliydiler. Hiçbir zaman ırkçı bir düşünceye sahip değildik. En azından bu bizzat benim için böyleydi. Eğer ayırım yapıyor ve dikkat ediyorsam, o da Allah hakkında söyledikleri, ilan ettikleri şeylerdi. Ayrıca ayda 90 saatlerini vaaz etmeye adamış bu gençlere haliyle bir ayırım yaparak bakıyordum. Hem de büyüteçle. Ben de Allah’ı seviyordum, fakat bunlar önüme çıkınca şaşırmıştım. Dediğim gibi hem de benden bir iki yaş küçüktüler. Yaptıkları fedakârlık benim gözümde büyüktü. Ancak bu onları ve yönetim kurullarını tanıyana kadar sürdü. Tanımak da o kadar uzun sürmüyor. Bu çocukların yaptıkları işi zorla, bir baskı altında yaptıkları apaçık görünüyordu. Kendi kendilerini zorluyorlar, kendilerini de o cemaat zorluyor. Bu sefer yaptıkları değerli işin kalitesi dışardan seyreden için sıfır oluyor. Fakat o garip saatine bakıyor, “kaç saat vaaz ederek beraber oldum” diye. Dediğim gibi, ay sonu rapora yazacak ya. Siz her ay doksan saat kapı kapı dolaşsanıza! Ondan sonra da sevinç bekleyin! Böylelikle de insanları Allah’a kazanacaksın. Tam tersine, bence bunları gördükten sonra o kişi gelecekse de gelmez, kaçar. Çünkü örnek alması gereken akıbetleri bunlarsa, “aman kardeşim sağ ol, istemem” demez mi? Demeyenleri de var muhakkak. Onlar olaylara kesinlikle başka açıdan bakıyorlar, görüyorlar ve de algılıyorlar. Bunların sayıları yaklaşık yüz yılda dünya çapında yaklaşık 6 milyon olmuş. Bazılarına gör çok, bence gösterdikleri bu kadar faaliyete göre az.
Başlangıçta aynen bende olduğu gibi, muhakkak bu çocuklar da bu işi çok değerli görerek başladılar. Baskı zaten var. Eh, kim Allah’ı sever de O’nun iradesine hizmet etmek için bütün vaktini, canını bile vermez? Sevmiyorsa bile kim, “ben Allah’ı sevmiyorum” diyebilir? İnsanlar üzerindeki baskı dolu duyguları tanımayan mı var. Kişide bu duygular araştırmaya başlayınca zamanla gelişiyor. Herkeste değil tabii. Fakat bir kişi yaptığı şeyler hakkında emin olarak: “Ben Allah’ın istediğini yapıyorum” diye içinden geçirmesi, o kişiyi mutlu etmez mi, vicdanını rahatlatmaz mı? Bir dine ait olacak, hem de yoğun bir şekilde çalışarak. Adeta gecesi gündüzü sadece bu çevrede geçecek. Bunlar günde on dört saat çalışan uykusuz akort işçileri gibiydi. Görünümü ne kadar bitkin ve yorgun olursa, bir o kadar da sevinç duyuyor. “Bakın, bu iş için ben nelere katlanıyorum” der gibi. Müslüman Avrupa’da seccade yayıp TIR kamyonlarının, oto parkların arasında namaz kılar. Bence iki olayda da hissedilen duygular aynıdır. Hâlbuki ona bakanların kendisine hiç de onun düşündüğü gibi bir gözle bakmadıklarını bir bilse! Kişinin kendisi maalesef bunu bilmiyor. Veya biliyor, ama aldığı eğitim sayesinde etrafındaki o kötü gözleri hiç umursamıyor.
Türkiye’de dini çevrelerde o küçücük çocuklara da zorla neler yaptırırlar. Vicdan zoruyla, baskıyla, tehditle, dayakla; sözüm ona Allah’a hizmet ettirilir. Tabii bu yalnız Türkiye’de değil, din baskısı her yerde mevcut. Arap ülkelerinde cuma günü camiye gitmeyen erkeği polisler sokakta görürse, sopayla kovalarmış! Din baskısı altında büyüyen o çocukları da bir görseniz, ne çok gayretler gösterirler. Fakat hepsi hüzünlüdür, mutsuzdur, zorla, nefretle yaparlar. O içinde bulunduğu dini toplumun pusulası artık ne tarafa çevriliyse, o hedefe doğru koşar durur. Milim şaşmaması lazım. Yeryüzümüzde binlerce din ve mezhepler var. Hepsi de: “Sadece biz doğruyuz” diye bağırıyorlar. Hepsi de korkunç paracıdır. En çok sevdikleri şey maddiyattır. Aynen İsa’nın dediği türden.
Küçük sineği süzerek ayırırlar fakat deveyi yutarlar. Matta 23:24
Vermekten ziyade almayı çok severler. Kafaları hep bu doğrultuda çalışır. İşini de mümkün olduğunca ustaca yapmak için her hokkabazlığa çekinmeden girerler. Bizim birader anlatıyordu, bu durumlar onun da en çok çektiği sıkıntıydı. Öfkeyle: “Bunlarla beraber nereye gitsem, çıkarıp da hiç beş kuruş vermiyorlar” derdi. Çünkü bana o kadar değil, ama ona daha çok umut bağlamışlardı. Peki, bu ne umuduydu? İçlerine mi çekme, yoksa kaçırma mı? Onların sözlerine göre çekme, davranışlarına göre ise kaçırma. Yine bizim birader: “Benim yediğim şeylerin değil, kendi yedikleri şeylerin parasını versinler” diyordu. “Haydi, birini falan idare ediyorum, bir de öbürleri geliyor” diye diye yanar dururdu. “Bir kere iki kere üç kere falan değil ki, daima ve ebediyen bunlar böyle” diyordu. Bir keresinde yine böyle birinin evine hemen kapıdan girip de bir şey mi ne alıp çıkacaklarmış. O Şahit olan da lise sonda 21 yaşında öğrenci, anne babasının yanında kalıyor. Cebinde de öbürleri gibi akrep taşıyan cinsten. Bizim birader de onu çok idare etmiş. O çocuk da evden çıkarlarken aceleyle masadaki elmalardan iki tane almış. Odada da sanki kimse yok gibi. Fakat içerden sert bir ses: “Sen elma hakkını yedin!” deyince annesine, “evet evet tamam” diye kekeleyip elmayı yerine koymuş. Birader: “Ben kıpkırmızı oldum” diyordu. Bu gencin anne-babası da Şahit! Belki bizlere Şahitler yüz kere geldiyse, zarla zorla ancak birkaç kere gitmişimdir, o da ayıp olmasın diye. Ne yapıyorlarsa ne kadar zorla yaptıklarını hem biliyordum hem de belli ediyorlardı. Görev diye yapıyorlar, hiç öyle severek değil. Yalnız Şahitlerin içindeki Türkler pek böyle değildi. Türk toplantıları, ya da Türkçe konuşan bu toplantıların içindeki Türkler, öyle sineği mineği ayırıp deveyi yutan cinsten değildiler. Fakat bir emanet de verdin mi, giderse gelmez, o da ayrı bir konudur.
Sıcak bir günde tanıdığımız Şahitlerin düğününe gitmek için hazırlık yapmış bekliyorduk. En sevmediğim şey de düğüne gitmektir. Âdet yerini bulsun diye yapılan şeylerin hiçbirini sevmiyorum. Belki de düğünler bana öyle geliyordu. O gün başka Şahitlerde bize gelecek ve beraber gideceğiz. Geldiler, ama uzak yoldan geldikleri için hemşiremiz yolda terlemiş! “Ay ben böyle gidemem” dedi. Düğünde giysin diye bizim hanım en güzel elbisesini verdi. Oldu da, hem de tam. Gidiş o gidiş. Ne elbiseyi ne de o Şahidi bir daha görmedik dersem yalan olmaz sanırım. Gördüysek de “hani bizim elbise” demeye biz utandık. Bize ziyarete gelecek Şahitler, gelmeden bir gün önce telefon açar, kendilerine nasıl yemek yapmamız konusunda talimatlar verirlerdi. Bu insanlar böyle yüzsüz de olabiliyorlar. Kendi arzularına göre olan yemekte karar kılınır ve gelecekleri zaman o yemek yapılırdı. Bunlar da Türk toplantılarındaki kardeşler! Bazıları bize gelirken elleri boş gelmesin diye, üzerindeki tarihi 6 ay, bir sene geçmiş çikolata ya da şekerlemeyle gelirdi. Arkalarından olduğu gibi açmadan çöpe sokardım. Bunlar da Alman, en az 50 yaşlarında ve cemaatin de ileri gelenlerinden. Bu ileri gelenlerin biriyle konuşmamızda: “Allah her zaman geleceği görür” dedim diye, öfkeyle ayağa kalkıp paltosunu karısına doğru atıp, “haydi kalk gidiyoruz” diye erkeklik yapmıştı. Karısı durumu kurtarmıştı da yine bu erkeği yerine oturtmuştu! Benim onlar adına utançtan sırtımdan sular akıyor, gözümde ise çok küçülüyorlardı. Şahitlerle böyle basit olayların binlercesinden sadece birkaçını anlattım. Dişlerimi sıkıp, kendimi tuttuğum çok olaylar yaşadım. Onların yaptığı bu basit, iğrenç, bayağı davranışlar, belkide en kötü dünyevi dediklerinin dahi tenezzül etmeyeceği türdendi. Çok basit ve daha bir sürü mide bulandırıcılarını yazmaya dahi utandım. Ayrıca bunlar dünyada her gün rastlanılan şeyler. Belki de neredeyse her insanın yaptığı şeyler. Devletler, milletler para için birbirlerini yiyiyorlar ve her türlü entrikaları çevirip, bayağılık da yapıyorlar; evet, olabilir. Fakat bu insanlar, hem de bütün dünyayı kötüleyen bu insanlar böyle davranıyordu. Ayrıca, Allah’ın kendilerinden başka kimseyi kurtarmayacağını söyleyen bu insanların böyle olması apaçık sizce nedir? Ben ise böyle şeyleri hiç umursamazdım. Umursamazdım derken, bunu o kişinin şahsiyetine verirdim, ait olduğu dine değil. Olur ya yamuk insan her yerde vardır diye düşünüyordum. Hem yüzde doksan dokuzu böyle yamuk da olsa, bunlar bence adi, bayağı suçlardı.
Bizim de o aralar gırtlağa kadar borçlarımız vardı. Böyle yaşayan insanın borcu olmaz mı? Herhalde annemden aldığımız eğitimden olacak, eli açık alışmıştık. Borçlu yaşamanın çok ama çok acısını çektim. O zamanlar hiç beş kuruşum olmadığı gibi, o genç yaşta toplam 50 bin mark borcum vardı. Bir limon ağcımız da yoktu. Çok şükür hâlâ da yok ya! Aklı ermeyenler, “bu borçlar nasıl olabilir” diye bunu yanlış anlar. 15 bin markı askerlik borcuydu. İşe başladığım zaman arabam eski püsküydü. Ya çalışır ya çalışmazdı. Mecbur işimi kaybetmeyeyim diye küçük, ucuz ama yeni olan bir araba almıştım, daha doğrusu Leasing adı altında 3 yıllığına kiralamıştım. Evliliği Türkiye’de, düğün falan yapmadan gerçekleştirdik. Gelinliği bile ev sahibimizin kızı vermişti. Yine de eşyalar falan bütün bunlar bir yılın içinde benim omuzlarıma bindi. Bir de yabancı ülkedesin ve parayı kazanman için hayvandan çok daha fazla güç sarf etmen bekleniyor. Alman gibi çalışacaksan adamlar seni niye işe alsın. Hepsindeki mantık böyle. Almanla beraber zevk alıp konuşur, beraber içki içip sohbet eder falan, ya senle ne yapsın? Yani hiç menfaati yok. Birbirini anlar, korur, idare eder. Birbirlerini insan diye görürler. Fakat bizleri kiraladıkları hayvanları gibi görüp, zaman zaman öyle davranıyorlardı. Türklerin çoğu bunun farkında değildi. Çünkü kendi ülkesinde birbirlerinden de aynı şeyleri görmüşlerdi. Almanın da ne dilini ne de suyunu bilmediği için anlamıyor, idare olunuyordu. İçlerinde efendi olup da bu durumları fark eden Türkler zaten hemen geri döndüler. Bazıları ise Almana kızıp geri döndü, memleketinde gördüğü şeylerden pişman olup yine geldi. Böyle insanlar ise genelde kabuğuna çekilip, toplum, cemiyet ilişkileri hiç yok denecek kadar çok sınırlı yaşadılar. Fakat ben Almanların birbirlerine yapamayacağı şeyleri, saygısızlıkları, sahtekârlıkları, haksızlıkları Türklere yaptıklarını görünce, demek ki bir insan istedi mi böyle adi de olabiliyor diyordum. O efendilik, saygı, mantık, gösteriş, her insanda olduğu gibi demek ki bunlarında çoğunda pozdu. Bizimkilerde de yalan, pislik, bayağılık yok değildi. Hepsi mi? Onu, yirmisi böyleyse, arada da sekseni aynı kaba giriyordu ki, bu oran bazen tam ters olur. Almanlar birbirlerine karşı farklılar, çünkü birbirlerinden korkuyorlar. Bizler ise azınlıkta sahipsiziz, bu yüzden neden, kimden korkacak? Durum böyle oldu mu da o insanın asıl yüzünü görüyorsun. Yani davranışlarını adamına göre denilen cinsten yapıyorlar. Babam da hep: “Adamına göre davranılır oğlum” derdi. Bu o zamanlar benim gözümde de mantıklıydı. Oysa Almanlar için adamına göre davranmak, sadece senin Türk veya yabancı olmana bağlıydı. Sen nasıl özelliklere sahip olursan ol, hiç önemi yoktu. Ne kadar efendi olursan, dürüst olursan ol, güzel, temiz ve iyi de olursan da ol. Ancak çevrende bu durumu fark eden bazı Almanlar menfaati için, onun da kimsesi olmadığından dolayı, sana lütuf diye selam verir. Hâlbuki bu, “adamına göre davranırım” diyen mantığa Allah hiç de hoş bakmıyor. Kral Süleyman vasıtasıyla şöyle diyor:
“Bana ettiği gibi ona öylece öderim, Adama işine göre öderim deme.” Süleyman’ın Meselleri 24:29.
Zengin denilen bu ülkede böyle yükler altında yaşıyorduk. Araban var binemiyorsun, elbisen var giyemiyorsun, yemen, içmen hep saatle. Arabaya işe giderken binebiliyordum. Çok istiyordum şöyle bir gezmeye gitmeyi. Aldığım elbiseleri giymeyi. Odun hamallığı yapmaktan giyemiyordum ki. Genelde cumartesi günlerinde de çalışırdım. Geriye bir pazar vardı, ki zaten bütün hafta canım çıkmış, o gün de ancak dinlenmeye bakıyordum. Modern kölelikti bu. Ben bununla yaptığım işleri falan küçük görmüyorum, fakat sahip olduğumuz moral, çevre hiç yok gibiydi. Aslında kimsemiz yoktu. Türkler birbirleriyle kahvelerde buluşuyorlardı. Başka yerlerde ise çok paraları gidecek diye korkuyorlardı. Hem o istenmeyen atmosfer de onları sıkıyordu. Genellikle gittikleri yerler ya kendilerinin çalıştırdığı ya da işleri yürümeyen Yunan kahveleriydi. Bu yerlere bir girdin mi, koku derilerine kadar işler. Hele mevsim kışsa ki, Almanya’nın mevsimi genelde hep kıştır, her yer kapalı olduğundan, eve gelince bir makine dolusu çamaşır çıkarırsın. Hâlbuki evden tertemiz çıkardım. Böyle yerlere çok kısa bir zaman gittim. Hiç zevk alamadım. En kötü yanı koku ve pislikti, başka problemim olmuyordu. Gerçi sigara kokusu en temiz gözüken Alman restoranlarında da insanın üstüne siniyordu. O zamanlar kumar gibi kötü bir alışkanlığa da sahiptim, o yerlere de neredeyse zaten sırf bunun için geliniyordu. Temiz ortamlar olsaydı belki ben de sıkça giderdim. Oraya giden Türklerin demek ki onların da insana ihtiyaçları vardı. Türkleri diskoteklere falan almıyorlar, onlara kapıyı bile açmıyorlardı. Ben bu terbiyesizliğe çok öfkelenirdim. Hatta sonraları duydum ki, kapılara Türk fedaileri koymuşlar. Bunu da Almanlar kendilerine leke gelmesin diye yapıyorlar. Hitler’in zamanında Yahudileri Yahudilerin elleriyle kırdırdıkları gibi. Ben bu durumları kendi iş yerim olana kadar da anlamadım.
İlerde biz de küçük bir lokanta, ama çok küçük bir yer açtık. On kişilik masası vardı. İki kişi de ayakta yiyebilecek gibiydi. En kötü müşterilerim Türkler, en iyi problemsiz olanları da Almanlardı. Türk zaten sende ekmek içi bir döner yemeğe geldi mi, sanki sende döner yemek için değil de dükkânını satın alacakmış gibi bir havayla içeri giriyor. Bu bence cahillikten, görgüsüzlükten kaynaklanan bir durum. Adamlar çok nadir dışarıda yemek yiyiyor. Onda da artık vereceği üç kuruşun üzerine titriyor. Fakat bu insanlar hiç çekinmeden kumar oynayıp, bir aylık maaşına zar atarlar ve de kaybederler, içleri de yanmaz; fakat bir ekmek içi döner, ya da marketten alacağı peynir ekmek gibi şeyler için o kadar müşkülpesent olurlar ki! Ayrıca o benden beter odun hamalı olan insanları da bir türlü memnun edemezsin! Bir de senin her şeyini bilmek ister. Neye inanıyorsun, memlegat nire, kaç kilo döner takıyorsun, ne kadar malın var gibi soruların cevabından hoşlanmazsa, sağ olsun var olsun bir daha sana gelmez de! Hangi birini anlatayım. Dükkân sahibimiz de Türk’tü. Onunla yaşadığımız sorunları, problemleri, mahkemeleri, hiçbir müşterimiz ile, kimseyle yaşamadık.
Aslında hiç birimizin diğerine karşı bir üstünlüğü yok, onun için Allah bağışlayıcı olmamızı emrediyor. Çünkü O, olaylara daha net bir açıdan bakıp, bizleri de çok iyi tanıyor. Bağışlayıcı olmazsak, sevgimiz olmazsa, işte böyle şimdiki dünyamızın halinde oluruz. Uzun uzun tariflere bence gerek yok.
Ben bu sıkıcı konuları ayrıntılı anlatıyorum ki, oralardaki yaşantımızı zihninizde canlandırabilesiniz. Beni ve bizleri daha iyi anlamanızı sağlayabileyim. Bu Şahitlerden Alman olanlarının durumları, bizle kıyas edilemeyecek kadar iyiydi. Onlara da gökten para yağmıyordu, ama doğal olarak bizim yüklerimize de sahip değillerdi. Kendi ülkeleri, evleri, anne babaları, nineleri, teyzeleri, var da var. Bizde de böyle sülaleler vardır da hiçbirinin faydası yoktur. Tam tersine, olursa zararları olur. Alman gençlerinin her ölen bir yakınından kendisine bir şeyler kalır. Başka bir fayda da en azından kendi ülkesinde yaşamak onları bizlerden çok avantajlı yapıyordu. Almanın en fakiri, çocuğunun geleceği için hayat sigortası, para, başka bir sürü birikimler için önceden hazırlıklar yapar. Bununla hayata atılırken, o gençler ehliyet, araba gibi eksikliklerini karşılarlar. Bir de meslek edindi mi, artık o meslek üzerinde çalışmaya hiç yüksüz başlar. Aldığı para borçsuz harçsız eline kalır. Bundan sonra kaç ev yapıp satın alacaksa onları düşünür. Artık hep yığmayı düşünecek. Teyzesi ölür para kalır, ninesi ölür para, eşya kalır. Anne babası ölürse her şeyi ona kalır. Bize ancak borçları kalacak da biz ödemek zorunda olacağız diye ödümüz kopar. Yaşarlarken de hep maddi destek sağlaman gerekir. Bu millet olarak değil, belki de bizzat sırf bizim için geçerli bir durum muydu bilemiyorum. Millet olarak desem de herhalde yanlış söylemiş olmayacağım. Biz elimizdeki o üç kuruşu da onlara yardım olsun diye gönderiyorduk. Alman için böyle sorunların hiçbiri yoktur. Tam tersine, onlar daima anne babalarından alırlar. Hem Alman kimseye karşılıksız bir şey vermeyi de hiç sevmez. Bence yine genelde her insan böyle. İçlerindeki fark, güçsüz-amatörce olanı veya güçlü-profesyonelce olanı şeklinde.
Alman’a da kazancını kimse hediye vermedi. Adamlar savaştı, katletti, çaldı, öldürdü, öldü ve kaybetti; yine uğraşıp didinip, çalışıp yükseldi. Amerika da enselerinden hâlâ gitmedi. Bu, onlara ancak para ve haraç verdikleri anlamına gelir. Amerika bu, zaten almazsa savaş açar! Fakat başka bir gerçekte, Almanların sahip oldukları bu zenginlik Amerika’nın sayesinde oldu. Sırf Almanların çalışkanlıkları, yetenekleri ve kafaları sayesinde değil. Hem öldürdükleri insanların dişlerine, kuşlarına kadar soyan adamlar bunlar. O maddiyat nerelere kayboldu dersiniz? Eğer o savaş sonrası Rusya rakip olarak Amerika’nın karşısında olmasaydı, Almanya şimdi en fazla bir Çekoslovakya kadar bile olamazdı. Daha doğrusu eski doğu Almanya ne ise ancak o kadar olurdu demek çok daha doğru olur. Muhakkak bu yatırımlarda Amerika da menfaatini düşündü, ama sonunda bence Almanya kazançlı çıktı. Yalnız Amerika’yı kızdırmaya devam ederlerse, Almanların işi biraz zor. Bir zamanlar Osmanlı böyleymiş. Ondan önce Bizans var, Roma İmparatorluğu var, Babil’i, Med ve Pers’i, Asur’u, Mısır’ı var. Hepsi aynıymış. Şimdiki Amerika farklı mı olsun! Hepsinin de sonu gelmiş, öyle ya da böyle hiçbiri ebedi değil.
Bernd ile Schmid de bizdeki o dinci çocuklar gibiydi. Benim bu konularda çok ateşli olmama karşın, “daha yenisin de ondan böylesin” diyorlardı. Bu sözleri hep kafamda süzer, düşünürdüm. Demek ki zamanla benim de sevincim gidecekti. Zamanla ben de bunlar gibi Allaha olan hislerimi kaybedecek miydim? O zaman Allah’ın gözünde bunun ne değeri olurdu ki? Allah adamları, İbrahim, Yakup, Musa, Davut, Eyüp, Nuh, resuller ve daha ne kadar peygamber varsa, bu insanlar da mı zamanla Allah’a karşı olan coşkulu yüreklerini kaybettiler? Böyle dindar geçinen insanların aslında başlangıçtan beri Allah ile olan ilişkilerinin hep sıfır denecek kadar az olduğunu çok yıllar sonra öğrenecektim. Yaptıkları işler, fedakârlıklar, gayretleri ve daha ne yapıyorlar ise hep kendileri gibi olan insan içindi. Allah ile uzaktan yakından ilişkileri yoktu. O kullandıkları “Yehova” ismi sadece bir tılsım, etiket, ağızlarında bir sakız gibiydi. Allah’ı Allah olarak tanımıyorlar, Allah olarak sevmiyorlar ve O’nun hoşlandığı şeylerden hoşlanmıyorlardı. Varsa yoksa dediğim gibi insan emirleri ve onlara itaat, hepsi bu. Bunların da böyle olduğunu yıllar geçtikten, aralarından çıktıktan sonra eski Şahitlerin kendileri itiraf ediyorlardı. Onlar itiraf etmese bile, benim onlarda gördüğüm işler de bu anlattıklarıma tamı tamına uyuyordu. Zaten insan tüm bu dünya dinlerinden hangisine mensup olursa olsun, eğer Allah’ı yürekten gelerek bütün gücüyle severse, o dinler ile büyük problemlerin içine otomatik olarak, ama muhakkak girer. Bu durum birbirine uymayan vidayla somun gibidir. Ne kadar uğraşılsa da onlar birbirlerine uymazlar. Ben ise onlar gibi olmaktan korktuğumdan, sevincimi de kaybetmemek için, zaten büyük bir zevkle okumayı bitirdiğim Mukaddes Kitabı tekrar okumaya başladım. Bu sefer tümünü o bir yılda bitirdiğim kitabı okumam altı hafta sürdü. Günde ortalama sekiz saat falan okuyordum. Okumuş olmak için değil, zevkle, anlamak için okuyordum. Hem de ilkinden çok daha büyük bir zevkle. Çalışmayıp işsiz kalmama hiç üzülmedim. Mukaddes Kitap her şeye bedeldi. Onunla sanki insan hiçbir şeyi aramıyordu. Mukaddes Kitapta Allah vardı, O’nun sözleri vardı. Bu ise benim için korkunç büyük bir şeydi. Oradaki yazılar ve anlamları insan düşüncesi değildi. Kuranı da okumuştum. Tam o sıralar Kuranın yanlış mı olup olmadığını, insandan mı yoksa Allah’tan mı geldiğini araştırıyordum. Bazen para sıkıntımız da beni çok zor durumlara düşürüyordu. Hele bir de çevrendeki insanlar sıkıldığını anladıkları zaman, daha da bir korkunç oluyorlar.
Hemen evimizin karşısında karımın çalıştığı bir Alman Restorandı vardı. Devamlı mesai saatlerini arttırmaya başladılar. Günde sekiz saat diye başladığı o iş 10 saate yükseldi. Bunun yanında da aldığı para daha da azalıyordu. Yani saate maaşına 10 mark veriyorsa, yaptığı o mesai diye geçen saatler için 5 mark veriyordu! Hâlbuki tam tersi olması gerekirdi. Ne koparırsa kâr diye biliyorlardı. Onlar sözde kendi köyünde sevilen, ileri gelen kişilerdi! Bence çoğu beş para etmez adamlardı. Karımın o işten çıkması için çok uğraştım. Utanmadan bir de bizi tehdit etti. Bu gibi çirkinlikler dünyanın her yerinde var. Var da kendilerini çok öven insanların o övgüye layık işlere sahip olmadıklarını anlatmaya çalışıyorum.
Eskiden Almanların kanunları hiç olmazsa biraz adaletten yanaydı, şimdi o da bitti. Doğu-batı birleşmesiyle yepyeni bir nesil türedi. Rüşvet alan, yabancıya özellikle kötülük yapan, vatanını koruyor düşüncesiyle eğri büğrü kararlar veren, nefret dolu, adaletten uzak polis, savcı, doktor, avukat ve hâkimleriyle ülke doldu taştı. İçlerinden biri doğruluktan yana olup, adil olduğu için bir yabancıyı savunursa, onu da vatan haini ilan ettiler. Birbirleriyle çekişmeden birlik içinde konuştukları tek konu, yabancıları ve bilhassa Türkleri kötülemektir. Ben Almanya’ya geldiğimde 10 yaşındaydım bu adamların içinde nefret vardı, 45 yaşına geldim yine, hem de daha da çok var. Şimdi de bir yerde hiç Türk yoksa, bu sefer doğu Almanları kötülüyorlar! Türk’ten Almana hiçbir zaman zarar gelmedi ama tam tersi hep olmuştur. Bunların başına en büyük belayı yine içlerinden çıkacak ırkçı bir vatansever getirirse şaşırmayın. Gerçi Hitler bunların içinden de çıkmamıştı, adam Avusturyalıydı. Böyle belaları bunlar kendi içlerinden çıkaramazsa, bu sefer dışarıdan ithal ederler.
Her zaman Allah’a duam, eğer bir suçum olursa dahi insan eline düşmeyeyim diyedir. Cezamı Allah versin. Bunu da kral Davut’tan öğrendim. Allah peygamberini Davut’a gönderip, onun önüne işlediği suçundan dolayı üç tane ceza şekli koyuyor ve seç diyor.
Rab şöyle diyor: Senin önüne üç şey koyuyorum; kendin için onlardan birini seç de sana onu yapayım. Ve Gad (peygamber) Davut’a gelip ona dedi: Rab şöyle diyor: İstediğini al: ya üç yıl kıtlık; yahut düşmanlarının kılıcı sana erişerek seni sıkıştıranların önünde üç ay bitip tükenmek; yahut da üç gün Rabbin kılıcı, ve Rabbin meleği İsrail’in bütün sınırlarında harap ederek memlekette veba. Ve şimdi bak beni gönderene ne cevap götüreyim. 1.Tarihler 21:10-13
Davut çok zor durumda olmasına rağmen hikmetlice karar veriyor ve diyor:
Çok sıkılıyorum; şimdi Rabbin eline düşeyim, çünkü O’nun rahmetleri pek çoktur; insan eline düşmeyeyim! Tarihler 21:14
Ben de kendim için hep böyle olsun diye dua ediyorum. Fakat Davut’a olduğu gibi Allah bana da seçme hakkı verecek mi? Layık mıyım ki? Bu kararı da muhakkak Allah vereceği için mutluyum, çünkü O hem adil hem de merhametlidir.
İnsanlar başlarına gelen olaylardan ve zor şartlardan daima yakınırlar. ‘Mukaddes Kitapları okuyun, araştırın’ dendiğinde, hep bir bahaneleri vardır. Hiçbir bahanenin bizi Allaha yaklaştırmaktan uzak tutamayacağını vurgulamak istediğim için bu can sıkıcı tecrübelerimizi de yazıyorum.
Yine yıllar önceki bir olaya da değinmeden geçemeyeceğim. O başlangıçta, Bernd ve Schmid tanışmasından kısa bir zaman sonra hiç beklenmedik ters bir olay oldu. Kendimize bir yatak ısmarladık. Bizden önceki Türk kiracılarının giderken bıraktıkları yatağın yayları patlamış, artık vücudumuza batıyordu. Yatak bir hafta sonra gelecek ve parasını vereceğiz. Ben bankaya gider parayı alırım diye düşünüyordum. Paramız yoktu, bankadan borç alacaktık. Hep veriyorlardı, fakat bu sefer vermediler! Elli kilometre çevremizde aramadığımız banka kalmadı, hiçbiri bize bu yatak parasını vermedi. Hayret ettim. Ne yapacağım diye çok sıkıldım. Bankalara da o zamana kadar hiçbir küçücük sahtekârlık, yalan, ödemediğimiz borç falan olmamış, ama vermiyorlar. Bahaneleri benim işsizliğimmiş! “Ah kafasız ben! Neden parayı eline almadan önce ısmarlarsın” diye kendi kendime kızıyorum. Yatağın gelmesine iki gün mü ne kaldı. Bizde de ne bir umut ne de para vardı. Yataktan falan geçtim, hatta nefret ettim, ama yatağı getiren adama ne diyeceğiz! Hiçbir çaremiz olmayınca en son ümit benim aklıma Bernd ile Schmid geldi. Büyük bir utançla onları aradım ve durumu anlattım. Parayı verirlerse, borç bitene kadar güvensinler diye hem anlaşma yapacaktık hem de pasaportlarımızı onlara verecektik. Her ay belli bir para vererek, üç ayda da geri ödemek şartıyla. Bernd, “arkadaşımla konuşayım, sonra yine ararım” dedi. Sonra bizi aradılar ve vereceklerini söylediler. Biz ise sıkıntıdan dokuz doğuruyorduk. Çok sevinmiştik, hem de şaşırmıştık. Daha yeni tanıdığım bu çocuklardan borç istemek aklıma mı gelirdi. Bernd’i gördüğümde utançtan rezil oldum. O da bana yolda demez mi: “Biz zaten senin böyle iyi olduğunu görünce ben, ‘muhakkak altından bir şey çıkacak’ demiştim” diye! O zaman ölmeyi, arabada yanında otururken yok olmayı ne kadar çok istemişimdir. O utançla yaşadım ve ölmedim. Hâlâ aradan neredeyse 20 sene geçti, ikisine de minnet duyarım. Biz onlardan aldığımız parayı dediğimiz gibi üç ayda ödeyip bitirdik. Sağ olsunlar var olsunlar. O yatak da hayatımda en nefret ettiğim yatak oldu. Altı ay geçmedi, bütün evin eşyasıyla, özellikle de o yatakla birlikte evi bir Türk’e devrettik. Evden çıkarken sadece özel eşyalarımızı aldık. O evi devralan çocuğa her şeyi, ama her şeyi sattık. O paranın bir kısmıyla borç ödeyip, bir kısmıyla da Amerika’ya, Şahitlerin yönetim kuruluna, “Kuran da Allah sözü, siz yanılıyor olamaz mısınız?” demeye gidecektim!
İşte herkeste olduğu gibi bizim de para sıkıntılarımız oluyordu. Buna rağmen parayı hiçbir zaman bir efendi gibi görmemeye çalıştım. Hep bir hizmetçi gibi gördüm. Zaten tüm bu konuları açarak anlatmamın nedeni de bu. İnsanların paraya her şeyden çok değer vermeleri. Herkes biliyor paranın yaptırım gücü olduğunu. Kişinin istediği şey ne olura olsun, elinde para varsa karşısındakini ona: “Evet, olur, tamam, yaparız, emredersiniz” falan dedirttiriyor. Hiç artık uğraşmana gerek yok, ver parayı al istediğini. İnsan bile olsa, satın mı almak istiyorsun, bu kâğıtlar için kendini satan o kadar çok insan var ki. Belkide satmayan var mıdır demek daha doğru olur. Bu para konusunda Napolyon herhalde en açık sözlü bir devlet adamıymış. Aynı zamanda asker olduğu için de politika yapma gereği duymayıp, bu problemi açık açık söylemiş. Bu adam hep para sıkıntısından bahsetmiş. Paranın bir güç olduğunu, onun için yaşandığını ve her çirkinliğin kökünde yatan nedenin şu ya da bu şekilde para olduğunu bilmeyen mi var. Allah’ın kulu Süleyman bu konuda çok hikmetlice sözler söylüyor. Orada:
Çünkü hikmet siperdir, gümüş de siperdir; fakat bilginin üstünlüğü şudur ki, hikmet kendi sahibini yaşatır. Vaiz 7:12
Bu ayetler beni şaşırtan ayetlerdi. Paranın ne olduğunu, yaptırım gücünü, insanların ona ne kadar değer verdiğini Allah da biliyor. Bunu da insanı düşündürücü bir biçimde kıyaslayarak dile getiriyor. Hikmetle gümüşü, yani zenginliği kıyaslıyor. Hikmetin, yeni Türkçe de bilgenin sözlük anlamı ise, şeylerin sebebini bilmek. Yani ne, neden oluyor. Bu her şey için geçerli. Yağmurun yağmasından, tabiat olaylarından, insan psikolojisine kadar, o şeylerin sebebiyetlerini bilip anlamak. Bir yerde de bu, ne yaparsan onun akıbetini, getireceği sonuçları da kestirebilme bilgisi demek oluyor. Sanki basiret gibi. Aynı zamanda hikmet sadece kör bir bilgi de değil. Şeylerin sebebini bilen bir bilgide otomatik olarak anlayış da oluyor. Bir insan hikmetli olabilir, fakat ille de bu onun her konuda hikmetli davranacağının garantisini vermez. En basit bedeninin arzularına, hem de bile bile yenilen nice hikmetli adamlar vardır. Tarihte ve günümüzde böyle örnekler o kadar çok ki. En belirgin açık örnek ise, bunları yazan ve bilen hikmetli Süleyman. O da aldığı çok kadınlardan ötürü saptı ve yaşamının sonlarında Allah’a karşı suç işledi. O konuda hikmetsizce davrandı. Bu konu 1.Krallar 11:1-14 de yazar. Onun bu konuda hikmetsizce davranışı, yine o kişinin hikmete sahip olmadığı anlamına gelmez. Kısacası, bir şeye sahip olmak başka bir şey, o şeyi amacına uygun kullanıp kullanmamak ise başka bir şeydir. Ne bilge adamlar vardır, onların öğütleriyle büyük yenilmez ordular fethedilmiştir. Bu adamların bizzat kendileri, verdikleri bilgece öğüde uygun belki fiilen hiçbir şey yapmazlar. Kılıç, ya da başka bir silah aleti bile tutamazlar. Onlarda bu yetenekler yok diye, hikmetsiz ve boş öğütçü de denilemez tabii. Ya da Yunus peygamberi düşünelim. “Beni gemiden atmazsanız kurtulamazsınız” dedi. Bu o gemidekilerin kurtuluşu için hikmetlice bir öğüttü. Yunus, dalgalar, fırtına ve denizin kabarmasının sebebini anladı. Hikmeti tarif ederken “şeylerin sebebini anlamak” dedik ya. Demek ki Yunus da kendince hikmetli bir adamdı. Fakat verdiği bu hikmetlice öğüdü kendi yerine getiremiyordu. Örneğin o denize kendisi atlayamıyordu. Ancak onların atması gerekiyordu. Kendi yapamıyor, cesareti yok diye o adama hikmetsiz biridir denir mi? Verdiği öğüt hikmetsizceydi denilir mi? Bu örnekler böyle olmadığının bir ispatı ki, daha benzeri çok örnekler var.
Hikmetin başlangıcı Rab korkusudur; emirlerini yapan her adamın iyi anlayışı vardır. Diye yazıyor Mezmurlar 111:10, Tevrat’ın Zebur diye bilinen kısmında.
Bu sözlerden bir ayırım yapılmalı. Bir kişi hikmet sahibi olur da ona uygun davranmazsa, buna anlayışsızlık deniliyor. Bazı insanlar da hikmetli olmayı, o kişilerin yaşamlarındaki başarılarına göre değerlendirirler. Çok başarılı gibi gözüken insanlar vardır. Bunlar ilerlemiş ve çok yükselmişlerdir. Fakat bırakın hikmeti, ayrıca bunlar akılsız insanlardır. Belki birkaç konuda yeteneklidirler. Veya o insanların arkasında hikmetli kişiler vardır. Onların ilerleyip çok yükseklere çıkmalarının en büyük nedeni ise yeryüzümüzün Şeytanın hâkimiyetine verilmiş olmasındandır.
Böyle adaletsizlikler ve ters olaylar dünyamızın her yerinde yaygın. O kişilerin yükselip büyümelerini sağlayan en büyük nedenlerden biri, kendilerinin sevgi ve merhamet duygularını belki de hiç kullanmamalarıdır. Bu onların egoist, bencil ve gaddar olmaları da olabilir. Savaş, mücadele, entrika yetenekleri ağır basabilir. Yakınlarının imkânlarından faydalanmak olabilir vs... Şimdi babası başkan olan birinin çocuğu, geçimi için ne tarlada patates toplar ne de çöpçülük yapar. Bu insanların yükselmesi de hikmetlerine bağlı değildir. Başka bir sürü nedene bağlı olabilir ama onun hikmetine, bilgeliğine değil. Hem hikmet bir insanı çok zengin, ahım şahım bir duruma getirir diye de bir kural yoktur. Aslında hikmet sahibi olan biri, zaten parayı da mutluluk olarak görmez ki, elde etmek için kendini ona köle etsin.
Hikmetin kaynağı Allah’tır. Yine bu, her hikmetli insan Allah’a inanıyor demek değildir. Allah nasıl ki bütün yeryüzünde yaşayanları yedirip, içirip, doyuruyorsa; güneşini, iyilerin ve kötülerin üzerine doğduruyorsa, hikmeti de arayan insanlara veriyor.
Bir ayakkabı boyacısı Allah’a iman eder ve varlığına inanır. Bunun yanında bir profesör, birçok konularda bilgisi olduğu halde Allah’ı ve varlığını inkâr eder. Bu onun ayakkabı boyacısından daha az bilgili olduğu anlamına gelmez. Fakat sadece bu Allah’a inanma konusunda kim daha hikmetlidir? Ayakkabı boyacısı değil mi? Ayakkabı boyacısı diyoruz, ama yine bilgisine göre değil. Allah hakkında profesörün bilgisi o ayakkabı boyacısından çok çok daha üstündür. Ancak yukarıdaki ayete uygun olarak profesör bu konuda anlayışsız davranır. Biri inandığını söylediği kitaptan bir sayfa bile okumamışken, öbürü sadece o konuda sayısız kitaplar okumuş, araştırmıştır. Aslında profesör şeylerin sebebini biliyor, fakat inanmıyor. Bu da onun bu bilgiyi değersiz görüp, gerektiği gibi değerlendirmediğini gösterir. Onun bu hikmeti kendine fayda konusunda bir yerde boş ve anlamsızdır. Çok zahmet ve emek vererek elde ettiği o hikmetin kendi gözünde hiçbir değeri yoktur. Öbür taraftan çok ama çok az bir bilgiyle Allah’a yürekten inanıp iman eden kişiye «hikmetli» denirken, imansız o profesöre «hikmetsiz» denir. Çünkü elindeki sahip olduğu şeyin değerini bilmemek de hikmetsizlik, akılsızlıktır. Bu yüzden Süleyman’ın Meselleri 23:23’de:
“Hakikati satın al ve onu satma; hikmeti ve terbiyeyi ve anlayışı da” diyor.
Para bir emek karşılığında kazanılıyorsa, parayla satın aldığımız şeyler aslında bizim emeğimizle aldığımız şeyler demektir. Hikmet de emek karşılığında elde edilir. Okumak, araştırmak, düşünüp kafa yormak, gözlemler, bütün bunlar emek ve zaman ister. Bu vasıtayla insan bir yerde hikmeti satın almıştır. Hem bir şeyi satın almak için ille de para vermekte gerekmez. Gerçeği öğrenmek bazen çok zahmetli bir iştir. Bir şeyin aslını, iç yüzünü öğrenmek, emek, sabır, gayret, cesaret ve çoğu zaman da sevgi ister. Çok insanlar, gayretleriyle, fedakârlıklarıyla, bütün yürekleriyle Allah’a hizmet etmek ve O’nun tarafından kabul görmek için öyle yaşam sürmüş ve bu uğurda adeta savaş vermiştir. Fakat daha sonra gelen başka bir bilgiye dayalı gerçekle, o kişi yıkılıp alt üst olur ve Allah’ı da bırakır. Bütün o elde ettiklerini bir anda sanki çöpe atar. Bu da öğrendiği başka bir gerçeğin yüzünden olmuştur. Mesela Hristiyan olan birinin Kuranın da Allahtan geldiğini anlayıp kabul edememesi gibi. O öğrendiği yeni gerçeği inanıp da bir türlü yutamaz. Aynı şey bir Müslüman için de geçerlidir. Bu yüzden sahip olduğu eski değerlerle birlikte hepsinin bir anda yıkılıp yok olması, aslında başlangıçtan beri onun gerçeğe, hakikate verdiği değeri farkında olmadan en alt seviyede tutmasından kaynaklanıyordur. Belki de bu “hakikat” kelimesini en çok kullanan biridir, fakat değerini bilmemiş ve elde etmek için uğraşmamıştır. O hakikat diye öğrendiklerini, kendi bir şey yapmadan hep hazır almış. Bu öğrendiklerini çevresine de yayması, onu bir papağandan üstün kılar mı? Anlatıyor ama aslını kendi de bilmiyor ve belki de anlamıyor. En fazladan sansa sansa bildiğini sanıyor. O başkalarına da sunduğu bu şeyi kendisi olduğu gibi kabul etmiştir, o kadar. Onun kendisine bu konuda bir şey yapması, araştırması, soruşturması, tartışması dolaylı bir şekilde yasaklanmış dahi olabilir. Bir de böyle insanların Allah’a olan bağlılıkları şartlı olur. Allah’a bir yerde şartlar, kurallar koyarlar. “Bak, eğer şu şöyle ya da böyle olursa, o zaman ben de sana inanmam” der gibi. Sanki akıllarınca Allah’ı tehdit ederler!
Yine aklıma ister istemez Şahitler geldi. Onlar, sizin hakiki gerçeği değil, ille de kendilerinin sundukları gerçeği kabul etmenizi isterler. Ellerindeki “oku” dedikleri Mukaddes Kitap için de “sen onu anlayamazsın, onu sadece bizim yönetim kurulumuz anlar” derler. Bu vasıtayla gerçeğe giden yolları tıkamış olurlar. Orta çağda kilise tarafından birçok kitapların ve gerçeklerin yasak olması, bu felsefeden kaynaklanır. O çağın korkunç sefilliği, yobaz taş beyinli dincilerin ürünüdür. Şahitlerin de üyeleri böyle bir havaya kendini bayağı kaptırmıştır. Dıştan yeni bir şey duyduklarında, çoğunluk karşı geliyorsa, o da karşı gelir. Hâlbuki pek öyle bu konuda ne bilgileri vardır ne de sevgileri. Hele hele bu uğurda savaş verir ve nasıl olur da sonradan haksız olduğunu görüp anlarsa, bu sefer inandığı öbür şeyleri de fırlatır atar. Çünkü artık küsmüştür. Her ne kadar hayatında daima alçakgönüllü olmayı vaaz ettiyse de fakat gerçek onun kabul ettiğinden farklıysa, bu sefer öbürünü kabullenmesine gururu asla müsaade etmez. Bakın dikkat edin, kabul ettiği diyorum, inandığı demiyorum. Çünkü onların imanları şahıslara dayanır, kendi araştırmalarındaki bilgilere değil. O şahıslar neyi kabul etmesi gerektiğine onu eğitmiştir. Kabul etmezse zaten hiçbir zaman içlerine almazlar. Gurur da bu sebepten araya girip, ilerde o kişiye tökez olur. Kendi gayretleriyle, araştırmada baskı görmeden öğrenmiş insanların başka yenilikleri kabullenmeleri çok daha kolay olur. Bu yazdığım bilmece, felsefe gibi düşünceleri hayatında yaşamamış insanlar pek anlamazlar. Ne zaman ki insan hayatını anlamlı kılmak isteyip de herhangi bir gerçek ya da inanç uğrunda mücadele vermeye başlarsa, böyle problemler de o kişilerin önüne sık sık çıkacaktır.
Bunları hakikatin ve hikmetin hiç de öyle kolay elde edileceğini düşünmeyin diye yazıyorum. Zamanımızda sanki bu değişti mi? Bilgi edinmek eski zamanla kıyaslanamayacak kadar kolay olmasına rağmen, birçok başka engellerin varlığı da inkâr edilemez. En basitinden kendi hayatımıza bakalım, bunun böyle olduğunu göreceğiz. Hangi Türk veya Müslüman eline Mukaddes Kitabı alır, okur, araştırır da tepki görmez? Hangi Hıristiyan eline Kuranı alır, okur, araştırır da tepki görmez? Bir istisna olarak o kişi: “Ancak ben bu kitapların inanılmazlığını, ne kadar saçma olduğunu araştırıyorum” derse o zaman başka. Fakat her toplumun görünmeyen, kâğıtta yazmayan çizilmiş bir yolu vardır. Görünmez gibi olan o çizgi toplumların kanun kitaplarında geçmez de onun için ona «görünmez çizgi» denir. Fakat o çizgiyi aştın mı tepki görürsün. Bizim ülkemizde de Avrupa’da da kanunlar önünde inanç hürriyeti vardır. Fakat bu o toplumun çizdiği çizgi değildir. O hürriyet kâğıtlar üzerinde kalır. Toplumun kendi kuralları, kanunlarından farklıdır. Bizim ülkemizin kanunları da üç aşağı beş yukarı Avrupa ülkelerindeki gibidir. Fakat toplum olarak çizgimiz, üzerinde yürüdüğümüz yol çok farklıdır.
Örneğin Almanya’daki kanunlar yabancı düşmanlığına karşıdır. Bu kanunları yapanlar bile toplumun o kurallardan ayrı olan çizgisini bildiklerinden, oy toplamak için halkın bu duygularını kullanırlar. İstedikleri kadar karşı gelen kanunlar çıkartsınlar, bu kanunlar toplumun çizdiği çizgiyi kolay kolay etkilemez. Ancak onları korkutur, o kadar. Onlar da başka yollar düşünüp, onu yine uygularlar. Suya sabuna dokunmadan bu ülkede yıllarca yaşayan bizlerin, Alman halkının nefretiyle ilgili konularda neler yaşadığımızı sizlere zerre kadar da olsa anlatmaya çalıştım. Uygulamaları, duyguları, davranış şekilleri, hep ama hep bu çizgi doğrultusundadır. Bu çizginin ismine siz isterseniz nefret deyin, merhametsizlik deyin, bencillik-menfaat deyin, kuralcılık deyin, kalıp düşünce deyin, inanç deyin, ya da kibarcası kültür deyin muhakkak tutar. İlerlemede, gerçekleri öğrenmede, terbiyede, anlayış sahibi olmakta ve hikmet elde etmekte, genelde bu çizgiler insanlara hep engel olmuştur. Her kültürün iyi yanları da vardır kötü yanları da. Hikmeti, gerçeği, Allah’ı aradığınızda bütün bu kültürler, ne kadar iyi de olsa hepsi engel olacak özelliklere sahiptir, bunu kesinlikle unutmayın. Onların kafalarına göre gittiğin müddetçe, ayak uydurduğun müddetçe, suya sabuna dokunmazsan ne âlâ. Fakat o toplumların boş inançlarına, saçma olan gelenek ve adetlerine soru sormaya başladığınız zaman tepki de başlar. Onun için, Süleyman bu şeyleri elde etmenin zorluğunu bildiği için, “aman onları satma” diyor.
Hikmet konusunda ve Allah’ın yeryüzünde Şeytana büyük yetki verdiğini gösteren bazı ayetler: Eyub 21:7-14, Eyub 32:9, Vaiz 4:13 , Luka 4:6, Araf suresi(7.) 13-15, Hicr suresi(15) 33-37, Sad suresi(38) 71-87
Rab korkusu, hikmet budur; Ve kötülükten çekilmek anlayıştır. Eyub 28:28
Hikmet konusunda mesela Süleyman’ın meselleri çok güzel bir kitaptır. Hikmetin değerine ve kaynağına değinir. Lütfen açıp yerinden okuyun. Ben sizlere bu kitapları açmakta zahmet olmasın diye o yerleri zaman zaman olduğu gibi yazıyorum. Fakat hepsini de yazamam ki. Bilgisayarları olanlar için PDF dosyası şeklinde hazırladığım ayetlerin üzerine gidildiğinde kendi kendine açılıyor. Çok büyük bir kolaylık olduğunu ben de görüyorum. Yine de bazı yerleri bizzat kendiniz kitaptan açarak okursanız, inanıyorum ki şimdiye kadar hiç bilmediğiniz, okumayı dahi aklınıza getirmediğiniz bu kitaplara karşı sempati duyacaksınız; zaman zaman da yılgınlık. Sizin kendinizin de yaptığı iyi olan şeyleri bu kitaplarda okurken sevinç ve teşvik hisleriyle dolarken, yine belki de doğduğunuzdan beri, sanki tabiatıyla yaptığınız şeylerin Allah tarafından kötü olarak görülmesine ise yılgınlıkla bakacaksınız. Fakat Allah’ın o üstün taleplerinden yılmayın. Kendinizin eksik olan o yanları sizleri yıldırmasın. “Çünkü insan neye yenilirse onun kölesidir” diyor İsa Mesih. (Yuhanna 8:31-32) Eğer günahınıza, korkaklığınıza, tembelliğinize, arzularınıza, alışkanlıklarınıza yenilirseniz, o zaman onun kölesi oldunuz demektir. İyi olanı, doğru olanı yapmaya karar verip, bu özellikleri üzerinize alırsanız, o zaman da yavaş yavaş Allah’ın kulu oluyorsunuz demektir.
Tekrar bu para sevgisi konusuna dönecek olursak, bu konuda İsa Mesih açık ve net ayırımlar yapıyor. Önce şöyle söylüyor:
“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlarda girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz nerede ise, yüreğinizde orada olacaktır.” Matta 6:19-21
Bu sözlerle İsa, maddiyat peşinde koşup, bu yolu kendine hedef edinmiş olanlara karşı aslında hikmetlice öğüt veriyor. Bu değerlerin peşinde koşacağınıza, ruhi değerlerin peşinde, yani sizleri yaratanla iyi bir ilişkinin peşinde koşun diyor. Daha sonra bu para sevgisine ait şu sözleri söylüyor:
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Allaha hem de paraya (mommona) kulluk edemezsiniz.” Matta 6:24
Allah bu kadar kesin bir ayırım yapıyor. Para sevgisi olan bir insanda Allah sevgisinin de olması adeta imkânsız demektir. Uluslar, milletler, dinler, organizasyonlar, ordular, şahıslar hep onun peşinde koşuyor. İbrahim peygamberin parasıyla, canıyla, bütün yüreğinden gelerek hiç tanımadığı insanlara nasıl hizmet ettiğini okuduk. Sahip olduğumuz zenginliği bu örneklere uygun kullanarak yaşayalım. Başkasının bizi enayi, aptal görmesine yenilmeyelim. Cömert olmak Allah’tan gelen bir hediye, bir lütuftur. İsa, “vermek almaktan mutludur” dedi. Bu mutluluğu arayalım. Her şey bitip, iş işten geçtikten sonra, o biriktirdiklerimizi nereye götürebiliriz? Süleyman bu konuda bazı acı gerçekleri de şu sözlerle belirtiyor:
Bir adam ki, Allah ona zenginlik, mal ve izzet verir, ve dilediği her şeyden canı için eksik bir şey yoktur, fakat ondan yemeğe Allah kuvvet vermez, ancak onu bir yabancı yer; bu boştur ve kötü bir derttir. Vaiz 6:2
Eğer kişi o zenginliğin tadını çıkaramıyorsa, neye yarar. Bütün zenginlerin ortak problemi mutlu olmak değil midir? Fakir için bu gibi şeyler o kadar büyük problem olmazken, zenginlerde çok daha belirgin bir şekilde açığa çıkar. Fakir çocuklar arkadaşlarıyla, yokluğun, çöplerin içinde çok mutluyken; bilgisayarların, her türlü elektronik oyuncakların ve bolluğun içindeki yalnız olan çocuk çok mutsuzdur. Bir de böyle çok şeyleri olan kişiler ister çocuk ister büyük yetişkin olsun, paylaşmaktan da ödleri kopar. O yalnız olan çocuğa arkadaş getirirseniz, kısa bir zaman içinde de hemen geçimsizlik başlar. Fakirin, garibin durumu böyle değildir. Onlarda da geçimsizlik yok mudur? Tabii ki vardır, fakat birbirlerine muhtaçtırlar, bu da onları birbirlerine bağlar. O her şeyi olan, “benim sana ihtiyacım yok” deme imkânını kullanır. Fakirin böyle bir imkânı yok ki kullansın. Olursa hemen o da kullanır, bu da başka bir gerçek. Mutlu mu olur? Hayır, zaten burada anlatmak istediğim, zenginliğin mutluluk getirmediğidir. İnsanlar peşinden koştukları şeylerin, ağızlarının sularını akıtarak anlattıkları o zenginlerin servetlerini, erişilmesi zor olduğu için değerli gibi görüyorlar. Maddi zenginlik zor elde edinilebilir fakat sevincin, mutluğun anahtarı demek değildir. Her şeyi var olup da cimri, pinti bir insanın zenginliğinden kime ne fayda, ya da mutluluk vardır. Reklamlar da bile artık ilan ediliyor, “her şey paylaşıldıkça güzeldir” diye. Zenginlerin de tek başına yaşamadıkları kesin. Fakat genelde hepsinin etrafı dalkavuk doludur. Onun hoşuna gideni yapmak için uğraşıp, menfaatleri için onun gözüne girmeye çalışırlar. Sanki bu o zenginlere mutluluk mu verir? Belki sırf başlangıçta evet ama zamanla çok sıkıcı bulacaktır. O artık ne yaparsa yapsın, başkalarının kendisine nasıl ikiyüzlü davranacaklarını da zaten ezbere bilecektir.
Avrupa-Amerika’daki kadınlara verilen haklardan dolayı, o zenginlerin canına bir o kadınlar okuyor. O ne derse kadın zıttını yapıyor. Emir vermeye alışmış ve bunu da o dalkavuklar alıştırmış ya, kadının ise hakları aynı mı ki sana dalkavukluk yapsın? O bir de çocuk yaptı mı, sen düşün artık. O düşündüğü düşmanları dışarıdan gelecek diye tetikte beklerken, hiç ummadığı bir yerden, koynundan çıkıverir. İşte dünyamızın kısır döngülü zenginlikleri ve mutlulukları da böyledir. Ben yüz binlerce olan kördüğümden bir iki örnek verdim. Sevginin, birbirimizi sevmenin değerini bilmediğimiz müddetçe, her türlü dert ve belaların başımızdan ayrılacağını da beklemeyelim.
Sevgi olan yerde sebze yemeği, düşmanlıkla yenilen besili öküzden iyidir. Süleyman’ın Meselleri 15:17
Bunun yanında bir dindarın, Allah’ın yolunda uğraş veren insanların, paraya verdikleri o aşırı değer insanı şaşırtır.
Bu para toplama, ya da ihtiyaç durumu Musa’nın ve başka peygamberlerin, ya da kralların zamanında da ortaya çıkıyor. Mesela yine Musa’dan örnek verecek olursak; Allah’ın emrettiği ibadet çadırının çölde yapılması için malzemeye ihtiyaç vardı. Hem de en iyisine. Musa da bunu ilan etti. Kimse zorla değil, gönlünce verecekti. Fakat halkın getirmesiyle ortaya bir problem çıktı. Bakalım bu problem neymiş, nasıl yazıyor yerinden okuyalım.
…Makdis hizmetinin işi için, onu yapsınlar diye, İsrail oğullarının getirmiş oldukları bütün taktimeyi Musa’nın önünden aldılar. Onlar her sabah kendisine yine gönüllü taktimeler getirdiler. Ve bütün hikmetliler, makdisin bütün işini yapanlar, her biri yapmakta olduğu kendi işinden geldiler ve Musa’ya söyleyip dediler: “Kavm, Rabbin yapın diye emrettiği iş için lüzumundan fazla getiriyor. Musa emretti ve ordugâhta, gerek erkek, gerek kadın makdisin taktimesi için artık iş yapmasınlar diye ilan ettirdiler. Ve kavm getirmekten alı kondu. Çıkış 36:3-6
Ben bu ayetleri okuyunca hayretlere düşerim. Yapılması gereken bir iş vardı ve bu iş için de halkın maddi manevi her türlü yardımı gerekliydi. Baskı, mecburiyet olmadığından halk bunu sevinçle yapıyordu. Ortaya bir sorun çıktı, halk gereğinden fazla getiriyormuş!!! Hemen o milyonlarca insanlara ilan ediliyor, “Aman! Artık yeter, getirmeyin” deniyor! İnsan bunları okuyunca o: “Biz olmazsak asla kurtulmazsınız” diyenlere hem öfke dolu oluyor hem de acı acı içinden gülüyor. Hiçbir zaman ben bu: “Para toplamıyoruz, ama kongrelerde de paramız yok” diye ilan edenlerden, camiye yardım toplayanlardan, kiliseye bağış yapın diyenlerden, “yeter artık kutulara para atmayın, ihtiyacımızdan fazla getirmeyin” dediklerini bir kere bile olsun duymamışımdır. Acaba bütün dünyada siz böyle bir şey duydunuzsa bana da lütfen söyleyin. Bırakın şimdiki zamanı, siz tarih boyunca böyle bir şey hiç duydunuz mu? Hepsi bu dünyanın açgözlü kurtları gibi ve de doymak bilmez cinslerinden. Fazla mı geldi, sırıtarak: “Allah’ın bereketi, Yehova kavmini bereketledi” derler. Bereket de kendi saçaklarının genişlemesi, ezici güçlerinin kuvvetlenmesi demektir. “Oh!” diye sözde kendini garantiye alacak. Yine bir zaman için. Sonra yine kongrelerde, toplantılarda, camilerde, kiliselerde, sinagoglarda (Yahudilerin ibadet yeri) para toplamak için bezirgânlarını bağırtacak. Musa böyle yapmadı. O gelen değerli şeylere onların gözüyle bakmadı. Halkı durdurdu. Oysa zamanımızın dinleri, o fazla gelen paralarla borsalarda oynar ve kaybederler. Değerleri neredeyse milyonluk olan son model daha çok matbaa makineleri alırlar. Arabalarının modellerini daha sık değiştirirler. Eğer hâlâ da arttıysa ki çok artar, onunla da binalar satın alırlar. Yehova kavmini bereketledi ya! Kavmin halini sorup da o yoksulluktan kıvranan üyelere beş kuruşluk yardım yapıldığını ben ne gördüm ne de duydum. Ancak içlerindeki inisiyatif sahibi kişiler bizzat kendi imkânlarıyla ne yaparsa yapmıştır. Bir de bunlar sözde eski Yugoslavya’ya yardım ettiler. Orada da ayırım yaparak yine kendilerine, herkese yapmadılar. Yardımı da o yönetim kurulu yine bu en alttakilerin sırtından yaptırdı. Kendi hazinesine topladığı kuruşa bile bu şeyler için elini sürmeden. O yönetim kuruluna giren bir daha zaten çıkmıyor ki. Aynı Roma Katolik kilisesi gibi. Dünyanın en büyük servetinin onlarda olduğu söyleniyor. Bu da kendilerinin ve herkesin ilan ettiği bir gerçek. Yine dünyanın en büyük menkul ve gayrimenkul serveti bu Roma Katolik kilisesininmiş. Yani nakit para ve mal serveti. Mücevherleri, yakutları, pırlantaları, altın, mercan, yakut işlemeli o muhteşem elbiseler de yine bunlarda. Bunlar orta çağda da böyleydi yine böyle. Kimsenin önüne kuru bir lokma ekmek dahi atmazlar. Daima, “ver ver” diye isterler, onları bir türlü paraya da mala da doyuramazsın. Musa nerede bunlar nerede. Kendilerini ise Musa’dan çok daha üstün görürler. Musa da kimmiş. İyi gariban biriymiş, ama biz ondan çok daha bilgiliyiz, çok daha imkânlarımız var… “Aslında salağın tekiymiş” diyecekler de yüzleri tutmuyor.
Bizde de bir insanın kabiliyeti, zekâsı anlatılırken “cin gibi adam” ya da “kadın” denir. O cin gibi olan kişinin yaptığı kurnazlıklar, nasıl zengin olduğu, insanları nasıl kafeslediği anlatılır. “Valla altından donunu alır da anlamazsın” diye toplumumuzda böyle kişileri öve öve hikâye ederler. Öbür taraftan dürüst, namuslu, cömert, herkese merhamet eden kişiler hakkında, “saf aptalın tekidir, hiçbir şeyi de yoktur” diye o kişiyi yerle bir ederler. Musa da halk çok getirdi diye bu yüzden: “Aman durun! Artık getirmeyin!” diyor. Tövbe tövbe, ne işini bilmeyen adammış şu Musa! Fazla mal göz mü çıkarır yani!!!
Ben bu örneği evde anlatırken karım: “Eskiden insanlarda bir göz tokluğu varmış” diye hemen atladı. Böyle konular yıllarca evimizde konuşulduğu halde, velhasıl bizim hanımın görüşleri bir başkadır! Önce şaka mı ediyor diye yüzüne baktım. Hâlbuki Musa’nın zamanındaki o halk, açgözlü, söz dinlemeyen, asi, nankör ve daha her türlü zamanımızın bozukluklarına sahip bir toplum. Bütün başlarına da ne geldiyse zaten bu sebeplerden ötürü geliyor. O kadar söylendiği halde bir adam savaşta dayanamayıp elbise ve altın gibi şeyleri çalıp, çadırının içine gömüyor. Bu yüzden de Allah İsrail’i bırakıyor ve onlar da düşmanlarının önünde bozguna uğruyorlar. Ancak nedenini yine Allah söylüyor da açgözlülüğü sayesinde o kişi ve ailesi hep birlikte yok olma cezası çektikten sonra millet kurtuluyor. (Yeşu, 7’inci bölümün tümü) İyi özellikleri gayette normal gibi görmeyelim. Bu hiçbir zaman normal değildi. Ne İbrahim’in ne Musa’nın ne İsa’nın ne de Muhammed’in zamanında. Şimdi zamanımızda da durum farklı değildir. Eğer bir insanın iyiliği yer ve şartlara göre değişiyorsa, onun iyiliği zaten boştur. Gerçekten de iyi ve doğru olan biri, bu özelliğini her zaman, her yerde ve her şartlar altında yansıtmalıdır. Hiç kimse hatasız değildir, savunduğumuz nokta bu değil. O çok değerli olan insanlar da zaman zaman kendilerini hatalar ve günahların içinde bulmuşlardır. Fakat bu insanlar daima kendi kendilerini imtihan edip, terbiye etmişler. Bunu da bir ömür boyu yapmakla. Mezmurlar kitabında Davut:
“Beni dene, ya Rab, beni imtihan et” diyor. (Mezmurlar 26:2) Böyle söyleyebilen kaç kişi var? Kimde var böyle bir yürek? Davut söyledi. Allah’a ve insanlara karşı, yüreği, tutum ve davranışları tertemiz, lekesiz olması için özen gösterdi. Böyle insanlar da sokakta, köşe başlarında tesadüfen her zaman rastlanılır cinsten değil. Bu yüzden Allah onların yürek tutumlarını, Allah ile olan ilişkilerini, yaşantılarını, suçlarını kaleme aldırdı. Çünkü bütün bunlar bizlere nasihat olsun diye de yazıldı. (1.Korintoslular 10:6-13) Şöyle ki, onlara bakıp ders alarak, onların koştukları aynı hedefe, Allah’a doğru koşalım. Onlar da bizler gibi günahkâr insanlardı. Bizler gibi aynı insandan, Âdem ve Havva’dan türediler. Allah: “Onlar yaptıysa siz de yapabilirsiniz” demek istiyor. Bizlere peygamberleri erişilmez, sanki insanüstü varlıklar gibi tanıttılar. Bunlarla Şeytan cesaretimizi kırmak, «hiçbir zaman sizler öyle olamazsınız» diye inanmamızı istediği için böyle. Bu yüzden de Müslümanlar Muhammed’in günah işlediğine kesinlikle inanmak istemezler. Hâlbuki onun günahları hakkında Kuranda açıkça yazdığı halde. (Sure 47:19 ; 66:3-4 ; 40:55 ; 48:1-2) Hıristiyanların İsa’yı Allah yaptıkları gibi, sözde böyle yapmakla Müslümanlar da Muhammed’e saygı gösterip onu koruduklarını mı sanırlar? Allah böyle olayların kaleme alınmasını, o insanları küçültmek, onlara karşı güvenimizi yıkmak için mi yazdırttı? Tam tersine, onların bu eksikliklerinin kaleme alınması, onların ve o yazıların daha güvenilir olduklarını gösteriyor. Her şeyden ziyade bizler de onlar gibi olalım diye Allah insanlığa cesaret veriyor. Yoksa Allah amacını bildiren sözleri meleklerle gönderip biz insanlığa veremez miydi? Onlar da: “Alın ve bu emirleri kanunları tutun” diyemez miydiler? Eğer bu kitapları melekler vasıtasıyla almış olsaydık ve oralarda onların tecrübeleri geçseydi, o zaman bu yolda yürümeye hangimizin cesareti olurdu? En azından ben kendi adıma: “Allah’ım, ben onlar gibi olamam ve onların yaptığı şeyleri yapamam” derdim. Fakat Allah böyle yapmıyor. Çünkü bizleri seviyor ve insanlığa yardım etmek istiyor. Bizlere verdiği hür irade vasıtasıyla, kendi isteklerini yapmaya teşvik etmek için, bizleri yüreklendirmek istiyor. Bizler gibi hataları, öfkeleri, sevinçleri, zayıflıkları, arzuları, iyi kötü ne varsa, ama bize benzer olan insanları görevlendiriyor. “Bunların yaşamlarına bakın ve sizler de bunlar gibi olun” diyor. “Onlar yaptıysa siz de yapın” demek istiyor.
De ki: “Ben size, Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; geleceği bilirim de demiyorum, ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: “Hiç kör olanla, gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Enam Suresi) 7: 50
Hâlbuki Allah’ın Muhammed’e söylettiği bu iyi ve hikmetli niyetini insanlar bir türlü anlamamıştır. Bu yüzden Hıristiyanlar İsa’ya, Yahudiler Musa’ya, Müslümanlar Muhammed’e Allah’tan daha çok bir zaaf duyarlar! Hatta daha ileri gidip taparlar da. Hıristiyanlar İsa’yı kadiri mutlak Allah ile aynı seviyeye koyar. Allah-İsa-Mukaddes Ruh diye üç Allah’ın varlığına inanırlar. Bu peygamberleri insanüstü varlıklar olarak yüceltip, öyle de görme isteği Muhammed’in zamanındaki Araplarda da varmış. Bakın, o halk inanmak için Muhammed’den ne taleplerde bulunmuşlar.
Dediler ki: “Biz sana asla inanmayız; ta ki bize yerden bir pınar çıkarıp akıtasın;
Yahut senin hurma fidanlarından veya üzüm çubuklarından bir bahçen olsun da içinden bol sular ırmaklar akıtasın.
Yahut ileri sürdüğün gibi gökyüzünü parça parça üzerimize düşüresin; yahut Allah’ı ve Melekleri karşımıza getiresin.
Yahut senin altından bir evin olsun; yahut göklere çıkasın; ve bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe, göklere çıktığına da inanmayız.” De ki: “Tanrımın şanı yücedir! Ben bir insan, bir Elçi’den başka neyim?”
Ve insanların—Kendilerine doğru yol kılavuzu geldikten sonra onları imandan alıkoyan sebep onların şöyle söylemeleridir: “Allah bir insanı elçi olarak mı gönderdi?”(İsra),17:90-94
İşte aynen Kuranda geçtiği gibi, insanlar böyle düşünüyorlar. Muhammed’in bizler gibi insan olmasına yalnız şimdi değil, o zamanki iman etmeyenler de karşı gelmiş ve anlayamamışlar. Bu yüzden de inkâr etmişler. Peygamber diye gözlerinde canlandırdıkları kişiler, ancak onların hayal ürünü olan saçmalıklardı. Arapların su sıkıntısı o zamanlarda varmış. Bu yüzden içlerinin çektiği, arzu ettiği şeylerin içinde hep bol sular, ırmaklar vardır.
Yahudiler de İsa’ya karşı benzeri tutumlara sahipmiş. Onlar bu konuda daha tecrübeliler. Çünkü neredeyse bütün peygamberler İsrail’den çıkmıştır. Tecrübeleri, bilgileri Araplar gibi basitçe değil ama yürekleri ve davranışları da farklı değil.
Ferisiler çıkıp onunla çekişmeye başladılar; onu deneyerek ondan gökten bir alamet istediler. O da ruhunda derin bir ah edip dedi: “Niçin bu nesil bir alamet arıyor? Doğrusu size derim: Bu nesle bir alamet verilmeyecektir. Markos 8:11-12
Alamet istedikleri, inanamadıkları şahıs, körlerin gözlerini açıyor, topalları, sağırları, felçli, kötürüm, anadan doğma hastalıklı ve sakat olan insanları iyileştiriyor. Gözlerinin önünde üç defa ölüleri diriltiyor. İki-üç balık ve birkaç parça ekmekle, iki kere binlerce insan doyuyor ve arta bırakıyorlar. Bütün mucizeleri yazamam, o zaman İncil’i tekrar yazmam gerekir. Böyle şeyleri yapan insandan bu halk mucize istiyor! Adamların yürekleri artık etten değil taştan olmuş, gözleri ise görmüyor. Aslına bakarsak harfi körler İsa’yı gördü ve ona iman ettiler. Bunların ise ruhları kararmış, ruhi gözleri ise ne görüyor ne de hissediyor.
O kadar ardı ardına gelen mucizelerle birlikte bizzat Allah’ın milyonlarca insanla bir kerede konuşması ve daha sayılamayacak kadar bir sürü olaylara rağmen, sanki Musa’ya inandılar mı? Peki, bu insanlar ne yapmıştı? Önceki konularda bahsetmiştik, Musa 40 gün dağda Allahın yanına çıktığında altın bir buzağı yapıp, ona taptılar diye. (Çıkış 32. babın tümü) Bütün bu kutsal yazıları okuduğunuz zaman, ardı arkası kesilmeyen böyle olaylar vardır. Bu kitaplar biz insanlığın Allah ile olan ilişkisinde ne kadar bozuk, imansız, itaatsiz, laf anlamaz ve kötü olduğumuzun örneklerini yazar. O kadar nesiller boyunca, çeşitli zamanlarda da bu hep maalesef böyleymiş. Çok az istisnalar var. Bu yüzden hakiki Allah’ı aramak için uğraş verdiğimizde, büyük taraftarlar aramayalım. O taraftarları çok olanlar, aynı miktarda Allah’tan da bir o kadar uzaklar. Yine bu kitapları okuyacağınız zaman, inanan ve iyi işleriyle Allah’a makbul kişilerin genelde o toplum tarafından itilip, kovalanıp, hapse atılıp, kafaları kesilip öldürüldüklerini okumanız sizi şaşırtmasın. “Bunlar sadece o zamanmış” diye düşünmeyin. Allah bize bu kitaplar vasıtasıyla kendisine iman edip, hayatımızı ve kendimizi değiştirmekle, hanlar hamamlar, servetler ve dostlar bolluğuna sahip olacağımızı söylemiyor. Hayallerimizdeki beklentiler içine dalmadan, her şeyi açıkça yazdığı gibi anlayalım. Allah ile kayıtsız şartsız bir ilişkiye sahip olalım. Atatürk’ün istiklal savaşında ve büyük nutkunda, millet, vatan ve bayrak için beklentilerini hep okuduk, duyduk. Bu beklentiler bütün dünya milletlerinde de var. İnsanlardan, kayıtsız şartsız ölüme gitmeleri beklendi ve hâlâ da bekleniyor. Atatürk’ün en sevdiğim yanı dincilerle ilişkisi olmayışıdır ama bu sefer de komünistler gibi Allaha olan inancı yerle bir etti. Muhakkak İngiliz’in yaşantı ve kültürünü daha sempatik buldu. Bir kılık kıyafet yüzünden katliamlara imza attı. Nihayetinde o da günahkâr bir insandı diyelim. Bu yabancı ülkelerde onun: “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözlerini çok anımsamışımdır.
Bizden kayıtsız şartsız ölüme gitmek beklenirken ki, bunu politikacılar bekleyecek, peki Allah beklemesin mi? Dinciler Atatürk’e küfreder. Zaten küfreden, aslında kendinin ne olduğunu belli etmiştir. Millet olarak Atatürk’ü ya göklere çıkarırlar ya da eleştireni hapse atarlar. Bu mu Atatürk sevgisi? Peygamberlere de böyle davranırlar, ama öldürdükten sonra! Sonra da onları ilahlaştırıp taparlar. Onun ismini dahi ağzına alırken neredeyse aptes almanı emrederler. Hâlbuki işleriyle bu insanlardan o kadar uzaktırlar ki. Eğer birini sevip yüceltiyorsan, onun yaptığı işleri de yap da bari inandırıcı olsun. „Birinden kurtulmak istiyorsan ya onu haça gerersin ya da putlaştırırsın” der Hintli bir felsefe Profesörü.
Şahitlerde bir kişi toplantıya gitmezse ve geçerli bir nedeni de yoksa artık ona düşman olurlar. Hâlbuki o toplantıya gitmek çok güzel, değerli, eşsiz bir şey ise; aslında neden kaçırdı bu güzel şeyi diye üzülmesi gerekmez mi? Hâlbuki onlar bu nefretlerini açıkça belli ederler. Öbürü de korkar, istemese de yine o toplantıya gelir. Orada uyusa da anlamasa da ama yine de gelir! Adı, gelmiş olmaktır. Uyunmayacak gibi de değil ki be birader. Ben o uyuyanlara karşı gelmiyorum, ille de burada olmalısın diye baskı yapanlara karşı geliyorum. İsa kime zorla, “ille de beni dinleyin” dedi? Ben burada toplantı dedim, siz camii deyin, öbürü kilise desin, öbürü ibadet yeri desin, sinagog desin vs. hepsi aynıdır değişmez.
Belli bir gün belli bir yerde, ağaçlarda meyveler tam o saatte altın olacak diye hayalinizden bir düşünün. Gelip de tam o yerde ve saatte toplayanın meyvesi hep saf altın olarak kalacak. O zaman geçerde toplanmazsa, meyvenin altın özelliği de geçiyor diye var sayalım. Kim gitmez oraya? Gelmedin diye sana baskı yaparlar mı? Tam tersine, hatta “iyi ki de gelmedi” demezler mi! Böyle bir menfaatte bunu kimseye duyurmaz bile. Haydi, çok iyi niyetli ve o kişiyi seviyor diyelim ve de duyurdu. Bu sefer o da: “Gelmedin, bak ne kadar çok servet kaçırdın” diye onun hakkında üzülmesi gerekmez mi? Bu sadece bir örnek. Dinciler ise bırakın altını, sözüm ona ebedi hayata giden yola götürüyor seni. Hangisi daha değerli? Ebedi hayat mı, altınlar mı? “Yalan” mı diyor biri? Peki, toplantıya, ibadete gelmeyene neden diş biliyorsun? Altın toplamaya gelmedi diye diş biledin mi?
İsa’ya gelenler ise ya hep sevinçle geldiler ya da düşmanlık için fırsat kollamaya. İşin ilginç yanı zorla gelen hiç yoktu. Düşmanı da dostu da severek, isteyerek geliyordu. “Neden gelmedin” diye kimse kimseyi zorlamıyordu. Fakat insan bir şeye yenilip de o işi zorla yapıyor ise, bu sefer yapmayanın hürriyetini kıskanıyor. Onun bu hürriyeti kullanma cesaretinden, umursamazlığından, serbestliğinden nefret ediyor. Kıskanıyor ve belli de ediyor, hem de her türlü şekilde. Artık gücü ve cesareti neye yeterse o yaptırımı da uyguluyor.
Adamın teki ramazan ayında ibadet diye kızgın güneşte bütün gün oruç tutmuş. Canı bitmiş kıvranıyor. Karşısındaki şapır şupur bir şeyler yiyip, soğuk şeyler içiyor! Beyni dönüyor ya küfrediyor ya bıçaklıyor ya da artık öfkesinden ne yapabilirse onu yapıyor! Oruç tutmayana nefretle bakıyor. Hepsi kendi gibi olsa, bu azap o zaman daha bir kolay olacak diye düşünüyor da ondan. Yani yaptığı o şey neyse, onu bir azap gibi gördüğü için nefretle dolu. Sevinçle yapsa, bu duygular onun yanından bile geçmeyecek. Tam tersine, herkes yiyip, içip oruç tutmasa da o oruç tutmakla kendisinin kuvvetli iradesinden imanından dolayı sevinip, öbürlerine de zayıflıklarından veya imansızlıklarından dolayı acıyıp, merhamet duyacaktır.
Yıllarca Şahitlerin toplantılarına gittim. Bir gidiş tam 100 km. idi. Çocuğum oldu, elimde bebek çantasıyla yalnız yine gittim. Bana gelip ikiyüzlülükle: “Buralara o kadar yoldan geliyorsun, çok iyi” falan gibi sözler söylüyorlardı. Ben ise, “bunu ben kendim için, severek yapıyorum” diyordum. Tek zorlandığım yan onların bana olan nefretleriydi. Her beni gördüklerinde neden geliyorum diye çoğunun öfkelendiklerini fark ediyordum. Aralarına sanki hırsız gibi girer hırsız gibi de çıkardım. Bunlar onların her dediklerine “evet” demediğim içindi. Sonunda da herkesi benimle konuşmaya yasak koyana kadar, birçok yıllar bunların aralarına katıldım. Onların birçoğunun zorla yaptığı şeyi ben severek yapıyordum. Çünkü benim içimdeki sevinci almalarına müsaade etmemiştim. Yani siz onlar için ancak bir kukla olursanız, o zaman iyisiniz demektir. Ben ise yaptıklarımla, yüreğimde ve vicdanımda Allah’ı hissetmekle çok, ama onlardan çok daha mutluydum. Bu memnunluk ise başkalarından hazır olarak aldığım, “şunu şöyle yaparsan böyle olursun” dedikleri bir kalıbın içinde verilmemişti. Başkalarının gölgesine sığınarak, kendi sorumluluklarından kaçtıklarını sanıyorlar. Böyle şeylere Allah müsaade etmeyecek. Herkes kendini kendi adına ispat etmeli, kendi adına tanıtmalı ve de kendi adına hesap vermeli. Hiç şüpheniz olmasın, muhakkak böyle de olacak.
İşin sonu şudur; her şey işitildi; Allah’tan kork, ve onun emirlerini tut; çünkü insanın bütün vazifesi budur. Çünkü iyi olsun kötü olsun, her gizli şeyle beraber her işi Allah hükme götürecektir. Vaiz 12:13-14
Kuran Neden Allahtan Olamazmış!
Bir kişinin Hıristiyan olup da “Muhammed asla peygamber olamaz” demesinin ilk birinci meşhur nedeni, “neden Muhammed çok kadınla evliydi” konusudur. Bunlar da terbiyesi nispetinde, artık Muhammed’in yatak odasından girip, adeta adamın donundan çıkarlar! Size ne adamın yatak odasında karısıyla ne yapmış olduğundan! Hem kim görmüş ne yaptığını? Yok, sanki bunların kameraları vardı ve Muhammed’in filmlerini çektiler. Bu insanlar utanmak bile bilmezler. Böyle konulara girmeye de bayılırlar.
En meşhuru ise, Muhammed’in 13 yaşında olan bir kızla evlenmiş olmasıdır! Asya, Afrika hatta Amerika ve neredeyse tüm dünyada 13 yaşındaki kızların çoktan evlenip veya evlenmeden çocukları olduğu bir yana, Avrupa’nın bazı ülkelerinde okullarda, bu bebek gibi masum gösterdikleri 13 yaşlarındaki kızlara, eğitim amaçlı doğum kontrol hapları dağıtırlar. 14 yaşına gelip de erkekle yatmamış kız ya çok çirkin biridir ya problemi vardır ya da bu işi başka türlü yapan dincidir. Namuslu olanları da muhakkak vardır, ama bu samanlıkta iğne aramaya benzer. Muhammed ise evlenmiş, suça bakın! Ben ise böyle kritikleri okuyordum ama ilgimi hiç çekmiyordu. Ben de evlendiğim zaman karım 16 yaşındaydı. Yani bu yüzünden ben sapık mı oluyorum! Üç ila sekiz yaşlarındaki çocuklara porno film çevirtmek, bunların Avrupa’da, Amerika’da çok rağbet görmesi, Hıristiyan geçinen ülkelerin marifetlerinden de bazıları değil midir? Bu insanlar ile Muhammed’i kıyaslamıyorum, ancak 13 yaşındaki bir kızla o ülkenin kültürüne göre evleniliyor ise, bunun sapıklık olmadığını vurgulamak istiyorum. Hem insanlar farklı yapılara sahiptir. Kız vardır ki yirmi yaşında olmasına rağmen 13 gibi durur. Yine kız vardır ki 13 yaşında olmasına rağmen 20-25 yaşındaki kadınlar gibi gelişme gösterir.
Dediğim gibi, bu gibi kritiklerle ben hiç tatmin olmuyordum. Sadece Mukaddes Kitapta birçok peygamberlerin birden çok karılarının olduğunu, hatta Süleyman’ın bin tane karısı olduğunu söylüyordum. Bu nedenlerden ötürü Muhammed peygamber değil ise, o zaman İbrahim, Yakup, Davud, Süleyman gibi olanları da peygamber değildi miydi demek lazım? Onlara göre, İsa geldiği zaman, bu çok kadınlarla olan evlilikleri yasaklamış! Böyle bir yasağın İncil’in hiçbir yerinde geçmediğini 19 sene sonra fark edecektim. Bu konuyu kitabımın başlarında, “İsa çok kadınla olan evliliği yasakladı mı?” konusu altında işlemiştim. O zamanlar ben bu bilgilere sahip değildim. “Eğer Allah önceden müsaade etmişse ve şeriat altında yaşamak İsa’yı anlamak için bir eğitmen oluyorsa, aynı eğitim Araplara neden verilmesin?” diyerek onların kritiklerine karşı çıkıyordum.
“Çünkü şeriat vasıtasıyla günah bilincine varılır” diyorRomalılar 3:20 de.
“Yani imanla aklanalım diye Mesih’in gelişine dek yasa (şeriat) eğitmenimiz oldu” der Galatyalılar 3:24 de.
Şimdilik bu konuyu bir kenarda bırakıp, gelin konumuzu dinler ve onların verdiği eğitimlere bakarak geliştirelim. Bu konuların ispatı bazen çok zor gibi gözükür, araştırıldığında ise kolayca anlaşılacak bir sürü deliller bulunur.
Mesela sahte peygamberler, ya da dini kuruluşlar hakkında İsa basit bir şekilde: “Siz onları meyvelerinden tanıyacaksınız” dedi. (Matta 7:15-20) Gerçekten de en doğru ve basit bir yol bu. Ben ilk defa derin düşünerek bu sözleri Müslümanlara ya da Hıristiyanlara uyguladığım zaman, Kuranı da Mukaddes Kitabı da sahte diye atmam gerekirdi. Yalnız bir farkı gözden kaçırıyordum. Ben dinlere bakarak bu kitaplara sahte dersem, haksızlık yapacaktım. Her ne kadar o dinler bu kitapları temsil ettiklerini söylüyorlarsa da bu onları ne inanılır ne de güvenilir yapar. Ayrıca bırakın sırf bu kitapları temsil etmeyi, onlar Allah’ı bile temsil ettiklerini söylüyorlar! Eğer onların meyvelerine bakarak karar vermem gerekseydi, o zaman Allah’tan da uzaklaşmam gerekirdi. Zaten insanları Allah’tan uzaklaştıran en büyük sebeplerden biri de bu dinler değil midir?
Önce bu dinlerin hepsinde korkunç bir baskı yöntemi vardır. Kendi öğretileri ne olursa olsun, bunların herkes tarafından sorusuz sualsiz kabul edilmesini emrederler. Bu öğretileri kabul etmeyenleri ise gerekirse ipe kadar götürürler. Devamlı, yüzeysel de olsa herkesin bildiği konulardan bahsediyorum. Ortaçağdaki haçlı Hıristiyanlarından, Çelebi uçtu diye kellesini kestikleri Osmanlı dincilerinden, Mukaddes Kitabı okuyanları yakan Katoliklerden, o kitabı tercüme edenleri içlerinden aforoz edip ölüm oğlu ilan edenlerden tutun da, “dünya yuvarlaktır“ dedi diye kellesini o dincilerden kıl payı kurtaran Galileo’dan, kan kaybından ölmek üzere olan çocuğuna kan verdirdi diye, “sen şeytana uydun” diyerek o dinden hemen ilişkisini kesen Yehova Şahitlerinden, “Allah her şeyi, geçmişi de geleceği de görür“ dedi diye kişiyi aralarından, “kurtuluşa layık değilsin” diyerek atanlara kadar. Daha sayılıp on binlerce kitaplara sığmayacak kadar çok olan bu konuların bazılarını işlerken, devamlı onların bu baskılarını da vurgulamaya çalışıyorum. Bu davranışlar Allah’ın gerçek kullarından gelebilir mi? Bunlar bilmeden, yanlış bildikleri için böyle hatalar yapıyorlar diyebilir miyiz? Önemli olan yanlış bilgi değil, benim bahsettiğim şeyler onların kendilerine göre “sen yanlışsın” diye ilan ettikleri kişilere karşı olan davranış tarzları ve o şeylerin üzerine gitme şekilleri. Kim haklı kim haksızdır diye ayırmadan, ben onların hoşlanmadıkları konulara karşı gösterdikleri tepkilerden bahsediyorum. Samimiyetle yanlış bir şeye inanan insan ne öldürülür ne yakılır ne de cehennem oğlu ilan edilir. Hem ister samimi olsun ister olmasın, insanların inanç ve düşüncelerine baskı ile hâkim olmayı kim isteyebilir? Zor kullanmak baskı nerede, sevgi, sevinç ve hür irade nerede, Allah bizlerden hangisini istiyor? Kendisine zorla mı gelinmesini istiyor, yoksa sevinçle ve istekli canla mı? Allah sevinçle, istekle olmasına değer vermeyip, zorla olmasından yanaysa, kim O’ndan daha zorludur? Bizler kendimizi ne sanıyoruz da insanlara baskı ve zorla “Allah’a gel, emirlerini tut” diyoruz! Bir de o emirleri Allah değil de kendileri uydurmuşsa. Açıkçası bu meyveler Allah’tan değil, Şeytandan, cinlerden, dünyadan, insanların nefislerinden, benliklerinden gelen meyvelerdir. Allah ise tiksiniyor ve diyor:
…O ki onlara: “Rahat budur; yorguna rahat ettirin; dinlenme de budur” dedi fakat işitmek istemediler. Bundan ötürü Rabbin sözü onlar için emir üzerine emir; emir üzerine emir; kanun üzerine kanun; kanun üzerine kanun; biraz burada biraz şurada olacak ki gidip sırt üstü düşsünler, ve kırılsınlar, ve tuzağa düşüp tutulsunlar. İşaya 28:12-13
Gerçekten de bu ayetteki sözlere göre, Allah’ı bizlere Allah olarak değil de ancak emir üstüne emir, kanun üstüne kanun koyan biri olarak tanıttılar. Demek ki amaçları bizleri düşürmek ve kırmaktı. Sizce bu dinler kimden çıkıyordur? Yukarıdaki ayete göre bunun Allah’tan olmadığı kesin!
Peki, Allah’ın kulu olan Musa hiç hükmetmedi mi? Ölmesine hükmettiği kişiler olmadı mı? Oldu tabii. Fakat Mukaddes Kitapta geçen o konularda Musa baskı yapmadı; tam tersine Musa baskı yapmaya uğraşan insanlara hükmetti. Fark çok büyüktür. Buzağı yaptılar, Allah diye ona taptılar! Allah’a Verdikleri antlaşmadaki sözü çiğnemekle kalmayıp, başkalarını da çekmeye uğraştılar. Bu gibi olaylar bir kere mi oldu, beş kere mi, on kere mi? Hayır, Mukaddes Kitap tarihinde devamlı ve mütemadiyen böyle olayların olduğunu okuyoruz.
Olabilir, bir kişi ya da toplum buzağıya Allah gözüyle bakıyordur. Musa onları bu yüzden öldürmedi. Musa zaten Mısırda yaşamış ve bu adetlerle büyümüş biriydi. Oradaki yüzlerce Tanrılardan da haberi vardı. Yanlış şeye tapınıyorlar diye de ne onlara savaş ilan etti ne de onlardan nefret etti. Gücü mü yoktu? Musa’nın o zamanki Mısır’ın başına getirdiği belalardaki güç Allah’tan değil miydi? Bu güç Mısır’ı yok edemez miydi? Düşünce ve inanç hürriyetini ilk önce Allah veriyor. Hem bu yüzden o insanlar yok edilmeliyse, o zaman Allah tüm yeryüzünde yaşayanları da yok etmesi gerekmez mi? Zamanı gelince o da olur, fakat Allah Mısırlılar ile cenk etti ise, nedeni baskı altında tuttukları, zorla köle ettikleri o insanları kurtarmak içindi. Baskıyı yapan Mısırlılardı, Allah değil. Zor kullanan Mısırlıya ve Firavuna Allah ancak ders verdi. Yine de onların faydasını arayarak. O zamanın Mısırlılarına bir şeyler anlatmak istedi. Hem sadece Mısırlılara da değil, bununla tüm dünya uluslarına bir şeyler anlatmak istedi.
Allah Mısır’dan çıkan İsrail ve birçok karışık halkı da emirlerini kabul etmeye mecbur etmedi. Bütün o halk Mısır’dan, Musa’nın peşinden, sürgüne gider gibi, prangalarla, zincire vurulmuş esirler gibi çıkmadılar ki. Tam tersine, güle, oynaya, hoplaya zıplaya, coşkuyla çıkıp Mısırlılardan kurtuldular. (Mısırdan Çıkış Yeni Çeviri 15:19-20) Musa’yı da takip etmeye mecbur değillerdi. Eğer onları artık Mısırlılar istemediyse, gidecekleri başka ülke, memleket mi yoktu? Çünkü Allah’ın hepsiyle bir kerede konuşarak söylediği şartlara karşılık onların: “Allah’ın her dediğini yapacağız” diye verdikleri söz üzerine, bütün bunlara dayanarak o buzağıya tapanları, bir de ona tapmak için o insanlara baskı yapanları, işte Musa onları öldürdü. Hâlbuki o insanlar Allah’ın şartlarını kabul etmek zorunda değillerdi. Hepsi toplanıp o kavimden ayrılarak, başka istedikleri yere gitmekte serbesttiler. Yok, ama eğer orada yaşamaya karar verirlerse, yaşadıkları o toplumda, verdikleri söze uymaları da mecburiydi. Fakat onlar kendilerine verilen özgürlüğü, kendi adlarına değil, başkalarının da özgürlüğüne baskı yapma şeklinde kullandılar. Buzağıyı yapanlar İsrail’in neye ve kime söz verdiğini bilmiyorlar mıydı? O sözde kendileri durmayacaksa, başkalarını niye peşlerine çekiyorlar? Bütün zamanımızın dinleri de o zamanki buzağıyı yapanlara benziyorlar. İşte Allah’ınız bu diye tanıttıkları Allah, kendilerinin yüreklerinden uydurdukları putları, gerçek Allah değil. Bunlar o zamanki atalarının işlerine uygun davranış tarzında yürüyorlar. Yoksa gittikleri yol ne Allah’ın emri ne de yaptıkları Musa’nın-İsa’nın-Muhammed’in işleri.
“İşte, biz de öğretilerimizi noksansız kabul etmeyenleri bu nedenlerden dolayı aramızdan atıyoruz, neden bu kötü gözle görülüyor?” diye kulağıma sanki Şahitlerin sesi geliyor.
Yetkileri ancak bu kadar da ondan. Onların orta çağdaki atalarının yetkileri daha fazlaydı, ne yaptıklarını gördük. Bu şimdiki zamanda Şahitlerin merhametli falan olduklarını göstermez. Şimdi ise ben onların aralarından atılma olayını, atılan o kişinin menfaati için, tam da tersine iyi gözle görüyorum. Maalesef ki o atılanlar, almış oldukları yanlış bir vicdan eğitiminden dolayı, kendilerini büyük bir bunalıma itip, perişanlığa gidiyorlar. Hâlbuki o sakat ve tehlikeli bölgeden uzaklaşmak onlara hayat demekken, onlar bunu ölüm diye algılıyorlar. Bu da yıllarca etkisinde kaldıkları ve kalmak istedikleri o öğretiler sayesinde oluyor. Hem o kişinin neden ve niçin atılması dahi pek önemli değildir. Bazen bayağı ve adi suçlar yüzünden aralarından attıkları o insanlar için, bütün dünya belki de Şahitlere hak verecektir. Fakat bu yüzeysel bir karardır. İşin iç yüzüne bakıldığında, o insanları o şeylere iten etkilerin en büyük sorumlusu da bazen Şahitlerin sapık olan çarpık eğitim ve uygulamalarıdır. Bu yan tesir herkeste başka bir şekilde ortaya çıkabilir. Kimi çocukların ırzına geçer, kimi eş cinsel olur, kimi daha sapık şeyler yapabilir. Tüm bunların nedeni araştırıldığında, genelde o kişileri böyle davranışlara iten, bulundukları baskı ortamıdır. Bir de açık söyleyeyim, kötü bir arkadaş nasıl ki iyi olanın başını da yakarsa, o kişiyi ummadığı şeyleri yapmaya teşvik edip baskı yaparsa, bu da aynen öyledir. Yalnız o kötü dediğimiz kişiyle arkadaşlık eden de suçsuz değildir. Hayatı boyunca herkes kandırılıyor. Kandırılmış olmak, kanmak her ne kadar bahane değilse de mutlak bir suç da değildir. Fakat kandırılmış olduğunun farkında olduktan sonra, kasıtlı olarak o yolda devam etmek, işte bu insana suç getirir. Bu konularla ilgili Allah ne diyor? Okuyalım:
-Lanetleneceğini bile bile gördüğüne ya da bildiğine tanıklık etmeyen kişi günah işlemiş olur ve suçunun cezasını çekecektir.
-Biri bilmeden kirli sayılan herhangi bir şeye, yabanıl, evcil ya da küçük bir hayvan leşine dokunursa, kirlenmiş olur ve suçlu sayılır.
-Biri bilmeden kirli sayılan bir insana ya da insandan kaynaklanan kendisini kirletecek herhangi bir şeye dokunursa, ne yaptığını anladığı an suçlu sayılacaktır.
-Biri hangi konuda olursa olsun, kötülük ya da iyilik yapmak için, düşünmeden ve ne yaptığını bilmeden ant içerse, bunu anladığı an suçlu sayılacaktır.
-Kişi bu suçlardan birini işlediği zaman, günahını itiraf etmeli. Levililer 5:1-5
Bunlar Musa’ya verilen şeriat kanunlarından bazı alıntılar. Kanunlardan ziyade bizi ilgilendiren yanı, kişinin bilgisizce yapmış olduğu şeye Allah’ın nasıl baktığıdır. Bazı olaylar var ki, bilmeden bir suç işlendiği zaman, bir yerde kişi daha Allah’ın indinde suçlu değilken, fakat farkına varıp anladığı zaman suçlu oluyor. Bazı olaylar da var ki, bilmese de suçlu sayılıyor. Yani bazen bilmemek özür değilken, bazen de bilmemek özür olarak kabul edilse bile, bedeli yine de ödenmeli. Yani hiçbir zaman suçsuzum diyerek bedelsiz kurtulmak yok. Yeryüzümüzde de suç işlemeyen insan yok. O insan ne kadar doğru da olsa, peygamber de olsa, suç işlemeyen insan yine de yok. (Vaiz 7:20 Romalılar 5:12; Mümin suresi, 40: 55; Fetih suresi, 48:2; Fusillet suresi, 41:6)
Kanunlar da bu mantıkla çalışır. Ben bilmiyordum demek özür değildir. Gerçekten bilmese de bu onu kurtarmaz. Bilerek, kasten yapılan bir olaysa, ceza zaten daha bir şiddetli olur. Mesela arabayla çarparak ölümüne neden olduğun biri için, “kaza” denir ama yine de kişi o ülkedeki kanunlara göre değişen bir cezaya maruz kalır. Fakat o kişiyi kasıtlı bir şekilde arabayla çiğnersen, ona zaten kaza denmez cinayet denir. Bunun cezası da muhakkak çok daha farklı olacaktır.
Bir Hıristiyan ise açıkça bütün insanlığın günahkâr olup, devamlı surette isteyerek ve de istemeden günah işlediğinin bilincinde olduğunu bilir ve de bilmelidir. Yoksa İsa Mesih’in neden öldüğünün anlamını bilmiyor, anlamamış demektir. Gerçekler böyle ise, nasıl olurda bir insan, bir organizasyon, bir din, bir kuruluş: “Sadece bizim dediğimiz doğrudur, bizden başka doğru yoktur, sadece biz cennete gireceğiz ve bizden başka hiçbir yerde kurtuluş bulunamaz” diyebilir? Nasıl böyle bir iddiada bulunabilir de o insanlar da buna inanıp, onların peşine takılabilir?
Hiçbir din, “bizden daha iyi dinler de var” diye kabul edip suçlarını itiraf etmez ve de edemez. Bu onun için yenilgi demektir. Allah ise ne diyor:
“Kişi bu suçlardan birini işlediği zaman, günahını itiraf etmeli”.
Bu sözlere göre hep bu özür dileme, suçunu itiraf etme işi o dinin sadece üyelerinden beklenir. Yaklaşık 20 yıllık Şahitlerle olan ilişkimde, onların yönetim kurulunun bizzat: “Şu tarihte yaptıklarımızla bir çuval inciri berbat etmiştik” ya da “koyduğumuz anlamsızca kurallarla sizlerin de canına okumuştuk “diye ilan ettiklerini, ben bir kere bile ne okudum ne de bir vakitler yazılmış olduğunu duydum. Demek ki bunlar kusursuz! Sadece kusurları lafta, o da nakâmil olmaları! Bu dinler “günahını itiraf etmeli” diyen Allah’ın sözünü uygulamak yerine, işi gizliliğe ya da dik başlılığa başvurmakla kalmazlar; ayrıca o pisliklerini bir de savunurlar. (Romalılar 1:28-32)
Katolik kilisesi Galileo’ya yaptıkları hakkında daha yeni sayılan bir tarihte özür diledi. Dünyanın yuvarlak olduğu da ispat edileli ne kadar oldu ve kilise ne zaman özür diliyor! Özür dileyecek de sanki bir bu konu var! Bunlar aslında meleklerden o kadar daha temiz ve de lekesizler ki, bizler farkında değiliz! Tek suçları da sanki buymuş! Hem dediğim gibi, sanki dünya yuvarlak değil de düz olmuş olsaydı, Galileo’nun tezi de yanlış olsaydı, ne olurdu? Neden o adamı öldürmeye kalkıp, bütün araştırma, bilgi denilen ne varsa hepsinden nefret ediyorsun? O yazacak, öbürü okuyacak. Öbürü onun yazdıklarından öğrenip daha çok öğrenecek ve daha doğrusunu bulacak. İlerleme nasıl olur? Dinciler bunu yasaklar koyarak mı başarmaya uğraşıyorlar? Yoksa ilerlemeyi engellemede mi başarılı oluyorlar? Tarihi okuyunca hemen, “engellemede başarılı oldular” diyoruz. Devletler, hükümetler de bu konuda farklı değildir, fakat dinciler bu konuda rakipsizler.
Kısacası çok kadınla olan evlilik sebebi ve Muhammed’in peygamber olamayıp, Kuranın da Allah tarafından vahiy edilemeyeceği, benim kafama yine hiç yatmamıştı. Bu benim o zamanki bilgimle dahi böyleydi. “Kuran Allah sözü değildir” diyebilmem için, bence çok daha geçerli nedenler olmalıydı. Yine ayrıca, çok kadınla evliliği kötü bir sebepmiş gibi gösteren o dinler, çok kadınla evli diye insanları birbirlerinden ayırtmakla, ruhanilere evlenmeyi yasaklayıp papazlar arasındaki eşcinsellik, kilisede iki erkeği ya da kadını evlendirmeler, himayelerindeki çocukları sapık isteklerine zorlamak vs. ile bu konuda kendileri çok büyük ve çirkin günahların içindeydiler. Hâlâ da öyle ve daha da beterler. Onlar ise sanki tek suçları buymuş gibi, yüzlerce yıl sonra kemikleri bile kalmamış Galileo’dan mı özür diliyorlar!
Bu gibi nedenler ile o kişiler Kuranı değil, bence kendilerini kötülemiş oluyorlardı. Onun için, eğer Kuran Allah sözü değil ise, Muhammed’in evliliklerinden başka geçerli nedenler bulmalıydım.
Bernd ve Schmid ile tanışmamızın üstünden aşağı yukarı dört ay falan geçmişti. Bu arada haftada bir pazar günleri muhakkak toplantılara katılıyorduk. Hafta arası da Bernd’in ya da Schmid’in ziyaretleri beni sevindiriyordu. Benim için en önemli konu, gerçek Allah’ı tanımak ve O’nun bizden ne istediklerini bilmekti. Beraberken dolaylı başka konular konuşsak da konu yine Allah ile bağlantılı oluyordu. Onlar kapı kapı vaaz etmeye gittiklerinden, insanlar üzerinde belli tecrübeleri vardı. Genel tecrübeleri ise insanların ilgisizliği, dolayısıyla da bilgisizliği hakkındaydı. İlgileniyormuş gibi gözüken, mangalda kül bırakmayan o en ateşlileri bile, zamanla davranış ve sözleriyle samimi olmadıklarını gösteriyorlardı. Bu Türkler arasında da böyleydi. Her milletin ayrı özellikleri olduğu da muhakkaktır. Aynı tecrübeleri ilerde ben de yaşadım. Bunun benim üzerimde de böyle olduğunu, benim de aynı bu insanlar gibi samimiyetsiz, yapmacık biri olabileceğim şüphesini Bernd ve Schmid’in düşündüğünü de fark ettim. Onlar benimle bir kitapçık ya da yine kendi yayınları olan bir broşürü tetkik etmek istiyorlardı (soru cevap şeklinde derinlemesine okumak). Ben ise onların üzerimdeki kanılarını değiştirmek için, “alın siz istediğiniz kitaptan bana sorular sorun, ben Şahitlerin çıkardığı buradaki yayınların hepsini okudum” diyordum. Bernd tesadüfen birkaç yerden sorduğu sorulara ve verdiğim cevaplara şaşırıp gülüyordu. Gerçekten de onların yayınladığı bu kitapların Türkçe olanlarının büyük bir bölümünü okumuştum. Ben onlara “bunları okudum” desem de bu onları tatmin etmiyordu. Ya inanmıyorlardı ya da hızla okuyup geçmek yerine, sorulu cevaplı derin düşünerek bu konuların sindirilmesini daha faydalı buluyorlardı. Onlara da böyle öğretilmişti. Mukaddes Kitabı ise sadece kendi yayınlarında geçen ayetleri göstermek amacıyla kullanıyorlardı. “Bak bizim yönetim kurulumuz ne demiş” demiyorlardı ama “işte bak burada yazan şeyler tam bu Allah’ın kitabına ne kadar uygun ve ispatlı” demek istiyorlardı. Mukaddes Kitap hakkında bizzat kendilerinin zaten hiçbir yorum, inanç ve düşünceleri dahi olamazdı. Bunun farkına ise çok ilerde varacaktım. Onların imanlarının nasıl olması gerektiğine Amerika New York’taki yönetim kurulları karar veriyordu. Neye nasıl inanılmalı, ne nedir, anlamı nedir ya da değildir, nasıl uygulanır ve nasıl uygulanmaz. Diyorum ya, gençlerin kendi kendini tatmin etme konusundan tutun, evlilerin cinsel ilişkisine; hasta olanın kanından, böbreğinden kalbine kadar her konuda, aklınıza bile gelmeyecek her şeyde ne doğru ne yanlış ne yapman ne yapmaman lazım diye bunların o yönetim kurulları karar verip söyler. Bu halkı öyle alıştırmışlar ki, hani içlerinden birinin çişi bile gelse, nerdeyse “yapabilir miyim, nereye doğru yapsam daha doğru olur” diye soru soracaklar! Hangi yiyecekler yenir, hangilerinde kan olabilir ya da vardır ve yenmez diye hatta kesin yasakları vardır. Kısacası o yemeği onun masasında, buzdolabında görürse, bu o kişi için Allah’tan uzak, itaatsiz, günahkâr ve ölüm oğlu diye, aralarından atmaya bile yeterli neden olabilir. Kişinin göstereceği tepkiye bağlı. Bunların yanında Müslümanların domuz yememesi solda sıfır kalır. Amerika’daki yönetim kurulu dedikleri, sayıları ara sıra değişen, genelde12 ila bazen 18 kişiden oluşan, en genci benim zamanımda 80 yaşında olan bu adamların talimatlarına kılı kılına uymalısın. Ölüme mi git dediler, artık onlar bunu nasıl formüle ederse eder, fakat o üyelerden de hiç sorgu sual sormadan, itiraz etmeden ölüme gitmeleri beklenir! İnsanlara Allah adına korkunç ve de iğrenç denilecek kadar baskı yaptırma cesaretini bu adamlar nereden buluyorlar ben hâlâ anlayamıyorum. Aslında cevap basit, herkes tıpış tıpış kendi geliyor, “suçlu o gelenler” diyeceğim ama dilim yine de varmıyor. Çünkü ben de düştüm bu çukura. Bırakın sadece din konusunu, yeryüzünde “ben hiç aldanmadım” diyebilecek insan var mıdır? Hangi konuda olursa olsun, muhakkak aldanmışızdır, inanmışızdır, kandırmışlardır. İnsanların hem aldatıp hem de aldanacağı son günlerin alametlerinden biri diye İncil’de de yazıyor. (2.Timoteos 3:13) Biz aldandık aptalız, bazı insanlar akıllı hiç aldanmıyor demek yanlış olur. Herkes bu aldanma konusunda aynı. Bütün dünyayı parmağında döndürdüğünü sanan insanı da bir başkası parmağında döndürüyordur.
İşte ben bunların eğitimini alan o gençlerle bir gün Kuran hakkında tartışıyorduk. Yine bizim evdeydik, bu sefer onlar üç kişiydi, ben yalnızdım. Böyle konuları savunmakta ben hep yalnızdım ve öyle de kaldı! Ben heyecan ve merakla bunlara cevaplar yetiştirmeye çalışıyordum. Heyecan ve merak derken, bu merakım Kuran hakkındaydı ki, ben de bu kitabın ne olduğuna dair o zamanlar karar bile vermiş değildim. Bu yüzden merakla bunlardan neler çıkacak diye dinliyordum. Heyecan da duyuş nedenim, ben Kuranı bunlara karşı savunma pozisyonundaydım! Aslında Kuran’ın avukatlığını yapma düşüncesinde falan değildim, fakat onların ortaya sürdükleri ispatlardan dolayı, “bu kitap Allah’tan olamaz” da denemezdi. Onların ortaya sürdüğü nedenler saçma şeylerdi. Söyledikleri nedenler Mukaddes Kitabı bilmeyen kişilerin mantığına yatabilirdi, fakat Mukaddes Kitabı tanıyan biri için çok mantıksızdı. Hâlâ bütün Hıristiyan âleminden, hangi din ve mezhep olursa olsun, aynı taktikler ile hep Kuran kötülenir. Neden Kuran Allah’tan olamazmış dedikleri saçmalıkları, bazen onların Internet sayfalarında dahi görüyor ve okuyorum. Hâlbuki onlar bu kritikleriyle yalnız Kuranı değil, iman ettiklerini söyledikleri Mukaddes Kitabı da inkâr etmiş oluyorlar. Onları olsa olsa haklı çıkaracak nedenler Müslümanların kendi uydurma öğretileri ve uygulamalarıdır. Müslümanların uygulamaları ele alınarak Kuran sıfıra indirgenmeye çalışılır, ama bu Kuranın kendisi değildir. Yine uydurma öğreti ve uygulamalara dayanılarak Hıristiyan âlemi ele alınırsa, Mukaddes Kitap da bir hiç durumuna indirgenebilir, ama bu Mukaddes Kitap değildir.
Biz o sabaha kadar süren tartışmamızda daldan dala konuyorduk. Mesela yine en meşhur olanları, neden çok kadınlarla evleniliyor muştan girip, neden hırsızlık yapanın eli kesilirmiş ten çıkıp, en sonunda Kuranda yazan şu ayette kaldık:
…Ve sizi yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik ve sonra Meleklere: “Âdem’e secde edin!” dedik. Secde ettiler. Yalnız Şeytan secde edenlerden olmadı. Araf 7:11
Allah Âdemi yarattıktan sonra Meleklere: “Âdem’e secde edin” diyor. Yok, işte Allah böyle bir şey söyleyemezmiş. Allah kendisinden başka kimseye tapınılmasını istemezmiş. Ben: “Allah bununla Meleklerin Âdem’e tapınmasını değil, yapmış olduğu kendi ellerinin işi olan Âdem’e, yani insana saygı duymalarını istiyor” diyordum. Yok, kesin kez bu böyle değilmiş ve de olamazmış. Örnek olarak Mukaddes kitabın sonundaki Vahiy kitabındaki Resul Yuhanna’nın sözlerinden ispatlar gösterdiler. Orada Resul Yuhanna Meleğin önünde eğilmek isterken Melek ona:
“Sakın etme ben senin ve peygamber kardeşlerinin ve bu kitabın sözlerini tutanların kapı yoldaşıyım; Allah’a secde kıl.„ Vahiy 22:9 diye geçer.
Yuhanna burada, o gördüğü şeylerin etkisinde kalarak, artık bilerek ya da bilmeyerek Meleğin önünde sanki Allah’ın önünde secde kılıyormuş gibi bir ruha kapılmış olabilir. Bunun böyle olmaması için, Melek bu olaydan yalnız Yuhanna’ya değil, bütün insanlığa bir mesaj vermiş oluyor. Yine dediğim gibi, bütün bunlara rağmen her eğilmek tapınmak anlamına gelemez. İbrahim davet ettiği misafirlerin önünde yere kadar eğildi diye geçer. (Tekvin 18:2) Peygamberler bile kralların önünde, hatta “yüz üstü yere bile kapandılar” diye yazar. Mesela:
Ve işte, daha o kralla söyleşirken, peygamber Natan geldi. Ve: İşte, peygamber Natan, diye krala bildirdiler. Ve kralın karşısına geldiği zaman, kralın önünde yüz üstü yere kapandı. Diye 1.Krallar 1:22-23’de açıkça yazıyor. Musa peygamber kayınpederinin önünde eğiliyor ki, birçok Hıristiyan’a göre bu adam Allah’ın değil de putların kâhinidir! Musa kaynatasını tanıyıp, onun neyin ve kimin kâhini olduğunu bildiği için, o adamın verdiği öğüdü de tümüyle uyguluyor. (Mısırdan Çıkış 18:5 ve 24; bu kâhinle Musa’nın tanışması Çıkış 2:15-22 ayetlerinde geçiyor) Hâlbuki kendilerinden olmayan biri Şahitlere “sağa gidin” diye bir öğüt verse, onlar inadına yanlış da olsa sola giderler. Çünkü onlara göre kendilerinden olmayan herkes Şeytandan geliyordur! Yine onların mantığına göre, İbrahim’den sonra, İsrail’in dışında hiçbir yerden peygamber de çıkmamıştır. Allah İsraillilerin dışında hiç kimseyle konuşup onu peygamber atamamıştır! Böyle iddialar ile sözüm ona Muhammed’in peygamber olma ihtimalinin bütün kapılarını kapadıklarını sanırlar. Yine Musa’nın kaynatasına gelecek olursak, Allah ne zamandan beri put kâhinlerinin elinden kurban almıştır? Yine böyle put kâhinlerinden hangisini Allah özel olarak huzuruna kabul edip yedirip içirmiştir? (Mısırdan Çıkış 18:9-12) Her iki olayda da Midyan kâhini olan Musa’nın kanatasını ise Allah onaylıyor.
Benim aklıma o zamanki bilgimle bu ayetleri yerinden göstermek gelmemişti. Yerlerini ezbere aklımda tutamıyordum ki gelsin. Ama bu mantık çerçevesinde ne söylediysem de onları inandıramadım. Ayrıca onlar yine diyordu: “Eğer o insanlar böyle secde edip eğilmişlerse bile, kendiliğinden yapmışlardır, yaptıkları doğru değildi, Allah emretmemişti” diye diretiyorlardı. İşte bu yüzden de Kuran Allah’tan olamazdı!
Ben bu tartışmalarla bir şeyin farkına varacaktım. Şahitler samimi olmasını bekledikleri insanlara karşı aslında kendileri samimiyeti, yani yürekten gelen bir doğruluğu göstermiyorlar, gösteremiyorlardı. Ben «Müslüman’ım» ya da «Hıristiyan’ım» ya da «Musevi’yim» ya da «Budist’im» diyen insanlara ne yaparsanız yapın, nasıl ispatlar kullanırsanız kullanın, bütün bunların mezhepleriyle de durum aynıdır, onları bir türlü inandıramazsınız. Hele bir de onlara karşı geliyormuşsunuz gibi bir hisse de kapılırlarsa. Aslında onların kendi dinlerinin de kabul ettikleri ama kendisinin farkında olmadığı, bilmediği bir inancı da anlatsanız, onlar yine inanmazlar. Bunları bildiğim için, ben de dindar geçinenlerle ara sıra böyle cambazlıklar yaptım. Hem de bunu o insanların ne kadar samimiyetsiz ve körü körüne taraf tuttuklarını göstermek, yardım etmek için yaptım. Aslında hoş bir şey değil. Örnekler ile ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Mesela Kurana karşı gelen bir Şahide, elimde sanki Kurandan okuyormuş gibi yapıp, ama ezberimden İncil’in Luka’da yazan bir yerini okudum. Onun da birçok Şahit gibi İncili elinde taşıdığını ama içinde ne yazdığını bilmediğini de fark etmiştim. O Kurandan okuduğumu sandığı bu yer için, “biliyorum, böyle hikâyeleri Müslümanlar çok anlatıyorlar” diyor ve gülerek saçma olduğunu vurguluyordu. Sonra Kuranı eline verdim ve kendisinin de bir bakmasını istedim. “Gerek yok, inanıyorum” falan diyordu ama ben ille de verdim. Aldı ve baktı baktı benim okuduğum o yeri bulamadı. Ben daha fazla uzatmadan “aslında ezbere okuduğum bu yer İncil’in Luka kitabında yazıyor, Kuran da değil” dedim. Zamanla başka taktikler kullandıysam da onların davranış ve keçilikleri beni öfkelendirdiği halde, bir daha böyle şeyler yapmadım ve de yapmamaya çalıştım. Sonradan vicdanım beni kötüledi. Gerçi ben bunu da o kadar gevşek ve o arkadaşı rahat ettirdiğim bir zamanda, bizim evimizde misafirken yapmıştım. Aramızda resmiyet falan yoktu. Şakalar yapıp gülüşüyorduk. Yine de bu bana o kişiyi kazanmak yerine kaybettirebilir korkusu verdi. Belki öbür yollarla da insanları kazanamamıştım ama vicdanım rahattı. Bu şekil, sahip olduğum bilgileri, kendini beğenmiş bir şekilde kötüye kullanmak gibi gelmişti bana. İlle de haklı çıkmak için uğraş vermekten ziyade, karşımdakine nasıl yardım edebilirim düşüncesiyle konuşmalıydım. Ben bu örnekler ile size insanların körü körüne nasıl inandıklarını anlatmak istedim. Şahit de olsa, Katolik’te olsa, Müslüman’ın hangi mezhebi de olursa olsun, maalesef bu böyle.
Hâlbuki o çocuğu seviyordum da. Fakat bu olaydan sonra benden iyice uzak durmaya başladı. Bence uzak durmasının en büyük nedeni de kendi bilgisizliği ve duyarsızlığıydı. Refüze olmaktan korkuyordu. Yoksa bana karşı kötü bir duyguya sahip değildi. Yoksa evlenirken, davet ettiği çok az kişi içinden, beni de özellikle nikâhına çağırmazdı. Orada bulunanlardan Yehova Şahidi olmayan tek kişi bendim. Hiç unutmam, bir bölge kongresinin öğlen molasında o arkadaş, babası, ben ve benim birader İtalyan Restoranında yemeğe gitmiştik. Yemekten sonra herkes cüzdanını çıkarmış hesabını ödeyecekti ki, baba bizi çok şaşırtan bir şey söyledi, “hesabı gençler değil bu sefer ben vereceğim” dedi. Ben ve benim birader o kadar şaşırmışız ki, alay mı ediyor, şaka mı yapıyor diye ağzımız açık onun yüzüne donarak bakakalmıştık. Bir Şahitten böyle bir cömertlik ilk defa görecektik. Hepsinin cebinde akrep var diye kesin kez inanmıştık artık. Bir zaman sonra, her zamanki gibi bir pazar toplantısında kendisini yine gördüm. Sapasağlamdı, bir gün sonra aniden öldüğünü söylediler! Üzülmüştüm, aradan yıllar geçti, yine de unutmadım. Hâlbuki kendisini hiç tanımıyordum. Ancak bir kere bu yemek vasıtasıyla, bir de her pazar cemaatlerde, birçok Şahit gibi uzaktan şöyle bir görüyordum.
Kuran hakkında tartıştığım o üç şahit gençle beraber, bütün gece, gün ağarana kadar oturmuştuk. Hararetli tartışmalardan dolayı her birimiz sanki şarapçılar gibi olmuştuk. Bernd giderken bana: “Ben gidip yatacağım. Sen hep böyle çekişeceksin, ben ise onlara acıyorum” dedi ve bana da öfkeyle bakarak gitti. Bernd zaten her zaman, ne kadar haklı da olsam, hep başkalarına acımıştır. Bernd için ne doğru ne yanlış meselesinden ziyade, “neden kabul etmeyip karşı geliyorsun ve bizleri de yoruyorsun” meselesi önemliydi. Onun bu sözü, “ya kabul et gel ya da kabul etme git, ama bizleri yorma” gibi bir anlamdaydı. Çünkü ben onlarla konuşurken, kendi özel düşüncelerim üzerinde değil, bu kitaplarda yazan konular hakkında konuşuyordum. Savunduğum da ne kendi düşüncem ne de arkamda duran ve üyesi olduğum tarikat, din veya mezhepti. Bütün yürek ve içtenlikle gerçeği bilmek istiyor ve onu savunuyordum. Bunun böyle olduğunu ilerde düşmanlarım bile bana itiraf edeceklerdi.
Bir yılda okuyup askere gittiğim Mukaddes Kitabın tümünü, ikinci kez 6 hafta içinde okumuştum. Hemen sonra üçüncü kez okumaya başladım. Bu arada da Kuranı iki kere okumuştum ve onu da üçüncü kere okumaya başladım. Bizim sabaha kadar olan tartışmamızın ve bir türlü ne onların ne de benim tatmin olamadığımız bu konu adeta öyle dondu kaldı. Dediğim gibi Mukaddes Kitabı üçüncü kez okurken daha başka bir gözle, bu gibi tartışmaların ışığı altında daha bir dikkatli okuyordum.
Herhalde aradan iki-üç ay falan geçmişti, yine Mukaddes Kitabı okurken ben şaşırdım ki ama ne şaşırmak. İncil’de İbraniler kitabında aynen şu satırları yazan ayetleri okuyordum:
…Ve (Allah) ilk oğlu dünyaya getirince, yine diyor: “ve Allah’ın bütün melekleri ona secde kılsınlar. „ İbraniler 1:6
Hâlbuki biz sabaha kadar en çok bu konu hakkında tartışmıştık. Onlara göre sadece Kuran’da yazan ama Allah’ın kendisinden başka hiç kimseye karşı talep etmeyeceği bu şey, İncil’de İsa hakkında yazıyordu. Bu gerçekleri görünce tabii ki insan çok da seviniyor. Ben o pazar gününü artık iple çekmeye başladım. Toplantıya gittik ve toplantının sonunda pikniğe gidilecekmiş, bize de “gelir misiniz” diye sordular. Hiç gitmez miyim? Bir ara korkunç yağmur bastırdı, malum Almanya. Schmid ben ve birader aceleyle hepimiz arabalara kaçışmıştık. Tam şimdi zamanı diye ben Schmid’e: “Schmid hatırlıyor musun, hani biz sabaha kadar çekişmiştik ve sizler: ‘Kuranda yazan, Allah’ın, meleklerden Âdem’e secde etmelerini istemesinin imkânsız bir talep olacağını’ söylemiştiniz” dedim. Schmid’de çıt yok, ama dinliyor. O arabanın önünde oturuyor ve biz arkada. Ben de tam onun arkasındayım. “Bak sana bir yer okuyacağım” diyerek Mukaddes Kitabı açıp yerlerini söyleyerek, yukarıda yazdığım o yeri seslice okudum. Kitabı kapatıp sustum. Bakalım bu idealist, imanlı gençten ne çıkacak diye öylece birader de ben de bekliyoruz. Benim biraderin ilgisi konu hakkında değildi. Başında da dediğim gibi o başka şeylerle ilgiliydi. Fakat Schmid bu durumda ne yapacak diye de merakla bekliyordu. Belli bir sessizlikten sonra hiçbir şey olmamış gibi bu bizim biradere dönüp, o yarım Türkçesiyle: “Sen falanca gün şuraya gelecek misin?” gibi bambaşka, sanki beni hiç duymamış gibi bir soru sordu. Kasıtlı yaptığını anladım ve kendimi o daracık arabada gülmekten yerlere attım. Onun terbiyesizce göstermiş olduğu bu ikiyüzlülüğe açıkça alay ettim. Aynı zamanda da öfkelendim. Nasıl maskaralıkla güldüğümü görünce bizim birader de kendini tutamadı, o da makaraları koydu. Benim için bu yüzde yüz hiç şüphe götürmeyen bir ikiyüzlülüktü. Bunu görmek zaman ve zahmet aldı. Bu genç, iman etmiş, idealist gibi gözüken, Şahitler uğrunda anne babasını hatta evini terk etmiş kişi, en basit bir konuda işi ikiyüzlülüğe vurmuştu. Hâlbuki ben ne bekliyordum, o nasıl bir tepki gösterdi. Mukaddes Kitaptan gösterdiğim bu ayetle bana daha çok öfke dolmuştu. Ayrıca bu kişiler bana Mukaddes Kitabı savunup, Kuranın sahte olduğunu gösterme çabasındaydılar! Böyle davranışları ile kimi kazanacaklardı? Kimi kazanacaklarını bilmem ama kendilerini kaybediyorlardı. İncil’in en son kitabı olan Vahiy kitabında, -Babil’e benzetilen- sahte dinlerdeki bir fahişe gibi kendilerini satıyorlardı. Ben bunları o zamanki yaşımda ve gelmiş olduğum cahil ve geri kalmış denilen ülkenin insanı olmama rağmen biliyor ve de görüyordum. Onlar en fazla benden iki-üç yaş küçüktüler, yani aynı yaşlardaydık ve sözde Avrupa’nın en zengin ülkelerinden birinin kültürüne sahip ve eğitimini almış şahıslar olarak, bilmiyorlar, görmüyorlardı diyebilir miydim? O zaman demedim, yine diyemiyorum. Ancak onların bu kafasızca yaptıklarını Allah bağışlasın diyorum.
Yine bu yukarıda yazdığım olay yüzlercesinden, binlercesinden sadece biri ki, buna benzer tecrübelerimi ilerde yine okuyacaksınız. Bütün yaklaşık yirmi yılda yaptığım tecrübeleri ve olayların hepsini kaleme almam mümkün değil. Ancak bu kitapta en kolay anlaşılanlardan bazılarını işleyeceğim.
Hâlbuki samimi bir insan benim bu şekilde olan yaklaşımıma karşı böyle mi davranırdı? Ben kendi adıma, onun yerinde olsaydım ne yapardım diye düşündüm. Aslında Schmid okuduğum o ayete hiç de şaşırmamıştı. O geceki tartışmamızda bu ayeti biliyor muydu bilmiyorum. Ya da biliyordu da bir bağlantı kuramıyor muydu yine bilmiyorum. Fakat bunlar o tartışmada üç kişiler. Hiçbiri bu konuyu bırakmadan o gün ille de üstünde durmuşlardı. Konu değil, samimiyetleri inandırıcıydı. Hâlbuki sahteymiş ama ben bilmiyordum. Fakat Schmid’in sonraki tepkisi hiç de onun şaşkınlığını göstermemişti. Bilmeyen bir insan bu ayetleri duyunca, “ver de bir bakayım” der. Mukaddes Kitabı eline alır, kendi gözleriyle okur. Şaşırır ve yanıldığını anlar, özür diler. Eğer sonradan da öğrendiyse, öğrendikten sonra telefon açar, anlatıp özür diler. Yanlış bir konuya saplandılar diye bu durum onların Kuranı kabul etmelerini de gerektirmez ki. Fakat bir yanlışlık varsa, bunun tamir edilmesi gerekmez midir? Bunu o geceki üç kişiden hiçbiri yapmadı. Onlar için bu yenilgi mi demek olacaktı? Yoksa onlar da yönetim kurullarının yönetim tarzını mı yansıtıyorlardı? Aslında bu şekilde davranmakla yenildiler. Ben artık o insanların samimi olduklarına güvenebilir miydim? Güvenim zaten yavaş yavaş kaybolmaya da başlamıştı.
Yine bir keresinde benim Kuran hakkındaki hakikatleri hararetle aramama karşı Schmid bizim evde cin olabileceğini ileri sürmüştü! Benim yaptığım bu araştırmalar ona göre ancak cinlerden kaynaklanabilirdi! Gülmeme karşı, “bu ille de sende değil, bir eşyada falan da olabilir, bir büyüdür falan” demişti. Ben de ona evin her yerini araması için bir de yardım etmiştim. Karımın külotundan, benim çorabıma kadar, mutfaktaki kaşıktan, tuvalet fırçasına kadar aramadığımız yer kalmamıştı. Sonunda bir tespih buldu ve bu onun hoşuna gitmedi. “Rahatsız ettiyse çöpe at” dedim ve de attık. Yeter ki onun içi rahatlasın! Ben onlara böyle yaklaşıyordum, onlar ise benden nefret ediyorlardı. Bana ve söylediklerime öfkeyle bakıyorlardı. Yaptıkları ikiyüzlülük ve sahtekârlıklar onlar için sanki bir sevaptı. Çünkü sözüm ona ne yapıyor ise Allah için yapıyor ya! Yalan da söylese mubah, sahtekârlıkta yapsa mubah, ne yaparsa yapsın, yeter ki biz de onlardan olalım. Onların dediklerine hep “evet” diyelim!
Yine bir keresinde bir aile bizi evine davet etti. Kadın kocasından birkaç adım ilerde yürümek isteyen biri. Genelde her Şahit kadınlar gibi. Onlar toplantılara bizden sonra gelmeye başlamışlardı. Yani yeniler. Yeniler ama program çok yoğun olduğundan, üç dört ay içinde çok şeyler değişebiliyordu. Kocası Türk’tü, kendisi de göçmenmiş ama nereden olduğunu unuttum. Ya Yugoslav ya da Bulgar olacak. İyi saf insanlardı. Bu kadın biz evlerinde misafirken bana Kurana olan inancını neden bıraktığını anlatıyordu. Şahitler ona Kurandan bir ayet göstermişler, ya da tesadüfen kendi görmüş. Oradaki konuda, kadınlar süslerini, başka tercümelerde ziynetlerini kimlere gösterebilecekleri hakkında geçiyordu. (Nur, sure 24:31) Yani kadınlar saçlarını, kollarını falan kimlerin yanında kapamak zorunda değillerdi. Amcaları, babaları, kardeşleri falan sayılıyor bu ayette. Bunları bana okudu ve bu yüzden Kurana inancını yitirip Şahitlere hak verdiğini söyledi. Başımı Kurandan kaldırıp şaşkın şaşkın yüzüne bakıyordum. “Neden hemşire?” dedim. “İşte Kuranda yazıyor ya” dedi. Kafamı yine Kurana indirip baktım, bir önceki bir sonraki ayetleri falan gözden geçirdim yok, ben hiçbir şey anlamadım. Yine başımı kaldırıp sordum: “Hemşire ben ne yazdığını okuyorum, ama senin burada yazan bu şeylerden dolayı Kuranı inanılmayacak bir kitap gibi görmeni inan anlayamadım. Ne olur benim anlamadığım, görmediğim bir yer varsa göster” dedim. “Ya nasıl görmezsiniz” dedi ve benim hanıma dönüp “sen söylesene” dedi. Bizimki de: “İnan ben de anlamadım” diyordu. Bu biraz sırıtarak, “ya baksanıza, burada süslerini kadınlar bu insanlara, hatta babasına bile gösterebilirsin diyor, ne kadar ayıp şey” deyince ben ancak o zaman bunun problemini anladım. Orada geçen süslerinizi bu kadın cinsel organlar olarak anlamış. Şüphe götürmemek için de sordum, “evet” dedi. Anlatmaya da çalıştım ama o “hayır burada süs diye geçen kelime benim anladığım anlamda bu demektir” diyordu. Bu sefer Mukaddes Kitapta “sizin süsleriniz dışardan saç örmek olmasın” diye geçen ayeti de gösterdim. (1.Petrus 3:3) Bu sefer de: “Evet ya, sahiden” dedi! Samimiydi, hem de yıllanmış Şahitlerden çok samimiydi. Fakat zamanla onu da bozmuşlardır. Ben ise onun bu ayeti böyle anlamasına hayret ettim. Bence o kadın belki de Türkçeye o kadar hâkim değildi desem, yok olamaz. Bu ayet hakkında ise kendisine devamlı gelen bir Şahit, hem de Türk bir kadın Şahitle konuşmuş, o da “evet” diye onun bu yanlış anlayışını desteklemiş. O kadın da cahil biri değildi. İşte bana Müslümanlığın kelime anlamını anlatıp, kocasını çağıran kadın da oydu. Sonra o şahit karı koca birbirlerinden boşandılar. Her ne nedenden ise bilmiyorum, adamı da toplantılarla olan ilişkisinden kestiler. Ama o adam gayretle gitti ve yıllar sonra da olsa başka bir kadın alıp yine bunların aralarına girdi. Onlar aslında kötü insanlar da değildi, ama yaptıkları bu şeylere de iyi denemezdi. Müslümanların saçmalıklarından kaçmış, Şahit olmuşlardı. Bu bence, denize düşüp yılana sarılmak gibi bir şey; denizde kalsa boğulacak, yılana tutunuyor, yılan ise sokup öldürecek. Deniz Müslümanlık ise, yılan da Hıristiyanlık veya Şahitler.
Dediğim gibi, amaçları gel, gel de nasıl gelirsen gel. Bu Kuranı da at, at da hangi nedenle atarsan at. Onların bu davranışlarını ben o zamanlar bireysel cahillik olarak görüyordum. Bunun doğrusunu ise aralarında bilen birilerinin olacağına ve de açıkça söyleyeceğine o zamanlar yürekten inanıyordum. Onlar bunu muhakkak biliyordur diye olan ümidim daha kaybolmamıştı. Aslında da hayret değil mi? Şahitlerin dedikleri gibi, ne kadar da kalın kafalıymışım!
İsa öldürüldü mü yoksa öldürülmedi mi?
Artık bütün toplantı salonundaki Şahitler benim Kuran hakkındaki gerçeği arayışımı duymuştu. Kuran hakkında her Hıristiyan’da ve de Şahitlerde yaratılmış olan imaj, çok cahillik, basitlik, kafasızlık ve akla gelebilecek daha kötü olan ne varsa, onlara göre bu ancak “Kuran’a inanmakla” olabilirdi. Müslüman toplumdan gelmiş olanlar, sayıları korkunç denecek kadar az olmalarına rağmen, eskiden ait oldukları bu dinleri ve dolayısıyla Kuran’ı, sanki geçmişte kalmış cahillik, bilgisizlikten kaynaklanan doğuştan sahip oldukları bir utanç gibi kabul ediyorlardı. Kuran’a inanıp, ya da Kuran hakkında gerçeği arayan insanlara da “zavallı kafasızlar” gözüyle küçümseyerek bakıyor, bununla da kendilerini büyüttüklerini sanıyorlardı. Bu duyguyu da Hıristiyan geçinen o kişilerden alıyorlar. Muhakkak da aynı olayları Hıristiyan olan biri Müslümanların arasında yaşar. Ben ise daha bilmiyordum, kararsızdım ama gerçeği araştırmaktan da hiç utanmıyordum. Çok kişiler bu işi gösteriş olsun diye, araştırıyormuş, değer veriyormuş gibi ikiyüzlülükle yapıyor olabilir. Bunların da hiçbiri ne umurumdaydı ne de beni ilgilendiriyordu. Ben gerçeği ilk önce kendi adıma, kendim için arıyordum. Bazıları utançtan bu konuları açmak bile istemezken, yine bazıları da özellikle alay etmek için açıyorlardı.
Kendimi daha yolun başında gibi görüyordum. Kendi gözümde bu yoğun programın içinde olan Şahitlerin yanında solda sıfırdım. Onların gayretleri, toplantıları, kongreleri ve ellerinde Mukaddes Kitap ile herkese vaaz etmeye gitmeleri, bende onların muhakkak çok bilgili ve tecrübeli olabilecekleri kanısını uyandırıyordu. Bununla da Allah hakkındaki bilgiyi kastediyorum. Yıllardır Şahit olanlar vardı. Hem de bunlar Müslümanlıktan gelmişlerdi. Fakat onlarla konuştuğumda ise ancak hayretlere düşüyordum. Hiçbirinin ne doğru dürüst bir bilgisi vardı, ne de bu konuda samimiyeti. Aslında bilmek, hatta bunlar hakkında konuşmak bile pek istemiyorlardı. Onlar için bu konu kapanmış, geçmişte kalmış, toprağın en derinliklerine gömülmüş bir şeydi sanki. Benim ortaya bu şekilde çıkmamdan da rahatsız oluyorlardı. Belki ben onlardan farklı olarak, araştırıyordum, okuyordum, düşünüp tartışıyordum. Her şeyden çok en rahatsızlık veren yanım, ben bütün bunları yürekten gelerek yapıyordum; hiçbir menfaatim olmadan, fanatik olup taraf tutmadan, özgür ve hür bir biçimde. Onlara göre ise, kalın kafalılığımın yolunda gidiyordum!
Benim bu samimiyetimi görenlerden biri çevre nazırıyla konuşmamı önerdi. Söyledikleri kişi de tam o hafta onların evinde misafir olarak kalıyormuş ve “buluşma için plan yapmakta yardımcı olacağını” da söyledi. Çünkü onlar böyle Kuranı savunan insanlara «ümitsiz hasta» gözüyle bakarlar. Onlarla vakit bile kaybetmek istemezler. Demek ki benim samimiyetime inanmışlardı. Ben de onun bu yaklaşımına çok sevindim. Bu adamın karısı da kendisi de Türk’tü. Geçen konularda bahsetmiştim, bana Müslüman kelimesinin anlamını anlatmaya çalışan, Şahit olma yolunda olana da Kuranda bahsi geçen süslerini cinsel organlarıymış gibi anlamasında yardımcı olan o kadının kocasıydı bu arkadaş. Bunların iyi bir yanı, diğer Şahitler gibi cimri, menfaatçi, senden ne koparayım düşüncesinde olan öbür Alman iman kardeşleri gibi değillerdi. İçlerinde böyle kişiler çok az vardı. Öbürleri de onların sırtından geçiniyordu. Bu buluşma işine çok memnun oldum. Tamam dedim, artık muhakkak doğruyu öğrenecektim. Çünkü ben şimdiye kadar Kuranı bilen ve anlayan biriyle hiç konuşmamıştım. Kuranı bildiğini sanan insan çoktu da anlayan ve anlamak isteyen hiç yoktu. Gün ve zaman ayarlandı. O gün toplantıya gidecek, toplantının sonunda da bu biraderin evinde kalan o çevre nazırıyla konuşacaktık. Nazır da Türkçe bilen Alman karı kocaydı. Türkçeyi de çok iyi biliyorlardı.
Şimdilik bu konuyu bir kenarda tutup, biraz da Şahitlerdeki bu nazırlardan söz edeyim. Dediğim gibi Şahitler Katolik Kilisesinde olduğu gibi kendilerini Latince, Yunanca kaynaklı kelimelerle tanıtmazlar. Mesela Katolik kelimesi aslında evrensel demekmiş. Ya da Pastör, çoban anlamına geliyor. Kardinal ise, yüksek, üst anlamında. Latincesi Bişof olan kelimenin Yunancası Episkopos; bizde buna Piskopos deniyor, anlamı ise Osmanlıcada nazır, Türkçede ise gözetmen demek. Şahitlerin bu dini unvanlardaki farkı, ancak o ülkenin konuşulan dilinde olmasında. Ben de bunları daha yeni yeni öğrendim dersem hiç de yalan olmaz. Şahitlerin Katolik kiliselerine, ya da Protestan kiliselerine korkunç karşı geldikleri bir nokta da budur. Onların kendilerine böyle rütbeler vermekle İsa’nın öğretisine karşı geldiklerini savunurlar. Kastettikleri ayette İsa şöyle demişti:
Fakat siz Rabbi (öğretmen) diye çağırılmayın; zira sizin öğretmeniniz birdir ve siz hep kardeşsiniz. Yeryüzünde kimseyi babanız diye çağırmayın; zira babanız birdir, semavi (göksel) Babadır (Allah). Ne de efendi diye çağırılın; çünkü efendiniz birdir, Mesih’tir. Fakat aranızda en büyük olan hizmetçiniz olacaktır. Kim kendisini yükseltirse, alçaltılır ve kim kendisini alçaltırsa, yükseltilir. Matta 23:8-12
Bu ayetlerle İsa açıkça, kendinize böyle rütbeler vermeyin dedi. İnsanlar ise sahip oldukları hırstan dolayı, baskı ve korku vermek için, rütbe kullanmaya bayılırlar. Hele bir de bu rütbeler anlaşılmazsa. Çok kişiler ve dinler de bu ayeti farklı yorumlarlar. Mesela Baptistler, Türkçesi vaftizciler demek. Onlar çocuklarına anne baba demezler. Karşımızda oturan böyle komşulara sahibiz. Çocuklar anne-babalarını özel isimleriyle çağırır. Mesela babasının ismi Ahmet ise, o üç yaşındaki çocuk babasına baba demez de baba yerine Ahmet der. Çünkü onlara göre “baba” kelimesi sadece Allah’ın bir unvanıdır! Internet yoluyla kitabımı okumuş bir kilise görevlisi “vaftizciler arasında böyle bir şeyin olmadığını” vurguladı. Yine olabilir diyor ve bu âdeti sadece o aile kafasına göre uyguluyordur diyorum! Başka ne diyeyim.
Bu nazır, gözetmen, ihtiyar, resul gibi kelimeler İncil’de de geçiyor, fakat onlar farklı olarak bu kelimeleri unvan yapmadılar. Bu ne demek? Yani böyle isimler var ama unvan yok ne demek? İsa’nın sözleri aslında çok açık, çünkü O kelimeler üzerinde durmuyor. Bu “hepiniz kardeşsiniz” in anlamı hem ruhi hem de bir yerde harfi anlamda ve yüzeysel değil. İsa açıkçası, sizlerin içinde kimse kimsenin üzerine kendini büyültmesin, efendi, ya da yönetici yapmasın diyor. Eğer ben kendimi ne ile büyütürsem büyüteyim, o büyüttüğüm şey ister bir kelime olsun ister sarık, cüppe gibi giyim olsun, büyüttüğüm o şeyle kendime unvan almış olurum. Bu Allah’ın ve İsa’nın insanlardan istemediği bir şey. Yine İsa, içinizden biri büyük mü olmak istiyor, “o aranızda hizmetçi olsun” diyor. (Matta 23:9-12 Luka 22:24-27) Unvanlar, isimler, rütbeler nasıl kullanıldığına bağlıdır. Ezmek, hükmetmek, yönetici olmak için kullanılıyorsa ki, her din ve organizasyonlarda unvanlar bu şekilde kullanılır, işte İsa buna karşı geldi. Çünkü İsa’nın zamanındaki dindarlar da halka bu şekilde hâkimdiler. Onlar bu rütbeleri bir de Allah’tan almışlardı. İsa bu problemleri çok iyi biliyordu. Bu yüzden de Yahudilere ve herkese, “kimseyi Rabbi (hoca-öğretmen) diye çağırmayın” dedi. Yoksa İsa’nın öğretmen kelimesine karşı bir alerjisi yoktu. Bu kelimenin arkasında yatan baskılara, gaddarlığa, işkencelere ve daha Allah’tan uzak ne varsa, İsa onlara karşıydı. Şahitlerde alttakiler ve üsttekiler, yukarıdan ve aşağıdan olanlar diye bir düzen vardır. Bu onların yayınlarında pek geçmez. O yayınlarda papanın ziyaretleri gibi, insanlara gülen yüz ile sallanan el görürüsünüz. Bunların böyle olmadığını içlerine girdiğiniz zaman, çok kısa bir zamanda anlarsınız ve anlatırlar. Kimin aşağıdan kimin yukarıdan olduğunu onlar hissettirirler. Kısacası okuduklarımızı hep yüzeysel anlamayalım. İncil’de: “Harf öldürür ruh ise yaşam verir” diye geçer (2.Korintoslular 3:6). Ruhi şeylere değer verelim, böylelikle anlayışımız da artacaktır.
Bu dinlerde daha ne anormallikler vardır, saymakla bitmez. Hangi birinden bahsedelim? Sanki ben her şeyin en doğrusunu mu biliyorum? Kesinlikle hayır. Fakat ben insanlara baskı yapmaya kalkarsam, “en doğru benim, benden başka yok” dersem, işte anormallikte başladı demektir. Peygamberler Allah adıyla, gönderildikleri o toplumlara karşı onların hiç de hoşlarına gitmeyecek şeyleri söylemişlerdir. Bunu o insanlar kendi adına, ya da bir varsayımla, boş hislerle yapmamışlardır. Allah açıkça o insanlarla konuşmuş ve söylesinler diye de emretmiştir. Onlar kendilerini o toplum üzerine yükseltmemişler, tam tersine alçaltıp hizmet etmişlerdir.
Yine konuyu dağıtmadan ben bu Şahitlerin nazırlarına döneyim. Bu nazırlar Şahitlerin içinden titizlikle seçilir. Onlardan beklenilen en büyük ilk özellik, Şahitlerin Amerika’daki yönetim kuruluna sadakatleridir. Ancak ondan sonra bu işi en iyi kim yapabilir diye aralarından seçerler. Bunların bu iş için okulları bile var. Nazır adayı o okula da gider. Bu nazır da belirlenen çevrede ya da bölgede döner dolanır ve genelde her altı ayda bir aynı cemaati (toplantı salonunu) ziyaret eder. Orada da bir hafta on gün kalır ve yine başka bir cemaate gider. O haftaya bunlar “hizmet haftası” derler. O hafta mümkün olduğunca çok vaaza gidilir. Yani cemaatte o hafta kapı kapı gitmekte daha bir canlılık gelir. Bütün bunlar yine hep o yönetim kurulunun tüzüğüne uygun olmalıdır. Bu çizgiden çıkmaya yeltenenler olmuşsa, onların ihtiyarları bunu Nazıra rapor eder. Aslında her şeyi rapor ederler. Bunun içinde karısı ile bir adamın nasıl yattığı bile konu edilebilir. Eğer o ilişkide çizgiyi aşmışlarsa, tamam artık. Mesela kocası ile ilişkide kadın oral yapmıştır. Affedersiniz ama bunların bilmem nerelerini nasıl görürler, kim anlatır, ben hâlâ bilmiyorum. Onlar duyar, bilir ve de gerekirse o aile aralarından atılır, ya da sırf adam atılır. Tövbe edip de bir daha yapmayacaklarsa o başka!
Benim bu kitabımı okurken yanınızda limon falan bulundurun. Kolonya da olabilir. Mide bulantınız için ara sıra koklamanız gerekebilir. Belkide gülmekten kırılabilirsiniz. Her ihtimale karşı Mendiliniz cebinizde olsun, neme lazım!
Tabii ki o nazırın ziyaretinde her zaman böyle konular olmaz. Her dangalak da gidip herhalde böyle şeyleri o ihtiyarlara anlatmıyordur ya. Bence bu gibi pislikler cemaatteki kadınların başının altından çıkıyor ama neyse. Belki de böylelikle o kocalardan öç alıyorlar. Bir Şahit ne kadar onların bu saçma kurallarını uygulamazsa, bu ona bir o kadar daha koruma olur. Bu koruma bilmeden, tabiatıyla olur. Fakat kişi onlardaki kuralları ciddiye alıp, Allah bunlarladır diyerek bütün yürekle de inanıp, her şeyde onlara itaat etmeye kalkar ve her denileni yaparsa, farkında olmadan zamanla büyük problemlerin, ruhi bunalımların içine düşüp, hatta tımarhaneye, ya da hastaneye ve en sonunda da intihara gitmesi işten bile değildir. Bu gibi insanlar organizasyonun baskısıyla, kendilerini zorlayarak yaptıkları o değişiklikleri, Allah istiyor diye inanarak yaparlar. Problemlerde zaten o zaman başlar. Fransa’da Şahitler intihar olaylarında diğer dinlere nazaran grafiklerde neden en üst düzeydeymişler? Dediğim gibi, bu duruma düşmeyenlerin en büyük korunmaları, tam denilenlere uymamalarından kaynaklanır. Bu konuda içlerinden bazıları cambaz gibi yöntemler geliştirir. Hem o kurallara tamı tamına uymayacak ama uyuyormuş gibi gösterecek. Çoğu böyle cambazlık yaparak durumu idare eder. Sanki bilinmez mi? Hepsi bilir de bu durumu bir o cambazın kendisi bilmez, ya da bilmek istemez. Her yerde bu işler nasılsa Şahitlerde de farklı değildir. İnsan emirlerine uymak ancak insana zarar verir ve de hangi yönetim tarzı olursa olsun daima da vermiştir. Şahitler bu intihar olaylarını, kendilerine karşı çok büyük bir yüz karası olduğundan dolayı ört bas ederler. Hatta o kişinin cemaatte Şahit olan ailesi falan yoksa cenazesine bile gidilmez. Bu işi yapmış kişinin cenazesine gitmek eskiden hepsi için günah ve de yasaktı. Şimdi öbür üyeleri ürkütmekten kaçınıyorlar ve serbest bıraktılar. Utanmadan da “Allah intihar edenlerden hoşlanmıyor” diyebiliyorlar. O kişiler bu hale nasıl geldi? Kimler sebep oldu? İşin içinden kendilerine ait bir pislik çıkacak diye, bunu hiçbiri bilmek bile istemez. Ben bu açıklamalar ile bir dinin nasıl organize edilmiş olduğunu ve bu organizasyonda biraz da olsa nazırın görevini bu açıdan da göstererek anlatmaya çalıştım.
Neyse, benim biraderle biz o buluşmaya gittik. O zaman ben daha Kuranı baştan sona kadar ancak bir kere okumuştum. Bu Osman Nebioğlu tercümesi Kuran’ı annem bana askerden döndüğümde vermişti. En çok da bu Kuranı severim. Bu Kuranın tercümesine hiç yorum, açıklama falan gibi bir sürü Müslümanların palavraları girmemiştir. Belki de her Kuran aynıdır, fakat çoğunda ayetlerin yanına o kadar çok açıklamalar ve yanlış yorumlar sokuluyor ki, bu yolla Kuranın asıl anlamı bozuluyor. O yorum yazılı yerleri hemen anlarsınız. Ya koyu harflerle yazılır ya da parantez içinde geçer. Ya da daha küçük başka bir çeşit yazı türü şeklindedir. Yani orijinal Kuranda geçmez. Bu açıklamaların bazıları yardımcı olur, çoğu ise tam safsatadır. Bu yüzden Osman Nebioğlu tercümesini çok sevmişimdir. Bu adam bütün anlayışı da yorumu da okuyucuya bırakıyor. Bu konular hakkında o kadar çok yorumları olan dinler, tarikatlar, mezhepler, gruplar var ki, insan hangi anlayışı doğrudur diye Kurana soksun? Hem yorum, anlayış Kuranın içine girer mi? Yap bunu başka bir kitapta, dergide bilmem nerede, ama Kuran da değil. İnanıyorum ki, -sayıları az da olsa- o insanlar bu işi iyi niyetle, kendi inanç ve düşüncelerini kabul ettirmekte faydalı bir şey gibi görerek yaptılar. Doğru değil diyorum ancak o kadar. Hem gereksiz ve manasız. Atatürk’ün zamanında, Mehmet Akif’in Kuranı yorumlamak için bütün Müslüman âleminin ileri gelenlerini nasıl bir araya topladığını ve sonunda “biz bu işi yapamadık, Allah bize bu anlayışı vermedi” diye aldıkları kararla dağıldıklarından da kitabımın „Muhammed peygamberlerin sonuncusu mu?” adı altında kısaca değineceğim.
Şimdi gelelim benim nazırla olan o randevuya. Toplantıdan sonra nazırı da alıp bizim biraderin arabasıyla o eve gittik. Efendi bir adam. Konuşması falan çok hoşuma gidiyordu. Hani “oturup kalkmasını bilen biridir” derler ya, aynen öyle biri. Bu nazırların çoğu böyleydi. Bu ise işini daha bir ciddiye almıştı. Bunlar da tam benim aradığım özelliklerdi. Bana işin doğrusunu gösterecek diye çok heyecanlanıyordum. Kendisine de büyük bir saygı, sevgi ve de hayranlık duyuyordum. Yalnız bu nazıra değil, işini iyi yapan ve tabii ki yetenekli olanların hepsine. Arabada yanıma arkaya oturdu. Hâlbuki biz arabanın önünü ona ayırtmıştık. Sarılıp öpeceğim adamı, o kadar sevgi doluyum ama ya ayıp olursa diyorum. Hem şimdi ciddi bir iş için buluşmuşuz, “sululuğu bırak, kendine gel” diye geçiriyordum içimden. Muhakkak benim hakkımda ona da çok anlatmışlardı. Bu yüzden de benim yanımda oturuyordu ki bir yakınlık olsun. Genel sorular ile bizi tanımaya çalıştı. On beş dakikalık bir yoldu zaten. Neyse eve geldik. Schmid, evin sahipleri o karı koca, ben, hanım ve birader. Odada birkaç hatırlayamadığım kişiler daha vardı. Bizi beklemişler. Oturduktan sonra Nazır koca bir dosya çıkardı. Öyle bakıyordum. Bu dosyanın içi sadece Kuran kritikleriyle doluydu. Sonra bu dosya benim de elime geçti. Kuran hakkındaki bu dosyayı Alman bir Yehova Şahidi hazırlamış. “Ne oldu sonra bu adam” dedim. Başka nedenlerden dolayı aralarından atmışlar. Ne yapmışsa bilmiyorum, ama o kötüledikleri adamın Kuran hakkındaki kritiklerini hâlâ kullanıyorlardı!
Nazır o koca dosyadan sayfaları eşeledi ve hemen aradığını buldu. Benim bu konularda hiç hazırlığım yoktu. Kuranı da Mukaddes Kitabı da sadece okumuştum, o kadar. Fakat burada gördüklerim ileride beni hazırlıklı olmaya teşvik etmiş olacaktı. Ben, “lavaboya gidebilir miyim” diye müsaade istedim. Sadece ellerimi yıkayacaktım. Orada yalnızken:
“Allah’ım ben kimim ki Kuranı savunayım, ya da bu adamların önünde bu kitaplar hakkında tartışayım. İstediğim sadece gerçeği bilmek ve anlamak. Yalvarırım, eğer onların söyleyecekleri şeyler doğruysa onlar haklı çıksın ve ben anlayayım; yok ama onlar yanlışsa bana yardım et de doğrusunu, senin iradeni ben onlara söyleyeyim ve anlatabileyim” diyerek dua ettim.
Nazır bana: “Mukaddes Kitap sence Allah’ın sözü müdür?” dedi. “Evet” dedim. “Peki, içinde yanlış yazılmış, hatalı olabilecek şeyler var mıdır?” diye sordu. Geniş kavramlı bir soruydu, fakat ben kısadan hemen konuya girmek istiyordum, anlasın diye: “Ben noktası virgülüne kadar Mukaddes Kitaba inanıyorum” dedim. O: “Yani bu kitap Allah’tan ise, Kuran da Allah’tan ise birbirini tutmayan şeyler yazmamalı, birbiriyle uyum içinde olmalı, öyle değil mi?” dedi. Doğruydu söyledikleri, “evet” dedim. Yine “Kanunlar zaman zaman değişebilir, fakat olmuş olaylar değişmez, öyle değil mi?” dedi. Ve benim, onun ne demek istediğini tam anlamadığımı görünce açıkladı. “Bir yerde bir kişi için o öldü diye yazıyorsa, fakat öbür kitapta yok ama ölmedi diye geçiyorsa bu bir çelişki değil midir?” “Evet, haklısın abi” dedim. “O zaman gel önce Mukaddes Kitabı açalım” dedi ve İncil’in Matta kitabını açtı. Orada İsa’nın haça gerilip öldürülmesinden bahsediyordu. İncil’deki ilk dört kitaptaki bütün o Resuller de İsa’nın öldürüldüğünden bahseder ki, bu tüm İncilin konusudur ve bir gerçektir. Yoksa İsa’nın yeryüzüne gelme sebebinin anlamı olmazdı. Ben hiç itiraz etmedim ve bu ayetleri okuduk. Mesela Yuhanna 19:28- 33 de, Luka 23:33-46 da Matta27:45-56 da ve İsa’nın öldüğü, öldürüldüğü daha birçok yerlerde yazıyordu. “Gel şimdi de Kuranı açalım” dedi. Nisa suresi, yani 4’üncü sure 157. ayeti açtık ve okumaya başladı.
Ve “biz Allah’ın Elçisi, Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük,” demeleridir. Oysa onlar İsa’yı ne öldürdüler ne de astılar. Lakin onlar sandılar. Aslında bunda anlaşmazlığa düşenler de şüphe içindedirler. Onların bunun üzerine hiçbir bilgileri yoktur. Ancak onlar sanılarına uyuyorlar. Gerçekte de onu öldüremediler. Oysa Allah onu kendi katına yükseltti.
Bu yukarıdaki ayetler yorumsuz yazılmış şeklinde. O ise yorumlu yazılış şeklinde okudu. Çünkü Müslüman âlemi bu ayete, hem de yalnızca bu ayete dayanarak “İsa’yı öldürmediler, onun yerine bir başkasını o imiş gibi sanıp öldürdüler” diye yorumlar ve inanırlar. Sözüm ona bununla da Allah’ı koruyup “Tanrı peygamberine böyle kötülük yapılmasına müsaade etmezmiş” demek istiyorlar. Nazır ayeti bahsettiğim bu yorumuyla okuyunca, “abi burada öyle bir şey yazmıyor” dedim. Öbürleri de bana katılıp, o okunulan yerlerin Kuranda yazmadığını ama yorum olduğunu söyleyince ki, bunu nazır hepimizden çok daha iyi biliyordu, hiç itirazsız, “tamam” dedi ve yukarıda yazdığım, aynen Kuranda yorumsuz yazılı şeklini okudu. Demek istediği şey açıktı. İncil’in her yerinde İsa öldürüldü diye yazarken, neden Kuranın burasında öldürülmedi diye geçiyordu. Ben içimden ayeti bir iki kere daha okudum. Aslında ayette anlatılmak istenen bir şey vardı, sanki şüphe uyandırılarak yazılmıştı. Açık açık ne öldürüldü diyordu ne de öldürülmedi. Sanılarına uyuyorlar diye geçiyordu.
Ben pek tatmin olmamıştım. Ve dedim: “Abi burada sanmaktan bahsediliyor, çünkü Yahudiler İsa’ya inanmayıp onu öldürdüklerini, yani ebediyen yok ettiklerini sandılar” dedim. Mesela diye bir örnek de verdim. “Birinin mahkemede aleyhine Şahitlik yapacak görgü tanığından bahsettim. Fakat o kişi görgü tanığını öldürmek amacıyla kafasına sert bir şey vurup kaçar. Kendinden çok emin bir şekilde de “tamam, artık kurtuldum bu tanıktan” der. Fakat bir sonraki mahkemede o tanık kafası sarılı bir şekilde mahkemeye gelir. Hani kurtulmuştun diye soran arkadaşına o kişi, „hayret öldü sanmıştım” demesi gibi. Burada sanmak kelimesinin sözlük anlamı:
1. Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak anlamında. 2. Gibi gelmek, farz etmek: Örnek: Bu hareketimi tamamıyla histen gelen bir şey sandı. 3. Bir şey veya kimsenin… olduğunu düşünmek. Örnek: “Doktor Sevim hastayı ilk gördüğünde kendinde değil sanmıştı.” “Sinemadan çıktığı vakit kocası sanarak, yanlışlıkla bir başkasının koluna girer”. (Türk dil kurumu)
Ben o zaman bu kelimenin sözlük anlamlarını açıklamamıştım tabii. Ayrıca acaba Kuranın orijinal metninde sanmak kelimesi mi geçiyordu, onu da bilmiyordum. Fakat okuduğum birçok tercümeler yorumun etkisiyle tercüme edilmişse de, ya zannetmek diye geçiyor ya da sandılar diye geçiyor. Bir gerçek de insan bu ayeti okuduğu zaman kesin ne olduğunu anlamayabilir. Diyorum ya bunlar bence cambazlıktan başka bir şey değil. Eğer bir kitap üzerinde yorum yaparken, yaptığımız yorum bütün kitapla uyum içindeyse, o zaman belki doğru anlamışızdır diyebiliriz. Belki diyorum, çünkü bazı konular hakkında yaptığımız yorum öbür ayetlerle uyuyor gibi gözükse de, kesin kez “bu budur” demek bazen gerçekten de zor. Bu ayette de İsa acaba öldürüldü mü yoksa öldürülmedi mi? İncil kesin kez öldürüldüğünü söylüyor. Acaba Kuran bu konuda gerçekten ne diyor? Bu konuya ışık tutan sadece bir bu ayet mi var? Çok şükür ki durum böyle değil. Ben burada İsa’nın öldürülüp öldürülmediği hakkında Kurandan ayetler yazacağım. İsa’nın ölüp ölmediğini, Kuran’ın İncil’le uyum içinde mi değil mi olduğuna siz karar verin. İsa Allah’a diyor ki:
Ben onlara yalnız bana emrettiğin şeyi söyledim. “Benim ve sizin Tanrınız olan Allah’a tapınız,” dedim ve aralarında bulunduğum sürece onlara gözcü oldum; yalnız benim ruhumu alarak onlardan ayırdıktan sonra onların üzerine gözcü sen kaldın. Ve her şeyin şahidi sensin. Maide, 5:117
Burada yaşayan birinin ruhunun alınması ne anlama gelir? Bu da Müslümanlara göre hâlâ şüpheli gözükebilir. Onlar bu ayet ile “İsa ölmeden, ruhu göğe alındı” derler. Evet, İsa canlı bir şekilde göğe gitti, ama bu onun önceden ölmediği anlamına gelmiyor. Başka bir ayet daha var, bakalım siz buna ne diyeceksiniz. Meryem suresinde 33’üncü ayette İsa’dan bahsederek şöyle yazıyor:
“Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve yeniden dirileceğim gün de selam benim üzerimdedir” diyor İsa Mesih Kuranda (19:33).
Ben bu ayetlerin yerini o zamanlar birkaç kere Kuranı okumakla ezbere bilemiyordum. Aklıma bile gelmiyordu. Çünkü ben Kuranı ne onun ne de bunun öğretisinin etkisiyle okumamıştım. Fakat böyle tartışmalar ve cambazlıklar beni Kuranı çok, hem de çok okumaya sevk edecekti.
Ben o tartışmada, “bu sanmak kelimesinin kesin kez o şeyin olup ya da olmadığının bir ispatı olamaz diye anlıyorum” dedim ve devam ettim: “Bu ayetin Yahudilere uyarı olacak bir şekilde açıklama verdiği belli oluyor. Çünkü gerçekten de onlar İsa adında birinin geldiğine ve kendisini Mesih ilan eden bir sahtekâr olarak onu öldürdüklerine inanıyorlar” diyerek İncil’in Matta kısmını açtım. Matta’nın sonunda, 28:2’den itibaren İsa öldürülüp bir mağaraya konulduktan sonra, öğrencileri İsa’nın ölüsünü kaçırıp da sonradan dirildi demesinler diye, Yahudilerin dini önderleri mağaranın başına bekçiler koyuyorlar. Çünkü İsa sağken; öldürülüp, üçüncü gün dirileceğini önceden söylemişti. Yahudi dindarlar için ise bu sözler ancak bir sahtekârlıktı. Şimdi gelin o ayetleri yerinden okuyalım.
Sebt günü geç vakit, haftanın ilk gününe doğru, tan yeri ağarmaya başlarken, Mecdeli Meryem ve öbür Meryem kabri görmeğe geldiler. Ve işte büyük bir zelzele oldu; zira Rabbin bir meleği gökten indi ve gelip taşı yuvarlayarak üzerine oturdu. Onun görünüşü şimşek gibi idi; elbisesi kar gibi beyazdı. Onun korkusundan bekçiler titreyip ölü gibi oldular. Ve melek cevap verip kadınlara dedi: “Siz korkmayın, çünkü haça gerilmiş olan İsa’yı aradığınızı biliyorum. O burada değil; çünkü dediği gibi kıyam etti” (dirildi) …ayet 11…Onlar giderlerken, işte muhafız askerlerden bazıları şehre geldiler; vaki olan bütün şeyleri başkâhinlere bildirdiler. Onlar ihtiyarlarla toplanıp öğütleştikten sonra askerlere çok para verdiler ve dediler: “Öğrencileri geceleyin geldiler ve biz uyurken onu çaldılar, deyin. Ve valinin kulağına bu gidecek olursa, biz onu kandırırız ve size kaygı çektirmeyiz.” Onlar da parayı alıp kendilerine öğretildiği gibi yaptılar; ve bu söz ta bugüne kadar Yahudilerin arasında yayılmıştır. Matta 28:1-6 ve 11-15
Kısacası Yahudilerin arasında: “İsa dirilmedi ve öldü, ancak öğrencileri onu mezardan çalıp dirildi diye yaydılar” denildi. Bunun üzerine Kuran açıkça Yahudilere, yüzlerce sene bekledikleri Mesih’in İsa olduğunu vurguladığı gibi, hem de onu öldürmeye, ebediyen yok etmeye çalıştıklarını fakat başaramadıklarını anlatıyor. Bunu da yalnız o zamanki İsa’nın öğrencileri değil, yüz yıllar sonra Arabistan’da, hiç Yahudilikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan birinin, Muhammed’in peygamber olarak ve Allah’tan aldığı vahiyle bu gerçekleri vurguladığını belirtmesi, Yahudilere çok güzel bir uyarı değil midir? Allah’ın peygamberleri zaten hep insanları uyarmak, onları yanlıştan doğruya sevk etmek için gelmemişler midir? O nazıra: “Bence bu ayetler bunu anlatmak istiyor” dedim.
Fazla konuşmadık, hepsi buydu. Vakti yokmuş ve gidecekmiş, kalktık. Kapıya doğru giderken bana bir soru daha sordu, hâlâ unutmadım: “Kurana olan inancında sen yanılıyor olabilir misin?” dedi. Kısa bir düşünüp, “evet” yanılıyor olabilirim” dedim. Gülerek, “O zaman hâlâ ümit var” dedi. Beni hiç tatmin edecek bir neden ortaya sürmediği halde, ben yine de “yanılıyor olabilirim” dedim. Belki ben kördüm de görmüyordum, anlayışsızdım da anlayamıyordum. Olamaz mı? Ben her zaman kendimde her türlü kötülüğün yattığına inanırım. Eğer bilmiyorsam, belki de zamanla farkına varacağım diye düşünürüm.
O gün gerçekten de nazırın zamanı olmadığından dolayı mı konuşamadık? Olabilir, dediğim gibi bu adamlar bütün haftanın planını bana ayıracak değiller ya. Kuranın Allah’tan olamayacağı hakkında, o koca dosyada sadece bu konu mu yazıyordu? Dediğim gibi ilerde o dosyayı bir Şahit arabada bana gösterdi. “Sana veremem ama arabada istediğin kadar bak şimdi” dedi. Mantıklı gibi gözüken bir sürü, hem Müslümanların yanlış öğreti ve uygulamaları vardı, hem de bu gibi kritiklerle kelime cambazlığı yapılıyordu. Fakat ben artık bir şeye çok kararlıydım. Kuranı tekrar ve tekrar okuyacak, bir de hem Kuran hem de Mukaddes Kitap üstünde fihrist gibi, ne nerede yazıyor diye kolayca bulabilmem için alfabe sırasına göre konular çıkaracaktım. O zamanlar hazırladığım bu yerleri kitabımın sonunda bulabilirsiniz. Sadece Şahitlerle daha iyi tartışabileyim diye değil, çoğu zaman da Müslüman’ım diyenlerle de konuşurken, bunu kolaylık olsun diye yaptım. Bu tam olarak mümkün değilse de o fihristi aslında her toplumdan, her dinden insanı düşünerek hazırlamak istedim. Kuranı böyle okuyup araştırıyordum, aynı zamanda Mukaddes kitabı da. Her birini 10 kere okuyana kadar saydım. Fakat sonra 17-18’lere gelince bir daha sayamadım, kaç kere okuduğumu unuttum. Hafızam da o kadar iyi değildir. Hem bence bu sayıların önemi de yok. Hâlâ en basit ayetler ve konular aklıma gelir ama yerlerini bulamam. Ya da bulmakta zorluk çekerim. Şahitlerin ve başka tercümelerde Mukaddes Kitap üzerine çok güzel hazırlanmış CD’lerle, bilgisayarda aramam kolay oluyor. Kuran CD si de var. Programı o kadar anormal yapmışlar ki. Hem de elimdeki sözde en iyisi. Aslında Arapça dil kursu dersem daha iyi olacak. Kurandan ziyade içine her safsatayı sokmuşlar. Olsun, o bile yetiyor bana. Bu kolaylıklar ise benim o araştırmalarımdan ancak 15 sene sonra ortaya çıkmaya başladı. Ben Mukaddes Kitabın o zamanki Türkçesini bile anlayamıyordum. 1920’lerden kalma eski Türkçeyle yazılmıştı. İlerde tüm Mukaddes Kitabın anlaşılmayan yabancı kelimelerini tercüme ettim. Bunu da ancak kendi kitabımda yaptım. Ne yazık ki benden başka kimseye faydası olmadı. Bu konuda şikâyeti olanlara: Alın, benim tercüme ettiğim yerleri kitabınıza yazın” diye teklif ettim, ama hepsi de alıp hazır kopya çekmeyi bile çok iş gibi gördüler! Ya da bunu benden alıp, kabul etmeyi gururlarına yediremediler. Şimdi çok şükür yeni çeviri Mukaddes Kitabı çıkardılar. Daha kolay anlaşılıyor. Alışkanlık mı bilmiyorum ama eski tercümedeki ruh orda yok. Bununla ille de çok yanlışlıklar var falan demiyorum ama önemsiz de olsa hatalar var. Bazen daha fazla aydınlatıcı bilgiler olmasına rağmen, ben o eski kitaptaki ruhu bu yeni çeviride bulamadım.
Bir örnek vereyim. Konu Samuel kitabında ve o zamanın Baş kâhini olan Eli hakkında geçer. (1.Samuel 4:18) Eski tercümede Eli için: “Kocamış (yani ihtiyarlamış) ve ağırdı” diye geçen yeri bunlar “yaşlı ve şişman” diye tercüme etmişler. Yaşlıdır ve ağırdır, her ağır insan şişman değildir ki. Uzun boyludur, kemiklidir, ayrıca yaşlı vücut ona ağır geliyordur. Neyse bunun gibi böyle önemsiz yerler var. Değersiz bir hata ama insanda yanlış bir izlenim bırakıyor. Öyle bir adamın Baş kâhin olarak ha bire yemek yiyecek bir tip olmadığı izlenimini Mukaddes Kitap zaten veriyor. Bir de bu insanlar sık sık oruç da tutarlar. Neden o yeri şişman diye tercüme ettiklerini hâlâ anlayamıyorum. Başka dillerdeki tercümelerde bile böyle bir saçmalık yok. Bundan ayrı olarak tüm kitabı başka bir üslupla tercüme etmişler. Belki de Türkçe kelimeler onları bu duruma zorladı, olabilir bilmiyorum. Dediğim gibi bunun yanında eski tercümeye nazaran konuya tam tersine ışık tutan güzel yerlerde var. Aman! Sakın bunlarla: “Mukaddes Kitap bozuldu” falan demek istemiyorum. Çok kişi bu düşüncededir ve bu söz hemen onların işlerine de gelir. Böyle kişiler ellerine alıp, bir kere bile baştan sona kadar okuma zahmeti göstermedikleri bu kitap hakkında, korkunç bir bilgiye sahip uzman kriterler, eleştirmenlerdir! Ayrıca tercüme edilen her kitap muhakkak değişime uğrar. Bu ister Kuran isterse de Mukaddes Kitap olsun. Önemli olan orada geçen sözlerin anlamlarıdır.
Nazırın hafta sonundaki o çevrede artık son olan ziyaretinde, çünkü bunlar her üç senede bir de çevre değiştirirlermiş, bana: “Kim bilir, ben tekrar geldiğimde sen vaftiz olmuş bir Şahit olacaksın” demişti. Ben içimden bunun çok zor olduğunu hissetsem de kırılmasın diye, “belki de haklısın abi” dedim. Aslında çok efendi insanlardı. Her ne kadar yanlış kapıya hizmet ediyorlarsa da ve ben yaptıkları şeylerin çoğunu yanlış buluyorsam da bu onların bazılarının değerini değiştirmez. Keşke sahip oldukları yeteneklerini ve gayretlerini Allah’ın gerçekleri uğrunda, samimi, korkusuz ve Tanrının bizlere verdiği özgürlüğe göre kullansalardı. Hem kendilerini insanlara köle etmişler, başkalarını da yapmak için uğraş veriyorlar. Bütün bu gayretleri ise Allah’ın emir ve prensiplerinden çok uzakta. Birçok insan gibi, her biri ise kendi gözünde en doğru. Her insan gibi dedim ama dinlerde böyle aktif olan insanların öbür sıradan insanlardan farkı çok büyüktür. Öbürü hiç olmazsa bir hata yapmış olacağını, yapabileceğini düşünerek yola çıkar; fakat bunlar kendilerine ait hiçbir hatayı kabul etmezler. Lafta konuşurken sahte alçakgönüllülükle genel bir günahkârlığı kabul ederler de uygulamada hayır. Yalnız birbirlerinden çok korkarlar. Onlar arasında kendi hatalarını dinlerken dişlerini sıkarlar. Fakat dışardan olan kim olursa olsun hiç umursamazlar. İçlerinden: “Ne olursa olsun ben bundan her zaman üstünüm ve Allah beni bundan çok seviyor” diye içlerinden geçirirler ve öyle de inanırlar. Hâlbuki ellerindeki gece gündüz taşıdıkları o kitabın içinde tam bu davranışların tersi talep edilir. Ben bu kitapta Şahitleri yerle bir ediyor gibi gözükebilirim. Hâlbuki aralarında bulunduğum 15-20 senede ben bu insanları sevdim, çok şeylerine de inandım. Bunlar hakkında tek bir kötü söz dışarıda söylemediğim gibi, insanları hep bunlara çekmek için konuştum. Bu konuda ben de onlardan farklı değildim. İnsan gerçeklerin çok daha farklı olduğunu uzun yıllar sonra anlıyor. Ben hep onlar hakkında: “Bilmediklerinden ötürü böyleler” diyor, olaylara iyi niyetle bakıyordum. Aynı şekilde içlerinde bu bakış açısına sahip milyonlarca üye var. Onlar bunlardaki birçok şeylerin zamanla daha da iyi olacağını düşünerek sabrediyorlar. Bu gibi düşünceleri de ancak içlerinde saklarlar. Karı koca dahi olsalar birbirleriyle bu konuları konuşamazlar. Diyorum ya birbirlerinden ödleri kopar diye. Zaten en büyük düşman da maalesef insanın evinin içinden çıkıyor. Matta 10:34-36 da bu hakikati İsa Mesih dile getiriyor. Yalnız şunu da unutmayalım. Bu gibi sözlerle İsa insanları düşmanlığa sevk etmedi, ancak hakikatleri, olacak, gerçekleşecek şeyleri peygamberlik etti. Acı ama gerçek. O ayetlerde şöyle yazar:
"Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi ev halkı olacaktır.'
Annesini ya da babasını beni sevdiğinden çok seven, bana layık değildir. Oğlunu ya da kızını beni sevdiğinden çok seven, bana layık değildir. Çarmıhını yüklenip ardımdan gelmeyen, bana layık değildir. Canını kurtaran, onu yitirecek. Benim uğruma canını yitiren ise onu kurtaracaktır. "Sizi kabul eden, beni kabul etmiş olur. Beni kabul eden de beni göndereni kabul etmiş olur. Bir peygamberi, peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan bir ödül alacak. Doğru bir adamı, doğru biri olduğu için kabul eden, doğru adama yaraşan bir ödül alacak.
Bu sıradan kişilerden herhangi birine, öğrencim olduğu için bir bardak soğuk su bile içiren, size doğrusunu söyleyeyim, ödülsüz kalmayacaktır." Mat 10:34-42
Kıssadan hisse!
01 Mart 2004 Pazartesi
Ben Şahitlerle Kuran hakkındaki bu konuşmalarımızdan, Kuranı bırakacağım derken, onların ortaya attığı şeylerle Kurana daha da bir merakla sarılıyordum. Aynı zamanda da hayret ediyordum. O insanların bu konudaki bilgileri çok azdı, hem de kasten taraf tutuyorlardı. Şimdi biri bana: “Müslümanlar daha mı çok biliyor?” diye sorarsa, tabii ki “hayır” derim. Zaten bütün bunlar Müslüman âleminin etkisiyle de olmadı mı? Müslümanların akılsızlığı ve kötü işleri sayesinde bu insanlar kendilerini haklı görmüyorlar mı? Yalnız Hıristiyanlık da farklı değil. Kısacası, Müslüman’a, Hıristiyan’a, Yahudi’ye bakarak bu kitaplar hakkında gerçek bir yorum yapılamaz. Eğer onlara inanılırsa, bu da Allah’a makbul bir inanç olmaz. Onlar insanı tam tersine bu kitaplardan uzaklaştırır. Yalansa dünyamıza bakın ve o dindarların meyveleri sayesinde kaç kişinin bu kitaplar hakkında bilgisi ve de ilgisi olduğunu görün. Çok az, tek tük değerli insanlar her dinden ara sıra çıkmıştır. Onları da kendi zamanlarına göre ya “deli” deyip, ya da hapse atarak, öldürerek dışlamışlardır.
Peki, ilgisiz insana nasıl bilgi verilebilir ki? Evet, çok doğru, fakat başka bir hakikatte, onların kendilerine gelenlere bilgi diye verdikleri, öğrettikleri şeylerle, sırf onlara hizmet etmeni, kendilerine esir etmeyi amaçlarlar da o insanlar bu yüzden ilgi duymamışlardır. Söyledikleri o süslü, şişkin sözlerle de insanların önüne yem atarlar. (2.Petrus 2:18-19) Gelsin de oltaya tutulsun diye. Bunlar hiç ilgisiz insanlar değillerdir ki. Hiç ilgisi olmasaydı zaten oraya gelmezdi. Fakat bu gerçekleri gören ilgililer de dediğim gibi, haklı yere ilgisiz oluverirler. O dinler aslında işleriyle insanları Allah’tan çalıp uzaklaştırıyorlar. Onlar için de bu büyük bir başarı! Çünkü zaten Allaha hizmet etmiyorlar.
Bu konularda çok kişi yanlış düşünür ki, ben de öyle düşünmüştüm. Mesela Yehova’nın Şahitleri, çizgiden çıkanı aralarından atarlar diyoruz. Şahitlerin arasından atılanlar aslında o organizasyon için bir kayıp değil midir? Partiler, takımlar, çoğunluğa bakar ve ne kadar üyesi olursa da bir o kadar daha sevinir diye düşünürdüm. Bunlar zart zurt diyeni aralarından attıklarına göre, diğerleri gibi insanlara yem falan atma tenezzülü göstermiyorlar diyordum. Hâlbuki yönetim kurulunun taktiği bambaşkaymış.
Onlar da yem atıyorlar, fakat bunu kendilerine fayda gelmeyecek bin tane olacağına, bir tane, ama kendilerinin sözünü dinleyen olması prensibinden yola çıkarak yapıyorlar. Kabacası «nerde çokluk orada bokluk» denilen söze de bir yerde uygun. Yük olur ancak diye istemiyorlar bile. Bizim milli güvenlik dersindeki Albayın: “Bir tugay piyade besleyeceğime, bir alay komando beslerim daha iyidir” dediği gibi. Yani on bin bitli piyade olacağına, bin komando olsun mantığı. Bunu Şahitlerin Amerika’daki yönetim kurulu da biliyor ve uyguluyor. Hem iş çoklukta azlıkta değil, menfaatte. Onlara güçlü, kuvvetli, paralı, kendilerini sırtında taşıyacak eşekler lazım. Bu adamlar çokluğa neden ihtiyaç duysun ki? Oy mu toplayacak da çokluğu arasın? O politikacıların işi. Hiç kralların bas bas bağırarak meydanlarda halka bir şeyler anlattıklarını gördünüz mü? Krallık babadan oğula geçiyor, adam bir de ses tellerini neden yorsun. Ara sıra teşrif edecekleri vakit halkın arasında el sallarlar, ister kabul edilsin ister edilmesin, verecekler ise öylesine de bir konuşma verirler. O koyun halk buna bayılır. Kalabalığın arasından şu insanüstü varlığı şöyle bir görsem diye neredeyse birbirlerini ezerler!
Ben bu konuda İngiltere’ye bakınca; bu krallığın, kraliçeliğin ve prensliğin ne anlamı var diyorum. Ne veriyor bunlar halka? Aldıkları kesin de bu akıllı, dünyada ahtapot gibi uzun kolları olan İngiltere’nin halkı neden hâlâ o krallara bakıyor? Krallar çok zorlu da onları aşağıya bir türlü indiremiyorlar mı? Aslında tam da tersi, onların çoğu bu kral ve kraliçeleriyle hatta övünürler. Bütün en meşhur, parlak kapaklı, renkli, cicili bicili gibi o dergiler, mecmualar neredeyse sırf bunların hikâyelerini anlatır. Resimlerini çekerler. Onlardan birini çişini yaparken yakaladı mı, bu konu büyük olay olur. Ne demek, kral işemiş! Ya da moruk olan kraliçe ayağı takılıp sendelemiş. Vay, al sana haber. Kraliçe bu, ayağı takılması olay olur tabii. Yatak odalarında birbirlerini şapmışlar, aylarca oku artık bunları. Siz bunları sıkıcı mı buluyorsunuz? İnsanlar bayılıyor. Hem o mecmualar babalarının hayrına çalışmıyor. Demek alan ve okuyan var ki, bu adamlar da böyle haberleri yayınlıyorlar. Bazen bu sarayın içine dışardan, sıradan biri gelin olarak girer. Şahitler için gökte meleklerle bulutların üstünde golf oynamak nasılsa, o kişi için de saraya girmek öyledir. Fakat içlerine girdikten çok kısa bir zaman sonra kişi büyük hayal kırıklığına uğrar, midesi kalkar, öyle bir öğürtü gelir ki kusmaktan kendini tutamaz ve o hayattan da kaçar. Başlar bunların kirli çamaşırlarını açmaya. Hepsi o kadar önemli değildir ama bir de aksi gibi o bunların en çok sevdiği şeyi de ister, yani para, tazminat gibi. Hiç üstünden çok bir zaman geçmez. Aa, oda ne! Bir kaza olur, o kadın da sevgilisi de ölür, yok olur. Tövbe tövbe bakın siz şu tesadüfe! Bir de öyle bir cenaze töreni düzenlenir ki, vay vay dedirtecek şekilde, şaşalı. Bu işi yapanların hepsi sevinçten uçacak ama şu adi gazeteciler olmasa! Bir de o törene gelen insanları göreceksiniz, sürüler halinde gelmişler. Milyonlar, taş kafalı milyonlar. Omuzlarının üstündeki taşıdığı kafa denilen o şeyle, belinin altında taşıdığı şey aynı. Hiç fark yok ki.
Ben bunları neden anlatıyorum? Politikadan falan mı bahsetmek istiyorum? Hayır, o işe karşı hiç de ilgim ve sevgim yoktur. Biz insanları bize anlatmak istiyorum. O kralları kraliçeleri biz kral veya kraliçe yapıyoruz. Sırtımıza alıp taşıyoruz. Eğilmişiz, sırtımıza da eyer koymuş bekliyoruz. Ee, bunu tabii ki biri otursun diye yapmışız. Hadi bu politik açıdan böyle diyelim. Bütün bunlarla biz yine de “hayır bu yük de yetmez” demişiz. Başımıza din adı altında papalar, hocalar, rabbiler, başkanlar, yöneticiler, organizasyonlar koymuşuz ve bindirmişiz sırtımıza. Bir de kim kime eşek olduysa ille de o sırtında taşıdığını övecek. Ona hiç laf ettirmez. Belki de o sırtında taşıdığını sevdiğinden, onu değerli bulduğundan övmüyor. İkide bir deh demesi, kıçına çomak vurması, topuklarıyla mahmuzlaması, hele bir de Teksas kovboyları gibi mahmuzlar dikenli ve demir yıldızlardan ise! Bütün bunlarla canı yanıyor, ama yine de ölüm var dönmek yok deyip, o taşıdıklarını ille de övüp göklere çıkaracak. Çünkü bir kötülerse, “neden taşıyorsun onları be adam” demezler mi. Hiç başka çarem yok dese, eşek olduğu ortaya çıkacak. O eşek olan insan da bundan çok utanıyor. Bazen acılara dayanamıyor, isyan edip başka bir yere kaçıp, başkasının ahırına sığınıyor. Hâlbuki ahır değiştirmekle eşeklikten kurtulunur mu? Oradaki ahırın sahibi bunu görünce, “bize bedava eşek geldi” diye sevinçten uçuyor. O kendini eşek yapan da içinden: “Bu yeni efendi öbüründen daha iyi, bak beni görünce ne kadar sevindi” diye düşünüyor. Ahırın sahibi ise onu bedava hazır buldu ya; hazır buldu diye sevinir, ama ona hiç değer vermez. Bedava elde edilen şeylerin değeri nasılsa, o da öyledir. O eşek bunu ne zaman fark eder? Bütün gücü bitip, hiçbir işe yaramayacak hale gelince mi? Maalesef genelde öyle. Artık iş işten de geçmiş demektir.
Yaşlılar mı daha çok güler çocuklar mı? Çocuklar mı dediniz? Çocuk aptal da yaşlılar akıllı olduğu için mi bu durum böyle? Gülmek eğer sevincin bir belirtisiyse, o zaman kim daha akıllı? “Yok canım, bunların birbirleriyle ne ilgisi var” mı diyorsunuz? Kim hep yürekten gelecek şekilde gülünecek olaylar yaşamak istemez? Hayret, herkes mi? Neden bu yaşlandıkça mümkün olmuyor? Eşekler de pek gülmez. Onun o güzel yüzü hep hüzünlüdür. Durumu en iyi eşekler Almanya’da, ya da başka bir Avrupa ülkesindeki hayvanat bahçelerinde. Hiç yük falan taşımak zorunda değiller. Esirler, ama yüksüz. Bu seferki örnekle harfi eşeklerden bahsettim. Fakat eşek misali insanlar ne Avrupa’da ne Amerika’da ne Asya’da ne de dünyanın başka bir yerinde, hiç de iyi durumda değiller.
Yaşlılar nasıl gülsün? Nasıl bir hayat yaşamış olursa da olsun şöyle bir hayatına, geçmişine bakınca, kimin sırtına binmişse de inmişse de, o birini eşek diye kullanırken başkası da onun sırtına binmiştir, bir başkası da öbürünün. Artık en altta kalanın canı çıksın. Çıkmıştır da bu sefer bir üstteki en alta inmiştir. Hâlbuki hepimiz dört ayaküstünde değil de, doğrulup iki ayağımızın üstünde neden durmak istemiyoruz? Allah eşeği eşek olarak yarattı, insanı da insan olarak. İnsan olarak değerimizi neden bilemeyiz? Pardon, yalnız kendimizin değil, birbirimizin, bütün insanlığın değerini kastettim. İnanın, o sırta çıkıp kendini taşıtanlar bile, kendi ayakları üstünde yürümeye başladıklarında daha mutlu olacaklardır. Bizlerin sayesinde adamların ayakları uyuşmuş, artık yürüyemez olmuşlar. Bir düştüler mi solucan gibi yerlerde sürünüyorlar! Ayakları tutmuyor ki kalksın. Biz şımartıyoruz. Hem onlara da yazık, iyilik yaptığımızı sanıp, aslında birbirimize ne kadar kötülükler yapıyoruz. Ya ezer, öldürür yok ederiz, ya da sırtımıza alır: “Artık tuvalete bile gitme, başıma et” deriz!
Bir zamanlar Allah’ın seçtiği millet olan İsrail’in başında ne bir kral ne de bir yönetici varmış. Ne vergi alan var, ne askerlik borcu olan. Bütün vereceği vergi günah işlemişse, pişmanlığını göstersin diye kâhine kurban götürmek. O zamanki kanuna göre kâhin, Allah’la kul arasında aracı olduğuna göre, kurbanı kişi bir yerde Allah’a vermiş oluyor. Onu da ancak “suç işledim” diye kabul edip de söylerse, hepsi bu. İlerde, Mısırdan kölelikten çıktıktan yaklaşık 400 sene sonra bu adamlar zamanın peygamberi olan Samuel’e gelip, “bizim başımıza öbür milletlerde olduğu gibi bir kral koy” diyorlar. Samuel çok öfkeleniyor. Bakın o zaman Samuel peygambere Allah ne diyor:
Fakat: “Bize hükmetmek için bize bir kral ver”, dedikleri zaman, bu söz Samuel’in gözünde kötü göründü. Ve Samuel Rabbe dua etti. Rab Samuel’e dedi: “Sana dedikleri her şeyde kavmin sözünü dinle, çünkü reddettikleri sen değilsin, ancak üzerlerine krallık etmeyeyim diye beni reddediyorlar.” 1.Samuel 8:6-7
Fakat Allah devam ediyor ve “Ancak onları açıkça uyar ve kendilerine krallık yapacak kişinin onları nasıl yöneteceğini söyle” diyor.
Bakalım ille de istedikleri o krallar onlara ne yapacakmış, bu işin kuralı neymiş? Okuyalım, hem de dikkat edin bütün bunları Allah söylüyor.
Samuel kendisinden kral isteyen halka Rabbin bütün söylediklerini bildirdi: “Size krallık yapacak kişinin yönetimi şöyle olacak: Oğullarınızı alıp savaş arabalarında ve atlı birliklerinde görevlendirecek. Onun savaş arabalarının önünde koşacaklar. Bazılarını biner, bazılarını ellişer kişilik birliklere komutan atayacak. Kimisini toprağını sürüp ekinini biçmek, kimisini silahların ve savaş arabalarının donatımını yapmak için görevlendirecek. Kızlarınızı baharatçı, aşçı, fırıncı olmak üzere alacak. Seçkin tarlalarınızı, bağlarınızı, zeytinliklerinizi alıp hizmetkârlarına verecek. Tahıllarınızın, üzümlerinizin ondalığını alıp saray görevlileriyle öbür hizmetkârlarına dağıtacak. Kadın erkek kölelerinizi, seçkin boğalarınızı, eşeklerinizi alıp kendi işinde çalıştıracak. Sürülerinizin de ondalığını alacak. Sizler ise onun köleleri olacaksınız. Bunlar gerçekleştiğinde, seçtiğiniz kral yüzünden feryat edeceksiniz. Ama Rab o gün size karşılık vermeyecek“
Allah’ın ne demek istediğini fark ediyor musunuz? Kral istemeleriyle onlar aslında açıkça: “Biz Allaha değil ama insana köle olalım” demiyorlar mı? Bütün bu hakikatleri duyan bu halk bakın hâlâ ne diyor:
Ne var ki, halk Samuel’in sözünü dinlemek istemedi. “Hayır, bizi yönetecek kral olsun” dediler, “böylece biz de bütün uluslar gibi olacağız. Kralımız bizi yönetecek, önümüzden gidip savaşlarımızı sürdürecek.” 1.Samuel 8:19-20
Hâlbuki bu insanların sıkıntısı ne ki ille de başlarına bir bela arıyorlar? Eğer kralsa, Allah onların başında zaten kraldı. Nitekim Allah: “Krallık etmeyeyim diye beni reddediyorlar” demedi mi? Allah kötü bir kral mıydı da, daha iyisi olan insanı kral olsun diye istediler? Okuyunca, “ne kadar saçma” diyoruz. Uygulamada ise, bizler de aynen o İsrailliler gibiyiz. Ne diyordu onlar? “Öbür uluslar gibi olacağız.” Bunların içi öteki ulusları neden çekiyor? Onların üstün olan yanları neydi? Onların orduları, askerleri, kralları varmış. Gözlerine ilk bakışta bu düzen hoş geliyor. Organize edilmiş ordular, aynı kıyafetler, belli diziler halinde düzenleri, onlara çok ama çok iyi gözüküyor. O kadar iyi ki, artık gerçeği dahi görmek istemiyorlar. Hâlbuki kim bu orduları oluşturanlar? Aslında onlar ne sanıyorlar? Kral dedikleri, sanki her şeyi tek başına o mu yapacak? Hayır, tam tersine, aslında her şeyi onlara yaptıracak. Hem de zorla. Ayrıca onlara kendi yükünü de taşıttıracak. Ellerinde olan en değerli şeylerini o kral alacak. Kızlarını, gençlerini, yiyeceklerin en iyisini, içeceklerin en lezzetlisini hep o kral sarayı ve hizmetkârları için kullanacak. Bunların böyle olacağını Allah ancak kısaca söyledi. Mukaddes Kitabın tarihinde ise o kralların bunların başlarına çok daha korkunç belalar getirdiğini okuyoruz.
Olaya yalnız o zamanki İsrailliler çok akılsız, kötüymüş diye bakmayalım. Çünkü onlar ne ise biz de oyuz. Onlar sadece insanlığa bir örnek olsun diye seçildi ve kaleme alındı. (1.Korintoslular 10:6-11) Allah tüm milletlerin tarihini, tecrübelerini yazdırtmaya kalksaydı, kaç tane Mukaddes Kitap olurdu artık siz düşünün. Daha bir taneyken alıp da okumuyor insanlar. Evet, o zamanki insanlar zamanımız insanlarından hiç de farklı değillerdi. Şimdiki teknik falan bizleri şaşırtmasın. İnsanların korkuları, kaygıları, çekememezlikleri, kıskançlıkları, para sevgileri, hırsları, nefretleri, menfaat duyguları, tembellikleri vs. o zaman da varmış. Aynı soruyu yine soralım, bu insanları o duruma iten nedenler neydi? Allah yerine neden bir insanı yeğliyorlardı?
Konuya başlarken, insanların kendilerini nasıl eşek yaptıklarından bahsetmiştim. Siz belki bu sözleri masal, espri ya da hakaretmiş gibi algılıyorsunuz. “Yok canım, insan hiç kendini böyle yapar mı?“ diyenleriniz muhakkak vardır. Şöyle bir düşünün. Aklınızdan, bilginize göre zihninizden, insanlık tarihini şöyle bir geçirin. Hep başımızda birileri vardır. Artık o nereye giderse, arkasından gitmişizdir. Çoğunluğu ise yokluğa götürüp, mutsuzluk getirmiş, insanlığa acı olmuşlardır. Neyse, bütün başımıza nelerin geldiğini bahsetmeyelim de, o şeylerin bizim başımıza gelmesi için biz neden eşektik, ondan bahsedelim. Dediğim gibi, dört ayaküstünde, sırtında eyerle öyle bekleyen biri aslında ne demek istiyordur? Bu: “Sırtıma bin ve beni istediğin yere götür, ben de seni taşırım” demek değil midir? Yani ben hiç düşünmeyeyim, o kafamı hiç yormayayım, bütün sorunları da dertleri de sen yüklen, ben sen ne dersen de yaparım. Sanki o sırtına aldığı kişinin kendi derdi sorunu olmayacak mı? Sırf senin mi derdini sorununu düşünerek seni koruyacak da kendini ona eşek ediyorsun? Bir tehlikede seni koruyup sanki kendi mi öne atılacak? Yoksa seni tehlikeye itip de kendi mi kaçacak? Tabii ki seni öne ittirecek, kendi de kaçacak; bu tabiatıyla zaten böyle. Eşek olmakla tehlikeden uzak mı kalınıyor? “Bırakın, ben düşünmeyeyim, uğraşmayayım” deyince o sorun ve problemler senin üzerinden kalkacak mı? Deve kuşu tehlikeyi görünce başını toprağa gömermiş, bu onu tehlikeden korur mu? İşte bu ve buna benzer soruları ve sorunları düşünmemek, bizleri o zamanki İsrail gibi eşek olmaya yöneltmiş. Bazıları sırta binmekten hoşlanırken, bazıları da sırta almaktan hoşlanmış.
Bu işlerin iç yüzünde hep tembellik ve korku yatar. İnsanlar yanlışlık yapmaktan korkar. Yanlış kararlar vermekten korkar. Sorunları düşünüp işin içinden çıkamaz. Bu sefer de sorumluluktan nefret edip kaçar. Bütün bu dertleri başka bir insan yüklensin diye düşünür. Bunlarla rahatladıklarını, rahat edeceklerini sanırlar. İnsanlar zaten hep iyimserdir. Gerçeklerden, hakikatten korktukları için iyimserdirler. Kral halka şu kötülüğü mü yapıyormuş, “olsun” diyor, “o benim başıma gelmez”. En kötüsünden şöyle böyle mi olacakmış, yine “bu durum beni bulmaz” diye geçiriyor içinden. Kötü şeyler hep başkaları için olacaktır, kendileri o kötü olayların hep dışındadır. Aman kendisi sakın hiç düşünmesin, yeter ki o kararlar vermek zorunda kalmasın. Onun adına bunları başkaları yapsın. Onun yerine başkaları düşünüp, sözde nasıl refaha gideriz diye hesaplasın. Bunu onun kendi cebindeki parasıyla yapsa da, olsun canım. O baştakiler sanki kendi cebindeki paralarla mı meclislere giriyorlar? Birbirlerini horoz dövüşçüleri gibi bedava mı yiyiyorlar? Kendi oğullarına mı güvenerek başka memleketlere savaş açıyorlar? Hayır, bunların hepsini, ama hepsini ve daha da fazlasını senden benden alarak yapıyor. O savaş açıyor, sen ve senin oğlun ölüyorsunuz. O para harcıyor, sen ben ödüyoruz. O zarar veriyor, yanlış kararlar alıyor, bunun cezasını sen ben çekiyoruz. Kendileri bu yüklere küçücük serçe parmaklarını oynatıp da dokunmuyor bile. O başa getirip de, “aman beni sen yönet” dediklerimiz, kravat ceket, şoförlü makam arabasıyla, en iyi yemekleri yiyerek, en iyi hizmetçileri kullanarak, hepsini de senin canından, tırnağından, etinden alarak, kopararak yapıyor. Adamlar o koltuğa 70 kiloyla oturup, daha ilk dönemde 120 kilo oluyorlar.
Eskiden krallar en cesur yiğitlerden seçilirmiş. En yürekli adamları kral yaparlarmış. Kahramanlıklar yapıp onları korusun diye savaşta da en önde onu gönderirlermiş. Şimdi devir değişti. En pısırık adamlar, karısından ödü kopan, çocuğuna söz dinletemeyen adamlar devlet yönetip, başkalarına savaş açıyor. Bırakın devlet yönetmeyi, bunlar dünyayı yönetiyorlar. Kendisi ise daima korunuyor. Etrafı, onun hayatını korumak için gözünü kırpmadan ölüme gidecek eşeklerle dolu.
Bunları başımıza almışız, hadi neyse diyelim. Bütün bunlar sanki yetmemiş, bir de bu duruma alıştık ya, Allah ile olan ilişkimizde bile kendimize baş aramışız. “Aman ne olur, ben yapamam, konuşamam, dua etmesini bile bilemem, Allah ile sen benim yerime konuş, sen benim yerime inan, sen benim yerime düşün, sen benim yerime araştır, öğren. Benim için sen dua et, cenneti garantile, ben seninle beraberim. Ne dersen de ben yaparım, yeter ki benim üzerimde sen ol” diye. Böyle diye diye, o altını tutamayıp donuna kaçıranları Allah ile olan ilişkimizde aracı etmişiz. Onlar da bu yüklerin altında sanki kendilerini mi ezdirecekler! Binmişler o eşeklerin sırtına, sıkmışlar ümüklerini, bir de: “Neyiniz varsa bize getirin, kötü, tembel günahkârlar, sizi münafık kâfirler, Allah bize öyle söylüyor” diyerek! Onlarda getirmiş, o kişilerden tir tir titremişler. Onlardan korktuklarının on binde biri kadar gerçek Allah’tan korkmamışlar.
Diyelim ki o başımıza koyduklarımız kim olursa olsun iyi, hem de onların çok iyi insanlar olduğunu düşünelim. Kendilerinde bir leke bile olmasın. Öyle olduğunu farz edelim. Peki, bunun bize ne faydası olacaktır? O insanlar bizleri kurtarabilir mi? “Hayır” diye okumadık mı Allah’ın sözlerinden? Unuttuysak peygamber Hezekiel’in kitabından tekrar hatırlayalım, orada:
Bana Rabbin şu sözü geldi: Âdemoğlu, bir memleket hainlik edip, bana karşı suç işleyince, onun üzerine elimi uzatır, ve onun ekmek desteğini kırar, ve üzerine kıtlık gönderir, ve insanla hayvanı ondan kesip atarsam; Nuh, Daniel, ve Eyub, bu üç adam orada olsalar da, salahları (doğrulukları) ile ancak kendi canlarını kurtarırlar, Rab Yehova’nın sözü. Hezekiel 14:12-14
…….Nuh, Daniel, ve Eyub onun içinde olsalar da, Rab Yehova’nın sözü, varlığım hakkı için, ne oğul ne de kız kurtarırlar; salahları ile ancak kendilerini kurtarırlar. Hezekiel 14:20
Hayret! Böyle yazıyor. Demek ki bir insan, ne kadar iyi de olsa, onun peşine takılmamız ille de bizi kurtarmıyor. Doğruluğumuz, iyi işlerimiz ile bizzat biz Allah’tan kurtuluş umabiliriz, ama eteğine yapıştığımız o doğru adamdan değil. O kişi kendi adına ancak kendini kurtarırsa da ne oğul ne de kız kurtaramayacak olduğunu bizzat Allah açıkça söylüyor. İnsanlar bu hakikatleri neden anlamak istemiyorlar?
Bu hakikat iyi birinin peşine takılınca böyle, peki yamuk ve kötü birinin peşine takılırsak nasıl? “Onun yüzünden oldu, ben o ne dediyse öyle yaptım, onun peşinden gittiğim için böyle oldu” bahaneleri bizi kurtaracak mı? Lütfen Mukaddes Kitabı açın ve 2.Krallar 17:7’den itibaren 23’üncü ayete kadar okuyun. İsrail’i, bizzat Allah’ın seçmiş olduğu bu kavmin sonunu ve neden bu sonun onların başlarına geldiğini görün. O kralların, ulusların, başa getirdiklerinin peşinde gitmenin ne olduğu hakkında ben konumuzla ilgili olan sadece bir ayeti yazacağım.
Bütün bunlar kendilerini Mısır Firavun`unun boyunduruğundan kurtarıp Mısırdan çıkaran Tanrıları RAB’be karşı günah işledikleri için İsraillilerin başına geldi. Çünkü başka ilahlara tapmışlar, Rab’in İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların törelerine ve İsrail krallarının koyduğu kurallara göre yaşamışlardı. Tanrıları Rab’in onaylamadığı bu işleri gizlilik içinde yapmışlardı… 2.Krallar 17:7-9Yeni çeviri
İşte, ille de “başımıza kral isteriz”dedikleri kralların onları nereye götürdüğünü gördük. Kendi kanun ve kuralları ile o ulusu yok ettiler. Bu insanlık tarihinde sadece İsrail’in mi başına geldi? Hayır, bu başa getirme, başkanlık, krallık, başbakanlık, papalık, müftülük, sadık ve basiretli köleler yapma hastalığı bütün ulusların, milletlerin ve zamanımızda daha şiddetli bir biçimde uygulanan bu kurallar bütün insanlığın üzerinde hâkimdir. Bu tutku, “ben yapamam, sen muhakkak daha iyi yaparsın” tutkusudur. Ne zavallı acınacak durumdayız. Ben bu yazdıklarımla şaka falan yapmadım. Anlattığım şeylerle abartmadım da. İnanın bizim bu yaptıklarımızı eşekler yapmaz, ama biz insanlar yapıyoruz!
Birçok insan, “başka türlü olmaz ki” diyor. Onlara göre başka türlü olması imkânsız. Hâlbuki Allah İsrail üzerinde verdiği örnekle bunun olacağını gösterdi. Hem de bizler gibi günahkâr insanlar, hatalı insanlar üzerinde yaklaşık 400 sene kralsız, başsız nasıl yaşadıklarını gösteren örnekleri kaleme aldırttı. Peki, o zaman bu milletin problemleri olmuyor muydu? Olmaz olur mu; peki, nasıl hallediyorlardı bu problemlerini? Mukaddes Kitabın Hâkimler bölümü sadece bu tecrübelerden bahseder. Başlarına gelen kötülükler hep kendi günahları, yani ahlaksızlıkları yüzünden oluyordu. Fakat yalvardıkları zaman yine de Allah onlara acıyor ve içlerinden bir kurtarıcı çıkarıyordu. Fakat bu kurtarıcılar onların başına kral falan olarak musallat olmuyordu. Onun da öbür insanlardan hiçbir farkı yoktu. Zaman zaman İsraillilerin kral yapma isteği onların zamanında da varmış, fakat hâkimler onların bu isteklerini hep reddetmişler. Hâkimler kitabının 8:22-23 ayetlerinde açıkça yazar. O hâkimi ve çocuklarını üzerlerine kral yapmak istediklerinde, “onlar üzerine ne kendisi ne de oğulları, RAB’bin saltanat edeceğini” söylüyorlar.
Aralarında olan problemler ve davalarda, her şehirde ileri gelenler denilen, sözüne, kendisine güvenilir insanlar vasıtasıyla hâkimlik yapan Allah’ın kâhinleri, Levililer vardı. Onlar da zaman zaman rüşvet alıp, eğri hükümler veriyorlardı. Bu gibi problemlerin her yerde var olacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bir iftira, adaletsizlik yüzünden ölüme mahkûm edilmiş, suçsuz ne kadar çok insan vardır. Öylede olsa bu eğri hüküm veren hâkimler ille de bir kral, bir yönetici anlamına gelmez. Hâkimlerin halkın üzerinde yetkileri vardıysa da bu bir kral gibi, bir başkan gibi değildi. Ancak hâkim olarak sınırlıydı. Yine bir olay olduğunda millet olarak hepsi bir adammış gibi kararlar alıyorlardı. Bir sorunda böyle bir araya gelip, o sorun hallolunana kadar uğraş verip, sonra yine hepsi evlerine dağılıyordu. Ne baş ne de kıç var, hepsi sanki bir adam gibi. Bunların tartıştıkları da oluyor, muhakkak çekiştikleri de. Onlar için en büyük yardımcı ölçü ise Allah’ın sözüydü. Onda bile sadece bir kişinin dediği doğrudur diye kabul etmek zorunluluğu yoktu. Hiç başaramadıkları davalar da oluyordu, o zaman Allah’a danışıp, soruyorlar. Allah da cevap veriyordu. “Şimdi biz sorsak bize de Allah cevap verir mi?” diye soran olursa; kralınız kim ise, başkanınız kim ise, kimin vasıtasıyla Allah’a yaklaşıyorsanız, Allah da: “Ona gidin bana neden geliyorsunuz” demez mi? (Hâkimler 10:10-14) Haksız mıdır böyle söylemekle? Yine de Allah bağışlayıcı, bizler O’nun merhametlerine sığınarak yaşıyoruz. O zamanki bu halkın da günahları olmasına rağmen onların kralları Allah idi. Haliyle de sorunlarında, büyük problemlerinde Allah’a danışıyorlardı. Fakat şimdiki Yehova Şahitlerinin sözüm ona sadakat diye yönetim kurullarına gösterdikleri güveni, çişimizi nereye yapalım gibi bir soruyu problem diye bu adamlar Allah’a getirmiyorlardı. Allah her ne kadar başlarında kraldıysa da insanlara kendi kendilerini yönetecek kafayı, yetenekleri, kabiliyeti, özellikleri de vermiştir. Onların da bu özellikleri kullanmalarını istiyordu. Yani Allah insanların aktif olmalarından yana. Dinlerde, devletlerde, yöneticilerde olduğu gibi Allah pasif, korkak, ne yapacağını bilmekte zorluk çeken, tembel insanlar yetiştirmek istemiyor. Bunlar insanları frenler, yeteneklerini boğar, yok eder. Çünkü insan denen yaratık her ne kadar kendini aşağılamışsa da yeryüzündeki en üstün yaratılışa sahip tek varlıktır.
Bu konuyla ilgili bir olayda en belirgin ve güzel örnek hâkimler kitabında 19. bölümden 21. bölüme kadar olan yerde yazıyor. Toplam üç bap ya da bölüm. İsrail’in içinde zamanla ahlaksız olan bir oymak ve onun yaptıkları hakkında. Orada tüm İsrail’in oymaklarının bir adammış gibi toplanıp, o kendilerine karşı olan oymağa nasıl hükmettiklerini hikâye ediyor. O ayette geçen sözler aynen şöyle:
Ve bütün kavm bir adammış gibi kalkıp dedi: “Bizden kimse çadırına gitmeyecek ve kimse evine dönmeyecek. Ve şimdi Gibeaya yapacağımız şey şudur, kura ile ona karşı çıkacağız” …Hakimler 20:8-9
Aralarında hiçbir başkan, kral, yönetici yok. Kavmin kendisi başkan, baş, yönetici. Bütün o ulusun bizzat hepsi. İnsanların birçoğundan: “Bu şimdi olmaz, o zamankiler yapmış ama biz yapamayız” diye düşünenler de vardır. Hâlbuki sözde komünizm buna benzer bir felsefeyle başladı. Fakat çok daha büyük bir baskı rejimi asıl bu sözlerin altından çıktı. Ben bu yazımla zaten ne öyle o zamanki İsrailliler gibi olmaya döneceğiz, ne de bir daha böyle bir şey olacaktır diyorum. Bekleyeceğimiz şeyler Allah’ın sözlerindeki kutsal kitapların verdiği mesajdan öte zaten gidemez. Gelecekte kral olarak yeryüzünü bir insanın değil, İsa Mesih’in göklerden yönetecek olduğunu da bu kitaplardan biliyoruz. Onu kral olarak atamış olan da bizzat Allah. Bir daha da böyle şeyler zaten olmayacak. Ancak herkes birbirine sevgi dolu olup, kimse kimsenin üzerinde baskı, yönetmek, hâkim olmak gibi yaptırımlar kurallar koyamayacak. Bunun adına cennet deniyor. Bu cenneti de hiçbir insan kurmayacak. Çünkü insan gücü bunu başaramaz. Yani insanüstü güce, Allah’a ihtiyacımız var.
Bütün bunlarla da, şimdiki yönetimlere falan karşı gelmek istemiyoruz. Çünkü Allah’tan olmayan, ya da Allah’ın müsaade etmediği bir yönetim yok. İncil’de bu böyle yazıyor. (Romalılar 13:1-7) Bu da yönetimlerin yaptığı her kötü, çirkin, Allah’tan uzak şeyleri Allah’ın kabul ettiği, onayladığı anlamına gelmesin. Nasıl ki her türlü kötülüğümüzde Allah cezamızı anında vermiyor, bize müsaade ediyor ise, hükümetlere de aynı şekilde müsaade ediyor. Allah’ın anında ceza vermemesi bizi cesaretlendirmesin. Maalesef ki cesaretlendiriyor. Hikmetli Süleyman Vaiz kitabında bunun böyle olduğunu yazıyor:
Mademki kötü işe karşı hüküm çabuk yapılmıyor; Âdemoğullarının yüreği bundan ötürü kötülük etmek için kendi içlerinde cesaret buluyor. Vaiz 8:11
Gelelim yine: “Bu imkânsız, geçmişte olan o şeyleri yapmak bizim başaramayacağımız şeyler” diyenlere. Hâlbuki insanlar bu kitapları okuyunca, genelde Yahudilere karşı, “o insanlar çok kötüymüş, inatçı, kafasız ve de imansızmışlar” gibi laflar atarlar. Madem onlar bu kötü denilen özellikler ile kralsız yüzyıllarca yapabildiler ise, biz de onlardan daha iyiysek, şimdi biz neden yapamıyormuşuz? İşimize gelince onlar yapabilir biz yapamayız, ya da tam tersine, onlar en kötü millet biz değiliz demek adalet midir? Dediğim gibi, onlardan farkımız yok. Onlar da Âdem’den geldi biz de. Var mı maymundan geldik diyenler? Var tabii, biz insanlıkta daha neler var neler. Maymundan da gelsek yine aynı cinsiz demektir. Maymun kimden geldi diye sormayalım! Çünkü o akıllılar bu yolla kendi insanlık soyunu bırakıp Allah’ın soyunu araştırmaya kalkarlar ve: “O zaman Allah nerden geldi?” diye bir soru sorarak, ille de maymundan gelmiş olmakta haklı çıkmak isterler. Böyle bir soruyla da gerçeği ispatladıklarını mı sanırlar! İnsanlar cevabı bilinmeyen sorular sorunca mı haklı olur? Ben biraz önce insanlara eşek dedim ama bir benzetme yaptım. Bunlar ise maymundan gelmeyi benzetme olarak kullanmıyorlar, tamı tamına öyle inanıyorlar. Yalana inanmak için kendilerini zorlayarak gerçeklerden kaçacaklarını mı sanıyorlar? Devam etsinler. Ne dedik, kimse kimse adına kurtuluş getiremeyeceğinden dolayı, hesap verebilecekler ise devam etsinler. Can kendi canı, beden kendi bedeni ve Allah hepimizin Allah’ı, ama gün gelecek herkes O’nun önünde hesap verecektir.
Çünkü iyi olsun kötü olsun, her gizli şeyle beraber her işi Allah hükme götürecektir. Vaiz 12:14
Kuran ile Mukaddes Kitap
Mukaddes Kitap ile Kuranı karşılaştırdığım zaman, -yine bana göre- Kuran’ın Allah’tan olmayacağına inanmam daha da imkânsızlaşıyordu. Ne kadar okursam ne kadar araştırırsam, Kuran’a daha da çok inanıyordum. En çok da Kuran’ın Allah sözü olamayacağını savunanlar ile konuştuğumda, onların ortaya sürdüğü nedenlerden ötürü. Belki de onlar bilmeden, farkında olmadan kendi inandıklarını söyledikleri Mukaddes Kitabı kötülüyorlardı. Çünkü kendilerine göre her “bu olamaz, Allah böyle bir şey istemez, yok, böyle bir şeyi Allah hiç yapmamıştır” dediklerinde, aynı ya da benzer bir olayı Mukaddes Kitapta buluyordum. Ya da “bu olay Mukaddes Kitapta geçmez, bu yanlış yazılmış, bu hiç olmadı” gibi tarih olaylarından bahsettiklerinde, araştırdığım zaman o olayın Mukaddes Kitaptaki ipuçlarını buluyordum ki, o olaya götürmesi çok mantıklı oluyordu. Bunların yanında da Mukaddes Kitapta hiç yazmayan, fakat o olaya Kuran’ın büyük ışık tutan hakikatleri de dikkatimi çekiyordu. Bunlar hakkında örnekler vererek anlatacağım ki yazdıklarım daha kolay anlaşılsın.
Hıristiyanlar Kuranı ellerine aldıklarında, nedense aynı noktasıyla virgülüyle bir Mukaddes Kitap görmek isterler. Müslümanlar ise Mukaddes Kitabı ellerine aldıklarında, aynı kafayla bir Kuran görmek isterler. O kitapların içindeki olaylardan ve anlamlarından ziyade, bazen gerçekten de aynı kelimeleri bile ararlar. Onların Mukaddes Kitap ile Kuran’ı kıyaslamaları, “bir yerde o kelime kullanıldıysa burada da neden kullanılmadı?” gibi bir eleştiri mantığına dayanır. Sanki sahte para arıyorlar, ama harfi anlamda. Araştırmak güzel ve de gereklidir. Hatta bu iş ne kadar titizlikle yapılırsa, o iş o kadar değerli olur. Buna ben zaten karşı değilim. Tam tersine, tüm bu kitapta zaten bu düşünceleri savunacağım. Yine sahte para arama metoduna gelecek olursam, bununla insanlar o kitapları böyle bir mantıkla araştırıyorlar, ya da karşı geliyorlar veya inanmayıp o kitapları atma yolunu seçiyorlar. Çünkü sahte para ile hakiki para arasında bir nokta, bir harf, bir çizgi, bir renk ne kadar küçükte olsa değişmemelidir. Bu para konusunun daha yüzlerce sayılabilecek özellikleri var. Kâğıdın kalınlığından, içindeki telinden, gölgesinden, özel ışık altında parlayan çizgiler falan hepsi de benzer olmalıdır. Bu mantıkla ne Mukaddes Kitap ile Kuran ne de başka peygamberlerin kitapları kıyaslanır. Hatta aynı kitapları bile aynı dilde, ama başka tercümelerle kıyaslamaya kalkarsak, o zaman Müslümanların ve orta çağ kilisesinin bas bas bağırdığı konuya tekrar döneriz. O da: “Bu kitaplar tercüme edilemez ve hatalı olur”. İki ayrı çevirmenin yaptığı Kuranın Türkçe çevirisi, noktası virgülüne kadar aynı mıdır? Ya da aynı dile tercüme edilmiş iki Mukaddes Kitap tercümesi, noktası virgülüne kadar aynı mıdır? Eğer bu karşılaştırma işinde böyle harfen sahte para arama metodu kullanırsak, bu işin sonu da “o zaman hepsi sahte” demeye gider. Bu tercüme işinde o kitapları kendi dilinde okumaya karşı gelenlerde de zaten aynı mantık vardır. Onların, nokta virgül hatasından bile ödleri kopar. Bununla da Allah’ın sözüne değer verdikleri, titiz oldukları için değil; çünkü o kitaplarda ne yazdığını kendileri de anlayamıyor ve de anlamak istemiyorlardır. Ancak kimsenin de kendilerinden ilerde olmasını istemezler. Bilip de karşı gelenler ise oradaki gerçeklerin öğrenilmesine karşılar. Bu da açıkçası, sıradan halkın okumasını imkânsız gibi gösterdikleri bu bilgileri, insanların okuyup, öğrenip, sonra da o kan emicileri yükleriyle birlikte sırtlarından atacaklarından duydukları bir korkudur bu. Sözüm ona bunu da iyi niyetle, o insanları korumak istiyorlarmış gibi bir bahaneyle yaparak. “Bu cahil insanlara Allah sözü mü verilirmiş? Ne olur sonra halimiz? Anlayabilir mi bunu o kafasızlar?” gibi bir mantıkla onları da koruyucu pozisyonundalar. Aslında o kafasız dedikleri halk bir öğrenirse zincirlerini kıracak. Olur ya belki de o insanlar bu yolla sırtlarına bağlayıp binlerce yıldır taşıdıkları esareti atıp, yüklerinden soyunacaklar. Nitekim de bilgi çoğaldıkça, öyle de oldu. Ne zaman ki bu Mukaddes Kitap tercüme edilmeye başlandı, ondan sonra da kıpırdanmalar, isyanlar başladı. Bu kitapların herkesin eline geçtiği zaman, o dincilerin kendilerini nasıl bir akıbetin beklediğini bilmeleri ise bir mucize değildi. Onların tabiriyle, “bu kitapları hangi kaz kafalı bile okusa”, onların her dediğine “âmin’i” artık zor diyecekti. Kısacası onlar insanları bu kitaplardan uzak tutmaya çalışmakla, sırf kendi menfaatlerini ve çıkarlarını korumayı amaçladılar, öyle olması için de hâlâ büyük bir gayretle çalışıyorlar.
Martin Luther’in Almanya’da 1534 yılında ilk Almancaya tercüme ettiği Mukaddes Kitap yayınlanmış. İngiltere’de bu işi daha önce İngilizceye çevirerek yapmış kişiler de var. Böyle insanlara kilise harp ilan ediyor. Bu insanları canlı canlı meydanlarda yakıyor. Fakat ne kadar baskı da uygulasalar, bu işi bir türlü kendi arzularına göre engelleyememişler. Aynı konu Müslümanların tarihinde de yaşandı ve hâlâ yaşanıyor. Hem o zamanlar kitap basımı ve matbaa ya yok ya da çok yeni. O da kilisenin baskısı altında. Kilise ilk matbaa bulunduğunda muhakkak göklere çıkmıştır. Sonradan yumuşayıp, ancak kendi amaçlarına uygun kitaplar basılırsa bu icadı selamlamışlardır. Yoksa onlara göre bu icat Şeytan işidir! Yine aynı hikâyeler ve aynı olaylar. Her yeniliğe Şeytan işi diye karşı gelmeler ise Müslümanlıkta da yabancı değildir. İslam âlemi ancak zaman bakımından onların arkasından gidiyor. Herhalde kafamız biraz daha ince olduğundan, geçmişte yaşanılan bu olaylardan ders almayı ille de geç anlamak istiyoruz!
1789 da Fransız ihtilali oluyor ve bu zihin bütün dünyaya sıçrıyor. Bununla en çok da Katolik kilisesi darbe yemiş oluyor. Bunlar o dincilerin hem tırnaklarının kırılıp, onları yok etme yoluna giden olayların başlangıç zincirini oluşturuyorlar. Tüm bunlar ise hep bilgiden kaynaklanıyor. Ne kadar çok bilgin olursa, eşeklikten kurtulup insan olmanda o kadar kolaylaşıyor. Yani sırtındaki yüklerden soyunuveriyorsun. Bunu da dinciler bildiği için, o tarihlerde bilginin „B” harfini bile ne duymak ne de duyurmak istemişler. Her bilgi denilen şey batmış onlara. Dünyanın yuvarlaklığından tutun, yer çekimine kadar, bu bilgiler dahi onları rahatsız etmiş. Kesip, asıp, yakmışlar. Şimdiki Yehova Şahitleri gibi. Burunlarını o halkın her yerine sokmuşlar. Bunlarla Müslümanlardan bahsetmedim, daha hâlâ Hıristiyanlardayım! Çünkü Hıristiyan âlemi Müslümanlığı ve dolayısıyla da Osmanlı İmparatorluğunu barbar olarak gösterirler. Kendi tarih kitaplarında onları medeniyet düşmanları diye öğretirler. Dünyadaki her yönetim ve idare şeklinde bu çoğu zaman da doğrudur. Yine de insan içinden: “Be adam kendi gözündeki kalası görmezde, neden başkasının gözündeki çöpü görürsün?” diye İsa’nın sözleriyle onlara bağırmak istiyor.
Olsun, bu düşmanlık güden her millette her ülkede aynı. İki komşu bile yan yana evlerde otururlarken, kapalı kapılar ardında hep birbirlerini çekiştirirler. Daha ileri gidip mahkemelik olmaları, en ileri medeniyetteki bu Avrupa’da sıradan güncel olaylar halinde. Böyle on binlerce, yüz binlerce olaylar varmış. Bunlar o kadar basit olaylar ki. Ya adamın bahçesindeki ağacın dalı öbür adamın bahçesine sarkmış, ya da onun köpeği öbürünün bahçesine işemiş! Parkta arabasının arka tekeri hiç rahatsız etmese de onun arsasının üzerinde duruyormuş! Daha komik ve anormal olaylar da var, bana bunları yazmak ayıp ve gereksiz geliyor. Bu gibi nedenlerle insanlar birbiriyle kan düşman olduysalar, bu insanlar Osmanlıya nasıl düşman olmasın? Bir de bu Osmanlıyı yok etmek için o dinciler haçlı seferleri düzenlemişler. Hâlâ şaşırırım. O kadar millet, bütün Avrupa bir araya geliyor ve Osmanlıya saldırıyor. Bu çapulcu sürülerinin her birine o zamanın kilisesi tarafından cennet vaat edilmiş. Şimdi Saddam cihat ilan etti diye alay ediyorlar. Peki, Hıristiyan geçinenler hâlâ ne yapıyor? Saddam cihat ilan edip, eskimiş bu bayat numaralara başvurayım dedi ama olmuyor. Aslında düşman kuvvetli, yoksa olacak da!
Ne farkı var bu toplumların, bu milletlerin, bu insanların? Ne olur sizler karar verip, sizler söyleyin. Her biri: “Ben senden çok daha üstünüm” diye birbirlerine nasılda kabarırlar! O sözde insanlıktan yana Avrupa ki, Amerika artık iyice rezalet bayrağını çekti, bunlar insan hakları, özgürlük, demokrasi diye yırtınırken, bütün o milletler Müslümanlara karşı yapılan her savaşta, içlerinden hepsi bir memnunluk duyar. Ölen her Müslüman için, adeta sanki bir kazanç zevki tadarlar. Ben bu duyguları Yehova Şahitlerinde bile gördüm ki, sözüm ona içlerinde en beynelmilel olan bir Hıristiyan dinidir. Hiç ırk, dil, millet ayırımı yapmadan kapı kapı insanlığa Allah’ın Krallığını ilan eden insanlar bunlar. “Bize gelin, kurtulursunuz” diye sözüm ona kurtuluş haberi götürüyorlar! Bu gibi ırksal düşmanlıklar, küçük görmeler onların içinde bile varsa… Peki, bu düşmanlık nereden geliyor?
-Müslümanlara nereden geliyorsa, onlara da aynı kaynaktan geliyor olmalı. Bu kaynak ne, ya da kim? Aynı soruyu Aziz Nesin’in Tatlı Betüş adlı romanının kahramanı kadın soruyor. “Ah! Şu pisliğin kaynağını bir bulabilsem” diyordu. İnsanlardaki bu nefret ve kinlerin kaynağını Resul Yakup Allah’tan aldığı ruhla şöyle açıklıyor:
Aranızda bilge (hikmetli) ve anlayışlı olan kim? Olumlu yaşayışıyla, bilgelikten doğan alçakgönüllülükle iyi eylemlerini göstersin.
Ama yüreğinizde kin, kıskançlık ve bencillik varsa övünmeyin, gerçeği inkâr etmeyin.
Böyle bir bilgelik, gökten inen değil, dünyadan, benlikten, cinlerden gelen bir bilgeliktir.
Çünkü nerede kıskançlık ve bencillik varsa, orada karışıklık ve her tür kötülük vardır.
Ama gökten inen bilgelik her şeyden önce paktır, sonra barışçıl, yumuşak ve uysaldır. Merhamet ve iyi meyvelerle doludur. Kayırıcılığı ve ikiyüzlülüğü yoktur. Yakup 3:13-17 (Yeni Çeviri)
Aslında sadece bu ayet bile pisliğin kaynağını açıklamıyor mu? Bunun hemen sonraki bölümünde, yani 4’üncü bölüm ya da bapta, resul Yakup çok daha enteresan geçeklerden bahsediyor. Lütfen Mukaddes Kitabı kendiniz açıp yerinden okuyun.
Zaman ve devrin değiştiğini bu dinciler de fark etti tabii. O kadar çok üyelerini kaybettiler ki. Şimdi ellerine kitapları almışlar öyle kapı kapı gidiyorlar. Fakat aldanmayın, bu sadece dış görüntü. Uygulama ise aynı orta çağda sahip olunan zihniyetteki gibi. Sadece taktik değiştirdiler. Başka isim, başka etiket, hatta bazen ayrı çatı altında da olsalar, yine aynı şarkıyı söylüyorlar. “Biz ne dersek o doğrudur, bu kitapları bizden başka kimse anlayamaz. Ben ne dersem sen milimi milimine, harfi harfine o yolda yürü. Bu kitapları okusan bile, ancak bizimle birlikte olursan anlarsın, fakat inat ederek, kafana göre gidip ‘ille de anlarım’ deyip okursan da başını bir yere vurursun” şarkısı bu. O başa da önce kendileri vurur. Hep aynı tas aynı hamam. Sizin derdiniz bilgi miydi, alın size bilgi diyerek geliyorlar. Kelime cambazlığı mesleğine zamanımızda avukatlık, ya da politikacı deniyor. Hâlbuki bu işi artık benzin pompacıları bile biliyor. Dinciler bütün bunların arkasından mı gidecek!
Ben çocukken hatırlarım, samimiyetle: “Allah’a inanıyorum” demek, ya da dua etmek, sanki utanılacak bir şeydi. Bu yalnız bizim çevremizde mi böyleydi. Her yer muhakkak farklıdır. Bizler de Allah’a inanmayan ateist değildik. Kafamıza göre, aydın denilen ilerici sınıf gibi inanıyorduk. Bu yüzden bizim aile çevresinde ibadet, din falan hiç de öyle sempati görmüyordu. Ancak dini sadece o nüfus kâğıdında geçenlerdendik. 70’li 80’li yıllarda Avrupa’daki Müslümanların içlerinde en sempati gören, ya da uyguladıkları belli şeyler vardı. En meşhurları domuz eti yememek ve bir de başörtüsü ki, bu erkeklerin kıskançlığına dayanır. Bu işi de mecbur Allah’a mal etmek istiyor ki madara olmasın. Dediğim gibi sadece kıskançlığa dayanan bir uygulama. Yoksa önceki konularda da dediğim gibi, Allah’ı sevdiğinden, noksansız emirlerini yerine getirme isteğinden, namuslu, doğru, sözüne güvenilir, dürüst biri olduğundan dolayı değil. Bunların hepsini yapıp da eşler arasında sadakate de önem veren birileri olsalar, haydi neyse denecek. İlk fırsatta başkasının karısıyla, kızıyla yatağa girmek için can atarlar ama karılarına başörtüsü taktırırlardı. Domuz etinin günahı ise daha bir enteresandır.
Hem olayları sadece Şahitler ve Müslümanlar olarak değil de, insanların bilinçaltına yerleştirilen günah işleme kavramları olarak algılayalım. Biz Almanya’ya geldiğimizde, dini görev ve vazife olarak Müslümanlarda gördüğümüz en dikkati çeken konu, dediğim gibi domuz eti meselesiydi. Bir ara içki diye şarap da mesele gibi gözüktüyse de şarap yerine Rakıya sarılmakla Müslümanlığı kurtarmaya çalıştılar! Bunu yapan adamlar nefes alıp verdikleri kadar yalan söyleyen, güvenilmez, dolandırıcı, kavgacı, kumarbaz, içkici, evine doğru dürüst bakmayan, pis kokulu bir yaşantıya sahipken, “Ama biz domuz eti yemiyoruz” derlerdi. İnek, ya da dana etini bir Alman kasabından almaya bile çekinirler, hatta çoğu da almazdı. Çünkü onlara göre yıkansa bile o makineye, bıçağa domuz eti değmiştir, yani mundardır. O zamanlar Türk dükkânları, kasapları ve onlara ait yiyecek mamulleri falan hiçbir şey yoktu. Almanya’ya bu yiyecek sebze bolluğu, yabancı ülkelerin kültürlerinden gelmiştir. Başlangıçta yiyecek, sebze üzerine ait Türklerin ağzına göre hiçbir şey yoktu dersek, yalan söylemiş olmayız. Hatta Türkler canlı koyun satın alıp, bodrum katlarda o koyunları gizli gizli kestiler. Kanı akıtılsın, domuz tutan el değmesin de yiyeceği şey mundar olmasın diye! Bunu gören Almanlar şaşırıp, öfkeden göklere çıktılar. Gerçekten de bizim Türkler domuz eti yememe konusunu her konudan üstün tuttu. O ilk gelenlerin her biri, genel evlerde düşüp düşüp kalktılar. Alman, Yugoslav kadınlarından dost tutup, onlardan gayri meşru çocuklar yaparak, Türkiye’deki karılarını, çocuklarını ihmal ettiler. Almanya’ya gelenlerin kadını da erkeği de bu durumlara düşmek zorunda kaldı. Alman devleti karı koca değil de o aileleri tek tek birbirinden ayırıp, kopararak kendi ülkesine çalıştırmaya getirtti. Bu adamları böyle bir pis hayata iten devletin o politikası oldu. Başlangıçta nedense, ne düşündülerse, onları aile olarak bir arada almak istemediler. En büyük neden o insanların kendi ülkelerinde kök salmalarıydı. Baktılar ki en pis işleri bunlara yaptırıyorlar, eh o korkuda kalmadı. Çünkü hizmetçiyle uşak çalıştırma lüksünü kim sevmez ki?
Türkler işçi bulma kurumlarına karı koca Almanya’ya gelmek için beraber yazıldılar. Bunların çocukları falan da vardı. Sıra kime önce çıktıysa o alındı. Öbürü beklemek zorundaydı. Bazen bir yıl, bazen iki yıl bazen de hiç belirsiz bir zaman bekleyecekti. Ancak kadın ya da koca, o Almanın koyduğu ağır şartları yerine getirebilirse, o zaman istek yaptırarak geride kalan ailelerini getirtebiliyorlardı. Bu zor şartları yerine getiremeyenler, orada burada bulduklarınla düşüp düşüp kalktılar. Onlardan çocukları oldu. Kanunları ise, o çocuk yaptığı ve onlarla hiçbir zaman bir aile olmadığı kişilere zorla tazminat verdirtti. Kocasını bırakmak zorunda kalıp da Almanya’ya yalnız gelen kadınlar ise, onlar da başka erkeklerle düşüp düşüp kalktılar. Yine karılarını bırakıp yalnız gelen kocalar ise yıllarca evlerine mektup dahi atmadan, o kadınları Türkiye’de yokluk içinde, muhtaç, bir sürü çocukla bırakıp, Almanya’da metresler tuttular. Bu adamların vatanlarındaki çocuklarını, karılarını Alman adaleti bilmek istemedi. Yıllar sonra ben Alman vatandaşı olacağım zaman, benim on beş sene önce ayrıldığım eşimden çocuğum var mı yok mu diye bilmek istemeleri ve bu belgeyi getirmezsem Alman vatandaşlığına alınmayacağımı söyledikleri zaman, ister istemez aklıma bu olaylar geldi. Demek ki Alman vatandaşlığına girerken, taa senin on beş sene önceki, o ülkenin kanunları önünde ayrıldığın eşinden çocuğunun olup olmadığının varlığını araştırıyor! Yani sözde sana, “yükümlülükten kaçma” diyor! Ama Alman vatandaşı olmak istemezsen kaçabilirsin! Tüm bu uygulamalar o kadar komik, adaletsiz, insanlıktan uzak ve saçmadır ki.
Neden o insanlar böyle çirkin, ahlaksız olayları yaşamak zorunda bırakıldılar? “Örnekte hata olmaz” derler ya, bir örnek verelim. Farz edelim insanları yokluk içinde hapsedeceksin. Hiçbir şey ve yiyecek vermeden. Gözlerinin önünde de ekmekler olacak, ama çalan cezalandırılacak, öldürülecek. Bakacaksın, hangisi çalmıyor namuslu, ya da kim çalacak namussuz diye. Çalmayıp açlıktan ölen namuslu, çalanları ise öldürün diyeceksin! Her iki durumda da sonuç ölüm. Onlara göre biri namuslu öbürü hırsız olarak ölüyor. Bu da bir mantık işte. Bunlar mantıksızlık mantığı. Almanlar getirttikleri Türk işçilerine ilkönce bu mantığı uyguladılar. Hâlbuki Almanya’da arabanızı kilitlemeden bir yere gidin ve bunu da bir polis görsün, ceza yememeniz işten bile değildir. Nedenini de övünerek anlatırlar. “Sen arabanın kapısını açık bırakmakla kişiyi hırsızlığa teşvik etmiş oluyorsun” derler ve: “Eğer senin araban kitli olsaydı o insan bu hırsızlığı yapmaya cesaret edemeyecekti, geçip gidecekti” diyerek açıklarlar. Yani normal, hırsızlıkla hiç ilgisi bile olmayan sıradan bir insanın, önüne kolay erişilebilir fırsat geçtiği zaman o da çalabilir mantığını savunuyorlar. Çok doğru değil mi? Peki Türkleri çalışmaya getirirken bu devletin bilgisi, kanunları, mantığı neredeydi?! Onlara kendi ülkesindeki bir hırsıza, ya da hırsız olabilecek bir insana verdiği değeri bile vermediler. Ben yaşanılmış bu tecrübelerden şunu anlatmak istiyorum: Allah insanları aynı şartlar altındayken kendilerinin yapmadıkları ama başkalarından bekledikleri değerlere göre de yargılayacaktır. Bir insan çok basit ve de yanlışlıklarla dolu olabilir. Normal olarak bu insana hükmetmeye kalktığımızda ona, “beklenilen değerleri neden yapmadığı” sorulur. O insan bu değerleri düşünmemiştir, ya da hiç bunları yapmaya alıştırılmamıştır. Aldığı eğitim ve seviyesi çok düşük bile olabilir. Diyelim ki bunların hiçbiri göz önüne alınmadan da o insana ceza verilir, baskı uygulanır, toplumun dışına itilir vs. Bu eğer adaletse şu da unutulmamalıdır, aynı değerler o hükmedenden, ceza vermeye uğraşandan, toplum dışına itenlerden de beklenmeyecek midir? Bir insan bu değerleri hiç önemsemiyorsa da karşısındakinin tepkisinden dolayı, “kardeşim senin kendinin yapmadığı şeyleri sen başkalarından neden bekliyorsun” demez mi? Bu yüzden İsa:
“Hükmetmeyin ki hükmolunmayasınız. Çünkü ne hükümle hükmederseniz, onunla hükmolunacaksınız; ölçtüğünüz ölçü ile de size ölçülecektir.” derMatta7:1-2’de.
Evet, o insanlar şartlar itibariyle de olsa Allah’tan uzak olan her türlü şeyleri yaparlarken, domuz yemediler. Gerçi çok sıkışıp da içi çektiği için, o eğlence yerlerinde mangalda yapılan domuz sosisini yiyen Türklere de rastlamışımdır. Bu adamlar her türlü yamukluğu yaptıklarında vicdanları hissizken, domuz yedikleri zaman vicdanları onları günlerce, aylarca, belki de bir ömür boyu rahatsız etmiştir! Bu durum Yahudilerin İsa’yı öldürmek için önemle üzerinde durdukları sebt* günü kuralına benziyor. İsa’dan, eli kurumuş, kambur, felçli, kör, kötürüm insanları neden sebt günü iyileştiriyor diye nefret etmeleri gibi. Şahitler de gizli, açık her çirkin şeyi yaparlar ama kan almazlar. Yahudi, sebt gününü tutmadı diye İsa’yı öldürür. Müslüman domuz eti yemez ama her yamukluğu yapar. Yehova Şahidi kan almaz ölür, alanı da ölüm oğlu ilan eder, ama hayatı boyunca gözü daima üç kuruşluk menfaatleri aramaktan, siyah ile beyazın farkını göremeden geçirmiştir! Bunlar dünyadan aldığımız dini eğitimlerden milyonda bir iki örneği. (*Sebt veya Sebat günü: 6 gün çalışılıp yedinci gün istirahat etmek, çalışmamak. Allahın Musa’ya verdiği on emirden biri.)
Zamanla, eğer o zamana kadar aile hâlâ parçalanmadıysa, Türk işçileri karılarını-kocalarını getirttiler. Her biri başörtüsü taktı. Takmayanı dahi taktı. Hâlbuki o erkekler buradayken ne yaptılarsa, o zaman zarfında onların da karıları kim bilir oralarda neler yaptılar, yapmak zorunda kaldılar. Ya da ilk önce buraya gelenlerin karıları neler yaptıysa, onların da kocaları oralarda kim bilir neler yaptı. Dedikodu, kavga, düşmanlık, yalan, zina, namussuzluk o başı örtülülerde yok muydu? Bence öbürlerinden daha az değildi. Belki gizli yapıldığından dolayı daha da çirkindir, ama öbürlerinden az olduğunu kim söyleyebilir? Öbürü hiç olmazsa kendini kendi gibi tanıtıyor, neyse o. Ya “inanıyorum” diyeni, hem de Allah adıyla, bu işi bir de örtü altından yapıyor. Leke de sadece o kişiye değil, geçen konularda dediğim gibi Allah’a da geliyor ki, bu çok korkunç. Ben o insanlar “kıçlarını açsınlar” demiyorum, fakat o insanlar ne yapıyor ise ne ile kendine dikkati çekiyor ise, o da leke alacaktır. Bu davranışları onlar Allah adıyla yaptıklarına göre, dikkati de inandıklarını söyledikleri Allah’a çekiyorlar. İster bunu başörtüsüyle yapsın, isterse Türk bayrağını arabasına yapıştırarak yapsın. Başörtüsü onun imanına, bayrak da onun milliyetine dikkati çekecektir. Dikkati çektiği ne ise o şeye, yaptıkları işlerle ya leke ya da izzet getireceklerdir. Bin tane iyi şey yapılsa da şu kural değişmez; bütün dikkat daima birkaç yapılan kötü şey üzerine çekilir. Maalesef de bizlerin binlerce yamukluğu, ancak birkaç da doğruluğumuz oldu. Ama Müslüman olarak domuz yemedik! Yehova Şahidi olarak kan almadık! Yahudi olarak Sebt’i bozmadık. Her türlü savaş, gaddarlık ve insanlara olan nefretlerimize rağmen Hıristiyanlar olarak ise hiçbir Noel’i kaçırmadık. Bravo bizlerin bu imanına ve ona bağlı işlerine. Kim bilir Allah bizleri bu gayretlerimizden ötürü ne kadar taktir ediyordur!
Şahitler Mukaddes Kitap ellerinde kapı kapı giderler dedik. O Şahidin davranışı ve yaptığı şeyler ile kişi ya o kitaba karşı sempati ya da soğukluk duymaz mı? Müslümanlık da aynı değil midir? Düşünsenize, her Müslüman’ım diyen doğru, sözüne güvenilir, dürüst, tertemiz bir görüntüsü, kokusuz bir yaşantısı, bilgili bir imanı, barışçıl bir tabiatı olsa. Bir de genelde Müslümanların çoğunluğu böyle olsa, bu bütün dünyada nasıl bir etki bırakır? Oysa o Müslüman’ım diyenler bu saydığım meziyetlere tam ters bir durumda, pislik içinde, kavgacı, cahil, menfaatçi, sevgi ve merhametten yoksun, kaba, hırsız, terbiye kuralı nedir bilmez olursa nasıl bir etki bırakır? Benim hiç cevap vermeme gerek yok sanırım. Müslümanlık sadece baş örtmekle, domuz yememekle mi olur? Aslında yaptığı işlerden dolayı o insanlar başkalarının gözünde gâvur, başkaları da onların gözünde gâvur olarak kalmaya devam edecek. Domuz yiyen ne kadar çok doğru ve de temiz insanlar vardır, başı açık ne kadar Allah’a sadık ve dürüst kadınlar da vardır. Tam tersine domuz yemeyen ve başı kapalı ne kadar çok sahtekâr, gaddar ve namussuz hem erkek hem de kadın yok mudur? Bunlar hakikatleri içeren gerçekler değil midir?
Bunun böyle olduğunu bilen bazı organizasyon taraftarları, mesela yine Şahitler, kendilerine leke gelecek diye o kendi üyelerini sıkboğaz ederler. Dünya genelinde dış görünüşlerine ve bırakacakları imaja çok dikkat ederler. Ta ki kendilerinin adına leke gelmesin. Bu sefer de o kadar gereksiz kanunlar çıkarıp, duruşlar alıyorlar ki, bu da birçok doğru adamı yok ediyor. O yamuk olanlar hemen o sıkı ortama ayak uydurup, cambazlığını yine yapıyor. Fakat doğru adam eziliyor. Bu durumlar dünyanın sonuna, yani bu sistemin sonuna kadar böyle kalacaktır. Allah’ın kitaplarında tekrar ve tekrar: “İnsan gücü ve adaleti bunları değiştiremeyecek” diye geçiyor. (Yakup 1:20)
Önüme çıkan her Şahitle Kuran hakkında konuşup tartışmam, dediğim gibi bende “Kuran Allah sözü olamaz” sonucunu çıkartmadı. Bunlara: “Sizin kendi düşünceleriniz değil de bu konuda yönetim kurulunuzun yazdığı bir yayın falan yok mu” diye sordum. Çünkü küçük bir açık buldular mı hiç çekinmeden kişiyi laf bombardımanına tutarlarken; sıkıştıklarında, cevap veremeyecekleri bir durumda ise: “Biz sadık ve basiretli köle olan yönetim kurulunun dediğini yaparız” diyorlardı! Mademki onlar şahsiyetsiz robotlarmış, ben de onların o sadık ve basiretli efendilerinin bu konuda ne dediklerini bilmek istiyordum. Bernd araştırıp bulmuş ve varmış. Türkçe ismi şimdi Gözcü Kulesi olan bu dergilerde, Almanca olarak 15 Eylül 1965’de Wachtturm isimli dergilerde, Kuran hakkında bir seri yayınlanmış. Çünkü Kuran hakkında her kafadan çeşitli sesler çıkıyordu. Hem de saçma ve anlamsız olan ne sesler. Onları bu kitaba yazmıyorum, bence çok anlamsız ve cahilceydi de ondan. Ancak içlerinden mantıklı gibi gözükenlerini yazmaya çalışacağım. Yine de hepsini yazmama imkân yok, ancak aklıma gelen, önemli saydığım yerlerin bir kısmını işlemeye çalışacağım.
Bu yazı serisini bana getirdiler ve okudum. Konu her on beş günde bir çıkan bu dergilerde 15 Eylül’den 1 Kasım’a kadar sürmüş. Bu yazıların dışında direk olarak ben Şahitlerin hiçbir yayınlarında Kuran hakkında negatif bir şey yazdıklarını okumadım ve yayınladıklarını da duymadım. Tam tersine, Türkçe yayınlarında Müslümanları çekmek için, Kurandan alıntılı ayetler kullanırlar. Mukaddes Kitabı okumaya, araştırmaya, inanmaya teşvik etmek için, Kuranın ayetleri sık sık geçer. Hem Kurana inanmazlar, “ama bak senin kitabında da böyle yazıyor” derler. Bence yanlış değil. Gerçekler konuşulduğu müddetçe insanların böyle yollara başvurmasını sahtekârlık olarak görmemek lazım. Bir yandan sadece Müslüman kesime çıkan yayınlarda Kuran iyi teşvik kaynağı gibi gösterilirken, asıl gerçekler onların bu kitaba olan iticiliklerini gizlemeye çalışıyordu. Bence işte bu doğru değil. Bunun yerine açıkça: “Arkadaş ben bu kitaba inanmıyorum ve Allah’tan olamaz, fakat senin inandığını söylediğin kitapta dahi bizim kitaplarımıza inanman emredilirken, sizin bu yaptığınız nedir?” deseler “gel anlından öpeyim” diyeceğim. Sözüm ona çiçeği büyütürken, büyümesi için kökünden çekmekle kopacağından korkuyorlarmış! İnsanlara önce böyle kibar sözlerle yanaşırlar, sonra o bahsettiği çiçeğin köküne kazık sokarlar.
Neyse, gelelim bu dergilerde geçen konulara. İlerde ben bu konularla ilgili ta New York’a kadar bile gidecektim. Bu dizilerin Türkçesi hiç çıkmamış. Ben Almancasından okuyup yine en önemli konuları aşağıda kaleme alacağım. Zaten o kadar uzun da değil, yaklaşık 15 sayfalık bir şey. Bu düşünceleri ise sadece Yehova Şahitlerinindir diye algılamayın. Bu kritikler bütün Hıristiyan âleminin ve hatta Müslümanların bile kolayca inandıkları düşüncelerdir. “Müslüman’ım” diyen bir insan, doğuştan bu Müslümanlık etiketini almıştır, fakat zihni ve yüreği hakiki Müslümanlıktan çok uzaklardadır. Aynı şey de Hıristiyan, Yahudi ve başka dinler adı altında doğan insanlar için geçerli. Genelde herkesin dini kimliği doğuştan aldığı gibi kalıyor. Çok az insan bir değişiklik yapmaya kalkıyor. Bunun doğru bir değişiklik olup olmadığı da başka bir soru. Aşağıda Kuran hakkındaki, onun inanılmazlığı konusunu, elimdeki Şahitlerin o tarihlerdeki yayınlarından alarak, konuları başlıklar altında yazarak işlemeye çalışacağım.
İnanırlığı Hakkındaki Soru-15. September 1965 der Wachtturm
Bu paragraf altında „Muhammed’in peygamber olduğuna dair ne gibi ispatları ve mucizeleri var?” deniyor. Musa ile kıyaslama yapılıp bir örnek veriliyor. Musa peygamber olarak görevlendirildiğinde Allah’a: “Ya bana inanmazlarsa? Sözümü dinlemez, ‘Rab seni göndermedi’ derlerse, ne olacak?” diye sorması ele alınıyor. (Mısırdan Çıkış 4:1-31) Allah ise ona gösterdiği üç mucize ile bu problemin halledilmiş olduğundan bahsediliyor. Kavim de bunu görünce inanıyor. Yine kırk yıl boyunca Musa vasıtasıyla çölde İsraillilerin birçok sayısız mucizelere Şahit oldukları yazıyor. Mesela gök gürültüleri, şimşekler, zelzele, ateş, duman vs. gibi. (Mısırdan Çıkış 7’den 15 bölümlerine kadar; 19:16-18; ve Yasanın tekrarı 8:14-16)
Sonra Muhammed ile İsa Mesih karşılaştırılıyor. Hatta Yahya peygamber hapisteyken öğrencilerini İsa’ya gönderip sorduruyor, “Mesih sen misin yoksa bir başkasını mı bekleyelim?” diye. İsa da teşvik edici haber gönderiyor. “Körlerin gözleri açılıyor, kötürümler yürüyor, cüzamlılar temiz kılınıyor, sağırlar işitiyor, ölüler diriliyor ve müjde yoksullara duyuruluyor.” O zamanki dindarlara da İsa yine şu karşılığı veriyor, “Eğer babamın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin.” (Matta 11:5; Yuhanna 10:37-38)
Kuran’da ise, “Muhammed’e iman etmeyenlerin ve kendisinden mucize görmek isteyenlerin onu yalancı, sahtekâr olarak nitelediklerinin” yazdığı belirtiliyor. Evet, böyle ayetler var ama Şahitlerin gösterdikleri yerlerin bazıları tam konuya ışık tutmayan ve ilgisi olmayan ayetler. Ben yine de onların orada yazdığı ayetlerin yerlerini size olduğu gibi yazacağım. Altını çizdiğim yerler konuya daha uygun ayetler. Belki bir hata yapmış olabilirler. (Sure 2:112; 10:40; 11:18; 17:91/95; 21:5-6)
Şahitler devam ederek, Kuran’da Muhammed’i dinleyenlere ise tekrar ve tekrar, onun sadece bir elçi ve uyarıcı olduğundan bahsediyor diye yazıyorlar. Ama bu asıl konudan sapmaktan başka bir şey de değil deniyor. Asıl konu da “Muhammed neden Musa gibi, İsa gibi mucize yapmamış?! Geçmişte peygamberlerin mucizeler yapmasına rağmen insanlar onlara yine de inanmamışlar. Fakat bu Allah’ı mucize yapmaktan da alıkoymamış.” (Sure 3:184-185, 5:42 ; 9;70 ) diye iddia ediyor Yehova’nın Şahitleri Kule yayınları mecmuasında.
Konuyla ilgili Cevap:
Muhammed’i Musa ile karşılaştıran Yehova’nın Şahitlerinin en azından Mukaddes Kitabı gerektiği gibi anlamadıkları kesin. Yasanın Tekrarı ya da Tesniye denilen Musa’nın beşinci kitabının en sonunda, Musa’nın ölümünden sonra şöyle bir ayet geçer:
“Ve Rabbin Mısır diyarında, Firavuna ve bütün kullarına, ve bütün memleketine yapmak için Musa’yı gönderdiği alametler ve harikalarda, ve bütün İsrail’in gözü önünde Musa’nın gösterdiği bütün kuvvetli elde, ve bütün dehşette, Musa gibi Rabbin yüz yüze bildiği bir peygamber daha İsrail’de çıkmadı” (Tesniye 34:10-12) der. Musa’dan sonra birçok peygamberlerin gelmesine rağmen, bu ayetler alâmet ve mucize konularında hiçbirinin Musa ile kıyaslanmayacağına dikkati çekiyor.
Arkasından kıyasladıkları İsa Mesih geliyor. Musa 1500 sene önce İsa’nın geleceği hakkında peygamberlikte bulunarak ölümünden önce şöyle dedi:
Allah’ın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak; O’nu dinleyeceksin. (Tesniye 18:15)
Mukaddes Kitap kaç tane peygamberin geldiğinden bahseder? Sadece Musa ve İsa mı Allah’ın peygamberiydi? Hayır, en az 40 tan fazla yazar peygamber varmış. Bunlar Mukaddes Kitabı yazıp bu hale getirmiş kişiler. Allah’ın Mukaddes Kitaba yazı yazmamış ismi geçen peygamberleri de varken, hiç ismi bile geçmeyen birçok peygamberler de var. (1.Samuel 10:10; 1.Krallar 13:1-32; Resullerin işleri 21:9-10) Artık onların sayılarını siz düşünün.
Eğer Şahitlerin kafasına göre giderek “sadece mucize yapmak bir kişiyi peygamber yapar” dersek, Mukaddes Kitapta birçok Muhammed gibi sahtekâr peygamberler de var dememiz gerekir. Onlar mucize yapmadı ama peygamber olarak kabul ediliyor. Ben sadece açıkça yazan bir ayeti göstermek istiyorum.
Çok kimseler O’na gelip dediler: “Gerçi Yahya hiç alamet yapmadı; fakat Yahya’nın bu adam için hep dedikleri doğru idi.” (Yuhanna 10:41)
İncil’de geçen kayıtta, vaftizci Yahya’nın hiç mucize yapmadığını o insanlar kabul edip açıkça söylüyorlar. Yehova Şahitlerinin bu yazılarına dayanarak Muhammed’i peygamber olarak kabul etmeyeceksek, Yahya da Hezekiel de Yeremya da İshak da Davud, Süleyman ve daha bir sürü peygamberler öyle göklerden ateş indiren, denizleri yaran, nehirleri kana döndüren, ölüleri dirilten, anadan doğma körlerin gözlerini açan, duman bulutu, ateş direği bulutu falan göstermemişler. Şahitlerin kritiğine göre, o zaman bu adamların hepsi sahtekârdılar ve Allah onları göndermemiştir!!!
Fakat biz Şahitlerin mantığını bir kenara bırakıp, gelelim bir peygamberi peygamber yapan özelliğin ne olduğuna. Bu konuda Allah Musa’ya bir ipucu veriyor.
Ancak bir peygamber kendisine söylemeği emretmediğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler yahut başka ilahların ismiyle söylerse, o peygamber ölecektir. Ve; Rabbin söylemediği sözü nasıl bilelim diye yüreğinden dersen; peygamber Rabbin ismiyle söylediği zaman o şey olmaz, ve çıkmazsa, Rabbin söylemediği şey odur; peygamber küstahlıkla söylemiştir ondan yılmayacaksın. (Tesniye 18.20-22)
Demek ki bir peygamberin daha sağlığında söylediği, ilan ettiği en az bir peygamberliğin olması gerekiyor. Bunun da tabii ki 500 sene sonra gerçekleşecek olması beklenemez. Yoksa Allah: “O dediği şey çıkmazsa yalan söylemiştir, onu öldüreceksin” demezdi. Çünkü o kişi kimse, 500 sene yaşamayacaktır. Demek ki o peygamber daha sağken yakın bir zamanda gerçekleşmesi gereken bir peygamberlikte bulunmalı. Bu şartı Muhammed yerine getiriyor. Buna ilerdeki konularda zaten değineceğim. Yine de bir peygamber 500-1000 sene sonra gerçekleşecek şeyler hakkında peygamberlikte bulunamaz mı? Bulunur tabii, ama kastedilen bu değil, kastedilen o kişinin peygamber olup olmadığının güvenilirliği hakkında. Fakat yine de şunu unutmayalım ki, Allah’tan gönderilmedikleri halde yalancı peygamberler de hem harikalar yapmışlar hem de gelecekte olacak şeyleri söylemişler ve de olmuş. Çünkü Allah yine bu konu hakkında şöyle uyarıyor:
Eğer aranızda bir peygamber, yahut rüya gören çıkarsa, ve sana bir harika yahut bir alamet verirse, ve bilmediğiniz başka ilahların ardınca yürüyelim ve onlara kulluk edelim, diye hakkında söylediği o alamet yahut harika vaki olursa; o peygamberin yahut rüya görenin sözlerini dinlemeyeceksin; çünkü Allah’ınız Rabbi bütün yüreğinizle, ve bütün canınızla seviyor musunuz diye bilmek için Allah’ınız Rab sizi deniyor. Tesniye 13:1-3
Bu ayetler bize bir peygamberin özelliği hakkında, mucize yapması gereklidir diye bir şartı yine öne sürmüyor. Tam tersine, Allah’ın kendisiyle hiçbir ilişkisi olmayan sahtekârların dahi bu gibi alametler ve harikalar yapabilecekleri belirtiyor. Bu gibi örnekleri Allah bize Mısır’da, Musa ve Firavun ilişkisinde, büyücülerin neler yapabileceğini anlayalım diye açıkça zaten gösterdi. O büyücüler de nehirleri kana döndürdü, kurbağaları çağırdılar ve onlar da itaat etti, sopayı yılan yaptılar. Çıkış 7:10-11 ve 21-22; 8:6-7 ayetleri bu konulardan bahseder. Bunları yapabilen o büyücüler Allah’tan değildi. Öyle olduğu halde onların da belli bir sınırları var ve bu sınırda durduklarını, yapamadıklarını gördükleri şeyde onlar dahi açıkça kabul edip “bu işte Allah’ın parmağı var” diyorlar. (Çıkış 8:18-19) O büyücülerin ne kadar güçleri olup olmadığını Allah sanki bilmiyor muydu? Musa’ya neden daha başlangıçta onların yapamayacakları bir mucizeyi vermiyor? Bizler anlayalım diye. Bu gibi işleri yapan insanların ille de Allah’tan olması gerekmediğini vurgulamak için Allah bu yolu seçiyor. Son günler hakkında peygamberlikte bulunan Yuhanna, Vahiy ya da yeni tercümede Esinleme adlı kitabında, canavara benzetilen Tanrı karşıtının, gökten ateş dahi indirecek kadar büyük alametler yapacağını boşuna yazmıyor. Vahiy: 13:11-17
İsa gibi birinden bütün İncillerde (Yani Matta, Markos, Luka, Yuhanna’nın kitaplarında) o halkın daima mucize istediklerini görüyor ve okuyoruz. Hâlbuki o yapılan mucizevî şeyler onların gözleri önünde cereyan ettiği halde bu adamlar: “İlle de bize bir alamet göster” diyorlar ise, onların bu isteğine İsa da karşılık vermiyorsa, bu İsa’yı sahtekâr yapmaz ki. Çünkü İsa onların ısrarla olan bu taleplerine şöyle karşılık veriyor:
“Kötü ve vefasız kuşak bir belirti istiyor! Ama ona Yunus'un belirtisinden başka bir belirti gösterilmeyecek.” Sonra İsa onları bırakıp gitti. Mat 16:4
İsa o insanlara: “Utanmıyor musunuz, ben gözleriniz önünde o kadar mucize yapmadım mı?” demiyor. İsa’nın Yunus’un belirtisi diye bahsettiği olay ise, öldürüldükten sonra üçüncü gün dirilmesi. Yani Yunus nasıl balığın karnında üç gün kaldıysa, İsa’da bu örneği kullandı. Dirildiği zaman da sadece inanlılar topluluğuna göründü, inanmayanlara değil. O halde inanmayanların İsa’nın dirildiğine de inanmaları için bir nedenleri yoktu. Bu mantıkla Yahudiler hâlâ İsa’nın Mesih olduğuna inanmıyorlar. Şahitlerden, ya da aynı zamanda bütün Hıristiyanlardan hiç farkları yok. Yahudiler nasıl İsa’ya inanmıyorlarsa, Hıristiyanlar da Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna inanmazlar. İnanmamak için de ortaya sürdükleri nedenler yüzünden ben, “birbirlerinden farkları yok” diyorum.
Bütün bu hakikatlerden sonra hele Muhammed’in hiç mucize yapmamış olması, benim O kişiye karşı güvenimi daha da çok arttırıyor. Çünkü bu adam bir sahtekâr olsaydı, o zamanlar sahip olduğu o kadar taraftar ile mucize gibi bir olay uydurması ve de yapması işten bile değildi. Eğer Muhammed’e gelen vahiyler Allah’tan değil de Şeytandan olup, aldatılmış bile olsaydı, o zaman da en azından firavunun büyücülerinin yaptığı şeyleri yapamaz mıydı yani? Bunu da “Muhammed neden bir mucize yapmadı” iddiasında bulunan Hıristiyanlara cevap olsun diye yazıyorum.
Konuları hep kısa keseceğim, yoksa bütün konular çok uzayacak. Gelelim ikinci konuya.
Kuranın Edebi Mucizesi-15. September 1965 der Wachtturm
Bu paragraf altında Şahitler, Müslümanların: “Kuranın kendisinin edebi bir eser olarak mucize olduğunu” vurgulamalarının komik olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Müslümanlar: “Bu yazıları Muhammed’in kendisinin yazamayacağını” vurgulayarak, bir mucizedir diyorlarmış. Kuranda da: “Aynı ya da benzer, bu kitap gibi bir kitabı kimsenin getiremeyeceğini” vurguladığını söylüyorlar. (Sure 2:24-25; 10:38-39; 17:89)
“Tartışılmaz bir şekilde kabul edilmelidir ki Kuranın başka yerlerinin aynı şekilde değerli olduğu söylenemez. İyi bir edebi eser gereksiz tekrarlar yapmaz” diye geçiyor Gözcü kulesi yayınlarında. İsa, Musa, Âdem ve daha başkaları hakkında devamlı tekrarlar varken, 55. surede 79 ayette 31 defa ‘Tanrınızın hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz’ diye geçmesi, gereksiz bu tekrarlardan ötürü Kuran edebi bir eser sayılamazmış. (Ben bu surede 79 ayetli Kuran görmedim, hepsi 78 ayette bitiyor. Herhalde başka tercümelere baktı. İngilizce falan. Olabilir)
Şahitlerin, surelerin isimleri hakkında da eleştirileri var. Mesela örümcekten sadece 29’uncu surenin ancak ortasında dolaylı gibi bahsetmesi, arıdan da 16’ıncı surede, karıncadan da 27’inci surede, en son bakara denilen, anlamı inek olan inekten de 287 ayetli bu surede ancak yarım düzine kadar bahsedilmesi.
Hikâye yazarı Carlyle, kahraman peygamberi Muhammed’i yücelten kişi dahi: ‘Kuran edebi bir mucize eseri olarak algılanmamalı’ demiş. Yine aynı kişi birçok insanın içinde: ‘Ben bu kadar sıkıcı, karışık, kötü bağlantılı bir kitap okumadım’ demiş.
Hıristiyanlığın dahi çok keskin kritikçilerinden Gibeod adındaki bir tarihçi de Kuranın belli bir güzelliğinin yanında, çok uzatarak, sıkıcı tekrarlarda bulunduğunu söylemiş.
‘Fakat Muhammed’in okuma yazması olmadığını da unutmamak lazım’ diyen Müslümanlara da Muhammed’in başarılı bir ticaret adamı olduğunu vurgulamak lazım diyor. Nitekim işvereni olan o zengin dul kadınla da evlendiğinden bahsediyor.
Kısacası bütün bu gerçekler ışığı altında Kuranın kesinlikle Allah’tan vahiy edilmiş olacağı söylenemezmiş.
Konuyla ilgili cevap:
Birincisi ben edebiyatçı olmadığım için bu konular hakkında eleştiri yapmam da ayıp olur. İkincisi ise insanların bu kitaplardan, Allah’ın insanlara gönderdiği uyarılardan böyle şeyler beklemeleri beni şaşırtıyor. Mukaddes Kitap olsun Kuran olsun, bunlar Allah’ın insanlığa verdiği kendi hakkındaki bilgileri ve çeşitli gerçekleri içerir. Mesela yeryüzü ve insanlığın yaratılışını anlatır. İnsanlığa yol gösterici bir rehber gibidir. Bütün bunlarla da bu kitaplar Allah’ın amacını, emirlerini, nasihatleri, gelecek ile ilgili ümitleri, bilgileri ve daha sayamayacağım birçok konudaki hakikatleri verir. Fakat bazı insanlar: “Bu kitaplar bir organ nakli, ya da tansiyon düşürme konusunda bilgiler verir mi?” gibi başka şeyler bekler! Bu kitaplar tıp kitabı değildir ki! Fakat tıp hakkında ne yazarsa o doğrudur. Ya da bir ev yapımı hakkında, nasıl bina edileceği konusunda da ayrıntılı bilgi vermez. Yine bu kitabı, mimarlık mühendislik kitabıdır gibi de algılamayalım. Fakat mimarlıkla ilgili konuda ne yazıyorsa o doğrudur. Hatta bazıları vergi uzmanlığı, cinsel problemler, edebi eser, şiir, siyasi bilgileri içeren bir kitap gibi algılar çıkarmak istiyorlar. Zaman zaman bütün bu konular hakkında da bahsedilmesine rağmen, bu kitaplar tek başına bunlardan hiçbiri olarak algılanmamalıdır. Bir gerçek varsa, o da bahsettiği bu konular hakkında, -az da olsa çok da olsa- onun doğru ve yerinde olduğudur.
Fakat Şahitlerin yaptığı bu kritiklere cevap vermeden de geçilmez tabii. Başında da dediğim gibi, bu insanlar Kuranı kötüleyeyim derken, ellerindeki savundukları kitabı kötülemiş oluyorlar. Edebi bir eser derken, bu edebiyattan da ne beklediğimiz önemli değil midir?
Önce surelerin isimlerine gelelim. Elimizdeki ister Mukaddes Kitap olsun ister Kuran olsun, bunların içindeki ayetlerin numaraları, bölümleri ya da bapları, sureler ya da o surelerin isimleri insanlar tarafından verilmiştir. Yoksa bu kitaplar vahiy edilirken, işte bilmem şu numaralı ayet, şu numaralı sure ya da bap olarak vahiy edilmedi. Bu bizlere kolaylık olsun diye insanların düşündüğü bir metot, bence çok da faydalı bir yöntem. Kuranın içindeki bu ayetler ve sureler de zaman sırasına göre düzenlenmemiş. Hatta bazı Kuranı tercüme edenler bu duruma kızıp, onları vahiy ediliş zamanına göre sıralıyorlar. Ki, bunu tam olarak hatasız bileceklerine nasıl güvenebilirler ben bilmiyorum! Yaşar Nuri Bey ağabeyimiz böyle yapıyor, ama bence okuyucu için bazen karışıklık ve zorluk oluyor. Fakat yine de saygı duyarak bakıyorum. Bu da olmalı. Bana zor geliyor diye, ille de yanlış denmez ya?
Bizim alışa geldiğimiz Kuranın sureleri, başlangıçta en çok ayetli olanları geliyor ve daha sonra en aza doğru gider şekilde düzenlenmiş. Onlar da bunu, okuyucu ilk aşkla okumaya başladığı zaman hızla ilerleyip sonradan hızı kesildiğinde küçük surelerle sıkılmasın mantığıyla yapmışlar. Ne fark eder ben anlamıyorum, ha Ali Mehmet, ya da Mehmet Ali gibi. Önemli olan zaman sırası mı, yoksa bu işin anlamı mı? Dizi film değil ki bu sırasını kaçıralım. Sakın Yaşar Bey abimiz bana kızmasın. Eğer başlangıçtan beri onun yaptığı bu tarih sırası düzenine göre düzenlenmiş bir Kuran elimizde olup da, Yaşar bey gibi birinin Kuranı alıp şimdi alışılagelmiş düzeninde olduğu gibi bir yenilik getirseydi, zannedersem yine pek sempatiyle bakmazdım. Çünkü ha öyle ha böyle ne fark eder? Tek zorluk araştırma yaparken, birine ayetler gösterirken oluyor. Onun elindeki Kuran başka benim elimdeki başka bir şekilde düzenlenmiş. Öbür taraftan da yeniliğe karşı gelirsem, bana ne demezler! Muhakkak onun da faydalı bir yanı vardır diyeyim. Ayrıca Yaşar Bey benim yıllarca ilan ettiğim ve herkesin gözünde deli, çıldırmışsın denilen şeyler hakkında cesaret ederek gerçekleri dile getiren bir kişi. Mesela sünnet ve Müslümanların boş adetleri veya bayramlar konusunda. Her konuda hak veremesem de saygı duyulacak hakikatleri dile getirdiği için minnet duyuyorum. Herkes Yaşar Hoca gibi gayretli, cesur olsaydı, sanırım Müslümanlık bugün başka yerlerde olurdu.
Neyse, anlatmak istediğimiz bu surelerin isimleriydi. O zamanın insanları “bu sureye ne ad koyalım demişler”, ve kendilerine göre az ya da çok hangi konudan bahsediliyor ise o ismi vermişler. Ne olur yani? Dediğim gibi bu isimler ve numaralar bizlerin araştırmada, yerlerini açıp bulmada kolaylık olsun diye yapılmış bir yöntem, aynen Mukaddes Kitap gibi. Mukaddes Kitaptaki baplar, ayet numaraları, kitabın ismi sonradan insanlar tarafından koyulmuştur. Bunlar ile o kitabın içindeki hiçbir anlam bozulmuyor ki. Mademki gerçekler böyle ise, bu yüzden mi bu kitap Allah’tan olamazmış? Mukaddes Kitapta da aynı ve benzeri şeyler yok mu? Mesela Samuel kitabı ismi Samuel olduğu halde, bütün hepsini aynı kişi kaleme almıyor ki. Bu isim altında başka peygamber yazmaya devam ediyor. Musa’nın kitabının sonu da öyle. Hıristiyanlar «Musa’nın beşinci kitabı» diye bilinen «Tesniye» ya da yeni Türkçesiyle «Yasanın Tekrarı» kitabının sonunu Musa yazmıyor. Ne fark ediyor ben yine anlayamıyorum. Bunların yaptıkları isim, etiket, nokta virgül hastalığı. Ya da sahte para arama mantığı. O kitapların sözlerindeki anlama neden bakmak istemiyorlar!
Kuranın 55. suresinde de 31 kere aynı tekrarlar yaptığından bahseden kişi, muhakkak ama muhakkak Mukaddes Kitabı ya hiç okumadı ya da kasıtlı böyle bir aptallığa başvuruyor. Mesela Mezmurlar kitabının 53.bölümü ile 14’üncü bölümü neredeyse tamı tamına aynı şeylerden bahseder. Kelimesi kelimesine aynıdır. Bütün dört İncil’de Matta-Markos-Luka-Yuhanna aynı olaylardan bahseder. Bu bana göre bir saçmalık değildir. Tam tersine, İsa’nın Mesih olduğuna, dört şahidin ağzıyla Allah şahadet ettiriyor. Fakat biz onların akılsızlığı gibi konuşmaya devam edelim ve Kuranı Mukaddes Kitapla kıyaslayalım. Çok şükür ki Mukaddes Kitaba inandıklarını söylüyorlar. Hâlbuki o kitapların içerdiği hakikatlerden o kadar uzaktadırlar ki.
Mezmurlar’da yine bölüm 107 de: Rabbe inayeti için, ve Âdemoğullarına olan şaşılacak işleri için şükretsinler! Diye sık sık 5-6 ayette bir aynen geçer. Yine bunların mantığıyla akılsız olmamız gerekiyor ise, Pavlus’un dediği gibi akılsız olacağım. Mezmurlar`ın bölüm 136’sında 26 ayetlik bu bapta, “Çünkü inayeti ebedidir” diye 26 kere geçer. 26 ayette 26 tekrar! Bu adamlar ise 79 ki 78 ayetli surede, “31 defa aynı şey nasıl yazılabilirmiş” diyerek bu kitabın Allah’tan olamayacağını savunuyorlar! Nedene bakın! Yine devam edelim. Mukaddes Kitabın 1. ve 2. Tarihler; 1. ve 2. Krallar kitabında da aynı olaylar anlatılır. En büyük göze çarpan ilk fark, Krallar kitabı on sıptlık İsrail’in ve ayrıca bölünmüş başka krallık olmuş iki sıptlık Yahuda krallığının tarihlerinden ve olaylarından bahsederken; Tarihler kitabında sadece Yahuda krallığının tarihinden ve olaylarından bahseder. Zaman zaman bu krallık İsrail kralları ile iş birliğindeyse, kısaca bu da aynı kitapta işlenir, o kadar.
Bana göre bu tekrarlar çok faydalıdır. Anlayışa ve yanlış yorumları çürütmeye ışık tutan hakikatlerdir. Küçük değişiklikler ve ayrı görüş açılarından bakarak ama aynı olaylar anlatıldığında, insan çok daha açık ve net görülecek bir anlayışa sahip olur. Bazıları yüzeysel bir bilgiyle: „Aa! Bakın burada böyle, şurada da başka türlü yazıyor” mantığı ile bu kitapları çürüttüklerini sanırlar. Aynen Kuranı ya da Mukaddes Kitap eleştirenler gibi. Ya da harfi anlamda sahte para arama metodu gibi.
Sanmayın ki bu akılsızlığı Hıristiyanlar yapıyor. Aynı şeyleri Müslümanlar da yapıyorlar ki, bir de ellerinde Mukaddes Kitabın sahte olduğuna dair hiçbir kanıtları olmayacak şekilde yazılmış Kuran olduğu halde! “Gâvura kızıp da oruç bozmak” dedikleri tam bu örneğe uygun bir sözdür. Zaman zaman onların örneklerinden de bahsedeceğim.
Mezmurlar kitabı orijinal İbrani’ce yazıldığı dilde, gerçekten de edebi eserdir. Mesela 119’uncu Mezmur böyle kafiye düzeni içinde yazılmıştır. Bizlerin diline çevrilince tabii bu düzen yok oluyor. Kuranda da böyle yerler var. Fakat başka dilde bu özellik kaybolup gidiyor. Çünkü tercüme edilirken bizi ilgilendiren yanı tabii ki anlamı oluyor. Ben Arapça bilmediğim ve başında da dediğim gibi edebiyatçı falan da olmadığımdan dolayı, bu konular hakkında fazla bilgi veremem. Sadece edebiyat şairi, edebiyat aşığı insanlar için yazılmış kitaplar değildir bunlar. Öyle olduğu halde, bu gibi insanlar bu kitaplarda büyük bir doyum bulurlar. İlahi denilen, yani kutsal yazılardaki ayetleri musiki aletleri ile şarkı gibi söylemede bazı yerler gerçekten de bir eserdir. Mezmur’un anlamı zaten bu. Şiirlerde, ilahilerde nakarat denilen tekrarlar vardır. Bu gibi tekrarları Mukaddes Kitapta da Kuran’da da zaman zaman görmemiz çok normaldir.
Ben bunun değerini anlayamam. Çünkü dediğim gibi o dilleri bilmediğimden, şiir, kafiye, edebiyat adamı da olmadığımdan, bu konuları size anlatıp ispat edemem. Bunu, yani ilahi söylemeyi Müslümanlar da Hıristiyanlar da Yahudiler de yapar. Durum tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da çığırından çıkmıştır o başka. Bu yüzden o ayetlerde geçen bu gibi tekrarlar okuyucuyu sıkmak için değildir. İlk yüzyıldaki İsa’nın takipçileri sopalarla dövülüp zindanlara atıldıklarında, ayakları tomruğa bağlı olarak kan revan bir şekilde, o zindanlarda ilahiler söyleyerek rahatlık bulmuşlardır. (Elçilerin işleri ya da Resullerin işleri 16:22-25). Sanırım Mukaddes Kitapta bu konuda en meşhuru Davud peygamber. Zaten Mezmur demek; «musiki aletiyle çalınan ilahi» demektir. Müslümanların Zebur diye bildikleri, Kuranda da böyle geçen bu kitabın ismi, Mukaddes Kitapta Mezmurlar diye geçer. Yeni tercüme Türkçe Mukaddes Kitapta da bu kelimeyi öyle eski şekliyle bırakmışlar. Mezmur yazarlarından biri de Hazreti Davut. Peygamberlik değeri taşıyan, gelecekteki olayları, öğütleri, tesellileri, ümitleri ilahi söylemekte kolaylık olacak şekilde olsun diye esinlenerek, Allah’tan aldığı ruhla yazılmıştır. Mesela 119’uncu Mezmur kafiye düzenine göre, hatta her bir mısrası başlangıçtaki o harfle yazılmıştır. Hece sayılarından kafiye ve harf dizisine kadar uyum içinde orijinal dilinde (İbrani’ce) yazılmıştır. Dediğim gibi ben bu konularda gerçekten de çok cahilim, anlatırken dahi hatalar yapabilirim. Anı şey Kuran için de geçerli. Yer yer böyle ayetler var. Bu yüzden de zamanında Muhammed karşıtı olanlar O’nu, “deli bir şair” diye suçlamalarda bulunuyorlar. Saffat (37):36 ve El Hakka (69):41 Bu yüzden böyle tekrarları Kuranda da Mukaddes Kitapta da görmemiz bir anormallik değildir. Bu durumları bence normal görmeyenler anormaldir.
Sesi güzel hocalar, mevlit okutmalardan zevk almalar da bu konudan kaynaklanır. Dediğim gibi bu ilahi söyleme şekli bile çarpıtılmış bir şekilde kullanılıyor. Ölünün arkasından ölü için bir şey okunmaz, ama arkada kalanlar için yapılan bir rahatlamadır bu durum. Mesela Yahuda Babil’e sürgüne gittiği zaman, Yeremya’nın Mersiyeleri denilen kitap bu amaçla yazılmıştır. Mersiye «ağıt» demektir. Genellikle ölünün arkasından okunur. Kişi ya da kişiler duyduğu acıyı dile getirmek, o kişinin iyiliklerini anlatmak, rahatlamak için yaparlar bunu. Yoksa ölünün ruhu yaşıyormuş, o insanların arasında okunmazsa acı çekermiş, cartmış curtmuş demek amacıyla değil.
Kuran geçmişteki kutsal yazıların bir tasdikçisi mi? 1.Oktober 1965 der Wachtturm
Gözcü kulesinin bu konudaki ikinci serisi yukarıdaki başlık altında başlıyor ve ben yine aşağıda olduğu gibi tercüme etmeye çalıştım.
İslam’ın kutsal kitabı olan Kuranı 250-300 milyon Müslüman Allah tarafından esinlendiğini kabul eder. (Bu sayı1965 yıllarında böyleymiş, 1990’lı yıllarda 800 milyondu, şimdi ise (2009) 1,4 milyar) “Biz sana kendinden önce inen kitapları doğrulayan, onlara gözcü olan Kuranı hak olarak gönderdik” diye geçen ayetler ile de bunun böyle yazdığını ispat olarak gösteriyorlar. Sure 5:47-49.
Yine devam ederek: “Hiç şüphe edilmez bir şekilde de kabul edilmelidir ki, Allah karışıklık değil bilakis barışçıl ve düzenlidir. İncil’de de yazdığı gibi, Allah’ın hak olup her insanın yalancı olduğunu ispat etmemiz için, verdiği vahiylerin de birbirleriyle uyum içinde olması gerekir. (1 Korintliler 14:33; Yeşaya 1:18; Romalılar 3:4) Bunun böyle olduğunu hem Tevrat’ın İbrani’ce yazılarından hem de Hıristiyanlığın İncili olan Yunanca yazılardan görüyoruz. Araştırdığımız zaman da bunların birbiriyle uyum içinde olduğu görülüyor. (Gelsin de bunu Yahudilerin külahına anlatsın!) İbrani’ce yazılmış olan 39 kitapçıktan oluşan (Müslümanların Tevrat ve Zebur diye bildiği kitaplar), kitapların 30’dan fazla değişik yazarın farklı tarihler içerisinde, yüzyıllar süren bir zaman zarfında kaleme aldığı halde bu böyle. 27 kitapçıktan oluşan, Yunanca yazılmış İncil de yalnız birbiriyle uyum içinde olmakla kalmayıp, aynı zamanda İbrani’ce yazıları da tasdikler bir açıdan kaleme alınmıştır.
Bu yüzden de İsa, zamanın dindar kişilerine: “Kitapları araştırıyorsunuz, çünkü siz ebedi hayatınızın onlarda olduğunu sanıyorsunuz; benim hakkımda şahadet edende de onlardır.” (Yuhanna 5:39) demekle bu durumu onaylamış oldu. Yine bu nedenden ötürü Resul Pavlus da geçmiş kutsal yazılardaki kitapları araştırıp ve kendilerine söylenen bu mesajın doğru olup olmadığının ispatlarını bulmak isteyen Verialıları övdüğünden de bahsediliyor. Elçilerin ya da Resullerin işleri 17:11; 2.Timoteos 2:15; 3:15-17.
Yani bunlar ile Yunan’ca ve İbrani’ce yazılmış bu kutsal yazıların birbirlerini haklı olarak onayladıklarını görüyoruz. Kuran da Allah tarafından esinlenerek yazıldığı iddiasında bulunuyor ise, onun da öbür kutsal yazılar ile uyum içinde olmasını beklememiz gerekmez mi? Bakalım göreceğiz.”
Buraya kadarki giriş mantığı şahane. Yine devam ediyor. Palavralar, demagoji (lâfebeliği) ve cambazlık konusu şimdi başlayacak.
“İbrani’ce yazıların her yerinde Allah’ın özel isminin Yehova olduğu yazıyor ve bunu en üst seviyede tutuyor. (Çıkış 6:3; 2.Samuel 7:23; Mezmurlar 83:18 vs.) Aynı şekilde İsa Mesih ve öğrencileri de bu ismin önemi hakkında duruyor. (Yuhanna 17:4,6; 18:37; Elçilerin İşleri 15:14) Bu isim genelde İncil’in birçok tercümelerinde geçmiyorsa da eski el yazması Yunanca Septuaginta da Allah’ın ismi olan Yehova’yı ilk Hıristiyanların kullandığı açık.
Bu durum Kuranda nasıl? Yehova ismi sadece İbrani’ce yazılarda 6961 defa geçmesine rağmen, Kuranın her yerinde aramakla bir kere dahi göremiyoruz. Kuranda Yehova Allah’ın ismi geçmemesi, eskiden yazılmış kutsal kitapları da onaylamıyor demektir. Kuranın Allah’ı isimsiz…” diyorlar bu dizide.
Konuyla ilgili cevap:
Yehova Şahitlerinin bu ismi sanki bir uğur, tılsım, hatta sadece harfi anlamda putlaştırarak kullandıkları kesin. Aynı ve benzer şeyi Müslümanlar Muhammed’in ismine yaparlar. Adamlar salâvat getirmeden Muhammed’in ismini ağızlarına almazlar. Hatta yazarların bu kuraldan sıkıldıkları çok belli ki, Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Anlamı: „Peygamberimize salat ve selam olsun” veya “Allahın selamı üzerinize olsun” yerine hep “S.A.V” diye kısaltarak yazarlar. Maalesef konuşurken bu kuraldan kaçamıyor! İlle de Muhammed’e kendilerinin sanki bir soyadı takması çok gerekliymiş! Ne Yehova’nın Şahitleri Yehova’nın ne de Müslümanlar Muhammed’in iradesini yaparlar. Böyle isim, etiket, harf arkasına saklanmaya insanlık nedense hasta olur. Harfleri yüceltene kadar, eğer o sözleri söyleyenlere değer veriyorsanız, onların söylediği yolda yürüyün. İsa güzel bir söz söyledi:
Bana: “Ya Rab, ya Rab diyen her adam göklerdeki krallığa girecek değildir. Ancak göklerde olan Babamın iradesini yapan girer” Matta 7:21
Sırf böyle papağan gibi aynı kelimeleri kullanmakla, ya da bu kelimeler arkasına sığınmakla, ikiyüzlü bir saygı gösterip kurtulacaklarını sananlara ise İsa ayetin devamında cevap olarak: “Ben sizi hiç tanımadım yanımdan gidin fesat işleyenler!” diyor. Matta 7:23
Gelelim Allah’ın özel ismine. Allah’ın özel isminin nasıl telaffuz edildiğini kimse kesin bilmiyor. İsmi var bu kesin, fakat nasıl söylendiği kesin olarak bilinmiyor. Çünkü bu isim İbrani’ce yazıldı. İbrani’ce de ise sesli harf yok. Yani kendi başına hecesiz tek olan harflere sesli harf deniyor. A, U, Ö, İ, E, O gibi. İbrani’ce de bu yok. Eğer bir yerde Allah’ın ismi geçiyorsa “YHVH” şeklinde geçiyor. Konuşurken ya da okurken, kişi bu harflerin arasına o sesli harfleri kendiliğinden koyuyor. Bu yüzden çok meşhur o Yehova Şahitleri bile bu durumu kabul etmek zorunda kalarak, “bu ismin kesin söyleniş tarzı bilinmese de biz böyle kullanıyoruz” diyorlar.
Türkçe tercümesi yapılan Mukaddes Kitap ilk Osmanlılar zamanında, padişah IV. Mehmet’in yazıcılarından olan Ali Bey adında biri tarafından gerçekleştirilmiş. Çok o kadar da eski değil. 1827 yılında Arap harfleriyle yayınlanan çeviri, dil devriminden sonra 1941 yıllarında şimdiki kullandığımız Latin harfleriyle tekrar yayınlanmış. Bu da direk Ali beyin tercümesinden alınarak yapılmış. Oraya da Allah’ın ismi YEHOVA olarak girmiş. Herhalde en çok bu telaffuz şekli kullanılıyormuş ki, 1930‘lardan sonra Şahitler de «Mukaddes Kitap Tetkikçileri» ismini bırakıp «Yehova’nın Şahitleri» ismini alıyorlar. Diğer Hıristiyan kiliseleri ise Şahitlerin bu isme sarılmalarına kızıp, yoğun bir kampanya ile karşı gelme politikası düzenlemişler. Bu isim hakkında şüphe getirecek kritikler yayınlıyorlar. Allah’ın özel ismi olduğunu onlar da kabul ediyor, fakat “öyle değil de, böyle de söylenir“ diye iddia da bulunarak. Yani «Yehova» değil de bunu «Yahve» diyerek yapıyorlar.
Bir gerçek de Şahitler piyasaya çıkana kadar, o Hıristiyan kiliseleri ve Papalık tarafından bu isim iyice gizlenip, adeta yok edilmeye uğraşılmış. Yahudiler bu ismi ağızlarına bile almaya korkarlar, çünkü on emirden biri.
„Allah’ın Rabbin ismini boş yere ağza almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır” diye geçer. (Çıkış 20:7 ve Tesniye ya da Yasanın Tekrarı 5:11)
Hıristiyan âlemi ise, orijinal Kutsal Yazılarda yazdığı halde, bu ismi bile bile çıkararak, yerine RAB, ya da Allah veya Efendi diye değiştiriyor. Hatta yeni Türkçe Mukaddes Kitap çevirisinden bu ismi tamamen kaldırmışlar! Şahitlerin ise bu isim ağızlarına sakız olmuştur. Müslümanlar: “Allah’ın ismi mi olurmuş” diyerek karşı gelirler. Hâlbuki her sure başlangıcı, anlamını çok kişinin bilmediği Bismillahirahmanirahim ki, Bismillahi Rahmani Rahîm, yani Rahman Rahim Allah Adıyla demektir. Tam Türkçesi ise, Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın ismiyle anlamına gelir. Müslümanlar ise Allah’ın 99 ismi var diye başlarlar saçmalamaya. Kimisi avucunun içini gösterip, “bak bu çizgiler Arapça da 99 demek” der ve oradan esinlenerek yine cart curt diye saçmalamaya devam eder! Allah’ın ise sıfatları tabii ki çoktur. Fakat isim başka sıfat başka şeydir. Bu fark daha ilkokulda öğretilir ve Türkçe derslerini iyi dinlemeyenler bunu unutmuştur. Olsun, gelin tekrar tazeleyelim.
Sıfat bir kişinin ismini değil onun özelliğini tanımlar. Mesela „şişko Ahmet”, burada şişko o kişiye verilmiş bir sıfattır. Ya da “uzun Ömer”, yine buradaki uzun kelimesi o kişinin sıfatıdır. Allah’ın da çok sıfatları var dedik. Bağışlayan, esirgeyen, yüce, hikmetli, sevgi, kudret kaynağı, kadiri mutlak vs. bunlar Allah’ın isimleri değil sıfatlarıdır ve özelliğine de uygundur. Fakat isim, yani özel isim bunlardan farklıdır. O ismin de özelliği ve anlamı olmasına rağmen, yine de ismidir. Mesela İhsan ismi, bağışla demektir. Onun için hocalar duanın sonunda ihsan eyle ya Rab diyorlar. Yani bu istediklerimizi bize bağışla, hediye et, ver demek. Bizim gibi toplumlarda insanlar isimlerin anlamlı olmasına değer verirken, gün gelip bu o kişinin bir sıfatı, yani bir özelliği olsun diye de temenni edilir. Hikmet isminde çocuklar vardır. Anne baba bu ismi verirken, o çocuğun hikmetli (bilge) özelliklere sahip olmasını temenni etmiştir. Fakat çocuk ilerde hırsız olur da hapse girerse, orada sıfatı hırsız, ismi de Hikmet olur. Yani hırsız Hikmet denir. İsimlerin anlamları olabilir, öyle de olsa bu onun sıfatı değil o kişinin özel ismidir.
Kısaca olan bu açıklamalardan sonra yukarıdaki yazıya herhalde şimdi cevap verebilirim. Kuran’da Allah’ın özel isminin geçmemesi, yine bu kitabın Allah’tan olamayacağının bir ispatı olarak gösteriliyor. Bütün İncilin başından sonuna kadar, bu isme ne orijinal metinlerde rastlanır ne de bu ismi İsa kullanmıştır. Yukarıda Şahitlerin „ispat” diye verdikleri ayetleri ben yerinden olduğu gibi yazacağım. Bütün tercümeler de böyle, Şahitlerin yaptığı kendi tercümelerinde bile bu aynen aşağıdaki gibi yazıyor. Çünkü Şahitler İncil’de geçmemesine rağmen, orijinal metinlerin her Rab ya da Allah diye geçen yerleri, kendi çıkardıkları tercümelerde «Yehova» diye çevirmişler! Benim için önemli değilse de bu Allah adına korkunç bir ukalalıktır. Biz kim oluyoruz da nerden yetki alıp Allah’ın sözlerini değiştirebiliyoruz? Bu gibi tercümeleri bulan Müslüman ve başka dinlerin insanları da haklı olarak “bu kitaplar değiştirildi” diye bas bas bağırıyor. Bunun yanında da böyle yapmakla kendilerini mi haklı çıkaracaklarını sanıyorlar? Hem kim bilmiyor bu değiştirmelerin böyle olduğunu? Biraz araştıran herkes biliyor. O kendilerini haklı gösterip, fayda sağlayacaklarını bile umanlara, insanların güveni daha da bir yok oluyor. Devam etsinler, bizi ilgilendirmiyor.
Evet, “İncil’de İsa hiç, bir kere bile Yehova diye Allah’la konuştuğu, dua ettiği yazmıyor ve de geçmiyor” dedik. Şimdi onların ispat olarak verecekleri ayetleri yazacaktım. Zaten üç yerden vermişler. Biri:
Yapmak üzere bana verdiğin işi başarıp seni yer üzerinde taziz (yüce) ettim. Ve ey Baba, dünya olmadan önce senin nezdinde (huzurunda, yanında) bende olan izzetle şimdi sen beni nezdinde taziz eyle. Dünyadan bana verdiğin adamlara senin ismini gösterdim; senin idiler, onları bana verdin ve senin sözünü tutular. Yuhanna 17:4-6
İkinci ayet:
Pilatus, "Demek sen bir kralsın, öyle mi?" dedi. İsa, "Söylediğin gibi, ben kralım" karşılığını verdi. "Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes benim sesimi işitir." Yuhanna 18:37
Bu ayetin Allah’ın ismiyle ilgili ne anlamı var ben anlayamadım! Onlar ispat diye vermiş! Yanlışlıktır diyelim. Olur ya, ara sıra ben de yaparım.
Üçüncü ayet:
Kardeşler beni dinleyin; Allah’ın milletlerden kendi ismine bir kavm almak için nasıl önce onları ziyaret ettiğini… Elçilerin ya da Resullerin işleri 15:14
Bu yukarıda yazdığım ayetler hem eski çeviri olan ve Yehova isminin geçtiği Mukaddes Kitapta, hem de Şahitlerin kendi çevirilerinde aynen böyle yazıyor. Bütün bu konu hakkındaki ispatları bu iki yerde geçen ismini, ismine den başka bir şey yok. Bütün İncillerde de bu durum aynı. Bahsedilen Septuaginta dedikleri tercüme ise, İsa’dan önce 3.-2. yüzyıllarda yazılmış olan, bütün İbrani’ce yazılı Mukaddes kitabın Yunancaya çevrilmiş hali. Orada da geçen Yehova kelimesi, eğer geçiyor ise Yine İbrani’ce şeklinde yazılmış, yani «YHVH» olarak. O tercümelere ise Şahitlerin yaptığı gibi eklemelerin olduğu varsayılıp, o kadar ilgi ve güvenilirlik görmüyor. Dediğim gibi aslında benim için önemsiz değişiklikler. Fakat böyle nokta virgül, isim gibi şeylerle “yok bu Allah’ın sözüdür, yok değildir” diyenler için belki önemli olabilir diye anlatıyorum.
Bu isim ile ilgili en ilginç ve önemli durum, İsa’nın hiçbir duasında, konuşmasında, Allah’a Yehova diye hitap edip çağırmadığıdır. Bu şimdiye kadar bildiğim ve duyduğum tüm tercümelerde böyle. Hâlbuki Şahitler her dualarında bu ismi kullandıkları, “kullanmayanların duaları bile kabul olunmaz” diye öğrettikleri halde, bu gerçek böyle. Demek ki İsa şimdi aramızda yaşıyor olsaydı, Allah’ın ismini hiç kullanmıyor diye Şahitler O’nu muhakkak aralarından atarlardı! Yine yukarıdaki onların kritiğine göre bu böyle. İsa’nın İncilin bir yerinde bu isimle dua ettiğini gösteren ve aksini ispat edecek Şahit varsa, en küçücük bir yerde bile bu isim geçiyorsa, ispat etsinler. Bana 20 senede ispat edemediler. Bu yüzden de Kuran Allah sözü değil ise, İncil de Allah sözü değil dememiz lazım. Yukarıdaki sadece “senin ismin” diye bahsedilen yerler bir ispat ise, bir sure hariç bütün sureler Kuranda: “Bağışlayan esirgeyen Allah adıylaya da ismiyle” diye geçer, o halde bu yerler Allah’ın özel bir ismi olduğuna dair çok daha büyük ispatlar olarak sayılması gerekmez mi?
Cehennem Ateşi- 1. Oktober 1965 der Wachtturm
“İbrani’ce yazılar günahın cezasının ölüm olduğunu belirtir:
Çünkü yaşayanlar biliyorlar ki, öleceklerdir; fakat ölüler bir şey bilmezler…Vaiz 9:5 (Tekvin 3:19; Hezekiel 18:4). İncil’de de bu durumun böyle olduğu tasdikleniyor. Orada:
“Zira günahın ücreti ölümdür” diye geçer. Romalılar 6:23. İsa Mesih’in kullandığı misallerde bazı ayetler görünüşte başka şekilde anlaşılabilir. Yine Vahiy kitabındaki ateş de harfen anlaşılmamalı. (Luka 6:19-31; Vahiy ya da Esinleme 20:14)
Kuran ise tam tersine bu konudan ne kadar uzaktır. Surelerin dörtte üçünde, yüzlerce kere cehennem ateşinden ve ebedi azaptan bahseder. O kadar ki, “yandıkça yanıp derileri yenilenecek” gibi. (Sure 2:207; 4:57; 25:14)
Bir sure hariç (9’uncu) her surede bahsedilen “bağışlayan ve esirgeyen bir Allah” nasıl böyle olabilir?” diyorlar.
Konuyla ilgili cevap:
Bu Şahit yüzyıllardır cehennem ateşini vaaz eden Hıristiyanlardan bahsetmemiş. Kiliseleri, katranla kaynayan kazanların içine itilen insanların resimleriyle süslüdür. Hıristiyanlar acaba bu öğretiyi nereden almıştır? Yoksa da Kurana mı inanmaya başlamışlar?! 1900 sene sonra Şahitler çıkmış, “cehennem azabı yok” demiş. Eğer onlar böyle dediyse, tamam artık bitti her şey. En doğru din zaten onlar değil mi?!
Fakat yine de bir şeyi kabul etmek zorunda kalıyorlar, “Mukaddes Kitapta bazı yerlerde böyle yanlış anlaşılabilecek durumlar varmış. Fakat bunlar sadece benzetmeden ibaretmiş. Harfen anlaşılmamalıymış.” Be adam madem bazı yerlerde Kurandaki gibi aynı şeyler geçiyor ise, bunlar da harfen anlaşılmaması lazımsa, neden Kurandaki her şey harfen anlaşılmalı? Kuranda da sembolik anlamda olan benzetmeler, misaller yok mudur? Hıristiyanlık gibi Müslümanlık da hatta Hindular, Budistler bile cehennem ateşini öğretir. Harfi anlamda, Hıristiyan kiliselerindeki resimler gibi. Resimlerde zebaniler ve ellerinde üç dilli mızraklarla o katran kazanlarından çıkmak isteyenleri içeri itiyordur. Bu resimleri genelde hep Hıristiyan âlemi yapmıştır. Müslümanlar öğretse de ben bu kadar yaygın resimli cehennem ateşlerini Hıristiyanlardan başka kimsede görmedim. Ama Şahitler bambaşka! Bu yüzden onlara ayrı bir cevap vermek lazım!
Kendilerinin verdiği ayetlerde de “ateş ve kükürt gölünden, ve ebetler ebedince, gündüz ve gece kendilerine azap edileceği” sırf İncilin en son kitabı olan Vahiy 20:10 da geçmez. İsa Mesih devamlı bir cehennem azabından bahsetmiştir. Yine ayetleri kendileri vermiş. Bu yalnız Luka 16:19-31 de değil birçok yerlerde geçer. Mesela Petrus’un bahsettiği ateş sembolik hiç olamaz. Son günlerle ilgili bu peygamberlik de nasıl ki Nuh’un tufanı günlerindeki «su» sembolik değil harfen gerçekleşti ise, aynı yerde bir sonraki ayette bahsettiği «ateş» de sembolik olamaz. 2.Petrus 3:6-7. Bir de Yahya’nın söylediği sözü düşünecek olursak:
Yahya ise hepsine şöyle cevap verdi: "Ben sizi suyla vaftiz ediyorum, ama benden daha güçlü Olan geliyor. Ben O'nun çarıklarının bağını çözmeye bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh'la ve ateşle vaftiz edecek.” Luka 3:16
...Cehennem ateşini hak edecektir. Matta 5:22 son kısımları. Bu ayetteki sözleri İsa misal vererek kullanmadı.
...kötülük yapan herkesi Onun egemenliğinden toplayıp kızgın fırına atacaklar. Matta 13:41-42. Burada da İsa misal vererek anlatmadı. Lütfen sizler de ayetlerin tümüne bakın, daha iyi anlayacağınızı umuyorum.
...Sonra solundakilere şöyle diyecek: “Ey lanetliler çekilin önümden! İblisle melekleri için hazırlanmış ebedi (sonsuz) ateşe gidin!” Matta 25:41.
…Yeryüzü toprağında uyuyanların birçoğu uyanacak: Kimisi sonsuz yaşama, kimisi utanca ve sonsuz iğrençliğe gönderilecek. Daniel 12:2
Bilmem bu kadar ayet yeterlimidir. Bu ayetler ile ben cehennemin katranlarını, ateşinin varlığını savunmuyorum. Nuh’un zamanında yeryüzündeki insanları suyla helak eden Allah, yine bu helak etme işini bu sefer kısmen ateşle de neden yapmasın? Ayrıca dirilişten sonra bir cehennem olduğu da kesin. Orada da Şahitlerin anlayışına göre, işlerine geldiği gibi, güle oynaya ölüme gidecek insanlar kast edilmiyor. Onlar “Kuranın Allah’ı isimsiz” derler ama kendi öğretilerinde, “Allah geleceği her zaman görmez” diye öğreten kafasız tarikatlar bunlar. “Hayır, ama görür ve bu Allah’ın bir özelliğidir” diye kendi ellerindeki kitaptan ispat edenleri de aralarından atan sahtekârlar! Onlar savunduklarını sandıkları Mukaddes Kitabı yerle bir eden tarikatlar, dinler, mezhepler. Bunlar Vahiy kitabında geçen, “içkiden sarhoş olmuş fahişe”. İçtikleri içki de milletlerin ulusların kanından oluşuyor. Kan içmekten sarhoş olmuş, kan emiciler. Bunlar hakkında İncil’in son kitabı Vahiyde: “Büyük Babil, dünya fahişelerinin ve iğrençliklerin anası” diye geçer. Vahiy-Esinleme 17:4-7’de yazıyor. Kanımızı emsinler diye kendimizi onlara sunanlar da bizleriz. Aptal, kafasız tembel olan, maalesef biz insanlarız. Onlar da tabii ki emerler. Onları o kadar şımartmışız ki, ne yapacaklarını şaşırmış bir şekilde kan içmekten sarhoş olmuşlar, kusmuklarının da içinde sendeliyorlar! Bakın onlar ve onlar gibilerinin hakkında Allah ne diyor:
Kâhinlerle peygamberler bile şarabın ve içkinin etkisiyle yalpalayıp sendeliyor; içkinin etkisiyle yalpalayıp sendeliyorlar, şaraba yenik düşmüşler. Yanlış görümler görüyorlar, kararlarında tutarsızlar. Sofralar kusmuk dolu, pisliğe bulaşmamış yer yok! “Kimi eğitmeye çalışıyor?” diyorlar, “kime iletiyor bildirisini? Sütten yeni kesilmiş, memeden yeni ayrılmış çocuklara mı? Çünkü bütün söylediği buyruk üstüne buyruk, buyruk üstüne buyruk, kural üstüne kural, kural üstüne kural, biraz şuradan biraz buradan …” Yeşaya 28:7-10
…Bu yüzden Rabbin sözü onlar için “Emir üstüne emir, buyruk üstüne buyruk, kural üstüne kural, kural üstüne kural, biraz şuradan biraz buradan” dır, madem öyle, varsın sırt üstü düşüp yaralansınlar, kapana kısılıp tutsak olsunlar. Yeşaya 28:13
Bu sözler tam bu insanlar için yazılmış yerinde olan sözler değil mi? Bunları ben söylemedim, Allah’ın sözlerinden olduğu gibi yazdım.
Bir kere Kuran’da ve Mukaddes Kitapta tarif edilen cehennem tam olarak hiçbir dinde tarif edilmiyor. Ne Müslüman’ı ne Şahidi ne Katolik’i ne de Yahudi’si. Hepsinin öğretileri saçma sapan, yüreklerinden gelen uydurmalar. Şahitler, cehennem masalından yılmış insanlara yeni bir sürüm ile gidip, “cehennem falan yok” dediler. Sırf bu yüzden de çok taraftar topladıkları, yine onların kendi yayınlarında yazıyor. Ben bu cehennem konusunu Kuran’ın ayetleri ile anlatırken, kararı size bırakacağım.
Kutsal Kitaplarda sözü geçen bu cehennemi ayrı yerlerde beklemeyelim. Yani iyi insanların hepsi göğe gidip, kötüler katran kazanlarında kaynayacak mantığı acaba Kuranda var mı yok mu ona bakalım. En sonunda da Mukaddes Kitap ile kıyaslayalım. Bakalım, o diriliş günü (kıyamet) Kuranda yazdığına göre nasıl olacakmış okuyalım.
Saatin geldiği gün günahkârlar bir saatten çok kalmadıklarına yemin ederler. Onlar hep böyle dönektirler. Ancak, kendilerine bilgi ve iman ihsan edilmiş olanlar derler ki: “Siz gerçekten Allah’ın kitabı üzere diriliş gününe kadar kaldınız. Diriliş günü bugündür; ancak siz bilmiyordunuz.” Rum sure 30:55-56
Bu ayeti biraz inceleyelim. Yukarıdaki ayette iki tip insan gurubundan bahsettiği kesin. Bir gurup imanlı, öbürü ise inanmayan ve dönek tipler. Peki, bu karşılaşma ne zaman olacak? Açıkça, diriliş gününde diye yazıyor. Ya o inkâr edenler ne diyorlar? “Biz ancak bir saatten çok kalmadık” diye kastettikleri yer mezarları, yani ölülerin bulunduğu yer. Öyle ya, ölen ve dirilen insan için zaman sıfır demektir. Ölüyken ne kadar zaman geçtiğini nereden bilsin! Onun için bu ayete göre inanmayanlar, yine dirilişe ve Allah’a inanmayı saçma bularak, “biz sadece bir saat falan kaldık” diyorlar. Bu ayette bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Bu dirilen insanlar, bize anlatılan Müslüman ve Hıristiyan masallarındaki gibi değişik bir uzayda falan değil de yeryüzünde, dünyada olduğu bir gerçek. Kuranda var mı böyle bir ispat? Hem de çok açık ispatlar var. Bir yerinde şöyle yazıyor:
Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız. Araf, sure 7:25
Nerede yaşıyoruz? Dünyada. Nerede ölüyoruz? Dünyada. Peki, o halde bu ayete göre biz nerede dirilip çıkarılacakmışız? Yine Ta-Ha, sure 21:105 de şöyle yazar:
Gerçekten Biz Kitaptan sonra Zebur’da yazmıştık: “Yeryüzüne iyi kullarım mirasçı olurlar.”
Evet, bu ayet Mezmurlar kitabında 37:29 da geçer ve şöyle yazar:
“Salihler yeri miras alır ve onda ebediyen otururlar.”
Daha başka bu doğrultuda anlaşılan birçok ayetler var. Demek ki bu diriliş günü ve cennetin yeryüzünde olacağı kesin. Daha doğrusu şu soruyu soralım: “Başlangıçta yeryüzüyle ilgili Allah’ın amacı neydi?” Âdem yaratıldığında yeryüzünde yaratıldı. Müslümanların inancına göre göklerde değil. O yememeleri gereken ağaç göklerde ise, bu göklerin neresinde yetişiyordu?! Peki, cennette Âdem’in ismini verdiği o hayvanlar falan nerede yaşıyordu? Allah’ın: “Oradan çıkın”, ya da: “oradan inin” demesi, nedense bu insanlarda, “göklerden aşağıya inin” anlamına geliyor! Belki de o zamanki Aden bahçesi düzlük bir tepe üzerinde olamaz mıydı? Allah’ın da onlara: “Buradan inin” demesi çok mantıklıdır ve Mukaddes Kitapla uyum içindedir. Ne olursa olsun ama cennet yeryüzündeydi. Zaten Müslümanların ve onlar gibi olan Hıristiyanların ve bütün dinlerin, böyle saçma öğretileri sayesinde insanlarda bu kitaplara karşı sadece şüphe ve güvensizlik gelişmiştir. Kuran’da yaratılış hakkında havanın oluşumundan, sudan, ağaçlardan, hayvanlardan ve sonunda da insanın yaratılmasından bahsedilir. Bütün bunlar Müslümanlara göre dünyada değil de başka yerdeymiş! Onların inançları maalesef Kurana dayanmayan bir öğretidir. Ya onlar derin düşünemiyorlar ya da hayallerinden uydurdukları masalları daha çok seviyorlar. Allah’ın, Âdem’i yeryüzünde, dünyada yarattığını ise bütün bu kitaplar sadece onaylıyor. Başka öğretiler hiçbir gerçeğe dayanmaz, ancak saçmalıktır ve ispatlanamaz.
Cennet yeryüzünde olacak ise peki bu cehennem nerede olacak? Yine bu Kurandaki ayette, o iman etmeyenlerin de aynı yerde dirilip, hatta dönekliklerinden bahsettiğine göre; demek ki cennettekiler ile yüz yüze konuşabiliyorlar ise, aynı yerde oldukları kesin.
Peki, cennet ve cehennem aynı yerde mi olacak? Ayete göre evet. O zaman cehennem nasıl bir şey. Hiç uzatmadan hemen söyleyeyim ve sizler araştırın. Âdem itaat etmediği zaman Allah ona ne yaptı? Katranlara atıp, ateşlerde mi kavurdu? Aslında Âdem ölümsüzdü, yoksa ölüm ona bir ceza diye verilmezdi. İtaatsiz olmasıyla yaşlanmaya başladı ve öldü. Kitap ne diyor:
Rab Allah dedi: “İşte adam iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın, ve yemesin ve ebediyen yaşamasın” diye; böylece Rab Allah onu Aden bahçesinden kendisinin içinden alındığı toprağa işlemek için çıkardı. Tekvin 3:22-24
…Ve Âdem’in yaşadığı bütün günler 930 yıl oldu ve öldü. Tekvin 5:4
Bize öğrettikleri safsatalar gibi “ölüler aramızda dolaşıyor” diye bir şey yok. Çünkü Allah Âdem’e: “…çünkü ondan alındın; çünkü topraksın ve toprağa döneceksin” dedi. (Tevki-Yaratılış 3:19) Allah ona sanki Ali Cengiz oyunu yapar gibi: “Ölür gibi yapıp sonra da göklerde ruh olarak yaşamaya devam edeceksin” hiç demedi. Ruh çağırmayla ilgilenip bu işlerle meşgul olanlar, gördükleri belirtileri yapanın ölünün kendisi olduğunu sanırlar. Bu belirtileri aslında onların özelliklerini iyi tanıyan cinler yapıyor. Seyredenler ise aldıkları cevaplar ile aralarında ölmüş olanın dolaştığını varsayıyorlar. Çünkü o kötü ruhi yaratıklar daima insanlarla oynayıp, yokluğa, bunalıma, sonunda da insanları ölüme sürüklemekten çok büyük zevk duyduklarını Kutsal Kitaplarda açıkça yazıyor. Bunlar Kutsal Kitapların gerçeği. Bu yüzden o ruh çağıranlar ölmüş insanların ruhlarını değil de cinleri çağırıyorlar ve onlarla sohbet ediyorlar. Böyle şeylere eskiden ben hiç inanmazdım. Aslında bir gerçektir ve bizim gözümüzle görmediğimiz ruhi yaratıkların varlığını kabul etmemek, Allah’ı inkâr etmek demektir. Çünkü eğer böyle ruhi yaratıklar yok ise, dünyamızdaki bütün kötü olan sapmalar ve saptırmalar ile ortaya her şeyi sadece Allah’ın yaptığını düşünmek çıkar ki, bu da Allah’a leke getirir ve gerçek değil terbiyesizce bir iftira olur.
Evet, gelelim konumuzun devamına. Âdem suç işlediğinde aldığı ceza ne oldu ise, dirildikten sonra “cehenneme layık” denilen insanlara da yine aynısı olacak. Âdem suç işledi diye ebedi hayat ümidini kaybetti ve yaşlanıp öldü. Fakat dirilişte, yani kıyametten sonra bir fark olacak. Şimdiki zamanda iyi de kötü de yaşlanıp ölüyor ve yok oluyor. Fakat tekrar dirilişte sadece o iman etmeyen ve inatçılıkta devam edip Allah’tan nefret eden insanlar yaşlanmaya başlayacak. Bu yüzden Kuranda “onlar yüzlerinden tanınırlar” sure 55:41; “bazı yüzler kararır ve felaketi anlarlar” diye geçer. (Sure 75:21-23) Yine bu yüzden “derileri yenilenecek” denmesi, günümüzde de yaşlılıkta olan şey değil midir? Kuran yaşlılıkta olan ve insanın derisinin buruşmasını, aynı yanmak gibi bir şekle girmesini kastediyor. Genç bir insanın derisiyle 80-90 yaşındaki birinin derisi arasındaki fark aynı mıdır? Ya da çok genç de olsa, kaza sonucu ateşte yanmış bir deriye bakın. Aynı o 80-90 yaşındaki insanın derisiyle benzerlik içinde değil midir? Bütün ipuçları ve Allah’ın başlangıçtan beri suç işleyene verdiği ceza bunu gösteriyor. Allah ilk insan Âdem ve Havva’ya bu cezayı verdiyse, dirilişten sonra kötü insanlara da aynı cezayı verecektir. Hem Allah neden değişsin ki? Bu konuyla ilgili ayetler: Tekvin 2:17 ve 3:19; Yeşaya 65:20; Yakup 5:3; Vahiy 20:14; Sure 73:17; Sure 7:48
Ayrıca bir ayette Allah açıkça: “Çünkü Ben, Rab, Ben değişmem” diye geçer (Mukaddes Kitap-Malaki 3:6).
Sembolik anlamları olmasına rağmen, ateş ve cehennem hakkında kullanılan bu misaller hem Kuranda hem de Mukaddes Kitapta çok yerinde kullanılmış. Anlayamadığım yan, Mukaddes Kitapta kullanılırken anlamı açıklanıp, sembolik mi değil mi diye düşünülürken, araştırılırken; Kuranda geçtiği zaman neden olduğu gibi anlaşılması gerekiyor?! Hiçbir sembolik anlamın olabileceği bile kabul edilmiyor! Bu konuyla ilgili, cehennem hakkında Kurandaki zakkum ağacı geldi aklıma. Bu ağacın yaprakları acı ve yenmez bir şey olduğu biliniyor. Anlatılan, bu ağacın meyvesi cehenneme layık sayılanlar içinmiş. Şimdi bir düşünün, her yeri ateş olan bir yerde, ağaç nasıl yetişiyor? Bu ağaçların kökleri hangi ateşe gömülü? Demek ki cehennemde toprak da var, ağaç da var, su da var! Sure 37:64 Devamlı bir diyalog içinde olan cennet halkıyla bir arada yaşadıkları, yalnız zamanla arlarında bir sınırın olacağı da kesin. Orası neresi? (Sure 7:48-50 Luka 16:19-31)
Bütün yeryüzünü cennet haline getirmesi için Âdem’e emri veren kimdi? Allah’ın verdiği bu emir Âdem’in günah işlemesiyle bozulacak mıydı? İnsanların veya hangi yaratık olursa olsun, onların yaptıkları hatalardan, günahlardan dolayı Allah amacından vazgeçer mi? O’nun emri bozulabilir mi? Eğer Allah o zaman “çoğalın, yeryüzünü doldurun, ve onu kendinize tabii kılın” diye cennetin tüm dünya çapında olması için emir verdiyse, o emir de yerine gelecektir. Bundan benim hiç şüphem yok. İnanmayanların araştırmasını öğüt veririm. Hem bunları araştırmak, ebedi mutlu bir hayat için değmez mi?
İsa Mesih hakkında Kuran- 1. Oktober 1965 der Wachtturm
Buradaki işlenen düşünce hepimizin duyduğu, bildiği bir konu, İsa Mesih ve onun Allah’ın oğlu olup olmadığı hakkında. Bu konu Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında ebedi bir çekişmedir. Onun için bütün onların bu ispatlarından ve kıyaslamalarından ziyade, ben bu konuda Kuran ne yazıyor onu işleyeceğim. Mukaddes Kitapla uyum içinde mi değil mi yine siz karar verin. Burada şunu da belirtmekte fayda var. Benim bildiğim Hıristiyanların içinde tarikat ya da din olarak tek Yehova Şahitleri İsa Mesih’e Allah diye tapmazlar. Yine bir eleştirmen, bana gönderdiği mektubunda, “daha başkalarının da var olduğunu” yazdı, doğrudur ama ben bilmiyorum. Hıristiyan oldukları halde onların bu konudaki anlayışları Mukaddes Kitaba ve bilmeden de Kuran’a dayanır. Benim de yıllarca Şahitlerle olan ilişkimde en önem vererek baktığım ilk konu buydu. Hatta bu yüzden de onlara sempati duymuştum. Eğer onlar da İsa’ya tapınmayı savunsaydı, belki bir daha ben onları hiç görmek istemeyecektim. Şahitlerdeki bu ayırımı yapmak gerek. Hani “yiğide vur ama hakkını da ver” derler ya, öyle de olması gerekir.
İsa Mesih’in Allah’ın oğlu olduğuna Hıristiyanlar çok aşırı bir değer verirler. O kadar ki, hatta İsa’ya taparlar. Dediğim gibi, şaka değil bu, gerçekten de onlar İsa’ya Allah, hem de Kadiri Mutlak Allah diye taparlar. Aslında bu korkunç bir şeydir. Çünkü Allah: “Bir olduğunu ve kendisi gibi bir varlığın olmadığını, eşi benzeri olmayan biri olduğunu” hem Tevrat’ta okuyoruz hem de İsa Mesih’in bu izzeti daima Allah’a verdiğini görüyoruz. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 6:4 ve 5:7-8; Yuhanna 5:19; 12:49-50; Matta 22:36-38) Bu konu hakkında ise bu sefer Şahitlerin yazdığı çok güzel açıklamalar var. Çünkü onlar bu hakikati Mukaddes Kitapta görüp, Katolik ve Protestan kiliseleriyle büyük ayrılığa düşmüşler. Ben inanıyorum ki bütün öbür Hıristiyan âlemiyle Şahitlerin arasındaki en büyük problem bu. Onlar İsa’ya Allah diye tapmazlar. Bu yüzden de Şahitler sık sık bu “üç Allah” (baba-oğul-mukaddes ruh) konusunu ve İsa Mesih’in Allah mı değil mi konularını ele alır, yayınlarında işlerler. Dediğim gibi, bu konuda benim bildiğim, Hıristiyan inanışına sahip tek Şahitler olduğunu var sanıyordum. Onun için bu konuyu Şahitlere anlatmak, başka bir Hıristiyan dinine ait topluma anlatmaktan daha kolaydır.
Kuranda ise defalarca: “Allah’ın oğlu olmadığı” gibi, “Allah’ın kızı da yoktur” der. (Sure 53:21) Yine, Hıristiyanların İsa’nın annesi Meryem’e de taparcasına gösterilen ilgilerine karşılık; Allah ne bir kadın ne de bir oğul edinmiştir der.(Cin suresi, 72:3) Yine en açık ayetler şöyle yazıyor:
Şimdi sor onlara, Tanrının kızları var da onların oğulları mı var?
Yoksa biz melekleri dişi mi yarattık da onlar orada mı idiler?
Onlar şöyle söyledikleri zaman bu kendi uydurmalarıdır: “Allah doğurdu”; ve onlar gerçekten yalancıdırlar. Saffat suresi; 37:149-153 Kurandaki bu konuya ait olan başka birkaç paralel ayetleri sure 43:16-81; 23:91; 5:116; 6:100; 10:68; 9:31; 39:4’de bulabilirsiniz.
Demek ki aslında Allah yalnız oğulluğa değil, insanların saçma bir saplantılarından dolayı olan anlayışlarına göre, kızları olduğuna, oğul doğurduğuna falan da karşı geliyor. Böyle öğretiler ve en çok bu pislik Hıristiyan’ım diyen Katolik âleminin papalığından gelme. Onlar Allah’ı, erkek-kadın ilişkisiyle çocuk sahibi yapıp, bu inancı insanların gizli şuurlarına kadar yerleştirdiler. Bu o zamanın Hıristiyanlığına karşı Kuranın en büyük uyarılarından biridir ki, zamanımızda da onların bu inançları değişmedi.
Allah kendini insanlara tanıtırken benzetmeler kullandı. Bazen bir efendiye, bazen bir krala, bazen de bir Valiye benzetirken; bizlere olan yakınlığını ve sevgisini göstermek için de bazen bir Babaya benzetti. (Malaki 1:6-8; 1.Samuel 8:7) Hem aslında Baba kelimesi sözlükte: “Olmaya sebebiyet veren” anlamındadır. Bütün yeryüzünde ve gökyüzünde yaşayan canlıların hepsi Allah’ın sayesinde vardır ve var olmuşlardır. Bu yüzden de yine Allah sözlük anlamıyla dahi onların hepsinin Babasıdır. Zaten bu prensibi, kuralı koyan Allah’ın kendisi değil midir? İnsanların çoğalması, anne-baba olması kimin kurduğu düzendir? Yoksa Allah insanları sebze, meyve tohumları gibi tarlalarda çoğaltmasını da mümkün kılamaz mıydı? Allah cinsel ilişki yoluyla ve çocukların muhtaç olarak anne-babaya bağımlılık düzenini neden kurdu ki? Böylece insanları birbirine yaklaştırırken, aynı zamanda da onlar hem çocuk olmanın duygularını, daha sonra kendisinin de çocukları olup anne-baba olmanın duygularını yaşıyorlar. Bütün bunlar neden? Kastedilen, anne-babanın dünyaya bir şeyler getirmenin, sorumluluğun, sevginin ne anlama geldiğini kavrayabilmektir. Ben, Allah’ın bu düzenini, kendisini daha iyi tanıyıp ve de anlamamız için kurmuş olduğuna inanıyorum. Çocukken anne-babamıza karşı sahip olduğumuz ve hatta hiç kabul edemediğimiz duygular ve olaylarda, bir gün geliyor ki biz kendimizi aynı, ya da benzeri olayların içinde anne-baba olarak buluyoruz. O zaman onları daha iyi anlıyor ve o keskin hükmetme işinde, suçlamadan uzaklaşmaya başlıyoruz. Bir zaman bizler yönetilirken, daha sonra biz çocuklarımızı yönetiyoruz. Daha birçok tecrübeler ile yaşamımızda anlayış ve hikmet ediniyoruz. Bu herkes için geçerli olmayabilir. Fakat bunlar genelde herkesin hissettiği duygulardır. Kimi bu duygusunu içinde öldürmeye çalışır, kimi de açığa çıkarıp uygular. Değerli bulduğumuz şeyleri benimseyip yaşatırken, yine bize göre değersiz olan şeyleri ise daha açığa çıkmadan yok ederiz. Bütün bunlar da bizim kişiliğimizi oluşturur. Artık bu kişiliğin iyi mi kötü mü olduğuna en sonunda muhakkak Allah karar verecektir. O’nun sözlerinden öğrenmekle, kendi kişiliğimiz hakkında nasıl karar verileceğini az çok bizler de önceden kestirebiliriz.
Kuran’da, Hıristiyanların oğulluk adı altında İsa’yı Allah yapmalarıyla ilgili o kadar çok yer var ki, hangi birini yazacağını şaşırıyor insan. Mesela Maide suresinde şu açıklama var:
Allah buyurdu ki: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen insanlara: ‘Ben ve annemi Allah’tan başka iki Tanrı olarak kabul edin,’ dedin mi?” O cevap verdi: “Sen yücesin. Hakkım olmayan bir sözü asla söylemem. Söylemişsem bunu Sen bilirsin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin. Ancak ben Sen’in düşüncende olanı bilemem. Gizli her şeyi bilen ancak Sen’sin. Ben onlara yalnız bana emrettiğin şeyi söyledim. “Benim ve sizin Tanrınız olan Allah’a tapınız” dedim… Sure 5:116-117
Bu ayetleri destekleyen ayetler İncil’de de var mı? Okuyalım:
“Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Allah’ımın ve sizin Allah’ınızın yanına çıkıyorum” diyor İsa Yuhanna 20:17 de. Kendisi Kadiri Mutlak Allah olan birinin bu sözleri söylemesi mantıklı mıdır? Bu sözler ile İsa, kendisi ve öğrencilerinin, hatta bütün insanların Allah’ının aynı ve bir olduğunu söylüyor. Allah da insanı yaratırken: “Gelin insanı kendimize benzer yaratalım” dedi. Bununla kendisini ve bütün yaratmış olduğu melekleri kastetti. O benzer yan ise, her birinin kendisi gibi Kadiri mutlak Allah olması değil, Allah kendisinde olan özellikleri meleklere ve insana da vermiş olmasındandır. Şahitlerin de öğrettiği gibi bunlar, adalet, hikmet, sevgi kudret gibi Allah’ın sahip olduğu kendi özellikleridir. Bütün bu özellikler ile Allah ayrıca mukaddestir. Mukaddes olması da Allah’ın en büyük özelliğidir. Bu özelliği insana da vermiştir. Levililer 11:44-45 de Allah: “Mukaddes olun çünkü ben mukaddesim” diyor. Yine de hiç kimse Allah gibi Mukaddes değildir. (1.Samuel 2:2) Bir de bu sözler ile Allah: “Hepiniz aynen benim gibi eşdeğerde bir Allah olacaksınız” da demedi!
Küçük bir açıklama daha yapmak zorundayım. Allah, İlah, Tanrı, Rab gibi kelimeler, ille de sadece Kadiri Mutlak Allah’ın unvanları değildir. Mesela Melekler ve Allah’ın sözünü söyleyen peygamberlere de Allah bu unvanları verdi. Mezmurlar 82:6 Yuhanna 10:30-38 ve bu konuda en güzel anlaşılır ve açık bir ayette İncil’de 1.Korintlilerde 8:5 den 7’ye kadar olan ayetlerinde Allah’ın resulü Pavlus şöyle söylüyor:
“Çünkü yerde olsun, gökte olsun, ilah denilenler varsa da –nitekim pek çok ilah pek çok Rab vardır, fakat bizim için bir Allah Baba vardır; her şey ondandır, ve biz Onun içiniz; ve bir Rab, İsa Mesih vardır; her şey Onun vasıtası iledir, ve biz onun vasıtası ileyiz. Fakat bütün insanlarda bu bilgi yoktur” diye yazıyor. Eşi benzeri olmayan Kadiri Mutlak Allah’ın ise tek olduğunu vurguladığına da dikkat edin. Kuranda bahsi geçen: “Allah’ı bırakıp, İsa’yı, Meryem’i, papazlarını, hahamlarını Tanrı saymaları” tam Hıristiyan âlemi için çok güzel bir uyarıdır. (Tövbe suresi, 9:31) İlah, Rab, Tanrı unvanları vardır, fakat bunlarla sadece Kadiri mutlak Allah kastedilmez ama onlara Kadiri Mutlak Allah’a verilmesi gereken izzet de verilemez. Bizim için Allah birdir ve eşi benzeri yoktur.
Mesela «öğretmen» bir mevki bir unvandır. Çok öğretmenler vardır, fakat her birinin ayrı bir şahsiyeti ve ismi vardır. Allah da göksel yaratıkları yarattığında, o varlıklar birer ilahlardı diye de nitelemek yanlış olmaz. Bunun böyle olduğunu peygamberler de söylüyor. Ama hiçbir zaman kendilerini yaratan gibi eşsiz değillerdir. Bu yüzden Allah tüm bu ilahların Allah’ı olduğundan dolayı sadece O’na mahsus özel bir ismi var. Bu Türkçe Mukaddes Kitapta Yehova diye geçiyor. (Çıkış 6:2-3; İşaya-Yeşaya 42:8) Yehova diye mi telaffuz ediliyor Yahve diye mi telaffuz ediliyor bilmiyorum. Bir bildiğim, Allah’ın bu isimle bütün öbür yarattığı ilahlardan farklı olduğudur. Yine bilmediğim bir konu da Allah’ın bu ismi özellikle ne İncil’de ne de Kuranda artık kullanmayış nedenidir. Raymond Franz bu konuda: “Allah, İsa Mesih ile insanlık üzerindeki amacını yerine getirmekle, bu isme ait görevini tamamladı” diye bir açıklama yapıyor. Olabilir mi? Ben yine “bilmiyorum” diyorum. Her şeyi yaratmış ya da yaratılmalarına sebebiyet vermiş olan Kadiri Mutlak tek bir Allah var. Hiç kimsenin görmediği fakat konuştuğu bu Allah gizli, bilinmeyen esrarengiz bir sır değildir.
Bu anlatmaya çalıştığım konu, Müslümanlar ve Hıristiyanlar için saçma gelebilir. Ne kadar çok ispatlar ile anlatmaya çalışsam da en iyi açıklamayı Mukaddes Kitap, İncil ve Kuranda bulabilirsiniz. Lütfen bu kitapları okurken ne Müslümanların ne de Hıristiyanların şimdiye kadarki öğretilerinin etkisinde kalmadan okuma gayreti gösterin. Eğer bir şeye karşı geliyorsak, kendi kendimize nedenini soralım. Benim de ilk zamanlar Mukaddes Kitabın İncil bölümüne geldiğimde, İsa Mesih’e duyduğum öfke tarif edilemezdi. Sanki o zamanın Yahudileri gibiydim. Hâlbuki kitabın sonunu bildiğim halde, ben de İsa’yı öldürmeye kalkan Yahudilerin tarafını tutuyordum. Bir filimi seyredip sonuna kadar baktıktan sonra, tekrar seyrederken başka bir sonuç beklemek gibi bir şeydir bu. Kendi kendime: “Allah’ın İsa’yı gönderdiğini bildiğim ve inandığım halde; bütün bu yetkileri Allah İsa’ya verdiyse, ben kim oluyorum da ona öfkeleniyorum” dedim. Bir gün, artık bu öfkemi yenemediğim bir gündü, kitabı bıraktım ve: “Bu kitap böyle okunmaz” diye kendi kendime söylendim. Ya Allah’ı Kendi sözleriyle tanıttığı gibi kabul edip tanıyacaktım, ya da bunların hepsini bırakmalıydım. Allah’ın gerçeklerine öfkeyle mi yaklaşacaktım? Hem bu öfke bana nereden geliyordu? Durup düşündüm. Bu bizlerdeki İsa’ya karşı yıllardır beynimize, bilinçaltımıza, Müslümanların, Yahudilerin ve de Hıristiyanların uygulamalarının soktuğu bir öfkeydi. Farkında bile değildik. Aynı şey Hıristiyanlar için de geçerlidir. Onlarda da aynı nefret Müslümanlara ve Yahudilere karşı var. Kendi açılarından onların da nedenleri haklı gözükebilir. İnsan ne kadar dinle ilgilenmese, dindar olmasa dahi, muhakkak yetiştiği o toplumdan etkilenmiştir. Bu nefretin Allah’tan olamadığı kesin. Ben bu gibi zincirleri kırayım derken, neredeyse Yehova’nın Şahitlerine inanmakla, az kaldı ellerimi başka bir zincire uzatmış olacaktım. Bu yüzden Şahitleri ya da başka dinleri kötüleyip de kendisi bir dine ait olan insanları hiç dinlemek bile istemiyorum. Onların hiçbir sözü bana güvenilir bile gelmiyor. Bu aynı, parti, takım taraftarlığı gibidir. Onların hangisinin içinde olursan ol, aynısın demektir. Hiçbiri Allah’tan değil. Açıkça tekrar yazıyorum, hiçbiri Allah’tan değil. Biri bana: “Allah’tan olan bir sen misin” derse, cevabım: “Kimseye benim peşime “takılın” demediğim gibi, “en doğru da benim” demiyorum. Hele hele en çok Şahitlerde olduğu gibi: “Bensiz kurtulamazsınız” deme çılgınlığını ise hiç gösteremiyorum. Fakat bütün dinler bu sloganlara sahip çalışır. İşte onlar bunları iddia ettikleri için hiçbiri Allah’tan olamaz diyorum. Onların sahte alçakgönüllü tavırları artık kimseyi kandıramıyor. Hepsinin gerçek uygulamaları ve işleri zaten apaçık ortada. Hepimiz biriz ve kardeşiz. Kimse kimse üzerine büyüklenip, Allah adına kabarma hakkına sahip değil. Bu hakkı Allah vermiyor. Sizler kendi kendinizi öyle insanlara kul ediyorsanız ne diyeyim! İlk fırsatta o zincirleri kırın, artık zamanı geldi de geçti bile derim. Bunu da kendiniz ve belki de sevdiklerinizin kurtuluşu için, ama muhakkak yapın.
Gelelim İsa’nın Kadiri Mutlak Allah mı, üç tane Allah var mı sorularının saçmalığına! Yine bir yerde İsa ölümünden önce duasında:
“Ey Baba mümkünse bu kâse benden geçsin; fakat benim istediğim gibi değil senin istediğin gibi olsun, diye dua etti” der İncil’de Matta 26:39. İsa da Kadiri Mutlak Allah ise, Allah Allah’a „senin iraden olsun” diye dua eder mi?! İspatlar aslında apaçık ortada. Fakat Hıristiyanlık ne zaman ki üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından bir din olarak kabul edilmiş oldu, ondan sonra da böyle sapıtmaya başlamışlar. Zaten Kuran ne amaçla vahyolunuyor ki? Allah bunu her üç toplumu da uyarmak için yapıyor.
Birinci neden Yahudiler.
Bu toplum ki; Allah’ın seçtiği, İbrahim’in soyu, peygamberlerin çoğu buradan çıkmış ve kısacası Allah’ın hiçbir milletle bu kadar yakından ilgilendiği de görülmemiş. Bir kurtarıcı ise o da başlangıçtan, yani Âdem’den beri bekleniyor. Âdem’in günahından sonra Allah Kuranda da açıkça söylüyor:
Biz dedik ki: “Hepiniz buradan inin. Sonra size benden bir kılavuz gelecektir. Artık kim o kılavuzumun izinden giderse onlara korku yoktur; hiç üzülmeyeceklerdir.” Bakara suresi, 2:38 ve yine Ta-Ha suresi, 20:123. Bu kılavuzun ise Muhammed ya da başka bir peygamberin olduğuna dair açık bir ayet ve kanıt yok. İsa Mesih dışında Muhammed ya da başka hiçbir peygamber de “ben oyum” yani kurtarıcı kılavuzum, ya da “Mesih’im” demedi. Fakat Kuran İsa’ya hiçbir peygamberin sahip olmadığı yeri verir. Yine Kurana göre, dirilip Allah’ın yanına yükseltilen ve orada yaşamaya devam eden tek kişi İsa’dır ve kendisi Mesih’tir. (Sure 3:55; 19:33 ; 4:158)
Daha sonra bu kılavuzun, yol göstericinin, ya da kurtarıcının hakkında çok peygamberlikler varsa da Musa ölümünden önce: “Rab aranızdan benim gibi bir peygamber çıkaracaktır” dedi. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 18:15’de) Bu kişinin de İncil’in, Elçilerin İşleri 3:22-26 da İsa Mesih olduğunu söylüyorlar. Buna ise Yahudiler inandı mı? Hayır, onlar İsa’nın kurtarıcı, ya da Mesih olduğunu inkâr ettiler, aynen Müslümanlar gibi. Müslümanlar İsa’nın “Mesih” olduğunu inkâr etmiyorlar; Mesih’in ne anlama geldiğini bilmiyorlar ki! Öğrenince de Yahudiler gibi bunun anlamını inkâr ediyorlar. Allah’ın, insanlığın günahlarına kurtuluş olsun diye, Âdem’in günahına karşılık olan bir kurban gönderdiğini anlayamıyorlar. Onlara göre bu çok saçma bir şeydir. (1.Korintoslular 2:14) Bu duygulara Yahudiler sahipti ve de hâlâ sahip. Müslümanlar ise -Kurandan dolayı- İsa’yı bütünüyle Yahudiler gibi inkâr edemiyorlar, ama “Mukaddes Kitap değiştirildi” demekle, başka bir inkâr şekline başvurmuş oluyorlar.
Bu Mesih kelimesi ya da Mesih beklentisi çok önemlidir. Müslümanlar bunun anlamını ancak namazda kafayı mesh etmek demenin, abdest alırken saçını eliyle sıvazlaması olarak biliyor. Bir de abdest almasınlar, her namazdan önce ayaklarını yıkamak zorunda kalmasınlar diye ayaklarına giydikleri deri çarıklara mesh diyorlar. Bu konuda başka da fazla bir şey bilmiyorlar. Kuran ise devamlı İsa’dan Mesih diye bahseder ki bunun anlamını en iyi bilen Yahudilerdir. Çünkü onlar hâlâ bir Mesih bekleyişi içindeler. Kimileri de zamanımızda Mesih diye Kürtlerin lideri Öcalan’a inanıyor! Bu utanç verici inanca da benim kız kardeşim sahip. Kendi kendine uydurdu, inanan da sırf kendisi! Öcalan bile böyle bir şey söylemezken, onu da inandırmaya uğraşıyorlar. Hasan Mezarcı gibi, akli dengesi yok dedirtecekler ki, hapisten çıksın. Akli dengesi var mıdır yok mudur onu bilmem, ama o kadar suçsuz insanların katledilmesindeki rolü o aklıyla üstlendiği kesin. Yeryüzünde deli mi yok? Ama tehlikeli delileri de sokaklara serbestçe bırakmak akıl işi değildir. Hem insanlık Mesih’i bir kurtarıcı olarak bekliyor, katliamcı, eroin taciri, fahişeler pazarlayan mafya teşkilatı olarak değil. Rastgele orda burda bombalar patlatıp, yine rastgele ölen insanların adıyla “kurtuluş reklamı yapıp ismimizi duyuracağız” diyerek hiç değil. Yaşarken hiçbir zaman bedensel hastalığı olmamış gerçek Mesih’i bekliyorlar ki, İsa Mesih ise bedende geri gelmeyecektir. Apo ise devamlı doktor çağırmakta! Bu nasıl bir iş! Hem İsa sırf Kürtleri tutan biri olarak da değil, tüm insanlığı, hangi ulustan, milletten, ırktan olursa olsun, iyilerden ve kötülerden ayırmak için gelecektir.
Konumuz «Yahudilere cevap» hakkındaydı. Onlara “Mesih geldi, İmralı’da sizi bekliyor!” desek, o kadar çok sahte Mesihler gelmiş ki, hangi birine inansınlar? Gerçek gelmiş Mesih’i ise zaten kabul etmediler. Yalnız dikkat edin, nedense günlerimizde her piyasada kendini göstermek isteyen «Mesih» olduğunu söyleyerek bunu yapıyor. Müslüman’ı da, Hıristiyan’ı da ateşe tapanı da, hep Mesih olduğunu vurguluyor. Hâlbuki sahte de olsa bir Müslüman çıldırınca ben Muhammed’im demesi beklenmez mi? Ya da bir alevi Kürt çıldırınca “ben Hazreti Ali’yim” demesi çok daha makul değil midir? Yok, ama bunlar hep nedense Mesih! İsa son günlerin alametleri hakkında boşuna söylemedi:
İsa, "Sakın sizi saptırmasınlar" dedi. "Birçokları, ‘Ben O'yum’ ve ‘Zaman yaklaştı’ diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin. (Luka 21:8)
Gelelim biz asıl konuya ve Mesih’in gerçek anlamına. İsrail’de Krallar ve Kâhinler göreve başlamadan önce mesh edilirdi. Bu iş hoş kokulu, özel baharatlardan hazırlanmış bir yağı o kişinin başına dökmekle yapılırdı. (1.Samuel 10:1 ve 16:13; Levililer 4:3; 2.Krallar 9:3.) Kâhin olsun kral olsun göreve başlamadan önce bu muhakkak yapılmalıydı. Sembolik anlamda, başı üzerinde alamet olsun diye olan bu emir Allah tarafından verilmişti. İnsanların eliyle yapılan bu olaya da “mesh” etmek deniyor. İsa Mesih ise insan eliyle değil, Allah’ın ruhuyla mesh ediliyor. (Matta 3:16; Markos 1:9-10; Luka 3:21-22; Yuhanna 1:30-34; Maide suresi,5:110). İsa’nın Allah tarafından kral ve de Baş kâhin olarak atanmasını, İncil’in İbraniler kitabında 7. bölümden 11. bölüme kadar olan yerlerinde çok güzel anlatır. Bunların anlamlarını daha iyi anlamak için Mukaddes Kitabı tümüyle okumanız şart. Yine kısacası Allah, İsa Mesih’i her şey üzerinde hem kral hem de kâhin olmak üzere seçiyor. Bu bir ayette şöyle açıklanıyor:
Çünkü bize mukaddes, suçsuz, lekesiz, günahkârlardan ayrılmış, göklerden daha yüksek olmuş böyle bir Baş kâhin gerekti…Söylediklerimizin özü şudur: Göklerde Yüce Olanın sağında oturan, kutsal yerde ve insan tarafından değil, fakat Rab tarafından kurulan hakiki Çadırın hizmetçisi olan böyle bir Baş kâhinimiz vardır. İbraniler 7:26 ve 8:1
Yukarıdaki ayetler İsa’nın bu özelliklere sahip olduğunu gösteriyor. Yine ne Kuranın ne de Mukaddes Kitabın hiçbir yerinde, İsa Mesih hariç hiçbir insandan «günahsızdır» diye bahsedilmez. Müslümanlar Muhammed’in de günahkâr olduğunu gösteren ayetlere öfkeyle bakarlar. Onlar Allah’ın hakikatlerine göre değil, duygularına yenilerek putlaştırdıkları bir Muhammed görmek isterler. Hıristiyanların İsa’ya tapmalarını hor görürler ama sinsice tutum ve davranışları ile Muhammed’e taparcasına, yüreklerinden uydurdukları heveslerinin ardınca giderler. İsa’nın Yahudiler için söylediği, Müslümanlar için de tam yerinde geçerli bir sözdür:
“Sanmayın ki, ben sizi Babanın önünde suçlu çıkaracağım; sizi suçlu çıkaracak kendisine ümit bağladığınız Musa’dır. Çünkü eğer siz Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz; zira O benim için yazmıştır. Fakat onun yazılarına iman etmiyorsanız, benim sözlerime nasıl iman edersiniz?” Yuhanna 5:45-47
Bu sözleri İsa o zamanki Yahudilere söylemişti. Şimdiki Müslümanlara ise o ayetleri okurken Musa yerine lütfen Muhammed’in ismini koyarak okuyun, ne denmek istendiğini o zaman daha iyi anlayacaksınız. Müslümanların Yahudilerden, Yahudilerin Hıristiyanlardan, Hıristiyanların Müslümanlardan ne farkı var? Bence hiç yok. Bilgi ve etiket farkı bir fark mıdır? Uygulamadıktan sonra neye yarar? O zaman hiç bilmeyene bence daha makbul denmeli. Hiç olmazsa belki özrü olur.
Bu Yahudilik konusunu kısaca şöyle kapatabiliriz. Kuran, Yahudilerin hâlâ beklediği Mesih hakkında şahadet veriyor ve “sizin inanmadığınız o Mesih, İsa idi” diyor. Sure 5:15; 27:76; 2:62; 2:111; 2:113; 5:41-47.
İkinci neden Hıristiyanlar.
Kuranın Hıristiyanlığa verdiği mesaj ise kısa ve çok açık. “Siz İsa’ya gerektiği gibi inanmayıp, O’nu putlaştırmakla kalmadınız, bir de O’nun üçüncü bir Allah olduğunu uydurdunuz” diye uyarıyor. “Allah’ın emretmediği, yapın demediği uygulamaları da sırtınıza yüklenip, onları da yüzünüze gözünüze bulaştırdınız” diyor. Örneğin: Rahip rahibelik, evlenme yasağı, kendi kendini kırbaçlama, yani ceza verme, üçlük öğretisi vs. gibi. Bu konuda genel olan en önemli bir iki ayet yazacağım.
“Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler şüphesiz kâfirlerdir. Oysa Mesih demişti ki: “Ey İsrail oğulları, Tanrım ve Tanrınız olan Allah’a kulluk edin” ...
“Allah, üçün üçüncüsüdür”, diyenler de kâfir olmuşlardır. Oysa bir tek Allah’tan başka Tanrı yoktur. (Maide, sure 5:72-73) Bu ayetlere paralel olan birkaç ayet de İncil’de Yuhanna: 12:49; 20:17; Luka 22:42 var. Hıristiyan olarak bu konuda doğru anlayışa sahip olan dediğim gibi ben bir tek Şahitleri gösterebilirim. Onlar ellerindeki Mukaddes Kitap doğrultusunda Allah’ın üç tane olmadığını görmüşler. Demek ki bunu görüp de anlamak o kadar zor değilmiş. Ben ise nasıl görmüşler diye hâlâ hayret ediyorum! Neyse, yine Kuran bakın bu toplumlara ne diyor:
Ne Mesih ne de en yakın Melekler Allah’ın kulu olmaktan çekinmezler…Maide, Sure 4:172
İsa Mesih’in Allah’ın kulu olduğuna dair bir ayette İncil’de de açıkça yazıyor. Resul Petrus orada İsa Mesih hakkında şöyle söylüyor:
Tanrı sizleri kötü yollarınızdan döndürüp kutsamak için Kulu’nu ortaya çıkarıp önce size gönderdi. (Resullerin ya da Elçilerin İşleri 3:26) Burada açıkça İsa’nın da Allah’ın bir kulu olduğundan bahsediyor. Allah olan birinin başka bir Allah’a kul olma saçmalığını Hıristiyanlar nedense hiç düşünmez. Eğer yine oğulluk konusuna dönersek, bu oğul olarak niteleme sadece İsa’ya verilmiş bir unvan değildir. İsa Mesih’in Allah önünde apayrı özel bir yeri olduğu kesin olmasına rağmen, Mukaddes Kitap göklerde olan Meleklerin hepsinden de Allah oğulları diye bahseder. (Eyüp 1:6; 2:1 Yaratılış 6:2) Bu ayetler Yeni Çeviri Mukaddes Kitapta “İlahi varlıklar” diye tercüme edilmiş! Fakat orijinal İbrani’ce yazılmış Mukaddes Kitapta onların “Tanrı Oğulları” olduğu hakkında ise dip not vermiş. Eski tercümede ise açıkça, “Allah oğulları” diye geçiyor. Bütün bunlardan ayrı olarak tüm İsraillilere, “Siz Allah’ınız Rabbin oğullarısınız” demekle Allah, sevgisinden ötürü insanları -hem de günahkâr insanları- da bu unvana layık görüyor. (Tesniye ya da Yasanın Tekrarı 14:1) Peygamberler de bu bilgi ve imanla Allah’a dua edip, bu yüzden O’na “Baba” diyerek yaklaştılar. (Yeşaya-İşaya 63:16; 64:8 ;1.Korintoslular 8:6 ; Yuhanna 3:7-10)
Bu konularda Hıristiyanları da öyle çok bilgili falan sanmayın. Müslüman’ı bu konularda ne kadar cahilse, Hıristiyan’ı da o kadar cahildir. Hem de onların ellerinde sahip oldukları o zengin içerikli Mukaddes Kitap olduğu halde. Bilgi dolu olanları ise sapıtmış, kilisenin etkisi altında kalmış, onların dogmalarından kedisini kurtaramamıştır. (Dogma: Hıristiyan Katolik âleminin kabul ettiği, değişmez temel öğretileridir. Mesela «üç Allah» öğretisi onların bir dogmasıdır) Sıradan halkın bu kitapları okumaya, araştırmaya hiç ilgisi yoktur. Bir zamanlar ise okunmuş, araştırılmış, hatta bunlar o insanlara ezberletilmiş. Ancak bu kişiler kiliseye her ay aidatını ödemesine rağmen, o dindarlardan yaşadıkları hayal kırıklıkları, kendilerinin de günaha eğilimli halleri yüzünden, Allah’a küsmüşler ve O’nu tümüyle terk etmişlerdir. Ancak belirli olaylar dışında çoğu kiliseye hiç uğramaz bile. O da genelde ya evlilik ya da cenaze amacı güder.
Benden de burada yazdığım şeylerle ilgili tüm bilgileri bulacağınızı ummayın. Benim buradaki yazılarım her araştırıcı için ancak bir başlangıç olabilir. Amacım tüm Mukaddes Kitabın ve Kuranın açıklamasını buraya yazmak değil. Kaldı ki orada geçen her bir ayeti açıklamamı da beklerseniz, bence bu insafsızlık olur. Ben bu konudaki tüm bilgilerimi bir kitapta sizlere nasıl vereyim. Hem de anlaşılır bir biçimde! Mümkün değil bu. En azından benim için şimdilik bu böyle. Tekrar söylüyorum, lütfen kendi adınıza araştırın, dua edin, siz bizzat kendinizden sorumlusunuz. Ne buradaki yazılanlara ne de başka bir öğreti verenlere hemen inanmak yerine bizzat siz, kendiniz araştırmalısınız. Sıkılıp da tembellik edenler karşılıklarını alacaklardır. Onlar için durum çok daha zor olacaktır. İnsanı sadece bilginin kurtarmayacağını da biliyorum. Bilgisiz ise kurtulmamız çok zor, hatta çok az istisnalar hariç imkânsız bile olabilir. Bilgi bir yerde kurtuluş kapısını açmakta araç oluyor. O kapıdan girip girmemek her kişinin kendine ait bir şey. Bu kurtuluş kapısını açmakta bilgi adeta bir anahtar, araç, gereç gibiyse, hiç bilgisi olmayanın da ne elinde ne zihninde ne de yüreğinde böyle bir şey olmayacaktır. (Matta 25:1-13) Allah’ımız çok merhametlidir, fakat kendimizi zevk düşkünü akıllılar, Allah’ı da merhamet zaafıyla dolu biri olarak görmeyelim. Allah’ımız gerektiğinde ise öç alan ve acımayan bir Allah da olabilir, bu bizlere bağlı bir şey. Lütfen Süleyman’ın Mesellerinin 1. bölümünde 22’den 33’e kadar olan o yerleri açıp da okuyun, bilgiden nefret edenlerin akıbeti orada yazılı. İlerde başka konular altında bu ayetleri de yazacağım.
Hıristiyan âlemi ise bilgiden ve bilgilendirmekten nefret edip, Mukaddes Kitabı okuyanları taşladılar, insanların boynuna o kitabı asıp diri diri yaktılar, tercüme edenleri ölüm oğlu ilan ettiler. Neredeyse her türlü bilgiden ve bilgi edinmek isteyenlerden nefret etiler. Böyle olan Hıristiyanlara “Kuran gibi bir uyarının ne gereği varmış” mı deniyor! Bir de bu Müslüman âlemine bakılarak yapılıyor! Sizler ne iseniz onlarda öyle. Sizler elinizde taşıdığınız o kitapları ne kadar uyguluyorsanız, onlarda o kadar uyguluyorlar. Sizler orta çağda ve hâlâ, gerçekleri içeren bilgiden ne kadar nefret ettiyseniz ve hâlâ da ediyorsanız, onlarda öyle nefret ettikleri için bu haldeler.
Üçüncü neden Araplar ve imansız herkes.
Kuranın en önemli üçüncü uyarı nedeni Araplar, hem de o zamanki cahil Araplar. Gerçi Kuranın gelmiş olması o insanları çok daha mı iyi yaptı? O zaman için evet, fakat ilerde hepsi yine zaman zaman bozuldular. Tarihe baktığımız zaman, Kurandaki sözleri imanla uygulayan milletlere iyilik olduğunu görüyoruz. Allah’tan sapıp da bozulan her millet nasıl zamanla yok olduysa, onlara da öyle oldu. Geçmişte dünya hâkimi olan ve İsrail tarihindeki örneklerde gördüğümüz gibi, şimdi de Allah öyle milletlere ancak sabırla müsaade ediyor. Hem Kuranın gelmesiyle, Arapların iyi mi kötü mü oldular sorusuyla meşgul olmaktansa; bu Kutsal Kitaplara (Tevrat-İncil-Kuran) sahip olan dünyaya baktığımız zaman, genel bir korkunçluğun var olduğu açıkça ortada. Her konuda bir sahtekârlık, adaletsizlik, savaş, soygun, açgözlülük, nefret, kin ve terör zaten var. Terörü devletler yapınca adı savaş oluyor ki, buna „doğruluk, mertlik, vatan sevgisi ve kahramanlık” deniyor! Gerekirse de kendi çıkarları için parasıyla, silahıyla, her şeyiyle özel teröristleri yine bu devletler yetiştiriyor. Ayrıca o terörle savaşanlar, “kurtuluş, demokrasi getireceğiz” adıyla girdikleri o yerleri cehenneme çeviriyorlar! Çocukluğumda, haberlerde devamlı duyduğum Vietnam savaşını hatırladım! O baştakilerin sahtekârlığı, gizliliği, soygunları, cinayetleri, katliamları, daima insanlığın zararına olan çevirdikleri o dolapları artık kim bilmiyor? Hepsinin ortak arzuları para, oburluk, zevk, şehvet, tembellik ve gurur; bu uğurda birbirlerini yiyiyorlar, çiğniyorlar, eziyorlar, parçalıyorlar. Allah bu milletleri Mukaddes Yazılarda boşuna canavarlara benzetmiyor. (Daniel 7’inci ve Vahiy 13’üncü bölüm) Bu devletlerin, yönetimlerin, organizasyonların, idarelerin yaptıklarını ancak canavarlar yapar. İşte bu devletler, milletler, uluslar, kabileler ve tek tek şahıslar olan bizler bu kadar bozulduysak, bunun suçunu ne Kuran’da ne İncil’de ne de Tevrat’ta arayalım. Bir çirkinlik varsa bunu bizzat kendimizde aramalıyız. İsrail de Allah’tan o kadar ilgi gördüğü halde ne oldu? Mukaddes Kitapta “daima rezillik yaptılar” deniyor. Lütfen yine 2.Krallar kitabında 17:7’den 18’e kadar olan yerlerini açıp yerinden okuyun.
Gelelim Kuranın uyarılarına. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, putlara tapan o topluma peygamberi ve Kuran vasıtasıyla Allah uyarı mesajı gönderiyor. Kuran, her şeyi yaratan Allah’ın olduğunu ve bir Allah olduğunu, önceden de gelmiş olan başka kitaplarından, peygamberlerden bahsediyor. Gelecekte olacak dirilme ümidinden, ebedi cennetten ve ebedi mutlu hayattan da bahsederken, kötüler için acı bir hüküm günü olacağını da belirtiyor. Bunlar hakkında tek tek ayetler yerine bütün Kuranı ispat olarak göstermek, bence tartışılmaz bir gerçektir. Yine de birkaç ayet: Sure 6:19, 10:37-39; 7:2; 3:3; 2:2; 10:57; 10:48; 16:64; 16:101 Bazılarını yerinden de yazarsak:
De ki: “Onu, iman edenlerin imanını sağlamlaştırmak, Müslümanlara (iman eden insanlara) doğru yol kılavuzu ve müjde olmak üzere Tanrın katından hak olarak Ruh-ül-Kudüs indirmiştir. Nahl, 17:102
Hamd O Allah’a ki, kuluna Kitabı indirdi ve içine hiçbir eğrilik koymadı. Şiddetli bir cezayı bildiren uyarıcı olarak; ve iyi işler işleyen inananlara güzel mükâfatlara erişeceklerini müjdelemek için… Kehf, sure18:1-2
Asya ve dolayısıyla Arabistan ilk Hıristiyanların zamanında vaaz edilip Avrupa gibi işlenmiş bir bölge olmamıştı. Allah bu durumu o zamanki resullere müsaade etmiyor. (Resullerin-Elçilerin işleri 16:6) İlerde Muhammed’in ve Kuranın gelmesi, bize gelecekte olacak Allah’ın amacını gösteriyor. Bu amaç hakkında Allah İbrahim’e bir söz vermişti. Orada Allah İbrahim’e şunları söyledi:
İsmail’e gelince, seni işittim; işte onu mübarek kıldım, ve onu semereli (verimli) edeceğim, ve onu ziyadesiyle çoğaltacağım; on iki beyin babası olacak, ve onu büyük millet edeceğim. Tekvin-Yaratılış 17:20
Hıristiyanlar İbrahim’in oğlu İsmail’den adeta nefret ederler. Filmlerinde bile İsmail koyu renkli saçları olan, kıllı ve esmerdir; İshak ve İsa ile ilgili filmlerde, hep sarışın mavi gözlü birilerini o rollere koyarlar. Onlara göre kendilerine benzeyen sarışın açık renkli ırk üstün ırktır, esmer olan ırk ise aşağı, basit, kötü bir ırktır. Onlar Allah’a değil hep cinlere tapıyorlardır. Avrupalıların Amerikalıların hayal dünyası ve toplumlarının bilinçaltına vermek istedikleri ruh budur, bu da doğal. Orta çağ Avrupa’sında da Osmanlılarda, at üstünde cenk eden Araplarda üstünlük varken, bu sefer tam tersine o toplumların gözünde bu açık, peynir gibi soluk renkli insanlar çok küçük gözüküyordu. Eğer cüceler dünya hâkimi olsalardı, o zaman da inanıyorum ki onlar İsa’yı, Musa’yı filmlerinde, hayallerinde cüce yaparlardı. Dünyaya zenci ırk hâkim olsaydı, o zaman da İsa, Musa, Haz. İbrahim muhakkak kapkara zenci olarak gösterilecekti. İnsan psikolojisi, normaldir diyelim, ama aptalca bir normallik. İnsanlardaki böyle kafasızca taraf tutmalar, kendilerine benzemeyenleri, kendinden olmayanları alçaltmak, ille de hep kendilerini yükseltme sevdasından kaynaklanmıştır.
Allah ise İsmail hakkında “ona lanet edeceğim” demiyor, tam tersine “işte onu mübarek kıldım” diyor. Ve Tekvin 21:13’de:
“Cariyenin oğlunu da bir millet edeceğim, çünkü o senin zürriyetindir” demekle Allah İbrahim’i “pohpohlamıyor. Çünkü İbrahim’in ilerde 4 tane daha, yani toplam 6 tane oğlu oluyor, İsmail ve İshak’tan başka dört tane daha. (Tekvin 25:1-4) İbrahim’in çocukları diye Allah onların hepsine bir bereket sözü vermiyor. Bunu sadece İshak ve İsmail hakkında yapıyor. Ancak bir fark varsa o da kurtarıcı yani Mesih, İshak’ın soyundan gelecekti. Zaten benzetmeye bakarsanız, Allah İsmail hakkında söz verirken, “Cariyenin oğlunu da”demekle bu, “da” kelimesi aynı şeylere sahip birini kastetmektir. Yani Allah açıkçası İshak’a verdiği söz hakkında, bir benzetmeyle İsmail de öyle benzeri bir millet olacak demek istiyor. Yine burada İsrail ile Arapları harfi harfine kıyas etmeyelim. Allah aslında bütün dikkati Mesih gelene kadar İsrail üzerinde topladığını gösteriyor. (Galatyalılar 3:16 ve 19) Bu yüzden de tüm dünya uluslarına bir örnek olsun diye İsrail hakkındaki ilgisini kaleme aldırtıyor. Yoksa Yahudilerin, Şahitlerin, Hıristiyanların ya da Müslümanların sandığı gibi, Allah hiçbir zaman ve hiçbir devirde, belli bir milleti, toplumu, ırkı tutup öbür yarattığı insanları başıboş sahipsiz bırakmamıştır. Allah sadece bir ulusun, dinin, ya da bir ırkın tekelinde olan Allah değildir. Bu hülyada olmak isteyen çok milletler, dinler, mezhepler, organizasyonlar var. Hatta hepsi böyle dersem daha doğru söylemiş olurum. Bu yüzden de insanlara Allah’ı öyle tanıtmak istiyorlar. Yani eski Yahudiler gibi. “Bir biz mukaddesiz ve sadece biz kurtulacağız. Sizler ölüm oğulları, mekruh insanlarsınız” demek istiyorlar. İsa ise böyle düşünen kaz kafalı, kendini beğenmiş toplumlara, dinlere, uluslara, milletlere, ırklara ve yine bizzat böyle sanan o zamanın İsraillilerine şunları söylüyor:
Yine size gerçeği söyleyeyim, gökyüzünün üç yıl altı ay kapalı kaldığı, tüm ülkede korkunç bir kıtlığın baş gösterdiği İlyas'ın zamanında İsrail'de çok sayıda dul kadın vardı.
İlyas bunlardan hiçbirine gönderilmediği halde, Sayda diyarının Sarafat kentinde bulunan dul bir kadına gönderildi.
Elişa peygamberin zamanında İsrail'de çok sayıda cüzamlı vardı. Bunlardan hiçbiri iyileştirilmediği halde, Suriyeli Naaman iyileştirildi.”
Havradakilerin hepsi, bu sözleri duyunca öfkeden kudurdular.
Ayağa kalkıp İsa'yı kentin dışına sürdüler. O'nu uçurumdan aşağı atmak için kentin kurulduğu tepenin yamacına götürdüler. Luka 4:24:29
Bu mesajla İsa, Allah’ın etikete değil, şahsen değerli insanlara önem verdiğini göstermiyor mu? Hangi ulustan, milletten, ırktan olursa da olsun.
Allah verdiği sözü her zaman tutar. Fakat verilen bu söze de dikkat etmemiz gerekir. Ne demek istediğimi şimdi açıklayacağım. Allah’ın bazı sözleri şarta bağlıyken bazıları şartsızdır. Mesela Allah Davut’a: “Senin oğulların yollarımda yürür ve kanunlarımı tutarlarsa önümde daima duracaklar” demekle bir şart koyuyor. (1.Krallar 2:1-4) O da kendisine bağlı kalma şartı, fakat İbrahim’e, İshak ve İsmail hakkında verdiği vaat ise şartsız. Yani İbrahim’e bir kurtarıcıyı vaat eden Allah, İbrahim’in oğlu İshak’ın soyu ne kadar kötü, bozuk ve Allah’tan uzak da olsalar, o kurtarıcı yine o soydan gelecekti. İsmail için de durum aynıydı. İşte, “bazı vaatler şarta bağlı değil” demekle bunu anlatmak istedim. (Tekvin-Yaratılış bölüm 17:5-8 ve 15-21 ayetleri)
Bütün bu sebeplerden dolayı Allah Muhammed’e peygamberlik görevi veriyor, yani, Arabistan’da, İsmail soyundan olan birine. Bu konu sadece Kurandan çok kişinin kolayca anlayamayacağı, fakat bütün Kutsal Kitapları bilen kişiler için, Allah’ın sözünün nasıl gerçekleştiğini görmeye dayalı ispatlardır. Bazı ayetlerin içinden seçilmiş bu konuyla ilgili cümleleri yazacağım.
Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size nimeti tamamladım. Maide, Sure 5:3
Allah bu sözlerle bir şeyin tamamlandığını vurguluyor, o da verilen bir sözün. Evet, bu sözü ise İsmail hakkında İbrahim’e vermişti. Yine devam ederek bu konu hakkında Kuranda şöyle yazıyor:
Hani İbrahim ile İsmail o Beyt’in (Kâbe) temellerini yükseltirlerken dua etmişlerdi: “Allah’ımız, yaptığımızı kabul buyur. Sen her şeyi bilen, her şeyi işitensin.”
“Ey Tanrımız! İkimizi de, kendine kul eyle. Soyumuzdan da sana uyan bir millet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster: Tövbelerimizi kabul buyur. Çünkü Sen tövbeleri kabul edensin ve Rahimsin.”
“Ey Tanrımız! Onların içinden öyle bir elçi gönder ki, onlara Senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz yapsın. Gerçekten Sen Azizsin, Hikmet Sahibisin. Bakara, sure2:127-129.
Bu ayetler ile Allah bir yerde bu duanın yerine geldiğini vurguluyor. İbrahim’in de oğlu İsmail’in de ve temellerini yükselttikleri o Beyt hakkında da isteklerini yerine getirmekle, Allah onların dualarını işittiğini gösteriyor. Şimdiki Kâbe’de bulunan ve Müslümanların ziyaret ettikleri siyah örtülü o yer İbrahim ve İsmail’in yaptığı o evdir. Mukaddes Kitapta bu konuların ayrıntıları yok. Sanki İbrahim, İsmail’i ve Hacer’i kovup, ondan sonra birbirlerini bir daha hiç görmemişler gibi bir etki var. Bu da yine etkisinde kaldığımız yanlış öğretiler sayesinde böyle. Mukaddes Kitabın mesajı değil. Hâlbuki İbrahim yaşlanıp da ölünce, İsmail gelip kardeşi İshak’la beraber babalarını gömüyorlar. (Tekvin-Yaratılış 25:8-10) Demek ki aralarında sıkı bir iletişim vardı. Birbirlerini görüp ve haber de alıyorlardı. Hem de o zamanki imkânlar dâhilinde, yüzlerce kilometrelik uzak mesafelerde otursalar da. Ben bu konuda her iki kitaptan da ayetler vereceğim. İsmail hakkında Tekvin-Yaratılış 16:10; 17:20; 21:13 ve 18 ayeti. Sure 2:133; 3:84; 4:163; 19:54; 38:48; 21:85. Bu ayetler İsmail’i hem bir peygamber hem de iyi biri olarak tanıtır. Bunlar Hıristiyan âleminin ve Yahudilerin verdikleri eğitime tam ters düşen hakikatlerdir. Eğer Allah’ın İsmail ile ilgili bir planı olmasaydı, daha o kovulduğu zaman, artık onları başlarının çaresine bırakması, hatta ölüme terk etmesi gerekmez miydi? Fakat hayır, yapmıyor ve İbrahim’e olan sözünü İsmail’in annesi Hacer’e de yineliyor. Hem de defalarca. Tekvin 16:10-12 ve21:14-21. Burada İsmail hakkında ilginç bir ayet var. Çünkü bu ayetler Hıristiyanların ve Yahudilerin çok antipatisini toplayan ayetlerdir. Orada İsmail hakkında aynen şöyle der:
Allah çocukla beraberdi, ve o büyüdü; ve çölde oturdu, ve büyüyerek okçu oldu. Tekvin 21:20
Buna benzer bir ayet de İsa Mesih’in çocukluğu hakkında yazıyor. Orada:
Çocuk büyüyor ve kuvvetleniyor ve hikmetle doluyordu; Allah’ın lütfu O’nun üzerindeydi. Luka 2:40
Bu sözler Allah’ın lanetini kazanmış insanları mı kast eder? Yoksa da tam tersine, O’nun bereketini kazanmışları mı? Bunlar Hıristiyanların sahte ve Mukaddes Kitap dışı öğretilerine karşı olan hakikatlerdir. Müslümanlar ise İshak yerine İsmail diye uydurdukları masalla, İshak yerine İsmail’i birbirine karıştırarak anlatırlar. Hatta Kurban Bayramı palavrası, aynı Hıristiyanların İsa Mesih’in ölümü gününde yumurta ve tavşan ile paskalya kutlamalarına çok benzer bir adettir. Bu paskalyanın, yumurta ve tavşan ile İsa’nın ölümünün hiçbir ilgisi yoktur; aynı şekilde İsmail’in kurbanlıkla ve Müslümanların öğrettiği Kurban Bayramı’yla hiçbir ilgisi olmadığı gibi. Kuranda bu konuda kelimesi kelimesine kimin kurban edileceği hakkında kesin bir isim yok. Fakat Mukaddes Kitaba zıt olacak bir ayette yok. Belki bu konu detaylı değil o kadar. Fakat sadece hakikatler yazıyor, yalan yanlış bir şey yok. İlerde İslam âlemi palavralara sapacaksa bu Kuranın eksik ya da fazla bilgisinden kaynaklanmıyor. Eğer şüphe ediyorlar ise, Tevrat’ı getirip onu okusunlar. O zaman kimin kurban edileceği hakkında bilgileri olurdu. Bu emri de ben değil, Kuran’da Allah veriyor.
…De ki: “Eğer gerçekçi kişilerseniz, Tevrat’ı getirin de onu okuyun” Ali İmran, sure 3:93. Müslümanlar ise ne yaptı? Onlar: “Bu kitaplar değiştirildi” demekle gerçeklerden kurtulduklarını mı sanıyorlar? Kuran bu kitaplar hakkında “onlar değiştirildi” demiyor; tam tersine: “Gerçekçi kişilerseniz getirin de okuyun” diyor. Paralel ayetler sure 40:53-54; 4:47; 3:99. Son olarak Müslüman-Hıristiyan-Musevi olan bu üç guruba ait bir uyarı ayeti:
Onlara: “Allah’ın indirdiği şeye inanın,” denilse; “Biz bize indirilene inanırız” derler ve ondan sonrakileri saymazlar. Oysa bu, ellerindekini doğrulayan bir haktır. Onlara de ki: “İnanmıyor idiyseniz, bundan önce niçin Allah’ın peygamberlerini öldürdünüz?” Bakara, Sure 2:91
Deyin ki: “Biz Allah’a inandığımız gibi, bize gönderilen vahye, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup ve oğullarına ve vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa’ya gönderilene ve bütün peygamberlere Tanrıları katından gönderilenlere iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.” Bakara, sure 2:136
Lütfen söyleyin, bu sözler Kuran’da yazdığı halde, altını çizdiğim son sözleri hangi Müslüman yerine getirir, yürekten inanarak uygular ve iman eder? Ben daha görmedim. Ya Kuran saçmalıyor ya da Müslümanlar! Mantıklı olanı Müslüman âleminin imansızlığı ve saçmaladığıdır. Hem Kuran’a inandıklarını söylüyorlar hem de oradaki yazılanlara uymuyorlar ise, sizce buna ne denir?
Yukarıda üç din toplumu saydık. Yahudiler-Hıristiyanlar ve Müslüman olacak, önceden Allah’a imansız olan Araplar. Kuran ise Allah’ın adaletine uygun, amacını da ifade eden bir kitap, çünkü başlangıçtan, Âdem’den beri daima bir kurtarıcı Mesih’ten bahsedildi. “Gelecek gelecek” dendi. (Tekvin-Yaratılış 49:9-10; Tesniye-Yasanın Tekrarı 18:15 ve paralel ayet olanı, Yuhanna 5:46; Mezmurlar: 22:16-18, 30:2-3, 40:6-7, 110:1 ve yine paralel ayeti Matta 22:42.46 Luka 20:42-43, Süleyman’ın Meselleri-Özdeyişleri 8:22-36; İşaya-Yeşaya 7:14 bap ve bölüm 53’ün tümü; Daniel 2:44, 9:24-26, Mika 5:2; Zekeriya 12:10; Hoşa 11:1) ve daha bunlar gibi birçok peygamberlikler İsa’nın yani Mesih’in geleceğini söyledi ve kitaplarda kaleme alındı. Bütün bunlar Yahudilerin kutsal kitabı olan, Müslümanların Tevrat ve Zebur diye bildiği kitaplarda geçiyor. O beklenilen kurtarıcı Mesih geldi ve İncil bunu tasdikledi, fakat Yahudiler inanmadı. Daha sonra Yahudilikle hiç ilgisi olmayan bir yerden adam çıktı ve o Allah’ın peygamberi olduğunu ilan etti. Bu adam Mesih’ten de bahsetti ve o Mesih’in İsa olduğunu onaylayan aydınlatıcı bilgiler getirdi. Bahsettiğim bu adam Muhammed, getirdiği bilgiler de Kuranda yazıldı. Sorarım size, Allah bunlardan daha açık ve net hangi şahadet veya ispatlar kullanmalıydı?
Allah bu kadar çok ispatlar ile insanlara yaklaştı ve insanlar bütün bunları çarpıtıp anlamak istemediyse ne diyelim! Onlar bu Kitapları kendi parti binaları gibi yaptılar, futbol takımlarına çevirdiler. Orası senin burası benim dendi. Ayrıldılar, on binlerce parçalara bölündüler. Birbirlerini yediler ve hâlâ da yiyiyorlar. Kendilerinin pis, iğrenç, çirkin ve bencil olan, menfaatçi, o çekememezlikle dolu duygularını sinsice bu kitaplarla, Allah’ın ismini öne sürerek milyonları, milyarları yönettiler. Biz eşek olanlarda sürü sürü onların arkalarından gittik. Hâlâ da gidiyoruz. Kimi savunduk? Kim için savaştık? Ne niçin öldük veya öldürüp yok ettik? Kimin avukatlığını yapıyoruz? Bizlerin savunmaya kalktığı, bu kastettiğimiz yoksa Allah mı? Allah’ın avukata, bezirgâna, savunulmaya ihtiyacı mı var! Hele kendisine işleriyle düşman olanlar tarafından hiç yok, olamaz da. Yoksa biz Allah’ı da kendimiz gibi haydut mu sanıyoruz? Bir vakitler Allah “kavmim” dediği insanlara yerinde olan şu sözleri söylemiş:
Ne var ki, sizler işe yaramaz aldatıcı sözlere güveniyorsunuz.
„Çalmak, adam öldürmek, zina etmek, yalan yere ant içmek, Baal'a (bir put) buhur yakmak, tanımadığınız başka ilahların ardınca gitmek, bütün bu iğrençlikleri yapmak için mi bana ait olan tapınağa gelip önümde duruyor, güvenlikteyiz diyorsunuz? Bana ait olan bu tapınak sizin için bir haydut ini mi oldu? İşte Ben, Ben’de gördüm”, RAB diyor. Yeremya 7:8-1
İslam öğretileri- 1.Oktober 1965 der Wachtturm
Burada bazı konularda ispat olarak Kuran ele alınırken, bazen de İslam âleminin öğretileri ışığında Kuran çürütülmeye çalışılıyor. Mesela yine Kuranın öğretisi desteğiyle Almanca 1.Ekim 1965 Gözcü Kulesi yayınında, İslam’ın suç kurbanını kabul etmediklerini yazıyor. Bu konuda ispat olarak Kurandan hiçbir ayet vermemiş. Böyle bir ayet zaten yok, ben de biliyorum, ama karşı gelen bir ayette yok. Yine Kuran İncil’in kopyası olmadığı gibi Tevrat’ın da bir kopyası değildir diye defalarca söyledim. Peygamberler aldıkları vahiyleri yazarken, bir kitabı başka bir yere kopyalama işi yapmadı. Her biri nasıl bir vahiy aldıysa onu yazdı.
Gelelim İsa’nın bütün insanlığın günahı için bedenini fidye olarak verme bilgisine. Bin beş yüz yıllık şeraite sahip Yahudiler Mesih’in suç kurbanı olabileceğini nasıl anlamadılarsa, (Yuhanna 6:32-71) hiçbir şey bilmeyen cahil putperest o topluma, İsa Mesih’in kurbanlığını ve Melkisedek üzere Kral ve Kâhinlik görevini mi Kuran tekrar açıklamalıydı! (İbraniler bölüm 7) Kim anlayacaktı bunu? Hem İncil neden yazıldı? Kuran İncil’i fırlatıp atan bir kitap mı, yoksa tam tersine o kitabı başından sonuna kadar savunan bir kitap mı? Sure 3:45-59; 4:171-172; 5:47 ve 66-68, 110-117. Bu ayetler sadece ilk beş surede, kabaca benim hemen bulduklarım. Bütün Kuran bu ayetlerin doğrultusunda bir açıklama verir. Yine onların birinde şöyle yazıyor:
De ki: “Ey Kitap ehli! Tevrat’ın, İncil’in ve Tanrınızın katından size indirilenin hükümlerini yerine getirmezseniz hiçbir şeye dayanmış olmazsınız.” …Maide, sure 5:68.
İslam âlemi, “Hıristiyan’ım” diyenlerin işleri ve öğretileri yüzünden bu kitapları attıysa, bu onların kendi cahillikleri. Aynı şekilde Müslümanlığa bakıp da Kuranı atmak aynı cahillikten kaynaklanır. Yine Yahudilere bakıp da Tevrat’ı atmak zor olmasa gerek. Fakat saydığımız bu toplumlar kendilerini her ne kadar bu kitapların temsilcisi atadıysalar da onlar tacını başına kendi kendine takan krallara benziyorlar. İşleriyle uygulamaları, hele hele öğretileriyle, bu kitabın içeriğinden çok çok uzaktadırlar. İçlerinde değerli olanları var ise, onlar da ancak tek tek şahıslardır. Zaten bütün bu kan emiciler de o tek tek şahıslar hakkında yaptıkları reklamlar sayesinde geçinirler. Öylelerini de sağken yakıp öldürür, sonra da onlara türbeler yaparlar!
Hem Hıristiyan âlemi «İsa’nın, Âdem’in günahı yerine, bütün insanlık için bir fidye ve kurtarıcı olarak kurban olduğunu» sanki kendileri çok mu anlamış da İslam’a taş atıyorlar? Kiliseler, Papalık, Şahitler ve bütün Hıristiyan geçinen mezhepler, tarikatlar eğer bunu anlamış olsaydılar, kendilerini kurtarıcı diye gösterirler miydi? “Biz olmazsak kurtulamazsınız” diyenler, “Allah yeryüzünde sadece bizi kullanıyor” diye gerekirse kapı kapı sokaklarda bas bas bağıranlar bunlar değil mi? Hâlbuki İsa, Allah ve insanlar arasında tek bir meyancının, yani aracının olduğundan bahseder, onun da kendisi olduğunu ve bu rütbeyi ona Allah’ın verdiğini İnciller açıkça yazar. Yerinden okuyalım.
Çünkü tek bir Tanrı ve Tanrı ile insanlar arasında tek bir Aracı vardır.
Bu da insan olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuş bulunan Mesih İsa'dır. Uygun zamanda verilmiş olan tanıklık budur. 1.Timoteos 2:5-6
İki bin yıldır İncil’e sahip olanlar bunu anlamadıysa, aynı şeyler Kuranda yazınca kim anlayacaktı? Hem anlamak isteyenlere Kuran bu kitapları yasak mı ediyor? İnsanlar ille de bir taraf tutmaya kalktıklarında ne kadar da mantıksız oluyorlar. Bazılarının “kör fanatik” dedikleri tipler bu cins insanlar olsa gerek.
Şahitler daha sonraki paragrafta Nuh’un çocuklarına değiniyor. Kuran’da “Tufan olurken Nuh’un bir oğlunun gemiye girmediği yazıyor. Böyle bir bilgi ise Mukaddes Kitapta yok” deniyor.
Doğru, Mukaddes Kitapta olmayan daha birçok detaylar Kuranda var. Mukaddes Kitabı okuduğumuz zaman da durum aynıdır. Orada da Kuran da olmayan birçok detaylar, hatta Kuranda hiç geçmeyen olaylar var. Biri 1400 sayfaysa, öbürü 300 sayfalık bir kitap. Biri 40 kadar yazar tarafından 1500 sene içinde yazılmışken, Kuran yaklaşık 20 sene içerisinde bir kişiye vahiy edilmiş. Bu gibi farklar da normal değil midir? Tevrat’ın içinden sadece Yeşaya, Hezekiel, ya da Mezmurlar kitabına inanıp, bütün hakikatleri de sadece onların içinde aramak ve geriye kalan öbür peygamberlerin kitaplarına inanmadan, onları da diğerleriyle kıyaslamak, bence hikmetsizce bir davranıştır. Tüm Mukaddes Kitapta bazı isimler ve olaylar o zaman kaleme alınırken hiç bahsedilmezken, o konudaki ayrıntı çok daha sonra başka bir peygamber tarafından yazılır. Mesela, 2.Petrus kitabını okuduğumuzda, Petrus bir hakikatten bahsediyor ki o hakikatin Tevrat’ta o şekilde anlaşılması çok zor.
Mesela bir peygamberden bahsedilir, adı Balam. Olay Musa peygamber zamanında Mısırdan çıktıktan sonra geçer. İsrail halkına lanet etmesi için Moab kralı bu peygamberi çağırır. Tevrat’ta bütün bu konu hakkında okuduğumuz zaman, o peygamberin Allah’tan uzak bir şey yaptığına rastlamıyoruz. Fakat yapmış. Bunu hem İsa Mesih Yuhanna’nın Vahiy kitabında söylerken, hem de Resul Petrus yazıyor. O zamanki olayların cereyan ediş şekli de bunun öyle olabileceğini ispatlıyor. Çünkü İsrailliler savaşta onu öldürüyorlar ki, bunu da muhakkak bir şeyler bilerek yapıyorlar. Bahsi geçen olayda peygamber her seferinde Kralın isteğini değil de Allah ne derse onu söylediği halde, sonunda üzgün olan o Moab kralına şeytanca bir akıl veriyor. “Eğer sen bunların yok olmasını, Allah’ın onları bırakmasını istiyorsan, kızlarınızı onlara gönderin, onlarla zina etsinler ve putlara tapsınlar, o zaman da Allah onları bırakır” demiş. Gerçekten de öyle oluyor ve on binlerce insanı Allah vurup cezalandırıyor. (Sayılar 25:1-3 ve 9) Bu şeytani aklı veren ise Allah’ın peygamberi! Kralın ona karşı yalvarmalarından, kendisine çok iyi davranmasından etkilenen peygamber, ona böyle bir öğüt vermekle yardım ettiğini sanıyor. Karşılaştırmak için 2.Petrus 2:15-16 ile Sayılar kitabı 22’den 24 bölümüne kadar, Vahiy 2:14; Yahuda 11’e bakın. Fakat bu yazdığım hakikat, dediğim gibi Tevrat’ta hiç geçmez. Ancak yüzyıllar sonra İncil bu konuya ışık tutuyor. Muhakkak İsrail bu ayrıntıyı kulaktan duymayla da olsa biliyordur, sadece Musa’nın kitaplarından (Tevrat’ın ilk beş kitabı) okuyarak bizlerin bilmesi ise imkânsız.
O peygamberin hatasına zaman zaman ben de düşmüşümdür. Karşımdakini kırmayayım diye, sırf o kişiyi memnun etmek amacıyla Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri yapmışımdır. O kişiyi memnun ediyor muydum bilmiyorum, ama Allah muhakkak memnun olmuyordu. Askerdeki arkadaşlarım geldi aklıma. Askere gittiğimde Mukaddes Kitabı sadece bir kere okumuştum. Onların hafta sonu tatillerinde kadın aramalarına yardım etmiştim. Kendim bir şey yapmayacaktım ama onlara yardım ediyordum! Akşam kışlaya dönünce beni vicdanım çok rahatsız etti. Zaten hiçbir şey olmamıştı, fakat yine de benim yaptığım şey doğru değildi. Kendim yapmayacaktım ama başkalarının yapmasına yardımcı oluyordum! Bu konularda duyarlı olmak için iman, sevgi, çok iyi eğitilmiş bir vicdan, hikmet, dolayısıyla da bilgi ister. Çünkü bu duygular yanlış kullanılırsa, bu sefer de katı, anlayışsız bir doğruluğun esiri olup, fanatik bir Şahit, ya da Müslüman, İsa’yı öldüren Yahudiler, ya da başka tür bir aşırı dinci gibi olmak da çok kolaydır. Ya da tam tersine, peygamber Balam’ın olayında olduğu gibi, tarihe bakıldığında hep başkalarını nasıl memnun edeyim düşüncesinden de çok bozuk işler ortaya çıkmıştır. Ne öylesi doğru ne de öbür türlüsü. Ben bizzat bunları ayırt etme yeteneğine sahip olmak için Allah’a çok yalvarıyorum, özellikle her konuda bize yardım etmesi için de hepimiz yalvarmalıyız.
Yine başka bir benzer konu da Pavlus’un Timoteos’a yazdığı ikinci mektubunda 3:8’de geçiyor. Yannis ve Yambris adıyla kastedilen isimler Mısırdan çıkış kitabının 7:11’inde geçmez. Bu isimler sadece İncil’de geçiyor, o da bir kere. Bu yüzden İncil uydurma bir kitap mıdır? Daha bunun gibi ve buna benzer krallar ve tarihler kitabında da birçok örnekler var. Hatta tüm bunları anlamayan veya anlamak istemeyenler, “bu kitaplar sahtedir ve değiştirilmiştir” diyerek inkâr ediyorlar. Aslında onlar da aynı Kuranı eleştiren Hıristiyanlığın, Şahitlerin kafasına ve görüş açısına sahipler, fark sadece renk ve etiket değişikliğinde.
Gelelim Nuh’un Mukaddes Kitapta geçmeyen, Kuranda bahsedilen o fazla oğluna. Mukaddes Kitapta Nuh hakkında ve onun oğulları hakkında daha başka yerlerde geçen ispatlar da var. Onlar da hep Nuh’un sadece üç oğlundan söz eder. (Tekvin 5:32 ; 6:10 ; 10:1) Peki bu Kuranda geçen dördüncü oğul da kimdir?
Kuran’da Nuh ve Lût’un karıları hakkında: “Onlar iyi değildi” diye bahseder. Bunu yine yerinden okuyalım:
Allah kâfirlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal olarak gösterir. Onlar kullarımızdan iki iyi kulun altında idiler; böyleyken onlara hainlik ettiler. Bu yüzden onlar, Allah’a karşı onları kurtaramadılar. Onlara denildi ki: “Ateşe girenlerle beraber siz de girin”. Sure 66:10
Kurandaki bu açıklama Mukaddes Kitabın çok az bir şekilde sadece Lût’un karısı hakkında geçer. Orada da Lût’un karısı arkasına bakmaması gerekirken, meleğin sözünü dinlememiş arkasına bakmış ve tuz direği olmuştur. Yüzeysel bir inanca sahip insanlar o kadının tek suçu budur diye düşünür ve de öyle inanabilir. (Tekvin-Yaratılış 19:17-26) Aynı Musa’nın savaşta öldürdüğü peygamber Balam gibi. Sadece Tevrat bilgisiyle sanki o adamın savaş sırasında öylesine, kazaen bilmeden öldürüldüğü anlamı bile çıkabilir. Bunun gibi Nuh’un karısının kötü olduğu ve başka bir oğlu olduğu hakkında Mukaddes Kitapta detaylı bir açıklama yok. Aslında karısı hakkında hiçbir yerde bilgi vermiyor. Peki, böyle ayrıntıya girmedi diye bu iki kitaptan biri saçma ve yanlış mı olmalıdır? Olabilir, Mukaddes Kitapta da bazı yerde detaylara girilmezken, bazı yerlerde ise ayrıntılı bilgiler vardır. Sadece bu konuda İncil’den Matta-Markos-Luka ve Yuhanna’yı okumak yeterlidir. Bu resullerin her biri aynı olaylara değişik bir açıdan bakarak, ayrı bir anlatım tarzıyla ve farklı ayrıntılara girerek yazmışlardır.
Nuh’un oğlu hakkında Kuranda yapılan açıklamalardan, “hayır bu imkânsız olamaz” denilebilecek yer yok. Eğer Nuh’un karısı hakkında Kuran’da Allah bize böyle bir ipucu verdiyse, neden o kadın Nuh’un kendinden sandığı çocuk zina vasıtasıyla başka birinden olmuş olmasın? Çünkü Kuran onların hainlik ettiklerini yazıyor. Hatta Nuh o oğlunun gemiye girmemesinden duyduğu acıyla: “Allah’ım hani benim bütün ailemi kurtaracaktın” diye yalvarıyor. Allah ise ona cevap olarak: “Ey Nuh o gerçekten senin ailenden değildi, o iyi iş işlemedi” diyor. Allah Nuh’a daha fazla da bir bilgi veriyor mu bilmiyoruz. (Hud Suresi 11:37-48). Bu ayetler ışığında, ben bu yorumu yapmaktan başka bir açıklama düşünemiyorum. Hem ayetlere uyuyor, çok da mantıklı. İmkânsız denmez, çünkü zamanımızda böyle gayri meşru ilişkilerden doğan çocuklar, peynir ekmek yemekten daha doğal şeyler oldu. Nuh’un zamanındaki dünya da şimdiki dünyamızdan daha kötü değildiyse de sahip oldukları imkânlara göre pek farklı da değillerdi. (Tekvin 6:5-7) Bazıları, “madem öyleyse Allah o kadını neden öldürmedi” diyebilirler. Allah şimdi de her zina işleyeni neden öldürmüyor ise, o zaman da öldürmemiştir. Tufandan sonra da yeryüzünde Nuh ve ailesinden başka hiçbir insanın kalmadığını da unutmayalım. Toplam sekiz kişi. Hem bununla Nuh’a mı yoksa karısına mı ceza verilmiş olacaktı? Hem Allah Nuh tufanıyla bütün kötülüğün ebediyen bir sonunu getirmiyor ki. Günahkâr olma durumu ve kötü insanlık nesli ondan sonra da devam ediyor. Bunu bilen Allah Nuh’un karısını bağışlayıp öldürmediyse, bu durumu neden anlaşılmaz bir gözle görelim? Eyüp peygamberin karısı da ahmak, imansız ve günahkâr biriydi ve Allah onu da öldürmedi. Tam tersine, kayıtlarda “Eyüp hastalığından iyi olduktan sonra o kadından birçok çocukları olup, mutlu ve beraber yaşadılar” diye geçer. (Eyüp 2:7-10 ve 42:10-16) Neden bütün bunlar böyle olamazmış? Şahitlere göre olamaz. Bir ayeti yazıp öbürlerini gizlerler ise olamaz tabii. Objektiflik yok ki, nasıl olsun.
Mukaddes Kitap değiştirildi mi? 1 Oktober 1965
Bu konu ise tam tersi bir tarzla işleniyor. Bu sefer Kurandan aldıkları ispatlar ile Mukaddes Kitabın değiştirilmemiş olduğunu ispatlıyorlar! Hayret, Kuran hem “Allah’tan olamaz” denilen bir kitapken, şimdi de Mukaddes Kitabı savunan bir kitap oluveriyor! Bu numara da hemen hemen her Hıristiyan misyonerlerinin, son zamanlarda Müslüman’ı kendi tarafına çekerken kullandığı bir taktik oldu! Hatta kendilerinin verdikleri ayetleri de buraya yazacağım. Yalnız bu sefer ben de Şahitlerin görüş açısıyla beraberim, ama onların sahip olduğu sahteci ikiyüzlülükle değil!
İslam âlemi Mukaddes Kitabın, yani Tevrat-Zebur-İncil’in değiştirildiğini iddia ederler. Bu da çok büyük bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Eğer mukaddes Kitap Allah sözüyken değiştirilene biliyorsa, Kuran da aynı şekilde değiştirilmiştir dememiz gerekir. Hep aynı konuları tekrar etmeden, ben Şahitlerin bu konuda verdikleri ayetleri yazayım. Bakara, Sure 2:39 ,40 ve 76-79 ; 3:71-72 ve 79 ; 4:52 , 137 , 5:16, 47-50, 66-68 ; 10:95. Şahitler tüm bu ayetleri tek bir sureden almış. Bırakın bu ayetler ile Mukaddes Kitabın değiştirilmiş olduğunu, tam tersine; bu ayetler sadece Mukaddes Kitabı destekler ve “onu okuyun” der. “Mukaddes Kitap değiştirildi” diye yırtınan İslam âlemi düşünsün de belki utanırlar! Eğer Allah sözü değiştirilebilir diye bir kapı açmaya kalkarsak, ilk önce Allah’tan ve O’nun verdiği sözden şüphe etmekle kalmayız, Allah sözüdür diyebileceğimiz hiçbir dayanağımız da kalmaz. Hem bununla da Allah’ı adaletsiz yapmış oluruz. Çünkü Allah doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bilgileri koruyamadıysa, ilerde bize nasıl hükmedebilir? O ise bütün insanlığa hükmederken bunu adil bir şekilde yapacaktır. Yoksa herkes: “Allah’ım ben bilmiyordum, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösteren elimizde hiçbir kanıt yoktu. Okuyabileceğimiz SENİN kitaplarını ise insanlar değiştirmişti. Bu yüzden de kafama göre davrandım, kendime göre doğru bulduğumu yaptım” demezler mi?
Bütün dünyaya bakın, karışık o kadar çok kültürün ve kanunların içinde neyin doğru olduğunu siz söylein. Bu mümkün müdür? Bir ülkede bira dahi içmek çok yasakken, başka bir yerde viskiyle yıkanılır. Ayrıca bu değerli bir gözle de görülür. Bir ülkede sokakta açık saçık neredeyse bir cinsel ilişki hariç her şey serbestken, başka bir ülkede karısının elini tuttu diye o kişiye çok kötü namussuzluk yapıyor gözüyle bakılıp, hatta bıçaklanıp öldürülene bilir! Afrika’da kadınlar çırılçıplak dolaşırken, aynı sıcaklıktaki başka bir ülkede, kadınlar gözlerine kadar örtünmüştür! Bu aşırı uçların arasında hangisi doğrudur diyebiliriz? Allah sözünü koruyamıyor ise, gelin de doğruyu siz bulun. Sevgi dolu bir Baba böyle bir şeyi yapar mı? Bakın İsa bu konu hakkında ne diyor:
Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır.
“Aranızda hangi baba, ekmek isteyen oğluna taş verir? Ya da balık isterse ona balık yerine yılan verir? Ya da yumurta isterse ona akrep verir?
Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, gökteki Baba'nın, kendisinden dileyenlere Kutsal Ruh'u vereceği çok daha kesin değil mi?” Luka 11:13
Eğer biz Allah’tan iyi ile kötüyü ayırt etmek için bilgi istersek, onu bizden gizleyip, insanlara da bozdurur mu? Allah bu üç kitapta da söz veriyor, “Ben sözümü koruyacağım” diye. Mezmurlar 12:6-7 ; İşaya 34:16 ; Matta 24:35 ; Yuhanna 5:39 ; Kurandan: Sure 6:34 ; 6:115 ; 5:48 ; 2:91.
Şahitlerin bundan sonraki yazıları bu ve buna benzer şekilde Kuranı kötülüyor. Ben başlangıçta yaptığım gibi, bire bir hepsini tercüme etmeye kalkmadım. Ancak en önemli kritikleri cevabımın içinde işledim. Yine en önemli bir neden, Allah’ın bir peygamberinin peygamber olması için ne gibi özelliklerinin olmasıydı. Bu konuyu ayetini belirterek yazmıştım. “Bir peygamberin söylediği o şey olmaz ve gerçekleşmez ise, Allah’ın adıyla o peygamber yalan söylemiştir” deniyordu. Yasanın Tekrarı ya da Tesniye kitabı 18:20-22’de. Yalnız bir peygamber için “kesin bir ölçü budur” diye bu ayeti de alamıyoruz. Çünkü o peygamber sahte bir peygamber de olsa, söylediği şey gerçekleşebilir diye de yazmıştım. Bu da Tesniye 13:1-3 de yazıyor. Çok derine girildiği zaman, bir kişinin peygamber olup olmadığını anlamak bazen çok zor da olabilir. Çünkü sahte bir peygamberin söylediği şey de yerine gelebilir. Bütün bunlar böyle olmasına rağmen, Allah’ın görevlendirdiği peygamberin, sağlığında söylediği o şeyin muhakkak gerçekleşmesi lazım. Bu bir şart. Bu nedenle bilgiye de aşırı derecede ihtiyacımız var. Fakat bu bilgi eğer bir Şahidin, bir Katolik’in, bir Müslüman’ın, bir Yahudi’nin ya da herhangi bir dinin dogması, yorumları ve doktrinleri doğrultusunda olursa, o zaman bütün bu dinler muhakkak ama muhakkak o gelen gerçek Allah’ın peygamberini yalancı ve sahte sayacaktır. Bütün dinler Allah’ın iradesine tam zıt olarak çalıştıklarından dolayı, geçmişte gelen peygamberleri hemen nasıl kabul etmeyip, karşı gelip, hatta onları öldürdüler ise, şimdi de eğer bir peygamber gelirse, bütün saydığım ve saymadığım bu dinler onu kabul etmeyecektirler. En başta karşı gelecek olanlardan biri de Yehova Şahitleridir! Allah kendilerinden izin almadan nasıl olurda onların yönetim kurulundan birini değil de başka birini peygamber atamıştır! O peygamber ancak bunlardan müsaade ister de, tüm dünya da o peygamberden ötürü bunları överse, yine de “eh olsun bari” yi bile zor derler. Halkın nabzına ve menfaatlerine uygun ise, bunların da her dediğine «evet» diyecekse, o zaman bile belki. Öbür taraftan da bütün bunları yapacak adam zaten Allah’ın peygamberi olmaz ve de olamaz.
Fakat biz konumuzda kalalım ve Muhammed’in sağlığında gerçekleşmesi gereken en az bir peygamberliğin olup olmadığını araştıralım. Peygamberliğin anlamı, «Allah’ın uyarılarını, sözünü ve gelecekte vaki olacak olayları önceden bildirmesi» demekti. Bunu bildiren, duyuran kişiye de peygamber deniyor. Basit bir anlatımla bunlar böyle. Şahitlerin Kuran hakkındaki bu son yazı serisinde, (1 Kasım 1965) bu konu da ele alınıyor. Onlar Rum suresindeki ikinci ayetin aslında saçma bir peygamberlik olduğunu savunuyorlar. Dedik ya, biri ille de taraf tuttu mu, artık öbürü ne söylerse söylesin, o taraf tutana göre bu hep saçmadır, yanlıştır. Bu ayette Kuran, Rumların yenileceğinden ve sonra tekrar yeneceğinden bahsediyor. Rumlar diye geçen bu ayetlerde, eski Bizans ya da başka adıyla Doğu Roma İmparatorluğu kastediliyor. Onları yenilgiye uğratanlar ise Persliler, şimdiki İran’ın bir bölge halkı. Üç ila 9 yıl içinde ise Rumların yeneceklerini Muhammed yine önceden söylüyor. (Rum, sure 30:2-4) Şahitler bu peygamberlik hakkında, her keskin görüşlü birinin de o zaman bunu önceden söyleyebileceğini savunuyorlar. Çünkü Rumlar o zamanın dünya kudreti durumundaydı ve yenmeleri de normaldir deniyor. Hâlbuki ilk seferinde yenildiklerini de unutmayalım. Verilenlerin ille de o tarihler arasında olmasına peki ne denmeli? Altı ay ya da iki sene denmiyor. 12 sene de denmiyor. Üç ila 9 sene içerisinde olacağından bahsediyor. Bu 3 sene ile 9 sene de esnek bir rakam gibi gözüküyorsa da, o tarihler arasında bu sözler gerçekleşmiştir. Zamanımızda her şey çok daha iyi hesaplanabilirken, yine de dünya hâkimi ülkelerin hesaplarında dahi çok yanıldıklarını görüyoruz. Demek ki öyle keskin bir görüş ile gelecekteki olayları tamı tamına söylemek pek o kadar kolay değil. Böyle olduğu halde Muhammed bunu nasıl bildi! Ben bu konu üzerinde hiç de fazla durmayacağım. Çünkü benim için daha önemli peygamberlikler var ki, bunların gerçekleşmesi daha bir imkânsızdı. Tabii bu konu Şahitler tarafından hiç mi hiç ele bile alınmıyor. Mesela Muhammed peygamber olduğunu ilan ettikten sonra, kendisini öldürmeye kalktıkları için o yerden kaçmak zorunda kalıyor. Yanılmıyorsam yanında da sadece bir kişi var, başka hiç kimse yok. Birçok zor şartlar altında zamanla bu taraftarlar çoğalır. Buna rağmen Muhammed’in tekrar o yere geri dönüp, hem de bütün o bölge halkının Müslümanlığı kabul edecekleri gerçeğini kestirmek için, gerçekten de peygamber olmak gerekir. O da fetih suresinde 27’inci ayette yazıyor. Orada:
Allah, Elçisine gösterdiği hak rüyayı onayladı. İnşallah siz güven içinde kiminizin başı tıraş olmuş, kiminizin saçları kısalmış bir halde korkusuzca Mescidi harama girersiniz. O sizin bilmediğinizi bilir. Bundan başka yakın bir zafer yazdı. Sure 48:27
Muhammed’in, hemen hemen tek başına başlatmış olduğu bütün bu olaylar sağlığında yerine geliyor. Şahitlerin en çok övündükleri bir şey de sayılarıdır. Şimdiki son rakamlar ile bütün dünya çapında 6 milyonu biraz geçmişler. Onların dışında olanlara: “Allah’ın laneti üzerlerine gelecek, bizden başka hiçbiri kurtulamayacak” dedikleri diğer Hıristiyanlar ise 2 milyardan fazla ve hemen arkasından Müslümanlık geliyor! Son bildiğim rakamlara göre 1,4 milyar. Eğer bereket sayıda ise, bu Şahitler o zaman için Muhammed’i başarılı, Allah’tan bereket almış biri olarak görmeleri gerekmez mi? Ben sayılar hakkında durmak istemiyorum. Bu sayılar ile övünenler Şahitler. Onların ne kadar komik olduklarını göstermeye çalışıyorum. Bir gerçek varsa, o da Muhammed’in sağlığında söylediği peygamberliklerin, hatta inanılması zor o iki peygamberliğin gerçekleştiğidir. Bunu insanlar ister kabul etsinler ister kabul etmesinler, bu İslam tarihinin bir gerçeğidir. Kabul etmek istemeyen, Mukaddes Kitapta geçen peygamberlikleri de kabul etmiyor demektir. Bazıları sözü geçen o olaylar gerçekleştikten sonra kaleme alınmış olduğunu iddia ederek, Mukaddes Kitap peygamberliklerini sahtekârlık olarak niteliyorlar. Hem de kimler biliyor musunuz? Genelde bu kitabın temsilcileri olan Hıristiyan düşünürleri! Aman daha fazla düşünmesin bunlar!
Yine Şahitler dahi son paragraflarda bir gerçeğe değinerek, Muhammed’in kendisini peygamber ilan etmesiyle, en azından bir müddet hiç de sevilmeyen bir kişi durumuna düştüğünü vurguluyorlar. Sözüm ona bu gibi sözlerle de “dikkat edin, bakın sizde Kuranı savunmaya kalkarsanız, Muhammed gibi sevilmeyen insanlar sınıfına girebilirsiniz” demek istiyorlar! Bunu söyleyenler ise sözüm ona “İsa Mesih’in izleri ardınca gidin” diye teşvikte bulunanlar. İsa’yı ölüme götürdükleri zaman onun tarafını tutan yanında bir kişi bile yoktu. Dikkat edin, “gezmeye götürdükleri zaman” demiyorum “ölüme götürdükleri zaman” diyorum. Neden öldürdüler? Körlerin gözünü açtı, topalları iyileştirdi, sağarlar duyar, dilsizler konuşur, kötürümler yürür, ölüleri ise dirilir yaptı diye mi? Bütün bunları Allah o kişi üzerinde yerine getiriyordu. Neden? “Ona iman edin, BEN o kişiyle beraberim” demek istiyordu da ondan. (Yuhanna 11:32-42 özellikle 42’inci ayet) İsa ise ne dedi? “Bana böyle yaptılarsa size daha neler yapacaklar”. (Yuhanna 16:20) Fakat bakın, böyle sahtekâr ve ikiyüzlü insanlara İsa bizzat ne diyor:
Haydi, atalarınızın başlattığı işi bitirin!
“Sizi yılanlar, sizi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız?
İşte bunun için size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek, çarmıha gereceksiniz. Kimini havralarınızda kamçılayacak, kentten kente kovalayacaksınız.
Böylelikle, doğru kişi olan Habil'in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berekya'nın oğlu Zekeriya'nın kanına kadar, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız.
Size doğrusunu söyleyeyim, bunların hepsinden bu kuşak sorumlu tutulacaktır.
“Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim, ama siz istemediniz. Mat 23:32-37
Bu ayetleri okuduktan sonra, Şahitlerin Muhammed hakkındaki, “aman onun gibi olmayın, o pek sevilen biri değildi” diye yazdıkları son teşviklerini okuyunca, ne kadar da çok inanılır oluyorlar. İsa’nın dediği gibi tam “ikiyüzlü engerekler” bunlar. Birleşmiş Milletleri (UN) «Şeytanın topluluğu» diye nitelerler, ama onlar kendilerine sınırlar koyana kadar da orada üyedirler. Açıklamalarında ise, oradaki arşiv kütüphanesi bilgilerini elde etmek için Birleşmiş Milletlere üye olduklarını söylerler. Şeytanın Milletlerinin gıdasından Allah’ın yeryüzündeki kavmi besleniyor! Hayret ki Allah kavmini besleyecek gıdayı bu insanlara Şeytan vasıtasıyla veriyor! Öbür taraftan geçimi için kışlada temizlikçilik yapan birini “Şeytana hizmet ettin” diye hemen aralarından atıyorlar. Mantığa bakın. Size çok daha açık bir şey söyleyeyim. Muhakkak ki dünyada herkesin hatası da vardır günahı da. Fakat böyle ikiyüzlü insanlara inanmak ve onların peşinde gitmekle, yalnız suçüstüne suç, yanlışlık üstüne yanlışlık yığmakla kalmıyoruz; bir de onların pisliklerini isteyerek sırtımıza alıp, onlara ortak olmakla, bütün değerleri ayaklar altında çiğniyoruz. Böyle ayaklar altına aldığımız o değerler yüzünden Allah bizlere muhakkak öfkeyle bakıyor. Bütün bunlardan sonra da biz hâlâ utanmadan kurtuluş mu ümit ediyoruz? Hem de yeryüzünde buna layık tek kavim olmakla! İnançtaki sapıklığa bakın, sonra da bunlara “Allah’ın seçtiği kavim” demeye devam edin.
Muhammed hakkında önceden yazılmış bir peygamberlik var mı?
Bu konu altında da kritikler var. İslam düşünürleri: “Muhammed’in peygamber olarak geleceği İncil’de geçiyor” demişler. O ayetin anlamını o zamanlar ben de bilmiyordum. O da Yuhanna’da yazıyor. 14.Bölümün 16-17 ve 25-26 ayetlerinde mukaddes ruhu kastettiği anlaşılıyor; fakat yine Yuhanna 15.Bölümün 26-27 ve en önemlisi 16.Bölüm 13’üncü ayeti mukaddes ruhtan değil de bir şahıstan bahsettiği kesin. Gelin bu konuyu biraz daha etraflıca işleyelim.
İsa Mesih ve bazı diğer peygamberler peygamberlikte bulunurken, bazen iki olayı ve ayrı zamanları aynı peygamberlik altında ele aldılar. Bununla da tümünün sanki bir olay için geçerli olduğu sanılabilir. Mesela, evrensel bir sonla ilgili olan peygamberlik başka; sadece Yeruşalim’in ve mabedin sonuyla ilgili olan peygamberlik başka konu altında işlenmez, aynı konu altında işlenir. (Bak Matta 24:1-31 ; Markos 13:1-32 ; Luka 21:5-28). Bu farkı insan ancak dikkatli araştırdığı zaman görebiliyor. Yine örneğin Yeruşalim’in harap edileceği açıkça sadece Luka’nın 21:20 ayetinde yazar. Öbür peygamberliklerde ise hepsi bir ve aynı olaymış gibi anlatılır. Luka konuyu başka bir açıdan yazmasına rağmen, okuyucuda başka bir izlenim bırakır. Şöyle ki, bu sefer de kişi Luka’da yazılanları okuyunca, bu olayın sadece Yeruşalim için olduğunu sanıp, hemen bu olaydan sonra bir son geleceğini umabilir. Matta ve Markos’u okuyanlar ise, sadece evrensel bir sonun peygamberliği kastediliyor diye anlayabilir. Aslı ise, İsa son günlerde olacak olaylar ile o zamanki Yeruşalim’in başına gelecek olayların benzerliğini bildiği için, bu iki konuyu da bir peygamberlik altında anlatmıştır.
Kısacası, o peygamberlikler nasıl iki değişik ama benzer olayları bir yerde anlatıyorsa; Muhammed hakkındaki Yuhanna’daki peygamberlikte öyle. Bu peygamberlikte bir “Tesellici’den” bahsediliyor. Bu tesellici olan Mukaddes Ruh İsa’nın ölümünden sonra bütün o inananlara verildi. Onlar da mucizevî bir şekilde bilmedikleri, önceden öğrenmedikleri milletlerin dillerinde konuşmaya başladılar. Bir de bu ruh gözle görülür bir biçimde o insanların üstüne geldi. (Resullerin-Elçilerin İşleri 2:1-4 ve 10:44) Fakat Yuhanna 15:26 da ayrıca şöyle yazıyor:
“Baba'dan size göndereceğim Yardımcı, yani Baba'dan çıkan Gerçeğin Ruhu geldiği zaman, O bana tanıklık edecektir.
Bu ayet ile Muhammed ya da bir peygamber hakkında söylenip söylenmediği açıkça ispat edilemiyor. Fakat Yuhanna 16:7-14 hiç şüphe götürmeyecek bir şekilde yazılmış. İsa’nın bu konudaki sözlerini gelin birlikte okuyalım.
“Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. Ama gidersem, O'nu size gönderirim.
O gelince dünyanın günah, doğruluk ve gelecek yargı konusundaki suçluluğunu dünyaya gösterecektir. Günah konusunda - çünkü bana iman etmezler.
Doğruluk konusunda - çünkü Baba'ya gidiyorum, artık beni görmeyeceksiniz.
Yargı konusunda - çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor.
Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız.
Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.”
Orijinal dili Yunanca olan İncil’de “O” demekle erkek bir şahıs kastedilir. Türkçede bunun farkına varmak zor. Türkçede kişi hakkında kullanılan zamirden, onun cinsiyetini ayırt etmek bu örnekte olduğu gibi de imkânsız.
İncil Yunanca yazıldı dedik. Daha bir sürü dile de çevrildi. Arapça, Yunanca, İngilizce, Fransızca, Almanca gibi bazı dillere zengin diller deniyor. Yani bir kelimeyi kullandığı zaman, genelde bir anlama geliyor. Fakir dillerde ise bir kelime birçok anlamlarda da kullanılabilir. Örneğin “çalmak” Türkçede hem hırsızlık anlamında hem de musiki bir aleti oynamak anlamındadır. Ya da “gül”, yani sırıt anlamında olurken aynı zamanda bir çiçeği de kasteder. Yat, hem uyu anlamına gelirken denizdeki botu da kasteder. Bunun gibi bir sürü örnekler var. Bu durum o zengin dediğimiz dillerde de var, fakat fakir dillere nazaran daha azmış. Bir de işin içine bir sürü gramer farklılıkları giriyor. Yine Türkçede “O” dendi mi, artık bu kadında olur, çocukta olur, erkekte; hatta bir eşya bile kastedilmiş olabilir. Şimdi yeni Türkçede Allah ve peygamberlerden bahsedilince büyük “O” harfiyle yazıyorlar. Bizim zamanımızda hepsi aynıydı. Yine de Türkçe dil gramerinde tam olarak böyle bir değişiklik var mı bilmiyorum. Bu farkı Türkçe Mukaddes Kitabın yeni çevirisi ile eski çevirisinde görebilirsiniz. En azından Allah’tan ve İsa’dan bahsederken bu böyle yapılmış. Şahıslar hakkında ise yine eski bildiğimiz usule göre gidiyor. Fakat Yunancada, Almancada, İngilizcede “O” dendi mi muhakkak erkek mi kadın mı, eşya mı, çocuk mu olduğu anlaşılıyor. Çünkü o dillerde her cinsiyet için ayrı bir kelime kullanılıyor. Bu yüzden Türkçe Mukaddes Kitaptan bu durumu ispat etmek zor, ama yine de başka birçok ispat metotları var. Umarım konuyu açıklarken anlayacaksınız.
Ayrıca, Mukaddes Ruh nedir? Bunu da açıklamak lazım.
Mukaddes Ruh bir şahıs değil, Allah’ın faal gücüdür. Bir insanın eli, kolu gibi, el, kol ise bir şahıs değildir. Yani benim elim birine vurursa, “ben yapmadım ama elim yaptı” diyemem. “Deli” derler, adamı tımarhaneye atarlar. Ya da eliyle konuşan insan da normal değildir. Hâlbuki elimiz ile neler neler yaparız. Fakat bütün bunları ve vücudumuzun uzuvlarını (el, kol, ayak, göz, ağız gibi) bizim beynimiz, kısacası biz yönetiriz. Yoksa bu saydığımız organlarımızın ne düşünme ne şahsi bir yaptırım zekâsı ne de iradesi falan vardır. Benzetmek gerekirse Mukaddes Ruhta böyle, yani Allah’ın faal gücüdür. Ancak bu kadar biliyoruz. Allah’ın gücüyle dünyayı yaratması, ruhunu kullanışı hakkında şöyle yazar:
Yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; Allah’ın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Yaratılış-Tekvin 1:2
Şahitler üçlüğe inanmadıklarından dolayı, Allah’ın ruhu hakkındaki bilgileri de benim bu anlattıklarıma benzer. Onlar da Allah’ın ruhu hakkında, “bu O’nun faal kuvvetidir’ derler. Katolik ve Protestan dinleri gibi Allah’ın Ruhunu bir şahıs diye görmezler. Bu bilgiler Mukaddes Kitap ve Kuranla da uyum içindedir. Zaten Hıristiyanlık dinleri de ispat olarak en çok da, İsa’nın Muhammed hakkında söylediği bu peygamberlik sözlerine dayanarak, Mukaddes Ruhu bir şahıs yapar ve ona Allah diye taparlar. Ne demek istediğimi ispatlarla açıklamaya çalışacağım.
Bir ayette, Matta 12:32’de “Kutsal Ruh’a karşı bir söz söyleyen, ne bu çağda, ne de gelecek çağda bağışlanacaktır” diye geçer. Bu ayette Kutsal Ruh diye kast edilen; Allah’ın bizzat kendisine, işlerine, yaptıkları ve yapacaklarına karşı nefret duymaktır. Eğer Kutsal Ruh, Hıristiyan âleminin inandığı gibi Allah’tan ve İsa’dan başka üçüncü bir Allah ise, bu ayette o zaman hepsini sayması gerekmez miydi? Yani Allah, İsa ve Mukaddes Ruh diye. Neden sadece Kutsal Ruh diyor? Eğer yine Hıristiyan âlemi gibi inanacak olursak, bu ayete göre, kişi Allah’tan nefret edebilir ama Kutsal Ruhtan değil! Bu da ne kadar saçma olur. Burada aslında kastedilen sadece Allah’tır ve Mukaddes Ruh ondan ayrı bir şahıs değildir. Mukaddes Ruh ancak O’nun kuvveti, kudreti, faal yaptırım gücüdür.
Mukaddes Ruh hakkında, dediğim gibi Şahitler çok şükür ki kısmen doğru bir anlayışa sahip. Fakat başka konularda sahip oldukları yanlış anlayıştan dolayı, bildikleri bu doğru bilgi de onları kendi kendilerine tuzağa düşürüyor. Zaten bir ayeti doğru anlayıp öbürünü yanlış yorumlarsak, bir şeyi fark etmemiz gerekir ki, bu da bir yerde hata yaptığımızdır. Başka bir alternatif ise, hatamızı kabul etmeyip, yaptığımız öbür açıklamaları zarla zorla ille de birbirlerine uydurmaya çalışmamız olur. Bu konuda anlatmak istediğim en açık örnek, şimdi bahsettiğim bu ayetlerle kastedilen Muhammed mi Mukaddes Ruh mu örneği olacak. Gelelim hiç tartışma götürmeyecek Yuhanna’daki o ayete.
Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. Yuhanna 16:13’deki ayet.
Bu açıklamalardan sonra yukarıda tekrar yazdığım ayeti siz bir düşünün. İsa diyor ki: “O kendiliğinden konuşmayacak” Birincisi burada geçen “O” erkek şahsı kastediyor. Bunun böyle olduğuna hiç kimsenin itirazı yok. Dediğim gibi Türkçe bu konuda fakir olduğundan, anlamakta bizler zorlanabiliriz. İkincisi “kendiliğinden konuşmayacak” derken, demek ki O’nun kendiliğinden konuşma yeteneği var. Bu da açıkça onun kendi iradesinin varlığı demektir. Mukaddes Ruh’un kendiliğinden konuşma yeteneği nasıl olabilir? Bizim elimiz de bir güçtür, ama o kendiliğinden bir şey yapamaz. Bırakın eli, ağzımız dahi kendiliğinden konuşamaz. Bedensel bir özrümüz yoksa hepsi bizim irademize bağlıdır, bütün bu organlarımızı beynimizden yönetiriz.
Yine devam ederek o kişi hakkında İsa: “yalnız işittiklerini söyleyecek” diyor. Bir de üstüne üstlük bu kim ise işitme yeteneği de var. Elimiz, kolumuz işitir mi? Allah’ın Ruhu O’nun faal gücü ise, nasıl bu özelliklere sahiptir diyebiliriz? Evet, mukaddes ruh bu özelliklere sahiptir, fakat bir şahıs olarak değil. Kulaklarımız işitir ama kulak cinsiyete sahip bir şahıs değildir. Çünkü peygamberlikte O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek demekle onun kendine ait bir şahsiyeti olduğu apaçık ortada. Hem kendi iradesi olacak, kendi işitme özellikleri olup, konuşma yeteneği de olması bir yana, bir de şahıs, hem de erkek şahıs olacak. Allah hakkında da erkek kişi zamiri kullanılır, bu doğrudur. Fakat Mukaddes Kitabın hiçbir yerinde, sadece Yuhanna’da yazan bu ayet dışında Mukaddes Ruh hakkında böyle bir şey yazmıyor ve Yuhanna ’da da mukaddes ruh kastedilmiyor. Çünkü burada geçen “O” Mukaddes Ruh değil, ancak erkek bir şahıs, bir insandır da ondan.
Bu ayeti ne kadar zorlarsak zorlayalım ne Hıristiyan âlemi gibi ne de Şahitler gibi bir türlü başka yere bükemiyoruz. Fakat bu bir insan, erkek bir şahıs, bir peygamber denildiği zaman İsa’nın sözleri tas tamam tutuyor. Bu sefer o sözlerin anlamı daha bir anlaşılır ve mantıklı oluyor.
Çünkü bir insanın kendi iradesi, yani kendiliğinden söyleme ve işitme yeteneği vardır. Bunları kendiliğinden değil de, başkası söylediği için yapmasıyla da itaat ettiği kastedilir ki, bunlar yine bir insana yakıştırılır. Elimiz kolumuz da bizim bedenimize ait ise “elim bana itaat ediyor” denir mi? İnsanlar bize aptal aptal bakarlar. Çünkü itaat cansız şeylerden beklenmez. Elimiz, araç, gereç, makine, bilgisayar gibidir. Hareket etmeleri onları şahsiyet sahibi canlı bir varlık yapmaz. Ben ise özgür iradeye sahip, düşünebilen, zekâ sahibi ve hisleri olan canlıları kastediyorum. Ancak onlardan, yani şahıslardan itaat beklenir. Mukaddes Ruhu kendi başına bir iradeye sahip yaparsak, kendiliğinden değil de işittiklerini söylemekle yalnız ayrı bir şahıs olmakla kalmaz, aynı zamanda Allah’tan da ayrı bir irade ve kişiliğe sahip olur. Bununla da Allah’ı eli kolu, yani gücü kuvveti olmayan bir kör kütük, put yapmış oluruz. Öyle ya, bütün güç Mukaddes Ruhtaysa ve o başka bir Allah ise, o zaman bizim bildiğimiz Allah’ın hiçbir gücü yok demektir. Bu konuda Hıristiyan mantığı ve inanışı aynen böyle çalışır. Oralar Allah konusunda saçma sapan bilgilerin yoğun olduğu yerlerdir.
Kuran ise bu bahsettiğim konuyu şöyle onaylıyor ve diyor:
Hani Meryem oğlu İsa demişti ki: “Ey İsrail oğulları! Ben size, Allah’ın Elçisiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed olacak olan bir Elçiyi müjdeleyici olarak geldim… Saf suresi, 61:6
Bu konuda da kritikler büyük. Ahmed demek, hamt olunan, şükrolunan anlamında. Hıristiyanlar ise: “İsa, „tesellici” dedi, “hamt olunan biri” demedi ki” diyorlar. Dedim ya böyle konuşan insanlar ellerindeki kitabı ya bilmiyorlar ya da kasten yapıyorlar. Eğer Muhammed’in ismi Ahmed değil de teselli anlamına gelen Arapça başka bir isim olsaydı, sanki onlar buna inanacak mıydı? Kesinlikle hayır. İnsan yeter ki itiraz etmek istesin, o kadar çok yollar bulur ki. Bu konuya da İncil’den örnek vererek bir açıklık getirelim.
İsa Mesih hakkında birçok peygamberlikler var dedik. Sadece biri hakkında dursak yeter. Hem de İncil’de, bunlar İsa’nın doğumuyla ilgili ayetler. Resul Matta hepsini de açıklayarak yazıyor. Orada:
Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından kurtaracak olan O'dur.” Matta 1:21
Bütün bunlar, Rab'bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu sözün yerine gelmesi için oldu: “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak. O'nun adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Tanrı bizimle demektir. Matta 1:22-23(İşaya-Yeşaya 7.14)
Resul Matta İmmanuel’in anlamını da açıklıyor. İsa ismi ise “Kurtaran Tanrı” ya da “Allah Kurtarır” anlamında. Bu isimler İsa hakkındaki peygamberliklerde kelimesi kelimesine aynı olmadığı gibi, İsa hakkında daha birçok başka anlamda olan isimlerle yazılmış peygamberlikler var. Bazen Şilo (Tekvin-Yaratılış 49:10) bazen de İmmanuel denirken bazen de kelam, yani söz olarak ifade edilmiştir. Yuhanna 1:1 ve 14 ayeti.
Not: Resul Yuhanna’da geçen 1:1 ayeti yanlış değil ama yanlış anlaşılabilir. Orada: Kelam başlangıçta var idi, ve kelam Allah nezdinde idi, ve Kelam Allah idi” deniyor. Aslında Kelam bir İlah idi demek daha anlamlı ve ayırt edici olurdu. Çünkü birçok ilahların var olduğunu, hatta Allah peygamberlerini ilahlar olarak nitelediğini geçmiş konularda okuduk. Ayırt edebilmek için de bu cümlede İlah denmeliydi. Çünkü o ayetler hem Allah’tan bahsediyor hem de İsa’dan. Yoksa başka türlü ayırım yapmak zor oluyor. Böyle tercümeler kişiyi ille de Hıristiyan kafasına göre inandırmaya zorluyor. Şahitlerin kendi yaptıkları Mukaddes Kitap tercümesi de, zaman zaman aynı bu Hıristiyanların kendi öğretilerinin etkisiyle yaptığı taraflı tercümeler gibidir. Yanlıştır demiyorum, fakat kitapları tercüme ederlerken, ille de öğretileri doğrultusunda kelimeler kullanmaya da çok meraklılar. Yani bir türlü tarafsızlık olmuyor.
Kısaca konuyu şöyle bir toparlarsak, İsa Mesih ve daha başka peygamberler hakkında önceden bildirilen isimler ile o şahısları kelimesi kelimesine aynı o özel isimle geleceğini beklemeyelim. Yahya peygamber hakkında da “çölde çağıranın sesi” diye geçiyor. Hâlbuki Yahya’nın ise isminin anlamı o değil. Yahya “Allah merhametlidir” anlamında. “Çölde çağırması” demek, onun gerçekten de insanları çölde tövbeye çağırıp, günahlarından vaftiz etmesi hakkındaki bir peygamberliği vurgulamaktı, ismini değil. (Yuhanna 1:21-23)
Bütün bu gerçekler böyle iken, nasıl olurda Muhammed’in hakkında ille de kelimesi kelimesine adı “Ahmed” değil de “Tesellici” olarak aynı olması beklenir? Burada kelimelerin sıfat olarak anlamları var. İmmanuel, Allah bizimledir demenin bir anlamı olduğu gibi, Kurtaran Tanrı anlamına gelen İsa ismi de anlamlıdır. Ahmed de nasıl ki “hamt olunan” anlamındaysa, tesellici de anlamlıdır ve bu ifadeler o peygamberlerin üzerinde yerine gelmiştir. Fakat Yahudiler bunların yaptıkları gibi İsa’ya nasıl inanmadılarsa, bunların da Muhammed’e inanmamaları yeni bir şey değil. Ayrıca bu Kuranı yazan ya da ilan eden kişi sahtekâr olsaydı, neden işi bu kadar uzatsın ki? “İsa benim hakkımda söylemişti, oradaki bahsettiği tesellici benim” derdi. Bazı insanlar, “Ah! Keşke öyle olsaydı” diye düşünebilirler. Sanki öyle olsaydı bunlar inanacak mıydı? Hayır, bu sefer daha da çok sahtekâr olduğunu söyleyeceklerdi. Aslında Muhammed gerçekten de sahtekâr biri olsaydı, o zaman da inanıyorum ki ona ilk önce Hıristiyan geçinenler inanırdı, o da ayrı bir konu.
Tüm buradaki konuları da paragraf paragraf işlemedim. Bazı yerler gerçekten hiç yazmaya bile değmezdi. Şahitlerin Yönetim Kurullarının çıkardığı «Gözcü Kulesi» makalesi Muhammed’in aldığı vahiyleri bile kabul ederken, bu seslerin Allah’tan, yani Cebrail meleğinden değil de cinlerden, kötü ruhlardan kaynaklandığını yazıyor. Kendilerini Allah’ın kullandığı tek kanal olarak iddia eden böyle sahtekâr ve organize edilmiş bu kuruluşa ne diyelim! Peki kendileri, ilan ettikleri, tüm bu kitapta yazdığım, sahip oldukları o çürük meyveleri hangi kaynaktan alarak söylüyorlar? Allah’tan mı diyecekler? Evet, utanmadan da böyle ilan ediyorlar. Sahtekârlıktan, adaletsizlikten, kendilerini beğenmişlikten ve daha birçok çirkinliklerden dolayı organizasyonu bırakan üyeleri hakkında: “Allah kavmini elekten geçirdi” demek ile yalnız kendi yanlışlarını savunmakla kalmıyorlar, yaptıkları bütün o çirkinlikleri bir de Allah’a mal ediyorlar.
Bana göre onların gittiği yolu anlamak kolay da onları takip edenleri anlamak zor. Bu garibanlar da eşekler gibi, o sahtekâr insanların yüklerini sırtlarına almış, onlarda taa Amerika’dan tüm dünyadaki o insanlara “deeehhh” diyorlar. Lütfen eşek değil insan olduğumuzu ispat edip, anlayalım artık. Bu dehleme işini de yalnız Şahitlere mahsus bir özellik sanmayın. Ben genelde bu din hakkında, yazılarımı onlarla ilgili olan konulara ağırlık vererek işliyorum ve bu yüzden de onların isimlerini kullanıyorum, o kadar. Yoksa yeryüzümüzde Şahitleri aratacak çok devletler, baskılar, kuruluşlar, dinler, mezhepler vardır. Dünya Allahın iradesinde değil de belli bir zamana kadar Şeytanın iradesinde olduğu açıkça ortada değil midir? Yoksa dualarımızda hararetle, göklerde olduğu gibi yeryüzünde de Allahın iradesinin olmasını ister miydik? (Bu tüm Hıristiyanların örnek duasıdır, Matta 6:10)
Benim, Şahitlerin Kuran hakkında yazdıkları bu yazı serisine karşılık vereceğim cevaplar bu kadar. Kitabımda bu konular devamlı işlendiği için, onları da bunlara ait cevaplar olarak kabul edin. Bu serilerde geçen ama cevabını başka konular altında yazdığım bazı yerleri atladım. Mesela çevre nazırıyla neler konuştuğumdan bahsetmiştim. Bu yüzden dergide de geçen «İsa öldürüldü mü, yoksa öldürülmedi mi?» gibi konuları tekrar ve tekrar burada ele almadım.
Amerika Yolculuğuna Hazırlıklar
26 Mart 2004
Birini tanımak istiyorsan, onu düşmanından da dinleyeceksin. Ben de Kuran’a bu insanları dinledikten sonra inandım. Bütün Şahitlerle olan ilişkimde, onlardan Kuran hakkında, “Allah sözü olamaz” diye aldığım en kuvvetli deliller bu yazdıklarımdı. Saçma sapanlarını konu bile etmedim. Neler neler diyenleri vardı. Dediğim gibi herkes terbiye ve kafası nispetinde bir şeyler söylüyordu. Ben ise onların bu işi bilgisizlikten dolayı yaptıklarına inanıyordum. Bütün bunların İslam âleminin suçundan dolayı olduğunu düşünerek, Şahitlerin Yönetim Kuruluna bu ve başka konular hakkında mektuplar yazdım. Mektuplar da gittiğim toplantıdaki sorumlu kişilere geri gelip, “bu kişiyle ilgilenin” deniyordu. Onlar da herhalde “ilgilendik ama anlamak istemiyor” diyorlardı. Ne kadar mektup yazdıysam, cevap hep aynıydı. Cevabı da orada yazı bölümünde oturan birine yazdırıyorlar. Hatta bir keresinde bütün yönetim Kurulu üyelerine, her birine ayrı ayrı tek tek İngilizceye tercüme ettirttiğim mektupları, iadeli taahhütlü yolladığım halde, bunlar yine de istediğim kişilerin eline geçmemişti. Ben de: “O zaman bunların bulunduğu yere bizzat gideyim ve inandığım konuları kendim anlatayım” dedim ve de gittim. Böyle bir yolculuğa çıkmak için aslında hiç param yoktu. Tam tersine çok da borçlarım vardı. Bir inşaat firmasında çalışmıştım, o da paralarımızı vermeden iflas etmişti. Para konusunda o kadar sıkıntıdaydık ki, 10 marklık benzin alıp da haftada bir toplantıya gidecek paramız bile bazen olmuyordu.
Oturduğumuz evin mimari şekli eskiden kalma olduğundan, üst katta oturanlar eve bizim yatak odasının kapısının önünden geçerek girip çıkıyorlardı. En alt bodrum kata da yine bizim holden geçilmesi gerekliydi. İlk o eve taşındığımızda hippi kılıklı iki kız vardı. Her ne kadar bizim hanımın yüzükleri falan durup dururken kayboluyorduysa da ikisi de bu gürültü konusunda anlayışlı insanlardı. Eve geldiklerinde, eğer geç olmuşsa, ayakkabılarını ellerine alır, o ahşap merdivenleri öyle çıkarlardı. Bizler o kadar sesten rahatsız olacak tipler de olmadığımız halde, bu kızların terbiyeleri bizim de çok hoşumuza gidiyordu. O eve taşınmamızdan kısa bir zaman sonra, yanılmıyorsam bir buçuk yıl falan olacak, onlar da başka yerlere dağılıp gittiler. Onlardan sonra eve Doğu Almanya’dan kaçmış, evin erkeği 130 kilo olan bir aile taşındı. O zaman daha doğu bloğu açılmamıştı. İki erkek çocukları, bir de kocaman siyah köpekleri vardı. Adamın merdivenleri inip de çıkması korkunç bir şeydi. Sanki merdivenlerden aşağıya yüzer kiloluk çuvallar yuvarlanıyordu. Karı koca, çoluk çocuk hepsi de ayniydi. Ne söylediysek ne şekilde yalvardıysak yok, para etmedi. Biz söyledikçe onlar sanki daha da gürültücü oluyorlardı. Yukarıdaki iki kat onlara ait olup sekiz odaları olmasına rağmen, çocukları aldıkları borazanı pazar sabahı holde öttürüyordu! Bu insanlarla bir arada yaşamak korkunç bir şeydi. Ayrıca evin erkeği çok da meraklıydı. Her köpeklerini sokağa çıkarmak istediklerinde, bizim oturma odamızın önünden geçerlerdi. Kapılarımız buzlu camdandı ama içerisi net olmasa da görünüyordu. Bu adam köpeğiyle önüne bakıp da gitmezdi. Önce bizim kapının önünde durup içeriye adamakıllı bir bakar ondan sonra giderdi. Sinirlerimiz bozulmaya başlamıştı. Bu durumları ev sahibine de açtık. Meğerse onun da canı yanıkmış. Kirasını bir verir, üç vermezmiş. Ya da kafasına göre istediği zaman verirmiş. O zamanlar ben Mukaddes Kitabı okuyordum. Şartlar ne kadar kötü de olsa, hiç umursamıyordum. Daha doğrusu uzun bir zaman umursamadım. Zaten bir kişi hayvan bile olsa, o insanlarla muhakkak hırlaşırdı. Ben hırlaşmadan evden çıkalım dedim. En hikmetli karar bence buydu. Kuranda geçen bir söz geldi aklıma. “Sizi sıkıştırıyorlarsa, gidecek yer mi yoktu” gibi bir ayetti bu. Yani, “çekişeceğine, eğer imkânın varsa başka yere gitmek daha hikmetlidir” anlamında bir öğüttü bu. Ev sahibi de bize: “Aman siz gitmeyin, ben onları evden çıkarırım” diyordu. Ben de: “Yok canım, sakın bizim için böyle bir şey yapmayın” diyorum. O da: “Ben sadece sizin için değil, onları biz de istemiyoruz, sizler için de üzülüyoruz” diyordu. Fakat onları çıkarmak deveye hendek atlatmak gibi bir şeydi. Benim hanımın çalıştığı hastanenin lojmanları vardı. Hiç istemesem de “gel bir müddet oraya taşınalım” dedim. Çünkü işyerinin lojmanlarına taşınmak demek, benim için kendini o işverene satmak gibi bir şeydi. İnsanlara bağımlılığın ne kadar çok olursa, onlar da bir o kadar çekilmez ve korkunç olurlar. Bu yetkileri onlara mümkün olduğu kadar vermemek gerekir ama çoğu zaman da olmaz. Nitekim taşındıktan sonra karım her gün o iş yerinden şikâyetçiydi. Kızı her türlü yükle sıkıştırıp, o zamanlar hayatı bize acı ettiler. Çünkü o işyerindeki yetkililer senin muhtaçlık durumuna bakıp, davranış ve tutumları da ona göre oluyordu. Bu her ne kadar öyle değildir denilse de ben gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlatıyorum. İnsan eline düşmek korkunç bir şeydir. Ne Alman ne Türk ne de başka bir millet diye ayırmıyorum, insan diyorum o kadar. Dar kafalı insanların yaptığı gibi, en azından insanları millet millet ayırmayacak kadar akıllandım. Almanya’da yaşadığımızdan dolayı, ara sıra onların da iyi ve kötü yanlarını anlatıyorum o kadar.
Çıkacağımız evi tuttuk. Üç ay sonra taşınacağız. Oturduğumuz evin sahibine de çıkacağımızı bildirdik. Ha, bu arada istemeden, daha doğrusu planlamadığımız bir de bebeğimiz oldu. Zaten en çok da o bebek için çıkmak istedik. Çocuğu zarla zorla uyutuyorduk ki, bir gürültü kopunca uyanıveriyordu. Tekrar uğraş dur artık. Taşınmak çok masraflıydı ama “olsun” diyordum. Bir de taşınacağımız o lojmanlar iki küçücük odaydı. Oturduğumuz evin neredeyse yarısı kadardı. Yani eşyalarımızın çoğu o lojmana sığmayacaktı. Ben bunların hiçbirini düşünmedim. Çünkü o evde oturmak bana çok daha tehlikeli gelmeye başlamıştı. Benim için gittikçe büyük bir denenme halini almaya başlamıştı.
Bizim mutfak dolabı dışarıdaydı. Aldığımız yiyecek ve meyveleri oraya koyardık. Ancak buzdolabına ait şeyler mutfağın içindeydi. Bizim acayip mutfak masrafımız oluyordu. Bazen 6 -7 kilo muz aldığımı bilirim. Belki de bir tane bile yemeden beş gün içinde bütün muzlar biterdi. Ben bizim hanım yiyiyor diye düşünür, “ayıp ama yaptığı” diyordum. İnsan bari bir tane de olsa bana bırakmaz mıydı? Bizler bütün gün işteydik, o dolapta da kilit falan yoktu. Ben de tenezzül edip takmadım. Aslında böyle bir şey yapmak çok ayıp geldi bana. Sadece bir kere izinden döndüğümüzde, o da artık insan kör bile olsa göreceğinden, aldıkları şeyleri gelip söylediler. O da sözde iki tane yağ ve biraz da makarna almışlar!!! “Aman afiyet olsun” dedim. Ne diyeyim. Bizim bu durum böyle yıllarca gitmiş! Yine de afiyet olsun diyorum. Onlar da yukarıda otururken muhakkak “nasıl olsa enayi Türkleri bulduk” mu diyorlardı? Desinler, bizlerin enayi olduğunu söyleyen tek insan onlar değildi. Ya zaten kazıklar “aptal Türk” derler, ya da kazıklayamazsa nefret eder “pis Türk” derler. İyilik de yapsan kötü de olsan sonuç hep aynı! Bunu hepsi için söyleyemem. Belki karakterli nice insanlar da vardır. Kendilerini hiçbir şekilde satmayan insanlar. Çok ama çok az da olsa vardır. Böyle insanlar bütün dünyaya dağılmış. Hangi milletten olursa olsun bu böyle. Ancak bizler tanımamış olabiliriz.
Ta çocukluktan beri tanıdığımız bir arkadaşımın dükkânı vardı. Alışverişe ben oraya giderdim. O evi tuttuğumuz gün de oraya gittim ve sevinçle “evden taşınıyorum” dedim. Laf olsun diye. Hem alışveriş ediyorum hem de arkadaşla konuşuyorum. Eve geldim ki bu bana telefon açtı. “Sen evden taşınıyorsan bir arkadaş var, iyi bir çocuk, onun karısı falan da Türkiye’de, sen evi ona devretsene” dedi. “Bu benim elimde değil ki” derken, “biz o çocukla beraber gelip eve bakalım mı?” diye sordu. Yine: “Tabii gelin ama bu benim elimde olan bir şey değil” dedim. Geldiler, çocuk kaç yıl evliyse de ev bulamadığından mı nedir karısını bir türlü getirtememiş. O da bir odada, yıllardır lojmanda kalıyormuş. Aile için kalınacak yer değilmiş. Bizim evi gördü, benim evden neden çıkmak istediğimi ise o arkadaş da biliyordu ama ben yine de anlattım. “Olsun” dedi. Hiçbir şeyi de olmadığından, her şeyi yeniden satın alıp yapması lazımmış. Ben: “İstersen biz her şeyi, perdesine, çatal kaşığına kadar sana bırakır öyle çıkarız” dedim. Şaka gibi söylüyordum ki, bu kabul etti. Biz para konusunda da anlaşmaz mıyız? Sanki ben ev sahibi miyim de bizler kararlar alıyoruz! Onlar bana: “Sen yap işte” dediler ve gittiler. Ben her şeyi olduğu gibi ev sahibine anlattım. Ev sahibinin oğulları efendi bir adamdı. Ev de büyükannesinden ona miras kalmıştı. Tam o yıl da doğu batı birleşmesinden dolayı Almanlarda bir doğu Alman aşkı başlamıştı. Bunlar da herkes gibi evini doğudan gelenlere vermek istiyordu. Gelip de bakanlar olmasına rağmen evi beğenmediler. Sonunda bizim istediğimiz gibi oldu, oldu amma son taşınacağımız bir hafta on güne kadar da evet demediler. Biz iki buçuk ay ne olacak diye dokuz doğurduk. Olunca ben o kadar çok sevindim ki, “işte bu parayla Amerika’ya giderim” diyordum. Hatta aldığım bu parayla birçok kredi borçlarından birini de kapattım. Allah’a çok ama çok dua etmiştim. İnanıyorum ki Allah bu yalvarışlarımı kabul etmişti. O eve taşınan çocuk da tok gözlü ve efendi biri çıktı. Verdiği paraya benim içim rahat etmedi ve “çamaşır makinesini da sana bırakayım, ayrıca hiç para da istemem” dediysem de “olmaz” dedi. “Hayret böyle insanlar da mı varmış” diye geçirdim içimden. Sekiz aylık bebeğimizle birlikte, sadece kendi özel eşyalarımızı alıp o evden çıktık.
Benim vize alıp da Amerika’ya gitme işlerim, taşındıktan sonra tam üç buçuk ay içerisinde gerçekleşti. Elimde kalırsa para bitecek korkusuyla çok çabuk davrandım. Gerçi elimizde yine beş kuruş kalmayıp borç yaptık ama ben nihayet gidebildim. Gittim de sanki ne oldu?! Ne olduğunu da yavaş yavaş anlatacağım.
Bir şeyler yaparken beklentimiz eğer kendi kafamıza göre olursa, hayal kırıklığına uğramamak da mümkün değildir. Ne kadar o şeye hâkim olduğumuzu sansak da bizler sadece insanız, gücümüz, aklımız, yeteneklerimiz ve bilgimiz sınırlıdır. İyi ki de öyle. Gücünü, aklını sınırsız sananları görüyoruz! Onların çevrelerinden, gölgelerinden bile kaçıyor insanlık. Eğer haddimizi bilmezsek, öyle sevimsiz kişiler gibi de olabiliriz. Kafamıza göre olan beklentiler konusunda, ben Mukaddes Kitaptaki yaşanmış bir örneği düşünürüm ve bu bana haddimi bildirir, beni rahatlatır. O da bir ordu komutanının hakkında geçer.
Bu adamın cüzam hastalığı vardır. Cüzamın da o zamanlar çaresi yok. Evlerinde hizmet etmesi için İsrail’den esir aldıkları bir çocuk: “Ah! Keşke efendim Samiriye’deki peygamberin önünde olaydı, o zaman onu cüzamından iyi ederdi” diyerek, onun bu hastalığından iyi edileceğini söyler. Demek ki kız o aileyi ve adamı sevmiş. Zaten sevilen bir adam olduğunu askerlerinin onunla konuşmasından da anlıyoruz. Ona “baba” diye hitap ediyorlar. Bu şimdiki zamanımızın mafya babaları gibi değil. Bunun doğru, dürüst, bağışlayıcı, sözüne güvenilir, iyi insanlara, o kişilerin içlerinden gelerek söyledikleri bir söz olduğu kesin.
İsmi Naaman olan o ordu başbuğu, krala gidip bu kızın anlattıklarını söyler. Kral da Suriye kralı ve o vakitler Suriye de kuvvetli bir krallık. Kral: “Var git, ben de İsrail kralına mektup gönderirim” der. Naaman yanına altın, gümüş ve giyecek hediyeler alır, mektup da İsrail kralına gönderilir. Mektupta da Suriye kralı: “Şimdi bu mektup sana gelince, işte kulum Naaman’ı cüzamından iyi edesin diye sana gönderdim” diye yazar. İsrail kralı bu mektubu okuyunca, elbisesini yırtar. Elbise yırtmak İsrail’de üzücü, sıkıntılı bir olayı ifade eden bir adettir. Ve der: “Ben Allah mıyım ki, bu adamı bana gönderiyor? Fakat anlayın rica ederim, bakın benimle nasıl kavga çıkarmak istiyor”.
İsrail kralı bunu sanki savaşmak için Suriye kralının bir bahane olarak yaptığını düşünür. Adam haklı, cüzamlı birini kral nasıl iyi etsin? Ayrıca bu kral İsrail’de pek imanlı olmayıp, Allah ile ilişkisi de kötü olan biridir. Fakat peygamber Elişa olayı ve kralın elbisesini yırttığını duyunca, yanına adamlar gönderip der: “Neden elbiseni yırttın? Şimdi bana gelsin ve bilecektir ki İsrail’de peygamber vardır”. Naaman da gidip atları ve arabasıyla Elişa peygamberin kapısında durur. Elişa ise dışarı bile çıkmadan uşağını gönderip: “Git Erden nehrinde 7 kere yıkan ve etin eski haline dönecek ve temiz olacaksın” dedirtir. Fakat Naaman çok öfkelenip gider. Başlar söylenmeye: “Ben de sandım ki dışarı çıkacak, Allah’ının ismiyle dua edecek, cüzamlı yerin üzerinde ellerini falan sallayacak, cüzam da iyi olacak. Sanki benim ülkemde daha iyi sular yok mu da bana, ‘git Erdende yıkan’ diyor” diyerek söylenerek kızgınlıkla döner.
Askerleri onun bu öfkesini görünce, Erden nehrinin yakınlarındayken yanına yaklaşıp şöyle derler: “Baba, peygamber sana büyük bir şey söylemiş olsaydı, onu yapmaz mıydın? Nerede kaldı ki, sana: “Yıkan ve temiz ol” diyor?” Ne kadar mantıklı ve uygulanması kolay bir yol. Bu öğüt Naaman’ın da kafasına yatmış ki hemen uyguluyor. Ve Allah adamı Elişa’nın sözüne göre Erden’de 7 kere suya dalıyor. Eti hemen küçük çocuk gibi eski haline dönüyor ve temiz oluyor. (2.Krallar, 5’inci bölümün tümü)
Bu adam kim bilir ne kadar sevinip aynı zamanda da utanmıştır. Efendi biri olduğu da kesin. Hemen bir alay adamıyla peygamberin yanına geri dönüyor. Onun önünde durup: “İşte şimdi bildim ki, bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail’de vardır; ve şimdi rica ederim, bu kulundan bir hediye al” der. Peygamber ise: “Önünde durmakta olduğum hay olan Rabbin hakkı için bir şey almam” diye cevaplar. Ne kadar zorladıysa da almaz.
Daha sonra bütün bunları gören peygamberin uşağı da içinden: “Efendim bu adamın elinden hiçbir şey almadı” diye Naaman’ın arkasından gizlice koşar. Bu gelen kim diye bütün alay durur. Bizimki de: “İşte sizden hemen sonra peygamber oğullarından iki genç geldi, rica ederim onlara bir talant (herhalde yaklaşık 34,5kg.) gümüşle yedek elbise ver diyerek efendim beni sana gönderdi” der. Naaman da: “Kerem ette 2 talant al. Ve onu zorladı, iki torbada iki talant gümüş bağladı ve iki kat yedek elbise ile iki uşağına verdi ve onun önünde onları taşıdılar” diye geçiyor yazıda. Gözü aç uşak bunları alıp evine saklar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi Elişa peygamberin önünde durur. Elişa ise sorar: “Gehazi neredeydin?” der. O da: “Bu kulun hiçbir yere gitmedi” der. Elişa ise şu cevabı verir: “Seni karşılamak için o adam arabasından döndüğü zaman, benim yüreğim seninle beraber gitmedi mi? Gümüş almak, elbiseler, bağlar, koyunlar, sığırlar, köleler ve cariyeler almak vakti mi? Bundan dolayı Naaman’ın cüzamı sana ve senin soyuna ebediyen yapışacaktır” der. Ve Uşak anında onun önünden kar gibi cüzamlı bir halde çıkar.
Bu olaydan alınacak o kadar çok ders var ki. Kafamıza göre olan beklentilerimizin, imansızlığımızın, hırsımızın, açgözlülüğün, sahtekârlığın ne kadar yanlış olduğunu keşke anlayabilsek. Bunun yanında da keşke, efendiliğin, doğruluğun, Allah’a olan bağlılığın ve tok gözlülüğün değerini de bilsek. Çünkü bu dersin içinde bunlar da var.
Bizim ortaokulda bir Türkçe hocamız vardı. Deli İrfan derlerdi. Durup dururken sinirlenir, ağzından tükürükler saçarak bağırmaya başlardı. Kime bağırdığı da belli değildi. Bu hocamızı anneme anlatmıştım. “Deli diyorlar ona zaten” dedim. Annem de: “O adamdan korkma, lakabı deli olan insanlar iyidir; sen lakabı “cin, uyanık, bitirim” olanlardan kork” demişti. Ben bu lafı unutmadım ve bu hocamıza daha dikkatli bir gözle bakmaya başladım. Annemin dediği doğru çıktı. Bir de bu adamın dersi çok enteresan olurdu. Daha doğrusu alışmadığımız bir metot uyguluyordu. Mesela derste bir konu işledikten sonra, konunun bize ana fikrini sorardı. İlk dersinde bir çocuk parmak kaldırıp cevap verdi. Dinledi, sonra otur diye eliyle işaret yaptı. Bizler o çocuğun yanlış söylediğini sanıp yine parmak kaldırdık; onları da dinledi ve “otur” dedi. Sınıfın üçte birinin söylediğini dinledi ve ne “doğru” ne de “yanlış” demedi. Biz de içimizden: “Artık ana fikir falan kalmadı, hepsini söyledik, ne istiyor bu adam bizden” diye düşünmeye başladık. Bu durumu anlayıp bize kızdı. “Bir çeşit kalıp gibi ana fikir yoktur” dedi. “Herkes kendine göre ne anladıysa, o onun için ana fikirdir. Ben size yazarın ne anlatmak istediğini sormuyorum ki, size göre ana fikri nedir onu soruyorum. Ayrıca yazarın sanki ne anlatmak istediğini tam olarak kim bilebilir” demesi hepimizi şaşırtmıştı. Hem “oh!” demiş sevinmiş, hem de düşünmüştük. En azından bu benim için hâlâ böyle düşündürücü ve aynı zamanda da çok değerli bir metottur. Çünkü o kalıp gibi cevap arayan hocalardan canımız çıkmıştı.
Aynı bir cinayet romanını okuyan değişik kişileri düşünün. Kimi aynı romanı okur polis olur, başkası aynı romanı okuyup hırsız olur. “Herkesin hoşlandığı ve takdir ettiği ille de polis olmalıdır” diye bir kaide koyanlar, dar kafalı insanlardır. O kitabın yazarı bile polisi takdir eder bir amaçla yazdığı halde herkes o polisten hoşlanacak diye bir kural yok. Gerçekler zaten çoğu zaman beklenilenlerden farklıdır. Bazı filmlerde ben de banka soyan hırsızların kurtulmalarını daha çok isterim. Başrolü oynuyorlar diye mi, yoksa film onlar hakkında daha çok bilgi verip, seyirciye sempati kazandırdığı için mi bilmiyorum, olabilir. Hatta filmin sonunu tahmin ettiğimiz halde, onların kazanmasını yine de yürekten arzu ederiz. Yoksa bizler de hırsızlık yapıp, banka soyacak değiliz. Hem polisler, uluslar, devletler hırsız olursa, insanlar da o filmdeki sıradan kişilere karşı artık daha başka bir gözle bakma eğilimi gösteriyor. Kalıp düşünceli insanlar esnek ve bağışlayıcı olamaz ve böyle şeyleri anlayamaz. Sefiller kitabında (Victor Hugo) bir polis şefi vardı. Görev hastası dangalağın biriydi. Onun bile insanlık duyguları, vicdani hisleri sonunda ona o görevi yapmaya müsaade etmedi. Organizasyon düşüncesini yendi, yapması gerektiği görevi yapamadı. Bu sefer kendini öldürdü ve o kalıp gibi olan kişilikten kurtuldu! Bu ancak romanda geçen bir olay, ama gerçek yanı çok büyük.
Anlattıklarım aşırı dincilerin durumuna da çok benzer. O yüklerin altından kalkamayan üyeler, ya kendilerini intihar eder, ya tımarhane düşer, ya da ömür boyu ruhen hasta, bunalımlı yaşar. Çünkü o baştaki kokozlar bunlara daima suçluluk duygusu vermek için uğraşırlar. “Ancak bizim istediğimizi yaparsan rahat edebilirsin” hissini vererek, üyelerinin vicdanlarını o şekilde hamur etme gayretindedirler. Bu yüzden Yehova Şahitleri vaaz eder ve etmezse vicdanı rahatsız olur, kendini kötüler. “Biz bunu Allah adına yapıyoruz” derler ama asıl gerçek rapor verme zorunluluğunda yatar. Bu da o baştaki kokozların isteğidir, Allah’ın değil. Raporunu çok saatlerle dolu verdiği zaman, o ay rahatlık duyar. Tabii ki bu da onların bilinçaltına yerleştirilmiş ve hiçbirinin açıkça kabul etmeyeceği bir gerçektir. Öncülük rütbesi eskiden ayda 90 saatten 70 saat vaaz etmeye düştü demiştim. Bundan sonra hiçbir öncü hediye olsun diye her ay 20 saat daha fazladan yapmadı. Birkaç istisna varsa da ben duymadım. Acaba neden? İşte bu o kokozların baskısının etkileridir. Hâlbuki sevinçle yapan bunlara hiç dikkat etmez. “Allah adına ne yaptım, dur saat yazayım” demek aslında Allah adına yapılan çok büyük bir terbiyesizliktir. Kişinin bütün sevincini almaktan başka bir işe de yaramaz. O yola karşı da zamanla ancak nefret geliştirir. Fakat baştaki o kokozlara yeni müşteriler, yeni kanlar lazımdır. Yoksa onların altını kimler saracaktır? Mamalarını saatinde kimler verecektir! Ne kadar çok vaaz edilirse o kadar da çok müşteri toplanır. Müşteri demek para demek, para demek kudret demek, kudret demekte onlar için güven demektir. Kendilerinden önceki atalarının yollarında yürürler. Sonra da o yeni gelenlere: “Girin eşekler sizde bu ahıra “derler, “taşıyın bizim yükümüzü, deeeh!” Bir de bunların hepsini yaptıran Allah’mış!!! Onların uygula dediği bu sistemi, yürekten gelerek en sevdiğiniz bir insana karşı yapın da bakın, çok geçmeden ondan nefret bile etmeye başlarsınız da şaşırmayın. Nefret etmeseniz bile muhakkak sevginiz sönecektir. Gerçi onların da bilerek ya da bilmeyerek asıl amaçları bu değil midir? Şeytanın hedefi daima insanları Allah’a karşı soğutmak, nefret ettirmek ve O’ndan çalmak olduğunu hepiniz duymuşsunuzdur.
Peki, Allah’a göre sevginin tanımı neydi?
Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.
Sevgi haksızlığa sevinmez, ama gerçek olanla sevinir.
Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye dayanır.
Sevgi asla son bulmaz. 1.Korintliler 13:4-8
Böyle bir sevgiyle Allah hakkında duyuruda bulunacak kişi, saat hesabı tutar mı tutmaz mı? Yine siz karar verin. Hiçbir peygamberin böyle bir saçmalık yaptığı görülmemiş. Hiçbir Resulün ve İsa’nın öğrencilerinin böyle bir terbiyesizlik yaptığı duyulmamış ve de yazmıyor.
Davut peygamber kralken, ille de ordusunun sayısını bilmek istiyor. Sanki sahip olduğu başarıları bu sayıya bağlıymış gibi. Allah ise ona öfkeleniyor ve bu olay birçok kişinin ölümüne sebep oluyor. (2.Samuel 24’üncü bölümün tümü ve 1.Tarihler 21’inci bölümün tümünü lütfen okuyun, enteresandır) Bunlar ise sözüm ona rapor verdirip saat saymakla, insanları gayrete mi getirdiklerini sanıyorlar! Zorla, nefretle. Kastedilen tabii ki hep vicdan ve psikolojik baskı zoru. Koydukları bu kuralar ile kumun üzerine ev bina eden adama benziyorlar. Yağmur yağar, seller gelir, o evin yıkımı korkunç olur. İsa zamanında bu sözleri kendi eğri ve çarpık öğretilerinde giden adamlara yönelik söyledi. (Matta 7:24-27) Ben şahsen öyle bir rapor yazıp da “şu kadar saat Allah’ı sevdiğim için vaaz ettim” diyemem. Benim Allah’a olan sevgime ait bu bir ölçü müdür? Allah benim ne yaptığımı bilmiyor mu? Bu iş ancak benimle Allah arasında kalır. Kimsenin bilmesine de gerek yoktur. Peki, o sokakta seccade açarak namaz kılanların ne farkı var? Yardım etti diye gazetecilerin önünde, elinde bir çek ile boy boy resim çektirenlerin ne farkı var? Şahitlerin, Allah adına kapı kapı gidip de bunun hesabını rapora yazıp saat tutanların ne farkı var? İsa ise ne dedi?
“Dikkat edin! Yapmanız gereken doğru işleri gösteriş için insanların gözü önünde yapmayın. Öyle yaparsanız, göklerdeki Babanızdan ödül alamazsınız.
Bu nedenle, birisine sadaka vereceğiniz zaman bunu ilan etmek için önünüzde borazan çaldırmayın. İkiyüzlü kişiler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.
Siz sadaka verdiğiniz zaman, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin. Öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.
“Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.
Siz ise, dua edeceğiniz zaman odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanıza dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.
Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, çok söylemeleriyle seslerini duyurabileceklerini sanırlar.
Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız, nelere gereksinmeniz olduğunu daha siz O'ndan dilemeden önce bilir. (Mat 6:1-8)
Bunları söyleyen İsa Mesih Allah’ın iradesini yapıyordu, peki Şahitler kimin iradesini yapıyorlar? İsa’nın sözlerinden bu apaçık anlaşılmıyor mu? O saat raporları hakkında, “istatistikler için gerekli” diye bunların bir de palavraları vardır. İnsanlar yanlış bir amaç uyandıracak bilgiye neden ihtiyaç duyarlar? Biraz önce de bahsettiğim gibi, aynı böyle bir amaç ile Davut da askerlerini saydırmak istemedi mi? Peki, onların sayısını bilmek istemesi Allah’ın gözünde neden suç oldu? Çünkü bununla Davut yüreğinden gelerek Allah’a değil de, askerlerinin sayısına güvenecek bir ruhi tutumu geliştirme tehlikesi içindeydi. Bu yüzden de bedelini yine ağır bir şekilde ödedi ve ödediler. (2.Samuel bölüm 24 ve1.Tarihler bölüm 21) Yoksa Şahitler de saat saymakla, ne kadar çalışkan olduklarını mı ispat etmeye uğraşıyorlar!
Benim bu Amerika yolculuğunda ve daha başka birçok konulardaki beklentilerimde, aklıma hep Naaman’ın örneği gelir. Onun yaşadığı tecrübe bana çok ders olmuştur ve hâlâ da olur. Bir olayı sadece kendi gözümüzde doğru olana göre değerlendirip, ondan ille de kafamıza göre bir değişiklik bekleyemeyiz. Hem bu konulardaki bilgimiz bazen o kadar azdır ki. Ben, bu ve buna benzer sebeplerden dolayı, her zaman Allah’ın iradesine yer vermemiz gerektiğini öğrendim. Bunu zaman geçtikçe daha da iyi anlıyorum. Biz yerdeyiz, Rab ise göklerde. (Vaiz 5:2) Hiç kimse O’nun gibi olamaz, O’nun gibi düşünemez. Sabretmemiz gereken, dayanmamız gereken, anlayamadığımız çok şeyler olacaktır. Fakat bütün yürekle, şüphe etmeden Rabbi bekleyen ve sadece O’na güvenen hiç kimse de utandırılmayacaktır. (Romalılar 10:1-13)
New York’a gitmem gerekiyordu. O zamanlar ben bu insanların bilmeden hata yaptıklarına inanıyordum. Hem başka bir düşünceye sahip olma hakkını Allah ne bana ne de başka bir kimseye verdiğini zannetmiyordum. Bununla demek istediğim şu: ben oturduğum yerden, “bu insanlar laf dinlemez, yaptıklarını zaten kasıtlı yapıyorlar, sen ne söylersen söyle boştur” gibi düşüncelere sahip olma hakkını o bilgilerimle Allah bana vermiyordu. Bu mutlak bir hükmetmek demektir ki, Allah bizleri bu şekilde hâkimler olarak tayin etmedi. Bu onun kendi işi, bizim değil. Ayrıca bununla da ben bunu böyle yaptım veya böyle inandım diye kesin bir kural koyamayız. Ben böyle yazdığım gibi inandığım için Amerika’ya gittim. Şimdiki bilgilere sahip olsaydım belkide gitmezdim. Fakat bu bilgiler, tecrübeler de insana oturduğu yerde kendi kendine gelmiyor. Başka biri buna benzer bir olayda belki başka bir şey yapardı. Bu şeyler o kişilerin imkânlarına, yeteneklerine, bilgisine, o şeyi sevgisine ve inancına göre muhakkak değişecektir.
Yine bazı şeyler yanlış anlaşılabilir diye açıklama yapmam gerekiyor. Mesela Resul Pavlus 1.Korintliler 6:1-5’de: “Aranızda birbirinize hükmetmez misiniz?” diyor. Burada kastedilen hükmetme işiyle benim kastettiğim şey çok farklı. Pavlus apaçık belli olan bir olayda, günahta, çirkinlikte, pislikte birbirinize hükmedin diyor. Bu aynı Tanrısal ahlâk ve yaşam standartlarını kabul etmiş kişiler için geçerli, bir yabancı için değil. Hatta Pavlus’un: “Böyle kişileri aranızdan çıkarın” dediği adam, babasının karısını almış! Böyle kişilere hükmetmek de ancak arasından çıkarmaktan öte gidemez. Yine Pavlus, ilerde bu kişi hakkında bile, tövbe ettiği için tekrar aralarına alınmasını söylüyor. Pavlus bunu 2.Korintlilere 2:5-11’de yazdığı mektubunda belirtti. Kastedilen hüküm şekli de kilisenin şu son yüzyılımıza kadar yaptığı gibi, canlı canlı ateşte yakmak, kafasını uçurmak da değildi. Pavlus’un kastettiği hüküm şekli, Allah’a söz verdiği halde, o söze uygun yaşamayanları sadece aralarından ayırmaktır. Burada Pavlus Şahitler gibi sistemli bir şekilde kişinin etrafında hiçbir insan bırakmayıp, sadece kendine bağımlı yaptıktan sonra, “Allah geleceği her zaman görür” dedi diye bir kişiyi cehenneme layıksın diyerek aralarından atmayı da kastetmedi. Kendi öğretileri ya da uydurdukları 1878-1914-1918…1975 gibi tarihlere inanmayanları da ölüm oğlu ilan edebilirsin hiç demedi. Bunlar bu kadar büyük yetki sahibi olduklarını iddia ederler ise, unutmasınlar ki bir o kadar da büyük hükme uğrayacaklardır. “Bize takılın korkmayın, sizlerin günahı bizim üzerimizde olsun” diyenlere inananlar da kurtulacaklarını pek ummasınlar. İsrail halkı yamuk yumuk işleriyle krallarına-kâhinlerine uymakla kurtulduysa, onlar da kurtulacak. Yok, ama onlar kurtulamadıysa, bunlar da kurtulmayacak. Bu o kadar basit.
Peki, benim bu kitapta yazdığım şeyler, tüm bu dinlere hükmetmek değil midir?
Ben sadece onların işlerini açığa çıkarıp, o işler hakkında Allah’ın hükmünü kitaplardan gösterip, ispat etmeye çalışıyorum. Bu eğer hüküm ise, buna ben değil Allah hükmetmiştir. Bu da aynen İsa’nın dediği gibi olacak:
Sözlerimi işitip de onlara uymayanı ben yargılamam. Çünkü ben dünyayı yargılamaya değil, dünyayı kurtarmaya geldim. Beni reddeden ve sözlerimi kabul etmeyen kişiyi yargılayacak biri var. O kişiyi son günde yargılayacak olan söylediğim sözdür. Çünkü ben kendiliğimden konuşmadım. Beni gönderen Baba’nın kendisi ne söylemem ve ne konuşmam gerektiğini bana buyurdu. O’nun buyruğunun sonsuz yaşam olduğunu biliyorum. Bunun için ne söylüyorsam, Baba’nın bana söylediği gibi söylüyorum. Yuhanna 12:47-50
İsa Mesih bununla bir kişiye açıkça neyin hükmedeceğini belirtmiyor mu? Ben de burada bütün bu yazdıklarım ile kendi kafama göre olan bir adaletten, doğruluktan ve hakikatten bahsetmemeye çok özen gösterdim. Kendilerinin inandıklarını söyledikleri Kutsal Kitaplar ya Mukaddes Kitap ya da Kuran’ın ışığı doğrultusunda ispatlamaya çalıştığım sözlerle, onların başlarına gelecek hükmü anlatmaya çalışıyorum. O kitapları da ben yazmadım ki, “kafasından uyduruyor” desinler. Kararı ise herkes kendi adına verecek. Bunu yapmak ile ben bir kişiyi, bir toplumu, bir dini, ya da tüm dünyayı uyarmakla suç mu işlemiş oluyorum? Hayır, tam tersine, bilip de uyarmamak, Allah’ın gözünde asıl suç işte bu. (Hezekiel 3:18-21) Keşke o fanatik, yobaz, kan emici, can almaktan başka hiçbir faydaları olmayan, insanları sadece mutsuzluğa götüren, ruh hırsızları bu dinler, milletler, insanlar; evet keşke hepsi gerçek Allah’a dönseler de O’nun iradesini yapsalar. Ama yapmadıklarına göre, bu insanlar benimle olsa, işlerinden dolayı ben de onları aramdan atarak hükmetmez miydim? Bunu muhakkak yapardım. Ee, o zaman fark ne? Fark hükmetmekte değil, aslında fark neye ve niçin hükmedildiğinde. Yoksa kim olursa olsun, ister Şahitler olsun, kilise olsun, ya da başka bir din veya millet olsun, onlara kimse “neden hükmediyorsunuz” diyemez. Tabii ki hâkim de olacak, hükümde edilecek, suçlu da cezalandırılacak. Ben niye hükmediyorlar diye karşı gelmiyorum; hükmettikleri konulara, bunu nasıl yaptıklarına ve kendilerinin Allah’tan uzak o kirli işlerini göstermeye uğraşıyorum. Kısacası bu kitapla suçluların suçsuzlara nasıl hükmettiğini yazmak için uğraşıyorum. Ters okumadınız, dünyamızda suçlular suçsuzlara hükmediyor. Hükme layık kişiler, suçsuzları mahkûm ediyorlar. Köle, uşak olması gerekenlere taç giydirip, başımıza oturttular, bu insanlığa onlar hükmetti. Ben bu kitapta tersliklerden bahsediyorum, yoksa hükmetmenin yanlış olduğundan değil. Davut’un oğlu Süleyman bu konuda ne demek istediğimi daha iyi anlatıyor.
Güneşin altında gördüğüm bir haksızlık var,
Yöneticiden kaynaklanan bir yanlışı andırıyor:
Zenginler (ruhi zenginlik) düşük makamlarda otururken,
Aptallar yüksek makamlara atanıyor.
Köleleri at sırtında,
Önderleri yerde köleler gibi yürürken gördüm. Vaiz 10: 5
İşte ben bunları anlatmak istiyorum. Her şeyden ziyade bunları takip eden insanlığa mesaj vermek istiyorum. Çünkü o sömürenleri anlarım da, kendini kullandırıp, eşek olmayı, hem de bunu gönülden gelerek yapanları… Ben bunları anlayamıyorum. Uyanın! Eşeklikten kurtulup insan olun diye duyurmaya çalıştığım bu ses, bizi başlangıçtan beri yaratan Allah’ın amacı. Bu yüzden eşek değil insan olup, hep birlikte insan olalım. Bu konularda da birbirimizi teşvik edelim. Çünkü buna hepimizin ihtiyacı var. Hiçbirimiz bir başkasından üstün değiliz. En aşağı gördüğümüz kişilerin efendisi Allah; en üstün gördüğümüz kişilerin de efendisi yine aynı Allah. Hepimiz O’nun köleleriyiz. Hangi kölenin başka bir köle üzerindeki hakkı efendisinden daha fazladır? Hiçbirinin. O halde efendiymişiz gibi ne hakla o kölelerin üzerine kendimizi yükseltiyoruz?
Dükkânına gittiğimi söylediğim arkadaşın bir akrabası varmış. O da New York’a yakın bir yerde yaşıyormuş. Bu arkadaş: “İlle de onu gör, bilmediğin yabancı yerde en azından sana yardımcı olur” dedi. Ben kimseye yük olmak istemesem de onun bu ısrarı ki, beni de rahatlatan bir durumdu, kabul ettim. Hemen o akrabasına haber vermiş, ayarlamış ve elinde bir kâğıdın üzerine ismimi yazıp havaalanında beni bekleyecekmiş. Bu düşünceli insanların dindarlık ile falan hiç de ilişkisi yoktu. Hataları olmalarına rağmen bu insanlardan gördüğüm efendilik ve tok gözlülüğü, 20-30 hatta 40 yıldır aktif bir biçimde Allah’a kulluk ettiğiyle övünen dindar insanların hiçbirinden görmemişimdir dersem yalan söylemiş olmam.
Hiç unutmam, bir Şahit ki kendisini severdim. Gittiğimiz toplantıda da ihtiyar olarak sorumlu biriydi. Bir gün yanında o toplantı salonuna yeni atanmış, o işten de para kazanan biriyle beni ziyarete gelmişti. Onlar bu işi yapanlara: “Daimî öncü” derler. Ben ise şimdiki bilgimle o garibanlara “daimî eşek” diyorum. Bunların da içlerinde kendi faydasını düşünen tilkiler az değildir. Ona benim hakkımda sanki suç işlemiş çocuğun öğretmeni velisiyle nasıl konuşursa, bu da bizim evde o yeni gelen görevliye aynen böyle benim hakkımda adeta rapor veriyordu. “Bende hayat gururu, kendini beğenmişlik olduğu için Kurana sarılmışım ve bu yüzden bir türlü hakikate gelemiyormuşum.” Bu “hakikat” kelimesi Şahitlerin çok kullandıkları bir terimdir. Onların organizasyonlarına, söylediklerine inanmayıp kabul etmeyen herkes hakikatte değildir! Sadece hakikat kendilerindedir ve bunu bir onlar biliyordur! Bütün üyelerini de buna inandırmak için yoğun bir program uygularlar. O üyeler de kendinden emin bir gurur ve kendini beğenmişlik ile “hakikate şu tarihte geldim” demekle, Şahit olmak için vaftiz olduğu günü kasteder. O sözünü ettiğim ihtiyarın bana geliş nedeni ise, o çevreye yeni atanmış daimî öncüye çevredeki olup bitenleri haberdar etmek ve o kişileri tanıtmak. Onların benim hakkımda böyle konuşmalarına umursamıyordum da o kendisini sevdiğim dediğim adamın bu ikiyüzlülüğüne kafam bozulmuştu. Bunlar birbirlerinden korktukları kadar, Allah’tan dahi korkmazlar. Ben de bunların o tutumuna karşılık ters cevaplar vermekle, gergin bir hava oluştu. Bunlar sonunda giderlerken bu sevdiğimi söylediğim ihtiyar bana: “Benim seni sevdiğimi biliyor musun?” dedi. Ben de onun istediği cevabı vermeden: “Mukaddes Kitabı bilen insanlar çok tehlikeli olabilirler” dedim. Bu onun istediği cevap değildi ve yine aynı şeyi sordu. Ben de yine: “Abi bu kitapları bilen insanlar, eğer onun yolunda yürümezse çok tehlikeli olurlar, senin beni sevip sevmediğini nereden bileyim” dedim. Bence haksız yere çok bozulmuştu. Aslında gerçekten de öyledir. Kutsal kitapları bilen derken, iyi ile kötüyü ayırt etme bilgisini kastediyorum. Sıradan bir insan iyi ile kötüyü ayırt edemez. Kaç yaşında olursa olsun, hangi okulları bitirirse bitirsin, ona iyi ile kötü ayırımını yapacak bilgiyi bu dünya öğretmez. Böyle biri rastgele iyilik de yapar, kötülük de. O kişi kafasına göre, nefsine göre, arzusuna ve içinin çektiği şeye göre, en çok da sahip olduğu kültüre göre aklından estiği gibi davranır. Bütün kötülük diye bildikleri ancak kanunlar çerçevesindedir. O ülkenin kanunu ne emrediyorsa onu yapmak iyilik, yapmamak ise suçtur ve ardından ceza getirir. O ceza getirecek şeye de ille de “bu kötüdür” diye yine demez, ancak cezasından korkar. Fakat gizlide bu kanunları her fırsatta çiğner ve çiğnemeye de hazırdır. Ayrıca bu kanunları hiçbir ceza çekmeden de çiğniyorsa, bununla bir de övünür. Bu insanlar çok merhametli oldukları gibi çok gaddar da olabilirler. Aynı bir rüzgârın esintisi gibi, ne zaman nereye eseceğini kendisi bile bilmez. Bunlardan farklı olarak Mukaddes yazıları okuyup onları öğrenmiş insanlar, iyi ile kötünün ayrımını yapmakta eğitim alırlar. Genellikle o kişiler de sonunda kötü olan şeyleri yapma yolunu seçerler. Fakat bu sefer kötülük yapma konusunda profesyonel olma yolundadırlar. Ya da en azından bu aldığı bilgilerden sonra ne yaptığını daha iyi biliyordur. Gelecek konuda bunlara biraz daha etraflıca değineceğim.
Sözde bu konulara New-York yolculuğuna hazırlıktan bahsetmek için başladım. Yine de orada neler olacağı hakkında kısaca yazmadan önce, önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. O da vicdan konusu. Bunların anlamlarını bilmezsek, işlediğim konuların değerini kavramakta zorluk çekebiliriz.
Vicdan
Vicdanın sözlük anlamı, «iyi ile kötü arasındaki farkı görme yeteneği». Kutsal Kitaplar dediğimiz, Allah’ın sözlerinden eğitim almış biri de iyi ile kötünün arasındaki farkı görmeye başlar ve isterse bu yeteneğini geliştirir. Bu kitaplar vasıtasıyla kendisinin almış olduğu kültür doğrultusunda iyi diye bildiği birçok şeyin saçma, hatta zararlı olduğunu öğrenirken; kötü diye bildiği bazı şeylerin ise çok daha faydalı ve insancıl olduğunu da anlar. En basit bir örnek vereceğim. Mesela dünyamızda hiçbir yerde sigara içmek yasak değildir. Özel içilmemesi gereken yerler hariç, bunu kastetmiyorum. Herkes bu sigaranın paketini taşıyabilir ve satın alabilir. Kısacası kanunlar önünde bu yanlış değildir. Fakat bir Yehova Şahidi dünyanın neresinde olursa olsun sigara satın almaz. Onun gözünde bu kötüdür. Peki, öbürleri de sigaranın ne kadar kötü olduğunu bilmiyor mu? Hele şimdi paketlerin üstünde dev harfler ile “sigara öldürür” diye yazıyor. Evet, ama bunu uygulayan kim? Doktoru, hekimi, profesörü, bakanı, başbakanı, öğretmeni, hâkimi, askeri, polisi bunu içiyor ise, sen ne yazarsan yaz, o insan bundan etkilenmez. Alır ve yine içer. O yazının da anlamına güler, alay eder. Fakat bir Şahit çocukluğundan, ya da o dinin içine girdiğinden beri bunun Allah tarafından hiç de hoş karşılanmadığını öğrenir. Yine en azından birbirleri önünde bunu hepsi de uygular. Yani lafta kalan bir öğreti değildir. Bunu gören kişi de etkilenir ve “onlar nasıl yapabiliyorsa ben de yaparım” der ve sigarayı bırakır. Yani kişinin vicdanı ve o vicdana verilen eğitim ona sigarayı bıraktırır. Bu örnekle sıradan insanlar ile dindar geçinen Şahitleri kıyasladım. Gerçi sıradan geçinen insana da “sigara faydalıdır” diye bir eğitim verilmez, ama çevre bu durumu bozar. Sigaranın zararlı olduğu hakkında uzun uzun vaazlar veren öğretmenin kendisi de sigara içer. Ne kadar etkili ve büyük konuşursa konuşsun, o kişi bizzat kendisi bunu uygulamıyorsa, bütün o faydalı konuşmaları boştur, hiç kimse üzerinde etkisi olmaz ve de olamaz.
Başka bir örnek daha verelim, o zaman vicdanın alınan eğitim doğrultusunda ne kadar farklı çalışabileceğini belki daha iyi anlatabilirim. Mesela bir çocuğun geçirdiği trafik kazasından dolayı, kan kaybıyla ölme tehlikesinde, dünyadaki bütün insanlar sınıfı, kültürü, hangi inanca sahip kim olursa olsun, vicdanı o çocuğa kan ver diye zorlar, hem de verilmesini ister. Fakat bir Yehova Şahidi ne o çocuğa kan verir ne de o çocuk -kendi çocuğu da olsa- ona kan verilmesine müsaade eder. O çocuk gözünün önünde ölür. Bunu o kadar rahat bir vicdanla yapar ki. Hatta bununla Allah’ın önünde büyük bir fedakârlık bile yaptığını sanır. Dediğim gibi, bütün öbür insanların vicdanı otomatik olarak o kişiyi hayatta tutmak için her imkâna başvururken, Yehova Şahidi taş gibi durup, aldığı eğitim sayesinde vicdanı onu bu konuda hiç de rahatsız etmez. Tam tersine, eğer kan alırsa çok rahatsız olur. Bunlar bir dinin verdiği vicdan eğitiminde, üyelerinin sigara ve kan konusunda nasıl davrandığını gösteren örneklerdi. Biri doğru ve faydalıyken, öbürü verilen eğitimden dolayı yanlış ve ölüme götürücüdür.
Tam bu konuyu yazarken Internet’te bir haber okuduk. Amerika’da, kendisini ölümden döndüren doktoru niye kan verdi diye o hasta mahkemeye vermiş! Zannedersem hemen o hastanın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir. Evet, bir Yehova Şahidi. Davayı kaybettiği halde, itiraz edip bir üst mahkemeye gitmiş. Daha sonra ne oldu bilmiyoruz. Şahitler arasında her gün duyulan olaylar bunlar. Bu insan tüm bunları aldığı o eğitimden dolayı yapar. Vicdanı ona: “Bu konuda sen doğrusun” der. Burada yazdığım inanca ve uygulamaya ben de sahiptim. Hem de yıllarca. Hiç tam araştırmadan, Şahitlerin bu inancını akılsız bir eşek gibi ben de kabul etmiştim. Yani bu kitabımda bahsettiğim eşeklerden biri de benim! Bu insanlarla uyum içinde olmadığım o kadar çok konu vardı ki, hangi birine itiraz edeyim. Ölümden falan da korkmadığım için, bu konuyu olduğu gibi, pek umursamadan kabul etmiştim.
Hastanedeki bir doktor geldi aklıma. Ameliyattan önce bana sorular soruyordu. Ben de: “Ne olursa olsun bana kan vermeyin” demiştim. Adamın kafası bozulmuştu. Bir de bu işi Mukaddes Kitaptan ayetler göstererek açıkladım! Zaten en çok utandığım yanı, bu işi Allah adına ve onun sözleriyle yapmam oldu. Hiçbir şey olmadı ve ameliyatta kan falan da gerekmedi. Fakat doktorla konuştuğum, o zamanki sahip olduğum eşekçe bilgiden dolayı benim vicdanım hâlâ rahatsızdır. O doktor ki, bunların çoğu Allah’a zaten pek inanmazlar, bir de karşısındaki eşek olan ben bunu ona Allah’ın sözünden ispat etmeye çalışıyorum, “kan gerekirse verme, öldür” diyerek! Bu doktorun Allah’a karşı birazcık sempatisi de varsa, belki o da gitmiştir. Gerçi doktorlar da Yehova Şahitleri gibi organize edilmiş bir birlik içindedirler. Şimdiki yüzyılımızda prensip olarak farkları da pek yoktur. Onlar da hakikati yere çalmakta, menfaatleri uğrunda her şeyi kabullenmekte, şahitleri solda sıfır bırakırlar. En korkunç olanları Merkel’in zamanındaki Alman doktorları. Hitler zamanından farkları, daha bir profesyonel olmaları. Kafalar ise aynı ve güçlerini kanundan alıyorlar. Allah ellerine düşürmesin. Neyse, gelelim benim kan hakkındaki inancıma. Aslında bunlar tembelce, araştırmadan kabul edilen inançlar dersem, daha doğru olur. Sırf başkaları öyle dedi diye. Bir de bu eşeklik: “Onlar çok araştırmışlardır ve bizden çok daha doğrusunu muhakkak biliyordurlar” inancından kaynaklanır. Bu konuda hayatımızda hiçbir kötü olay yaşamadık. Fakat ya olsaydı? Ya çocuğumu, karımı ben bu yüzden ölüme terk etseydim? Şimdiki bilgilerden sonra ben bu vicdanla ne yapardım? Korkunçtur, rezalettir bu dincilerin yaptıkları, yaptırdıkları.
“Vicdan, almış olduğu eğitime göre çalışır” dedik. Yine başka örnekler de verelim ki daha kolay anlaşılsın. Mesela bir adam hırsızlık yapar veya yankesicidir, ya da adam öldürür, ama evine geldiği zaman horul horul rahat uyurken; bunun yanında başka bir insan, hiç tanımadığı birine sert ve belki de yürek kırıcı sözlerle konuştu diye bütün gün ve gece içi devamlı rahatsızdır. Sıkıntıdan döner durur. Uyku uyuyamaz, iştahı kaçar. Hâlbuki bu adamı hiç kimse cezalandırmıyordur. Hatta cezalandırmayacaktır da. Fakat bu rahatsızlığı ona vicdanı verir. Bu konuda Davud peygamberin bir tecrübesi hakkındaki ayet 1.Samuel 24:5 ve 2.Samuel 24:10’da geçer. Orada:
…Ondan sonra vaki oldu ki, Saul’un eteğini kesmiş olduğundan dolayı Davud’un yüreği kendisini kötüledi.
…Ve kavmi saydıktan sonra Davud’un yüreği kendisini rahatsız etti. Der (Eski Mukaddes K. tercümesi). Hatta bazı tercümeler ki, aslından da o anlam çıkıyormuş, vicdanı için «rahatsız etti» yerine «dövdü» kelimesi geçer. Vicdan insanı harfi anlamda dövemez, fakat ruhi anlamda büyük rahatsızlık verir ki bu, “rahatsızlık verdi” demeleri de yanlış değildir, “dövdü” demeleri de. Benim ifade etmek istediğim şey de vicdanımızın ruhumuzda, iç dünyamızda, dolayısıyla da bütün bunlarla bizzat bizim üzerimizde ne kadar etkili olduğudur.
Peki, öbür kötülük yapan adamda vicdan yok mu? Hatta böyle insanlara “vicdansız” demezler mi? Vicdan aslında her insanda vardır, ancak işleme şekli alınan eğitime bağlıdır. Aldığımız ve inandığımız eğitime göre ne iyi ne kötü diye öğrenmişsek, vicdanımız bunun ayırımını yapar. Hem bu soru hakkındaki örneklere geçmeden, başka bir soruyu daha işleyelim. Mesela diğer yandan, çok iyi vicdan eğitimi almış insanlar da ilerde kötü oluyorlar. Bunların vicdanına ne oluyor da kötülük yapabiliyorlar?
Bir insanın vicdanı denilen şey gözle görülen bir organı falan değildir. Bu bizlerin iç dünyamızdaki hislerimiz, ayırt etme yeteneğimizdir dedik. Mukaddes Kitaplarda buna bazen “yürek” denir. Bu yine o insanın harfi kalbini kastetmez. İçinden gelen hislerini, duygularını kasteder. Vicdanımızı da eğer benzetecek olursak, duyu organımızdan burnumuza benzeterek birkaç örnekler verelim ki, konu daha kolay anlaşılsın.
Mesela burnumuza gelen değişik bir koku bizi hemen uyarır. Acaba mı diye bir iki nefes daha alırız. Yine uyarır. Örneğin sabah erken kalkıp işe giderken, eski çorabımızı şöyle bir koklarız. O an kokuyu alırız, şöyle bir uzaklaştırıp bakar, yine koklarız, bu sefer sanki koku azalmıştır; ama hâlâ kokuyordur. Yine uzaklaştırıp baktıktan sonra yine koklarız; artık koku çok azalmıştır ve bizim için o kadar korkunç kokmuyordur ve o çorabı giyer işe gideriz. Çorap hep aynı çorap, koku hep aynı koku, bu fark ne? Burnumuz bizi uyardığı gibi, bu uyarıyı da ebediyen yapmaz. Eğer burnumuzu o kokuya alıştırırsak, onun uyarı sesi de gittikçe kısılacaktır. İlk etapta “korkunç kokuyor!” diyen burnumuz, ikinci etapta “kokuyor” der, üçüncüsünde “eh işte biraz kokuyor”, dördüncüsünde “idare eder”, beşincisinde “pek o kadar da kokmuyor”, altıncısında “yok canım ben anlamıyorum”, yedincisinde “hiç duymuyorum” der ve gerçekten de duymaz. Kısacası buna, “burnumuz o kokuya alıştı” denir. Mesela ben arabama içi çikolata koksun diye vanilya kokusu takarım. Fakat bu koku ben ne zaman arabaya binersem bineyim bana kokmaz. Bir yabancıya kokar, fakat bana kokmaz. Ama ben başka bir yabancının arabasında o kokuyu duyarım. Kendi arabamda değil. Çünkü benim burnum ve zihnim arabamdaki o kokuya alışmıştır. O kokuya bilinçaltı alışmışımdır ve bu benim için artık tabiidir, onun için fark etmem. Fakat aynı kokuyu başkasında duymayı beklemediğim için hemen burnum hisseder. Böyle aşırı kokulu mesleklerde çalışan insanlar bu durumu iyi bilirler. Mesela ilk defa sabahtan akşama kadar devamlı mazot koklayan biri, eve geldiği zaman ya midesi bulantı halindedir ya da kusmaktan içi dışına çıkar. Öyle işleri meslek edinmiş insanlar başlangıçta aynı şikâyetlerle aynı tecrübeleri yaşamışlardır. İlerde zamanla burunları bu kokuya alışmıştır, artık rahatsız olmazlar. Ya da ilk defa lokantanın mutfağında çalışan biri için de durum yine aynıdır. O yemek kokuları kişinin midesini ayağa kaldırır. Böyle bir sürü örnekler verilebilir.
Vicdanımız da böyle. Ne kadar iyi eğitim almışsak alalım, yapılması ya da yapılmaması gereken bir olay karşısında, o vicdan bizi burnumuz gibi önce şiddetle uyarır, sonra o şiddet azalır, daha sonra sakince uyarır ve daha sonra, -hele bir de inatçıysak- o sesi kaybolana kadar bekleriz ve yapmamamız gereken şeyi de yaparız. Ya da yapmamız gereken şeyi yapmadan geçeriz. Bizim isteğimiz ve arzularımız vicdanımızın o sesini boğar dersek de yanlış söylemiş olmayız. Eğer bu yapılmaması gereken şeyleri bir de meslek haline getirirsek, artık o vicdan tam tersine, bir gün gelir o şeyi yapmadığımız zaman bizi kötüler. “Tembel! Bak yapmadın, bugün kimseyi çarpmadın, dolandırmadın, kesmedin” der. Bu konuda Süleyman, Allah’tan aldığı ruhla şöyle yazıyor:
Çünkü onlar kötülük etmezlerse uyumazlar; ve kimseyi sürçtürmezlerse (tökez koymazlarsa) uykuları kaçar. Süleyman’ın Meselleri- Özdeyişleri 4:16
Kimisi küçük bir yanlışlık yaptığı zaman vicdanen korkunç bir rahatsızlık duyarken, bu ayetteki insanlar ise kötülük yapmayınca uykuları kaçıyormuş! Bu adamlarda vicdan yok mu? Olmaz mı, ama o vicdan hem onun aldığı eğitime hem de ısrarla artık o vicdanı nasıl bastırıp boğduğuna göre çalışıyor. Yine çok basit bir örnek vereyim. Arabistan’da cuma günü camiye gitmeyen erkeğin vicdanı rahatsız olurken, aynı yerde bir Hıristiyan’ın camiye gitmesi vicdanını rahatsız eder. Ya da pazar günü bir Katolik dindar kiliseye gitmediği zaman rahatsız olurken, yine aynı yerde yaşayan bir Müslüman dindarı zorla o kiliseye sokarsanız, bu sefer de onun vicdanı kendisini rahatsız eder. Neden o kiliseye girdi diye. Çünkü bu iki din grubu için de o yerler mekruhtur. Hâlbuki oraya gidenler Allah’a ibadet ediyorum diye giderlerken, başka bir inanç eğitimi almış kişinin vicdanına aynı yer büyük rahatsızlık verir.
Hassas bir konu olduğu için resul Pavlus bu konuda dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor. Şunu da hiç utmayalım ki, iyi bir vicdan kendi kendine olmaz. Bu konuda herkesin şahsen büyük uğraşlar vermesi gerekir. Her insanın çocukken evde aldığı eğitim, az da olsa çok da olsa farklıdır. Anne-Babalarımız bizleri kendi gözlerinde doğru gördükleri bir şekilde yetiştirirler. Onların da her konuda neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildikleri söylenemez. Kaldı ki bu işin içine birçok eğri büğrü duygular da girer. Fakat doğru bir vicdana sahip olmak ve onun sesini dinlemek, hele iman konusunda çok önemlidir. Bu yüzden yine Pavlus şöyle diyor:
“İmanın ve iyi vicdanın olsun; bazıları iyi vicdanı bırakıp iman konusunda battılar.” 1.Timoteos 1:19
Benim tüm bu kitapla anlatmak istediğim noktanın özü de zaten bu. Allah’a yaklaştıracağını sandığımız o dinlerin bence en büyük görevleri, insanların vicdanına hâkim olup, iman konusunda onları Allah’ın önünde batırmaktır. Dinler ve devletler, bu vicdana hâkim olma konusunda baskı yaparak insanları korkutmakta en ustadırlar. Hatta tarihte yaşamış Hitler isimli bir diktatör “vicdan denilen şeyin olmadığını, bunun Yahudilerin bir uydurması olduğunu” söyleyerek halkının vicdanını bu telkinlerle dağlamıştır. Biz insanlar ise inanmadığımız şeyleri korkudan, menfaatten ya da başka nedenlerden ötürü yerine getiriyorsak, vicdanımızı zaten dağlamaya başlıyoruz demektir. İyi bir vicdanı bırakan insan ise aynen Pavlus’un dediği gibi, iman konusunda da batmaya başlıyor demektir. Hâlbuki iman olmadan Allah’a yaklaşmak imkânsızdır. (Habakkuk 2:4; İbraniler 11:6) Eğer kişi vicdanının sesine kulak vermez ve onu devamlı boğarsa, bir gün gelecek o en iyi ve Allah indinde doğru eğitim almış dediğimiz kişinin bile vicdanı çok farklı çalışacaktır. İyi ile kötü ayırımını yapmakta hissizleşecektir. Vicdanı dağlanmış demek bu anlamda anlaşılmalıdır.
Hayvanların üzerine kime ve nereye ait olduğu belli olsun diye belli işaretler, ya da harfler yapmak için, üzerinde o şekil olan kızgın bir demiri onun vücuduna bastırırlar. Canı çok yanan hayvanın bir zaman sonra o yanan derisi hiç hissetmez olur. Çünkü oradaki sinirler ölmüştür. Artık oraya iğne de batırsan hissetmez. Çünkü dağlanmıştır. Bir insanın vicdanı da böyle dağlanabilir. Genelde kişinin kendisi, bulunduğu çevre, aldığı eğitim, ihtiyaçları, nefsi ve daha bir sürü etki insanın vicdanına şekil verir. Her türlü kötülüğü yapmış birinin evine gelip de sanki hiçbir şey olmamış gibi horul horul uyuması, işte bu yüzdendir. O kişinin vicdanı yok değildir, olan vicdanına ancak başka bir şekil vermiştir veya verilmiştir. Bazı insanlara kötü gözüken şeyler, başka insanlara kötü gözükmez. Onun bu konudaki vicdanı duyarsızdır, hissizdir. Hem ille de duyarsız veya hissiz olması da gerekmez. Camiyle kilise örneğinde olduğu gibi, o insanların vicdanı çalışmaktadır, fakat farklı bilgilere dayalı iman hisleriyle. Onun için nasıl eğitim aldığımıza çok dikkat etmeliyiz.
Dinciler bu durumu bildiklerinden, insanların vicdanlarına şekil vermeye çok bayılırlar. O şekli bir verdi mi, artık tamam. Kişi kurulmuş bir robot olur. Ne dersen de ne yaparsan yap, onu bu yoldan kolay kolay döndüremezsin.
Mademki biz insanlar böyle yaratılmışız, her şeyden ziyade muhakkak ama muhakkak hatalı olabileceğimizi kabul etmeliyiz. Bunu Şahitler gibi, Hıristiyan kiliseleri gibi, Müslüman ve Yahudiler gibi sadece lafta değil, bütün yürekle, işlerle ve samimiyetle de uygulamalıyız. Bu yüzden aldığımız eğitimde ya da kendi anlayışımızda da hataların olabileceğini kabul etmek zorundayız. Eğer hiç hatasız bir eğitim aldığımızı ve kendimizi de kusursuz görüyorsak, ayrıca buna yürekten de inanıyorsak, o zaman fanatik olmuşuz demektir. Bunlara “kesin inançlılar” da denilebilir. En büyük hatalar, vahşetler, adaletsizlikler, insanların hatalı olabileceklerini samimiyetle inanarak kabul edememesinden kaynaklanmıştır.
Bu, doğru ve haklı olduğumuz şeylerde de mi şüphe edip, hep tereddüt edeceğiz demektir? Hatta bu konuda Resul Yakup:
“Sizden birinin bilgelikte eksiği varsa, herkese cömertçe, azarlamadan veren Tanrı'dan istesin; Tanrı ona verecektir.
Yalnız hiç kuşku duymadan, imanla istesin. Çünkü kuşku duyan kişi rüzgârın sürükleyip savurduğu deniz dalgasına benzer.
Tüm yaşamında böyle değişken, kararsız olan adam Rab'den bir şey alacağını ummasın.” der.(İncil-Yakup 1:5-8)
Burada kastedilen, kararlılık ve şüphe edilmeden gösterilmesi gereken imanın Allah’a ait olması vurgulanıyor. Yoksa aldığımız bilgi ve kendi doğruluğumuza karşı şüphesiz bir şekilde en doğru benim demek yerine: “Bizler günahkâr insanlarız, bilginin en doğrusu Allah katındadır ve istediğine onu verir” diyen bir düşünceyle, kendimizin hatalı olabileceğine her zaman meydan vermeliyiz. Bu sözü kitabımda defalarca tekrarladığım gibi yine yazıyorum: “Allah’ın önünde kâmil, yani cennette kusursuz olana kadar, O’nun indinde bilgide ve işlerimizle ne yaparsak yapalım her zaman bir günahkâr, bir putperest gibi kalacağız”. (Romalılar 7:18 ve 7:23-25) Bu bilinçle Davut peygamber şöyle söylüyor:
Eğer fesatları (kötülükleri) hesaba alırsan, ey Yehova, ya Rab, kim durabilir? (Mezmurlar 130: 3)
Yoksa nakâmil, yani kusurlu, günahkâr olduğumuzun anlamı olmazdı. Bu dünyada kim kendinin bilgide ve uygulamada en doğru olduğunu savunabilir? Bu yüzden bizim Allah ile ilişkimizde doğru bir vicdana sahip olmamız çok önemlidir. Başkasının doğru vicdanıyla demiyorum, herkes kendi vicdanından sorumlu olduğu gibi yine herkes kendi vicdanı adına hesap verecektir. Ona göre suçlu, ya da suçsuz sayılacağız. Bu yüzden de kimsenin vicdanına baskı yapmaya hakkımız yok. Eğer böyle yaparsak bu o insana kurtuluş değil tam tersine, Pavlus’un dediği gibi, onu Allah’a olan iman konusunda batırabilir.
“…Özet olarak, her ne yer ve içerseniz, her ne yaparsanız, her şeyi Tanrı'nın yüceliği için yapın…” 1.Korintoslular 10:23-33
İşte önemli olan bu, Allah buna bakıyor. İncil’i ilk okuduğumda bu sözler beni de çok şaşırtmıştı. Ne demek yani, hiç tamı tamına doğru olanı yapan yok ise, yine bütünüyle yüzde yüz neyin doğru olduğunu bilmiyorsak ve bilemeyeceksek, hiçbir şeyin anlamı da kalmaz artık demiştim. Boşuna mıydı Allah hakkında araştırmalar, soruşturmalar, ibadetimiz vs.? Çünkü bu açıklamadan sanki o anlam çıkıyor. Ne yapılırsa yapılsın, doğru mu yanlış mı diye tamı tamına bilen yoksa neye göre hükmedileceğiz? Zaten bu yazıyla anlatmak istediğim konu da bu.
Bir kere kesinlikle kendimizi Allah’ın önünde elimizden geldiğince eğitmeliyiz. Ancak bu eğitim vasıtasıyla iyi ve doğru çalışan bir vicdana sahip olabiliriz. Bu da yüzde yüz olmayacaktır. Kusurlu olmamız, zaman zaman buna engel olacaktır. Fakat bilgi edinip araştırmaya ve en doğrusunu yapmakta gayretli olmaya, kusurlu, günahkâr olmamız bir engel değildir. Yani yüzde yüz çalışan doğru bir vicdanımız olmayabilir, fakat daima bilgi edinip, araştırıp kendimizi eğitmekle, yanlışlık yapma oranımız azalacaktır. Günahkâr olmamız bizi yılgınlığa değil, tam tersine, bu bilinçle daha da çok gayretli olmaya yönlendirmeli. Ancak aldığımız bilgileri nasıl uyguladığımızdan da sorumlu tutulacağız. Ee, bilgi bize sorumluluk yüklüyor ise, o zaman hiç bilgi de edinmeyelim mi? Bakın, Resul Pavlus Allah’tan aldığı ruh vasıtasıyla şunları söylüyor:
Allah, Mesih İsa vasıtası ile benim İncilime göre insanların gizli şeylerine hükmedeceği günde, şeraitleri olmadığı halde günah işleyenler, şeraitleri olmadığı halde de helak olacaklardır; şeriat altında günah işleyenler de şeriat vasıtası ile hükmedileceklerdir; çünkü şeriatı işitenler Allah indinde salih (doğru) değillerdir, ancak şeriatı yapanlar salih sayılacaklardır; zira şeriatı olmayan milletler, şeriatın işlerini tabii surette yaptıkları zaman, onların şeriatı olmayarak kendi kendilerine şeraittirler; onların vicdanı birlikte şahadet ederek ve düşünceleri aralarında kendilerini itham (suçlar) ve yahut müdafaa eyleyerek şeriatın işi yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Romalılar 2:12-16
Demek ki ister bil ister bilme hükümden kaçmak diye bir şey yok. Neye göre? Vicdanımıza göre. Peki, o vicdan neyin doğru neyin yanlış olduğunu nereden bilecek? Kısa ve çok basit bir şekilde açıklarsak: «Kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapmadığın gibi; kendine yapılmasını istediğin şeyleri sen de başkasına yaparsan hiçbir sorun kalmayacaktır». Bu bir prensiptir ve binlerce sene bu basit prensibe göre insanların vicdanı çalıştı. Bunları yapan bir insan vicdanen rahatsızlık duyar mı? Şeytan da olsan, melek de olsan bu kuralı uyguladığın zaman kötülük ortadan kalkar, yok olur. (Luka 6:31; Matta 22:36-40) Bunu anlamak o kadar zor mu? Bu çok basit olan prensibi ister ve ararsak onu vicdanımızda hissetmemiz de zor olmayacaktır. Ne kadar eğitimsiz de olsak vicdanımız artık bize çok şeylerde rehberlik edecektir. Okuyarak, öğrenerek bizler bu işin ancak kalitesini arttırıp, iyiliği tesadüfen değil de bilinçli bir bilgiyle, profesyonelce yaparız. Kötülük ne kadar bilgili ve profesyonelce yapılıyorsa, ona karşı biz de iyi olmakta ve iyilik yapmakta uzman olmalıyız. Yoksa sadece iyi niyetli olmakla, bilgisizlikten ötürü oraya buraya giden, ne yaptığını bilmeyen deli danalar gibi de olmamız mümkündür. Bizler ise dana ya da eşek değil, dediğim gibi insanız.
Her ne kadar vicdanımız tabiatıyla iyi ile kötünün basit bir ayırımını yapıyorsa da Allah bizlerin bilgi edinmesini tavsiye değil, emrediyor. (Süleyman’ın Meseller1:29) Sadece iyi niyet ve kısmen doğru çalışan vicdan, bilgisizlikten dolayı hiç durumuna iner. Çünkü Şeytan yeryüzüne olan hâkimiyetiyle, kötü olan şeyleri bizlere iyiymiş gibi gösterip, vicdanımızı maniple ederek bozmakla, yaşadığımız şu son günlerde büyük bir ustalık göstermektedir. Bilgiye eski zamanlardan çok daha ihtiyacımızın olduğu kesin. Sadece son günlerde yaşamamızdan dolayı değil, yeryüzümüzdeki kötülüğün şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde böyle ustaca ve dünya çapında yaygın olduğundan dolayı da. İşte bu yüzden zamanımızda Tanrısal bilgiye belki de her zamankinden çok daha fazla muhtacız. Elimizden geldiği kadar buna karşı tembellik etmeyelim. Bir olay karşısında o an ne yapacağımızı kutsal saydığımız kitaplardan araştırıp ve cevabını da hemen bulmamız mümkün olmayabilir. Bu yüzden vicdanımızı öyle eğitelim ki, yanımızda o kitaplar olmasa da zihnimizde ve yüreğimizde oralarda geçen tecrübeler ve Allah’ın sözleri bize her yerde, her konuda rehberlik edebilsin.
Bundan sonra hâlâ şüphe mi ediyoruz, bilmiyor muyuz ne doğru ne yanlış ayırt mı edemiyoruz; bütün bunları ve sıkıntılarımızı, hiç çekinmeden, tam bir yürek doğruluğuyla ve samimiyetle Allah’tan isteyelim, verecektir. İsa şöyle söyledi:
“Ben size şunu söyleyeyim: dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır.
Aranızda hangi baba, ekmek isteyen oğluna taş verir? Ya da balık isterse ona balık yerine yılan verir? Ya da yumurta isterse ona akrep verir?
Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, gökteki Baba'nın, kendisinden dileyenlere Kutsal Ruh'u vereceği çok daha kesin değil mi?” Luka 11:9-11
Bizler de doğru olan şeylerde eksiğimiz ne ise ister bilgi olsun ister ayırt etme yeteneği, isterse de gerçeği aramak, Allah’tan istersek vereceğinden emin olalım. Ama Suriye komutanı Naaman gibi kendi kafamıza göre olmasını da beklemeden. İnsanlar çok şeyler için Allah’a yalvarıyorlar, ama Allah’ın değil, o şeyleri hep kendi iradelerinin, kendi isteklerinin doğrultusunda gerçekleşmesini bekliyorlar. İnsanoğlu kendi kafasına göre olmadığını gördüğü şeylerde genellikle Allah’a sırtını çevirmiştir. Kendi kafasızlığı ne olursa olsun, onu kabul etmeyi kendine yediremediği gibi, “neden beni bu duruma girmeye bıraktın” diye bir de bu konuda Allah’ı suçlamışlardır! Hâlbuki zararın neresinden dönülürse kârdır denildiği gibi, o yoldan farkına varıp da dönmek, kişi geçmişte ne yapmış olursa olsun, bu ona kurtuluş getirecektir.
Mesela bazı insanlar idam edilirken bunun farkına varıp gerçek bir tövbe gösterdiklerinden dolayı Allah da onları kabul etmiştir. Bazıları ise tam tersine hiç pişmanlık duymazlar. İsa öldürülürken, sağında ve solunda iki haydut da onunla birlikte mahkûm edilmişti. Biri tövbe eder ve alçak gönüllülükle suçunu kabullenirken, öbürü hâlâ terbiyesiz bir biçimde, hiç ilgisi bile olmadığı halde İsa’ya küfreder. (Luka 23:39-43) Bu örnek bizlere ölüm cezasına çarptırılan herkesin ille de tövbe edeceğini göstermez. O tövbe edene ise İsa: “Sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” der. İsa, o haydut olan mahkûma şahane bir kurtuluş bağışlandığını müjdeler. Bununla da Müslüman âleminin inandığı gibi “ne yaparsam yapayım, sonunda kelimeyi şahadet getirir, yani tövbe eder kurtulurum” gibi bir düşünce savunulmuyor. Haydi, diyelim ki ne yaparsan yaptın ve İsa’nın yanında asılan haydut gibi sonunda yürekten gelerek de tövbe ettiğin için Allah da seni bağışladı. Fakat şunu da unutma ki, o bağışlanan mahkûm yaptığı akılsızlıkların bedelini işkence çarmıhında vücudunda çivilerle ölene kadar nasıl ödedi ise, sen de ödeyeceksin. Allah’ın bütün kutsal yazılarındaki amacı ve bizlere verdiği bilgi, bu dünyada mümkün olduğunca acı çekmeden yaşamaya çalışmaktır. O’nun bu sözlerini bir kullanma kılavuzu gibi de görebiliriz. Televizyon, müzik aleti, elektronik bir cihazın nasıl kullanma kılavuzu varsa, Allah’ın sözlerini de bu dünyaya ait bir yaşam kılavuzu olarak kabul etmeliyiz.
Hiç dinle minle alakası olmayan birinin, çok dindar olan insanlardan daha iyi meyveler verdiğini söylemiştim. Çok iyi bilen insanlar, bilmeyenlerden daha da kötü oluyor. Yahudiler bu yüzden de dünyada çok milletlerin nefretini kazanmıştır. Bunun nedenini sıradan bir kişi anlayamıyor. Ancak onların kötü işlerine bakarak yargılıyor. Fakat eğer bir millet, bir din örgütü korkunç olmuşsa, bu onların almış olduğu iyiyle kötüyü ayırt etme bilgisinden de kaynaklanır. Maalesef bu bilgiye sahip çok kişi de herkese iyi olanı değil de sadece kendine iyi olanı elde etmek ister. Bu doğrultuda gerekirse herkesi de çiğneyip geçer. Artık yaptığı şeyleri amatörce değil de profesyonel bir şekilde yapıyordur. Zaten amatör ile profesyonel arasındaki fark nedir?
Bunu bir filmde basitçe söylemişlerdi ve unutmadım. Örneğin, amatör bir fotoğrafçı 100 tane resim çeker ve o istenileni bir resimde yakalar. Profesyonel fotoğrafçı bir resim çeker ve o istenilen resmi zaten yakalamıştır. Burada anlatılmak istenen, ne yaptığını bilenle bilmeyenin arasındaki farktır. Bilgisi, tecrübesi olana profesyonel deniyor, bilgisiz ve tecrübesiz olana ise amatör. İyilik ve kötülük konusunda da durum aynen bu şekildedir. Bilerek, profesyonelce yapılan kötülük mü amacına ulaşır, yoksa amatörce yapılan mı? Amatörce yapılanın ancak yüzde onu-yirmisi hedefine ulaşırken öbürü tam hedefe doğru gider. Hem de genelde hiç şaşmadan.
Çok basit bir örnek daha vereyim. Almanya’da bir Türk dönerci dükkânı açar. Aradan çok zaman geçmez, o işten anlamayan ve öyle bir iş yapmak hiç aklında bile olmayan başka bir Türk bunu görünce, hemen yanına ya da arka sokağa, o da aynı bir dönerci dükkânı daha açar. Başlar arada bir rekabet. Yerler birbirlerini. Fiyatları kırdıkça kırarlar. Hatta birbirlerini batırsınlar diye zararına çalışırlar. Alman müşteriler de bu duruma bıyık altından gülerler. Dediğim gibi bizim Türkler kendilerini hiç sevilmeyen bir millet yaptıysalar da hiçbir devlet bunları tehlikeli görmedi, çünkü en büyük düşman zaten kendileri. Bir de bunun neyine düşman olsun. Birbirlerinin birbirlerine yaptıkları kötülüğü hiçbir düşman zaten bilemez ve yapmaz. Gerek de duymaz, çünkü onlar her an birbirlerini zaten yeme halindedirler.
Şimdi bir de Yahudi olan bir milletten örnek verelim. Aynen o da gidip herhangi bir yerde bir dönerci dükkânı açtı diyelim. Bunu gören başka bir Yahudi düşünür ve “bu dönerciye ne lazım” der ve o da gidip ya bitişiğine ya da arka sokağına bir fırın açıp pideler yapar. Bu pideleri o dönerciye sattığı gibi, bırakın rekabeti, bütün oranın halkını kendilerine muhtaç ederler. Bu muhtaçlık zorla olmuyor tabii. Kalitesiyle, disiplin ve düzeniyle oluyor. Birbirleriyle çalıştıklarından dolayı, birbirlerine yardım da ederler. Çünkü o öbürünün sayesinde öbürü de onun sayesinde yaşıyordur. Birinin öbürüne yardım etmesi, aslında kendine yardım etmesi demektir. Bu iki milletin insanlarından biri öbürünü nasıl batırayım diye zararına uğraşırken, ikinci örnekteki Yahudi ise nasıl kalkınalım diye uğraşır. Hangisi daha kârlıdır? Hem de kimseye rekabet ve kötülük etmeye gerek duymadan. Bununla da ne Yahudilerin seçilmişliklerini ne de Almanların ırkçılığını savunuyorum. O ikinci dönerci dükkânını açan, hangi milletten ve ırktan olursa olsun, bunun önemi zaten yok, ben burada insanların aldıkları eğitimlerle nasıl farklı olabileceklerini vurguluyorum. Vicdan, iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneğidir demiştik. Fakat yine tekrarlıyorum, iyi diye ne öğretirsek vicdan ona iyi der, kötü diye öğrendiğimiz şeyler de vicdanımız için kötüdür. Yukarıdaki örneklerde herkes kendine iyilik yaptığını veya yapacağını sanarak yola çıkmıştır, başkalarına değil. Eğer bunlar devletlerin kanunlarıyla da uyum içindeyse, onlar için zaten bir problem de yoktur.
Hitler Almanya’sında Yahudilerden nefret edilmesinin en büyük nedeni de Yahudilerin birbirlerine olan dayanışmaları ve dolayısıyla başarılarıydı. Yahudilerin sahip oldukları Tevrat, dolayısıyla da Allah bilgisi, birbirlerine olan bağlılıkları, kendilerini öbür toplumlardan en üstün görüp, Allah tarafından seçilmiş bir millet olarak inanmalarıydı. Kullandıkları Allah bilgisinin Allahın hoşuna giden türden olmadığı ise çoğu kez ortadaydı. Nasıl ki onlar seçilmiş bir millet olma sarhoşluğunu bu kadar sevdiler ise, Almanlar da böyle sarhoşluktan çok hoşlanmıştır. Milletler böyle içkileri içmeye ve onlarla sarhoş olmaya bayılırlar. Bir de bu bilgileri herkese karşı nasıl faydalı olur diye değil de sadece kendilerine nasıl faydası olacak diye kullanarak. Bunlar da insanlarda nefreti geliştirir. Almanlar her ne kadar Yahudilerden nefret ettiyse de Yahudilerin başarılarından etkilenerek, onların yapmış oldukları şeylerin aynılarını kendileri başarılı olmak için yaptılar ve hala büyük bir zevkle yapıyorlar. Üstün Alman ırkı düşüncesi, nefret ettikleri Yahudileri örnek almakla gelişmiştir. Almanya’da uzun yıllar kalan bazı Türklerin milliyetçi olmaları gibi. Hâlbuki milliyetçilik onların hiç umurunda bile değilken, Almanlardan etkilenerek onlar da milletçiliğe sarılmıştır. Dinde de durum aynıdır. Dinle devletle hiçbir işi olmayan, başkasının gayretinden, nefretinden etkilenip öbürüne kızarak, gidip kendi dinine sarılması bu yüzdendir. Ben burada sizlere yine, “al birinden vur öbürüne” dedikleri olayları anlattım. İnsanlar başkalarında görüp de nefret ettikleri şeylerin aynısını severek kendi neden yapar? Aynı şekilde kendisinden de başkalarının nefret etmesi için mi?
“Birbirinizi sevin, size kötülük edenlere hayır dua edin, komşunu kendin gibi sevmelisin” gibi sözleri bu insanlar öğrenir ve “kim bana bunları aynen böyle yapmıyor” diye artık etrafındakilere dikkatle bakar. Kendisine ise hiç bakmaz. “Acaba ben bunları kimlere yapmıyorum da yapayım” gibi bir düşüncenin noktası virgülü bile aklından geçmez. İşte, iyi ile kötü arasındaki Allah’ın bize verdiği bilgiyi biz insanlar böyle öğrendik ve böyle de uyguluyoruz. (Matta bölüm 5’den 7 ye kadar)
“Benim seni sevdiğimi bilir misin?” diye soran o ihtiyar, o günden sonra toplantılarda bana cevap bile verdirtmedi. Hâlbuki ben yıllarca zaten cevap vermiyordum ve bunun da hastası değildim. “Neden cevap vermiyor, işte samimi değil” gibi sözlerle daima bu yüzden de beni suçluyorlardı. Ben de onlar memnun olsun diye, kendimin de inandığı, aynı fikirde olduğum konularda cevaplar vermeye başlamıştım ki, bu sefer de yasak koymaları hiç de uzun sürmedi! Gerçi o zaman için bu durumu sadece o ihtiyarın kendisi uyguluyordu, öbürleri değil. İlerde ise hepsi uygulamaya başladı, o da ayrı. Hâlbuki genelde bunlar hep birlik içindedirler. Ne yaparlarsa birlikte karar aldıkları halde, bana karşı bu ihtiyar kendi kafasına göre bir karar almıştı. Aslında kötü bir insan değildi, iyi de değildi. Herkes gibiydi. O gün ısrarla sorduğu sevgisini bana böyle göstermeye başladı! Gerçekten sevse, benim sözlerimden etkilenmezdi. Ben de onun o günkü akılsızlığına karşılık sadece: “Mukaddes Kitabı bilen insandan korkarım” demiştim, haksız mıymışım?
Konuyu daha fazla uzatmadan kısaca toparlarsam, Allah’ın sözü insana iyi ile kötüyü öğretir dedik. Gerçek iyilik ve doğruluk hakkında Allah tüm evrende en üstün otoritedir. Kimse bu konuda ondan daha iyisini bilemez. Bizlerse şeytanın bu dünyasında öğrendiğimiz, Allahın kanun ve prensiplerine zıt olan şeylerle ne yapacağımız, bizim kendi elimizde olan bir şeydir. Eğer Allaha göre kötü olanı yapmaya karar verirsek, ne yaptığımızı çok iyi bildiğimizden dolayı artık o işi daha bir profesyonelce gerçekleştirerek yaparız. İyilik yapmaya karar verirsek de durum yine aynıdır. Bu sefer de iyiliğin ne olduğunu bildiğimizden dolayı, yapmak istediğimiz iyiliği yüzümüze gözümüze bulaştırmadan akıllıca yaparız. Karşımızdaki bundan fayda görür. Sakın iyilik yapmayı kolay bir gözle görmeyin. Bu konuda kendimizi yetiştirmek zorundayız. Bakın bu konuda Allah ne diyor:
“Halkım akılsızdır, Beni tanımıyor. Aptal çocuklardır, akılları yok. Kötülük etmeyi iyi bilir, İyilik etmeyi bilmezler”. Yeremya 4:22
Evet, nasıl ki iyilik etmekte bilgili olmamız gerekiyorsa, buna bağlı olan vicdanımızı eğitmekte de gayretli olmalıyız. “Vicdan kendi kendine eğitilmez” demiştim. Doğru bir vicdan eğitimi almak bu yaşadığımız dünyada neredeyse imkânsız gibi gözükebilir. Televizyonlar, radyolar, haberler, filmler ve gazetelerden tutun, dünyamız gerçekten de kötü ve boş olan ne varsa bizleri onlarla eğitiyor. Bütün bunlar ve çevremiz, Allah’ın bizlere birçok iyi şeylerle donanmış, tabiatıyla doğuştan verdiği vicdanı dağlamaya ya da bozmaya uğraşıcı bir şekilde, hem de kesin adımlarla ilerliyor. İyi olan, doğru olan eğitim de yok mu? Olmaz mı, istersek var. Hem de bol bol. İmkânsız gibi gözüken bu eğitimi de imkânsızmış gibi yapan yine bizleriz, yani bizzat kendimiz. Kolay olan ise maalesef kötü olanı yapmayı seçmektir. Fakat onun başı da sonu da hep acılı, mutsuz ve sonu ise Allah’ın indinde yok olmak demek. İyi ve doğru çalışan bir vicdan için uğraş verirsek, hayat kurtaracağız. Unutmayalım, bununla hem kendimizin hem de başkalarının hayatını kastediyorum. Onun için alacağımız vicdan eğitiminde daima şu soruyu kendimize çekinmeden soralım: İyi diye öğrendiklerim kime göre iyidir, kötü diye öğrendiklerimse aslında kime göre kötüdür? Her iki soruda da cevap “Allah” değilse, yanlış bir vicdan eğitimi alıyoruz demektir.
Bu konuda çok az yazmaya çalıştım. Her konuda çok az yazmaya çalışıyorum. Yine de beni eleştirenler “Bir araba laf etmişsin” diyorlar. Umarım zihinlerinizde ve yüreklerinizde sizleri uyandırmaya yarayacak şeyleri yazıyorumdur. Vicdan konusunda, onu şekillendirmekte, ya da başkalarının vicdanımıza hâkim olmalarına, onları üzerimize yetkilendirmekle lütfen eşek olmayalım. Bu anlatılanların elle tutulup gözle görülmüyor diye, ruhi değerlerle ilgili olmasından dolayı hiç de öyle hafife almayın. Yaşantımızı, hayatımızı ve en çok da geleceğimizi acı ya da tatlı yapmakta bunların çok büyük etkileri vardır. En çok da yaratıcımızla olan ya da olacak ilişkimizde büyük fonksiyonlara sahiptirler. Umarım bu konuyu siz daha ayrıntılı bir şekilde araştırırsınız. Ben ancak kitabımla ilgili olduğu için, az da olsa bilmenizi muhakkak istedim.
New York-Brooklyn
Aslında benim amacımla ilgili olan, bu yolcuk hakkında anlatılacak çok az şey var. Hiç tanımadığım biri olduğu halde en büyük yakınlığı orada zor şartlar altında çalışarak yaşamaya uğraşan, bahsettiğim dükkânı olan arkadaşın akrabasından gördüm. Havaalanında, elinde bir kâğıda yazdığı ismimle beni bekliyordu. Adı Hasbi, yol üzerinde moteli restorandı olan bir yerin mutfağında çalışıyordu. Amerikalı güzelde karısı vardı. İlerde o kadından ayrılmış olduğunu duydum. Bence de o hanım zamanımızın birçok kadınları gibi aile hayatını sevecek biri değildi. Hasbi çalıştığı motelin, bekârken kaldığı odasını bana verip, beni orada yatırdığı halde, iş yerinin sahibine oda parasını hem de zorla verdi. Hâlbuki evlenmiş ama o odasını yine de bırakmamış. Karısıyla başka bir evde kalıyorlar. Ev kirası ellerine geçen bir aylık maaşları kadarmış. Anladığım kadarıyla birinin maaşını kiraya yatırıp, öbürünün maaşı ile de geçiniyorlardı. İş yerinin sahibi olan adam Hasbi’den oda için para almak istemedi, fakat onun ille de benim için o oda parasını vermesine hayranlıkla şaşırmıştım. Dilini dahi doğru dürüst bilmediği bir ülkede, o zor şartlar altında çalışarak bu insanın gösterdiği cömertlik ve misafirperverlik; o çok dindar olmakla, daima kongrelerde, toplantılarda, camilerde, kiliselerde sevgi nutukları atarak övünen, her şeyi de Allah’ın ismiyle yapan insanlardan her yönden üstündü.
İki gece bir gün yanında kaldım. Yanında derken, işin iyi yanı kaldığım yerde yalnızdım ve bir motel odasıydı. Misafircilikten çok sıkılırım. Fakat orada o kadar rahat ettim ki. Yolculuktan geldiğim ilk gece bu hemen pizza ısmarlamıştı. Mesela dört kişilik, ya da üç kişilik pizza deyince üç ayrı pizza gelmiyor, ancak o pizzanın çapı büyüyor, kocaman bir tekerlek gibi. Öyle güzel pizzayı ben ne Almanya’da ne İtalya’da ne de başka bir yerde yemedim. Daha sonra yalnızken New York’ta pizza yedim, güzeldi ama bunun gibi değildi. Yatacağım zaman beni moteldeki odasına götürdü.
Yattığım ilk gece karşımdaki odalarda birbirini yiyen iki kişinin gürültüsünü, kavga ederek kan revan olduklarını ve odada ayakta duran bir tek eşya kalmamacasına kadar birbirlerini parçaladıklarını ben duymadım! Uçakta sekiz saat oturmak mı, oranın değişik havası mı, yoksa aşırı bir yorgunluk hissettiğimden dolayı mı nedir bilmiyorum. Nedense oralardayken bu yorgunluk sıkıntısını hep çektim. Sabah kapının önü polisler doluydu. Hasbi sonradan beni alıp o odayı göstererek: “Bu odayı görüyor musun, aynen senin kaldığın odanın eşidir. Bak ayakta duran hiçbir şey kalmamış. Yerler falan kan içinde” diyordu. Nasıl olmuş diye sordum. İki arkadaş iki kasa birayla odaya girmişler. İçip sohbet ederlerken bir anlaşmazlık olmuş, kavga etmişler! Bira şişelerini birbirlerinin kafalarında parçalamışlar. Hasbi bana yine: “Bunlar vahşi, cani insanlardır” diyordu.
Odasında kaldığım o bir günde, öğleye doğru ben aç kalırım diye tostlar yaptırmış. Tabaklar dolusu yemeklerle koşarak geldi. O kadar yemeği yememe imkân ihtimal bile yoktu. Elleri yana yana getirmiş ve hemen yine işe koştu. Belkide o yarım saatlik paydosunu da bana harcadı. Hasbi benim bütün isteklerimi yaptı. Beni de bir arkadaşına emanet ederek, gideceğim yere uğurladı. Ayrılırken, karanlıkta arabasının bir kenarına ki, karanlıktan hiç gözükmüyordu, biraz para koymuştum. En azından o şartlar altında kazandığı parayı bir de benim için harcamış olmasını içim bir türlü almıyordu. Arabaya girdi ve hemen biraz sonra o parayı gördü ve bana nasıl zorla geri verdi, yine hayret ettim. Nasıl gördü, ne biçim bir gözü vardı, hâlâ şaşırırım. Haydi, bu adam gururlu falanda, bana harcadığı o masrafı verdiğimde almaktan utandı desem bile, en azından o parayı karanlıkta görünce bile, tanıdığım bütün insanlar gibi görmezlikten gelmesi gerekirdi. Bu öyle değildi, gördü ve zorla geri verdi. Bu adam misafirperverliğiyle beni çok ama çok utandırdı. Allah onu bereketlesin, yardımcı olsun. O yabancı dediğim kişiden gördüğümü, yıllarca tanıyıp ve kendilerine çok fedakârlıklarda bulunduğum insanlardan görmedim. Allah’ın her insandan beklediği komşu sevgisini bu Karadenizli arkadaş hem de severek gösteriyordu. Tekrar bravo. Hiçbir şekilde de ben bu adamcığı bir daha ne gördüm ne de benim ona bir faydam oldu. Yine de ümitle belki bir gün diyorum.
Ondan ayrıldıktan sonra Brooklyn’e yakın bir yerde oturan Türklerin evinde misafir oldum. Sadece akşam kalıp sabah ayrılacaktım. O da bunların ısrarıyla. Çünkü Hasbi beni bunlara emanet etmişti. Daha bunlarla oraya neden geldiğim hakkında falan sohbete başlamıştık ki, ben Kuran konusunu anlatırken gergin bir hava oldu. O da basit konular hakkındaydı. Mesela Allah’ın sünnet olmamızı Kuran’da emretmediğini, ya da namaz kılarken papağan gibi Arapça tekrarlarla söylenen ibadet tarzının insanların bir uydurması olduğunu söyleyip, hem de yerinden göstermek istediğim zaman bunlar iyice göklere çıktılar. Hâlbuki ben misafir olarak onların terbiyesine sığınıp, bu gibi sorularla Kuran’a karşı ilgilerini çekmek istiyordum. Onların öfkeleneceğini de biliyordum, ama bu konular bana hayati ve gerekli geliyordu. Onlar ise inanıyorum ki ilk defa duyuyorlardı. Ev onların evi, ben ise yabancıyım. Dil de bilmiyordum ama oradan akşamın 11’inde gitmek de ayıp geldi bana. Hem anlattıklarımı da ille de onlar ne yaptığımı sordukları için açtım. Yoksa kimseyi bir yerlere çekmek amacında değildim. Ancak her zamanki amacım, insanları Allaha kazandırmak, O’nu araştırmaya özendirmektir. O gece orada kaldım ama bunu bir de bana sorun. Beni oraya getiren de piyasadan kayboldu. Ben de içimden, o gelsin de bir kurtulayım diyorum. Tek istediğim şey bir otele gidip, kendime gelmek. O istenmeyen yerde sabahın köründe kalktım. Sessizce mutfağa gittim. Bunlar dört beş erkek bir arada bu evi tutmuşlar, tam bekâr amele evi. Amerika değil de sanki burası İstanbul, Tophane deseler hemen inanacağım. Acaba bunların kaldığı yer mi böyle de başka yerler farklı diye camdan baktım. Bütün evlerin dıştan görünüşü de perdeleri de bunlarınki gibiydi. Dünyanın en zengin, savaş tekniğinde en üstün olan bu ülkede daha ne rezalet şeyler görecektim ve duyacaktım. Hem de o kısacık zaman içerisinde.
Zaman sanki durmuştu ve bir türlü geçmek bilmiyordu. Ben mutfakta oturup hiç ses yapmadan öyle bekliyorum. Günlerden pazar sabahı, herkes de uyuyor. Hele Türkler 12’den önce kalkmazlar, saat ise daha altı, yani sabahın körü. İçlerinden biri kalktı. Pazar günü işe gidecekmiş! Aralarında en efendisi de oydu. Bana kısaca: “Sen bizim sahip olduğumuz imanı da alt üst edersen, biz buralarda neye tutunacağız” dedi. Dedikten sonra hemen de gitmesi lazımmış ve de gitti. Yalana sarılmak insanı korur muydu? O yabancı dedikleri ülkede gerçeklere kulak tıkamak onlara rehberlik mi edecekti? Hem onlar da bizim gibi, bütün o saçma sapan inandıkları ve yaptıkları şeylerden dolayı da o ülkelere köle olmamışlar mıydı? Saat daha altı, ah ben ne yapacağım! Nasıl olduysa oldu, zaman da benim camdan dışarıya bakarak seyrettiğim kumrularla beraber geçti ve beni oraya getiren de çok şükür uyandı. Saat on bir mi neydi. “Ne olur bana iyilik yapacaksan sadece bir taksi tut ve şu adresi ona ver” dedim. Yok, ille de o beni götürecekmiş. Zahmet etme falan diyorum ama dinlemiyor. O gece o bizim aramızda fazla durmadı ve konuşulan tatsız olaylardan pek haberi yok. Olsa da bu konular hakkında hepsi birbirinden korkar. Aynı Şahitler ya da başka dinlere ait insanlar gibi. Hem dinle falan da ilgisi olmayan biriydi. Bence hiçbiri dindar değildi. Amerika’ya gelmiştiler, yaşamak için her biri korkunç mücadele veriyordu. Bu mücadeleyi ben zaten Almanya’dan dolayı iyi biliyordum.
Nihayet biz yola çıktık. Yolda arabası mı ne bozukmuş, sözde kısa bir tamirciye girdi. Kısa ama bir türlü bitmeyecek, bekliyoruz. Tamirci de Türk. Hayret ettim, her yerde Türk vardı. Ben Almanca konuşarak idare ederim diyordum ama New York’ta Türkçe bilmek daha geçerliydi. Taksicisinden, tamircisine, lokantacısından, garsonuna kadar Türkler vardı. Daha sonraları yalnız kalıp da bir otele girdikten sonra, New York-Manhattan’da caddelerde gezerken, sokakta evsiz barksız köprü altında yatan o insanlar gibi birini, her kese Türkçe küfürler yağdıran bir kadın gördüm! Kulaklarıma inanamadım. Kimse onu hem anlamıyor hem de umursamıyordu. O ise hepsine Türkçe küfürler yağdırmaya devam ediyordu. Yayalarla birlikte caddede karşıdan karşıya geçmek için beklerken, o yanımızdan yürüyerek geçti. Kadının sokaklarda yattığı belliydi. Saçları ise sarıydı. “Belki de 60’lı yıllarda İstanbul’a gelen Amerikan filosundaki bir askerle evlendi de öyle mi buraya geldi” diye şöyle bir hayal kurdum. Türk kızları o zamanlar herkes gibi Amerika diye ölüyorlarmış. O kadını görünce: “Sırf bu niyetle kurulan aile yuvasının sonu da böyle olur işte” dedim içimden. Oraların bir havasını ben İstanbul-Taksime benzettim. Bu tabii Amerikancasıydı.
Bizim o tamircide beklememize sonunda sinirlendiğimi de anlayan o arkadaş, nihayet Brooklyn’deki Şahitlerin merkez binasına gitmem için bir taksi tutup beni gönderdi. Nihayet içimden “oh!” dedim. Daha binanın önüne gelip taksiden indim ki, kapının önünde bir araba ve karı koca oldukları belli olan iki kişi binanın önünde duruyorlardı. Pazar günü oralarda aslında kimse olmazmış! Adam girip bir şey alıp da çıkacak havasında. Kadında kapıda bekliyor. Tamam, bunlar bana artık yardım eder ve ben kurtuldum dedim. Elimde de bavulum. Nereye gidersem onu da sürüklemem gerekiyor. Amerika’da taksi olsun ya da kim olursa olsun, bavulu elinde olan birinin bavulunu sanki bagaja koymak diye bir adet yok. Nereye gideceksem arabanın arka koltuğuna bir de o koca bavulu sokuyorum. Nedense bagaja koymuyorlar! Öyle bakıyorlar. Bagajlarında yer yok ki. Bir kere tesadüfen gördüm, bagajlarının içi rezaletti. Hırdavatçı dükkânı mı desem, pasaklı insanların evlerindeki tavan arası mı desem, işte öyle bir bagajları var. Buralara en az dört hafta kalacağım düşüncesiyle geldim. Bir de hemşire ve birader kelimesinin İngilizce nasıl söylendiğini biliyordum. Bunlara: “Sen birader sen de hemşire misin?” dedim. Evet dedi kadın. Ancak çok memnun olduğum bir ifade gösterebildim ve hiç İngilizce de bilmediğimi belli ettim. Onlarla ilgili bir zorum olduğunu da anladılar. O gün pazar olduğu için toplantıya gideceklermiş. Bu ana binanın önünde de kısaca bir şey almak için durmuşlar. Beni de kocası sanki “Sen de nerden çıktın be adam” der gibi bir ifadeyle yanlarına alıp o toplantıya götürdüler. Toplantıda kadın bir telaşa kapıldı. Bir şeyler söylüyor, oraya buraya koşuşup dönüyor ama ben anlamıyorum. Konuştuğu insanlara eliyle boynunu falan tutuyor ki anladım ve yanına gidip, problem ne der gibi baktım. Bana kravat, ceket arıyormuş! “No problem” dedim ve tuvaleti sordum, bavulu gösteriyorum. Yani, “bunun içinde her şey var” der gibi. Bana tuvaleti gösterdi. Tuvalete girdim ve soyunup, o kadının istediği, ceket, kravat, kumaş pantolon, hepsini giydim ki memnun olsun! Tuvaletten çıkınca, şöyle bir bakıp, “hah şimdi oldu” der gibi içi rahatladı ve gitti en önlerde bir yere oturdu! Bir daha da onu hiç görmedim. Olsun onun içi artık rahat ya! Ahırda yularlı eşek görmeye alışmış kadın, yularsız birini görünce rahatsız oldu herhalde!
Toplantı salonu tren vagonu gibi, dar uzunca, birkaç tane göbekli, irikıyım ama uysal gibi gözüken zenci arkada ayakta, diskoteklerdeki fedailer gibi bekliyorlar. Bu beni getiren adam da ciddi ve hep meşgul bir havada sağa sola devamlı emirler veriyor. O zencilere ne dediyse anlamadım, ama el işaretleriyle konuşurken, buna dikkat edin der gibi beni en arkada bu zencilerin gözü önüne oturttu. Onlar bunun her dediğine ya çok kısa bir söz söylüyorlar, ya da hep başlarını sallıyorlar. Kendi de gitti en önlerde bir yere oturdu. Karısının yanı olacak, arkadan göremiyordum. İki saatlik toplantı bir de İngilizce! Boynum artık kıldan ince, ne yapalım katlanacağız diyorum. Çok şükür toplantı bitti, bu adam telefonda Almanca konuşan birini buldu. Ahizeyi bana verdi. O adam da bana: “Sen ne için geldin ne istiyorsun?” diye soruyor. Ben de: “Sizlerle konuşmak için” geldim diyorum. Fakat “ne hakkında” diyor. Telefonda anlatamam dediysem de ille de “konuyu söyle yeter” diye ısrar ediyor. “Kuran hakkında konuşacağım” dedim. Tamam, artık anladılar. “Yarın sabah sekizde merkez binaya gelirsin” deyip, “telefonu yine sen o kişiye ver” dedi ve onunla ne konuştuğunu tahmin edebilirdim artık. Toplantı dağılıyordu, bunlar beni yine neler konuştuğunu anlamadığım bir garibin yanına askeri komutlar vererek yamadı. O adam da sırtına rahatlıkla binilecek, oranın bir garibi ve de bekçisi olduğu belliydi. En gariplerde hep eşek diye kullanılır; bu Asya’da da Amerika’da da Avrupa’da da Afrika’da da hep böyle. Bu garibin yanında bir de toplantıya getirip götürdüğü, yarım dünya gibi zenci bir kadın vardı. Herhalde ya Şahit ya da ilgili biri, belli ki bu onu getirip götürüyor. Hatırladığım kadarıyla arabada kendi karısı ve 1,5 yaşlarındaki ikiz çocukları vardı da bir de beni mi araya soktular. Yoksa karısı başkalarıyla geldi de evde mi buluştuk bilmiyorum, unuttum. Zenci kadını arabayla metroya kadar mı ne götürdü. Belli ki toplama dağıtma işlerini de bu yapıyor. Bunu ben bizim toplantılardan da biliyordum. Bir garip gördüler mi hemen yanına gelip, işte şunu da getirir misin, bunu da götürür müsün gibi yaklaşırlar. Hep yükleri bir başkasına atacaklar. Ama o da eşek misali, yüzü tutmayan bir garip olmalı. Çünkü o en yukarıdakiler böyle basit şeylerle uğraşmak istemezler!
Ben bu yolculuklardan artık yorulmuştum. Uykusuzluk, değişik, sıkıcı ortamlar bunaltmıştı beni. Şimdi de bu gariplerin yanındaydım. Otele götürün beni diyorum, “yok olmaz” diyorlar. Ne biçim bir misafirperverlikse! “Buralarda ille de sen bizim dediğimiz şekilde yaşayacaksın” mı demek bu? Hasbi, evet bir Hasbi, ne anlayışlı biriydi diyordum içimden. O kadar yorulmuşum ki artık, tek istediğim bir samanlıkta veya ahırda da olsa yatmak uyumak. Yok, bulamadım onu. Amerika’da yatak çok lüks bir eşya oldu! Evlerine geldiğim bu Şahitlerin yanında yarın sabaha kadar kalıp, ondan sonra o en yukarıdakiler ile konuşmak için buluşacağım.
Bu gariplerin evine geldik. Onlar bana bir şey söylüyorlar ama ben anlamadım. Tek istediğim şeyin elimle işaret ederek artık uyumak olduğunu söyledim. Öyle ya, o direktif verenin emrine uyarak adamcık beni almış, evine getirmiş, daha ne yapsın. İmkânı da yok ki. Kendilerinden başka bir kişi için bile yatacak yatakları da yok. Mutfakları var ama kahveyi aşağıdaki lokantadan alıyorlar! Tavaya kırılmış yumurtayı bile hep hazır satın alıyor, kendileri yapmıyor. Bu durumları sabah kahvaltıda görmüştüm. Amerika öyleymiş! Bunlardan bana ne de ben çok yorgundum ve uyumaktan başka o an hiçbir şey istemiyordum. O iki odalı evlerinde bir koltuk vardı, evleri de tam taşınacaklarmış gibi bir halde. O yarım koltuğu eliyle gösterdi, olsun dedim. Yani oraya kıvrılıp uyuyacağım, arabanın içinde uyur gibi. Bunlar da evden gittiler. Ben uyumamışım da sanki artık bayılmışım. Hava mı değişikti, bahar mıydı, yolculuk muydu, moral miydi, yoksa hepsi miydi bilmiyorum, fakat ben bittim. O tuvaletin bile nerede olduğunu bilmediğim, iki odalı gibi, yürürken bazı şeylerin üzerinden atlayarak dolaşılan leylek yuvası gibi bu evde, yarım koltuğun üstünde baygınken, ikide bir de kapının önüne bir sürü insanlar geliyordu. Bağıra bağıra konuşuyorlardı. “Hay Allah, herhalde misafirleriyle geldiler, ben de uyuyorum, ayıp olacak kalkayım” diyorum, ayıp olacak deyip zorla kendimi doğrultuyorsam da kimse gelmiyor ve o gürültüyle konuşanlar gidiyor, ben yine yana doğru düşüp tekrar bayılıyorum. Bu durum belki on yirmi defa böyle oldu. Her seferinde yarı baygın hacı yatmaz gibi o daracık koltukta şöyle bir doğrulup, sonra küt yine yatıyorum. Kaç saat geçmiş bilmiyorum, kapının önünde bağrışıp durdular ama ne gelen var ne giden, kimse evde yok. Sanki bir sürü insan gelip gitti. Artık ayılmaya başlarken gözüm açılmış öylece yarı baygın bir noktaya bakıyordum. Hiç kımıldamadan bakıyorum. Uyuyor muyum, yoksa baygın mıyım bilmiyorum. Aa! Bir baktım gözümün önünde küçük bir fare. Olamaz hayal dedim. O beni hiç umursamıyor. Gözümün önünde oraya buraya dolanıyor. Fareleri de sadece Tom ve Jerry çizgi filmlerinde severim. Ben yavaş yavaş ayılmaya başladım. Fare mutfağın içerisinde, dolapların üstünde, her yerde dolaşıyor. Mutfak çekmecelerinden bir çekmece aralıktı, onun içine girmeye uğraşıyordu. Tamam dedim ben, girer girmez çekmeceyi üstüne kapatacağım diye öyle tetikte, yattığım yerde bekliyorum. Girdi ve süratle gidip hemen çekmeceyi ittirdim. Hâlbuki çekmecenin arkasından fare çıkıp gitmiş. Olsun, ortalarda bari dolaşmasın, hiç sevmem fareleri. Pis olduklarından dolayı sevmem. Evde çocukken her türlü hayvanı baktık. Bir koca akvaryum dolusu okulun farelerini de bizim evde bakmıştık. Çoğalıp bir sürü olmuşlardı. Annem hayvanları çok sevdiğinden, çok şükür o duygularımızı çocukken tatmin ettik. Yine de öyle mutfakta, evde serbest gezen fareler içimi bulandırır.
Artık yavaş yavaş kalktım. Evde kimse yoktu ve yine o kalabalık sesler başladı. Meğerse adamın telesekreterli dedikleri türden telefonuymuş. Konuşanların sesini banda kaydederken dışarıdan da duyulacak gibi kalitesiz bir hoparlöre bağlamış. Kardeşim sesini de ne kadar çok açmış. Ben de o şekilde bir telesekreter hayatımda hiç görmemiştim. Hem öyle şeyler şimdi zamanımızdaki gibi yaygın değildi. Cep telefonu denilen şey bile daha yoktu. Bu yüzden şaşırmıştım. Hâlâ o sesler unutamadığım bir kâbustur.
Akşama doğru bunlar eve geldiler. Oh! Birlikte yemeğe gidecekmişiz. Dil bilmemek ne kadar kötüyken bazen de ne kadar iyidir. Yanlarında yaşlıca bir kadın daha vardı. Kadının annesiymiş. Onlar bence güney bir ülkeden geliyorlardı. Meksika mı yoksa daha başka bir ülkemi bilmiyorum. Bence adam tip itibarıyla Avrupa kökenliydi. İkiz çocukları tıpa tıp birbirine benziyordu. Hiç fark yoktu. Herhalde, dediğim gibi bir buçuk yaşlarındaydılar.
Hep birlikte bu adamın çok iyi dediği bir lokantaya gittik. Biftek yapıyorlar. Birçok yeri yenmiyor, kemikli, kıkırdaklı; yediğim en kötü et. Herhalde boğa eti falandı. Adam soruyor, nasıl diye, ne diyeyim! Sık sık çok sorunca ikiyüzlülük yapamadım artık, çok yeri yenmedi diye tabağımdaki kemikleri gösterip yine de iyi iyi der gibi kırılmasın diye kafamı sallıyorum. O yemeğe göre çok da pahalı bir yerdi. Ben zaten bunlara yük oluyorum diye hepsinin parasını vermiştim. O kadar pahalı bir yemek ve kazık Amerika’da bir daha hiç yemedim. Belkide o adamcık hep duyup duyup gidemediği, ben de o sırada onlarda misafirim diye, bizi gözünde çok meşhur sandığı bir yere mi götürdü nedir bilemeyeceğim. Bazen bana da olur. Bir misafiri en iyi diye götürdüğümüz ve gözümüzde en iyi yer dediğimiz o lokanta rezalet çıkar. Hiç gitmediğimiz fakat uzaktan hoş görünen bir yerdir. Hâlbuki her zaman gittiğimiz yerler çok daha kaliteli ve de ucuzdur. Sanki o yerlere biz her zaman gidiyoruz da sıkıldık diye o misafirin de sıkılacağını mı düşünürüz bilemem. Olur böyle şeyler, o insanlar bence gariban iyi insanlardı. Akşam eve döndüğümüzde nerede yatacağımın kaygısına düştük. Adamın anlatmasından, benim gibi o merkez binaya konuşmaya gelen birçok kişiler hep bunda kalmışlar. Bu sefer adama daha da acıdım. Kim bilir o gelenler de ne nedenlerle geldiler? Demek ki kalitesine göre, onlarda böyle insanları ya buna ya da başka birine kakalıyorlar. Kuran hakkında konuşacağım deyince ben bunlara kakalandım! Ben en çok bu evinde kalacağım insanların adına üzüldüm. Hâlbuki o şehirde bildikleri uygun bir otele götürselerdi, bununla bana yapabilecekleri en büyük iyiliği yapmış olurlardı. Kısa keseyim, adam kendi yatak odasında beni de yerde bir şeyin üzerinde yatırmaya kalktı. Aman dedim yapma, adamın zaten bir odası var, bir de de aralarında ben olacağım! Aşağıda, ayakta sağa sola bile dönerken dikkat edilmesi gereken bir garajı vardı. Her yer her yerde bir garaj. Gördüğüm arabaların bagajları gibi. Ayakta durmak için bile eşelenmen lazım, aylardan da Mart’ın sonu. “Ben burada yatarım” dedim. “Olmaz” falan dediyse de ben zorlayarak oldurdum. Biraz da onun yardımıyla eşelenip yer açtık. “Ah!” diyorum ve içimden, “eski zamandaki resullerin çektikleri yanında, benim bu başıma gelenler de ne ki” diye kendi kendime bir yandan da moral telkinleri yapıyordum. Çünkü başka hiçbir çarem yok ki. Adam bana “olur mu burada yatmak” falan gibi bir şeyler dedi ama ben “yes yes” deyip o garajda portatif katlanan, ortası epeyce çukur incecik yatağın üzerinde, «V» şeklinde ne sağa nede sola dönmemek şartıyla yattım. Nasıl yattım ve de kalktım yine bir ben bilirim. O şekilde sabah biz hemen ana binaya gittik ve beni içeri soktu ki, tam o sırada caddeye trafik polisi geldi. Yanlış yere mi durmuş ne, ceza yemesin diye koca göbeğiyle koşa koşa gitti. Bu adamı da bir daha hiç görmedim. Almanya’ya geldikten sonra Bernd’e İngilizce kart yazdırdım ve onlara teşekkür ettim. Cevap falan da gelmedi. Evinde giriş kapısının arkasındaki duvarda bir tahtanın üzerine iğnelediği kartlar vardı, benim kartı da belki oraya iğnelemiştir.
İşte gelmek istediğim yere nihayet gelebilmiştim. Bütün bu sıkıntıları bu yere gelmek için çektim ama çok şükür ki geldim diye içimden geçiriyordum. Uzun boylu beyaz saçlı bir adamla, yanında orta boylu ve ağzındaki tek ön dişi sararmış bir Alman ile beni küçük bir odaya soktular. Buralar derli toplu, Şahitlerin toplantı salonları gibi düzenliydi. Zaten Şahitlerin merkez binasıydı. Hemen ilk girişte dipte sol tarafta küçük bir oda. Bunlar bana sorular sormaya başladılar. Babamın adını, askerlik yapıp yapmadığımı, yaptıysam nerede yaptığımı, evli olup olmadığımı, çocuğumu vs. Pasaportumu istediler, onu da verdim. Almanya ya nasıl gittiğimi de sordular. Bütün bu sorular sanırım yaklaşık yirmi dakika falan sürdü. Olabilir, kendi güvenlikleri için yapmalılar diyordum. Ama bunlar kimden, neden korkuyorlardı? Hem o zamanlar şimdiki gibi Amerika’nın öyle terör savaşı falan verdiği bir zaman da değildi. Bütün bu konuşma esnasında o benle konuşan sarı dişli Almanca bilen adamdan hiç ama hiç hoşlanmamıştım. Kendini beğenmiş, pisliğin biriydi. Bunlar haber alma örgütüne ait emniyet sorularını bitirdikten sonra bana: “Sen buraya neden geldin?” dediler. Ben yine “Kuran hakkında sizinle konuşmak için” dedim. Hemen de çantamdaki onların yayınlamış oldukları yazı serilerini çıkarıyordum ki, bu sarı dişli olanı “konuşmamız bitmiştir” dedi ve ayağa kalktı. O beyaz saçlı olanı ki ilerde öğrendim, yönetim kurulu üyelerinden Albert Schröder’miş, yüzü kızarmasına rağmen o sarı dişlinin pisliğine uyup o da ayağa kalktı. Ben ise oturduğum yerde onlara bakıp aceleyle dergileri falan çantama yerleştirmeye uğraşıyordum. Bunlar da hadi artık defol git der gibi ayakta beni bekliyorlar. “Ne olur bana yarım saat verin de biraz anlatayım” dediysem de “hayır” diye taş gibi direttiler. Hâlbuki benimle yarım saat saçma sapan sorular ile vakitlerini boşa geçirmişlerdi, ne olurdu 7 bin kilometre uzaklıktan gelen bu insana bir yarım saat vakitlerini ayırsalardı! Ben elime bavulumu alıp oradan çıktım. Binadan elli metre falan uzaklaşıp bir duvara dayanıp, taş merdivenlerin üzerine yere oturdum. İçimden “belki yürekleri yumuşar da görüp çağırırlar” diye geçiriyorum. O taş merdivenin dibine oturduğumda sabah saat dokuza falan geliyordu. Sekiz saat öyle oturmuşum. Bütün o binanın önünden de görünüyordum. Kimse beni çağırmadı. “Şimdi ne yapacağım, boşu boşuna geldim, konuşamadım bile” diyordum. İçimden: “Beni bir dinleseler ister kabul etsinler ister etmesinler, ama bir dinlesinler” diyordum. O sekiz saat beklerken, ne yapacağımı, nereye gideceğimi hiç bilmeden, içimden Allah’a devamlı dualar edip, kendi kendime konuşarak öyle oturdum.
Ne kadar oturursam oturayım, kimsenin gelip de: “Lütfen gel, ne anlatmak istiyorsan anlat, sonra yine gidersin” diyeceği yoktu. Musa geldi aklıma. O adam İsraillilerin her türlü kavgalarıyla, çekişmeleriyle, dövüşleriyle, en küçük meselelerine kadar onların tüm problemleriyle uğraşıyordu. Öyle, sayıları milyonlarca olan inatçı, asi halkın, tek başına sabahtan akşama kadar oturup sorunlarını çözmeye uğraşmak korkunç bir şeydir. Ta ki Midyan’da Allah’ın kâhini olan Musa’nın kaynatası bu durumu görüp, onun zayıf düşmemesi için öğüt verene kadar Musa bu işi tek başına yapıyor. (Çıkış 18, bölümün tümü) Bu insanlar ise bu teknikte, bütün bu kolaylıklara rağmen, kim ve ne için olursa olsun, binlerce kilometreden sadece konuşmak için gelen bir insanla konuşmaya vakitleri ve gururları müsaade etmiyor! Bunların oturdukları, o klimalı, ekmek elden su gölden denilen cinsten bir hayatta, bir elleri yağda bir elleri balda o bolluk ve rahat nerede; çölde, kurak ve bir gölge bile bulamayan, daima asi o halkla uğraşmak zorunda olan Musa nerede! Diyeceksiniz ki, “Musa ile bu adamlar kıyas mı edilir?” Evet, haklısınız da bu en basit bir örnek ile bunları Musa ile kıyas edişimin nedeni onların kendi sözlerinden dolayı. Bunlar kendilerini Musa’dan o kadar üstün görürler ki. Dediğim gibi İsa bile, o da kendilerine ters düşmezse, ancak kabul edecekleri bir seviyede olabilir! Böyle düşünür, böyle davranırlar ve bunların yönetim kurullarının böyle de meyveleri vardır. Bunlar kendilerini hepsinden üstün gören bir gurur, kibir ve kendini beğenmişlikle doludur. Şu son cümlelerim için bir Şahit saçma dese de uygulamaları ve öğretileri benim yazdıklarımı onaylar bir şekildedir. Hem içlerinden hiçbiri benim yaşadığım bu tecrübeleri onlarla yaşamamıştır ki bilsin. Ancak içlerinden çıkmış ya da atılmış olanlarından çok azı o dini biraz daha iyi tanır. Onlar hakkında edindiği tecrübeleri artık daima “evet” diyen biri gibi değildir de “hayır” demekle çok daha farklı olmuştur. Herhangi bir gözcü kulesi yayınını alın ve okuyun. Bunlar daima kendilerini överler. Hâlbuki Davud ve oğlu Süleyman şöyle söylüyor:
Çünkü Rab yüksek ise de, alçak gönüllülere bakar; fakat kibirliyi uzaktan tanır. Mezmur 138:6
Kendi ağzın değil seni başkası övsün; kendi dudakların değil, yabancı övsün. Süleyman’ın Meselleri 27:2
Ben en azından şu iki ayete uygun bir tane ‘Gözcü Kulesi’, ya da eski ismiyle ‘Tarassut Kulesi’ mecmuasına rastlamadım. Alçak gönüllülükten çok bahsederler. Başkalarından bekledikleri bu özelliği, daima kendi yönetim kurullarına karşı gösterilmesini isterler. Onlara göre bu dünyada herkes alçak gönüllü olmalıdır. Fakat sadece onların kendi yönetim kurullarına karşı! Aralarındaki her türlü gururu, kibri, kendini beğenmişliği, hırsızlığı, uğursuzluğu, çocukların ırzına geçmeyi vs. bunlar bir yerde bağışlar. Fakat kendilerinin o yönetim kuruluna karşı geleni hiçbir zaman affetmezler. Diyorum ya, ben o baştaki kokozları anlarım ve anlıyorum da onların önünde eğilip, “sırtıma bin” diyen eşekleri, işte onları hiçbir zaman anlamadım ve de anlayamayacağım. Bazen kendim de dâhil. Tesadüfen şu ayetler geldi aklıma.
Yöneticilere (Emirlere) ve kurtarışı olmayan Âdemoğullarına güvenmeyin. Mezmurlar 146:3
İnsan korkusu tuzak kurar; fakat Rabbe güvenen emniyette olur. Süleyman’ın Meselleri 29:25
Bu sözlerle Allah insanları birbirlerine düşman gibi göstermek amacında değildir. Öbür taraftan da sadece kendisine verilmesi gereken izzetin, yüceliğin, insanlara verilmesine ve bu şekilde onlara itaat edilip yüceltilmesine ise karşıdır. İnsanlar nedense bu durumlara daima çok yatkındır.
Ben orada sekiz değil, seksen saatte beklesem bir faydası olmayacaktı. Çok yorgundum. Aklıma bir fikir geldi. Bunlarla konuşmadan gitmeyeyim diye zaten devamlı düşünüyordum. Bana yardım etmesi için de devamlı Allah’a yalvarıyordum. Birkaç gün sonra bunlar İsa’nın ölüm gününü anmak için toplanmaları gerekiyordu. O beyaz saçlı, yönetim kurulunda olan Albert Schröder ile konuşmaya, daha çok bir cesaret bulmuştum. O gün onun New York’ta hangi toplantı salonunda olacağını bilmem gerekiyordu. Bir de orada şansımı tekrar denemek istedim. Çünkü yanındaki o pislik heriften o da korkup, ikiyüzlülüğe kapılmıştı. Dilini bilmesem de o yaşlı adamın bu pisliğin gösterdiği tavra karşı yüzünün kızarması benim için iyi bir alametti. Tekrar kalkıp o binaya gittim. Onun o gün hangi toplantı salonuna gideceğini sordum. Söylediler, adresini de aldım. “Şimdi bir arabaya binip, otele gideyim ve o güne kadar rahatlayayım” diye düşünerek bir taksiye bindim. Taksici adam zenciydi. Otel aradığımı söyledim. Hatta bir ay boyunca otelde kalmak bana çok pahalı olacağını bildiğimden, dur şu taksiciye sorayım, belki parayla onun evinde kalırım diye düşünerek, sordum da. Anlatana kadar göbeğim ayrıldı ama anladı. Devamlı durup durup eve telefon ediyordu, ama karısını bulamıyordu. Muhakkak bu durumu ona da soracaktı. Fakat eğer Schröder de beni dinlemezse, ya da dinledikten sonra dahi benim burada işim biterse, o zaman Almanya’ya geri dönecektim. Benim orada bir ay kalmam çok pahalı olurdu. Taksici de müsaade almak için karısını zaten bulamıyordu, ben de: “Sen beni bir otele götür, yine telefonla konuşuruz” dedim. Aynı zamanda belki bir hafta içinde de dönebilirim diyordum. Taksici, “bir hafta için değmez” dedi. “Ama bunu ben ancak iki gün sonra bilebilirim” dedim ve bana telefon açmasını söyledim. Otel için, çok pahalı olmasın ama rezalet bir yer de olmasın diye anlatmaya çalıştım. Bu adam da iyi biriydi. Bayağı aradı ve sordu sonunda günlüğü 89 dolara bir yer buldu. Bu paranın içinde yemek kahvaltı bile yoktu. Günlüğü beş dolara olan yerlerde varmış, ama öyle yerler! Otelin yöneticisi Almanca bilen yaşlıca bir adamdı. O da benimle çok ilgilendi. Nedense evinin telefon numarasına kadar bana verdi. Manhattan gibi bir yerdeki o lüks otelin müdürünün bana böyle yaklaşım göstermesi beni o otele ısındırdı. Dedim ya, iyiliği hep belkide Allah’ı bilmeyen ve O’nun reklamını yapma gereği duymayan insanlardan görecektim.
Odaya girince nasıl rahatladım anlatamam. Duş alıp yattım. Hep kâbuslar görerek uyanıp uyanıp yine uyuyordum. Yola çıktığımdan beri de eve hiç telefon açmamıştım. Nasıl açayım. Ben gittiğim yerlerden telefon açmasını hiç sevmem. Çünkü herkesin canı yanar, bilirim. Ancak kendim bir imkân bulursam o zaman açarım. Yabancı, bilmediğin bir ülkede de bu imkân hemen hiç çıkmıyor insanın önüne. Hem o zamanlar şimdiki gibi cep telefonları, internet kafeler falan da yok. Odaya girince hemen eve telefon açtım. Ben sevinçle telefonda konuşuruz ümidindeyim, bizimki ise beni suçlarcasına devamlı: “Neden hiç aramadın” deyip, hüngür hüngür ağlıyor ve beni bile duymuyor. İki üç dakika bu ağlama faslını da dinledim. Onu sakinleştirip, teselli ettikten sonra telefonu kapatıp yatmışım! Hâlbuki evden çıkarken devamlı söylemiştim, “telefon açamam, merak etme” diye. Benim hanımın bir özelliği de sen ne söylersen söyle, o yine kafasındaki beklentisine, hayaline göre davranır, düşünür ve de bekler! Yattığımda akşamüstü altı falandı, üç saat mi ne uyumuşum. Aslında tam uyuyacağım ama bütün gün hiç yemek yememiştim. Bir gün önce yarım dilimini bile yiyemediğim o boğa etiyle duruyordum. Yaklaşık otuz saattir ağzıma bir şey girmemişti. Ne yiyecek ne de içecek. Ondan önce de Türklerin yanındaydım ve yine hiçbir şey yememiştim. Param vardı, o konuda rahattım. Öyle birkaç günlük açlık da bana bir şey yapmazdı. Ancak çok uzun süren açlıklarda midem çok yanıyordu. Bütün geceyi de öyle geçirmek istemiyordum. Ee kolay mı, Allah adamlarını görmeye gelmiştim!
Kalktım ve giyinip dışarıya çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Fakat otel tam Manhattan’ın ortasındaydı. Ne tarafa dönersem muhakkak bir lokanta gibi bir yer bulurum diyerek sağıma soluma bakınıyordum. Tam kaldırımda beklerken, sağ tarafımda küçük boylu biri genç iki kadın birbirleriyle Türkçe konuşuyordu. Bu muhakkak hayal dedim. Yanlarına yanaştım, hayal değildi gerçekten de onlar Türk’tü. Onlara sordum: “Sizler yiyecek bir yer biliyor musunuz?” diye. Onlarda: “Biz de arıyoruz” dediler. Birlikte aramaya başladık. Bir lokanta bulduk ki selfservis. Kendi yemeğini kendin bir tepsiye alıp, kasada parasını ödüyorsun. Ben kızla konuşurken, “acaba hangi yemekleri tavsiye edersiniz, siz burada yaşadığınızdan daha iyi bilirsiniz” dedim. Tezgâhın arkasındaki garson Türkçe, “şunları yiyin” demez mi! O da Türk. Sonra o çocukla arkadaş bile olduk. O yolda gördüğüm kadınlar ana kızmış. Kadın Türkiye’den kızını ziyarete gelmiş. Kız da çocuk bakacağım diyerek mi ne New York’a gelmiş. Adanalı ve hali vakti yerinde insanlar. Yalnız kadıncağızın büyük bir yarası varmış. Lokantada yemek yerken hep ağladı ve bana onu anlattı. Oğlunu, çok genç yaşta trafik kazasında, hem de korkunç bir trafik kazasında daha yeni kaybetmiş. Sivri uzun kazıklar taşıyan bir traktöre arkasından süratle çarpmış. Bütün her yerine bu kazıklar girmiş. Hem ağlıyor hem anlatıyordu. Ben de dilim yettiğince ümitlendirmek istedim. Allah’ın ölüleri diriltme ümidinden bahsettim. Bu yaşantı ile her şeyin bitmediğini, Allah’ın biz insanları ebediyen yok olalım diye yaratmadığını falan söyledim. Önce ilgiyle falan dinledi ama yemekleri bitince, benim de evli olduğumu duyunca mı nedir, değişiverdiler. Belkide benden ve bahsettiğim dirilmeyle ilgili konulardan mı çekindiler, bilmiyorum.
Sonra o Türk garson çocuk yanıma geldi, beraber konuştuk ve hemen de randevulaştık. O da başka bir garipti. Almanya’da Berlin’de büyümüş. Sonra anne-babası temelli Türkiye’ye dönüş yapmışlar. O da İstanbul’da otelcilik yüksekokulunu bitirmiş. Bir kıza âşık olmuş ama kız başka zengin biriyle evlenmiş. O da bu duruma çok içerleyip kızmış. Ne yapıp yapıp Türkiye’de durmamaya karar verip, yabancı bir yolcu gemisinde iş bulmuş. Ne zaman ki gemi New York’a yanaşırsa aynı kafada olan bir arkadaşıyla kaçacaklarmış. Kaçmışlarda. En zor şartlar altında dahi, yine de almış olduğu eğitimden dolayı kendini oralarda koruyabilmiş. Bu da benim hiç hoşuma gitmeyen bir şey yaptı. Benim için gezmeye gittiğimiz taksinin parasını imkânsız kabul etmeyecek bir şekilde hep kendisi verdi. O zaman o kadar canım yanıyordu ki. Ben bu yolculuk için belli bir para zaten gözden çıkarmıştım ama bu insanlar çok zor şartlar altındaydılar. Onlardan para alınır, ya da onlara yük olunur muydu? Sonra adresini alıp, mektuplaştık. Bir iki kere küçük istekleri oldu, Almanya’dayken onları postaladım. Ona hep Allah’ın biz insanlık için olan ümidinden bahsettim. Hem mektuplarda hem de oradayken. Fakat bu insanlar bir gün geliyor bu konuşmalardan sıkılıyorlar. Almanya’ya döndüğümde ona “Türkçe Mukaddes Kitap göndereceğim” demiştim ve gönderdim de. Daha sonra mektuplar kesildi, bir daha yazışmaz olduk, yazmadı. Benim hayret ettiğim yan, böyle insanlarla hiç ummadığım bir diyarda karşılaşmaktı. Hâlbuki insanlar genelde çok cimri, menfaatçi falanken bunlar da karşıma nereden çıkmıştı böyle! Hem de bu insanların hepsi çok zor şartlar altında yaşıyorlardı. Allah öyle insanları korusun. Sadece bana iyi davrandılar diye söylemiyorum, onlar herkese öyle davranıyorlardı. Bu bence onların bir özelliğiydi. Bütün bu yolculuğum esnasında konuşmak istediğim, görüşmek istediğim insanlar nerde, bu garipler nerde! Hangileri sizce Allah’ı memnun ediyordur? Bence insan olanları tabii ki. İsa Mesih komşu, yani insan sevgisi hakkında çok güzel bir misal verdi. Her Hıristiyan da İsa Mesih’in anlattığı bu hikâyeyi “iyi Samiriyeli” diye bilir. İsterseniz sizler İncil’in Luka kitabında geçen bu bölümü 10:25-37 ayetlerini yerinden açıp okuyun. Yine dediğim gibi, ben bu ayetlerde geçen sevgiyi, o ayetleri devamlı öğretenlerden değil de gerçek dostluğu ve sevgiyi, hiç o şeylerin adını bile anmayanlardan, bilmeyenlerden gördüm, maalesef gerçek bu. Yine Napolyon Bonapart’e geldi aklıma. “Her kes kendinde olmayan şey için savaşır” demişti. Herhalde bu dincilerde kendinde olmayan şeyleri öğretip, kendilerinde olmayan o şeylerle övünüyorlar. İsa Mesih kendine ait seçtiği insanların özellikleri hakkında çok açık bir belirti daha verdi. O da bunların ne öğretileri ne de bilgileri olacaktı. Kendi tarafında duranları, yani Allah’a makbul olanları O şu şekilde tarif etti:
Size yeni bir buyruk veriyorum: birbirinizi sevin. Sizi sevdiğim gibi siz de birbirinizi sevin.
Birbirinize sevginiz olursa, herkes bununla benim öğrencilerim olduğunuzu anlayacaktır.” Yuhanna 13:35
İşte ölçü buydu. Şahitler birbirlerine karşı çok sevgi doluymuş! Bu benim 20 yıla yakın tecrübemde pekte görmediğim bir şeydi. Çoğu zaman formalite ve sahtece olan kongrelerde, toplantılarda birbirlerini kucaklamaları herkesin yaptığı şeyler. Aynı herhangi bir kulübün üyeleri, aynı marka motosiklet kullananlar, aynı partiye üye olup, aynı futbol takımı tutan insanlar da o stadyumda birbirlerine, hatta daha fazla ve cömertçe bir yakınlık gösterdikleri bir gerçektir. Peki, bu insanlar Şahitlere göre putperest ise ve onlar böyle iyi özelliklere sahipseler, o zaman onların kendilerinin bu insanlardan ne üstünlüğü var? Onlar kongrelerde stadyumları temiz bırakıyorlarmış! Öbürleri pisletiyor ise temizleyici personelin işi bu zaten, temizliyorlar. Fark bu mu? Hem onlar ucuz olsun diye kiraladıkları stadyumun temizliğini de üzerlerine alıyorlar da onun için temiz bırakmak zorundalar. Yani yine maddi menfaatler söz konusu. Eğer özellik birbirlerine yardımsa, Allah’ı bilmeyen ve tanımayanlar da birbirlerine daha çok yardımda bulunmuyorlar mı? Yine eğer sarılıp, öpüşüyorlar ise, her gün en basit bir tren istasyonunda ya da havaalanında durun, o buluşan insanlara dikkat edin, onlar da birbirlerini yerler ama gördüklerinde sarılmazlar mı? Komşu, yani insan sevgisine, bu kitabı okuduktan sonra kimin sahip olup olmadığına sizler karar verin. Ben Şahitlerde görmedim. Daha doğrusu tabii olan, gerçek sevgiyi hiçbir “dindar” olduğunu söyleyen insanda görmedim. Yoktur demiyorum, ben görmedim diyorum. Yine konu olarak Şahitlerde kalırsak, görüyorum diyen ya ikiyüzlü ya da kördür. Dediğim gibi herkesin birbirine karşı gösterdiği doğal şovlardan bahsetmiyorum, gerçek sevgiden bahsediyorum. Yoksa Katolik kilisesinin Papası en sevgi dolu adam ilan edilmesi gerekirdi. O misyoner olarak başka ülkelerde çalışan Şahitlerin, aynı yaşadıkları yerlerde birbirleriyle olan kavgaları, geçimsizlikleri, paylaştıkları evlerde birbirlerinin mallarını çalmaları, içlerinden çıkan yönetim kurulu üyesi olan Raymond Franz kitabında açıkça yazıyor. Bu gibi problemleri çözmesi için kendisinin görevle gittiği o yerler hakkında, üstesinden gelinmesinin imkânsız olduğunu söyleyen Raymond Franz’ın bahsettiği kişiler, cenneti vaaz eden, “bizden başka kimse kurtulamayacak” diyen bizzat Şahitlerin kendileri! Vaazlarında insanlara: “Cennette kapılarda hiç anahtar olmayacak” diyen bu insanlar beraber yaşarken, odadaki dolaplarını bile birbirlerine karşı asma kilitlerle koruyorlarmış.
O kaldığım otelde çok iyi günler geçirdim. Özgürlük gibi güzel bir şey var mıdır? Özgürlük, Allah’ın içimize yerleştirdiği en güzel duygulardan biri. Şeytan ve insanlık bu duygunun da suyunu çıkarmak için uğraşsa da Allah bu güzel duyguyu sonsuzluğa kadar varlığını koruyacak bir şekilde insanların içine koydu.
Mukaddes Kitap bir kadından bahseder. Elişa peygamber rastgele o kadının oturduğu yerden geçerken, bu kadın onu evinde yemek yemeğe zorlar. Ne zaman peygamber bu yoldan geçerse ki, bazen bir yıl geçmediği de olur, işte her seferinde bu kadın Elişa peygamberi ve uşağını evinde yemek yemeğe davet eder. Bir gün bu kadın kocasına: “Daima yanımızdan geçen bu adamın mukaddes Allah adamı olduğunu anladım. Haydi, onun için duvar üzerinde küçük bir yukarı kat odası yapalım ve vaki olacak ki bize geldiği zaman orada kalır” der. (2.Krallar 4:8-37) Bu kadın hakkında Mukaddes Kitap: “Büyük bir kadındı” (2.Krallar 4:8) diye bahsediyor. Bununla Allah, o kadının ne kadar değerli olduğunu anlatmak ister. Kadın misafirperver ve anlayışlı biriydi. O peygambere gerçekten rahat etmesi için ayrı bir oda yaptırıyor. Demek ki rahat etmek için ayrı bir yer gereksinimi duygusu her insanda var. Hâlbuki evine davet etmesi bile çok büyük bir şey değil miydi? Bu yeterli olmaz mıydı? “Hem bir daha ne zaman gelecek ki?” diye de düşünemez miydi? Değer miydi bu zahmetlere? Bir de bu kadının yaptığı şeylerde kendi izzetini aramadığı da kesin. Bazı insanlar yapar ama karşında da durup bakar, kendisinin övülmesini bekler. Bu kadının öyle biri olmadığı kesin. Yaptığı iyilikte kendisinin değil, olduğu gibi karşısındakinin faydasını, rahatını arayan biri. Amacı can sıkıntısından dolayı veya dedikodu yapmak için etrafına insanlar toplamak da değil. Yine Mukaddes Kitabın kısa ama çok güzel ve bir solukta okunacak konularından biridir. Okumanızı tavsiye ederim.
Bunları yazarken aklıma çok yıllar önce yaşadığım bir olay daha geldi. Yaşım yirmi falandı. Arabayla Kıbrıs’a gitmiş, cebimizde beş kuruş kalmayıncaya kadar da harcamıştık. Arabamıza benzin alacak paramız bile kalmamıştı da Mersin’de hiç tanımadığımız birilerinin yanında misafir olmuştuk. Ben öyle şey yine hiç görmedim. Bize öyle bir sofra hazırladılar ki, o yer sofrasında her şey vardı. Biz yemeğe başladık ama etrafımızda kimse yoktu. Hatta ben tuz aramış bulamamıştım da biri gelir diye bekledim bekledim kimse gelmemişti. Meğerse onlar bize yemeği hazırlayıp, gitmişler. Nereye gitmişlerdi bilmiyorum. Belki yandaki başka bir eve geçmişlerdi. Fakat sırf bunu biz rahat edelim diye yapmışlardı. Bir de bize para verip yolladılar. Adamın kalabalık bir ailesi vardı. Mesleği taksicilikti. Biz onun kardeşini de yanımıza alıp İstanbul’a gittik. Zaten ilk de o kardeşiyle tanışmıştık. Mersin’de gemiyi beklerken bir tamirciye uğramıştık ve bu orada çalışıyordu. İstanbul’a geldikten birkaç gün sonra biz bu adamcığın parasını verip, yanımızdaki kardeşinin biletini de falan alıp otobüse bindirdik. O çocuk bu paraları abisine geri götürmemiş. Biraz yalancı biriydi. Onun anlatmasına göre, Ankara’da çok kar varmış da otobüs gidememiş, Ankara’da günlerce otelde yatmak zorunda kalmış ve paralar da bitmiş! Bize bu insanlığı gösteren bu abi için o kadar üzüldüm ki. Ben de o zamanlar öğrenciyim. Öyle çok param da yok ki bu adamcığa bir kere daha vereyim. Bu kerata ağabeyine muhakkak başka bir şey anlatmıştır diye sonra mektup da yazdım. Hiç cevap falan da almadım. Ne desin adamcağız, yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal. Bu yaptığı o çocuğun bir akılsızlığıydı. Fakat abisini o kadar yıl geçmesine rağmen unutamıyorum. Böyle insanlar yaptığı iyiliğin hiçbir karşılığını falan beklemeden yapıyorlar. Doğru olduğu için, insan oldukları için. En çok da minimum az bir bilgiyle de olsa bu insanlar Allah’ı, insanları sevdikleri için böyleler.
Bu özelliklere sahip insanlar Şahitlerin gözünde putperest ve hiç kurtulamayacak insanlardır. Şimdi aklıma geldi, bir de o gece en iyi yatak odalarını bizlere vermişlerdi, kocaman bir yatak odası ve tertemiz. Benim yanımda da benden üç yaş büyük bir kadın ve de ablasını Kıbrıs’a götürdüğümüz arkadaş var. Sene 1980’di. Belki 1981 de olabilir. Keşke o insanlarla bir daha karşılaşsam. İçimden duyduğum bu sevgiyi, minneti hâlâ hiç unutamıyorum. Hiçbir zaman da belki unutmayacağım. Bu adamın bize ettiği iyiliği bir düşünün. Hâlbuki onların yerinde bir dindar olsaydı, şöyle düşünürdü: “O tatile giderlerken paraları muhakkak vardı, kim bilir ne itlik ve serserilik yaptılar da böyle oldu, oh şimdi cezasını çeksinler”. Böyle düşünmekte haklıydı da. Hatta yanımdaki arkadaş, “battı balık yan gider” diye elimizdeki son paranın tümünü Marlboro sigarası kartonlarına yatırmıştı. Ekmek paramız kalmayıncaya kadar harcamıştık. Bu insanlar ise hiçbir şey düşünmeden ve beklemeden bize yardım ettiler. Dinci verdiği ekmeği, nasıl yediğini, midenin neresine gittiğini ve onu da nerede çıkaracaksın diye bir de takip eder. Bahsettiğim bu tip dinciler yedirdiği lokma için, zihinlerinde insanın midesinin röntgenlerine kadar çekerler. Eğer onun ekmeğini yediysen ve hoşlanmadığı şeyi de yaparsan, kolunu sokar ve midenden de o ekmeği alır, geri çıkarır. Bunlar Allah’ı bilenler ile bilmeyenler arasındaki fark. İster inanın ister inanmayın, ben yaşadıklarımı, gördüklerimi, tarihteki olayları, kutsal yazıları yazıyorum. Yarası olan gocunsun diye bir laf vardır, inanmak istemeyen okurlarıma ben bu cevabı vermek isterim. Kültürlerinden dolayı çok misafirperver ve cömert dinciler de varmış. Onlar da yedirip içirip, para verdikten sonra, her yerine bomba koyup: “Git falan yerde o bombalarla beraber patla, Allah da seni cennete koyacak” diyorlarmış. Hep bunlar Allah’a hizmet edenler! Diyorum ya, “Allah adıyla” diye başlayan insanlardan ödüm kopar. Ne demek yani, Allah’a inanan insanlar hep böyle midir? Ben de Allah’a inanıyorum, ama kendimde övünecek hiçbir şey bulamıyorum. Bu dinler ise bırakın övünmeyi, bir de cennete gidecek bileti sadece kendilerinin satma yetkisine sahip olduklarını söylüyorlar!
New York’tayken son bir ümitle tekrar görüşmek istediğim, o beyaz saçlı, yönetim kurulu üyesi olan adamın gideceği toplantının olduğu adrese bir gün önce taksiyle gittim ki, yerini ve uzaklığını öğreneyim. Sonrada kaldığım otele metroyla döndüm. Bu New York’un Metro konusu çok hoşuma gitmişti. Bütün gün nereye gidersen git, bir dolar. Bir de o cadde isimleri çok hoştu. Çoğu caddeler numaralıydı, hata yapmak sanki imkânsız gibi bir şey. Duraklarda dahi o numaralara göre iniyorsun. Birazcık kafası çalışan birinin dahi üç beş dakikada öğreneceği bir ulaşım sistemi kurmuşlar. Hem de hiç dil bilmeyen biri bile kolaylıkla bunu becerebilir. Paris’te de metro sistemini bu prensibe göre yapmışlar ama New York gibi kolay yine de değil. Avrupa’da caddelere verdikleri isim-soyadı gibi olan yerleri aramak ölümdür. Bunlar o koca şehrin büyük bir bölümüne böyle numaralar vererek, caddelerin bulunmasını kolaylaştırmışlar.
Nihayet son ümidim olacak gün geldi. O günün önemi de Mesih’in öldüğünden dolayı gerçekten de bütün insanlık için çok anlamlıydı. Bugünün anlamını kitabın sonlarında, „Çok önemli bir gün” konusu altında işledim.
New York’un trafiğine rağmen ben o toplantıya vaktinde gidebildim. İçeriye girer girmez gözüm Albert Schröder’i aradı ve buldum. Hemen yanına gittim ve beni tanıdı. Bana Almanca: “Nasılsın?” diye sordu. Kendisi Alman asıllıymış, fakat Amerika’da doğup büyümüş. Almanca konuşulduğu zaman biraz anlamasına rağmen kendisi konuşamıyormuş. Ben bu adamı 65 yaşlarında sanmıştım. Almanya’ya döndüğümde, Bernd ile konuşurken onu mecmualardan dolayı tanıyıp bana: “Seksenin üzerinde olması lazım” dedi. İnanmadım ve “benim gördüğüm belki de oğluydu” dedik. Sonra bir mecmuada resmini bulup bana gösterince, “Aa! İşte bu adamdı” dedim. O da: “Bu da babası-oğlu falan değil, kendisi” dedi. Gerçekten de seksenin üzerinde olan bir insan olarak çok dinç kalmış biriydi. Hâlâ hayattaysa şimdi yüz yaşında olmalı. Sorduğu soruya karşın, ben “iyi olduğumu” söyleyip teşekkür ettim ve yine yalvarırcasına hemen konuya girip, “lütfen beni bir yarım saat dinleyin ve geldiğim gibi yine gideyim. Binlerce kilometre uzaklıktan boşuna gelmiş olmayayım” dedim. Anladı ve “yarın şu saatte gel” dedi. Çok çok teşekkür edip, aman o tercümanı tekrar getirmemesi için de yalvardım. Sadece yüzüme bakıp, birazda şaşırmış bir şekilde, olur der gibi başını salladı. O toplantı boyunca çok sevinçliydim. Yarın da hemen dediği saatte gittim. Yanında bu sefer başka bir tercüman vardı. Almanmış ve mimar olduğu için oradaki bazı görevlerde çalışmak için bulunuyormuş. Hani şeker gibi adam derler ya, işte bu da öyle biriydi. Öbür pislik nerede bu adam nerede! İkisi de aynı kültüre sahip, aynı şeylere inanıp, aynı ülkeden geliyorlar. Fark ise güney kutbuyla kuzey kutbu kadar uzaktı. Albert Schröder bizi yukarıdaki odasına götürdü. Odasına asansörle çıktık. Arkasından yürürken dikkatimi çekti, Albert’in ayağında önü kapalı ev terliği vardı. Şaşırdım, ama sonra düşündüm ki bu adam burada evi gibi kalıyor dedim. Hatta “gibisi” fazla, onun evi zaten orasıydı. Bürosuna girdik ki, beni şaşırtan bir durum daha dikkatimi çekti. Tam yüzde yüz emin olamadım ama o büronun camından sekiz saat boyunca oturduğum yerde bu beni görebilirdi. Bence gördü de. Kalkıp da camından ön tarafa doğru bakmaya utandım. Hem aslında önemli de değildi. Masasına oturdu ve arkasındaki bütün duvar kadar dolu raflarda kitaplar vardı. Biz o mimarla beraber yan yana karşısına oturduk. Ben hemen konuya girdim. Geçen konularda yazdığım o Kuran hakkındaki kritikleri çıkardım. Bu yazı serilerini zaten kendileri yazmıştı ve anlatmaya başladım. Başlangıçtan beri fazla vaktinin olmadığını devamlı belirttiğinden, en önemli konuları ele alacaktım. Bu insanların Kuran hakkında zaten bilgileri olmadığını biliyordum. Bilgileri de sahtekâr bir adamın kendini peygamber olarak ilan etmesi kadardı. Kısacası onlar için Kuran Şeytandan ve cinlerden gelen bir kitaptı. Gerçi Müslüman âlemine bakıldığı zaman insan pek başka bir şey de düşünemiyor. Aynı gözle Hıristiyan âlemine bakıldığı zaman da insan iyi şeyler düşünemiyor.
Ben kısa ve öz olarak yaklaşık on beş dakika konuştum. Tercümanın tercüme etmesi ve Albert Schröder’in cevapları, yine onların bana tercüme edilmesi ile bu konuşmamız toplam 35-40 dakika falan sürdü. Anlatmak istediğim konunun özeti ise şuydu. “Bu yazı serilerini kim yazdıysa, bilmeden yalnız Kuranı değil Mukaddes Kitabı da kritize ediyor” dedim. Şaşkın bir şekilde, ne demek bu der gibi yüzüme bakıyordu ve devam ettim: “Eğer buradaki yazılara göre Kuran Allah sözü olamazsa, aynı prensip ve mantıkla bakıldığında Mukaddes Kitap da Allah sözü olamaz” dedim. Hemen birkaç örnek verdim. Muhammed’in Musa ile nasıl kıyaslandığı hakkında, bir peygamber olmak için aranan ve beklenen özellikler vs. ki aynı şeyleri tekrar yazıp sizleri sıkmayacağım. Kısacası yukarıda bu yazı dizisi hakkında yazdıklarımın sadece birkaç tanesi hakkında ayetler vererek anlattım. Hepsi on beş dakikalık bir şey. Neler anlatabileceğimi siz düşünün. Benim bütün konuşmamı dinledi ve ben sustum. Bana şöyle cevap verdi: “Biz bu yazıyı yazan kişinin hata yapmayacağını vurgulamıyoruz ki” deyince, bu sefer ben, yani bu da ne demek der gibi yüzüne bakınca: “Fakat biz sadece Mukaddes Kitap hakkındaki yanlışlıkları düzeltiriz” dedi. Bu cevap kesindi, bu düşünce ve karara yalvarma falan para etmezdi diye düşündüm. “Bu kitaba inandığını söyleyen yüz milyonlarca insan var” dedim. O insanlara yardım edilmesi gerekmez miydi? “O kadar çok dinin var olduğunu” söyledi ki, bununla da bana “hangi birine yardım edelim” mi demek istiyordu?
Aslında Albert durumu ya anlamamıştı ya da anlamak istemiyordu. Yardıma ihtiyacı olan ilk etapta kendileriydi. Düzeltmeleri gereken şey ilk önce kendileri olmalıydı. Ben ona kendileri gibi bir kafayla gidip: “Sizler yanlışsınız, bizler doğruyuz” demiş olsaydım, o zaman beni zaten hiç dinlemeyecekti. Kendilerinin doğruluğundan o kadar emin ki, başka şeyi düşünemiyordu bile, işte hepsi bu. Yanımdaki tercüman o kadar efendi bir insandı ki, bu sefer de Albert onunla devamlı sert ve azarlayıcı bir şekilde konuşuyordu. Hayret, öbür pisliğin yanında Albert süt dökmüş kedi gibiyken, bu efendi adamın yanında da aslan gibiydi! Şu insanlık ne biçim olur. Daima tersliklerle doludur. İzzete, hürmete, sevilmeye layık olan bence bu adamdı. Muhakkak bazı şeyleri hatalı yapıyor olabilir. Hatta o pisliklerden daha da gayretli değildir. Bu da olabilir, fakat insandır. Bir sıkıntı ve bir derdinde insanlar ancak bunlardan medet umabilir. Öbürleri için aynı şey söylenemez. Sevgi, merhamet, anlayış denilen şeyler bu pislik dediğimiz cins insanların lügatinde dahi yoktur.
Bence rahat ve güzel bir konuşmaydı. En azından benim vicdanım artık rahatlamıştı. Ben de artık bundan fazla bir şey yapacağıma o an için inanmıyordum. Hem ben kendimin değil, Allah’ın iradesi ne ise bütün yürekle onu aradım. Ne derece faydası oldu? Bilmiyorum, belki oldu belki de olmadı. Fakat bu insanların “bilmiyorduk” demeleri için de özürleri pek yok.
Daha sonra biz Albert’ten ayrılınca, aşağıda lobide o mimar benimle biraz daha oturdu. Çünkü konuşmamız ve benim sözlerimden ne demek istediğimi o da anlamıştı. Ne dedi biliyor musunuz? “Sen öyle konuşuyorsun ki insan cevap veremiyor, ama bu haklı olduğunu göstermez. Bazı mantıklar vardır ki insanı şaşırtır, ama doğru değildir” deyince, “pek anlayamadım, biraz daha açık anlatır mısın” diye sordum. Bir örnek verdi: “Allah kadiri mutlak mıdır, yani Allah için her şey mümkün müdür?” dedi. “Evet” dedim. “O halde, Allah yerinden oynatamayacak kadar büyük bir taş yaratabilir mi?” diye sordu. Önce pek anlamadım, bana kelime oyunu gibi geldi. Tekrar sordum ve anladıktan sonra beni bir gülme aldı. Çok ilginç bir soruydu. Nasıl cevap verirsen ver, sonuç Allah’ı küçültücüydü. Bu mantığa göre Allah kadiri mutlak olamazdı. Soru o kadar usturuplu ve aldatıcıydı ki, bu yüzden beni güldürmüştü. Mimar beni bu mantıkla kıyaslıyordu. Yine bu mantığa göre, doğruyu da söyleyen herkes susturulabilirdi. Aslında bu görüş insanın kendi inandığı dışındaki bütün ölçüleri yok etmek amacındadır. Sonra yol boyunca konuştuklarımız hakkında düşündüm. Mimar da bu mantığı yemişti ki, oraya eşek olmuştu. Bir mimarı kandırmak için de bunlarda yeteri kadar böyle yemlerin var olabileceğini kabul etmek gerekir. Soru öyle bir şekilde soruluyor ki, Allah’ın kudreti ve kadiri mutlaklığı insan mantığıyla kıyaslanarak ölçülüyordu. Bir insanın böyle bir soruya cevap verebilmesi için, önce Allah’ı ve gücünü bilmesi lazım. Bizler ise kendi gücümüzü, çocuklarımızın yeteneklerini, koynumuzdaki eşimizin ne olduğunu ve neler yapabileceğini tam olarak bilemezken, Allah’ın bütün kudreti hakkında nasıl O’nu bir ölçüye sokabiliriz!
Bütün atom çekirdeklerinin içindeki enerjide ve daha bilmediğimiz ve görmediğimiz her yerde gözü olan biri hakkında konuşuyoruz, bütün bunları yaratıcısı. Eğer Allah o kadar büyük bir taş bile yapsa, o taşın bütün moleküllerine, atomlarına kadar zaten Allah’ın enerjisinin varlığını taşıyor. Bütün o taşın içindeki hareketleri, canlıları, gelişmeyi yönlendiren yine Allah’ın kendisiyse, biz bunları anlayabilir miyiz? Yeryüzünün üzerindekileri değil, yerin altındaki şeylere kadar yaratan ve onlara hâkim olan yine kendisi. Bunların yanında bütün yeryüzü ney, bütün uzay ve evren ney? Hepsini yaratan ise Allah; soğuk buzulları yaratıp, suyu en keskin kayadan daha sert edip donduran, en katı maddeyi, demiri, tuncu eritip suya çeviren, güneşi yaratan da kendisi; onları atomdan daha küçük parçalarına kadar görüp, bir de bunları programlayan yine kendisi. Biz bunları lafta söylüyoruz, anlıyor muyuz? Çok küçük olan sivrisinek gibi bir canlıyı yaratabilir miyiz? Şimdi genlerle insan ve başka canlılar yapılıyormuş. Olan şeyi yapmak bir ağacı aşılamak gibidir. Bir ağacın nasıl aşılandığını bilenleriniz muhakkak anlar. Mesela kırmızı gülle beyaz gülü düşünecek olursak, bunların birinden alınan bir parçayı öbürünün içine yerleştirmek, her okuma yazma bilmeyen bir çiftçinin dahi sol eliyle yaptığı bir şeydir. Ve o kırmızı gülün yanında, aynı dalda bir de beyaz gülün çıkmaya başlaması, onu yapan insanın değil, onu o şekilde yaratan Allah’ın mucizesidir. Bizler ancak şimdiye kadar ne yaptıysak Allah’ın yarattığı şeylerden faydalanarak yapıyoruz. Yani, olan şeylerden bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama yaratmıyoruz.
Yaratmak ve yapmak kelimeleri üstünde de durmalıyız. Mesela “yaratıcı insan” terimini çok kullanırız. Aslında bunu alışkanlıkla yapıyoruz. Yapıcı demek daha doğru olur. Bununla o kişinin ne kadar yetenekli olduğunu vurgulamak isteriz. Aslında yaratmak sadece Allah’a ait bir özelliktir. Çünkü yaratmak hiç olmayan bir şeyi meydana getirmektir. Mesela Allah’ın Mukaddes Kitapta insanı topraktan yaptığından bahseder. Bu işi yapma ve yaratma kelimelerini ayırarak anlatır. Tekvin 2:3 ve Tekvin 1:26’da geçen bu ayetler Türkçe Mukaddes kitabın Yeni Tercümesinde nedense bütün tercümelerin dışında olan bir kelimeyle “yaratalım” kelimesini kullanmış ki doğru değildir. Olsun, bu sadece ayrıntılı bir bilgi, korkmayın ölüm kalım meselesi değil. Tercüme işlerinde işte bu gibi hatalar daima yapıldı ve buna da Allah müsaade etti. Fakat “Allah’ın sözleri değiştirildi, hiçbirine inanma” demek başka şey; “bunları araştırıp doğrusunu bul” demek bambaşka. Kelimeler üzerinde durarak kafanızı karıştırmak istemem, fakat bazı şeyleri ayırt etmenize yardımcı olmak istiyorum.
Daha sonra Allah ruhundan vererek Âdem’in burnuna yaşam soluğunu üfledi demekle, onu yarattığını kastediyor. Allah insanı topraktan yaptı demekle, insanın ham maddesinin toprakta bulunduğu ifade ediliyor. Bir şeyler var ve ondan insan yapılıyor, yani olan şeylerden. Tabii ki var olan o şeyi de önceden yaratan yine Allah. Olan bir şeyden meydana getirme işine yapmak denirken, hiç olmayan bir şeyi meydana getirmeye de yaratma deniyor. Ben tüm kutsal kitaplardan bu anlayışa sahip oldum.
Bir ilim adamı, insanın 20 aminoasitten meydana geldiğini iddia edip, hayatı boyunca da ancak bunların dördü üzerinde yaptığı deneylerde başarılı olduğunu sanmış. Ben inanıyorum ki bütün bu elde edilen maddelerle 20 si de bulunsa, daha ileriki zamanlarda bir insan bile yapılabilir. Fakat hayat nasıl verilecek? O insanı yaşatmak için olan enerjinin kaynağı nereden gelecek? O insana ruhu kim verecek? Her şey kalbin pompasıyla olmaz ki! Bir Mezmurda (Zebur) şöyle yazıyor:
Yüzünü gizlersin, onlar şaşırırlar; soluklarını alırsın, ölürler, ve topraklarına dönerler. Ruhunu gönderirsin, yaratılırlar; ve yerin yüzünü tazelersin. Mezmurlar 104:29-30
Demek ki bir insanı yaratma işi Allah’ın verdiği ruhtan oluyor. İnsanı yapma işi ise; olan şeylerden meydana getirmek demek. Mesela ağaçtan masa yapılır. “Masa yarattım” denmez, ama “yaptım” denir. Çünkü masanın ham maddesi olan ağaç zaten var. O masa, var olan şeye şekil vererek yapılmıştır. Kutsal Kitaplarda, bunların hiçbiri olmadan, bir hiçten yapılan şeye ise yaratma deniyor ki, bu da sadece Allah’ın bir özelliğidir. Bu özelliği Allah istediğine verdiği gibi geri de alabilir. Yeryüzünde insanı var edebilecek bileşimlerin ve karışımların olduğu kesin. Buna ispat olarak birkaç ayet de var.
Mesela Nuh’un günlerinde gökteki yaratıklar ki, kitap onlardan Allah oğulları diye bahsediyor. Bunlar insan kızlarının güzel olduklarını görüp kendilerine zevklerine göre insan bedenleri aldılar ya da yaptılar. Bu konuda o meleklere Allah yardım etmiş olamaz, çünkü bu Allah’ın iradesine uygun değildi. Hem Allah’ın kendisinin karşı geldiği bir şeyde onlara neden yardım etsin ki? (Yaratılış 6:1-4 Bu konuda ise 4’üncü ayete Türkçe yeni çeviri dipnot vermiş. Bu sefer de yeni çeviri eski çeviriye nazaran daha açık anlaşılır bir şekilde tercüme edilmiş. O dipnotta da bunların melek olabileceklerini kabul ediyor)
Peki, melekler bu insan bedenlerini nasıl aldılar?
İnsan yapılırken Melekler Allah’ın yanındaydı. Onlar bunu gördüler ve biliyorlardı. Bu şekilde insanı da yaptılar.
Peki, o vücudu nasıl harekete geçirip can verdiler?
Melekler zaten ruhi yaratıklar. Ruhlarıyla yaşayan insan ve hayvan bedenlerinin içine girmelerinin hiç de zor olmadığını İncillerde devamlı okuyoruz. (Luka 8:26-39 ve 11:14-16) Yaşayan insanın bedenine girebilen melek, yaşamayan insanın da bedenine girip ruhuyla o vücuda hayat verebilir. Bu durumda melek o insanı yaratmış olmuyor, yapmış oluyor, çünkü kullandığı, meydana getirdiği her şey yeryüzünde zaten mevcut.
İnsanda olan ruh onun kendi bedenine bağımlıdır. Meleklerde ise bu sorun yok. Yaratılış itibariyle meleklerin bizlerden çok farklı ve de güçlü oldukları kesin. Bazıları yaratılış kitabındaki 6:1-2’deki, “Allah oğulları” denen ayetle insanları kastettiğini yorumlamak istiyorlar. Evet, Allah insanlara da “siz Allah’ın Rabbin oğullarısınız” dedi. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 14:1; Romalılar 8:14) Bu ayetler ile Allah’a makbul olmak kastedilir. Yoksa onların hepsinin bedensel babalarının Allah olduğu anlamı çıkarılmamalı. Meleklerin insan kızlarıyla evlenmeleri ise, tam tersine Allah’a karşı makbul olmayan bir davranıştı. Bu yüzden bu ayetteki Allah oğulları sözü onu kastetmiyor. Onlar harfi anlamda melektiler, insan değil. Onların bizler gibi bedensel babaları yok. Ya da birbirleriyle evlenip insanlar gibi üreme imkânına sahip değiller. (Matta 22:29-30) Direk Allah tarafından yaratıldılar. İtaat etmeyip, günahkâr oldular o ayrı. Çünkü hem Tekvin 6:1-4 hem de 2.Petrus 2:4-5 de Nuh’un zamanındaki bu söz dinlemeyen meleklerden bahseder. Onların bu şeylerle günah işlediklerini vurgular. Zaten günah işledikleri o kadar kesin ki, yoksa Nuh gemiye girdiğinde, bu insan bedeni almış meleklerin de o gemide olmaları gerekmez miydi? Oysa onlar tufanın gelmesiyle o bedenleri bırakıp tekrar göklerdeki ruhi hayata geri döndüler. Şahitler de bu konuda benzer bir öğretiye sahiptir.
Bütün bu konuyu o mimarın sorduğu soru üzerine açtım. “Allah kendinden büyük taş yaratabilir mi?” Ya da bu mantıksız mantığı çoğaltacak olursak: “Allah kendi kendini yok edebilir mi?” Alaattin’in hikâyesinde olan şişenin içindeki dev gibi. O dev, şişenin içine girebiliyor ama şişeye mantar kapanınca dışarı çıkamıyor! Bunlar insan mantıkları, masallar. Bizler Allah’ı ve O’nun yeteneklerini, verilen örneklerde olduğu gibi kendi kafamızdaki sınırlı bir bilginin içine sokamayız. Kadiri Mutlak, yani her şey O’nun için mümkün demek de Allah her şeyi yapabilir anlamına da gelmez. Mesela Allah kendi kendini, ya da verdiği sözü hiçbir zaman inkâr etmez. O zaman hemen “Hah! İşte Allah kadiri mutlak değil” denemez. Ya da Allah yalan söyleyemez. İsterse söylemez mi? İşte bu kendi kendini inkâr etmek gibi olur. Mesela İncil-Titus 1:2 ayetinde şöyle yazıyor:
Yalan söyleyemeyen Allah’ın ezelden vaat ettiği…
Bu ayet bize Allah’ın Kadiri Mutlak olmadığını mı ispat etmiş oluyor? Böyle bir şeyi yapamadı demek ile Allah’ın Kadiri Mutlak olma özelliği mi kaybolur? Tam tersine, fakat Kadiri Mutlak sözünden biz ne anlıyoruz, işte bu önemli. Her şeye gücü yeter, O’nun için imkânsız şey yok demekle; Allah’ın kendi prensiplerinden ve doğruluğundan vazgeçip, kendi kendini intihar edecek bir Allah olması da kastedilmiyor.
O mimar da zaten bu sözün saçma olduğunu vurgulamak istedi. Aynı zamanda verdiği bu örnekle benim de Kuran hakkında saçmaladığımı ima ediyordu. Şahitlere göre onlara karşı gelen her düşünce ve inanış zaten saçmadır. Allah’ın sözleriyle olan ispatlarıma cevapsız kalmalarına karşı bana böyle bir damga vurdu. Bununla aslında bir insanın bütün düşünce ve mantıklara kapalı olup, dediğim gibi “sadece kendi inancından başka bir doğruluk olamaz” demek istediğini belki de bilmeden belirtmiş oldu. Bu zihniyet bu mantık, insanların ne kadar fanatik olabileceğine dair bir kanıt değil midir? Çünkü bu mantığın altında yatan amaç o. O yazı serisiyle kelime oyunu yapan aslında kendileriydi. Hani “akıllı hırsız ev sahibini bastırır” diye bir söz vardır ya, işte bu mimarın düşüncesi de bana göre öyleydi. Söylediği o örnekle kendilerini suçlamaları gerekirken, bunlar beni veya Kuranı suçlamaya çalıştılar. Neden çok basit; çünkü onlara göre Kuran hiçbir zaman Allah sözü olamaz!
Bir insan karşısındakine o an hemen cevap veremeyebilir. Hatta bu konuda bilgisi de yetersiz kalabilir. Benim bu konudaki amacım da zaten onların hatalarına meraklarını uyandırmaktı. Fakat ne söylenirse söylensin, bütün düşünce ve fikre, hatta kendilerinin inandıklarını söyledikleri o kitaplardan olan ispatlara da karşı gelip: “Sen ne kadar ispat da etsen doğru olamazsın” demek bence hiçbir zaman cevap değildir. Ya da pişkin pişkin: “Biz sadece Mukaddes Kitap hakkında yaptığımız yanlışlıkları düzeltiriz” demek ise bence daha bir yüzsüzlüktür. Bir hata varsa, hele Allah’ın adına leke de getiriyorsa, bu muhakkak düzeltilmelidir. “Biz Kurana inanmıyoruz diye Allah’ın adına leke mi getiriyoruz” demekle kurtulunamaz. Başından beri dediğim gibi, bu insanlar aslında Kuranı değil, eğer orada bir hakikat var ise, bunu kötülemek ile ellerinde tutukları o Mukaddes Kitabı da kötülemiş oluyorlar. En azından inandıklarını söyledikleri şeye leke getiriyorlar ise, bu Allah’ın adına leke getirmek demek değildir de nedir? Hem de özürleri olmayacak bir biçimde.
O mimarın söylediği kelime oyunuyla ilgili mantığa tekrar dönmek istiyorum. Eğer insanların bu mantıkta olması bekleniyorsa, en azından ellerinde Mukaddes Kitapla kapı kapı giden o Yehova Şahitleri hangi yüzle ve mantıkla o insanlara: “Bakın, burada yazılanlardan ötürü bizim yolumuz doğru” diyebiliyorlar? Karşısındakine ne söylerse söylesin ne kadar ikna etmek için uğraşırsa uğraşsın, o kişi de mimarın yaptığı gibi diyemez mi: “Ben sana cevap veremiyorum diye bu senin doğru olduğunu ispat etmez”!
Hâlbuki araştır, cevap ara, soruştur, “bilmiyorum” de, fakat o kişiyi ters elinle dinlemeden ittirme. Böyle mantık sahibi insanlar ne Musa’yı dinler ne İsa’yı dinler ne Muhammed’i dinler. Dolayısıyla ne de Allah’ı dinler. İsa neden vaaz ediyordu? İnsanları düşündürücü o soruları neden soruyordu? Neden onların haksızlıklarını gözler önüne serip de bu işleri yapanları suçladı? Fakat İsa’ya ve Allah’ın peygamberlerine inanmak istemeyenler de aynı o mimar gibi bir mantığa sahiptiler. “Sana cevap verilmeyecek bir mantıkla konuşuyorsun ama bu senin haklı olduğunu ispat etmez. Allah kadiri mutlak mı değil mi? Eğer kadiri Mutlak ise yerinden oynatamayacağı bir taş yapabilir mi? Sen de bu kafadaki insanlara benziyorsun, işte bu kadar. Konumuz kapanmıştır”. Ne kadar kolay değil mi?! Bu cevapla her ağzı tıkarsın. Bütün dinler utanmadan ve de bu mantığa inanarak “bizden başka doğru olmaz ve de olamaz, hatta kimsenin buna hakkı bile yok” demek isterler.
Ya herkes böyle o mimar gibi düşünmeye başlarsa? O zaman Şahitler kimi kendilerine çekebilir? Herkesten araştırma ruhu, anlayış, sağduyu, objektiflik bekleyen bu din, bunu insanlardan kapı kapı giderek arıyor, fakat kendisi hiç göstermiyor. Ne yüzle insanların kapılarını çalıyorlar? Onları bir de kendilerine inandırmaya uğraşıyorlar, utanmadan ne yüzle?! Böyleleri için İsa bakın yine ne diyor:
“Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak. Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği (kalası) fark etmezsin?
Senin gözünde mertek (kalas) varken nasıl olur da kardeşine, “İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım” dersin? Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği (kalası) çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.” Mat 7:1-5
İşte benim Amerika yolculuğumun ana fikri bu oldu. Sanmayın ki ben o insanları bırakıp da hemen onlardan uzaklaştım. Yine dediğim gibi o kadar kalın kafalıyım ki, ta ki onlar artık beni kovup ve benimle konuşanları mimleyip, hatta o kişileri benimle konuştu diye aralarından atana kadar ben onlar hakkında kötü bir şey düşünmedim. Ancak onların saçmalıklarını da hiçbir zaman kabul etmedim. Böyle olmasına rağmen, her şeylerine evet demeyen ben bile onların bazı saçma öğretilerinin esiri olduğumu zamanla fark ettim.
İnsanları aldatmak ve onları kullanmak hiç de hoş değildir. Bu gibi olaylar insanlarda nefret uyandırır. Ben şahsen ki, çok şükür demeliyim, hiçbirinden nefret etmedim. Bu da onların çirkin özelliklerini, uygulamalarını, ikiyüzlülüklerini, kanlarına girip onca insanlara yaptıkları ya da sebep oldukları şeyleri kabul ediyorum, ya da hoş görüyle bakıyorum anlamına gelmez. Onların bu özelliklerinden nefret ediyorum. Benim çocuğumun dahi nefret ettiğim özellikleri vardır. Fakat bu şahsen ondan nefret ettiğim anlamına yine gelmez. O çirkin yanını sevmem, kötülerim ama onu severim ve iyi yanlarını da överim. Herkesin benim gibi düşüneceğini, daha doğrusu inanacağını da sanmıyorum. İyi ki de öyle. Yoksa bütün insanlar robot gibi aynı olup, yeryüzü ne kadar can sıkıcı olurdu. Ben böyle özgürlük vererek inanılması gerektiğini Allah’tan, peygamberlerinden, Mesih’ten öğrendim. Onun için bu insanların ateşle oynadıklarını vurgulamak istiyorum. İnsanları bu kadar aptal, dangalak ve eşek yerine koymak iyi değildir. Şahsen onların yerinde olmayı hiç arzu etmem. Vay onların başına! (Luka 10:10-14)
Yazdıklarımla bu dinin sadece bir Kuran hakkındaki inanç ve düşünüşleri yanlıştı diye düşünmeyin. Ben en önemli olan bir o konuyu seçtim. Bu insanlar başkalarına kendilerini dinletip, yine bütün herkesi de yanlış gösterirlerken, kendilerine karşı yapılan küçücük bir eleştiriye tahammül bile edemezler. Ben onlarla on beş dakikalık bir düşünceyi konuşana kadar canım çıktı, gerisini siz düşünün. Peki, Şahitler böyle de öbürleri nasıl? Bence bunların hepsi böyle rezil.
Bu olaylardan sonra aradan epiği bir zaman geçti. Yaklaşık dokuz sene. Bernd’i ara sıra yine görüyordum. Dediğim gibi ben onların sadece Kuran hakkındaki değil, inandıkları kitap hakkındaki öğretilerinden de birçok saçmalıklar göstermek için uğraşmışımdır. Bunu çevremde gördüğüm her Şahitle de konuşarak yaptım. Bunlarla benden daha da çok uzaklaşıyorlardı.
Bir gün Bernd’le sohbetimizde: “Sence ne yapılmalı” demişti. O inanmıyordu, bu insanların benim anlattığım gibi taş kafalı fanatikler olabileceğini hiç kabul etmiyordu. Ben de: “Sen en azından Allah’ın geleceği her zaman gördüğüne inanıyor musun?” dedim. Çünkü Şahitlerin Allah’ın geleceği görmesi hakkında saçma, karışık ve komik öğretileri vardır.
Bu geleceği görmede Allah’ı bir Radyo ya da televizyon kanalına benzetirler. İsterse görür isterse görmez diye de lastikli bir örnek verirler. Çünkü Mukaddes Kitaba göre bu öğretiyi ispat edemeyeceklerinden dolayı, böyle lastikli bir öğreti seçmişlerdir. Görmüyor deseler olmayacak, çünkü tersini ispat eden bir sürü örnekler var. Görüyor deseler, bu sefer kendi öğretilerinin saçmalığı ortaya çıkacak. Bence yine de bilgisizliklerinden, yüreklerinin bozukluklarından dolayı ve “her şeyi biz biliriz” gururu ve kendini beğenmişlikleri ile böyle saçma bir öğreti yaydılar. Bernd ile bu konuda çok konuşmuştum. Açıkça söyleyemese de Allah’ın her zaman geleceği gördüğüne inanmıştı. Ben de o sohbetimizde, mesela onun bu konu hakkında bir mektup yazabileceğini vurguladım. Hem bu onun görevi değil miydi? İnsan yıllarca beraber olup inandığı bu insanlara, eğer onların bir hatası var ise, yardım etmesi de gerekmez miydi? Bu tesadüfen ortaya atılan düşünceye Bernd sarıldı. “Ben yazacağım” dedi. Bernd bir iş yapmakta biraz ağırdır. Daha doğrusu herkes gibidir. Para getiren, zevk alacağı şeyler konusunda süratliyken, pek öyle hoşuna gitmeyen, ya da riskli işlerde çok yavaştır. Aradan zaman geçti ve ben hep soruyorum, “Ne oldu, mektubu yazdın mı?” diye. Sonunda benimle beraber kısa bir mektup yazıldı. Ben yine de uyardım: “Bak Bernd, bu mektubu yolladıktan sonra bu adamlar seni aralarından atarlar. Kayın pederin, kaynanan, karın ve daha çevrende ne kadar Şahit var ise sana problem olur” diye hep uyardım. O güldü ve: “Bir kere toplantılarda ihtiyar benim ve bu mektubun cevabı bana gelecek” dedi. “Bu mektup üzerine onlar seni atmak isterler ise, cevabi sana da gelse başkasına da gelse, yine de değişmez” dedim. O benim bu sözlerime inanmıyordu. Bu sözler ona sanki şaka ediyormuşum gibi geliyordu. O içinde bulunduğu organizasyon hakkında hiç negatif bir şey düşünmüyordu ki. “Böyle bir şey için insan atılır mı hiç?” diyerek gülüyordu. Nitekim mektubu yolladı. Çok kısa bir zaman içerisinde ihtiyarlık görevinden aldılar. Eğer korkup da geri çekilmeseydi daha o zaman atılacaktı. Onların kural ve şartlarına evet dedi de işi biraz da olsa bununla uzatmış oldu, ama ihtiyarlık görevinden hemen aldılar. Ben onun Şahitlerin yönetim kurullarına gönderdiği bu mektubu aşağıda yayınlıyorum. O ihtiyarlıktan alındıktan yaklaşık beş sene sonra bu mektubu benim düzenlediğim Internet sayfasında, «http://mesias.de » de “Bir Mektup” adı altında yayınlandı diye bu sefer aralarından tam attılar. Mektubu aşağıda, o Internet sayfalarında olduğu gibi alarak yayınlıyorum. Nerdeyse kırk yaşına kadar Yehova Şahidi olup, yaklaşık 15 senesini öncülük yaparak geçirmiş ve bunlara hizmet vermiş bu insanı, «Allah geleceği her zaman görüyor» dedi diye, onlara göre bu insan artık ölüm oğlu oldu. Doğru, o insanların gözünde öldü, fakat Allah’ın gözünde yaşıyor. Bernd yaptığı bu işle o zamanlar kurtuluşa giden yolda ilk adımları atmış oldu diye düşünüyordum. Fakat o da maalesef kurtuluşa giden yolda değil de her onların aralarından çıkanlar gibi, bu dünyanın yolunda, zevklerinde, yıllarca gizli gizli özlemini çekip de yapamadığı arzularının peşinde gitme yolunu seçti.
Bernd’in o zaman atılmasına neden olan mektup aşağıda, karar yine sizlerin, bizzat her şahsın kendinin. Yazdığım bu şeylerle, bahsettiğim bu dininin nasıl meyveler verdiğine yine sizler karar verin.
Bernd’in Mektubu
Sevgili Kardeşler;
Bu mektubumla sizlere, beni uzun zamandır meşgul eden bir soruyu sormak istiyorum. Önce bir müddet bu konuyu kendi haline bırakmayı düşünmüştüm. Mukaddes Kitap okuma programındaki İncil`in Romalılar 14:23 deki ayeti beni bu mektubu yazmaya zorladı. Orada: “İmana dayanmayan her şey günahtır” der. Ben de Neckarsulm-Türk cemaatinde bir ihtiyar olarak yaptığım hizmetle, kardeşlere öğretmen durumunda da olduğumdan dolayı, öğrettiğim şeylere en azından kendimin de iman etme gerektiği inancındayım.
Benim sorum, Yehova’nın geleceği görmesiyle ilgili. Bu soruyla ilgili yayınlardaki kitap ve dergilerde ne yazık ki bu konu hep; geleceği görmeyle-önceden belirleme bir arada karıştırılmış. Hatta bu cümle Almanca “Einsichten” kitabında önceden belirleme altında bulunurken, sohbet konuları kitabında çok basit ve anlaşılır bir biçimde, bu ikisinin birbiriyle hiçbir bağlantısı olmadığı yazmaktadır. Bu teori, Yehova Allah’ın insanların yapacağı şeyleri önceden belirlemesi ne mantıkla ne de Yehova’nın sevgisiyle bağdaşır. Fakat tam tersine, geleceği görmesi ve bu özelliğini kullanması sevgisinin bir işaretidir. Bundan dolayı Gözcü Kulesindeki makalede, benim için tam anlamıyla anlaşılmaz şu sözler yer alır: (Almanca Wachtturm sayısında 53/s.468 paragraf 13)
“…O geleceği bilme yeteneğini, yaratıklarının işine karışmak için kullanmaz. O kuşkulu, şüpheli, devamlı yaratıklarının düşüncelerinde, amaçlarında ve yüreklerinde kusur aramak ve onlara zorluk çıkarmak isteyen bir Tanrı değildir”.
Neden burada geleceği görmek kötü bir şey olarak gösteriliyor? Tam tersine, “toplumlarla ilgili konuda uyarılarını bildirmesi, insanlığa gösterdiği merhametini ifade ediyor” demek varken! Konuyla ilgili 15.04.1998 Almanca Wachtturm’un devamında, İbrahim’in oğlunu kurban etme olayı ispat olarak kullanılıyor. Buna tam katılamıyorum. Yehova yarattıklarını çok iyi tanıdığından dolayı, sadece İbrahim’in yürek tutumunu bilmesi dahi, Allah’ın önceden O’nun nasıl davranacağını bilmesine yeterli olurdu diyebiliyoruz. Kaldı ki geleceği gördüğünü de hesaba katarsak...! Fakat Yehova’nın yine de:
“...şimdi Tanrıdan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin” (Tekvin-Yaratılış 22:12) demesi Allah’ın önceden İbrahim’in ne yapacağını görmediği anlamına gelmez. (Söyleyen de aslında Yehova değil melekti)
Mukaddes Kitapta bunun gibi birçok örneklere rastlamamız mümkün. (Ör: Yehova Âdem’in günahından sonra Âdem’e: “Neredesin?” demesi / ya da Kain’e: “Kardeşin nerede?” demesi gibi (Yaradılış-Tekvin 3:9; 4:9). Eğer biz Allah’ın her şeyi önceden gördüğü bilgisiyle yola çıkacak olursak, tabii ki bazı temel sorular da ortaya çıkacaktır.
Soru: Allah Âdem’in yasak meyveden yiyeceğini biliyor ise, neden onu yasak ediyor?
Birçok kişiler için bu, amaçsız bir yasak olarak gözüküyor. Fakat Âdem kâmil (kusursuz) olarak Allah’ın suretinde benzeyişine göre yaratıldı. Eğer o, Allah’ın emrine itaat etmediyse, bu kimin suçudur? İlerde Allah yeryüzüne Âdem gibi kâmil olan birini, İsa’yı gönderiyor. O da birçok denemelerde, zorluklarda, ölüme kadar dayanması, Allah’ın haklı olup, Âdem ile ilgili konuda yanlış bir şey yapmadığının bir ispatıdır.
Yehova ikisinin de geleceğini gördü. Neden bu geleceği görmek Allah’ı suçlu yapsın? Bizler de çocuklarımızı itaat etmeye teşvik etmiyor muyuz? Her zaman bizlere itaat etmeyeceklerini bildiğimiz halde. Hezekiel peygamber İsrail halkını uyarmalıydı. Hâlbuki «kimsenin O’nu dinlemeyeceğini» Yehova Allah önceden bildiği halde! (Hezekiel 3:7) Başka bir örneği de Musa’nın Tesniye kitabında 31:16-19, 29 da görüyoruz. Yehova’nın İsrail halkından öğrenmesini istediği ilahinin sözlerinde de bu gerçek açıkça ortada. Allah İsraillilerle bir antlaşma yapıyor. Onların bu antlaşmaya sadık kalmayacaklarını bildiği halde, yine de böyle bir antlaşma ahdinden uzak durmuyor. Musa’nın ilahisi İsrail halkına karşı bir şahadet olacaktı. Bununla da Yehova bütün suçlamalardan arınmıştır. Bütün bu prensiplerden dolayı Allah şahıslarla da aynı şekilde niye ilgilenmesin? Hem de Mukaddes Kitapta bunu yaptığına dair birçok işaretlerin olmasına rağmen. Örneğin Musa’nın abisi Harun’un iki oğlu, Nadab ve Abihu’nun özel bir ayrıcalıkla babaları Musa ve kavımdan seçilmiş 70 önderle (ya da ihtiyarlarla) birlikte dağda Allah’ın yüceliğini görüp, O’nun önünde yemek yemeleri. (Çıkış 24:1,9-11). Kısa bir zaman sonra da Harun’un bu iki oğlu Allah’a hizmetlerinde laubalice yanlış bir ateş buhuru getirirler! (Çıkış 10:1) Allah’ın onlara gösterip verdiği bu ayrıcalıklara rağmen, laubali bir ruhla davrandıklarından dolayı Allah bu iki kişiyi gökten ateşle öldürmekle, açıkça onların ölümü hak ettiklerini gösteriyor. Yine bu konuda kimse Allah’ı suçlayamaz.
Âdem’in itaatsizliği de bunlara benzer bir örnektir. Hem sizlerin kastetmek istediği gibi, Yehova gelişen bu olaylarda hiçbir zaman şaşırmamıştır. Tam tersine, resul Pavlus Romalılara mektubunda: “Çünkü yaratılış amaçsızlığa teslim edildi. Bu da yaratılışın isteğiyle değil, onu amaçsızlığa teslim eden Tanrının isteğiyle oldu” (Rom 8.20-21) diye yazar. Peki neden? Pavlus cevabı yine İncil de Romalılara yazdığı mektubun Bap 9:19-24 ayetlerinde veriyor.
Biz Allah’ın kötülüğe neden müsaade ettiğini biliyoruz. Bu Âdem’in günahının, Allah için beklenmeyen bir sürprizinden dolayı olmadı. Tam tersine, Allah kesin ve kalıcı çözüm getirmek için bu yolu seçti. Gözcü kulesinde (Almanca 53s.469 paragraf 14 de): “Yehova amacını gerçekleştirirken tek tek şahıslarla ilgilenmek zorunda değildir” diye yazıyor. Tabii ki doğru, ama bu konuda şahısları bir bahçıvanın haşeratlarla ilgili tutumuna benzetmesi Mukaddes Kitaptaki ruha hiç mi hiç uymaz. Hatta İsa: “Bütün saçlarınız sayılıdır” demişti. Mukaddes Kitapta ise, Yehova kullarının yaptıklarına dikkat etmesiyle, onlara değer verdiğini görüyoruz. (Ör: Allah Şeytana: “Eyub’a baktın mı? Dünyada onun gibisi yok” demesi bütün dünyadaki insanlığı tanıdığının yine açıkça bir ispatıdır. Yoksa böyle söyleyemezdi (Eyub 1:8). İlya peygamber de Baal’a tapınanlara meydan okurken, kendisinin ve kavminin Allah’ın gözünde değersiz bir haşere olmadığını çok iyi biliyordu. Tam tersine, Yehova’nın O’na yardım edeceğinden şüphe etmedi. İlya’nın bu meydan okuması, sahte tanrılara tapınanların acizliğini göstermekti.
Eğer Mukaddes Kitabı başından sonuna kadar okuyacak olursak, Allah’ın ister şahıslar ister toplumlar üzerinde geleceği görmemesi, ya da görmek istememesi diye küçücük bir işarete bile rastlayamayız. Yehova Allah’ımız zamanın emri altında değil, zamana hâkim olarak onun üstündedir. Hem neden O bu özelliğini daima değil de ara sıra kullanıyor olsun? Çok mu meşgul? Böyle bir şey Allah için söz konusu olabilir mi? Yeri, göğü ve onlarda olan, görünen ve görünmeyen şeyleri yaratıp, daima varlıklarını sürdürmesini O sağlıyor ise; biz nasıl böyle düşünüp O’na sınırlar koymaya kalkıyoruz! O’nun geleceği görmesi, yeteneğinden ziyade, sahip olduğu sevgi, merhamet, kudret, adalet gibi bir özelliğidir. Bu özelliklerini de ara sıra kullanan bir Tanrı işe hiç değildir. O bu özelliklere her zaman sahiptir ve de kullanır. Yehova’nın bazı şeyleri neden yaptığını anlamayabiliriz, ama bu bize O’nu sınırlara sokma hakkını vermez ki. Aslında Allah’ın geleceği önceden görmesi, daha çok O’nun sevgi dolu ve hikmetli olduğunu gösterir.
Basit bir örnek belki de bunu görmemizi sağlayacaktır. Bir aile babası bir haftalığına yolculuğa çıkar. Kendi zaruri ihtiyaçlarını karşılaması için, evde yalnız kalacak oğluna para bırakır. Baba, oğlunun bu parayı amacına uygun kullanmayacağını bildiği, hatta emin olduğu halde. (Oğul bu yüzden belki birkaç gün aç bile kalacaktır) Fakat babanın bu durumu bilmesi onun eve hiç para bırakmadan gitmesini mi gerektirir? Fakat oğlunu önceden uyararak “bu para sana bir hafta rahat yeter. Onu amaçlı kullanıp kullanmamak senin elinde” der. Oğul ne kadar babasının uyarısına göre davranmasa da fakat bu oğul babasını hiçbir zaman suçlayamaz. Tam tersine, babasının sözlerinden onun haklı olduğunu kabul edecek, belki de gelecekte ders almış olacaktır. Bu örneği destekleyen bir ayet de Romalılar 3:3-5 de yazar. Orada:
“Peki, kimi Yahudiler (tüm insanlar da denilebilir) güvenilmez çıkmışsa ne olur? Onların güvenilmezliği Tanrının güvenilirliğini ortadan kaldırır mı? Kesinlikle hayır! Herkes yalancı olsa bile, Tanrının doğruyu söylediği bilinmelidir. Yazılmış olduğu gibi: “Öyle ki, sözlerinde doğru çıkasın ve yargılandığında davayı kazanasın.” Ama bizim haksızlığımız Tanrının adil olduğunu ortaya çıkarıyorsa ne diyelim? İnsanların diliyle konuşuyorum: Gazapla cezalandıran Tanrı haksız mı?” der.
Yehova’nın sınırsız geleceği görmesiyle ilgili başka bir soru da:
-O zaman Allah niçin Saul ve İskariot’u seçti? Onların sonunda neler yapacaklarını bildiği, gördüğü halde.
Bir bahçıvan bahçedeki bir ağacın hastalığını önceden fark etti ise, o ağaçtaki meyvelere ve Bahçedeki ağaçlara zarar vermediğini gördüğü müddetçe onu kesmeyecektir. Yuhanna 15:1-2 de:
“Ben gerçek asmayım ve Babam bağcıdır. Bende meyve vermeyen her çubuğu kesip atar, meyve veren her çubuğu ise daha çok meyve versin diye budayıp temizler.” diye geçer.
Aynı şekilde Saul ve İskariot seçildikleri zaman, faydalı iyi insanlardı. Yehova niçin o zaman onların bazı haklarını kıssın ki? Bu insanlarda ancak haksızlık buluncaya kadar, kaldı ki o zamana kadar bir de onlar iyi insanlarsa. Mesela Saul’u düşünecek olursak, seçildiği zaman kavminin içinde, ondan bu iş için daha iyisi olmadığı da kesindi.
Bütün bunlardan dolayı yine Allah’a hiçbir haksızlık yükleyemeyiz. Tabii ki böyle geniş bir konuyu iki sayfalık bir mektupla tam açıklayamayız. Ancak ben bu mektupla birkaç temel konulara değindim. Ben “Allah’ın geleceği ara sıra görmesi, ya da görmeyi isterse görmesi” düşünce ve öğretisine inanamam. Kardeşlerle konuşmalarımdan da birçoklarının benim gibi bu yönde inandıklarını ve düşündüklerini görüyorum.
Sizlerden ricam, lütfen bu konuyla ilgili tekrar Allah’a dualarla ilgilenmeniz olacak. Özellikle Gözcü kulesindeki o açıklamayla. (Wachtturm 15.4.98 Almanca)
Sizlerin kardeşlik sevgisi dolu cevabınızı bekleyen, kardeşiniz ve hizmet arkadaşınız.
Kısa Bir Açıklama:
Yehova’nın Şahitleri Allah’ın her zaman geleceği gördüğüne inanmazlar. Âdem’in suç işleyeceğini önceden bildiğini kesinlikle reddederler. Bu konudaki görüşleri Mukaddes Kitaba dayanmadığı gibi, açıklamaları da Hıristiyan âleminin üçlüğe inanmaları gibi karışık ve anlaşılmazdır.
Bu mektubu yazan kişiyi de hemen ihtiyarlık görevinden alıp, bütün cemaatin önünde bu inancından dolayı azarlamışlardır. Eğer bu konuyu açıkça konuşursa da ilişkisinin tümüyle kesileceği tehdidiyle. Sonunda da bu yazının «http://mesias.de» de yayınlanması nedeniyle kendileriyle olan ilişkisinin kesildiğini iki kere ilan ettiler! Bu konu için sadece bir tek ayette bizden, binlercesinin içinden:
Tanrının görmediği hiçbir yaratık yoktur. Kendisine hesap vereceğimiz Tanrının gözleri önünde her şey çıplak ve açıktır. İncil-İbraniler Bölüm 4:13ayeti.
Bernd için nasıl bir hayatın başladığını artık sizler düşünün. Çünkü neredeyse onun bütün akrabaları, karısı ve tüm yakın çevresi Yehova Şahididir. Fakat ne olursa olsun Bernd özgürlüğe giden adımı atmış oldu. Bunun tadını alan biri, bir daha zor eşek olur. Ya da pişman olur geri döner tam eşek olur! Bütün bunlar Bernd’in saikına, yani yürek tutumuna bağlı şeyler. Bu sözler yalnız Bernd için değil, Bernd ve Bernd gibi olan tüm insanlar için geçerli.
Mahkeme Tutanakları
http://mesias.de de yayınlandı
Şahitleri tanıdıktan sonra aklı başında olan biri, bütün din ve mezheplerden uzak durmayı öğrenir. Çünkü dediğim gibi, birini iyi tanımak istiyorsan, onun hakkında sadece dostundan değil düşmanından da dinleyeceksin ki, tarafsız bir bilgi edinebilesin. Şahitlerin Hıristiyan kiliseleri hakkında yazdıkları ne kadar doğruysa, onlara karşı gelen kiliselerin de Şahitler hakkında yazdıkları bir o kadar doğrudur. Herhangi bir olaya dışarıdan bakanın gözüyle, içerdeki taraflı bir gözün bakış açısı arasında çok fark vardır. Hele bir de bütün bu dinlerin her birine tarafsız bakıldığında, insan hepsinde de aynı olan ortak bir ruhun varlığını muhakkak görüyor. Bunu yalnız Şahit, Protestan, Katolik, Müslüman, diye ayırarak yapmayalım. Aslında onlar bütün yeryüzünü doldurmuş olan bu ruhun bir parçasıdırlar. Bunun da Allah’ın ruhu olmadığı kesin. Bütün bunların hakkında bizleri böyle düşünmeye iten neden ise, geçmiş tarihlerden aldığımız dersler. Hiçbir dinin ya da mezhebin Allah’ın iradesine göre işlevini sürdürmediği, ya da sürdüremediğidir. Onlar ancak Allah’ın adına leke, utanç ve de sonunda nefret olmuşlardır. Allah’ın iradesini yapan tek tek şahıslar, bireyler her zaman vardır. Ya da çok küçük gruplar; belli zamanlarda kısa bir zaman görünüp kaybolmuşlardır. Ya ölmüşler ya başlattıkları bu yoldan kendileri dönmüşler, ya da kandırılmışlardır. Mesela İsa’dan sonra üçüncü yüzyılda Hıristiyanlığın, devletin de kabul ettiği bir din olması gibi. Onlar bunu bir bereket gibi görürlerken, öbür yandan da farkında olmadan kendilerini o devletin hâkimiyetine satmışlardır.
Allah’ın sözüdür diye inandığımız tüm Kutsal Yazılar, (Tevrat, Zebur, İncil, Kuran) hiçbir zaman kimseye, insana ya da insanların imanına hâkim olma hakkını vermemektedir. Resul Pavlus 2.Korintoslular 1:24`de açıkça:
“İmanınıza hâkim olduğumuzdan değil, sevinmeniz için birlikte çalışıyoruz.” der.
İnsanlık ise daima amaçlarını yerine getirmek için, organize edilmiş olmanın yanında durmayı savunmuşlardır. İlk bakışta bu düşünce hem doğru hem de mantıklı gelebilir.
Eğer Allah organize olmaktan yana ise ki değildir; kim, hangi din veya mezhep Allah’tan daha iyi organize edebilir!? Eğitim, antlaşma gibi kavramları organizasyonlar ile birbirine karıştırmamak lazım. Bu konu hakkında az da olsa ayrıntılı bilgiyi hemen bundan sonraki 3.bölümde “Organizasyon ve Allah” adı altındaki konuda işlemeye çalışacağım. Muhakkak da dikkatle okumanızı tavsiye ederim.
Geçmişte Allah kendi kavmim diye seçtiği İsrail halkını, hiçbir insanın başaramayacağı bir şekilde düzenlemiş ve rehberlik etmişti. Bunun neticesinde ne oldu? Koskoca Mukaddes Kitap tarihine baktığımızda, İsrail’in daima Allah’a olan sadakatsiz ve birçok utanç verici, insanlık dışı olayların yaşandığını okuyoruz. Hepsinin sonunda ise o insanlar Allah’ın ruhi anlamda oğlu olan İsa Mesih’i öldürdüler! (Buradaki bu oğul meselesini ne şimdiye kadarki Hıristiyan kiliselerindeki çılgınlıkla, ne de Müslümanların bilgisiz ve anlayışsızlığındaki saçmalığıyla anlayalım. Anlayışımız sadece Mukaddes Kitap ve Kuranın ışığındaki bir şekilde, eklemeden ve de çıkarmadan olsun!)
İsrail’in böyle kötü ve imansız davranışları, Allah’ın onlara yanlış bir eğitim verdiği anlamına gelmez. Bütün bu olayların ışığı altında Allah tüm milletlere, dillere ve kavimlere, kısacası bütün insanlığa muhakkak anlaması gereken bir mesaj veriyor.
Sevgi hariç, hangi kanunu, hangi baskıyı, hangi gücü kullanırsak kullanalım, bunlardan hiçbiri bizi Allah’a yaklaştırmaz ve O’nu bize sevdirtemez. (Galatyalılar 3:10-14) Bunların içinde İsrail ulusu sadece bir örnekti. Biz, tüm milletler ve insanlık, kutsal yazılarda geçen o İsraillilerden daha iyi değiliz.
Galatyalılar 3:23-25 de şöyle yazar:
İman gelmeden önce Yasa (şeriat) altında hapsedilmiştik, gelecek iman açıklanıncaya dek Yasanın tutuklusuyduk. Yani imanla aklanalım diye Mesih’in gelişine dek Yasa eğitmenimiz oldu. Ama iman gelmiş olduğundan, artık (hiçbir) yasanın (ya da eğiticinin) denetiminde değiliz.
Eğer böyle olmasaydı Allah şeriatı kaldırmazdı. Burada yine küçük bir açıklama yapmak zorundayız. Müslümanlık ve Kuran Şeriatın tekrar gelişi diye gösterilmektedir. Aslında Kuranda başından sonuna kadar şeriata dönüş diye bir şey bulamazsınız. Kadınların giyimleri olsun, satarken satın alırken, ya da herhangi bir nedenle yazılı anlaşma yapılması durumunda, eğer uygun ise bütün Müslümanların en az bir kere hayatlarında Mekke’yi ziyaret etmeleri, oruç tutmak, yalan söylememek, çalmamak vs. gibi benzeri şeyler İncil’de de yazar. Mesela kadınların iffetli giyinmeleri, en az iki ya da üç Şahit olmadan kişinin sözünün geçersiz olacağı, toplantılarınızı terk etmeyin, kan yememek, İsa (benzetmede güvey diye geçer) aralarından alındıktan sonra kendisini sevenlerin oruç tutacakları” gibi sözler apaçık İncil’de de yazar. Bunlar hiçbir zaman Musa vasıtasıyla Allah’ın vermiş olduğu şeriat kanunlarıyla kıyaslanamaz. O kanunların amacı, insanlığı ve İsrail’i, gelecek olan Mesih’e hazırlamaktı. Onlar Allah’ın adaletini, merhametini, gücünü gösteren kanunlardı. Müslümanların adetleri, uydurma gelenekleri; örneğin erkeklerin sünnet olmaları, ibadet şekilleri, anlamsız birçok kuralları, Hıristiyanların da yaptığı gibi dini bayramları, Kuranda yazılı Allah’ın emri değildir. Birçok uygulamaları, ya Yahudilerin de etkisiyle Tevrat tan esinlenmedir, ya da insanların emirleri ve onların adetleridir. Şeriatın amacı insanların günahını açığa çıkartmaktı. İsa Mesih’in gelip, tüm insanların günahı için ölmesi ise, Allahın adaletini ve en önemlisi merhametini de göstermekti. (İncil-Romalılar 3:19-31)
Şimdi gelelim yine asıl konumuza, yani dinlere, organize edilmiş o dinlere. Bütün bunlar böyleyken, o dinler ise hâlâ bağırarak derler ki: “Toplantılarınızı terk etmeyin diye yazmıyor mu? Cemaatlerde Resullerin zamanında da ihtiyarlık hizmeti yok muydu? Allah’ın organizasyonu yeryüzünde hep mevcuttu. Hem İsa demedi mi: ‘Benim adımla ne zaman iki kişi bir araya gelirse ben onların arsasında üçüncüyüm’ diye?”
Bu ve buna benzer kutsal yazılardan aldıkları sözlerle, kendilerini ya Musa’ya ya da Baş kâhin Harun’a, bazen İsa Mesih’e, hatta sinsice sanki kendilerini Allah’ın bir yansıması olarak gösterirler. Binlerce kişinin önünde, Allah’ın sözcüsü olduklarını ve bu görevin sadece onlara verildiğini yüzleri bile kızarmadan, hem de resmen söylerler! Bu sözler üzerine maalesef o üyeler de onları alkış yağmuruna tutarlar!
Ben yine bu dinlerden ve mezheplerden en meşhur bir tanesini örnek vermek istiyorum. Son yüzyılda kendilerinin nasıl geliştikleri hakkında, binlerce dinlerin, mezheplerin içinden bu sadece bir örnek olacak. Eski ismiyle “Tarassut Kulesi Teşkilatı”, şimdiki yeni Türkçe ismiyle “Gözcü Kulesi Teşkilatı” olup, Yehova Şahitleri diye bilinen bu dinin kurucusu Amerikalı Charles Taze Russel.
Böyle başladılar!
Russel’in o zamanki yazılarında açıkça görülen temel uyarılarından da anlaşılacağı gibi, dini bir organizasyona bağlılık hakkındaki kitabı İngilizce “The Kingdom Come” 1909 yılında çıkmıştır. Almanca tercümesi ise „Dein Königreich Komme” (Krallığın gelsin) adı altında 1914 de basılmış ve sayfa 177-179 da Yehova Şehitleri’nin kurucusu Russel orada aynen şöyle yazmış (Almancadan çevrildi):
Babil’in “Hıristiyan mezheplerinin” içinde birçok değişik kölelik dereceleri var. Bazıları tam şahsi kölelik ve karar vermeme esaretinden kurtulurken; öbür taraftan Romanizimin gerektirdiği bir biçimde (eski Roma imparatorluğu rejimine bağlanan Hıristiyan dini), aynı dogmatik* (*değişmeyen temelleşmiş dini inançlar) prensiplere benzeyen başka bir isim altındaki Protestan mezheplerine bağlanıp, başkalarını da istekle aynı inanca bağlamaya uğraşırlar. Gerçeği kabul etmek gerekir ise, Protestan kilisesindeki bir mezhebe geçmek ile yaptığı değişiklikle, Roma orta çağ kilisesinin ağır zincirlerini hafifletmiş oluyor. ... Fakat neden ille de insani zincirleri taşısın ki? Neden vicdanımızı köleleştirelim? Niçin Mesih’in bizleri kurtardığı özgürlükte durmayalım? Neden, insanların bizlerin vicdanlarını köleleştirmesine müsaade edip, araştırma hürriyetini bir kenara atalım? Bu kölelik işi sadece eski çağlarda değil, zamanımızda da aydın, yenilikçi denilen kişiler tarafından denendiğini görüyoruz! Neden eski zamandaki resullerin inanç özgürlüğüne sahip olmaya karar vermiyoruz? Özgür olmak; hem anlayışta hem de merhamet ve sevgide büyümek için, “Allah’ın belirlediği zamanlarda” açıklayacağı şahane planından ötürü.
Kendini her organizasyona bağlayan, onun temel inancını benimsemek ve hiçbir şekilde, az ya da çok da olsa o inancın dışına çıkmamak olduğunu bilir. Fakat daha sonra, köleliği istekle kabul ettikleri halde kendi kendilerine de düşünmeye başlayıp, başka kaynaklardan aldıkları ışıktan dolayı, edindikleri hakikatlerden ötürü, mezhepçilik zevkini bir kenara iterek, ya ikiyüzlülük ve gizlilik ile kendini o yolda yürüyormuş gibi gösterecek, ya da samimiyetle inancı uğrunda duruş alacak. Bunu yapmak ise gayret ister, aynı zamanda da sahip olduğu rahat durum bozulur. Bu rahatını düşünmeyip bir kenara atan, samimiyetle hakikati arayan kişiye o din ya da mezhep, akılsızca suçlamalarla, sanki sahip olduğu mezhebe ihanet ediyormuş gibi onu “nereye gittiğini bilmeyen biri” olarak gösterirler vs... Çünkü kişi kendini bir mezhebe ait ederse, artık onun tamamıyla, kendisine değil de o mezhebe ait olması beklenir. Bundan sonra o mezhep, o kişinin hakkında neyin yanlış neyin doğru olduğuna dair kararlar verir. Ve kendisi de bunun yanında o mezhebe ait güvenilir ve sadık bir üye olmalıdır. Bunu olabilmesi için de o mezhebin almış olduğu bütün kararları inanç olarak kabul etmesi gerekir. Ayrıca kendi düşüncesini görmezlikten gelmekle kalmayıp, araştırmayı da bırakmalıdır. Yoksa o kişi anlayışta büyüyüp o mezhepten ayrılarak, mezhep adına bir kayıp olur.
Bütün bu esaret bağlarını da bu mezhepler paslı bir zincir yerine, mücevher kolyesi olarak görüp, bir madalya kimliği altında karakter kişiliği olarak algılarlar. Kendilerini kandırmakta o kadar ileri gittiler ki, birçok Allah’ın kullarını özgürlüklerinden ötürü, “kolay yol seçtiniz” gibi sözlerle suçlamakla o kişilerin içinde bir suçluluk duygusu yaratmaya çalışırlar. O, kendini bu kölelikten kurtarmak isteyenler ise, maalesef sadece Allah’ın Mesih’ine ait olmayı utanç olarak gördüklerinden dolayı, ille de bir mezhebin inancı doğrultusundaki köleliğe ait olduklarını söylemeyi daha doğru bulurlar.
Bundan dolayı bilgide yavaş yavaş ilerleyerek, dürüst ve hakikate susamış olan bu kişiler; vaftizci, Methodist, Presbiterian, Adventist vs. vs. gibi bir mezhepten ya da dinden bir başkasına geçerek ilerlediklerini sanırlar. Fakat bu tecrübelerden sonra belki, bütün insani organizasyonlardan uzaklaşmak ile o kişi kendini, Mesih’in sağladığı özgürlükten faydalanarak, sadece bundan sonra Allah’a ve kutsallarına, yumuşak ama kuvvetli sevgi bağıyla bağlanarak görmek isteyecektir. Bilgi ve anlayışta büyüyerek, ilk yüzyıldaki resullerin zamanında olduğu gibi. 1.Kor.6:15 17. Efes. 4:15-16
Keşke o insanlar burada Russel’in dediği gibi yapsaydılar. Kaç kişi bu hikmeti, cesareti ve davranış tarzını gösteriyor? Yine yukarda belirttiğim gibi Russel Yehova Şahitlerinin kurucusu. Hayret verici yan ise, kuruculuğunu yaptığı bu teşkilat, yani Yehova’nın Şahitleri, Russel’in o eleştirisini yaptığı din ve mezheplerden çok daha korkunç bir duruma dönmesi hiç de uzun sürmüyor. Bunun böyle olup olmadığını hem Russel’in yazılarından hem de aşağıdaki mahkeme tutanağından okuyarak göreceğiz. Aşağıdaki yazılarında yine Russel devam ediyor:
Eğer kişi bir dinin zincirlerine bağlı olmadan yaşıyorsa, genellikle emniyetsizlik hisseder. Bu duygu da yanlış bir düşünceden kaynaklanıyor. Bu düşünce de ilk defa Papadan çıktı ve insanların kurtulmaları ve Tanrının onayını kazanmaları için ille de bir insani organizasyonun üyesi olmaları gerektiğini vurguladı.
Resullerin zamanındaki kardeşler topluluğundan çok farklı olan, bu değişik, insani organize edilmiş gruplar, Hıristiyani insanlar tarafından genellikle cennet sigorta şirketi olarak kabul ediliyor. … Fakat dünyada hiçbir organizasyon cennete götürecek bileti veremez. Bir mezhebin ya da dinin üyesi olmak, kesinlikle sonsuz hayat alacağının garantisi olmadığını, o dinin en fanatik taraftarı bile kabul edecektir. Hakiki kilise* (*Allah’ın evi anlamında) üyeliğinin, yerde değil ama gökte yapıldığını da ister istemez herkes kabul etmeli. Bunlar ise Mesih’in bedeninin, yani hakiki kilisenin bir kısmı olabilmek için, bir dinin üyesi olmanın şart olduğunu iddia ederek halkı kandırıyorlar. Her ne kadar Rab, hiçbir zaman mezhep vasıtasıyla kendisine gelenlerin üyeliğini kimseden esirgememiş ve hiçbir zaman da samimiyetle hakikati arayanları reddetmemiş ise de yine de bu gibi engellere danışmadan doğrudan doğruya “bana gelin” diye teşvik ediyor! “Bana gelin! Ve benim boyunduruğumu takının ve benim yükümü alın, çünkü benim boyunduruğum kolay ve yüküm hafiftir ve canlarınıza rahat bulacaksınız” diye bizi çağırıyor.
Keşke daha önce onun sesini dinleseydik, o zaman mezhepçiliğin birçok ağır yüklerinden, şüpheciliğin bataklığından, gururun ve dünyevi düşüncenin ayartılmalarından esirgenmiş, korunmuş olurduk.
“Russel’in o zamanki kullandığı bu sözler ne kadar samimiyet dolu, hikmetli ve hakikati içeriyor. Allah’ın sözlerinden edindiğimiz bilgiler doğrultusunda ben de aynı düşünceyi destekliyorum. Özgürlük, Tanrının insanlara verdiği özgürlüğü -bizler bunu hak etmesek de- bırakıp, kendimizi Allah adına insanlara köle ediyoruz. Fakat Gözcü Kulesi Teşkilatı, kendilerini böylesine Russel’in karşı geldiği bir şekilde organize edip de bambaşka bir rotaya sapmaları, hiç öyle uzun bir zamanı da almıyor.
Hâlbuki bu teşkilatın kurucusu olan Russel başlangıçtan beri her türlü Organizasyonlara, Dinlere, Mezheplere karşı olmakla kalmayıp, başka bir deyişle «etiket sahibi olmaktan» bile nefret etmiş. Daha sonra, hem de çok kısa bir zaman içerisinde nasıl bir rota izlediklerini ise aşağıdaki yazılardan, 1954 yılında İngiltere’deki mahkeme tutanaklarından okuyoruz. Bunlarla ilgili yorum yapmak istemiyorum. Lütfen kendiniz okuyup, kendiniz karar vererek, orta çağdaki Engizisyon Kilisesinin tutumları ile Gözcü Kulesi Teşkilatının arasındaki farkı bana söyleyin. Evet, tek bir fark var, o da Şahitlerin o zamanki Engizisyon mahkemelerindeki kilisenin gücüne sahip olamayışları. Bununla da onlardan ne daha iyi ne de daha kötü durumdalar.
Yukarıda okuduğumuz bu düşünceler, eskiden sahip olunan görüşler ve açıklamalar idi. Peki bu kadar göze çarpan ve hâlâ günümüzde de aynı olan bu değişik tutum ve tam ters bir rotaya sapmak neden?” Diye yazıyor kitabında, önceleri Gözcü kulesi teşkilatının yönetim kurulu üyesi olan Raymond Franz.
Ve Böyle Oldular!
*Mahkeme tutanağı sadece İngilizce olarak mevcut. Bizler Raymond’un Almancaya tercüme edilmiş kitabından Türkçeye çevirmeye çalıştık. Devam ediyor ve Raymond Franz diyor ki:
Ben kendim bu konuda kefil olarak, Gözcü Kulesi Teşkilatının kendisini Allah’ın yeryüzündeki kullandığı tek kanal olarak görmesinin çok ciddi bir iddia olduğunu vurgulamak istiyorum. Allah’ın yeryüzünde temsil ettiği tek kanal olmak. Belki de Gözcü Kulesi temsilcilerinin yaptıkları bu açıklamalar şimdiye kadarki en açık ifadeler. Bunun üzerine bütün insanlığın beklediği, kendilerinin mesajına cevap olan 1954 yılındaki bu dava İngiltere’de görüldü. Bu dava «Walsh davası» olarak tanınır. Yine bu dava, Yehova Şahitlerinin içinde olan bir ruhaninin, aynı kilisedeki ruhanilerin hakkına sahip olmak için İngiltere’ye karşı açmış olduğu bir davadır. Ben hatırladığım kadarıyla, bizzat amcamdan (sonradan ölümüne kadar Gözcü Kulesi Başkanı olan Fred Franz 22.Aralık.1992) bu davada nasıl bir rol oynadığını duymuştum. Fakat kısa bir zamana kadar; tam olarak konunun içeriğinin ne olduğunu, Şahitlerin mahkemedeki ifadelerinden, ancak tutanakları okuduğum zaman anladım.
Burada Şahitlerin ifadelerini Keeper of the records of Schotland’ın müsaadesiyle, resmi mahkeme tutanaklarından bazı bölümlerini yayınlayacağız. Orada tutulan bu üç kişiden biri Fred Franz, o zaman Organizasyonda başkan yardımcısı idi. İlk olarak onun ifadesi ve sonra da onu takip eden bazı Şahitlerin ifadesi tutanaklarda, «S» soru anlamında «C» de cevap anlamında kaleme alınmıştır. (Soruyu soran İngiltere Kraliyet Savcısı, cevabı verenler ise Gözcü Kulesi Teşkilatında bulunanlar)
S: Düzenli olarak basılan ve zaman zaman da piyasaya çıkarılan dinsel içerikli Broşür ve kitapların basım ve dağıtım işinde mi çalışıyorsunuz? C: Evet. S: Şunu da söyler misiniz: Bu dinsel yayınların, 15 günde bir çıkan yayınların amacı, içindeki öğretileri hakkında konuşmak mı? C: Evet. S: Bu yayınlardaki öğretiler cemiyetiniz içinde bir ölçümüdür? C: Evet. S: Bu ölçüleri kabul etmek serbest mi; yoksa her bu cemiyetin üyesi olup ve de kalmak isteyen bunu kabul etmekle yükümlü müdürler? C: Yükümlüdürler.
Gözcü Kulesi Teşkilatının başkan yardımcısı olan Fred Franz’ın bu ifadesiyle açıkça, ileride her bir Yehova’nın Şahidi olup ve kalmak isteyenin, Gözcü Kulesi Teşkilatının tüm yayınlarındaki açıklamaları, hiçbir alternatifi ve seçme özgürlüğü olmadan kabul etmek zorundadır diyor. Bu bir “yükümlülüktür” diye cevaplıyor. Bunun akıbetini de sonraki ifadelerden göreceğiz:
S: Yani pratikte amaç yeni bir insanlık cemiyeti meydana getirmek, öyle mi? C: Evet. Yeni bir gökler altında yeni bir dünya cemiyeti olacak, çünkü önceki gök ve önceki yer Armagedon savaşında yok edilecektir. S: O zaman gelelim yeni dünya halkına. Orada sadece Yehova’nın Şahitleri mi olacak? C: Başlangıçta sadece Yehova’nın Şahitleri olacak. Arta kalan seçilmiş olanlar* (*göklerde yaşayacak ve şimdi sadece Yehova’nın Şahitlerinden oluşan 144bin kişi) kısa bir zaman yeryüzünde olacaklar, çünkü onlar yeryüzündeki görevlerinde ölüme kadar sadık kalmak zorundadırlar. Fakat başka koyunlardan* oluşanlar da (*yeryüzünde yaşayacak olanlar), eğer daima Allah’ın iradesine itaat ederler ise, ebediyen yeryüzünde yaşayabileceklerdir.
Bu durumu kabul etmek, ölüm ve kalım demek anlamına geliyor. Çünkü Armagedon savaşında hayatta kalacak olanlar “sadece Yehova’nın Şahitleri olacağına” göre! Peki, eğer cemiyetin bir üyesi, teşkilatın belli bir öğretisini vicdanından ötürü kabullenemezse ve onların bu öğretilerini mukaddes yazılardan da tasdik edici bir ispat olarak bulamazsa, bu neden yüzünden o kişinin cemiyetten ilişkisi kesilir mi? Peki cemiyetten ilişkisi kesilmiş olanların ve bir daha alınmayı kabul etmeyenlerin durumu nedir? Böyle duruş alanlar Şahitlerin ifadelerinde aynen şöyle açıklanıyor:
S: Eğer durum bu şekilde gelişirse, gerçekten de bu disiplin cezası mı uygulanır (yani aranızdan atma)? C: Evet. S: Size bu konuyla ilgili daha çok soru sormayacağım, fakat sizlerin kendinizi haklı olarak görmekle, ilişkiden kestiğiniz ve geri almak için bir daha kendisini hiç kabul etmeyeceğiniz kadar ağır gözüken ümitsiz durumlar var mı? C: Evet. Aslında böyle bir ilişki kesimi, söz konusu şahsı cemiyetin dışında kalmakla helake götürür; eğer kişi hiçbir zaman tövbe etmez ve kendi yolunu düzeltmezse. Onun için artık yeni dünyada yaşam ümidi yoktur. İlişki kesimine neden olan birtakım günah zincirleri vardır ki, bunlardan biri de hiçbir zaman geriye alınamayacak kadar günah olan Mukaddes Ruha küfretmektir.
Britanya Kraliyet Savcısı daha sonra dikkati belirli öğretilere, Gözcü Kulesi Teşkilatının sonradan değiştirip de bıraktığı öğretilere çeker. Bunlardan bazıları açıkça görülebilen tarihi öğretilerle ilgili olanlarıdır. Eğer kişi o zamanki yaygın olan bu öğretideki hatayı anlayıp da kabul etmediyse ne olacak? Organizasyon bu durumda olan kişilere nasıl bir duruş alacaktır? Açıklama olarak Şahitlerin ifadesi:
S: Pastör Russel’in 1874 yılını belirlediği doğru mu? C: Hayır. S: Fakat O bu zamanın 1914’den önce olacağını kabul ettiği doğru ama? C: Evet. S: Hangi zamanı koyuyor? C: Milletlerin zamanının 1914 de dolacağını söyledi. S: Başka herhangi bir zaman yerine kendisi 1874’ü kararlaştırılmış bir zaman olarak görmedi mi? C: Genelde 1874 İsa’nın ruhta ikinci gelişi olarak anlaşılıyordu. S: Genel olarak anlaşılıyor muydu dediniz? C: Bu doğru. S: Ve bu da hakikat olarak ilan edildi, bütün Yehova’nın Şahitleri de bunu kabul etme mecburiyetindeydiler. C: Evet. S: Şimdi ise bu kabul edilmemekte öyle değil mi? C: Hayır. S: Pastör Russel bu sonuca vardığında, temel olarak Daniel kitabını ele alarak o şekilde yorumladı, öyle değil mi? C: Kısmen. S: Ve özellikle Daniel Bap 7 ayet 7 ve Daniel bap 12 ayet 12. C: Daniel 7:7 ve 12:12 mi? ne demiştiniz, hangi temel üzerine bina etmişti? S: Kendisinin belirlediği 1874 zamanı, İsa Mesih’in ikinci gelişine işaret eden tarihti. C: Hayır. S: Siz o tarihi ne olarak koyduğunu söylemiştiniz? Ben bunları sizlerin söylediklerinizden aldım. O zaman ben sizi yanlış anlamış olmalıyım. C: O bu ayetleri 1874’e bağlamadı. S: O bu ayetleri 539 yılındaki doğu krallığının plana girmesine göre mi anladı? C: Evet. 539 O’nun hesaplarken kullandığı bir tarihti. Ama 1874 bu anlayış üzerine bina edilmemişti. S: Fakat bu hesaplamalar artık Cemiyetin idare meclisi tarafından kabul edilmiyor, değil mi? C: Bu doğru. S: O zaman ben demek ki haklıyım, benim uğraşım cemiyetin tutumunu ortaya çıkartmak. Yani bu hatalı hesaplamaları kabul etmek Şahitlerin borcu ve de göreviydi? C: Evet. S: Cemiyet kabul etmelidir ki belki birkaç yıl sonra, şimdi hakikat diye ilan ettiklerini o zaman “yanlıştı” diye kabul edecekler? C: O zaman mecbur bekleyeceğiz. S: Bu aradaki zamanda bütün Yehova’nın Şahitleri yanlışlığın peşinden gitmiş olacak? C: Onlar kitaplarda yazılan, fakat bizlerin yanlış olarak anladığı şeyin peşinden gitmiş olacaklar. S: Olabilir, hata.
Yine, çıkan yayınlar hakkında, Gözcü Kulesi Teşkilatının otoritesinin ne kadar büyük olduğu soruluyor. Hâlbuki teşkilatın başkan yardımcısının bir yerde dediği gibi, “bu öğretiler kişiye mecburiyet altında kabul ettirilmez” ifadesine tekrar sarılarak, görüleceği gibi sorgulama aynen şöyle devam ediyor:
C: Ordiniert* (*tertipli, teşekküllü) bir hizmetkâr olmak için, o kişinin muhakkak bu kitaplar hakkında anlayışa sahip olması gerekir. S: Ama vaftiz vasıtasıyla kişi tertipli hizmetkâr durumuna erişmiş olmuyor mu? C: Evet S: O halde kişi vaftizde bu kitapları bilmesi gerekiyor. C: Kişi kitaplardan anlatılan Allah’ın amacını anlamak zorunda. S: Bu kitaplardan anlatılanlar ise Mukaddes Kitap yorumu? (Teşkilatın yayınları kastediliyor) C: Onlar Mukaddes Kitabı ya da onun içinden yapılan ifadelerin yorumunu sunuyorlar, kişiler ise önce yorumu sonra da ayetleri okuyarak bu yorumların Mukaddes Yazılardaki ayetlere dayandığını görürler. Resuller derki: “Her şeyi araştırın, doğru olana sarılın”. S: Ben sizin durumunuzdan şunu anladım.- Eğer yanlışlık yaparsam Lütfen beni düzeltin- Yehova Şahidinin bir üyesi, benim onlara gösterdiğim kitaplarda yazılı olan ne varsa, bir yerde Mukaddes Kitap gibi ve hakiki yorum olarak kabul etmek zorundadır. C: Ama O bunu mecburiyet altında yapmaz; kişiye Hıristiyan olarak kutsal yazılardan araştırma hakkı verilir, ta ki sahip olduğu bilgilerin ispatını Mukaddes Kitaptan görsün. S: Peki ya o kişi Kutsal yazılarda yazılanı verilen öğretide görmezse, ya da tam tersi, o zaman o ne yapacak? C: Çıkan yayınlar ayetlerdeki ifadeleri desteklesin diye çıkıyor ve onun içinde oralarda sunuluyor. S: Bir kişi Mukaddes Yazılarla çıkan yayınlar arasında bir fark olduğunu görürse ne yapmalı? C: Sizin bana bunun böyle olduğunu gösterebilecek birini getirmeniz gerekli, ancak o zaman ben bu soruyu cevaplayabilirim ya da o kişi bunu yapar. S: Bununla siz tek tek her üyelerinizin hakları olduğunu mu söylüyorsunuz, yayınları ve Mukaddes Kitabı okuduktan sonra kendi kendine bir düşünceye sahip olup, hangi yorumun Mukaddes Kitaba daha uygun olduğu konusunda? C: O gelecek--- S: Evet mi hayır mı diyorsunuz, nedenini de açıklar mısınız? C: Hayır. Bunun nedenini de söylemeli miyim? S: Evet, eğer istiyorsanız. C: Ayetler anlatılanları desteklemek amacıyla veriliyor. Eğer bir kişi ayetleri açıp da bakarsa, söylenilenlerle verilen malzeme arasındaki açıklamanın desteklendiğini görecektir, bundan sonra malzeme hakkında ayetlere uygun bir görüş açısına, ayetlere uygun bir anlayışa sahip olacaktır. Aynen Resullerin işleri Bap 17, ayet 11 orada şöyle der: Bunlar (Verialılar) Selanik’tekilerden daha anlayışlı idiler ve bütün bu şeyler böyle midir diye her gün kitapları araştırarak sözü bütün yürekten kabul ettiler. Biz de o Verialılar gibi üstün özellik yolunda yürümeleri için talimatlar veriyoruz, bu şeyler böyle midir, ayetleri araştırsınlar diye. S: Bununla bir Şahidin aslında ister Gözcü Kulesi yayınlarında ister Uyanın mecmualarında yazılanı kabul etmekten başka bir alternatifi yok demektir. Bütün bunları bir ölçü olarak kabul edip takip de etmeli? C: Mecbur kabul etmelidir. S: Sizin yayınlarınızın ulaşamadıkları yerlerde oturan insanlar için kurtuluş ümidi var mı, eğer onlar sadece Mukaddes Kitabı okuyorlarsa? C: Mukaddes Kitabı okuyor ya. S: Mukaddes Kitabın doğru yorumunu yapabilir mi? C: Hayır S: Birbirimize karşı ayetler kullanmamızı istemiyorum, ama İsa demedi mi: “Kim bana iman ederse yaşar” diye? (Yuhanna 11:25) C: Evet
Bu şahidin ifadesi şu anlama geliyor: İnsanların 20. yüzyılda Mukaddes Kitap anlayışına varmaları için, Allah’ın kanalı olan, sadece Gözcü Kulesi Teşkilatının yayınları iyi haber ve yoldur. Onların yayınlarının içeriğini kabul etmeyenler Allah’ın rızasını kaybeder, hatta ölüme bile mahkûm olur. Bu sadece bir Şahidin, yani Fred Franz, Yehova Şahitlerinin Başkan Yardımcısının ifadesi idi. İngiltere’ye ifadelerini vermek için merkezin iki temsilcisi daha geldi. Acaba onların ifadeleri başkan yardımcısının ifadesini destekler mi? Gelecek Şahit Cemiyetin hukuk danışmanı, Hayden C. Covington. Şimdi onun ifadesindeki açıklamaları göreceğiz:
S: Dini konularda muhakkak hakikati konuşmak gerekli değil midir? C: Evet, muhakkak. S: Sizin görüşünüze göre, zaman zaman bir dinde Mukaddes Yazılardaki yorumlar hakkında değişiklik yapılmalı mıdır? C: Evet, hem de birçok nedenler vardır, gördüğümüz gibi Mukaddes Yazılar hakkındaki yorumlarda. Bizim görüş açımız gittikçe netleşmekte, çünkü bunu zamanla peygamberliklerin gerçekleşmesiyle görüyoruz. S: Fakat Siz – söyleyeceğim söz için özür dilerim – yanlış peygamberlikte bulundunuz? C: Biz mi, ben yanlış peygamberlik ilan ettiğimize inanmıyorum; bazı açıklamalar vardı onlar hatalıydı, daha doğrusu vakitsiz ve yersizdi demek daha doğru olur. S: Eğer Mesih’in ikinci gelişi söz konusuysa, bugünkü dünyamızda bu çok önemli bir peygamberlik görüş açısı değil midir? C: Öyledir, zaten bizim gayretle ilan ettiğimiz şey de hakikate sahip olduğumuzdur. Bizim dayandığımız elimizdeki en iyi imkânı, sahip olduğumuz malzemede göstermek için, kusursuz bir bilgiye sahip olmayı bekleyemeyiz. Eğer bunu yaparsak o zaman hiçbir şey söyleyemeyiz. S: Gelin bu konu üzerinde daha ayrıntılıca duralım. Mesih’in 1874’de ikinci defa geleceği, Yehova Şahitlerinin inanarak yaydığı haber değil miydi? C: Bunun hakkında bilgim yok. Hakkında bilgim olmayan şeyler üzerinde konuşuyorsunuz. S: Bay Franz’ın ifadesini bilmiyor musunuz? C: Bay Franz’ın ifadesi üzerine haberim var, fakat anlattığı konular hakkında bilgi sahibi değilim. Kendisinin ne dediğini siz duydunuz. Onun için de bu konu hakkında sizin yerinizde gibi cevap veremem. S: Lütfen beni işin içine katmayın. C: Benim bildiğim kaynak ancak burada Mahkeme salonunda duyduğum şeylerdir. S: Siz onların hareketlerinin araştırmasını yaptınız. C: Evet ama hepsini değil. Ben ayetlerin açıklamaları ile ilgili olan 7 kitabı da ayrıca şimdi söylediğiniz 1874’ü de okumadım. Bu konuda hiç ama hiç bir bilgiye sahip değilim. S: O zaman benden işiterek alın. Cemiyet tarafından 1874 yılı Mesih’in ikinci gelişi olacak diye ilan edildi. C: Öyle olduğunu farz edelim, o zaman bu da ancak bir sanıdır. S: İlan edilmiş yanlış bir peygamberlik. C: Yanlış bir duyuru, ya da hatalı, yerine gelmeyen bir peygamberlik, yanlışlık ya da hata yapılmış. S: Bu da bütün Yehova Şahitleri tarafından kabul edilmeliydi? C: Evet, bizim birlik içinde olmamız gerektiğini anlayın; bozulmuş bir birliğe sahip olamayız, bir sürü insanların değişik yollara gitmesine müsaade edemeyiz. Askeri bir ordunun da aynı düzende hareket etmesi beklenir. S: Siz yoksa dünya çapındaki bir orduya verilen yetkiye mi inanıyorsunuz? C: Biz Allah’ın Hıristiyan ordusuna inanıyoruz. S: O halde dünya çapındaki orduların yetkisine mi inanıyorsunuz? C: Böyle bir şey ilan edemeyiz. Biz onlara karşı vaaz da etmiyoruz, biz sadece bu dünyanın askeri ordularını Şeytanın Organizasyonunun bir parçası olarak gördüğümüzden, bizim onlarla hiçbir payımız yoktur. Biz savaşa karşı da vaaz etmiyoruz. Biz sadece kanuni hakkımızı talep ederek onlardan serbest olmak istiyoruz, hepsi bu kadar. S: Gelelim asıl noktaya. Yanlış peygamberliğin ilan edildiğine? C: Kabul ediyorum. S: O peygamberliği Yehova’nın Şahitleri kabullenmeliydi? C: Çok doğru. S: Eğer Şahitlerden bir üye kendi kendine bir sonuca varıp da bu peygamberlik yanlıştır diye düşünür ve de söylerse, hemen ilişkisi doğal olarak kesiliyordu? C: Evet, bunu söyleyip huzursuzluk çıkarmaya da devam ederse. Eğer bütün bir organizasyon bir şeye inanırsa, yanlış bile olsa, ondan sonra da birinin çıkıp kendi düşüncelerini halkın içine getirmeye başlarsa, o zaman anlaşmazlıklar ve huzursuzluk başlar. Doğru kaynaktan gelmeli, organizasyon yönetiminden, yönetim kurulundan, yoksa aşağıdan yukarıya doğru değil. Yoksa herkesin böyle tahminleri olur ve organizasyon parçalara ayrılıp binlerce değişik yollara gider. Bizim amacımız birlik içinde olmak. S: Birlik, ne pahasına olursa olsun mu? C: Birlik, her ne pahasına olursa olsun. Çünkü biz inanıyor ve de eminiz ki, Yehova Allah yönetim kurulu vasıtasıyla bizim organizasyonumuzu kullanıyor. Zaman zaman hatalar yapılsa da. S: Ve birlik, yanlış bir peygamberliği zorla kabul ettirerek? C: Bunu kabul ediyorum. S: Ve kişi, kendi görüşlerini savunduğu zaman, sizin yanlış dediğiniz, ilişkiden kesilen, ahde karşı mı gelmiş oluyor, vaftiz edilmiş olduğu halde? C: Bu doğru. S: Sizin dün söylediğiniz gibi ölüme layık oluyor? C: Ben inanıyorum. S: Evet mi hayır mı dersiniz? C: Ben ille de evet derim, hem de hiç çekinmeden. S: Siz kendinizi “din” diye mi niteliyorsunuz? C: Tabii ki öyle. S: Buna da Hıristiyanlık (İsa’yı takip etmek) mi diyorsunuz? C: Hem de muhakkak. S: Hep birlikte hatalarınızı da hesaba katacak olursak aslında tam bir çapraz ifadeyle görüş farklılıkları, belki de cemiyetin kuruluşundan beri yayınladığınız yazılar hakkındaki gösterdiğiniz ölçüler bunlar ve bununla demek istediğim, farklılıkların olduğuydu ki, siz de onayladınız. C: Evet S: Yine siz serbestçe ilave ederek, kişi, zaman hakkındaki peygamberlik görüşlerinizi kabul etmedi diye, cemiyetten ilişkisinin kesilmesini hesaba katmalı, bunun da o kişi adına belki de ruhi sıkıntılarla dolu akıbetler getireceği bilindiği halde. C: Evet, ben bunları söyledim ve de bunların böyle olduğunu bir kere daha anladım.
Yehova’nın Şahidi olan, cemiyetin temsilcisi bu şahsın ifadesine göre, bir Mesih’in takipçisinden beklenen, o kişinin Allah’ın sözünden görerek, inanıp, doğru olarak kabul ettiği şey ne olursa olsun birlik bozulmasın diye onu yanlış olarak kabul etmeli. Organizasyonun öğretisi ölçülerinin dışına çıkmadıkça, Mukaddes Kitaptan okuduğu ne olursa olsun, hiç dikkate alınmadan, o bunu hiç konuşup açıklamamalı. Onun için belki de Allah’ın sözünden okuduğu şeyler apaçık ve net görülebilirken, fakat bu yeterli değildir. Bir değişikliğin olması için o kişinin bunu doğru kaynak olan organizasyonun yönetiminden, yönetim kurulundan gelmesini beklemeli. Yani aşağıdan yukarı doğru değil de bu iş yukarıdan aşağıya doğru olmalı. Yine kişinin Mukaddes Kitaptan okuduğu ne olursa olsun, anlayışın doğru kaynaktan, Yönetim Kurulundan gelmesini bekleyerek, onların kendisine söyledikleri, müsaade ettikleri şekilde inanılmalı ve de açıklamalı. Ve böyle bir olağanüstü beklentinin de savunmasını yaparak. Ne pahasına olursa olsun mecburi birlik olmalı. “Zorla, yanlış bir peygamberliğin temeline dayanan öğretileri kabul etmek” de olsa. Bunu kabul etmemek demek, cemiyetten ilişkisinin kesilmesi, bu da “ölüme layık olmak” demektir. Pratik olarak bu: «Bir kişi Rabbin yazdırdığı sözlerden okuyabilir, ama o kişi yine de bunları kabul edip yazılana göre davranamaz; eğer sözüm ona Rabbin Kölesi olan (teşkilat) başka şey söylerse!»
Organizasyonun aldığı duruş burada çok basit ve kolay bir şekilde anlaşılıyor. İfade vermek için Üçüncü bir Yehova’nın Şahidi geliyor. Merkez büronun temsilcisi olan bu şahıs, ifadesinde “kasadan sorumlu sekreter” Grant Suiter, aynı zamanda teşkilattaki görevle ilgili olan ifade ve açıklamalarını da okuyacağız:
S: Cemiyette görev alacak hizmetkâr nasıl bir durumda olmalı? C: Onunla önceden konuşulduğu gibi, kendisinden beklenilen talepleri yerine getirmiş olması gerekir. Kendisi olgun, kafalı ve ruhi anlayışa da sahip olmalı. Aynı zamanda belirtilen Teokratik Hizmet Okuluna da gitmiş olmalı. Tarla hizmetinde (kapı kapı vaaz etme işinde) önderlik yapabilmeli, öğretmeye ehliyetli olmalı, Mukaddes Yazıların belirttiği başka ehliyetleri de olmalı. Biliyor musunuz, bir insan Kutsal Yazıların belirtmediği hiçbir şey hakkında, o konuda ehli olabilir diye kural koyamaz. S: Genelde böyle söylenir. Fakat pratikte gerçeğe geldiğimiz zaman... onun (sizlerin kurduğu) teokratik hizmet okuluna gitmesi gerekli, öyle değil mi? C: Evet. S: Orada da bir kütüphane bulur? C: Evet. S: Ondan cemiyetin çıkartmış olduğu öğretileriyle ilgili konuları bilmesi istenmez mi? C: Çok doğru. S: Yehova Şahitlerinin görüşüne göre, Cemiyetin yayınları olmadan bu kişi Mukaddes Yazıları anlayabilir mi? C: Hayır. S: O sadece yayınlar vasıtasıyla mı doğru bir anlayışa sahip olabilir? C: Evet. S: Bu bir ölçü değil mi? C: Hayır. S: İfadeleri işittiniz. Esasen 1874 yılı hakkındaki anlayışın yanlış olduğunun farkına varıp ve 1925’inde yanlış bir zaman noktası olduğu doğru mu? Bu iki nokta da: Hakikat diye bütün Yehova’nın Şahitlerinin önüne konulup kabul ettirildi, hem de kayıtsız şartsız bir şekilde. C: Bu doğru. S: Siz, yanlış olan şeyin kabul edilmesi gerektiğini mi onaylıyorsunuz? C: Hayır, tam olarak değil. Bu noktaların yanlış olması bizlerin hataları yüzündendi, ama önemli olan genel olarak neyin ortaya çıktığıdır. Yehova Şahitlerinin bunca yıldır hizmetlerinde, kuruluşlarından bu yana, Pennsylvania Corporation devamlı olarak insanlara yaklaşıp yüreklerine Allah’ın amacını ve sözünü ve O’nun temel adaletini verdiler. Bu da onlara ruhi bir kuvvet oldu. Bilgileri doğrultusunda duruş alıp, Yehova’nın ismini üstün tutup, O’nun krallığını ilan ettiler. Yıllar boyu bu amaç Yehova’nın Şahitleri tarafından öbür insanların kafasına sokulmaya çalışıldı. İnsan ana konunun anlamı olan Yehova Allah’a olan tapınmayı, basit bir şekilde yan konulardaki düzeltilmiş hatalı noktalara bakarak kıyaslayamaz.
Kasa-Sekreterinin ısrarlı iddiasına göre “bir insan Kutsal Yazıların belirtmediği hiçbir şey hakkında, o konuda ehliyetlidir (yetki sahibidir) diye kural koyamaz” derken, yine de kendisinden önceki o iki temsilcinin ifadesinde olduğu gibi, herkesin sadece ve sadece Gözcü Kulesi Teşkilatının yayınları vasıtası ile ancak Mukaddes Yazılar hakkında doğru bir bilgi edinebileceğini söylüyor. Yanlış peygamberlikler çıkardıkları halde, her bir Yehova’nın Şahidine o zaman bu kayıtsız şartsız hakikattir diye yüklenmişti. Ve bu yine ısrarla o zaman «doğrudur» diye anlatılmıştı. Kasa Sekreteri ise ileri sürerek: “genel olarak ortaya çıkan şeyin önemli olduğunu” savunuyor. Bu yüzden Organizasyon hakkında kötü hükümler vermemek gerektiğini söyleyip eklemeye devam ediyor; ilan edilen hataların “yan noktalar” olup, “asıl meselenin Yehova Allah’a tapınılmasının ilan edildiğini” vurguluyor. Asıl mesajla hataları aynı şekilde bir kabın içine koymayı haksızlık olarak nitelendiriyor. Kasa Sekreteri: “İnsan bunları basitçe bu şekilde kıyaslayamaz” diye de belirtiyor. Bu son talebinde öyle doğru bir yan var ki. Ama Suiter’in kendi ifadesi ve daha öbür iki kişinin ifadelerinde de gösterdiği gibi, organizasyon kendisine hükmedilirken adil bir biçimde müsamahakâr davranılmasını isterken, kendisi hiç müsamaha, ya da hoşgörü göstermeden, kişilere kabul etmediği hükümleri verebiliyor. Anlaşılıyor ki kendilerine karşı hoşgörü gösterilmesini istiyorlar, fakat kendi üyelerine öğrettikleri yanlış şeyler hakkında, hiç kimseden itiraz kabul etmedikleri gibi, karşı gelerek bunu yapanı da ölüme layıktır diye cemiyetin dışına atıyorlar. Bu da hiçbir fark gözetmeksizin yapılıyor. Kişinin ana konuyla ilgili mesajı ne kadar kabul edip etmediği, ya da kendini Yehova Allah’a ne kadar samimiyetle verip ya da vermediğine bakılmaksızın. Hayır, ama o kişi bütün mesajı olduğu gibi tümüyle, organizasyonun öğrettiği gibi, her şeyi, hatalarda içinde olmak şartıyla, bütün hepsini topuyla kabullenmeli. Başka bir seçenek ise dışarı atılmak! Organizasyon yayınladığı hataları önemsiz göstererek, o yayınlara yan şeyler olarak bakıyor. Fakat bu hatalar kabullenilmeyip itiraz gördüğü zaman ise korkunç büyük önem taşıyorlar. O kadar büyük bir önem ki, kişinin atılmayı garantilemesi kadar. Hataları olduğu gibi kabul etmeyen bu kişilere, Allah kim olursa olsun çok öfkeyle bakıyormuş. İsmini taşıyan Allah’ın elçisine karşı bir de o kişi ısrarla: “İnsan her şeyi araştırıp sadece iyi ve doğru olanı almalı, gerçek Allah’tan geldiği gibi” demesi ise hiç affedilmezmiş. Organizasyonun dışına çıkmakla, Allah onu hayata layık görmüyormuş. Bütün bunlar inanılmaz gibi görünse de ifade veren bu kişiler, böyle açıklamaları mantıklı buluyorlar.
Bunlar temel bir düşünce olan, Süleyman’ın Mesellerindeki şu ayetleri aklıma getiriyor:
İki türlü tartı taşı RABBE mekruhtur ve hileli terazi iyi değildir. (Süleyman’ın Meselleri 20:23).
Aslında burada inanılması mümkün olmayan gibi gözüken şey şu ki; Allah’ın sıradan günlük ticari işlere dahi ne kadar ciddi bir gözle baktığıdır, (kim olursa olsun, namussuz olan birinin bilerek farklı tartılar kullanması, ister satarken ya da satın alırken olsun). Kaldı ki insanların ruhi ilgiye, alâkaya olan şeylerde kullandıkları ölçülere Allah ne kadar önem vermez. İnsanlar kendilerine karşı müsamaha, hoşgörü ölçüsü gösterilmesini talep ederken; başkalarına karşı da aynısını istemez mi? Allah’ın gerçek elçisi İsa Mesih, Matta 7:2 de şöyle söyledi:
Çünkü ne hükümle hükmederseniz, onunla hükmolunacaksınız; ölçtüğünüz ölçü ile de size ölçülecektir.
Sadece bu mahkemedeki ifadelerle değil, bilakis Gözcü Kulesi Teşkilatı devamlı olarak Yehova’nın Şahitlerinden ve herkesten, kendilerinin hatalarını göz ardı etmelerini, hoş görüyle bakmalarını talep ederek, bunları başka iyi olan yönleriyle örterek tartmalarını beklerler. Fakat bu ölçüleri hükümleri altında tuttukları kişilere göstermiyorlar. Bunlar hiç de o kadar önemli olmayan düşünceler de olsa, eğer Gözcü Kulesi Teşkilatının öğretisine uymuyorsa, bu insani bir hata, zamanla belki düzeltilecek bir şey olarak görülmeyip, tam tersine teşkilata göre: “İlişkisinin kesilmesi için bir temeldir”. Aslında genel bir görüntüyle o kişiler ayrı düşünce, ya da görüşte olsalar bile, Mesih’in takipçisinin özelliklerini göstermeleri nedense hiç göz önünde bulundurulmaz ve bütün bunlar sayılmaz. O, organizasyon ile aynı düşüncede olmalıdır. İsa Mesih ise sözleriyle açıkça böyle farklı ölçüler kullananlara iyi gözle bakmadığını gösteriyor. İngiltere’deki bu mahkemede sözü geçen konuların ağırlığında, bu üç ifade veren kişilerin sadece şahsi görüşlerini temsil ettiğine inanmamız için bir nedenin olmadığıdır. Hem de onlar bu mahkemedeki ifadelerinde, kendilerinin bir dini teşkilat olarak devlet tarafından kabul edilmelerini amaçladıkları halde. Belki de ifadeleri bu yüzden etkilenmişse de yine de ölçü olarak üzerlerinde saltanat süren “Kanun Yapıcıları”, organizasyonun gerçek politikasını ortaya koydular. Geçmişteki ve gelecekteki vesika veya karneleri bunu gösteriyor. Benim kendimin de Yönetim Kurulunda yaptığım tecrübeler ancak bunları onaylar... Diyor RAYMOND FRANZ.
Bu sayfa, yazarı Raymond Franz’ın; (Geçmişte Gözcü Kulesi Teşkilatının Yönetim kurulu üyesi) “Auf der Suche nach der Christlichen Freiheit” (Almanca) kitabının yardımıyla yazılmıştır. Kendisine değerli tecrübeleri, samimiyeti ve uğraşları yüzünden buradan teşekkür etmek isterim. İlk kitabı “Der Gewissenskonflikt” (Almanca ismi) hemen hemen her kitapçıdan elde edilebilir. İkinci kitabı “Auf der Suche nach der Christlichen Freiheit”, kitabını da buradan herkese tavsiye etmek istiyorum. Almanca olarak hem CD hem de kitap şeklinde almak isteyenler, yazılı olarak aşağıdaki adresten temin edebilirler. Ne yazık ki bu kitapların ve CD’lerin Türkçe basımları daha yok.
Herbert Raab, Lübecker Straße 40, 45145 Essen- Almanya.
Ayrıca uzun zaman olduğundan kaldırmadılarsa http://www.ausstieg-info.de sayfasından her iki kitabı da temin etmek yine mümkün.
12 Nisan 2004 Pazartesi
Organizasyon ve Allah
Organizasyon:1) Hazırlık, tertip, düzen. 2) Kuruluş, Örgüt
Organize: 1) Örgütlü, örgütlenmiş. 2) Düzenli, düzenlenmiş. Organize etmek Düzenlemek, örgütlemek, teşkilatlandırmak…Temel Türkçe Sözlük-Kemal Demiray.
Organizasyonun Almanca sözlükteki anlamı:1) Plan gereği bina etmek. Örgüt, Düzen, Bir şeyin şekli. 2’a) Grupta; Cemiyet, Birlik, Gruplaşmış kişilerin aynı amaçla birleşmesi. b) Bir arada olmak, bünye, bina. Bir enstitünün talimatı, emri.
Organizasyon şekli: Belli kurallar. “Organizasyon şekli, Firmayı yönetim tarzını belirler.”
Organizatör:1) Belli bir plana göre hazırlamak. “Politikacılar bir şeyi ilan etmekte, duyurmakta Organizatördürler”.
Konumuzla ilgili olarak bu kelimelerin başka sözlüklerdeki anlamları da üç aşağı beş yukarı aynı şekilde açıklanıyor olmalı. Bu kelime 16. Yüzyılda, Yunancası organon olup organ kelimesinden türetilmiş.
Organon yani organ’ın sözlük anlamı ise: “Alet takımı, musiki aletler, amaç aletleri”; ergon “İş, sanat eseri, çalışma, ödev”.
18. Yüzyılda Fransız diline giren, sonradan yine bu organ kelimesine paralel olan organize kelimesi, “organ mevcut etmek” manasında. Latince ismi organum’dan geliyor ve yine “çalışma aletleri” anlamında. Yani, plana göre yapmak, şekil vermek.
Kutsal yazılarda bu Organizasyon kelimesi bir kere dahi geçmemektedir (Tevrat, Zebur, İncil, Kuran kastediliyor). Hiçbir yerde rastlanmamış ne orijinal dillerinde ne de bu kelime 18. yüzyılda üretildikten sonra yapılan Mukaddes Kitap tercümelerine girmiş. Hem de bu araştırmayı Yehova Şahitlerinin bizzat yaptıklarını, sonucu da kapalı kapılar ardında kendilerinin üzülerek kabul ettikleri bir gerçek olarak belirtmek isterim. Bunu üyelerinden kimse de duymamıştır. İçlerinden çıkardıkları Raymond Franz’ın kitabında okumasaydım ben de duymazdım. Çünkü Yehova Şahitleri bir Organizasyondur ve de üyelerine her fırsatta bu Organizasyonla övünmeleri öğretilir. Benim burada anlatmak istediğim sadece onlar olamayacak; bu kelimenin sözlük anlamından çok daha derinlere inerek, aslında biz insanlık için ne anlama geldiğini, kuvvetini, yaptırımlarını, tarihten örnekler vererek; en çok da Allah’ın sözlerinden, O’nun Organizasyonu destekleyen, bizlerin anladığı anlamda Organizatör bir Allah olup olmadığını kısaca anlatmaya çalışacağım. Bu tek bir kelimenin altında yatan gerçekleri açıklamak için aslında çok uzun kitaplar bile yazılabilir. Dediğim gibi ben yine mümkün olduğunca kısa ama en çok kendi alanımızda, bizi ilgilendiren şekliyle bir açıklama getirmeye çalışacağım.
Hepimizin bildiği basit bir düşünceyle, “iyi organize edilmiş şeyler vardır ya da kötü organize edilmiş şeyler vardır” diyebilir miyiz? Çok basit olarak her şeyi insan belki de böyle açıklayabilir mi?
Hiç unutmam; biz daha 15 yaşlarındayken babası kömürcü olan bir arkadaşım vardı. Bir gün onların evinde yatıya misafir gitmiştim. Bilmediğim bir nedenle arkadaşımın babasına verdiği dik dik cevaplarla onu öfkelendirdiğini görüyordum. Arkadaşım benim yanımda sanki aslan kesilmişti. Aslında babasından çok korkmasına rağmen onun böyle yapmasına, “tam da şimdi ben buradayken neden böyle bir tatsızlık oluyor” diye hem şaşırıyor hem korkuyor hem de utanıyordum. Bu sırada herhalde oğlunun bilgisizliğini vurgulamak amacıyla olacak: “Söyle bakalım kaç çeşit kömür vardır?” diye sinirli sinirli baba sordu. Çünkü babası mesleki olarak kömürcüydü. O da hemen küstahça: “Her şeyde olduğu gibi iki çeşit” demesine ben içimden “vaayy bilemedi diye” geçirirken baba yine sormaya devam etti. Öfkeli ama amacına da ulaşıyormuş bir havayla: “Neymiş onlar?” diye sorması üzerine bizim arkadaş pişkin pişkin: “İyi kömür kötü kömür” demesine güleyim mi ağlayayım mı? Babasının da benim gibi böyle bir cevabı beklemediği kesindi. Bu olayı her hatırlayışımda hâlâ kendi kendime gülerim.
Peki, bu arkadaşın o zihniyetinden yola çıkacak olursak, acaba biz de diyebilir miyiz; “iyi organizasyonlar vardır bunlar iyidir, kötü organizasyonlar kötü organize edildiği için, ya da başka bir sürü nedenlerden ötürü kötüdür”. Yalnız hemen şunu da unutmayalım. Yaptığımız ya da yapacağımız bu iyi ya da kötü değerlendirme notunu neye göre veriyoruz ya da vereceğiz? O organizasyonun maddi büyüme gücüne göre mi? Sahip olduğu üyelerinin çokluğuna göre mi? Kuvvetine göre mi? Politikada olsun uluslararası etkinliklerde olsun, bunların arasında söz sahibi olmasına göre mi? Amacına göre mi? Planı ve buna bağlı hedefine göre mi? Çok popüler olmasına göre mi? Herkes, ya da çok büyük bir kitle tarafından onaylanmasına göre mi? Üyelerinin aralarındaki birlik bağına göre mi? Kısa kesmek için vesaire vesaire diyerek, daha sayılabilecek ne varsa, bütün bunlardan hangisine göre değerlendirerek biz bir organizasyonu iyidir ya da kötüdür diyebiliriz? Bazıları: “Hepsine göre” de diyebilir. Derin düşünülür ise aslında kolay bir soru da değil, öyle değil mi?
Yeryüzümüzde hemen her şey organize edilmiştir. Saymakla bitiremeyiz. Birkaç örnek vererek ancak çok meşhurlarını belki sınıflandırabiliriz. Politik, askeri, dini, milli, ticari, terör-i, mafyamsı, sportif faaliyetler, eğitim, sağlık vs. vs. Şimdi gel bu sınıfın altında herhangi bir nedenle organize edilmiş kuruluşlara, toplumlara, ordulara, dinlere, politikacılara, teröristlere, insan avcılarına, kanunsuzca çalışanlara, hastanelere, eğitim kurumlarına, iyi organize edilmiş ya da kötü organize edilmiş diye not ver! O organize edilmiş kuruluş kimilerine göre çok iyi not alırken, başkalarına göre ise çok korkunç, tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir kuruluştur. Kimi o organizasyon için kendini, canını bile feda ederken, bir başkası o organizasyona karşı savaş açar ve bu uğurda kendini feda eder.
Bütün hepsinin de bir bakıma çalışma mekanizması aynı prensiplere dayanmasına rağmen, bu sınıfların içinden konumuzun ağırlığını ben dini organizasyonlara vereceğim. Saydığım sınıflarla bu konunun etki alanını özellikle genişlettim. Okuyanın ilgisini çekmekten ziyade, bu konunun her insanı bizzat ilgilendirdiğini de vurgulamak istiyorum. Hepimiz, bütün dünya ulusları ve milletler bu organizasyonların etkisi altındadır. Bütün insanlık bu etkinin alanları içinde yaşar. Bu etkide insanlar hangi organize edilmiş sınıfın içine girer? Sadece bir iki veya yüzlerce sınıfın etkisi altına girer de öbürlerine girmez mi, onun tartışmasını yapmayacağım. Fakat dediğim gibi tüm insanlık bu organize edilmiş şeylerin etkisi altında yaşar. İstese de istemese de o etki altında kurulmuş işyerine gider çalışır. Yine o etki alanında olan birçok yerlerle alışveriş yapar, bina eder ya da yıkar, eğitim alır ya da eğitim verir, yardım eder ya da yardım alır, falan filan. Tek başına Robinson gibi bir adada yaşayan insan yeryüzümüzde hâlâ var mıdır onu bilemiyorum, eğer varsa da istisnadır. Hiç kimseyle, hiçbir şekilde ilişkisi olmadan, tek başına yaşayan kişi için, onun organizasyonların etkisi dışında yaşadığını söyleyebiliriz. Ben bu yazım ile ne demek istiyorum? Bunu daha esrarengiz yapmadan hemen konunun temeline girelim.
Aslında yukarıda da dediğim gibi, bu konuya benim ilgimi çeken; organizasyon kelimesinin hiçbir kutsal yazılarda tek bir kere dahi geçmediğidir. Mukaddes Yazılarda, sigara ya da telefon kelimesi de hiç geçmez. Çünkü o zamanlar sigara ve telefon denen şey yoktu da ondan geçmez. Eğer Allah organizatör bir Allah ise, hatta bazılarının iddia ettiği gibi bu O’nun özelliği ise; buna sigara, telefon gibi o zamanlar bilinmeyen ya da olmayan bir şeye benzetemeyiz. En azından Allah’ın bu özelliğe sahip olduğunu ispatlayan başka sözlerin ya da o doğrultuda yaptığı işlerin olması gerekmez midir? Kendi kendime bunların Kutsal Kitaplarda neden geçmediğini sordum. Aslında birinci ve en önemli ilk neden; Allah’ın hiçbir zaman bir organizasyona ihtiyacı olmaması ve de insanları organize etmemesidir. Hemen şaşırmayın, bunun nedenini elimden geldiği kadar, hatta bazen çok ve belki de gereksiz gibi gözüken tekrarlar yaparak açıklamaya çalışacağım.
Organizasyonların amacı, önce bir şeyi planlamak ve sonra o planı gerçekleştirmek için uğraş vermek demektir. Bu ne amaçla olursa olsun böyledir. Allah’ın ve O’nun yaratmış olduğu insanın ise bir organizasyona ihtiyacı olamaz. Çünkü Allah iradesini, yaratıklarının zihin ve yüreklerine yerleştirmiş olduğu emirlerini, onlar tabiatıyla ve istekle yaparlar. Bu irade onların bünyesini oluşturur. Bu onların yaratılmış robotlar ya da altıncı hisleriyle hareket eden hayvanlar olduğu anlamına da gelmez. Onlar bunu doğru olduğu için, zekâ ve yeteneklerini kullanarak, sevinçli ve istekle yaparlar. Bu durumu biz insanlık dünyasına baktığımız zaman tam ters olduğunu görüyor isek; Allah’ın Şeytana (bir zamanlar melek idi) müsaade etmesinden ve de Şeytanın da dünyayı etkisi altına almasından dolayıdır. Bu şimdiki kullandığım cümle genel dünya bakış açısına komik gelebilir. Ben zaten başlangıçtan beri dediğim gibi, organizasyonun Allah ile nasıl bir ilişkisi olduğunu çözmek amacıyla bu yazıyı yazdım. Allah’a kendi kafasına göre inanan, ya da hiç inanmayan insanlar için bu yazının anlamı çok çürüktür. Fakat tarafsız bir şekilde hakikati bilmek isteyenlere, enteresan gelmekten ziyade, hayat kurtarıcı bilgiler içerecektir.
Evet, dediğim gibi, Allah iradesini yaratıklarının zihin ve yüreklerine yerleştirmiş olmakla, bu onları bir robot yapmaz. Kutsal yazılardan iyiyi ve kötüyü seçme, onları yapıp yapmama hürriyetini, Allah sadece biz insanlığa değil gökteki ruhi yaratıklarına da verdiğini biliyoruz. Mademki Allah’ın iradesini yapmak, bizim zihin ve yüreklerimize yazılmış ise, nasıl oluyor da kötü olanı yapabiliyoruz?
Aslında kâmil, yani kusursuz bir insanın bunu yapması için kendini zorlaması lazım. İlk insan Âdem ve Havva kâmildi. Onların itaatsiz olarak kâmillik özelliklerini kaybetmeleri, yalnız kendilerini bu yanlış işi yapmaya zorlamalarıyla değil; dışarıdan gelen etkinin de onları zorladığını okuyor ve biliyoruz. Teşvik eden etkinin ise, çok hikmetli, kurnaz ve güçlü bir ruhi yaratık olduğu kesin. Bir yılan ya da bir hayvan, zekâ, bilgi ve tecrübeleriyle kendinden çok üstün yaratılışa sahip insanı kandırmış olamaz. Fakat Mukaddes Kitaplarda, kendisinde suç bulunana kadar iyi bir melekken, kendini Allah’a karşı koymakla başkaldıran, isyan eden anlamında bir ismi olan Şeytanın bunu yaptığını okuyoruz. (Hezekiel 28:11-19) Yoksa yılan ne konuşan ne de böyle özelliklere sahip düşünen bir yaratıktır. Ancak Şeytan Havva ile konuşurken, onu daha çok etkilemek amacıyla yılanı konuşturuyormuş gibi bir şov seçti. Kısa ve öz olarak söylemek gerekirse „kandırdı” da diyebiliriz. (Mukaddes Kitapta Tekvinin 3. babın tümü, Vahiy 12:9; Kuran da Araf suresi 7.sure 11’den 25 kadar olan ayetleri ile Ta-Ha, 20. sure 115’den 124. ayete kadar.)
Şimdi organizasyon ile bu bilgilerin ne ilgisi olduğunu sorabilirsiniz. Amacımız Allah ile organizasyon düşüncesinin ne anlama geldiğini araştırmak ise; Allah’ın düşmanı olan Şeytanın kimliği hakkında az da olsa bir bilgiye ihtiyacımızın olduğudur. Eğer birçoklarının iddia ettiği gibi: “Ben görmediğim şeye inanmam” dersek, ya da sadece gözümüzle gördüklerimiz bizi etkiliyor ise, bilgide etki alanımız ancak konuşan o yılanda kalır. Binlerce sene de ancak çocuklarımızın zihinlerine bunları böyle harfen yazıldığı gibi bir anlayışla sokmakla, aslında onların gözünde masal anlatanlar olmuşuzdur. Benim amacım sadece o yılanın arkasındaki şahsı göstermek değil, o şahsın amaçları, izlediği yol ve onun etki alanı hakkındaki bilgileri de açığa çıkarmaya uğraşmaktır. Mademki yeryüzü belli bir süreyle onun eline verildi, onu tanımakta da mecburi bir yükümlülüğümüz var demektir. Çünkü ve maalesef, çok şeyleri o öyle istedi diye yapıyoruz. Ya da bu yaptıklarımızın Allah’ı değil de ancak Şeytanı memnun ediyor olmasıdır. Ben burada Allah ile Şeytanın işlerini birbirinden ayırmak amacıyla da bu yazıyı yazıyorum.
Mademki insanlık yukarıda da bahsettiğim gibi nakâmil, yani Allah’ın gözünde kusurlu oldu, doğal olarak Allah’ın insanların yürek ve zihinlerine yerleştirdiği iradesi de artık kâmil değil kusurlu çalışmaya başladı. Onun için Allah’ın iradesi olan ve onların yüreklerine yerleştirdiği düzeni insanlık tarihine baktığımızda görmüyoruz. Çünkü kusurlu çalışıyorlar. Hayvanlardan örnek verecek olursak, niçin Allah’ın organizasyona ihtiyacı olmadığını ve ileri sürdüğüm: “Allah iradesini yaratıklarının zihinlerine ve yüreklerine yerleştirir” sözünün ne anlama geldiğini de belki daha iyi anlatabileceğim.
Mesela arılar, karıncalar. Başlarında onlara emreden, şunu şöyle bunu böyle yap diyen olmadığı halde, hepsi aynı amaçla ve düzenli bir şekilde çalışırlar. (Süleyman’ın Meselleri ya da özdeyişleri bap 6:6’dan 9’a kadar olan ayetler). Bunu böyle yaratan Allah’tır. Bu ise milyonların içinden ancak hepimizin bildiği sadece iki hayvan türüdür. Tabiatta gördüğümüz bu hayvanlar üzerindeki düzeni onlar ne organize etmiştir ne de Allah onları bir organizasyona muhtaç olacak şekilde yaratmıştır. İnsanın içine huzur ve rahatlık veren tabiatı, her ne kadar biz insanlar cehenneme döndürmeye uğraştıysak da bazı yerlerde hâlâ bakmakla dahi rahatlık duyduğumuz bu düzen ve ahenk, organizasyon düşüncesinin başarısı değildir. Organize edilmiş insan zihni bu tabiatı bozmaya ve onu yok etmeye çalışmıştır.
Aslında organizasyon açıkça Şeytanın kullandığı bir düzendir dersem hiç de öyle şaşırmayın. Çünkü o Allah gibi olmayıp, yaratıcılık özelliğine de sahip olmadığından; amacına ulaşmak için en kolay yolu organize etmekte bulur. Dünyayı da bu yolla etkisi altına almıştır. Bir başkanı, ya da bir kralı ve onun emri altında olan bir sürü insanı düşünün. Şeytan burada o büyük topluluğa ancak birkaç kişiyle hâkim olur. Fakat bu Allah’ın prensibine ve amacına çok ters gelen bir uygulamadır. Hiçbir zaman da bu şekli Allah desteklemez, ancak müsaade etmiştir. Bunun birçok örneklerini Mukaddes Kitapta, Allah’ın İsrail’le olan ilişkisinde göreceğiz. Nitekim Allah bu yüzden de İsrail’i hiçbir insani kralın yönetmesine taraftar olmamıştı. Ancak İsrail halkı Allah’a gelip: “İlle de öbür milletler gibi biz de başımıza bir kral isteriz” diyerek akılsızca bir ısrarda bulunuyorlar. (1.Samuel 8:4’den 22’ye kadar ve 10:17 den 20’ye kadar ve 12. Babın da tümünü lütfen okuyarak karşılaştırın. İsteyenler Kurandaki bakara 2.surenin 246’dan 252’e kadar olan ayetlerini okuyabilirler. Yalnız Mukaddes Kitabı ellerine almazlarsa, o yerlerin konumuzla olan ilgisini de pek anlamayacaklardır.)
Organizasyon taraftarları, Allah’ın Musa aracılığıyla verdiği emirlerle İsrail halkının eğitilip, düzene sokulmasını, organizasyonla birleştirerek; sözde bununla Allah’ın da aynı şeyi desteklediğini ispatlarlar. Onların amaçları, aslında İsraillilerin örneğinde olduğu gibi, daima başlarına bir kral, bir başkan, bir yönetici atamaktır. Ben eskiden: “Bu yönetme hastalığına sahip olanlar, insanlar üzerine musallat olmuşlardır” diye düşünürdüm. Böyle olmakla birlikte, acı bir gerçekte, yönetilme hastalığına sahip olan insanların sayısı çok daha fazladır. Bunun örneklerini hem Mukaddes Kitapta, İsrail’in ille de başına bir kral yapmak için olan ısrarlarında, hem de tüm insanlık tarihinde açıkça görüyoruz. (Hakimler 8:22-23)
Gelelim Musa zamanındaki Allah’ın işlevindeki amacının organizasyon şeklinde olup olmadığına. Bu soruya açıkça hayır diyoruz. Organizasyonun sözlük anlamlarında düzen, tertip gibi kelimeler var diye, bu her düzen ve tertipli olma halini ille de organizasyon zihniyeti başarır demek değildir! Yine Allah hem düzenlidir hem de kanunlar vermiştir ve verir, fakat bu O’nun organizasyondan yana olduğunu göstermez. Apayrı kavramlar ve özellikler hakkında konuşuyoruz. Bu kavramları birbirine karıştırarak organizasyon düşüncesini savunanlar az değildir. Onlar: “Düzen ve kanunlar organizasyon şeklinde örgütlenmezse uygulanamaz” iddiasındadırlar. Bir yerde düzen de vardır kanun da ama bunları uygulamak için orada ille de bir organizasyonun şekli olması gerekmez. Ancak bu düzen ve kanunlar nasıl uygulanabilir diye insanlar kendilerini organize etme şekline gidebilirler. Çok kolay bir yol olmasından dolayı da gitmiştirler. Bununla da insanlara değil kanunlara hizmet etmişlerdir. Hâlbuki kanunlar sözde insana hizmet etmesi için çıkarılmışken, gün gelip insanlar kanunlara hizmet etmeye başlamışlardır. (Markos 2:23-27) Bunun yanında Allah’ın daima yaptığı gibi, organize edilmeyip, bu şeyler o kişilerin bilgisine, sorumluluğuna, vicdanına, zekâsına ve yeteneklerine de bırakılabilir, özgürce, organizasyona ve örgüte ihtiyaç duymadan. Nitekim İsrail’de daha kral yokken ve İsrailliler başlarına kendileri gibi olan bir insanı kral isteyene kadar bu böyleydi. (Hakimler 17:6; 21:25; 1.Samuel 8:7-8) Hatta Musa dahi 40 yıl çölde günahkâr ve birçok yanlışlıkları olan İsrail’le beraberken, onları hiç organizasyon şeklinde yönetmeye, ya da Allah’a kul ettirmeye çalışmadı. (Tesniye 12:8) Musa’nın dediği gibi: “Herkes gözünde doğru olan her şeyi de yapamaz”. Fakat herkes gözünde doğru olan şeyleri kanunu ve düzeni bozmamak şartıyla muhakkak yapabilir. Musa’nın Tesniye 12:8 de yazan bu sözüne dönecek olursak, bu gerçeği görmemek için sahiden de kör olmak gerekir diyorum. Bakın Tesniye 12:8’de Musa ne diyor:
“Bugün burada bizim yapmakta olduğumuz her şeye göre yapmayacaksınız; herkes gözünde doğru olan her şeyi yapıyor.” Aslında bu sözlerle Musa 40 yıl çölde, o inatçı, söz dinlemez, sert enseli kavimle beraberken, onlara karşı Allah’ın ve kendisinin davranış şeklini açıkça belirtmiş oldu. Kısacası o kavmin sahip olduğu özgürlüğü vurguladı. Musa’nın kitaplarını okuduğumuz zaman Allah’ın çok sert biri olduğu kanısına sahip olsak da bu sözlerle aslında Allah’ın ne kadar çok özgürlük verdiğini görmemek de elde değildir. Özgürlük vermek demek değer vermek demektir. Bir yerde özgürlük ne kadar kısıtlanıyorsa, o yerde yaşayan insanlara o kadar az değer veriliyor demektir. Allah ise yarattığı insana her zaman değer vermiştir. Bazen o insanlık buna layık olmasa da. “Bütün her şeyin üzerinde Allah kral olarak hüküm sürüyor” demekle, O bu işi organizasyon şeklinde yapıyor anlamı çıkarılamaz. Mesih de kral olarak yeryüzünü cennet haline getirme işinde organizasyon şeklini hiçbir zaman kullanmayacaktır. Bunu nerden biliyoruz ve emin olarak söyleyebiliriz? İsa Mesih’in yeryüzündeyken öğretilerine ve izlediği yola bakarak. (Matta 5-6-ve7’inci bölümler- Yuhanna 8:32)
Dediğim gibi bazı şeyleri karıştırmamak lazım. İki ya da çok kişiler arasında yapılan bir antlaşma, sözleşme, buna bağlı olarak da kişilerin ona uyma zorunluluğu ile organizasyon arasındaki fark kıyas edilemez. O zaman bu elma ile armut kıyaslamasına benzer. Hâlbuki iki farklı şeylerden bahsediyoruz. Organizasyonun sözlük anlamları da bu yönde açıklanıyor. Kişi bir amaç için plan yapılması ve bu planı uygulamaya sokmak için de insanların organize edilmesi, örgütlenmesi gereklidir diye görebilir. Bu bir görüş açısıdır, fakat insani değerleri çiğner ve onları şimdiki dünyamızın olduğu şekle sokar. Antlaşma ise, iki tarafın da onayladığı ve üzerine aldığı bir sorumluluktur. Nasıl ve hangi nedenlerden ötürü olursa olsun, altına imza atılmış bir sözleşmenin ardından getirdiği sorumlulukları vardır. Sonradan pişman olunsun olunmasın, kişiler buna uymalıdır. Organizasyon, örgüt, kuruluş vs. bunlar bir yönetme tarzını belirliyor ise, antlaşma ya da sözleşmenin bununla hiçbir benzerliği yoktur. Ben biriyle herhangi bir şey üzerinde sözleşme yaparım, ama bu beni ille de onunla bir organizasyon bağına sokmaz ki. Borç alır borç verebilirim, bu yine benim o kişilerle organize edildiğim, ya da aynı organize edilmiş kurumları onlarla paylaştığım anlamına gelmez. Fakat bir sözleşmenin iki tarafı da birbirine bağlayan ortak yanları vardır. Çünkü yapılan sözleşmeye iki tarafın da uyması gerekir. Ancak bundan sonra her iki tarafın o antlaşmayı nasıl yerine getireceği konusunda, yine belki kendilerini organize etme gereği duyabilirler ya da duymazlar. Bu o iki tarafın kendi bileceği bir şeydir. Yani bir sözleşmeyi yerine getirmek için ille de organize edilmek gerekmez. Bazı insanlar bir sorumluluğu, bir işi, bir görevi ya da herhangi bir amacı yerine getirirlerken, ille de koydukları kurallara esir olurken; bazıları da bunu özgürce, kalıp kurallara bağlı kalmadan, bilgisini, zekâsını, sorumluluk duygusunu, sevgisini, terbiyesini, arzusunu, inisiyatifini, şerefini, vicdanını, inancını vs. kullanarak yapar.
Organize edilmiş örgütlenmiş bir toplumda, kişilerin çok konuda kendi başına karar verme hürriyeti yoktur. Ancak o organizasyonun planına ve isteklerine uyarsa, bu da tabii ki müstesnadır. O plan uygulanırken kişilere emirler verilir ve emirler alınır. İster bu onların hoşuna gitsin ister gitmesin, herkesin buna uyması gerekir. İster organize edilmekte olsun isterse de bir antlaşmada, her iki tarafın da tabii ki mecburi yapmaları gereken sorumlulukları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Antlaşma ardından sorumluluk getiriyorsa da bunu kişiler özgür bir biçimde yerine neden getirmesinler? Fakat organizasyon hiçbir zaman özgürlük vermez, veremez. Verirse de o bir zaman sonra zaten organizasyon olmaktan çıkar. Peki, ne olur? Artık ne olursa olur. Hem bu konumuzu uzatıp çok da dışına çıkar. Peki, fark sadece özgürlük vermede mi? Bakalım, fark sadece bu kadarla mı kalıyor görelim.
Allah İsraillilerle bir antlaşma yapıyor. Bu antlaşmanın altına bütün İsrail ve onlarla yaşayan karışık halk da: “Evet Allah’ın bize söyleyeceği her şeyi dinleyeceğiz” demekle imza atmış oluyorlar. Mukaddes kitabın Çıkış 20. Bap’tan (bölümden) 24’üncü Bap’a kadar olan bölümlerinde Allah bu antlaşma ile o kavımdan neler bekleyeceğini ve şartlarının bir kısmını da önceden söylüyor. Verdiği bu şartları o milletin tutmasında ve bu ahde girip girmeme isteğinde Allah onların özgür iradelerinin sesini duymak istiyor. Peki, onlar ne diyorlar? Çıkış 24:3 aynen şöyle yazıyor:
“Musa gelip kavma Rabbin bütün sözlerini ve bütün hükümlerini anlattı; ve bütün kavm bir sesle cevap verip dediler: Rabbin söylediği bütün sözleri yapacağız.”
Ancak aldığı bu sözden sonra Musa dağa çıkıp, aynı prensibe dayanan Allah’ın verdiği daha başka emirlerin ayrıntılarını ve onları nasıl tutacaklarını öğrenmek için 40 gün 40 gece orada kalıyor. (Çıkış 24:12)
Bu durumu şuna da benzetebiliriz. İki kişi bir sözleşme yapıyorlar. Biri ona araba satıyor. Tabii ki alıcı satın aldığı arabanın parasını ödeyene kadar, o sözleşme de geçerlidir. Arabayı satan ise o kadar iyi biri ki, satın alan antlaşmayı tutabilsin ve yalancı çıkmasın diye, hatta maddi ve manevi yardım bile ediyor! İşte Allah, kavmi İsrail ile olan antlaşmasını basitçe anlatmak istersek bu prensibe dayanır bir amaçla yapmıştır. “Allah İsrail’e tutmaları gereken emirler verdi” demekle, onları buna benzer bir antlaşma ahdine sokmuş oldu. Bu emirleri de onları hayat yolunda eğitmek için verdi. Onları bir kalıba sokup organize etmek için değil. Göç ederken belirli düzende yürümeleri, belirli şekilde mola vermeleri ve daha bir sürü ayrıntılar sahip olmaları gereken tertip ve düzenleri içindi. Organize edilmesi gereken bir sürü emirler, tapınma çadırından tutun, o kutsal eşyaları nasıl taşıyacaklarını belirten ayrıntılara kadar, hepsi eşyalar, cisimler, cansız şeyler içindi, insan zihnine hâkim olmak için değil. İşin içine insan girdiği zaman, kanunlar o insana hizmet ediyordu. Bunlar zamanla yanlış kullanıldıysa, suç Allah’ın değil o insanlarındı. Kâhinler ve onlara yardımcı Levililer ise temsilciler olarak atandılar. Allah ile kavim arasında Allah’ın emirlerini uygulamakta onlar aracıydılar, kavmin üzerinde hüküm sürenler değil. Hâkim olarak görev yapmaları, bir kral gibi hükmetmeleri anlamına gelmez. Hâkim demek kral demek değildir. Evet, eğer bir kral varsa, hâkimler kralın koyduğu kanunların amacına uygun hükmetmelidir. İsrail’de o zaman kral denilebilecek en üst yönetici ise zaten Allah idi. Onun için de kâhinlerin ve Sevililerin kavmin üzerindeki davalara bakan hâkimlik rolleri, onların kral olduğunu ortaya çıkarmaz. Onların İsrail halkıyla olan ilişkilerini hâkimler kitabından daha da iyi anlıyoruz. Hakimler 17 bap 6 ayeti:
“O günlerde İsrail’de kral yoktu, herkes gözünde doğru olanı yapardı” diye yazmakla, Allah’ı temsil eden o kâhinlerin ve Levililer’in organizasyon düşüncesi ve ruhuna sahip olmadıklarını çok daha iyi görüyoruz. Ayrıca şunu da unutmayalım, şeriat kanunları insanlığa ölüm getirmiştir. Bu konuya kitabımda zaman zaman değineceğim. Çünkü nerede insani bir yönetici varsa orada da organize edilmiş kurumlar, insanlar vardır. Eğer Allah onları organizasyon şeklinde birleştirmiş olsaydı, böyle yazdığı gibi bir özgürlüğe de müsaade etmezdi. Bu yüzden, yani herkes kendi gözünde doğru olanı yapıyor diye Allah onları cezalandırdı mı? Hayır, ancak Allah’ı bırakıp da putlara döndükleri zaman; o zaman dahi Allah onları çoğu zaman cezalandırmadı, ancak bıraktı, yardım elini çekti. Eğer Allah’ta organizasyon düşüncesi olsaydı, böyle şeylere hiçbir zaman müsaade etmeyecekti. Bunlarla, Allah hiçbir zaman cezalandırmaz demek istemiyorum. Ancak organizasyon düşüncesinde özgürlük, şahsiyet, iman, sevgi, merhamet falan yoktur diyorum. Organizasyon zihniyeti tam tersine bunları yok eder. Organizasyon düşüncesinde emir almak ve sırf bu emre göre yaşamak, düşünmek, konuşmak vardır. O kişi: “Ben de bunu düşünüyorum ama” diyemez. Ya da “ben anladığım kadarıyla böyle inanıyorum” bile diyemez. “Benim canım bu şekilde değil de şu şekilde yapmak istiyor” hele hiç dedirtmez. Organizasyon şekli toplum olsun, askeri olsun, mafya ya da din adı altında birleştirilmiş olsun, tabiilerini ancak köle eder. Zamanla da ama muhakkak bir gün gelir yok olurlar. Yok eden de yine o organizasyon taraftarı insan olur. Daha açık yazarsam; organizasyonu genelde kendi içindeki bağlı olduğu üyeleri yok eder. Fakat o insanlar daha sonra tekrar başka bir isim altında ve daha iyi imiş gibi başka bir organizasyon kurarlar, o da ayrı. Sonuç hep aynı olur. Bu durum kısır döndü gibidir. Bir daire etrafında döner gibi, insanlık hep aynı hataları yaparak dönüp durmuşturlar. Bu yüzden de bazı insanların: “Tarih tekerrürden (tekrardan) ibarettir” diyerek kısaca kesip atması boşuna değildir. Haklıdırlar da.
Çünkü insanlık bir zalim kralı devirene kadar canı çıkmış, ne çok kurbanlar vermiştir ve de devirmiştir. Sonra başına başka bir kral getirmiştir! Sistem organizasyon, ama o an için isimler değişik ya! Krallıkları, diktatörlükleri, komünizmi vs. vs. kaldırıp demokratik, kapital bir düzen getirmişler. Aslında sistem yine aynı, organizasyon, sonuçların da aynı olacağı kesin değil mi? Zaman meselesi. Nerede dünya hâkimi Mısır Firavunları? Asurlular nerede? Peki, Babil, Med ve Pers kralları, orduları nerede? Büyük İskender, Roma imparatorluğu ve daha niceleri, nerede onların gücü, zenginlikleri, dehşetleri, göz kamaştıran görüntüleri? Bunların hepsi çok iyi organize edilmiş milletler, dünya hâkimleri, ordular değil miydi? Bütün bu organize edilmiş saydığımız ve de saymadığımız uluslar, ordular, dinleri, inançları, kültürleri, zenginlikleriyle birlikte yok oldular. Zamanımızın komünist bloğu da bunların içinde. Peki, kapitalist Amerika, o ebedi mi duracak sanıyorsunuz? Hele onun sonu Mukaddes Kitapta daha da umulmadık bir şekilde gelecek diye yazıyor. Bütün bu saydıklarımız isimlerin hangisi organize edilmemişti? Hem de çok iyi denilir bir şekilde organize edilmiştiler. Şimdi ise hiçbiri yok ve olanlarının sonu ise yakın.
İsrail halkı hâkimlerin zamanında, “herkes kendi gözünde doğru olanı yapardı” diye yazıyor dedik. Herkesin kendi gözünde doğru olanı yapmasının doğru mu yanlış mı olduğunu savunmadan, ben onların sahip oldukları özgürlüğü vurgulamak istedim. Büyük olaylarda, insan canı söz konusu olduğunda ise kavmin hepsinin bir düşüncede toplanması, yine de onların organizasyon düşüncesine sahip olduklarını ispatlamıyor.
Mesela bir adam Benjamin oymağında misafirken, Benjamin’lilerin o adamın karısına zorla tecavüz edip, ölene kadar onu kötü kullanmaları. Sonra tüm İsrail’in de bu çirkin davranışa karşı tek bir bedenmiş gibi toplanması. Bu konu Mukaddes Kitabın “Hakimler” kitabında 19, 20 ve 21’inci bölümlerinde işlenir. Bunu yaparken de kavmin organizasyon düşüncesi taşıdıklarını görmüyoruz. Bir sorun vardı ve bu sorun hepsi tarafından bir adammış gibi ele alındı. Karar vermekte zorluk çektikleri konuları da Allah’a sormakla hallettiler. Orada aynen şöyle yazıyor:
“Bütün kavm bir adammış gibi kalkıp dedi...” Hakimler 20:8)
Organizasyonda bu yoktur. Organizasyonda tam tersine, bir adam kalkar ve bütün kavim adına karar verir. Eğer organizasyonda bir sorun varsa, o sorunu onların başkanları, yöneticileri, belirli ayrıcalık sahibi kişileriyle, kapalı kapılar ardında gizli olarak konuşur ve o doğrultuda kararlar alınır. Bundan sonra ise onu uygulamada hiç kimsenin hayır denmesi istenmez. Herkes o karara inansa da inanmasa da doğru bulup bulmasa da kabul edip etmese de yapmak zorundadır. Şahitlerin de övünerek kendilerini benzettikleri gibi, onlar askeri bir ordu düzenine göre çalışırlar. Burada gökteki ordular kastedilmiyor, ancak kendilerinin kötü gördükleri, yeryüzündeki askeri ordular kastediliyor. Şahitler onların düzenini örnek alınacak bir şey gibi gösteriyorlar. Eğer bütün askeri ordular Şeytanın etkisindeyse, -çünkü bunu bizzat Şahitler söylüyor- o halde bu düşünceye göre Şahitlerin kimin etkisi altında organize edildiğini anlamamız zor olmasa gerek. Aslında onlar kendi ağızlarıyla kendilerine hükmediyorlar.
Peki, hâkimler kitabından biraz önce bahsettiğim konudaki bütün toplanmış o kavimle birlikte gelmemiş olan topluluğa ne yapıldı? Gelmemiş olan o topluluğun bazıları hariç, hepsi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Şimdi insan soruyor: “Burada organizasyon düşüncesinden farklı ne var?” diye. İlk bakış insanı yanıltıyor ve aynı gibi bir sonuç çıkarıyor. Yukarıda ise bahsetmiştim, “antlaşma ile organizasyonu birbirine karıştırmayalım” diye. O zamanki İsraillilerin böyle suçsuz dökülen kanın soruşturmasında bir kavim gibi toplanmaları, Allah’ın Musa vasıtasıyla vermiş olduğu emrinden ötürüydü. Suçsuz dökülen kanın sorumlusu mutlaka cezalandırılmalıydı. Yoksa Allah o bir kişinin kanından bütün kavmi sorumlu tutacaktı. Bu onların Allah ile yaptıkları antlaşmaya “evet” diye cevap verdikleri kanunların içindeydi. Antlaşmaya uymayanın ise cezalandırılması yerinde değil midir? (Tesniye- Yasanın tekrarı 19:10; 21:1-9)
Bu olaydan esinlenerek dini organizasyonlar da şimdi şöyle iddia etmezler mi:
“Bizim de kurallarımız ve prensiplerimiz var. Bunu kişi bize katılmadan önce açıkça öğrenir ve öğretiriz. Sonradan bu kural ve prensiplere kim uymazsa, biz de kendi yetkimiz dâhilinde cezalandırmak ile neden Allah’ın organizasyonuna benzemiyormuşuz, ya da organizasyon sadece Şeytanın kullandığı bir yöntem oluyormuş?!”
Fark aslında çok basit fakat açıklamak gerek. Birincisi, hakimler kitabında geçen ya da buna benzer olaylarda suçluya ceza verilmesi, hep birlikte toplanılması gibi şeyler onları yine bir organizasyon yapmaz. Dediğim gibi, yerine getirilecek bir görevin, sorumluluğun, adaletin, cezanın ya da sevginin, merhametin vs. düzenini ille de organize etmek gerekmez. İkincisi ise yeryüzündeki hiçbir organizasyon üyelerine daima hakikati söylemediği gibi, kendilerinin: “Biz onlara her şeyi önceden söyledik” dedikleri şişkin sözler, ancak kişiyi o organizasyon kapanına çekmek için hazırlanmış tuzaklardır. Hele hele bir kararda, onu üyelerine sorma tenezzülünde kesinlikle bulunmazlar.
En basit bir örnek verelim, öyle mi değil mi siz karar verin. Bunu yine içlerinde organizasyon adını en çok kullanan Yehova Şahitlerinden vereceğim. Tekrar belirteyim, sakın bu örneklerim ile beni sadece onlara karşıymışım gibi görmeyin. Buradaki yazım organize edilmiş ve o düzene göre şekillendirilmiş ne olursa olsun, politik, ticari, dini hepsi için geçerlidir. Hepsini ayrı ayrı ele alırsam, bin sayfalık kitapta yazsam yeterli olmaz. Genel olarak onun için bir organizasyondan ve onun örneklerinden bahsediyorum. Prensip aslında aynıdır ve hepsi için geçerlidir. Neyse, gelelim iddia ettiğim konuya ve onun örneğine.
Şahitlerin içlerine girene kadar kişinin belli bir eğitimden geçtiği doğrudur. Bu evlerde veya toplantı salonlarında, beraberce “tetkik” dedikleri araştırmalar ile yapılır. Onlar bu işi öyle organize etmiş. Olur ya, bu bizim konumuz değil. Ben bu işi nasıl yaptıklarına dair zihninizde bir resim yapabilmeniz için yazıyorum. Mesela onlar yayınlarında şöyle öğretir:
Yalnız bizim şahsen inandığımız şeyleri değil fakat içinde bulunduğumuz herhangi bir dini teşekkül tarafından öğretilen şeyleri de tahlil etmemiz gerekiyor. Onun doktrinleri Allah’ın sözüne tamamen uygun mudur, yoksa insanların ananelerine mi dayanıyor? Eğer hakikati seviyorsak, böyle bir araştırmadan korkacak nedenimiz yok demektir. Allah’ın bizimle ilgili olan iradesinin ne olduğunu öğrenmek ve onu yerine getirmek, her birimizin samimi arzusu olmalıdır. Yuhanna 8.32 (Yehova Şahitlerinin yayınladığı, Türkçesi “ebedi hayata sevk eden hakikat” kitapçığı sayfa 13 de. Eskiden bu kitap hakkında Şahitler, Mukaddes Kitap ve Mao’nun doktrini kitabından sonra dünyada şimdiye kadar sayıca en çok basılmış üçüncü kitap diye övünürlerdi. Gerçekten de yüz milyonlarca ve birçok dillerde basılmış.)
Şahitler bunun gibi yukarda yazılı daha birçok teşvik ve tahriklerle, kişi hakikati seviyor ise soru sormaktan ve kendi dinini araştırmaktan kaçınmaması gerektiğini savunurlar. Gerçeğe bu kadar bağlı olmak için insanları cesaretlendirmekte verilen bu uğraş çok değerli bir iştir. Fakat ne dedik: “Bir organizasyon bu gibi şişkin sözleri kendi uygulamaz, ancak kendine çekmek için yem olarak kullanır”. Tam Şahitlerde de durum böyledir. Tüm bu samimiyet, hakikate susamışlık, korkmadan soru sormak ve araştırmak vs. ancak bir Şahit olana kadardır. Kişi bir kere bunların içine girdimi, onların her öğretisini olduğu gibi, hatta noktasına virgülüne kadar kabul etmelidir. Hata yaptıklarını kabul ettikleri halde, eğer bir kişi herhangi bir öğretiden şüphe ettiğini, inanamadığını söylerse onu hemen kendi içlerinden “Allah’ın bizzat kullandığı kanala karşı gelmekle bir daha hiç kurtulamaz, Allah onu son günde de helak edecektir” diyerek atarlar. Artık bunlardan hiç kimse onunla konuşmaz, selam vermez, rastgele yol dahi sorsa cevap vermezler. Kendilerinin haklılığını savunmak amacıyla, resuller tarafından İncil’de bu konuda yazılmış ayetleri bir de ispat olarak gösterirler. (2.Yuhanna’nın mektubu 9,10,11 ayetleri.). Bakın orada aynen şöyle yazar:
İleri gidip Mesih’in taliminde kalmayan her adamda Allah yoktur; talimde duran da hem Baba hem de Oğul vardır. Eğer biri size gelir, bu talimi getirmezse, kendisini eve kabul etmeyin, ve ona selam vermeyin. Çünkü ona selam veren onun kötü işlerine hissedar olur.
Aslında tam bu ayet de bize “bu organizasyonun Allah’tan olamayacağının bir ispatıdır” dedirtiyor. Çünkü kendilerinin öğrettikleri talimde durmayanlar, aslında yine kendileri. Onların kendi yazılarındaki asıl istekleri ve uygulamaları, “kendi dinini araştır ama sakın bizi değil!” demekten başka bir şey değildir. Öğretileri ve uygulamaları arasındaki fark korkunçtur. Bu yüzden de her Şahit zamanla şunun farkına varır: Organizasyona yönelik her türlü negatif gibi görünen düşünce dahi, senin atılman için yeterlidir. Bu yüzden bir sürü kasıtlı kasıtsız yanlışlıklarına rağmen, onlar bu hataları hakkında hiçbir zaman özür dileme gereği duymasa bile; üyelerden beklenilen: “Yalan da olsa sen çeneni tutup, her ne pahasına olursa olsun organizasyonu savun” emrine bunlar “birlik” derler. Bu yüzden onların konuşmacı nazırları kongrelerde, eline aldığı kahverengi bir kitapla: “Organizasyon ‘bu kitap siyahtır’ derse bu kitap siyahtır” diyeni bir de alkışlarlar! Çok meşhur aralarındaki bir parola da: “Tek başıma doğru yolda gideceğime, organizasyon ile birlikte yanlış yolda giderim” düşünceleri hep bu Şeytanın küstahça insanlığa kabul ettirdiği organizasyon düşüncesi ve fikridir. Hitler Almanya’sında da durum hiç farklı değildi. Gerçi 21’inci yüzyıldaki Merkel yönetiminde de durum farklı değil. Diktatör dediğimiz Hitler de Alman halkından aynı bu Şahitler gibi bir beklentiyle kendi bünyesini organize etmiştir. Hitler rejimi ile Şahitler arasındaki fark sadece güçtür. Onlar da aynı Hitler’in o zamanki gücüne erişmiş olsalar, bence Hitler’i mumla aratırlar. Bu iki örnekle, biri dini biri de siyasi organizasyonları ele alıp, ortak yanlarının sadece organize edilmek olduğunu söylemek istemiyorum. Gittikleri ve izledikleri politikanın, insanlar üzerindeki aynı baskıya sahip olan o gücünü, organize edilmekten aldıklarını belirtmek istiyorum. Bununla da iyi organizasyon kötü organizasyon ayrımına girmeyelim. Çünkü iyi olsun kötü olsun her organize edilmiş insani kuruluşlar, tek bir kaynaktan emir alırlar. Bütün geriye kalan çoğunluk bunu uygulamalıdır. Hangi insan hatasızdır ve de günah işlemez? Hata ve yanlışlığın yapılacağını her insan kabul ediyorsa, bir de bunun içine kasıtlı yapılan kötülükleri de soktuğumuz zaman, gelin de o emri sadakatle uygulayın! Olabilir, bir hastalık vardır, fakat bu hastalığın her insana geçmesi kimseye mecbur edilemez. Eğer çıkan bir emri ya da alınan kararı yüzde 98’i kabul edip ikisi kabul etmezse, hastalığın o iki kişiye de bulaşmasını organizasyon mecbur eder. Hastalıkla benzetmeye çalıştığım şey bizlerin günahları, yanlışlıkları, kötülükleriydi. Organizasyonlar ise ancak bunların yayılmasını başarmıştır. Yine dediğim gibi, Allah ise bu düşünce ve sistemlerden nefret eder ve derki:
Kötülük için çokluğun peşinde olmayacaksın; ve bir davada adaleti bozmak için çokluğun ardınca saparak söylemeyeceksin. Çıkış 23:2 Ve yine:
Eğer kardeşin, ananın oğlu, yahut kendi kızın, yahut koynundaki karın, yahut canın gibi olan dostun ......başka ilahlara kulluk edelim derse ona uymayacaksın ve onu dinlemeyeceksin; ve gözün ona acımayacak ve onu gizlemeyeceksin...Tesniye 13:6-8
İşte Allah ve organizasyon farkı bu kadar belirgindir. Organizasyonlar her ne pahasına olursa olsun birliği savunur, Allah ise her ne pahasına olursa olsun doğruluğu savunur ve emreder. Tabii eğer duymak, görmek istersek! Allah hiçbir zaman çoğunluktan, hoşuna gitmeyecek, O’nun prensip ve kanunlarını çiğneyecek şekilde bir birlikten yana olmamıştır. Hele sayıya hiç mi hiç bakmaz. Nuh’un tufanını düşündüğümüz zaman, tüm yeryüzünü alt üst etmeden önce Allah sadece parmaklarla sayılabilecek kadar bir aileyi, yani sekiz kişiyi kurtarıyor. Sodom Gomorra şehirlerini yok etmeden önce Lût ve kızlarını seçerek, ancak üç kişiyi kurtarıyor. Mısır’dan çıkan İsraillilerin sayısı milyonlarca olduğu halde, Allah o sayılanların içinden sadece iki kişiyi vaat edilen diyara sokuyor. Şeytan ve Allah arasında geçen diyalogda Allah: “Bütün yeryüzünde kulum Eyüp gibi yok” demekle bütün yeryüzünde kendi iradesine saygılı tek bir kişinin olmasından dolayı utanmayan bir Allah. Tam tersine, değerli ama sayısı bir kişi de olsa Allah o kişiyle övünüyor, çünkü layık. (Tekvin 7:1 ve 23; 1.Petrus 3:20; Tekvin 19:29; Sayılar 14:26-30; Eyüp 1:8) Organizasyonlar için ise bu sayılar onların yüzlerini kızartan, kendilerine büyük utanç veren yüz karalığıdır. Çünkü onlar üstün değerlerle değil, sayılarıyla, istatistiklerle, şöhretleri ve zenginlikleriyle övünür, tüm bunları da başarı diye gösterirler.
Şöyle de düşünemez miyiz: «Organizasyon ile yalan söylemenin, ikiyüzlülüğün ne ilgisi var?» diye. Bir organizasyon içinde yalan söylüyor ise bu başka bir şey, organizasyonu kelime anlamında kötü ve yanlış göstermek bambaşka bir şey midir? Başka bir örnek daha vereyim ki ne demek istediğim tam anlaşılsın.
Polis, Jandarma toplumdaki kanunsuzluğu önlemek için görevlendirilmiştir. Fakat polislerin, jandarmanın rüşvet alması, yalan söylemesi, adaletten uzak taraf tutması yanlıştır. Evet ve de doğru. Fakat bunlar toplumdaki kanunsuzluğu önlemek için görevlendirilmiş olan polislik görevinin yanlış olduğunu ispatlamaz ki. Organizasyonların içinde küçük gruplar şeklinde de olsa, dediğini harfi harfine yerine getirip, yalana falan hiç tenezzül etmemiş olanları da vardır. Bir de bunlar ne kimseyi aldatmışlardır ne de başka bir sahtekârlığa başvurmuşlardır. Çok ama çok az da olsa böyle organize edilmiş kuruluşların da var olduğunu ve olmuş olabileceğini kabul edelim. Aslında bütün organizasyonların sahip olmak istedikleri standart budur. Benim bu konu altında anlatmak istediğim de bu ya. Problem Şahitlerin yalancı ve sahtekârlıkla ikiyüzlülük yapmalarında değil. Sorun, o organizasyonun daima doğru ve dürüst olup olmamasında da değil. Sorun ister Şahitler olsun isterse de bütün insanlık olsun, onların organize edilmiş olmasındadır. Organizasyonlar, içlerinden çıkacak küçücük bir mikrobun azami süratle hepsine yayılması marifetinden başka, insandaki özgür iradeyi, hürriyetti ve sevinçli olmak gibi değerleri de ancak baltalar. İnsan, zekâsındaki yüzde doksanlık o boş kullanmadığı yeri, ancak hür olursa geliştirebilir. Allah da insanı bu amaçla yaratmıştır. Organizasyonlar bunları tümüyle yok etmek için icat edilmiştir dersem, yine sanırım doğru söylemiş olurum. Organizasyonlar kalıp düşünce hastalığında olduklarından; insanları düşünemeyen, vicdanı bozulmuş veya hissetmeyen, karar verme yeteneğinden yoksun, duygusuz robotlar yapmak için uğraşırlar. Çünkü onlar için bir hedef vardır ve o hedef de ne olursa olsun insan sonuncu plandadır. Daha doğrusu her organize edilmiş kuruluşun yöneticisi için o hedefe erişmekte insan sadece bir engeldir. Onlar insana daima bu gözle ve anlayışla bakarlar. Sütü seven ve onunla geçimini sağlayan bir çiftçinin, problem olarak gördüğü en büyük sorunun ineklerin olması gibi bir şeydir bu. “Ah şu inekler olmadan süt olsa ne iyi olur” demesiyle, sahip olduğu yaklaşımı ancak neye ve kime değer verdiğini gösterir. Öte yandan o hayvanlara sevgiyle bağlanmış bir çobanı düşünecek olursak, çoğu zaman ineklerin sütünü onlara ağırlık yapmasın diye sağıyordur. O ne sütü nede parayı en üst seviyede görür. En üstte tuttuğu değerler sevdikleridir, yani bu durumda o hayvanlardır. Bu konuyla ilgili İsa birçok örnekler vermesine rağmen ben bir tanesini yazacağım.
Bunun için İsa yine, "Size doğrusunu söyleyeyim" dedi, "ben koyunların kapısıyım. Benden önce gelenlerin hepsi hırsız ve hayduttu, ama koyunlar onları dinlemedi. Kapı ben'im. Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur. Girer, çıkar ve otlak bulur. Hırsız ancak çalıp öldürmek ve yok etmek için gelir. Bense insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim. Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir. Koyunların çobanı ve sahibi olmayan ücretli adam, kurdun geldiğini görünce koyunları bırakıp kaçar. Kurt da onları kapar ve dağıtır. Adam kaçar. Çünkü ücretlidir ve koyunlar için kaygı duymaz. Ben iyi çobanım. Benimkileri tanırım. Baba beni tanıdığı, ben de Baba'yı tanıdığım gibi, benimkiler de beni tanır. Ben koyunlarımın uğruna canımı veririm. (Yuhanna 10:7-15)
İsa burada verdiği örnekte, bir çobanın koyunları için canını verecek kadar olan sevgisinden söz ediyor. Bu örneğe dikkat ettiyseniz, İsa koyunların bitmez tükenmez problemlerinden, onların çobanı ne kadar yorup engellediğinden, ya da onların akılsızlıklarından falan bahsetmiyor. Çünkü sözü geçen iyi çoban hedefe bakarken, parayı, çıkarlarını, kendi izzetini, ya da canını değil; sevdiklerini, yani sırf koyunlarını görüyor. Çünkü mutluluğu koyunlarına olan sevgisinde de ondan. Hedefi ise onların yaşama, bol yaşama sahip olmalarında.
Bu organizasyon konusunu içeriğine nazaran çok kısa yazdıysam da yine de sonuna kadar okuduktan sonra zihninizde bir resim yapmaya çalışın.
Çoğu zaman insanlar Allah’ı, kanunlarını tutmadıklarında kendilerini devamlı cezalandıran biri olarak tanımışlardır. Hâlbuki Allah yaptığı antlaşma ile insanlığa hayat yolunda sadece fayda ve menfaat sağlayacak kanunlar vermiştir. Bu kanunları da tutmalarında Allah insanlığı zorlamıyor, ancak şu şekilde öğüt veriyor:
Senin önüne hayatla ölümü; bereketle laneti koyduğuma, gökleri ve yeri size karşı bugün şahit tutuyorum; bunun için hayatı seç. Tesniye 30:19.
Hâlbuki organizasyon düşüncesi seçme özgürlüğü vermez, mecbur tutar. Dediğim gibi, ne kadar dürüst olursa da olsun. Allah da kendi düşüncelerini kabul etmeyecek olana o özgürlüğü ancak belli bir zaman için vermiyor mu? Fark ne? Fark, zaman ve tahammül meselesinde mi? Sonuçta Allah da organizasyonlar da düşüncelerine uymayanı yok etmiyor mu? Evet, ama Allah bu işi organizasyon şeklinde yapmıyor. Allah da organizasyonlar da öldürüyor diye bunu yine aynı kaba koyamayız. Birinde özgürce, kendi verdiği kararlarla kişi hayata ya da ölüme giderken; organizasyon düşüncesinde kişiler ister iyi olsun isterse de kötü, o şeyi daima bir baskı ve zor altında yapar. Yani kişi bunların ne olduğunu kendi bile bilmeden ve karar veremeden yapıyordur. Adil olan Allah ise bu yöntemden neden nefret ediyor? Çünkü O, herkes ne ise bunun açıkça belli olmasından yanadır. Yoksa Allah Şeytanın dünyaya hâkim olmasına neden müsaade etsin ki? Bu da ancak özgürlükle başarılır, baskıyla değil. Allah’ın amacı sevinç, hürriyet, ebediyet vermektir. Öbürünün amacı ise bunlardan hiçbiri değildir ve olamaz da. Bunu istese de başaramaz.
Yine bir suç karşılığında verilen kararlara gelecek olursam, adil karar vererek bir suçluyu ölüme mahkûm etmedeki düşüncede, ille de bir organizasyonu savunmak yoktur. Hatta tam tersine, o hâkim sahip olduğu adalet ve doğruluk bilgisine göre karar vermekte tam bir hürriyet duygusuna sahip olmalıdır. Hâkim suçluyu ölüme mahkûm etti diye, bu onun ille de organizasyon düşüncesini destekliyor anlamına da gelmez. Allah da suçluya hükmedip ölüme mahkûm etti diye, bu O’nun organizasyon düşüncesine sahip olduğu anlamına gelmeyeceği gibi. Öldürmeyle, ceza vermeyle ilgili bir benzerlik konusu bulup da o organizasyonların: “İşte biz de Allah gibi yapıyoruz” demeleri tam saçmalık olur. Dünyamızda birçok devlet ve idare tarzları vardır, krallık (monarşi), dikta, komünizm, demokrasi vs. gibi. Bunlar birbirlerinden farklı olduğu halde, ceza kanunu hepsinde vardır. Ceza kanununa sahip diye hepsi aynı mıdır? Aslında çok farklı şeylerden bahsediyoruz. Ancak aldığımız ters eğitimler ve yeryüzündeki çarpıtılmış sistemlerdeki gördüklerimizden dolayı, bunları ayırt etmemiz zor oluyor ve birbirlerine karıştırıyoruz. Birinin suç işlemesi ve buna ceza verilmesiyle organizasyonun ne ilgisi vardır? Kanunlar ile organizasyonu birbirine karıştırmayalım. Allah birçok kanunlar vermiştir bu doğru, ama yine de yarattığı canlılar üzerinde organizatör bir Allah değildir. Ayrıca verdiği kanunları uygulamada organizasyon şeklinin seçilmesinden de nefret eder.
İsterseniz gelin bir de organizasyonun faydalı olduğunu var sayalım. Onu insanlığa faydalı bir ilaca benzetelim. Mesela Aspirinin baş ağrısında fayda gösterdiğini inkâr edemeyiz. Fakat cennette başı hiçbir zaman ağrımayacak insanların aspirine de ihtiyacı olmayacaktır. Bir kişi aspirinin faydalarını ne kadar sayarsa saysın, bu Allah için ve cennetteki kulları için anlamsızdır. Hiçbir zaman kullanmayacağım şeyin faydasından bana ne? Bir kişi yine, “bizim başımız şimdi ağrıyor da onun için kullanıyoruz” diyebilir. Aspirin sadece bir benzetmeydi; öyle olduğu halde bu benzetmede kalalım. Organizasyon taraftarları: “Aspirini kusurlu, hasta insanlar kullanır” demiyorlar. Verdiğimiz örnekte organizasyon aspirin ise: “Bu ilacı Allah daima kullanıyor, ebediyen de kullanacak ve kullandıracak” diyorlar! Şahitler: “Allah’ın organizasyonu her zaman vardı” diyerek yırtınırlar, saçmalıkta zaten burada. Hem de Allah’ı organizasyon şekline sanki muhtaçmış gibi gösterirler. Aspirin örneğine devam edecek olursam, kısacası onlar o aspirini sadece şimdi değil, “Allah bunu ebediyen kullanacaktır” demek istiyorlar.
Diyelim ki benim bu anlattıklarıma hak verip, bu düşünceyi kabul eden dini bir organizasyonun var olduğuna. Onların organizasyon şeklinde insanlara hâkim olmayı, cennet kurulana kadar geçici bir düzen olarak gördüklerini var sayalım. Öyle olsa bile, kimse bu yöntemin insanları Allah’a yaklaştırmakta doğru olarak kabul edileceğini iddia edemez. Ne şimdi ne de cennette. Ederse de Allah’tan destek bekleyemez. Nitekim de hiçbir dinin böyle bir desteği görmediği apaçık ortadadır. Eğer bu bir çözüm, bir ilaç ise, bu ilaca Allah’ın hiçbir zaman ihtiyacı yok ve de kullanmaz. Allah, yaratmış olduğu yaratıklarını sadece kendisine ihtiyaç duyacak bir şekilde yarattı. Aspirine benzettiğim organizasyon yöntemine muhtaç olacak bir şekilde değil. Eğer tüm dünya bu organize olma sistemini uyguluyor diye, bu onların ille de doğru olanı yaptıklarını göstermez. İsa Mesih bir örnekte, kendisini denemeye kalkan insanlara, dünya işleriyle Allah’ın işlerini birbirine karıştırmamamızı gerektiren şu sözleri söyledi:
Hirodes yanlılarıyla birlikte gönderdikleri kendi öğrencileri İsa'ya gelip, “Öğretmenimiz” dediler, “senin dürüst biri olduğunu, Tanrı yolunu dürüstçe öğrettiğini, kimseyi kayırmadığını biliyoruz. Çünkü insanlar arasında ayrım yapmazsın.
Peki, ne dersin, söyle bize, Sezar'a vergi vermek Kutsal Yasa'ya uygun mu, değil mi?”
İsa onların kötü niyetlerini bildiğinden, “Ey ikiyüzlüler!” dedi. “Beni neden sınıyorsunuz?
Vergi ödemekte kullandığınız parayı gösterin bana!” O'na bir dinar getirdiler.
İsa onlara, “Bu resim, bu yazı kimin?” diye sordu.
“Sezar'ın” dediler. O zaman İsa onlara, “Öyleyse Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını da Tanrı'ya verin” dedi. Matta 22:16-21
Yeryüzündeki devletlerin, hatta belki de her şeyin organizasyon şeklinde çalıştığını zaten kabul ettik. Biz insanların da bu organizasyonlardan çıkıp kurtulması söz konusu değil. Allah’ın da bu durumlara ancak belli bir zamana kadar müsaade ettiğini biliyoruz. Fakat Allah kendisiyle olan ilişkimizde böyle bir yola başvurmamızı nefretle karşıladığından emin olabiliriz. Bu yüzden İsa bir yerde bu sözleriyle, Allah’ın işleri ve organize edilmiş yönetimlerin (Sezar) işleri diye bir ayırım yapıyor.
Tarihte o kalın taş duvarlı, her biri en az bin yıl ayakta durabilecek yapılarıyla, Hıristiyan kiliselerinin engizisyon mahkemeleri “dünya yuvarlaktır” dedi diye Galile’nin kafasını uçurmakla tehdit eden ve korkutan; Galile’yi de ortaya attığı bilimsel gerçeği geri almak zorunda bıraktıran sistem organizasyondur. Allah ise böyle bir cezayı hiçbir zaman vermez. Yanlış bir bilgiye, sanıya sahip diye Allah meleklerini öldürdü mü? (Bakara, Sure 2:30; 1.Petrus 1:12; Efesoslular 3:9) Hayır, cennette de yanlış bilgiye sahip diye hiçbir insanı öldürmeyecektir. Yine kâmillik, yani kusursuzluk ile sonsuz bilgiyi karıştırmayalım. Günah işlemek başka, yanlış bilgi, yanlış sanı başka bir şeydir. Bunu kâmillik konusu altında zaten işlemiştim.
Mukaddes Kitabı okudu diye o insanları diri diri yakan, kendi dilinde anlaşılması için o kitabı tercüme edenleri ölüm oğlu ilan edip kovalayan, yine bu organize edilmiş Hıristiyan kiliseleriydi. Peki, bu kiliselere ne oldu? Hâlâ ayakta durmuyorlar mı? Fonksiyonları hâlâ korkunç olmasına rağmen, tarih onların çok şükür ki o uzun tırnaklarının kırıldığını yazıyor. Bunun böyle olduğunu, zamanımızda kısmen de olsa görüyoruz. Aralarında bazı küçücük mezhepler var ki, yine örneğin Şahitler, Adventistler, vaftizciler (Bapdist), özgür kilise, Mormonlar, Kaplancılar, Humeyniciler, vs. gibi. Bunlar orta çağdaki kilisenin güçlerine erişmek için çok hayallerle uğraşıyorlarsa da onların dünya dini olmamasına da çok sevinebiliriz. Düşünün bir kere, Yehova Şahitleri dünya dini olsa! Kimde özgürlük diye bir şey kalır? Onların sayıları 4 milyonken her yıl 36 bin kişiyi aralarından sırf bu yüzden atıyorlardı. Tabii o zaman bu atma şeklide hemen değişecektir, çünkü kanunların onlara tanıdığı yetki şimdilik bu kadar. Onların yetkileri eğer sayıları 2 milyar olursa ne kadar olur siz düşünün. Şimdi işi oranlamaya vurursak. 4 milyonken yılda 36 bin, 2 milyar olsalar her yıl 18 milyon insan aforoz edilmeli. Bu rakamların içinde cinayet, hırsızlık, zina ve bir sürü adi suç olayları yok. Bunlar sadece Şahitlerin öğretisine inanmamış, ya da inanamamış veya onlara: ‘’Yanlışınız var’’ demiş kişiler. Bu hesaba göre ki, -bu istatistik sayılar Şahitlerin her yıl üç aşağı beş yukarı aynı oranda gidiyor- yaklaşık üç yılda bir bütün Türkiye devleti sayısındaki adamın kellesi gitti demektir! Neredeyse 60 milyon insan. Başarıya bakın! Çünkü bu organizasyon böyle başarılarıyla bir de övünüyor. “Bütün bunları biz birlik bozulmasın diye böyle yapıyoruz” derler ve üyeleri de bu düşünceyi maalesef onaylar.
Bir tarihte, Şahitlere üye bir kadın organizasyona şikâyette bulunur. Kocasından ayrılmak için müsaade ister. Çünkü o kadına kendi cemaatindeki ihtiyarlar ve yetkililer: ‘’Kocandan ayrılırsan Allah’ın emrini çiğnemiş olursun ve seni aramızdan atarız’’ derler. Allah İncil’de: “Zina dışındaki boşanmaları her ne nedenle olursa olsun iyi gözle görmediğini söyler” (Matta 5:32 de) Kocası da bir kadınla cinsel ilişkide bulunmuş, ama anal! Buna benzer başka örnekte de erkekle erkek cinsel ilişkide bulunmuş. Daha da iğrenci, bu işi bazen hayvanlarla da yapanları varmış. Organizasyon cevap verir, “hayır ayrılamazsın” der! Çünkü bu gibi ilişkileri onlar o zaman zina olarak algılamıyorlarmış! Bir de sözüm ona bu Allah’ın kanalıymış!
Zaman geçer devir döner bu organizasyonun düşünceleri de değişir ve böyle durumda olanlara boşanabilir imkânı tanır. Fakat o zaman midesi kaldıramadığından, organizasyonu dinlemeyip de boşandığı için atılanlar, “Allah seni son günde yok edecek” dedikleri şahıslar, onlara ne olur? Sonradan biri gidip: “Biz hata yapmışız” diye özür mü diler? Hayır, tam tersine, o kişinin gelmesi için onun özür dilemesi lazımmış! “Çünkü bizi terk eden, aslında bize sadık olmadığını, her durumda bizimle birlik içinde yaşamadığını ispatlamış olur” der bunlar. Yani «onlar sadık dostlar değil» anlamı çıkarıldığından dolayı, o giden kişinin geri gelmesi, kabul edilmesi için, onun özür dilemesi gereklidir! Acaba bunu da nasıl ve hangi sözlerle yapmalıdır? Mesela şöyle mi demeli: “Biliyorum, siz de şimdi benim o zamanki düşüncem gibi düşünüyorsunuz, ama ben ne olursa olsun sizin önünüze geçmemeliydim. Bundan sonra gözü kapalı ölüme dahi gitmeye hazırım, yeter ki siz emredin” mi demesi lazım? Yoksa “benim bu yaptığım alçak gönüllülük değildi ve sizlere karşı gelmekle kendimi büyütmüş oldum” mu demesi lazım? Bunlara benzer bir şey söylemezse zaten aralarına da almazlar. Alçak gönüllü olmanın adı ve şekli onlara göre böyle oluyor. Doğruyu da bilsen susmalısın, senin ileri gitmeye hakkın yok. Fakat her gün vaaza gidip insanlara hakikati duyurmalısın! Onlara yılmadan yorulmadan doğruyu söylemelisin! Acaba hangi doğruyu? Kendi içindekilere ise, sakın hiç sesini çıkarma! Doğru bile olsa, bunu sen söyleyerek bizlerin önüne geçme! Peki, tüm bunları yapması gereken o eşekler kimse, kendi dinlerinden neden çıkıyorlar veya çıktılar? Orada da hakikati bekleyemez miydi? Neden ileriye gidip de, “yok siz bizden Allah’ın ismini gizlediniz, yok siz bize yalan söylediniz, yanlış öğrettiniz, anlamadığımız dilde dualar ettiniz veya ettirdiniz, üçlüğe taptınız” diyerek küstahlık yaptılar? Demek ki bu sırf Şahitlere karşı yapılınca küstahlık oluyor, fakat başka dine karşı yapılmışsa o Şahit kongrede alkışlanıyor! Eğer her ne pahasına olursa olsun itaat etmenin adı alçak gönüllülük ise, sabretmek ise, bu özellikler neden ille de Şahidin partisine girilince gösterilmeli? Doğru hareket tarzının her yerde, her kese karşı gösterilmesi gerekmez mi? İşte organize edilmiş düşüncede bu mantık yoktur. Böyle davranırlar, sırf kendileri doğrudur mantığına sahiptirler, böyle de meyveler verirler. Dediğim gibi bu konuda Şahitler on binlercesinden sadece bir tane örnek.
Bazı insanlar bütün bu örneklere rağmen hâlâ: “Sen organize edilmiş diktatörlerle, Allah’a hizmet etmek amacıyla organize edilmiş bütün dinleri de mi aynı kaba koyuyorsun” diyebilir. Var mı böyle bir şey? Yani Allah’a hizmet eden dini bir organizasyonun olduğuna inanıyor musunuz? Zaten amaç organizasyonun anlamını anlamak değil mi? Bu yüzden ben “okumaya devam edin” derim.
Örneğin bir motor ya da makineden daima çalışması beklenir. Aynı organlar, organizasyonlar gibi. Bu makinelerin birbirine birleşmiş bir sürü parçaları işlevini uyum içinde daima sürdürmelidir. Fakat bunlar ile insan kıyaslanamaz. İnsan; duyguları ve haysiyeti olan, düşünebilen, zekâ sahibi, özgür iradesi olarak yaratılmış bir varlıktır. Bunun ile cansız şeyleri, ya da hareket ediyorlar diye insanı makineye veya organlara benzetmek korkunçtur. Organizasyonlar ise kendi içindeki üyelerinin bir makine gibi birlik içinde çalışmasını bekler. Bununla askeriyeden tutun, dinler, fabrikalar, hastaneler, teröristler, kiralık katiller, mafyalar, okullar, devletler ve yeryüzünde işlevini sürdüren hemen hemen her şeyi de içine almak kaydıyla, onlar bütün şahısların aynı bir makine, bir organ, bir motor gibi hep kendi tarafında duruş alarak çalışmasını ve işlemesini ister. Nasıl ki bir motora kimse halini hatırını ve düşüncelerini sormadan, onlardan tekleme ve itiraz görmeden belli şeyler beklenirse, organizasyonlar da üyelerinden aynı şeyleri bekler. Tabii ki bir organizasyon da insan olan üyelerine haklar vermiştir. Mesela tatil, dinlenme, istirahat, yemek içmek gibi. Aynı şeyleri makinelere de vermek ve yapmak zorunluluğu vardır. Bir makine de bakım onarım ve enerji ister. Makineler de dinlenmez, düzenli bakımı yapılmaz ise çok çabuk bozulurlar. Şeytan dediğimiz ruhi yaratığın amacı, insanı çok üstün niteliklerle yaratmış olan Allah’a karşı durdurmak için, o insanı bir robota, bir makineye, bir organa benzetmeye uğraşmaktır. Bu yüzden de tüm yeryüzünde kendi düzenini kurmuştur. Kullandığı en önemli düzen de organizasyondur. İnsanlığın bütün sevincini, mutluluğunu, ruhunu, sevgisini, düşünme yeteneklerini, karar verme kabiliyetini, her şeyden önemlisi de iman konusunda batmak için insanların vicdanını dağlamakta organizasyon yok edici bir düzendir. Ancak saydığım bütün bu özellikler ve saymadığım daha ne var ise, o organizasyonun menfaatine kullanılacak ise, o zaman her şey hoş ve sevgiyle karşılanır. Fakat amaçlarına, hedeflerine, menfaatlerine karşı, “hayır” kelimesi kullanıldığı zaman, bu o kişinin sonu demektir.
Bu konudan sonra “Allah kimleri kullanıyor?” adı altında yine bu konuya ışık tutan, birbirlerine çok bağlı başka bir düşünceyi de yazacağım.
Resul Pavlus da tüm inananları bir bedende birçok organlara benzetmedi mi? (1.Korintoslular 12:12-31) Mukaddes Kitapta birçok benzetmeler kullanılır. Bazen bir çoban, bazen bir koyun, bazen bir tohum, bazen de bir çiftçi. Bunların altında yatan anlam önemlidir, o benzetilen şeyler değil. Pavlus da o benzetmeyle bizim bu yazdıklarımızı destekleyecek bir misal veriyor. Birbirinizi koruyun, destekleyin diyor. Hepinizin yetenekleri farklıdır, birbirinizin üzerine kabarmayın demek istiyor. Yoksa elin sana problem yapıyorsa Şahitler gibi, onu kes at demiyor. Ya da gözün çirkin diye, onu oy çıksın da demiyor. Tam tersine “çirkin olan yanımıza daha çok özen gösteririz” diye bizleri birbirimizi hor görmekten uzak tutmaya teşvik ediyor. Bunlarla Resul Pavlus, “birlik bozulmasın diye birbirlerinizin her türlü pisliklerini örtüp, onları savunun” demiyor.
Yine karışık bir düşünce olmasın diye belirtmeliyim. İsa: “Eğer gözün sürçmene sebep oluyorsa onu çıkar, iki gözle cehenneme atılmaktansa tek gözle cennete girmen senin için daha hayırlıdır” derken kesinlikle gözümüzü çıkarmamızı kast etmedi. Çünkü Musa vasıtasıyla verilen şeriat kanunlarında kör, topal ya da başka özürlü kişilerin sunakta hizmet edemeyeceği konu edilirken, başka bir ayette de kendinize vücudunuzda yara, bere açmayacaksınız diye Allah emreder. Isa verdiği örneklerle bu emirleri mi çiğnedi, yoksa kesip atmamız gerekli kastettiği şeyler organlarımız yerine yanlışlıklarımız, kötü alışkanlıklarımız mıydı? (Matta 5:27-31 Levililer 21:5-6 ve 21:16-24) Kim bakmaması gereken yere bakıyor diye gözünü çıkarır? Hangisi daha kolaydır, ya da hemen uygulanabilir? Gözü mü çıkarmak yoksa o göze hâkim mi olmak?
İnsanlığın nakâmilliği, yani kusurlu, günaha yatkın oluşu ve yeryüzünün Şeytanın hâkimiyetiyle korkunç bir durumda olmasından dolayı, uluslar, devletler birçok nedenlerden ötürü en kolay yolu organize edilmekte buluyorlar. (Luka 4:5-6 Kuran–Araf, 7.sure 11’den 18’e Hicr 15.sure 37-39) Bu durum zor da olsa, haydi anlaşılabilir diyelim. Fakat Allah adına asla ve kesinlikle yapılamaz ve de yapılmamalı. Hem Allah adına kim ve ne için organize edilmeli ki? Eğer Allah isteseydi organlarımız gibi çalışan robotlar yaratamaz mıydı? Hem de en iyisini yapacağından kuşkumuz olmasın. Oysa Allah insanı kendi özelliklerine benzer bir şekilde yaratıyor. Bir organa, makineye, motora, robota benzer bir şekilde değil. O kendisini, hür bir iradeyle, istekle ve gönülden gelerek arayanların Allah’ıdır.
Organizasyonların kanunları kuralları vardır. Şeraitin de kanunları kuralları vardır. Şeriat İsrail’e bir antlaşma ile verildi. Bu Allah ile İsrail arasındaki antlaşmaydı. Her ne kadar kanun-şerait organizasyon demek değilse de ortak yanları «kuralcı» olmalarıdır. Bakın Allah şeriat konusunda neler söylüyor:
Çünkü şeriat işlerinden olanların hepsi lanet altındadırlar; çünkü: «Şeriat kitabında yazılmış olan bütün şeyleri yapmak için onlarda durmayan her adam lanetlidir,» (Tesniye-Yasanın Tekrarı 27:26) diye yazılmıştır. Bellidir ki, Allah indinde kimse şeraitle salih sayılmaz; çünkü: «Salih iman ile yaşayacaktır.» (Habakkuk 2:4) ve şeriat imandan değildir; fakat: «Onları yapan onlarla yaşayacaktır.» (Levililer 18:5) İbrahim bereketi Mesih İsa’da Milletlere gelsin ve iman vasıtasıyla Ruhun vadini alalım diye, Mesih bizim uğrumuza lanet olmuş olarak bizi şeraitin lanetinden kurtardı; çünkü yazılmıştır: «Ağaç üzerine her asılan lanetlidir.» (Tensiye-Tasanın Tekrarı 21:23)
Şeriat bu kadar kötü ise Allah neden şeriatı verdi? Cevabı şöyle:
Şöyle ki, imanla salih (doğru) sayılalım diye, şeriat Mesih için mürebbimiz (eğitimcimiz) oldu. Fakat iman geldiğinden, (günahkâr olduğumuzun bilincinde olma imanı) artık mürebbi altında değiliz. Çünkü hepiniz iman vasıtasıyla Mesih İsa’da Allah’ın oğullarısınız. (Galatyalılar 3:24-26)
Bu ayetler bize imanın ne kadar önemli olduğunu vurgularken, aynı zamanda da şeriat işleriyle doğru insanlar sayılmayacağımızı da belirtiyor. Çünkü kusurlu, yani günahkâr hiçbir insan o kanunları noksansız yerine getiremezdi. Mademki bu yüzden Allah şeriatı Mesih’in bedeninde lanet olmuş olarak, bizi şeriatın lanetinden kurtardı ise; çünkü şerit insanlığa günahlardan ötürü hayatı değil ölümü getirdi. İnsanlığa ölüm getiren her şeyden nefret eden Allah da bu yüzden, hem de kendisinin verdiği antlaşmayı iptal ediyor. Hatırlarsanız “kanunla organizasyonu birbirine karıştırmayalım” demiştim. Eğer Allah bizleri eğittiği o kanunlarından dolayı şeriatın insana zarar getirmesini lanetliyorsa, insanların kendi kanun, kural ve doğrulukla hiçbir ilgisi olmayan organizasyonlarını ne gözle görür? Çok Müslümanların ve bir yerde de Yahudilerin hayallerinde kurdukları gibi “Kuran şeraiti geri getirmiştir” derler. Bu ancak şeriatın ne olduğunu bilmeyenlerin bir iddiasıdır. Yoksa Kuran şeriat falan getirmemiştir. Bu ancak fanatik Yahudilerin, şeriat hastalarının bir uydurmasıdır. Bu problemleri binlerce sene önce İncil’de resullerin yazılarından da sık sık okumak mümkün. O yazıları okursanız, şeriat düşkünü Allah karşıtlarının zamanımızda da hâlâ değişmemiş olduğunu sizler de göreceksiniz.
Mademki Allah imana önem verip kurallarıyla birlikte şeriatı iptal ettiyse, bundan sonra kuralsız, kafamıza göre bir kanunsuzluğu mu getirdi? Bakın, şeriatsız, organize edilmeden biz insanlar doğru olan şeyleri nasıl yapacakmışız, okuyalım:
…Ve Ruhülkudüs de bize şahadet eder; çünkü; «Rab diyor: O günlerden sonra, onlarla keseceğim ahit (sözleşme, antlaşma) şudur; onların yürekleri üzerine kanunlarımı koyacağım, ve fikirleri üzerine onları yazacağım,» dedikten sonra:
«Ve artık onların günahlarını ve fesatlarını anmayacağım» diyor. (İbraniler 10:15-17; 8:7-13; Yeremya 31:33-34) Var mı tüm bunları başarabilecek bir organizasyon?
Organizasyon başarılacak tüm bu şeyleri ancak bozar ve bozmuş olduğunu da tarihte ve şimdi canlı örnekleriyle görmüyor muyuz? Ben burada şeriat kanunları ile organizasyonu kıyasladım ki, Allah’ın bizlerle asıl amacının ne olduğunu daha kolay anlayalım. Bence bu dini organizasyonlar şeriatın insan emirlerine dayanan ve uygulama şekliyle çok kötü bir başka sürümü. İnsanlığı belli kurallara, emirlere, baskılara bağlamak mümkün müdür? Hem de yine kendi gibi olan başka insanlar tarafından! İnsanlık bu kadar basit mi yaratıldı? Allah başlangıçta Âdem’e: “Yeryüzüne hâkim olun” derken bununla kendisi gibi olan insanı değil, yeryüzünde yaşayan hayvanları ve bitkileri kastetti. (Tekvin-Yaratılış 1:28 ve 9:1-7)
Rabbin sözü zaten bütün yeryüzüne dağılmış. Herkes O’nun sözünü çoğu zaman bedava ya da çok küçük bir para karşılığında satın alıp okuyabilir. Mukaddes Kitap ve Kuran çoğu zaman bedava; ya da iki, üç paket sigara bedeli karşılığında elde ediliyor. Eğer maksat bu sözü duyurmak, öğretmek için organize edilmiş bir din kurmaksa, bu tam tersine; Kutsal Kitapların verdiği anlamı, onun içeriğini ve anlatmak istenilen şeyi o organizasyonlar -tekrar ve tekrar söylüyorum- bozar ve de bozmuş oldukları apaçık ortadadır.
İlk üç yüzyıl boyunca yaşayan Hıristiyanların bir organizasyonu yoktu. Ne zaman ki Roma devleti tarafından devlet dini olarak kabul edildi, bu da ondan sonraki Hıristiyanlığın o iğrenç devrinin başlaması demek oldu. Çünkü organize edilmeye başladılar! Aralarına bir sürü kan emici kurtlar girdi. Değişik değişik rütbeler, saçma öğretiler çıkardılar. Papalar, kardinaller, bişoflar, rahipler, rahibeler, üçlük inancı, evlenmeyi yasaklama, günah çıkarma, engizisyon mahkemeleri, haçlı seferleri, savaşlar vs. vs. Onların meyvelerini bilmeyen var mı? Bu meyveler hep organizasyonun meyveleridir. Tek bir kafadan çıkan bu mikrobu, bu kadar büyük çapta yaymayı ancak organize edilmiş olmak başarır.
Mademki kötü bir mikrobu yaymakta organizasyonlar bu kadar etkiliyse, o halde iyi şeyleri yaymakta da etkili olması gerekmez mi? Evet, organizasyonlar hızla bir hedefe ulaşmakta çok etkiliymiş gibi gözükürler. Eğer burada kastedilen hedef Allah, O’nun sevinci olmak ise, insandan beklenilen bu özellikleri Allah yaratılışımıza zaten koymuştur. Bu işin hızlısı yavaşı gibi bir sağduyuyu da herkesin kendi şahsına bırakmıştır. Çünkü her insan bir değildir. Onları yapıp yapmama konusunda ise Allah zora, baskıya, tehdide değil, dediğim gibi ancak özgür irademize bakıyor. İçimizden istemeden, nefretle Allah’a yaklaşmak, aslında bizi O’ndan bir o kadar daha uzaklaştırır. Böyle yaklaşımla her gün, gece gündüz O’nun önünde durduğumuzu sansak da, bu Allah’ı ancak öfkelendirir. Fakat organize edilmiş dinler için bu büyük bir başarıdır. Çünkü onlar sırf dış görünüşe değer verirler.
Allah’ın değer verdiği, insanı insan yapan özellikler, biraz önce saydığımız gibi, duygularımız ve hislerimiz, düşünme yeteneklerimiz, zekâmız, karar verme kabiliyetimiz, sevgimiz, vicdanımız ve buna benzer şeyler doğrultusunda ruhun verdiği meyvelerdir (işlerimiz). Bunları kullanıp gelişmesine çok önem vermemiz gerekirken, bütün organizasyonlar bunları sinsice bloke etmek ve yok etmek için çalışır. ‘’Düşünme! Karar verme! Duygularını ve hislerini hiç dinleme! Kendi kendine bir fikir geliştirme!’’ diye hatta açıkça emrederler. “Biz senin yerine düşünüyoruz, karar veriyoruz, inanıp iman ediyoruz. Sevgi duyup nefret etmen gerekli ise, bunları da bizim istediğimiz şekilde yine biz vereceğiz” diyerek sadece kendilerine uyulmasını, hem de kayıtsız şartsız itaat edilmesini ister ve beklerler. Bunun dışında davranış gösterenlere, ellerinden gelen en büyük kötülük ne ise onu yapmaya daima hazırdırlar. Yetkileri, kudretleri kadar da yaparlar. Hangi nedenle olursa olsun, karşı duran kişiler, bunlara göre çok büyük hainlik etmiştirler. Bu durumda da kim hain olmak ister ki?
Her konuda değindiğim gibi, biz insanlığın hata yapabileceğini kabul etmemiz gerektiğini savunmuştum. Organizasyon kurmak demek, baştaki ya da başa getirilecek kişilerin yönetme yetkisine sahip olması demektir. Bu baştaki bir, üç, beş ya da beş yüz kişinin bütün dünyadaki insanlardan daha akıllı ve hatasız olduğunu, en doğru onların olacağını nasıl ispatlar?! Ben yaş ve bilgide 10 yaşındaki bir çocuktan çok ilerde olsam da bazen o on yaşındakinin bile benden daha haklı olduğunu gördüğüm zamanlar olmuştur. Hepimizin başından böyle tecrübeler geçmemiş midir? Artık gururumuza, kibrimize ya da alçak gönüllülüğümüze bağlı olarak bir tepki göstermişizdir. Başımdan geçen bir tecrübeyi de anlatarak, organizasyon şeklindeki yönetimlerin ne kadar korkunç şeyler yapabileceklerini anlamanıza yardımcı olmaya çalışacağım.
Beraber Mukaddes Kitap ve Kuran hakkında araştırma yaptığım biri vardı. Sonradan da arkadaşlık yaptığım bu kişinin birçok kereler kendi işyerinde saat sabahın dörtlerine kadar oturup Allah hakkında konuştuğumuzu da bilirim. Aslında kendisinin Allah hakkında olan bilgisi, imanı ve inanıyorum ki Allah’a olan sevgisi de muhakkak benim gibi değildi. Bununla kendimi büyültüp o kişiyi küçültmek amacında değilim. O da benim gibi araştırmış, vaktini ve ilgisini bu konulara vermiş olsaydı, belki de benden çok daha fazla bilgisi olup, iman ve sevgi konusunda da benden ileride olabilirdi. Mesela o daha hayatında Mukaddes Kitabı ilk defa benimle beraberken görmüşken, ben sayısını bilemeyeceğim kadar çok Mukaddes Kitabı baştan sona kadar okumuş ve araştırmıştım. Yani bu konuda ondan açıkça hiç şüphe götürmez bir biçimde bilgili ve de tecrübeliydim. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. O arkadaşla her konuda konuşur tartışırdık. Fakat o zamanlar benim Şahitlerden etkilenmiş olmamla sahip olduğum bilgi, kan alma ve verme konusunda yanlıştı.
Bunun yanlış olduğunu ben bugün böyle kolaylıkla söyleyebiliyorum. Bu inançla beraber yaklaşık 19 sene yaşadık. Çok şükür ki acı bir akılsızlık başımızdan geçmedi. Çocuğum var ve eğer ona bir kaza sonucu kan gerekli olsaydı, inanıyorum ki ölümüne kadar ben “verilmesin” diye karşı gelirdim! Diyorum ya iyi ki böyle bir acı olay yaşamadık. Fakat bir Yehova Şahidi olarak böyle yaşayan on binlerce, hatta milyonlarca insan var. En acı olan nedir biliyor musunuz? Bir gün gelip o inancınızın asılsız olup ve Allah’a makbul olmak yerine O’nun öfkesi olduğunuzu anlamanızdır. Aynı zamanda aldatılmış olduğunuzun da farkına varır, korkunç sinirlenir, öfkeye kapılırsınız. Hele acı bir olay da yaşamışsanız. Mesela biricik yavrum dediğiniz çocuğunuzun, karınızın, sevdiğiniz herhangi başka birinin ölümüne sebep olarak, o kanı verdirtmeyip, ayrıca bu konuda imanlı bir aslan gibi de mücadele verdiyseniz! Sonra da yanıldığınızın farkına vardıysanız. Sahip olacağınız vicdanı lütfen bir düşünün. Bütün bunlardan sonra hele bir de insan bağışlama konusunda fakir ise, çok daha çılgınca şeyler bile yapabilir. Dedim ya, iyi ki bizim başımızdan bu konuda acı bir olay geçmedi. Evet, bu kan konusunda o arkadaş şiddetle karşı gelip kan almaktan ve hayat kurtarmaktan yana olduğunu savunuyordu. Ben de sözüm ona Mukaddes Kitaptan ispatlarla ve dünyamızdaki tıp ve doktorların da bir yerde insan olup hatalarından bahsediyor, onu da kendim gibi kan konusunda aynı görüş ve inanca sahip olması için uğraşıyordum. Zaten ben bu arkadaş üzerinde ister iyi öğrettiğim konular isterse de bunun gibi yanlış öğrettiğim konular hakkında olsun, başarılı oldum diyemem. Kan konusundaki öğreti hakkında çok şükür ki öyle olmuş derken, başka konular hakkında da aynı şeyleri söylemek isterdim ama maalesef. Neyse, yine de hiç bilinmez.
Şimdi gelelim konunun en can alıcı noktasına. Düşünün ki ben, -hem de en içten yürekle ve samimiyetle- inandığım bu konuda, bir dini organizasyonun başkanı olsaydım. Yanmıştı o arkadaş! O da ailesi de ve binlercesi de. Çünkü ben öyle inanıyordum ve bu inancı da uygulamak için herkesin benim gibi olmasını isterdim. Hem de en iyi niyetle. Hiç küçücük bir menfaat ve kötü niyetim olmasa da benim kafasızlığımın peşinden herkesin gelmesi için elimden gelen her şeyi de yapardım. Artık bilgim ve inançlarım doğrultusunda ne yapardım bilemiyorum. Çocuğumun ölümüne kadar razı olacağımı söylüyorsam, artık gerisini siz düşünün.
Bir din var ve bu organize edilmiş. Diyelim ki bende onun başkanıyım. Milyonlarca, hatta milyarlarca da üyesi olan bir din. Ne kadar iyi bir insan olup, öbürlerinden de din ve Allah konusunda ne kadar bilgili olursam olayım, verdiğim örnekle sonucu gördünüz. Ben bu kan konusunda, çok uzun yıllar böyle eşekçe bir inanışa sahiptim. Zaman geldi devir değişti eşekliğimin farkına vardım. Bu yazıları yazarken kendi kendime “iyi ki öyle bir dinin başkanı falan değilmişim” dedim. Başkanmış, yöneticiymiş gibi sorumluluklarla insanlara hâkim olmayı, böyle bir akılsızlığı zaten kabul etmem ya, yine neyse diyelim. Fakat yeryüzünde böyle işlere meraklı ve bu işlerin hastası ne kadar çok insan vardır bilir misiniz? İşte organize edilmek ancak bunu başarır. O organizasyonda birliği sağlayacağım diye uğraşmak ise ancak katillik, canilik, nefret ve anlayışsız taştan bir yürek gerektirir. Bütün organize edilmiş kuruluşların yöneticilerinde de bu özellikler kat be kat mevcuttur. Eğer başlangıçta böyle bir yürek tutumu yoksa dahi, organize edilmiş olmak, bir gün gelip bu zihni tutuma onları da sahip edecektir. Öyle olmaları için her türlü baskılarla adeta o yöneticileri ölüme kadar tehdit edip, gerekirse de yok bile edecektir. Yani organizasyonu kötü hale getiren sırf baştaki yöneticiler değildir. Onun işlevi şeklinde ister baş ol ister kıç, organizasyon muhakkak seni de bir gün gelip boğacak ve yutacaktır. Boğulmayla, yutulmayla kastedilen; kişinin kendini satması, Allah’a ihanet etmesi, üstün değerleri ayağının altında istemese de çiğnemeye zorlanmasıdır. Bunu da ancak insanları organize etmek başarır.
Hitler’in zamanında Yahudi kampında çalışan bir Yahudi mühendis kadının, inşaatta ısrarla yapmalarını istediği konu kampın komutanına duyurulur. Kamp komutanı kadın mühendisi dinler ve sonra mühendisi hemen orada vurdurur ve askerlerine: “İşi yine de onun söylediği gibi yapın” der. Bu da organize edilmiş bir dikta rejiminin hak verme yöntemi. Hak veriyor ama öldürerek. Öldürüyor çünkü: “Sen bize nasıl karşı gelirsin” diyerek. Mühendis karşı gelmeseydi, akılsızca bina edilen o yer çökecekti. Bu sefer mühendis yine öldürülecekti. Çünkü sorumluluk onda olduğu halde neden doğrusunu yapmadı, ya da işini kötü yaptı diye. Bu olaya göre doğru olanı yapıp onların akılsızlığına karşı gelmesi de ölüm demek, susup karşı gelmemesi de ölüm demek. Şimdi biri yine diyecek ki: “Kardeşim verdiğin örnekteki düşmanlıkla, nefretle, cinayet ve katletmekle organizasyonu birbirine neden bağlıyorsun?” Doğru, dış görünüşte hiç ilgisi yok gibi. Yalnız unutmayalım, eğer bu düşmanlık, bu nefret, bu canilik o insanların her birinin görevi haline geldiyse, bunu böyle zihinde olan bir avuç adamın organize etmesi başarmıştır. O birkaç kişinin zihniyeti, organize edilmekle bütün bir ulusa, hem de görev, vatan-millet anlayışıyla dayatılmışlardır. Aynı şeyler günümüz Almanya’sında yine yaşanıyor ama konumuz bu değil. Hâlbuki organize edilmemiş olsaydılar, bütün bu negatif duygular ancak bir avuç adamla birlikte yok olup gidecekti. Peki, o bir avuç adam iyi olsaydı ne olacaktı? Önce şu soruyu soralım: “İyi insan var mı?” Günahlarımızdan ötürü yeryüzünde böyle bir insan yok demedik mi? Bunu da açıkça Allah söylüyor. (Mezmurlar 53:2-3) Hem iyi niyetli olsalardı bile, en fazla yine dünyamız gibi olurlardı. Yeryüzümüzdeki hangi devleti, ülkeyi ya da ulusu insanlığa örnek diye kim gösterebilir? Yeryüzündeki tüm milletlerle ve uluslarla Allah’ın davası olduğunu okumadık mı?
Tüm gerçekler böyle ise, gel de sen insanlığı Allah’a yaklaştıracağım diye organize et! Diyorum ya, bu organizasyon zihniyeti insanlığı daima yok etmiştir. Top yekûn hâlâ yok olmadıysak, birinci ve en büyük neden Allah, ikinci neden de insanların tamı tamına o organizasyonların emirlerini dinlemediklerinden; inisiyatiflerini, vicdanlarını kullandıklarından dolayıdır. Bir de genelde devletlerin kanunları dinciler gibi adamın kanına, donuna, böbreğine, ruhuna kadar girmiyor, zaman zaman serbestlik veriyor. Bu da yok olma işinin müddetini uzatıyor. Yani yavaş yavaş acıtıp işkence ediyor. Hani çok kuvvetli bünyeye sahip birinin kanser olması gibi, kanser hastayı öldürecek, öldürecek de sağlam olan bünyesi zamanı uzatıp, hastaya ancak daha çok acı çektiriyor, hepsi bu.
Başka benzer örneklere ise Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanlıkta rastlıyoruz. Eğer Muhammed Şeytan tarafından esinlenmiş olsaydı, Müslüman olanlara muhakkak ki daha yaşamında bu organizasyon fikrini aşılardı. Ama hayır, “kim başa gelecek” kavgası ölümünden sonra başlıyor. Muhammed böyle bir şeyi ne istedi ne de “yapın” dedi. Bu yüzden hâlâ Müslümanlar bir savaş içindedir. Mezhepler, ayrılıklar, nefretler, kan dökmeler, hâlâ bu başlarına bir başkan koyup organize edilmekten yana olduklarından kaynaklanır. Amaç, birlik adı altında insanları kendilerine köle etme isteğidir. Allah’a değil, kendi arzularına. Çünkü Allah kendisine yürekten gelen bir tapınma ister diye defalarca söyledim. (Çıkış 25:2; Yuhanna 4:23-24) Bunlar ise yine, insan yüreğine, fikrine, imanına, vicdanına, sevgisine, bilgisine, Allah’a verdiği değere falan hiç bakmaksızın, sırf kendi hedefledikleri amaca ulaşmak isterler. O tasarladıkları amacın ne olduğunu da bir onlar bir de Allah bilir. Ama o eşek üyeler bunu bir türlü bilmez ve bilmek de istemez. Bütün bunların arkasında da yatan şeytandır. Dediğim gibi onun için birkaç kişiyi yönetmek, birkaç yüz milyonları yönetmekten daha kolay olduğundan, her şeyi daima organize etme yöntemine başvurmuştur. Bu kelime altında insanların zihninde tertipli, düzenli, başarılı olmak gibi çağrışımlar yaratması da onun bir ustalığıdır. Öyle ya, organize etmek deyince sizlerin zihninde ne çağrışıyor?
Yazmış olduğum bu yazılar ile ben “insanlığı kendi haline bırakın ve herkes ne isterse onu yapsın veya yapmasın, kessin, assın, çalsın vursun” demek istemiyorum. ‘’İnsanların her duygusu, düşüncesi, iradesi, zekâsı ve karar verme yetenekleri daima doğrudur ve kusursuz çalışıyordur’’ da demiyorum. Organizasyon düşüncesine karşı gelmek, kanunsuzluğu savunuyor demek değildir. Eğer bir doğruluk varsa, yapılması gereken bir şey yapılmalıysa, bütün bunların ardında da Allah’a yaklaşmak ve O’nu sevmek hedef ise, bu kesin kez organizasyon şeklinde olmaz ve olamaz diyorum. Kısa bir müddet için, onları dışarıdan seyredenlere başarılı gibi gözükebilirler. Fakat aslı ve içi gizlilik, ikiyüzlülük, sahtekârlık, gösterişle doludur. Bu özelliklerle de Allah’a yaklaşılmaz, ama O’ndan kesin kez uzaklaşılır.
Belki bizler de Allah’a iman konusunda, organizasyon şeklinde çalışan bir dine, mezhebe veya tarikata üye olabiliriz. Fakat herkes eski günahkâr ve yanlış kişiliğini kendinden olduğu gibi atmalı. İsa’nın: “Kim arkamdan gelmek isterse, kendini inkâr etsin ve her gün haçını yüklenip ardımca gelsin” dediği gibi yapmalıyız. (Luka 9:23)
Bu konuda sadece ve sadece Allah’a verilmesi ve gösterilmesi gereken sevgiyi, itaati, güven ve imanı, bir organ gibi çalışmayı hedeflemiş, organizasyon şeklinde işlevini sürdüren kuruluşlara vermek, insanlığa yakışmaz.
Muhakkak dünyamızda birçok boyunduruklar var. Yani tarlayı sürmek için, ya da arabayı çekmesi için o hayvanın boynuna takılan şeye boyunduruk deniyor. Bunun bir yük olduğu tabii ki kesin. Kim boynuna boyunduruk takıp yük çekmek ister? İsa Mesih bu gerçeği şöyle dile getiriyor:
“Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin, ben size huzur veririm.
Ben yumuşak huylu ve alçak gönüllüyüm. Boyunduruğuma girin ve benden öğrenin, böylece canlarınız huzur bulur. Boyunduruğum kolay taşınır, vereceğim yük de hafiftir.” Mat 11:28-30
Şu gerçeği tekrar ve tekrar hiçbir zaman unutmayalım; muhakkak ama muhakkak Allah insanları kendisine ihtiyaç duyacak bir şekilde yarattı. Yani hiçbir yaratık Allah olmadan varlığını sürdüremez. Bu sadece Allah’a ait bir özelliktir. Bazı insanlar: “Ben özgür olacağım” derken, bütün boyundurukları kırmaya çalışırlar. Böyle saçma bir şey olamaz. Hiç kimse o anlamda yeryüzünde özgür değildir. İster krallar ister köleler olsun, hepsinin taşıması gereken boyundurukları vardır. Her insan bir devlet yönetimi altında yaşıyor. İstese de istemese de o yönetime vergi veriyor, yasalarına uymak zorunda. Yine ister hoşuna gitsin ister gitmesin, o kişiler tarafından yönetiliyor. Yöneticiler için de durum pek farklı değildir. Onların da hesap vermesi gerekenler olup, birbirlerinden de ödleri kopar. Aralarındaki özgürlük aç kurtların savaşına benzer. Her ne kadar kendilerini halkın sırtında taşıtıyorlarsa da onlar da tam bir özgürlüğe sahip değillerdir. Hatta bazen sıradan insanlardan çok daha köledirler. Dışarıya rahatça bir hava almaya bile çıkamazlar. Kısacası kim olursak olalım, bunlar insanlara otomatik olarak doğuştan istemeden veya sonradan kendimizin de isteyerek aldığı yüklerdir. Doğru mu yanlış mı diye bir konuya girmek istemiyorum; ancak bununla olan bir gerçeği belirtmek istiyorum. Mesih İsa bu gerçeği bildiği için, “benim boyunduruğuma girin ve benden öğrenin, canlarınız huzur bulur” diyor. Dediğim gibi, bazı boyunduruklar var ki, bunları insan zaten mecburen taşıyor. Verilen vergiler, yaşam mücadelesi, askerlik, aile, okul, işyerindeki yükümlülükler vs. gibi. Fakat bunlardan hariç, yüklendiğimiz başka yüklerin içinden de hangi yükü seçeceğimiz konusunda genelde bir hürriyete sahibiz. Nedir bu üstüne üstlük özgürce yüklendiğimiz yükler? Mesela evlenmek, çocuk sahibi olmak, birtakım kuruluşların içinde aktif görevler üstlenmek vs. En önemlisi ise bir dine ait olmak. Bu hürriyeti dahi her zaman vermeseler bile, yine de seçebiliriz. Bu yüzden dikkat ederseniz İsa Mesih “boyunduruğuma girin” diyor. Bu, kişinin özgür bir iradeyle yapması gereken bir şeydir. Yoksa “girin” demezdi, “ben size boyunduruğumu takacağım” derdi. Birinde özgürce olurken, öbür ifadeye göre mecburiyetle, ya da o kişinin fikri ve isteği sorulmadan yapılır. Bizlere ise böyle sorulmadan, zorla, burada saymadığım birçok boyunduruklar daha doğuştan takılmıştır.
Allah ise özgürlük veren bir Allah olduğu için, kullarının da O’na zorla değil, severek gelmelerini ister. Organize yoluna ise hiçbir zaman başvurmaz. İncillerde İsa Mesih hakkında okuduğumuz zaman, O’nun binlerce halka verdiği konuşmalar olsun, yaptığı yardımlar olsun, yine binlerce insanı yedirip doyurması olsun, hiçbiri organize edilmiş bir şekilde gerçekleşmemiştir. Tam tersine, bu olaylar daima o an, beklemeden ve insanların kendi istekleriyle cereyan ediyordu. İsa kimseye randevu vermedi. “Bugün gidin şu gün gelin” de demedi. Hele öğrencilerine baskıyla, tehditle, kaba kuvvetle bir şey yapmalarını ve kendisini takip etmelerini, hiç mi hiç istemedi. Ne de onları böyle bir zorunluluğun altına soktu. İnsanlara verdiği değeri onlara sorduğu sorulardan da anlayabiliriz. Amacı insanların kendi yeteneklerini kullanarak, gerçekleri görmelerini sağlamaktı. Kendisine gelen hiç kimseyi kovup boş çevirmedi. O’nu istemeyip terk edenleri ise, yine kendi iradelerine bıraktı. Çünkü baskı yapmak gerekliyse, Allah’tan daha iyi baskı yapabilecek kudretli biri olabilir mi? Kuvvet ve kudrette eşi benzeri olmadığını herkes biliyor. Yok, eğer korkutmak ise, bu konuda da yine en büyük üstünlük her zaman Allah’ındır. Daha doğrusu Allah’ı neye benzetip, kimle kıyaslayabiliriz? Hiç kimseyle, çünkü eşi benzeri yoktur. Rab bizi kendi suretinde yaratması ile biz yaratıklarına kendine benzer yönlerinden, özelliklerinden vermiş oldu. Herkesin de kabul edeceği gibi, yaratıcı hiçbir zaman yaratık ile kıyaslanamaz. Bizler ise Allah adına insanlara baskı yapmakla, O’nu koruduğumuzu mu sanıyoruz? Ya da hararetle O’nu mu temsil ettiğimizi sanıyoruz? Başkalarına cezalar verirken, O mu bizi hâkim olarak atadı diye görüyoruz? İşlerimizle, sözlerimizle, yürek tutumumuzla, yaşantımızla, hem de kendisinden o kadar uzakken. (Matta 14:13-21; 15:29-39; 20:29-34; Yuhanna 6:66-69)
Tüm bunların yanında, her ne kadar Allah bizleri özgür iradeyle kendisine çekmek istiyorsa da, kendisine gelmeyip, O’nun düzeninden nefret edenleri de mecbur tutmayacak, ama muhakkak bir gün yok edecektir. Bu konuda şu sözler yazılı:
Çünkü beni bulan yaşam bulur, ve Rabbin beğenisini kazanır. Beni göz ardı eden ise kendine zarar verir, her benden nefret eden, ölümü seviyor demektir. Süleyman’ın Özdeyişleri 8:35-36
Peki, İsa Mesih göklerde kral ve 144 bin seçilmiş olanlar -ki bu sayı da sembolik olabilir-, krallar ve kâhinler olarak yeryüzünü cennet haline getirme görevi, bu da bir organizasyon şekli değil midir? Bunun çok güzel cevabını İsa’nın kendisinden dinleyelim:
Artık size kul demem; çünkü kul efendisinin ne yaptığını bilmez; fakat size dost dedim; çünkü Babamdan işittiğim bütün şeyleri size bildirdim. Yuhanna 15:15
Onlar insanlarla beraber bu anlayış çerçevesinde dünyayı cennet haline getirmek için görev alacaklar. Bu görev ise onların yüreklerinde yazılı olacak. Organize edildikleri için değil. Karıncalar, arılar, kuşlar, balıklar gibi ki, insan denilen canlı onlardan ne kadar çok üstün bir yaratılışa sahiptir. Hangi organizasyon yukarıda İsa’nın söylediği gibi bir yaklaşıma sahiptir?
Aklınızdan en basit bir işi düşünün. Belkide biz alışıla gelmiş bilgimiz ile: “O iş organize edilmez ise bir türlü olmaz ve de gerçekleşmez” diyoruzdur. Unutmayalım ki bizler için imkânsız gibi gözüken şeyler, Allah indinde mümkündür. Ben burada örnek verme açısından, hayalinizde çok küçük herhangi bir iş olsun dedim. Mesela tüm dünyayı cennet yapma işi de mi küçük bir iş? Değil, bunu da kimse iddia etmez. İşte bu görevi Allah, ta başlangıçta Âdem ve Havva’ya verdi. Onlara ne dedi? Onları nasıl organize etti? Ya da onlar bu işi yaparken nasıl organize edilecekti? Ne yazıyor yerinden okuyalım:
Allah onları mübarek kıldı; ve Allah onlara dedi: Semereli olun, ve çoğalın, ve yeryüzünü doldurun, ve onu tabi kılın; denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, yer üzerinde hareket eden her canlı şeye hâkim olun. Tekvin-Yaradılış 1:28
Bir cümlede söylenilen bu koskoca emri onlar nasıl yerine getirecekti? Organize edilerek değil, sevinçle. Çünkü onların yüreklerinde ve zihinlerinde bu emri yerine getirecek şeyler tabiatıyla zaten vardı. Onlar ancak kendilerini zorlayarak, sahip oldukları bu özellikleri bırakıp, şeytanın sahtekârlığına yenilip maalesef itaat etmediler. Hepsi bu.
Ayrıca Allah insanı yarattığında, birbirinizin üzerine hâkim olun demedi. Mukaddes Kitapta: “Gün gelir insanın insana olan egemenliği kendine zarar verir” diye yazar. (Vaiz 8:9) Yine:
“...Çünkü ALLAH sevinç ile vereni sever” der. (2.Korintoslular 9:7) Bunu organizasyon zihniyeti başaramaz.
Mademki bu onların zihinlerinde ve yaratılışlarında vardıysa, neden onlar itaatsiz oldular? Öyle ya, yerinde bir soru.
Aslında ilk insanlığın bu örneği, Allah’ın onları organizasyon düşüncesinde yaratmadığını açıkça ispatlar. Çünkü onlar emir yerine getiren robotlar değildi. En önemli neden onların aldatılmalarıydı. O emri çiğnemek için de kendilerini zorlamaları gerekiyordu. Zorladılar ve de çiğnediler. Yaptıklarını ve yapacaklarını, özgür bir iradeye sahip olarak gerçekleştireceklerdi. Hem Allah’ın isteklerini uygulamakta hiç de öyle zorluk çekmiyorlardı, tam tersine. Onların başlarına gelen zorluk da acı da itaatsiz olduktan sonra hâkim oldu. Allah’ın vaatlerinden uzaklaştılar ve ancak mutsuz oldular. Ebediyen mutlu yaşamaları ve yeryüzünü cennet haline getirip ona hâkim olmaları da artık söz konusu olamazdı. Peki, Âdem’in itaatsizliği ile bu ümit yok mu oldu? Hayır. Bakın Allah organize etmeden, ölüler diriltildikten sonra, bu yeryüzümüzü tekrar cennet haline nasıl getireceğine dair neler diyor? Konunun başlarında verdiğim bu ayeti tekrar yazacağım:
...Şeriatımı onların içlerine koyup, yürekleri üzerine onu yazacağım; ve ben onlara Allah olacağım, onlar bana kavm olacaklar. Yeremya 31:33b
Allah organizasyondan yana biri olsa idi yürekleri üzerine onu yazacağım demezdi, bütün organizasyonların yaptığı gibi “onları kanun kitaplarına yazdıracağım” derdi.
Âdemin günah işlemesinden sonra, Allah bu gerçek doğrultusunda Şeytana, aynı zamanda da insanlığa ve meleklere, peygamberlik niteliğinde sözler söylüyor ve diyor ki:
Seninle kadın arasına, ve senin soyunla kadın soyu arasına düşmanlık koyacağım; o senin başına saldıracak, sen onun topuğuna saldıracaksın. Tekvin-Yaradılış 3:15
Biliriz ki topuğa saldırılması can yakar, başa saldırmak ise öldürür. Şeytan ile ilgili bu peygamberlik açık ve net anlaşılır bir son demektir. Bazılarının öğrettiği gibi, Allah Âdemin ve Şeytanın ne yapacağını bilmiyordu ve birden gördüğü şeylerden dolayı paniğe kapıldığını mı sanıyorsunuz?! Böyle komik öğretiler yayan dini organizasyonların başında Yehova Şahitleri var. Hâlbuki Şeytanın insanlıkla ilgili iddiasında, Allah güvenle, hiç şüphe etmeden ki, -Allah zaten şüphe etmez, çünkü bütün gelecek yaratıcımızın gözüne açık ve nettir, bu yüzden Şeytana: “o senin başını ezecektir” diyor. Allah şüphe etse: “Ben senin başını ezeceğim” derdi. Fakat Allah yaptığı işten emin. Biz de emin olabiliriz, çünkü O’nun vaatleri gerçekleşecektir. Tüm bunlar da organize edilmiş bir biçimde değil, Allah’ın plânladığı bir şekilde. O ise plânını, yarattıklarının zihnine ve yüreklerine yazarak gerçekleştireceğini, okuduğumuz gibi söz veriyor. Eğer bu yaratıklarının zihninde ve yüreğinde yazılı olmasaydı, o yılanın başının ezileceği de yalan bir peygamberlik olurdu. Daha işin en başında Allah bunları söylüyor ise, demek ki O bizlerin içine ve yüreklerine ne koyduğundan emin. Şimdiye kadar hiç Allah’ın yalan peygamberlikte bulunduğu görülmedi ve duyulmadı. Kitapları araştırıp bakın, varsa bana da söyleyin.
Bir şey yürekten gelerek yapılırsa mı daha iyi, daha güzel ve de en önemlisi daha mutluluk verici olur; yoksa emirle, baskıyla, korkuyla mı? Tabii ki yürekten gelerek diyoruz. İşte bu Allah’ın düzeni, var mı bunu yapabilecek, başarabilecek bir organizasyon? Hikmetli Süleyman Allah’ın ruhuyla şöyle diyor:
İnsan korkusu tuzak kurar; fakat Rabbe güvenen emniyette oturur. Süleyman’ın Meselleri 29:25
Demek ki Rabbin organizasyon düşüncesine ne kadar karşı olduğunu anlamak hiç de zor değil. Organizasyonlar, tehditle, baskıyla, zorla, gizlilikle, korkutarak o insanlar üzerinde hâkimiyetini kurup, onların sırtına binerek hedeflerine ulaşmak isterler. Hedef de sırf bencil menfaatlerine, doğru mu yanlış mı diye tam olarak kendilerinin bile bilmedikleri amaçlarına hizmet ettirmektir. O peşlerine taktıkları, sırtlarına binip, eşek yerine koydukları insanların, insan gibi kendi ayakları üzerine doğrularak yürümelerini hiç istemezler. Tersini iddia edecekseniz, yine düşünüp de ispat edin! İnsanlar tutturmuşlar: “Ne olur bizleri yöneten, bizim gibi birini başımıza getirin” ya da “bizi başınıza getirin, bak biz sizleri ne kadar iyi yönetiriz ve de bütün inancınızı, düşüncenizi, aklınızı, canınızı bize bırakın. Korkmayın biz bunun hesabını veririz” diye diye, insanlık da büyük bir zevkle bu işin adına organize edilmek demiş. Bir de kendilerini, “organize edilmeden hiçbir şey olmaz” diye inandırmışlar. Bir yerde iki kişi mi çalışıyor, başlarına onları organize edecek üçüncü kişiyi dikmişler. Böyle ne kadar çok organizatörler vardır bilir misiniz? Fakat insanlık da bu duruma o kadar alışmış ki, onların başına birini koymazsan, onlar da hiçbir şey yapmaz olmuşlar! Organizasyon taraftarları ise bunu görünce bas bas bağırıyorlar: “Gördünüz mü bak, biz olmazsak hiçbir şey yürümüyor” diye.
Allah’ın peygamberleri ve Mesih organizasyon düşüncesinden ve tavrından çok uzaktır. Konumuzu anlatırken de sık sık dediğim gibi, Allah’ın böyle mutsuzluk getirecek, insandaki gelişmeyi önleyecek bir baskı rejimine ihtiyacı olmadığı gibi, tam tersine; yaratıklarından yeteneklerine göre sevinçle yapanı ve vereni sever. Ancak o zaman her insanın sahip olduğu yetenek ortaya çıkar. Organizasyon zihniyeti ise bütün herkesteki yetenek, bilgi ve inanç gibi değerleri boğup, yok edip, onları birkaç insandan kaynaklanan zihniyette toplamayı amaçlar. Bunu da çok büyük bir başarı diye görerek.
Peki, neden organize edilmiş şeyleri hep baskı gibi görüyoruz?
Yalnız ruhi konularda değil, aslında herhangi bir iş üzerinde dahi insanları organize etmek, çoğu zaman sevinç vermez. Çünkü yapılan bir plan uygulamaya sokulduğu zaman, bu işte çalışması gerekenleri organizasyon belirler, kişilerin kendileri değil. Organizasyonlar da o insanları yalnız organlar gibi düzenlemekle kalmazlar, organlar gibi çalışmalarını ve işlemelerini de beklerler. Hangimizin kalbi konuşsa da ve “ben bugün atmak istemiyorum” dese müsaade ederiz? Ya da böbreklerimiz, “ben iki hafta izine çıkacağım” derse memnunlukla karşılarız? Organlarımızdan beklediklerimiz, onların mümkünse daima ve hiç teklemeden, sadece bizim arzumuza göre çalışmalarıdır. Çünkü bu bizler için hayat demektir. Böyle bir beklenti ancak cansız şeylere, organlara, makinelere, araç gereçlere karşı gösterilebilir, ama insana asla değil. Bu insanı küçültür mü? Bilakis, onu değerli kılar. Robotlar insandan ne kadar daha çok çalışsa da ne kadar çok bilgiyi içlerine depolayıp, uyku, tuvalet, yemek yeme gibi ihtiyaçları olmasa da robotu yapan ve icat eden insan ondan çok daha üstündür. Siz hiç gülen böbrek, sevinen ciğer, sevgisini gösteren dalak, makine, bilgisayar, motor gördünüz duydunuz mu? Deli miyiz ki böyle şeylere inanıp, bunlar hakkında konuşalım. Fakat insanları bir amaç için organize etmek demek, onların sevinçlerini alıp, elde etmek istediğimiz ne ise, onun da kalitesini sıfıra indirmeye uğraşmak demektir. Bütün icat olunmuş faydalı şeyleri bir düşünün. Bunları icat edenlerin hemen hemen hepsi özgür olarak o şeyleri bulmuşlardır. Zaten baskı altında tutmayla, zorla, tehditle icat edilen şeylerin, insanlığa faydasından çok zararları olmuştur.
Bir organizasyona giren kişinin bu yoldaki gayreti, başlangıçta özgürce ve çok istekli olsa bile; bu ne kadar süreyle böyle gider? Muhakkak bir gün gelip yaptığı o şeyler gözünde monotonlaşacak, verdiği değer, gösterdiği saygı ve sevinci yok olacaktır. Allah ise isteksiz, kötü yürekle verenin elinden kurbanını dahi kabul etmek istemiyor. (Tekvin: 4:4-5) Organizasyon ise bu gibi şeylere bakmaz. Onda; sayı, kuvvet, rahatlık, başarı denilen güç, istatistik gibi rakamlar vardır. Ruh, sevgi, merhamet ve bağışlamak onlar için ölüdür. Fiziksel, yani dıştan görünen şeylere bakar ve değer verirler. Hem dünyamızda kendilerini organize etmiş tek kuruluş olarak bir Yehova Şahitleri yok ya. Dünya kurulduğundan ve günah dünyaya girdiğinden beri, insanlar kendilerini organize etmek için çabalamışlardır. (Tekvin-Yaratılış 11:1-9) Yeryüzümüzün tarihine ve insanlığa şöyle bir bakın. Neleri nasıl düzenlemiş olarak, ne kadar mutluluk elde ettiklerine sizler karar verin. Ben inanıyorum ki, cehennem diye bizleri korkuttukları yer, kurduğumuz sistemlerdeki dünya gibi korkunç olmayacaktır.
Bütün bu bilgilerin ışığında hâlâ eğer bir organizasyonun ışığına güvenerek yanlış yolda gitmeyi, tek başınıza doğru yolda gitmeye tercih edecekseniz, tabii ki bu sizlerin bileceği bir şey. Şu ayeti de unutmayalım:
Rab şöyle diyor: İnsana güvenen ve insanı kendisine kuvvet edinen ve yüreği Rabden ayrılan adam lanetlidir. Çünkü çöldeki ılgın ağacı gibi olacak ve iyilik geldiği zaman görmeyecek, ancak çöldeki kurak yerlerde, kimsenin oturmadığı tuz diyarında oturacak. Ne mutludur o adam ki, Rabbe güvenir ve onun güvendiği Rabdir. Çünkü suların yanına dikilmiş ağaç gibi olacak, o ağaç ki ırmak kenarında köklerini salar ve sıcak gelince korkmaz ve yaprağı yeşil olur ve kuraklık yılında kaygı çekmez, meyve vermekten geri kalmaz. Yeremya 17:5-8
Eğer mantıklı düşünecek olursak, Allah organizatör bir Allah olsa idi, daha başlangıçta Şeytanın kendisine başkaldırmasını cezasız bırakır mıydı? Âdem’i, ya da ilk cinayeti işleyen oğlu Kain’i öldürüp yok etmez miydi? Tam tersine, Kain Allah’a. “...vaki olacak ki her kim beni bulursa öldürecektir” (Tekvin 4:14-15) demesi üzerine Allah: “Bunun için Kaini her kim öldürürse, ondan yedi kere öç alınacaktır” der ve Kaini kim bulursa vurmasın diye üzerine bir nişane koyar. Hâlbuki bir organizasyonun planı olacak ve bu planı uygularken önüne bir engel çıkacak! O organizasyonun da sınırsız gücü olacak! Ne yapar? Ezer geçer. Organizasyonlar aynı öldürücü bir virüs gibidir. Hızla yayılmış ve dünyayı etkisi altına almış olmasını başarı olarak görmeyin.
Son olarak şunu da belirtmeliyim ki, yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Sahip olduğumuz kusurlu, günahkâr, kötülüğe yatkın olan özelliklerimizden dolayı, her ne yapılırsa yapılsın -organize edilmenin ille de gerektiğine inanmasam da- fakat yapılabilir. İnsan ömrünün kısa oluşu, sabırsızca hızla elde etmek istedikleri şeylerde en kolay yol bu gözüküyor. Hatta Şeytani bu dünya sisteminde, bazı şeyleri organize etmek zorundayız bile diyebiliyorum. Çünkü tüm dünyayı etkisi altına almış bu sisteme karşı gelemeyiz. Fakat tekrar ve tekrar söylüyorum, bütün bunlara rağmen organize edilerek hiç kimse Allah ile arasında iyi bir ilişki kuramaz, kimseye de kurduramaz. Allah’ın kendisine gelenlerden beklediği ve en önem verdiği şey, kendisine özgür olarak sevgi ve sevinçle yaklaşmamızdır. Bunun dışındaki korkular, baskılar, tehditler, saat yazmalar, meydanlarda gösteriş yapmalar, cenneti garantileyeceğiz diye kendimizi kandırarak gece gündüz ibadetler, ellerinde Mukaddes Kitap’la, Tevrat’la, Kuran’la: “Bizden başka kimse kurtulmayacak, onun için bize gelin” diye kapı kapı koşuşturmalar ve daha sayamayacağım bir sürü terbiyesizce, kendini beğenmişlikten kaynaklanan tutum ve davranışlar yaratıcımızın gözünde mekruhtur. Organizasyonlar Allah’ın gözünde mekruh olan her şeyi başarırsa da, gerçek bir sevinç ve hürriyet vermeyi, bu vasıtayla insanları Allah’a yaklaştırmayı başaramaz. Hiçbir zaman hiçbir devirde de başaramamıştır, hiçbir zaman ve hiçbir devirde de başaramayacaktır.
Rabbin vaadine göre, tüm yeryüzünü Şeytandan uzak ve organizasyonsuz, sevinçle cennet haline getirilecek zamana ve hedefe doğru, kendi şahsiyetimizle koşmak ve ruhen tembellik etmemek; işte bize düşen görev bu. Çünkü bu işi Allah organizatör bir şekilde değil, kimseyi baskı altında tutmadan, yaratıklarının mutlu, hür ve sevinçli olacağı bir biçimde yerine getirecektir. Bu müjdeyi de herkese duyurarak, o hedefe doğru koşalım. Tüm bunları sahip olduğumuz Tanrıya benzer özellikler ile hiçbir organizasyona ihtiyaç duymadan, yaratılışımızdaki hâlâ anlayamadığımız şahane özelliklerimizden ötürü, göklerde kral olan İsa Mesih ile birlikte muhakkak başarabileceğimizi, Tanrı tüm insanlığa vaat ediyor. Yürekleri Rabde olan herkes, cesaret ve kararlı bir inançla sadece O’na güvensin.
Allah Kimleri Kullanıyor?
Pek o kadar dikkat etmeden, farkında olmadan kullandığımız, kelimeler, ifadeler, sözler vardır. Hemen ağzımıza geldiği gibi, içimizden hissettiğimiz gibi söyleriz. Yazımı noktalar, virgüller, dil grameri üzerinde durarak yazmayacağım. Fakat kelimelerin zihnimizde uyandırdığı etkileri ve biz insanlar üzerinde ne kadar yaptırım sahibi olduklarını vurgulayamaya çalışacağım. Ağzımızdan çıkan sözlerin önemi olmasaydı, “dilin kemiği yok ama kemiği kırar” gibi atasözleri meşhur olmazdı. Hatta İncil’de resul Yakup dilimizi kullanmanın önemi hakkında şöyle der:
Düşünün, gemiler de o kadar büyük olduğu, güçlü rüzgârlar tarafından sürüklendiği halde, dümencinin gönlü nereye isterse küçücük bir dümenle o yöne çevrilirler. Bunun gibi, dil de bedenin küçücük bir üyesidir ama büyük işlerle övünür. Düşünün, küçücük bir kıvılcım koca bir ormanı tutuşturabilir. Dil de bir ateş, bedenimizin üyeleri arasında bir kötülük dünyasıdır. Bütün varlığımızı kirletir. Cehennemden alevlenmiş olarak yaşamamızın gidişini alevlendirir. (Yeni Çeviri M.K. Yakup 3:4-6)
Tüm bunlarla dilimizi sadece etten bir organ değil de onun vasıtasıyla ağzımızdan sözcüklerin çıkmasından dolayı, bu yüzden kelimelerin önemi üzerinde durmamız çok yerindedir.
Resul Pavlus da 1.Korintoslulara mektubunda (14:10-11):
Belki dünyada seslerin birçok cinsleri vardır ve hiçbiri manasız değildir. O halde eğer sesin manasını bilmezsem, ben söyleyen için barbar ve söyleyen benim için barbar olur, der.
Aynen Pavlus’un bu açıklamasından sonra hepimiz kabul etmeliyiz ki, kullanılan kelimeler anlam taşıyor ve de taşımalı. Bizler de bunu bilmeliyiz. O kadar büyük anlam taşıyabilir ki, ağzımızdan çıkan sözle suçlu ya da doğru oluruz. Bu kelimeleri en kıvrak kullanma yeteneğine politikacılar ile avukatlar sahiptir diyebilir miyiz? Muhakkak böyle bir kural olmasa da en azından bu iki sınıfın kelimeleri kullanmakta çok titiz olmaları gerekli olduğu kesin. Bu kural ise herkes için geçerli. Konuşma yeteneği olan insanlar vardır ve de etkileyicidirler. Bazen bu insanlar sırf konuşma kabiliyetleri yüzünden milyonlarca insanı peşlerine takabilirler. Bazıları ise yazı yazma konusunda kabiliyetlidirler. Yazılarında anlatmak istediklerini çok güzel ifade edebilir, okuyucunun zihinlerine ve yüreklerine kolaylıkla girebilirler. Onlar hakkında “iyi yazardır” denmez mi? Tüm bunlar bir yerde kelimeleri kullanma sanatından da kaynaklanır.
İlk insan Âdem ve Havva’nın başlarına gelen problemde de Şeytan çok dikkatle, özenle fakat sinsice kullandığı kelimeler sayesinde onların zihin ve yüreklerinde etkili olabildi. Bu etki ise bütün insanlığı peşinden sürükleyecekti. Kısacası; sözlerin, kelimelerin bazen bizim hayatımızı bile yok edebilir bir kuvvete sahip olduğunu kabul etmeliyiz.
Kullanmak, kullanılmak sözleri de insanlarla olan ilişkide hangi konuda olursa olsun pek de iyi görülmez. İster bir işyerinin sahibi tarafından, maaşla ve hatta çok da iyi maaş vererek çalıştırdığı kişiler hakkında bile: “Ben bunları kullanıyorum” demesi, saygısızca belirtilmiş bir ifade olur. Bunlar bana çalışıyorlar, benim işimde görevliler, ya da benim işçilerim, memurlarım gibi bir sürü ifade tarzı varken “ben bunları kullanıyorum” demesi, hoş değildir. Burada kullanma kelimesi negatif anlama geliyor. Zaten kullanımın zekâ sahibi yaratıkların üzerinde hiçbir zaman iyi anlamı ve de etkisi olamaz.
Kendilerinin bizzat Allah tarafından kullanıldıklarını iddia eden bütün din, mezhep ve organizasyonların yanında; birçok insanın da bizzat kendi hakkında, içinden inandığı bir şeydir bu. Yani çok insan Allah tarafından bizzat kullanıldığına inanır. Aslında kimse başkası tarafından kullanılmayı hoş karşılamazken, bu “kullanma” kelimesi Allah tarafından olduğu zaman neden iyi gözle görülür?! Hâlbuki Mukaddes Yazıları okuduğumuz zaman, Allah’ın kimseyi kullandığı yazmaz ve de ima bile etmez. Peygamberlerini görevlendirdiği, emrettiği, aracı ettiği, elçi olarak mesaj yolladığı evet de “kullandı” kelimesi altında biz ne Kuran da ne de Mukaddes Kitapta yine bir kelime bulamadık.
Neden, hiçbir insan tarafından yapıldığı zaman bu durum hoş karşılanmazken, bizler: “Ama Allah yapıyor” diyoruz! Allah’ın insanları kullanması, aslında Mukaddes Kitaplardaki tanıtılan Allah’ın özelliklerine karşı bir öğretidir. Allah, insanları ve göklerdeki meleklerini özgür irade vererek yarattı. Her konuda, ne olursa olsun, iradesine uygun olan her şeyde Allah insanlara yardım elini uzatır ve de uzatmıştır. Fakat onların özgür iradesini kullanmaz. Bu O’nun kendi prensiplerine karşı gelmesi demektir.
Böyle bir ifade tarzı aslında: “Biz Allah’ın köleleriyiz, O bize istediğini yapar, kullanır da” demek içindir. Ve: “Bununla biz O’nun önünde kendimizi alçaltmış oluyoruz” denilir ve de insanların zihinlerine bu böyle sokulur. Biz bununla alçak gönüllülük mü yaptığımızı sanıyoruz? Hayır, tam tersine, bununla Allah’ı alçaltmış oluyoruz. Zaten kullanmak ve kullanılmak iki tarafı da aşağılar. Eğer Allah kullanıyorsa, sanki O’nun kullandığı kişiye ihtiyacı varmış gibi bir anlam çıkar ki, bununla da Allah küçültülür. Kullanılan insanın ki, onu da Allah yaratmıştır, bununla kişinin özgür iradesi, yetenekleri, sağduyusu falan hiçe indirgenmeyle aşağılanmış olur. Yaptığı kötülükleri, pislikleri ise Allah’a mal edilir. Allah böyle bir şeyi yarattığı insana ne yapmıştır ne de yapılmasını ister.
Hepimizin bildiği Âdem ve Havva’ya, ilk insanlığa baktığımız zaman bunun böyle olduğunu görüyoruz. Sadece Aden bahçesinde cennette, Âdem, Havva ve Şeytan arasındaki cereyan eden olaylar en başlangıç ispatlardır. Allah ise sadece bu üç şahsın arasındaki hükmünde adil cezalar veriyor. Yasak meyveden yediği zaman Âdem kendisini nasıl savunuyor? Mukaddes Kitabı açalım ve bunların nasıl olduğunu takip edelim. Allah’ın: “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” demesi üzerine: Mukaddes Kitabın Yaratılış 3:12b de Âdem:
“Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtlıyor.
Aslında bu cevabın altında Âdemin şu savunması yatıyor: Benim suçum yok, senin verdiğin kadın bunu bana yaptırdı. Bununla da Allah Âdeme sanki çok kötü bir şey vermiş gibi bir ifade anlamı çıkıyor. Yani aslında Allah da suçlu!
Kadın, yani Havva ne diyor? Yine Yaratılış 3:13 de:
RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.
Hayret, bu iki kişi içinde de hiç suçlu yok! Herkes suçlu ama bu iki kişi değil. Savunmaları bunu gösteriyor. Aradan altı bin seneden fazla bir zaman geçmesine rağmen insanlık değişti mi? Maalesef değiştiyse de daha da kötü yolda değişti. Bu savunmalar onları kurtardı mı? Hayır. Ayrıca Allah eğer onları kullanıyor olsaydı, kendisine karşı itaatsizlik etmeleri de söz konusu olur muydu?
Tüm Mukaddes Kitabın tarihine değinmeden günümüze gelelim. Zamanımızda da insanlık, dinler, organizasyonlar, mezhepler: “Allah bizi kullanıyor”, “Biz Allah’ın yeryüzündeki tek kanalıyız”, “Bizimle birlikte olmazsanız kurtulamazsınız”, “Bu kurtuluş ümidine sadece bizim içimizde olanlar sahip olabilirler” diye iddia ediyorlar. Birçok din âlimi olarak geçinenler dahi, iyinin de kötünün de Allah tarafından kullanıldığı inancındadırlar. Zaten bu kullanılma kelimesinden çıkan anlamda öyle. Sanki Allah eline ipleri almış, biz insanlık olan kuklaları da oynatıyor.
Eğer dindar denilen biri suç işlerse, bunu “Şeytan yaptırdı” olur. Eğer iyi övünülecek işler yaptıysa, bu sefer de “Ben yaptım! Allah beni kullandı” olur. Dikkat ederseniz kişi üzerine hiç suç almıyor, fakat izzeti alıyor. Bu durum Âdem ile Havva’nın hikâyesine benzemiyor mu?
Örnek verelim. Bunlar yine Yehova’nın Şahitleri olsun. Onlar, haklarında verdiğim örneklere de kızmasınlar. Aslında bu durum hem onların iddia ettikleri şeylerden ötürü, hem de onları iyi tanıdığımdan dolayı. Onlar: “Allah bizi kullanıyor ve biz Allah’ın yeryüzünde kullandığı tek kanalız” diyerek, yaklaşık yüz seneden fazla tüm dünyada bunu kapı kapı ilan ediyorlar.
Şahitler bir vakitler 1914 yılında son gelecek diye beklediler. Son gelmedi. Daha sonra bu tarih 1918’e atıldı. Yine gelmedi. 1925,1935,1975, bu tarihlerde de beklediler. Bu tarihlerin ve yaptıkları hataların aslında bizim için hiç de önemi yok. Fakat onlar bu tarihlere inanmayanları aralarından atmakla, kendilerinin çok önemli tutukları başka bir şeyin varlığını belirtiyorlar; yani insanlar üzerinde otorite sahibi olduklarını. Baş eğmeyeni ise atıyorlar. Hem de bir daha hiç kurtulamazsın diyerek! Mahkeme tutanaklarından okuduk. Bu tarihlerden dolayı güvenlerini yitiren şahitlerden birçoğu organizasyonlarını terk ettiler. Peki, bu organizasyon ne yaptı? Hata yaptık, özür dileriz, yanılmışız mı dediler? Hayır. Onlar tam tersine kendilerini şöyle savundular:
“Bazıları kendilerini tarihler konusunda büyük beklentiler içine soktular. Umdukları da çıkmadığından dolayı, Allah’ın tek yeryüzündeki organizasyonunu terk ettiler. Allah bu vasıtayla onların denenmesine müsaade etti. Bu denemeden düşenleri ise elekten geçirerek, kavmini temizlemiş oldu.”
Yine dikkat ettiyseniz, onların bu açıklamalarında bizzat kendilerinin hiç hataları yok. İlan ettikleri yanlış tarihleri ise, denenmeleri için “Allah istedi” gibi göstermeye çalışıyorlar. Sadık kalamadıkları için gidenleri ise, elekten geçemeyenler olarak belirtiyorlar. Kendileri ise tertemiz!
Dini örgütlerin neden, “Allah bizi kullanıyor” dediklerini şimdi biraz da olsa anlıyor musunuz? Bununla onlar aslında insanları kullanıyorlar. Savunmaları da hep atamız Âdem ve Havva’nınki gibi. Bu sefer: “Allah kavmini denedi” diyerek. Gelin bu denenme işi acaba böyle midir diye biz Mukaddes Kitabı okuyalım.
Ayartılan (denenen) kişi, “Tanrı beni ayartıyor (deniyor)” demesin. Çünkü Tanrı kötülükle ayartılmadığı (denenmediği) gibi kendisi de kimseyi ayartmaz (denemez). İncil -Yakup 1:13
Onlar ise açıklamalarında, “Yalanla Allah kavmini denedi” demek istemediler mi? Âdemin: “Senin yanıma verdiğin kadın bana ye dedi bende yedim” demesi gibi. Bütün suç ve sorumluluk Allah’ın!
Bu durum okula giden çocukların kötü not aldıklarında “öğretmen verdi”, iyi not aldıklarında ise “ben aldım” demelerinin aynı. Ya Allah bizi kullanıyor deyip izzet alırlar, ya da “Allah denedi ve elekten geçirdi” deyip suçu hiçbir şekilde kabul etmek istemezler. Bizce Şahitler bu konuda öbür dinlerden daha da az terbiyesiz değiller! Çünkü Allah’ın ismine aynı şekilde leke getirmiş oluyorlar.
Bu anlattıklarımızın dışında bir de kendini gönüllü kullandıranlar vardır! Onlar: “Bizim yerimize sizler düşünün, kararlar verin, bizler için de yine sizler iman edin. Bizler sizlerin vasıtasıyla kurtulacağımıza inanıyoruz” derler! Bu da gönüllü, Allah adına insanlara yapılan kölelik. Amaç sorumluluktan kaçmak, başka bir şey değil. Onların da: “Biz olmazsak zaten hiç kurtulamazsınız” demeleri boşuna değil. Bu dinler, Yehova Şahitlerinin kurucusu Carls Taze Russel’in dediği gibi, “bunlar sanki cennete gitmek için bilet satan şirketler topluluğu”. İnsanlar ise aldıkları biletle çok memnun gibi görünüyorlar. Bizce onlar daha doğrusu başka bir çare görmek istemiyorlar. Bu hep tembelce hazıra konma duygusu. Benim yerime sen her şeyi yap, bileti de al, ben de cennete gireyim düşüncesi! Oysa bu kurtuluş vaat eden sahtekârların vaatlerinin sahteliğini açığa çıkarmak için Allah ne diyor? Peygamber Hezekiel’in vasıtasıyla:
RAB bana şöyle seslendi: “İnsanoğlu, eğer bir ülke bana sadakatsizlik eder, günah işlerse, ben de o ülkeye karşı elimi uzatır, onu her türlü yiyecekten yoksun bırakır, üzerine kıtlık gönderir, insanları ve hayvanları yok edersem; şu üç adam, Nuh, Daniel, Eyüp orada olsalar bile, doğruluklarıyla ancak kendi canlarını kurtarabilirler.” Egemen RAB böyle diyor.
“…Yahut o memlekete veba gönderirsem ve insanı ve hayvanı ondan kesip atmak için, üzerine kızgınlığımı kanla dökersem; Nuh, Daniel ve Eyub onun içinde olsalar da Rab Yehova’nın sözü, varlığım hakkı için ne oğul ne de kız kurtarırlar; salahları ile ancak kendi canlarını kurtarırlar.” Hezekiel 14:12-14 ve 19-20
Hayret, bütün bu değerli peygamberler kendi canlarından başka hiçbir can bile kurtaramıyorlar. Gel gelelim bizim zamanımızın bu modern ve de eski dinleri, “hiç korkma, bize takıl, cennete ancak bizim vasıtamızla girebilirsin” diyebiliyorlar. İsa Mesih ise:
“Bırakın onları; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Kör köre kılavuzluk ederse her ikisi de çukura düşer” (Matta 15:14) demesi tam bunlar için yerinde söylenmiş sözler değil midir?
Peki, bu “bizi kullanın” diyenler kendilerini nasıl savunacaklar?
Âdem ve Havva suçu kimin üstüne atmaya çalıştıysa da bu onları kurtaramadı. İşin ilginç yanı, eğer ortada bir suç varsa, nedense hep: “Ben değil o bana yaptırdı” olur, fakat bir iyilik olduğunda ise, “ben yaptım” diyerek övünülür! Eğer bir suç olduğunda, kendisinin cezada payı olmasını istemiyor ise, o zaman iyi bir şey olduğunda da payı olmaması gerekmez mi? Hem bu mantıklı ve de adil değil midir? Teşvik eden, suça iten belki de muhakkak vardır, fakat o kişi yine de “hiç suçsuzum” diyemez.
Başka bir soru da: «Allah, tüm dünyaya örnek olması ve amacını gerçekleştirmek için, İsrail kavmini kullanmadı mı?» Vaat edilen diyardaki ahlak çöküntüsünde, putperest olan o milletleri yok etmeleri için yine İsrail’i kullanmadı mı? Bu konuyla ilgili bakalım Allah ne diyor? Ve özellikle Allah’ın titizlikle kullandığı kelimelere dikkat edelim. Mukaddes Kitabın Tesniye ya da yasanın Tekrarı kitabında şöyle yazıyor:
Rabbin sizi sevmesi ve sizi seçmesi bütün kavmlardan büyük olduğunuz için değildi; çünkü bütün kavmlardan az idiniz; fakat Rab sizi sevdiği ve atalarınıza ettiği andı tutmak istediği için Rab sizi kudretli elle çıkardı, ve kölelik evinden, Mısır kıralı Firavunun elinden sizi kurtardı. Tesniye.7:7-8
Allah burada İsrail hakkında, “kullandı” demiyor, “seçti” diyor. Bu bir fark mıdır? Tabii ki! Bir görev için, ister insan, toplum, millet, parti olsun, seçildiği zaman, bu ona verilmiş bir onur, bir şereftir. Aynı zamanda da sorumluluktur. Eğer o sorumluluk yerine getirilmiyor, buna layık davranılmıyor ise, bu o seçilmiş olanın suçudur. Seçilmiş olan kendisini seçen kişiye layık davranmamıştır. Onun güvenini ve iyi niyetini kötüye kullanmış demektir. Fakat eğer işin içine kullanılma kelimesi girdiği zaman farklı bir durum ve düşünce ortaya çıkıyor. Kullanılan, o görevi, sorumluluğu yerine getirirken, yapmış olacağı tüm yanlışlıklar adına hesap vermekten kendini kurtarır. Emir kulu olduğunu vurgulamak ister. Mesela, “Beni Allah kullandı” der. Var mı Allah’a hesap sorabilecek! Taktiğin ne kadar kurnazca olduğunu fark ettiniz mi? Dediğim gibi, bu tip insanlar kendilerine verilecek izzeti almaya ise daima hazırdırlar! Ama yaptıkları bütün pisliklerde suçsuzdurlar! Kendilerinin suçu yoktur, çünkü kullanılmışlardır. İnsanlar istedi mi kelimeleri ne kadar da sinsice kullanabiliyorlar. Şeytanın zihnimize hâkim olmakta usta olduğunu söylememize gerek var mı? Bu da genelde ustaca seçilmiş kelimeler vasıtasıyla oluyor.
Yaptığınız bir işi düşünün. O iş de çok ama çok değerli olsun. Kime ve ne için yapmış olursanız da olun. O başarınızdaki iş hakkında sizi görevlendiren kişinin çok da iyi niyetle: “Onu ben kullandım” demesine ne gözle bakarsınız? Hiç kimsenin iyi bir gözle bakacağını söyleyemeyiz. Neden? Çünkü sizin yaptığınız o iş, belki maaş, para karşılığında da olsa, hatta bunu o kişinin imkânlarını araç olarak kullanarak gerçekleştirmiş bile olsanız, sizin hakkınızda, “onu ben kullandım” demesi, sizi sıfıra indirger. Bütün yetenekleriniz, öncelikleriniz, bilginiz, eğitiminiz, sevginiz, düşünceleriniz, kaygılarınız, gayretleriniz, iyi niyetiniz, iradeniz, hepsi ama hepsi, o iş için kullandığınız tüm bunlar sıfır demektir.
İnsan bir alet kullanır. Çekiç, kazma, kalem, kürek, bilgisayar, araba, uçak, gemi vs. Bunların hiçbirinin yukarda saydığımız insana özgü nitelikleri, özellikleri yoktur. İnsan bu aletleri kullanır, bununla övülen ve övülmeğe layık olan insandır. Hangi değerli aletle işimizi görmüşsek bile, yine de o aleti yapan insandır ve bunun vasıtasıyla o övülür. Yani övülen o insanın bilgisi, yeteneği, kabiliyeti, sahip olduğu iradesi, düşüncesi ve gayretidir. Lamba karanlıkta aydınlattığı için, hele de tam zamanında yanarsa, ışığı överiz. Fakat amaç o ışığın arkasındaki, bunu icat eden insanı övmektir. Yoksa lamba, araba, çekiç cansız şeylerdir. Bunların iradesi, düşünme ve zekâ yetenekleri, sevgileri, nefretleri, gayretleri, duyguları yoktur. Kısacası, insanın yaptığı şeyde, yapılan ne olursa olsun, bu o kişinin akılsızlığı ya da aklının bir ürünüdür. Ya da hatasının, kötü niyetinin veya dikkatinin, iyi niyetinin bir ürünüdür. Anlatmak istediğim, kişinin yaptıkları ne olursa olsun, bir sürü etkiler, etkenler araya girse bile, bu o kişinin kendisine aittir.
Yetenekli biri yeteneğini girdiği bir işte gösterebilir. Hatta o işyeri onun yeteneklerinin açığa çıkmasına fırsat bile olmuştur diyelim. Fakat o iş imkânını veren kişi yine de “ben onu kullandım” demesiyle, o kişinin yeteneklerinden, kabiliyetinden dolayı bütün izzeti kendi üzerine almaya kalkması, mide bulandırır. Olabilir, o imkânlar olmasaydı, belki o kişi sahip olduğu yeteneklerinin farkında bile olmayacaktı. Ne olursa olsun, o yetenek yine de o kişiye aittir. Her iki taraf için de araç gereçler dışında insanların birbirlerini kullanmaya kalkması çok büyük bir terbiyesizlik ve utançtır. İnsanlar için kullanılan şeyler ancak araç ve gereçler olabilir ama hiçbir zaman insan olmamalıdır.
Ben bu işi sözde hep iyi niyetle yapılan konular hakkında düşünerek yazıyorum. Yoksa “kötüye kullandı” sözünün anlamını zaten hepimiz biliyor ve anlıyoruz. Onun için bu kullanılmak, kişinin zekâsını, şahsiyetini, yeteneğini, özgür iradesini, duygularını sıfıra indirmek demek ise, neden insanlar ve en çok da dini kuruluşlar, organizasyonlar “Allah bizi kullanıyor” derler? Hem de övünerek! Bizler, sıradan insanlar bile, Allah tarafından kullanılmayı bir övünme olarak görmüyor muyuz? Bu sevdada hiç olmadık mı? Hatta birçok din âlimi geçinenler, iyinin de kötünün de doğrunun da sahtekârın da Allah’ın tarafından kullanıldığını vurgulamak isterler. Onlara göre bunları hep Allah yapıyordur ve yaptırıyordur. Çünkü kelimenin anlamı öyle ki, kişinin, dediğimiz gibi özgür iradesini ve insanın sahip olduğu bütün şeyleri sanki yokmuş gibi, ya da o bunları kendi kullanamıyormuş gibi göstermektir. İnsan, çekiç, tahta, çivi gibi bir duruma düşüyor. Zaten ancak bunlar kullanılır ve kullanma sınırımız bunlarda kalmalıdır.
Peki, insan hiç kullanılmaz mı? O da ne demek. Tabii ki kullanılır ve de insanlık bunu maalesef büyük bir zevkle ve de her gün yapmaya uğraşmaktadır. İster tatlılıkla olsun ister acılıkla ister güzellikle olsun ister çirkinlikle ister parayla olsun ister bedava ister severek olsun ister nefretle; ya da ne ile olursa olsun, insanlar birbirlerini kullanmak için çok büyük gayretler sarf etmişlerdir ve de sarf ederler. Bu aslında sevgi noksanlığının bir işaretidir, egoistliktir, kendini beğenmişliktir. Bunun yanında kendisini ‘kullandırmaktan’ zevk alan insanlar da vardır. Aslında her ikisi de Allah’ın hoş karşılamadığı bir durum. Onun için bu konuyu en çok Allah adıyla olması yönünden ele alıyorum.
“Allah beni, ben de seni kullanıyorum”. Bu söz cambazlığıyla dinciler çok kişileri yok etmişlerdir, Allah’tan çalıp, uzaklaştırmışlardır. Bu sömürme ve insanların sırtına binme işini dindarlar: “Sadık ve basiretli köle sınıfı, hizmetkâr kardeşleriniz” gibi alçak gönüllü bir kartvizit adı altında yaparlar. Hâlbuki dinle minle işi olmayan bir general, komutan, bakan, ya da her sorumluluk sahibi kim ise, yaptığı işte bunu kendi rütbesine sığınarak yaparken, dindarlar Allah’ı bir rütbe gibi kullanırlar. Kendi ağızlarından çıktığı halde son söz olarak, “Bu Allah’ın sözüdür” derler. Matta 7:15’de İsa Mesih:
“Yalancı peygamberlerden sakının; onlar size koyun kılığında gelirler fakat iç yüzden kapıcı kurtlardır” diye boşuna söylemedi.
Hâlbuki daima Allah’ın insanlardan beklediği şey, bizlere verdiği özgür irademizi kullanarak, kendisini bütün yüreğimizle, bütün canımızla, bütün fikrimiz ve kuvvetimizle sevmek olup; insanları da kendimiz gibi sevmektir. Markos 12:29. Bunu bizzat biz yapmalıyız. Yoksa kimse bunu bir başkasının adına yapamaz. O: “Biz de aynısını yapmaları için kardeşlerimizi teşvik ediyoruz” diyenler, kendilerine köle olmaları için teşviklerde bulunuyorlar, Allah’a değil. Başkası bizim için düşünüp, başkası bizim için konuşup, başkası bizim için iman edebilir mi? O zaman özgür iradenin ne anlamı kalır? Bunlarla mı Allah’ın önüne çıkacağız? Ne yüzle?
Dediğim gibi, Allah’ın kimseyi kullandığı hakkında bir ayet bile yok. Fakat Allah’ın bize verdiği bütün değerleri kullanmamızı ise Allah emrediyor. İradenizi, yüreğinizi, aklınızı, gücünüzü, yeteneklerinizi, sözlerinizi vs. bunları kullanarak benim irademi yapın diyor? Bu dünyada sayılan ne kadar aşağı ya da üstün sınıftan, bilgiden, yeteneklerden ve ırktan da olsanız, Tesniye; yeni çeviri Mukaddes Kitapta Yasanın Tekrarı diye geçen yerde, bölüm 30 ayet 11-14 de Allah bizzat şöyle diyor:
Çünkü bugün sana emretmekte olduğum bu emir senin için güç değildir ve senden uzak değildir. O göklerde değildir ki, diyesin: Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Ve o denizden öte değildir ki, diyesin: Kim bizim için denizin ötesine geçecek, ve bizim için onu alıp getirecek, ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Fakat yapasın diye o söz sana çok yakındır, ağzında ve yüreğindedir.
Farkındaysanız, Allah bizlerin sahip olduğu şeyleri kullanmamızı istiyor. Hiç dert edinmeyin Ben sizi kullanacağım, demiyor. Ya da birbirinizi kullanın da demiyor. Hayır ve yine hayır.
Daima: “Allah beni, ya da bizi kullanıyor” diye boşu boşuna terbiyesizce yakıştırmalar ile Allah’ın öfkesinden başka bir şey kazanmayacağımızı bu sayfalar vasıtasıyla vurgulamak istedim.
Son olarak, bu organizasyonların, dinlerin, mezheplerin ve bunlar gibilerinin peşinde gidip de kurtulacaklarını sananlara, Kuran çok güzel bir peygamberlikte bulunuyor:
İş olup bittikten sonra Şeytan derki: “Allah size gerçekleri vaat etti. Ben de size vaat ettim, sözümü tutmadım. Aslında sizin üzerinizde hiçbir hükmüm yoktu; ben sadece sizi çağırdım, siz de çağrıma uydunuz. Beni azarlamayın. Kendinizi azarlayın. Ne ben size yardım edebilirim ne de siz bana yardım edebilirsiniz. Sizin eskiden beni ortak koşmanızı da tanımıyorum. Gerçektir ki sapkınlara acı bir azap vardır.” İbrahim (14) Suresi 22’inci ayeti. (Osman Nebioğlu tercümesi)
Şeytan burada yalan mı söylüyor? Ayrıca bu sözlere göre kimler de suçlu?
Bir yere ait olmak.
Aradan yaklaşık yirmi sene geçti. Şahitleri tanıdığım günden bugüne kadar geçirdiğim bu zaman içerisinde, kendimi çok şeyler öğrenmek zorunda hissettim. Aslında ben daha Mukaddes Kitabın başlarında Allah’ın varlığına inanmıştım. Her şeyden ziyade de o Allah’ı sevmiştim. Âdemle Havva’dan başlayıp, Nuh tufanı ve İbrahim, Sodom Gomora şehirlerinin yok edilişi, Yusuf’un köle olarak Mısır’a satılması, tüm bunlar 66 kitapçıktan oluşan Mukaddes Kitabın daha ilk kitabında konu edilir. «Tekvin» ya da yeni Türkçe adıyla «Yaratılış» denilen kitapta işlenen bu konularla, benim Allah’a inanmam ve O’nu sevmem hiçte zor olmamıştı. O zamanki gözümle bu bana yeterli de bir imandı. Fakat nedense insanlarda ille de bir yere ait olma ihtiyacı vardır. O, ille de bir yere ait olma yeri ise, bizzat Allah ile iyi bir ilişkiye sahip olmak değil de maalesef insani kuruluşlar, organizasyonlar ve daha Allah’tan uzak ne var ise, o isim ve etiket altında onlara köle olunarak bu ihtiyaç giderilmeye çalışılır. Bu da o kutsal kitaplardaki verilen mesajın tam tersi bir durumdur. İnsanlar ait oldukları o yolda yürürken, belli bir zaman sonra bir şeyin de farkına muhakkak varırlar. O da ait oldukları o kuruluşlarda Allah’ın hoşuna gitmeyen birçok şeylerin ve yaptırımların var olduğudur. Bunun farkında olan o kuruluşlar da zaten önceden hazırlıklarını yapmışlardır. “Bizler de kusurlu ve hatalıyız, bu yüzden bağışlayıcı olalım” diye mütemadiyen öğretirler. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” denilen atasözüne uygun bir yol tarzıdır bu. Zaten bu kuruluşlar, dinler, organizasyonlar da o üyelerin kör olmadığını bilir.
Bir dine ya da mezhebe giren kişi ilk önce kendine bakmaktan, kendi eksiklikleriyle uğraşmaktan fırsat bulamıyor ki, bir de o yetersiz bilgi ve tecrübesiyle bu önüne çıkmış olan din ya da organizasyon hakkında doğru bir hüküm verebilsin. Genelde o ilk başlardaki bu duygular oldukça samimi, fakat bir o kadar da acemicedir. Bununla ben zaten gerçekten samimi olan insanları kastediyorum. Başka bir gerçekte, hangi din ve organizasyon olursa olsun, oraya adım atanın, zihninde ve yüreğinde saklı olan, aslında Allah’tan ya da o organizasyonun amacından uzak başka bir sürü beklentileri, hedefleri ve hayalleri olduğudur. Bu oradaki bir kızla evlenmekten tutun da, mülteci birinin o ülkede kalmasına o din bir bahane olabiliyorsa, o da bu dine üye olmakta hiç tereddüt bile etmez. Bazıları da bu dinde kendine bir görev edinip, en yükseklere kadar çıkmak, herkese kendini dinletmek ve daha başka aşağılık duygusundan kaynaklanan bir sürü hislerini tatmin etmek için, yine o dinde kariyer yapmaya kadar bile gidebilir. Kimileri de yalnızlıktan, yabancılıktan, kimsesizlikten kurtulmak için bu yolu seçer. Daha sayısızca bir sürü nedenler sıralanabilirse de ben burada sadece samimiyetle Allah’a yaklaşma arzusunda olanları konu etmek istiyorum.
Samimi ve bütün yüreğiyle, sadece Allah’ı sevdiği için gelen insanlar, maalesef çok ama çok korkunç derecede azdır. Bu bence yüzde 1 ya da 1,5 gibi bir oranda olabilir demekle ukalalık yapmış olmayayım. Çünkü nihayetinde kimin ne olduğunu ancak Allah bilir. Bunu insanlarda görüp edindiğim tecrübeye ve kendi görüş açıma dayanarak söylüyorum. «Bu oran değişmez bir kanundur» demek istemiyorum. Şuna da inanıyorum ki, bazen bu oran binde 1 bile değildir. Eğer benim bu oranlarım hatalıysa, o zaman Hikmetli Süleyman’da mı aynı hataları yapmış? Bu konuya Vaiz 7:28 de Allah’tan aldığı ruh ile değiniyor. Yine lütfen açıp yerinden okuyun.
Evet, bu samimi insanlardan bahsedelim. Konumuz onların Allah’ı ararlarken, ille de bir yere ait olma duyguları olsun. Çünkü yamuk olan biri, istedikten sonra nerede olursa olsun yamukluğunu yine yapıyor. Onlar ancak zarar veren parazit tipler. Daima “ver ver” der ve başka bir şey demezler. Her zaman kendi dertleri ve problemleri ilk plândadır. Saatlerce, günlerce, yıllarca hatta bir ömür boyu ancak onların dertlerini dinlersiniz, kendilerini de dinletirler. Ne yaparsanız yapın o insanlar tatmin olmadıkları gibi, hiçbir zaman takdir etmenin anlamını bile bilmezler. Sadece çıkarları ve menfaatleri ilk ön plandadır. Daima yalan, dolan, sahtekârlıkla doludurlar. Arada senin söylediğin şeyi duymaz bile. Ancak kendi menfaati ile ilgili ise o müstesna. Dediğim gibi böyle tip insanların yok olması, var olması, kurtuluşları ya da perişanlıklarını konu etmekten ziyade, ben değerli olan insanlar hakkında yazmak istiyorum. Onlara yardım etmek lazım. Ancak onlar böyle şeylerin değerini takdir edip anlayabilirler.
Bu ille de bir yere ait olma hastalığı insanlara güven verir. Aynı zamanda tatmin de eder. Tatmin olma duygusunu anlarım da güven duygusu biraz şüpheli. Gelin önce şu tatmin olma duygusu üzerinde duralım. Kişi öğrendiği inandığı şeyler hakkında bir tasdik görüyor ki, bu yüzden bir grubun içine giriyor. O konuları güncel hayatta rastgele sokakta zaten bulamıyor. Onu ait olduğu veya olacağı o yerde bulması, artık o kişinin deli, inandığı şeyle yalnız, kafayı üşütmüş biri olmadığının ispatı oluyor. Çünkü Allah hakkındaki araştırdığı, okuduğu, inandığı şeyler yüzünden ona en yakın çevresi bu tepkileri gösteriyordur. En sevdikleri, “vah vah çıldırıyor bizim bu oğlumuz ya da kızımız” demeye başlarlar. Bunlar samimiyetle Allah’ı aramanın sıfatlarıdır. Bu sıfatlar, âdetin, düzenin, toplumun dışına çıkanlara yakıştırılır. Eğer Müslüman bir toplumda yaşayıp da, o kişi Allah hakkında bilgi edinip, camiye giderde, orada da ilerlerse buna genelde fazla tepki göstermezler. Ancak ailenin içinde olanlar, tabii ki o kişinin geçerli bir meslekte çalışıp, para kazanıp, zengin olmasını daha çok ister. Ya da Hıristiyan bir toplumda yaşıyor ise, o kişinin bir kilisede vazife alıp daima orada yaşama isteği de aynı Müslüman toplumlarda olduğu gibi normal karşılanır. Yine kişilerin imkânlarına, bulundukları çevreye göre bu tepkiler değişebilir. Mesela tıp fakültesinde okuyan biri “ben hafız olacağım” der, fakülteyi de bırakırsa, evden bile kovulabilir. Hıristiyanlarda da durum farklı değildir. Tıbba ya da mühendislikle ilgili bir dalda üniversiteye giden çocukları “ben papaz olacağım” diye o okulları bırakırsa, bu ailede büyük tepkiyle karşılanır. Yani aynı olayda onlar da aynı tepkiyi gösterirler. Tüm bu sözünü ettiğim ait olma yerleri, o toplumların doğuştan otomatik olarak aldıkları, temelleşmiş kendi inançlarına bağlı olan dinleriydi. Bir de bu ait olunacak yer bambaşka bir isim altındaysa, işte o zaman kıyamet kopar. Mesela bu Yehova Şahitleri olabilir. Daha başka bir sürü mezhepler var da ben başından beri birini örnek veriyorum. Siz o isimleri, etiketleri hayallerinizde kendiniz değiştirin. Korkmayın, anlatacağım konuya tıpatıp uyar.
Bundan sonra ailede olsun, çevreden olsun, artık bu din hakkında bir bombardıman başlar. O kişi ise aslı olmayan, çoğu zaman da cahilce olan bu çok fanatik şekilde karşı gelmelere, mecburen ancak onları savunma durumuna düşer. Durum o kadar hızla ilerler ki, olay bir anda o ilkokul kitaplarındaki anlattığım güneşle rüzgâr hikâyesine dönüşebilir. Onlar rüzgâr gibi estikçe, kişi o şeylere daha çok sarılır. Rüzgâr fırtına olur, o da bu duruma bir o kadar daha karşı kuvvet sarf eder. Eğer fırtına bozar da daha korkunç bir şekil alırsa, hikâyede olduğu gibi, kişi kendine bir sığınak, bir mağara, bir kovuk arar. Bu sığınağın da kimler olacağını kestirmek hiç de zor değildir. Tabii ki Şahitler o kişiye ellerini uzatırlar. Zaten kişi şaşkındır. Yıllarca bir arada beraber olduğu insanlardan büyük hayal kırıklığına uğramıştır. Hatta canını kurtarmak için ya kaçmış ya da kovulmuştur. Kimse onu anlamamıştır. O kişi ise daha olayları ne tartma ne de ölçme yeteneğine sahiptir. Dedik ya, acemidir. Organizasyonlar da böyle acemileri çok, ama çok severler. En kaliteli eşekler bunlardan çıkar. Her ne verirsen ver sırtına, “hayır” demez, taşır. Nasıl “hayır” desin. Ev yok, aile yok, eş dost nerede? Hiçbiri yok, sadece Şahitler var. O kişiyi eşekliğe iten ve çeken aslında her iki grup da olmuştur. Hem ailesi ve yakınları hem de Şahitler ve organizasyon; ya da artık hangi etikete sahip ise onlar.
Bu «ille de bir yere ait olma» yaklaşımı üç aşağı beş yukarı genelde buna benzer bir şekilde olur. Sözüm ona o kişiyi sevenler, kurtarmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Hâlbuki onların akılsızca tutumları sayesinde o kişi Şahit olmuş ve eşek gibi sırtına eyer vurdurmuştur. Olayın en başına dönüldüğünde, o kişi belki de hiç onlara girip, onlardan biri de olmayacaktır. Sadece ya sohbet olsun diye ya da nabız yoklamak için, arada bir bahsettiği konular ile büyük bir tepki görmesi, kendisini şaşırtmıştır. Bahsettiği konular da ya bir sinema dönüşü film hakkındaki konudan, ya da bir arkadaş buluşmasındaki arkadaşlarının yaptığı saçmalıklardan farklı değildir. Hatta ortaya çıkan gizlide içtiği sigara, alkol ve daha başka küçük kanunsuz, ahlaksız şeyler hakkında aileden o kadar da tepki görmemiştir. Fakat ne zaman ki o kişi yüreğini Allah’a meyledip ve bunlar hakkında konuşmaya başladıysa, korkunç bir tepkiyle karşılaşmayı hiç ama hiç hesaba katmamıştır. Kişi kendince anlamsız bir durumun içine girmiştir. Kendisine yapılan bu şeyler haksızlıktır. Geçmişte yaptığı tüm kötü şeyler hakkında görmediği bu tepkiyi, Allah’a yaklaşmak hakkında şimdi neden görüyordur? O ise yaptığı o kötü şeyler hakkında vicdanen acı ya da suçluluk duyarken, tam şimdi doğru olan bir yolda bu insanlar kendisine neden karşı geliyorlardır? Hem tüm bunları onların inandıklarını söyledikleri Allah da istemiyor mudur? Aslında o kişiyi kurtarmaya uğraşan ailesi ve yakınları, tam tersine onu mahvediyorlardır. Kendileri zaten bu konular hakkında ya çok az bir bilgiye sahip, ya da tümüyle bir bilgisizlik ve cahillik içindedirler. Hani bir laf vardır, “yarı doktor adamı canından, yarı hoca da adamı imandan eder” diye, onların yardımları da bu yarım adamlar gibi olmuştur. Bu gibi tepkilerle kişi aslında o kovuğa, o mağaraya zorla itilmiştir.
Benim tanıdığım doğma büyüme Şahitler ve büyük bir akrabası Şahit olanlar hariç, tüm öbürlerinin yüzde 95’i bu ve buna benzeri tecrübelerden geçerek Şahit olmuşlardır. Özgürce, etki altında kalmadan, kendi adımlarıyla, sadece Allah’ı sevdiği için oraya yürüyenlerin sayısı dediğim gibi, yüzde 1 bile değildir. Öyle birini de bir gün gelip Şahitler muhakkak ama muhakkak ya aralarından atarlar ya da o kendi kendine gider. Eğer kişi başlangıçtan beri sadece Allah’ı kendine hedef edinip ve bu arada da sapmamışsa tabii. Genelde bunlar isimsiz kahramanlar oldukları için, onların adlarını ve ne olduklarını kimse bilmez. Kimse de bilmek için ilgilenmez. Bu işler korkunç gizli tutulur. Her pis iş gibi bu da gizlilik altında yapılır. Bu atılma ya da ayrılık işi bazen 20 bazen de 40 sene ve hatta daha fazla bile sürebilir. O kişiyi attıran ve o organizasyondan uzaklaştıran en önemli bir özellik de insanın kendisinin karar verme yeteneğidir. Bundan sonraki yazıda bu konudan bahsedeceğim.
Tüm bunlar aile içinde tepki görenler için böyleydi. Bir de tepki görmeyenleri vardır. Ailenin tümü bulunduğu toplumdan her ne nedenlerle kopmuşsa kopmuştur. Öyle bir ailenin içine böyle bir düşünce girdiği zaman, kimse tepki göstermeden önce bir dinler. O ailenin herhangi nedenlerden ötürü toplum baskısından zaten canı yanıktır. Hele bir de sunulan şey o toplumun kabul etmediği bir inançsa, bunlar ona severek hemen sarılırlar. Bahsedilen konuların içinde Allah’ın adaleti, bir gün gelip öç alacağı, cennet ve yeni bir yeryüzü vardır. Bu ailenin ise hem kendisine haksızlık edilmiştir, yani adalete muhtaçtırlar; hiçbir şey yapmaya güçleri yetmemiştir, öç alınmasından yanadırlar; pek bir şeyleri de yoktur, cennet onlar için en uygun yerdir. Bunları ise yalnız Şahitler değil, bütün dinler vaat eder. Dikkat ettiyseniz, tüm bunların içinde hiç Allah sevgisi falan yoktur. Allah’ı ancak kendi amaçlarına yardım edecek bir dev gibi görürler, o kadar. Zaten ne Şahitler ne de başka dinler olsun, kimin Allah’ı ne kadar sevip sevmediğini bilmek, kimseyi o kadar da ilgilendirmez! Allah sevgisi hakkında öyle şişkin sözler ortadan geçerken, herkes başını sallayıp “hı hı” yani evet der o kadar. Aslında bu anlamını hiç bilmedikleri, hissetmedikleri bir duygudur.
Böyle aileler içinde bile hepsi bu duruma hemen evet demeyebilir. O zaman da baskı tam ters yönden gelir, yani o dinden veya Şahitlerden. Artık hep o evde buluşulur, araştırılıp, konuşmalar, toplantılar o evde yapılır. Ailedeki bu durumları kabul etmeyen o şahıs, belki karşı gelmese de içi de almıyordur fakat huzursuzluk hisseder. Nedenini belki kendi de bilmez. İçlerinde bazen en samimi ve açık olanı odur. Hem o kişi ayrıca gâvura kızıp da oruç bozmak istemiyordur. Eğer içinde bulunduğu toplum ona, ya da ailesine haksızlık yaptıysa, bunun her şeyle evet de Allah ile ne ilgisi vardır? Allah’ı sevmek ve O’na kulluk etmek ayrı bir şeydir, toplumu protesto edip, öç almak, onlardan soyutlanmak ayrı bir şeydir. Tam kelimesi kelimesine o kişi böyle düşünür mü bilmem, ama bir türlü midesi almıyordur işte. Başka nedenlerde vardır ve olabilir tabii. Fakat bu kişi özgür bırakılmaz. Yaşadığı o evde gece ve gündüz sadece bu konular konuşulur. Hep böyle kişiler eve gelir, bu gibi kitaplar okunur. Artık her yemekten önce veya sonra ille de dua edilir. Toplantılar, kongreler, vaaz faaliyetleriyle artık o evde yoğun bir hayat başlar. Onlara hemen evet demeyen o kişi, gelenlere gözükmemek için uğraşsa da ara sıra muhakkak gözükür. Hâl hatır sorulup sıkıştırılır. Artık bu o kişinin ailedeki rütbesine ve imkânlarına da bağlıdır. Evin babası da olsa, eğer işi gücü yokta, bir de o evin çocuklarının eline bakması gerekiyorsa, o adam artık evin son kapısının son mandalı durumundadır. Musa vasıtasıyla Allah’ın emrettiği, “annene babana hürmet et” sözünü o ailedekiler her baba ve anne için düşünseler de o baba için düşünmezler! Karısı ise, yıllarca birlikte olduğu aynı erkeğe her kadın ne hissederse, genelde o kadın da kocası için o hisleri duyar. Yani adamın tutunacak bir dalı kalmaz. Eğer adam zart zurt eder de bunların ikiyüzlülüğünü tecrübeleri vasıtasıyla anlar, ya da hissederse, o aile bu adamı bütünüyle Şahitlerin de desteğiyle kara listeye alır. Muhakkak ama muhakkak bu duruma o adam bir gün gelip patlayacaktır. Başka çaresi de yoktur. Ya onların dediğine âmin diyecek ya da hayır diyecektir. Eğer “hayır” derse, bu o kişi için yıllarca yaşadığı o evden uçması demektir. Kim olursa olsun, o evin nesi olursa olsun. İster baba ister anne ister çocuk, akıbet aynıdır. Hatta bazı aileler de tanımışımdır ki, onlar bu dine sadece ailedeki o ferdi evden uçurmak için sarılmışlardır. Yalnız bir durum istisnadır. O da, o hayır diyen kişi kim ise, bütün maddi gelir, geçim onun vasıtası ile ve onunla oluyordur. İsterse o evde 20 kişi bile olsalar, bu bir kişiye olan muhtaçlıkları, o kişiyi saymak zorunda olmayı gerektirir. Saygıyı hürmeti de Allah emretti diye değil, bunu menfaatlerinden ötürü gösterirler. Yoksa Allah hep aynı Allah’tır ve emirleri de değişmez. Değişik ve dönek olan insandır. Şahitler de bu havayı hemen aldıklarından dolayı, Musa vasıtasıyla Allah’ın dediği gibi, aman ne olursa olsun annene babana karşı hürmetli ol emrini masanın üstünden artık eksik etmezler!
Organizasyonları ben en çok haşaratlara benzetirim. Her durum ve şartlar altında yaşamasını becerirler. O durum ve şartlara göre de şekil alıp değişirler. Yeter ki sonuçta hep o organizasyonun çıkarı ve menfaati olsun.
Verdiğim bu ister birinci ister ikinci örnekte olsun, insanlar Allah’tan ve O’nun iradesinden aslında ne kadar uzaktırlar. Onlar için en önemli istek, bir yere ait olmaktır. Kişi bir yere girsin de orası onun zevkine tamı tamına ister uysun ister uymasın fark etmez, ama bir yere ait olsun. Yeryüzümüzde renk mi yok! Eğer bu dinleri, mezhepleri, renklere benzetecek olursak, dünyamız rengârenktir. Şeytan da bunları herkesin zevkine göre yapmıştır. Oradan hoşlanmıyor musun, bu renge gel. O biraz koyu mu, olsun, açığı da var. Yok ama bu yakışmadı mı? Olsun canım, yakışanını seç. Hangi tonu istersen iste var. Sen yeter ki gel, bunlardan birine ait ol! Bu örneklerde, bir taraftan azınlıkta olan biri eziliyor diye acı duyulurken, öbür tarafta aynı kişi çoğunlukta olduğu zaman etrafına yaşam şansı tanımaz. Her iki durumda da kişiler ve dinler menfaat söz konusu olduğunda, o “hayır” diyene karşı saygıyla iki adım geride durur. Komik tarafı da bunu bazen kişilerin kendi bile bilmez. Ancak olaylar cereyan ederken, kişi hangi olayın içindeyse, o şekilde davranır. Yani alınan kararlarda, aslında kimin kim ve ne olduğu tam anlamıyla tartılmamıştır.
Bazen etiket sizleri yanıltmasın. Şahitlik etiketi ile o insanlar öbür dinlerden, tarikatlardan farklı değildir. İnsanlar birbirlerine çok benzerler. Ancak almış olduğu eğitim ve vicdanı sayesinde, kiminin nefsine ait freni iyi çalışır ve kendi duygularını frenler, kimisi ise bunu beceremez. Fark burada, yani alınan eğitim ve disiplinde. Olaylar cereyan ederken her ikisi de öfkelenir, ya da mutlu olur. Kimi bu duygularını frenler, kimi çekinmeden açığa vurur. Organizasyonların insanları disiplin etmekte büyük rol oynadıkları inkâr edilemez. Duygularını hemen düşüncesizce açığa vurmayı akılsızlık olarak gören çok dinler vardır. Böyle disiplin almış insanlar, duygularını gizleyebildikleri için, bizlere güvenilir ve inanılır gelebilir. İşin iç yüzüne bakıldığında, dediğim gibi bu insanların Allah veya insan sevgisiyle uzaktan yakından ilişkileri yoktur. Onların kapı kapı saat doldurmaya gitmeleri, Allah sevgisinden ötürü değil, insan korkusundan, başka sayamayacağımız bir sürü baskılardan ve kendi beklentilerinden dolayıdır. Benim Şahitlerle olan ilişkimde dikkatimi çeken nokta, Allah konusu bir iş, bir görev, vazifesini yerine getiren bir akort işçisi gibi ele alınıyordu. Toplantılar, altı çizilmiş kalıp cevaplar, kongreler, vaaz faaliyetleri; hepsi de bunlarla bitiyordu. Sevinçle Allah hakkında konuşan, içinden, yüreğinden gelerek bu konular hakkında sohbet eden birine ben belki de hiç rastlamadım. Şöyle söylersem daha iyi tarif etmiş olacağım; bu insanlar bu işi ruhen değil, dış görünüşten ve ruhsuz bir biçimde yapıyorlardı. Aynen angarya iş gibi, zorla yapılan bir görev gibi. Hâlbuki Allah’ın resulü ruhun meyvelerini şu şekilde sayıyor:
Ruhun ürünüyse sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir. Bu tür nitelikleri yasaklayan yasa yoktur.
Yukarıda yazdığım bu ayetlerin tümünü okumanızı isterim. İncil’de Galatyalılar 5:19-26 ya kadar olan bölümde hem benliğin işleri hem de ruhun ürünü olan şeyler yazıyor. Lütfen açıp yerinden okuyun. Yukarıdaki ayete uygun ruh bu organizasyonların hiçbirinde yoktur dedim. Yine dediğim gibi, başlangıçta geçici olarak tek tek şahıslarda bu ruh ortaya çıksa da o organizasyon çok kısa zamanda kişinin bu sevincini yok edecektir. Şeytan da organizasyonlardan ancak bunu başarmasını bekler. Onların bilerek veya bilmeyerek asıl misyonları, yani görevleri; insanların Allah’a karşı olan sevincini yok etmektir.
Samimiyetle bu gibi organizasyonların içine girmiş olanların da varlığını kabul etmeliyiz. Hem de inanarak ve bütün yürekle. Her şeyden önce şunu belirteyim ki, bir insanda “beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın” ruhu varsa, öyle insanların gerçeği görmeleri de imkânsızdır. Fakat şu da unutulmamalıdır, eğer ortada bir yılan var ve dolaşıyor ise, bir gün gelip o kişiyi de sokacaktır. Kim olursa olsun, kişide Allah’ın emrine uygun komşu, yani insan sevgisi muhakkak olmalıdır. Eğer yoksa kişi bunu muhakkak geliştirmelidir. O gerçekten doğru bir insansa, adalete susayıp, ruhi açlığı için daima bir şeyler yapıp ayakta kalmaya uğraşıyorsa; içinde bulunduğu organizasyonun pisliğini görmesi de zaman meselesidir. Onlar istediği kadar: “Bizler nakâmiliz” yani kusurluyuz diye bağırsınlar ve merhamet istesinler; kişi zamanla bu merhametin sadece o organizasyon için ve onun menfaatine kullanılması gerektiğini görecektir. Kendi üyelerinin en küçük bir şeye “hayır” demesinde, hiç acımasızca, merhamet göstermeden tekmeyi yemesine, çevresindekiler korkuyla göz yummaya başlarsa, bu insanlar unutmasınlar ki o andan itibaren kendilerini satıp bir fahişeye benziyorlar. Aynen bir vakitler Allah’ı bırakan İsrail gibi. Hezekiel peygamber vasıtasıyla Allah misal kullanarak İsrail’i iki kız kardeşe benzetiyor ve onların kendisine olan ihanetini anlatıyor. Burada bahsi geçen ayetlerde bir kız kardeş iki sıptlık Yeruşalim’i, öbür kız kardeş de Asur’un sürgüne götürdüğü on sıptlık İsrail halkını temsil ediyor. (Hezekiel 23:4) Vahiy kitabında geçen, Büyük Babil denilen fahişe ise bütün yeryüzündeki dini kuruluşları ve organizasyonları kastediyor. Bunların içinde Yehova Şahitleri de özellikle var! (Hezekiel 23’üncü bölümün tümü; Vahiy 17 ve 18’inci bölümlerin tümü) Fahişe kelimesini ille de kendini para karşılığı satan kadın diye anlamayalım. Fahişenin sözlük anlamı, “sahip olduğu değerleri satan” da demektir. İlle maddi bir karşılık alması da gerekmez. Bazen bu zevk için yapılırken, bazen de sadece korkudan ötürü yapılır. Yine bazen bu işten menfaat elde edilirken, bazen de kişi bunu kendinden bir şeyler vererek yapar. Allah’ın Hezekiel peygamberi vasıtasıyla, İsrail örneğinde yazdığı gibi. Oradaki fahişelik yapan iki kız kardeş, bu işi oynaşlarına bir de para ve mücevherler vererek yapıyorlardı. Oynaşları da putperest milletler ve onların ilahlarıydı.
Şahitler, kendilerine hangi nedenle olursa olsun “hayır” diyenleri aralarından atıyorlarmış ki, bence gerekirse hiç göz kırpmadan öldürüyorlardır da. Bu kişinin ne kadar şey bilip, çıkaracağı tehlikeye bağlıdır. Çok şey bilip, tehlikeli olabilecek kişilerin yaşama şansıda çok az olur. Tabii gibi gözüken ani bir ölümün onlardan birinin üzerine gelmesini kim anlar, lütfen söyleyin? Hem de öylesine bir gizlilik içerisinde ve aynı çatı altında yaşanan bir yerde. Kim o kişi adına otopsi yapılmasını ister? Bunlar insanın aklının ucundan bile geçmeyecek, en iyi organize edilmiş mafya babalarını ceplerinden çıkarırlar. Böyle şeyler açıkça ortaya çıkmıyor ama zaman meselesi. Bir de çok sıkı bir gizlilik içinde çalışıyorlar da ondan duyulmuyor. İçlerinden attıkları Raymond Franz gibi kişiler, onlara zarar verecek pek bir şey bilmiyorlar da ondan yaşadılar. Bildikleri ancak genel bilgiler. Kim biliyor Şahitlerin servetleri hakkında? O servetlerin nasıl ve kimler tarafından yönlendirildiğini? İçlerinde 40 yıldan fazla bulunmuş, bunun sadece yaklaşık on yılını yönetim kurulunda üyelik yaparak geçirmiş kişinin bilmediği kesin. Sıradan bir üye nereden bilsin. Paranın, hem de çok paranın söz konusu olduğu yerde neler dönmez ki! Bu kadar gizlilik altında çalışan bir organizasyona ben hiçbir zaman güven duyulacağını söyleyemem. Ayrıca böyle bir kuruluşa ki, organizasyonların kimin kuruluşu olduğu da apaçık ortadadır. Allah’tan olduklarına inananlara ise, “görmek istemeyen körler, duymak istemeyen sağırlar” derim.
Bu gibi iddialar ispatlanmadığı müddetçe asılsız olarak nitelenir. Ben de eğer bir iddiada bulunuyorsam, “onların izledikleri yola bakarak bu sonuç ortaya çıkıyor” diyorum. Şahitler prensip olarak gerçekten de mafya organizasyonları şeklinde çalışır. Kendilerinin hoşuna gitmeyen kişiler hakkında gizlice edindikleri bilgileri, onun hakkında olan soruşturma ve en son olarak da onun hakkında alınan karar ile aniden o kişinin üzerine gidilerek ve genelde de sonuç aralarından atılmayla biter. Onların ihtiyarlar heyeti toplantısı, kurul toplantısı adı altındaki mahkemeleri, sadece şovdur. Karar zaten önceden alınmıştır. Yargılanan kişinin ise hiçbir savunucusu, şahidi, yakını oraya alınmaz. Daha doğrusu hiç kimse içeri alınmaz. Oh! Bu o organizasyon için adaletten uzak ne rahat bir mahkemedir siz düşünün. O kişi bunlara 40 sene emek verdiyse, tüm bunlar bir anda orada sona eriverir. Hem de saçma sapan nedenlerden ötürü. Biri demiştir ki: “Yönetim kurulunun her dediğine ben de inanmıyorum”, ya da “1914 yılı benim de şüphe ettiğim bir tarih”, veya “aslında kan konusunda hata yapıyorlar” gibi sözler kişinin o organizasyonda sonu demektir. Kesin olan bir şey de varsa, bu sözleri kime ve nerede söylendiği de çok önemlidir. Aralarında polis olma sevdasında olan ve birbirlerini ele vermekten heyecan ve zevk duyan, İsa’yı ele veren İskariot tipi insanlar bunlarda da çok vardır. Bu gibi bir toplulukta sözü geçen bu sohbetler pardon kaldırmaz.
Bunun yanında içlerine aldıkları bir ilticacı, ne kadar yalanla, dolanla, sahtekârlıkla ve tüm işleriyle açıkça belli olan yaşantısında, devletten aldığı yardımlar için kimse ona: “Sen ne yapıyorsun arkadaş?” demez. “Yalan söyleyerek devleti dolandırıyorsun, yalan söyleyerek hastalık sigortalarını kandırıyorsun, yalan ile kendine her türlü çıkarı elde etmek için sana dostça yanaşanları aldatıyorsun; bir de ben Allah’ın Şahidiyim mi diyorsun?” diye sormaz. Tam tersine, adamın yastığının altında yüz binlerce mark parası vardır, devletten alacağı bedava iç çamaşırları, yiyecek, para için olan belgeleri bunlara doldurtur. Bilmiyorlar mı? Bilince de bir şey demezler. O adam çok kısa bir zaman sonra elli-yüz bin marklık bir iş yeri açar ve hatta batırır. Kimse ona gelip de: “Sen bana daha geçenlerde devletten bedava çamaşır alabilmek için belgeler doldurtmadın mı? Bu paralar da nerden çıktı?” gibi bir araştırmaya tenezzül dahi etmedikleri bir yana, dediğim gibi böyle sahtekârlıklara yardım bile ederler. Fakat ezkaza organizasyona karşı ve aleyhinde olan en küçücük bir söz için, kılı kırk yararlar. Mika peygamber vasıtasıyla Allah bu tip insanlara veya kuruluşlara şöyle söylüyor:
Gün gelecek RAB’be yakaracaklar. Ama O yanıtlamayacak, Yüzünü onlardan gizleyecek. Çünkü kötülük yaptılar. RAB diyor ki, “Ey halkımı saptıran peygamberler, Sizi doyuranlara esenlik diler, Doyurmayanlara savaş açarsınız.
Bu nedenle üzerinize görümsüz geceler çökecek. Karanlıktan fal bakamayacaksınız. Ey peygamberler, güneşiniz batacak, gününüz kararacak. Görenler* utandırılacak. Rezil olacak falcılar. Utançtan yüzlerini örtecekler. Çünkü Tanrı'dan yanıt gelmeyecek.” Mika.3:4-7 (*Gören: Peygambere de gören denirdi ki, burada sahte peygamberler kastedilmiş olmalı.)
Bu anlattıklarım kendilerine karşı olanlara, başkaldıranlara uygulanan bir yöntemdi. Adi suç işlemiş olanlara başka türlü davranılır. Mesela hırsızlık yapmış, başkasının karısıyla ya da kocasıyla zina edilmiştir; küçük kızlarla oynaşmış, ya da porno film seyretmiştir vs. Bu gibi suçlulara ne ile suçlandığı önceden bildirilir. O kişi de genelde «pardon» der ise, hiçbir şey olmamış gibi devam edilir. Ya da formalite icabı bir iki yıl cemaatten ilişkisi kesilir. Ön kapıdan atıp arka kapıdan yine alırlar. Mesela 8 yaşındaki kızın ırzına geçmiş aynı toplantıdaki birini, birkaç sene sonra yine aynı toplantıda aynı sıralarda, hem de o kızın bir iki sıra yanında, bir birader olarak oturur görürsünüz! Çok var böyle olaylar. Hele o hiç zina etmiyoruz diyenlerin, birbirleriyle neler yaptıklarının çok azı duyulur. Bunların New York’taki merkez binalarında misyonerin karısını, yanılmıyorsam başka bir misyonerle odada bilmem ne yaparken yakalanmış olduğunu Raymond Franz “Christliche Freiheit” kitabında yazıyor. Hatta birini de sokak kadınıyla birlikte binadaki odasında yakalamışlar. Cimrilik bunların o kadar kanlarına işlemiş ki, o işi bile yaparken ucuz olup, otel parasından kurtulsun diye, kiraladığı kadını, yaşadığı, çalıştığı binaya getiriyor! Böyle suçlarda o kişiye açıkça savunmasını yapmasında hazırlık fırsatı verilir. Olay belli, suç ortadadır. Böylelerine karşı hatta pekte çok merhametli ve anlayışla davranırlar! Onun suçunu yüzüne karşı söylemeye bile utanırlar.
Bunların aralarına mı girmek için içimizde ille de bir yere ait olma arzusu duyuyoruz? Bu kitapta yazdıklarımın çoğunluğu Yehova Şahitleri ile ilgiliydi, öbür dinleri de yazmaya kalkarsak, kitaplara sığar mı? Bu yazdıklarım da dışarıdan bakan birinin gözüyle bu kadar. Bir de bunları Allah’ın gördüğü bir gözle, en gizli yanlarına kadar görsek, kim bilir ne kadar kusardık. Şimdi bile midemiz kaldırmıyor.
Kendilerinin menfaatlerine, organizasyonun çıkarına karşı olana ise aynı mafyalarda olduğu gibi, hiç merhamet ve anlayış göstermezler. Daha kişi ne olduğunu, neye uğradığını anlayamaz bile. Hâlbuki Raymond Franz yönetim kurulu üyesi değil miydi? Bu üyelerden daha büyüğü o organizasyonda var mıydı? Bu üyelerin tüm dünya çapındaki o zamanki sayıları 15-17 kişiden oluşuyormuş. Kim o adamın atılmasına karar veriyor da, onun haberi bile olmuyor? Demek ki o kurulun üzerinde olan, perde arkasında çalışanlar da var. Bunların kim olduğunu kimse bilmez. Zaten en önemli konu para konusu, bu da iki en fazla üç kişi arasında halledilir. Başlarına böyle Raymond gibilerinin çıban olmasından korktukları için de bu işler çok gizli yapılır. Böylelerine karşı içlerinde hiçbir sevginin olmadığı da kesin. İşin içine organizasyon girdimi bunlar annesini, babasını, çocuğunu dahi ele verir. O durumda sevgi nedir ki!
Hâlbuki İncil kaleme alınırken, resullere baktığımız zaman, onların bambaşka bir yol izlediklerini görüyoruz. Resul Pavlus resul Petrus’un ikiyüzlülük yaptığını görüyor ve bunu açıkça onun yüzüne karşı orada söylüyor. Plânla, programla, entrikalarla bu adamı nasıl aramızdan atalım diye bir yola başvurmuyor. Orada Petrus’u azarlıyor ve bu iş orada da kapanıyor.
O resuller ruhları ayırt etmede nasıl bir bilgiye sahipti, gelin yerinden okuyalım:
Aranızda bilge (hikmetli) ve anlayışlı olan kim? Olumlu yaşayışıyla, bilgelikten doğan alçakgönüllülükle iyi eylemlerini göstersin. Ama yüreğinizde kin, kıskançlık ve bencillik varsa övünmeyin, gerçeği inkâr etmeyin.
Böyle bir bilgelik, gökten inen değil, dünyadan, benlikten, cinlerden gelen bir bilgeliktir. Çünkü nerede kıskançlık ve bencillik varsa, orada karışıklık ve her tür kötülük vardır.
Ama gökten inen bilgelik her şeyden önce paktır, sonra barışçıl, yumuşak ve uysaldır. Merhamet ve iyi meyvelerle doludur. Kayırıcılığı ve ikiyüzlülüğü yoktur…Yakup 3:13-18
Bu ayetler doğrultusunda, bu organizasyona gelen ruhun nereden kaynaklandığını kestirmek hiç de zor olmuyor. Bu ruha sahip bir organizasyondan her türlü korkunçluk, çirkinlik beklenebilir. Ben böyle gördüm ve böyle inanıyorum. Meyvelerinin de böyle olduğunu ellerindeki kutsal dedikleri kitap ispatlıyor. Sadece organizasyonun menfaatine birbirlerini, karakterlerini, inançlarını, bildiklerini, hakikati ve gerekirse de her şeyi satan bu insanlar hakkında “bunlar gerekirse birbirlerini öldürürler de” dememin nedenini şimdi anlıyor musunuz? Sadece bir konu hakkında, yani “işlerine gelmeyeni gerekirse öldürürler bile” demem bugün için ispatsız gibi gözüken bir iddiaysa da çok kısa zamanda doğru olduğunu bütün dünyada duyarsanız şaşırmayın. Hani “olacağına bakın” derler ya. Vatikan bunların babaları, oralarda gece sapasağlam yatan, sabah ölü olarak çıkıyormuş. Onlarda böyle şeyler güncel olaylarmış. Bunlar da atalarının izlerini takip edenlerin çocukları, torunları.
Allah’a kulluk ettiğini iddia eden bir kişi, her şeyden önce özgürlüğe ve her fikre açık olmalıdır. İçlerine girene kadar özgürlüğü de en çok bu dinler savunur. İçlerine girdikten sonra da özgürlüğe yine en çok bu dinler ve organizasyonlar karşı gelir. Her türlü kendilerine karşı gelecek kitap, yayın, dergi, film ve konu şiddetle yasaktır. Kendilerine karşı olmasa bile, onların sansüründen geçemeyen birçok şeyler de yasaktır. Tüm bu yasakları da utanmadan Mukaddes Kitaptan ispatlamaya çalışırlar. İncil’de İsa’nın ölümünden sonra, resullerin zamanında iman edenlerin, maddi değeri büyük olan birçok büyücülük ve ispritizmayla ilgili kitapları yaktıkları yazar. Bu kitaplar o resullerin zorlamasıyla ya da emriyle yakılmadığı, o kişiler bunu kendi özgür iradeleriyle yaptıkları halde. Zorlamak, yasak o zamanki resullerin kullandığı bir yöntem hiç değildi. Bundan başka da İncil’de kitaplara ve yayınlara karşı yazılmış hiçbir imha etme konusu geçmiyor. Dediğim gibi bir bu, o da onların kendi özgür iradeleriyle yaptıkları bir şey. Kanun, kural, yasak olduğu için değil. “O kitapları yakmak imanın bir şartıydı, yoksa o inanca kabul edilmeyeceklerdi” diye bir şey hiç geçmiyor. (Resullerin İşleri 19:19)
Hem şöyle düşünsenize; bir zamanlar en çok karşı gelinip, tepki alan bir din de Şahitlerin kendileriydi. Nasıl olur da böyle bir organizasyon okuma hürriyetine sınır koyup, kitapları yasak edebilir? Kendilerine gelen o üyeler okuyarak gelmediler mi? Şahitlerin yayınları kişinin o zamanki dinine karşı gelen yayınlar değil miydi? Fakat Şahitlere karşı olanlar, onların yayınlarını okuyanlara baskı yaptıklarında, Şeytana ait oluyorlardı! Kendileri aynı baskıyı başka yayınlara yapınca ne oluyorlar? Benim yazdığım bu kitabı kaç Şahit okur? Ya da açıkça okur dersem daha doğru olur. Sadece bu kitabı açıkça okuması, onun oradan atılması için yeterli bir nedendir. Orta çağda kitap yazmak çok büyük cesaret isterdi. Çünkü bütün kitaplar önce kilise otoritesi tarafından onaylanması gerekmekteydi. Eğer o kitapta bunların hoşuna gitmeyen bir şeyin yazması, onu yazanın sonunu bile getirirdi. Avrupalılar Osmanlı İmparatorluğunun barbarlığından ve kültürleri yok ettiğinden bahseder. Başlangıçta en büyük özgürlük, sanat ve sanatkâra değeri ise Osmanlılar verdiği için ilerlemişler ve Avrupa gerilemiştir. Avrupa’yı gerilere götüren bu dincilerin örneğinden Osmanlı ders almayıp, o da kendi başına organizasyon taraftarı dincilerini âmir memur edip yetki verince, Avrupa’nın orta çağdaki haline dönmeleri de çok uzun sürmemiş.
Acaba Osmanlı böyle bir akılsızlığı neden yapmıştır? O haçlı seferlerindeki çapulcuların körü körüne nasıl ölüme gittiklerini gören Osmanlı da mı bundan etkilendi? Başlarındaki zangoçların, papazların emriyle bütün Avrupa hiç soru sual sormadan ölüme gidiyor. Acaba bu eşek modelinin aynisine Osmanlı da kendi ülkesinde mi sahip olmak istedi! Tarih öyle olduğunu gösteriyor. Her türlü yeniliğe karşı olacak bir şekilde Osmanlı da aynı Roma Katolik kilisesinin aldığı kararları alıyor. O da işine gelmeyen her şeye: «Bu Şeytan işi» diyerek. Kendi menfaatlerine, kafalarına, bilgilerine uymayan her şeye yasaklar koyuyorlar. Şahitler bu kuralı şimdi 21’inci yüzyılda, hem de Amerika ve Avrupa bir yana, akıllı geçinen Japonya’da bile uyguluyor. İnsanlık ne kadar ilerlemiş sizler karar verin! Japonlarda beni şaşırtan yan, oradaki Şahit olan her Japon’un neredeyse yarısı öncülük yapıyormuş. Bu da o kişilerin ayda en az 70 saat kapı kapı vaaz etmeye gitmeleri demektir. Dediğim gibi, uzun yıllar bu 90 saatti. Onlar o zaman da yine aynı oranda öncüye sahiptiler. Öte yandan da bu durumun bizleri hiç şaşırtmaması lazım. Japonlar da kültür ve inançlarını uygulamada tam bir organizasyon şeklinde çalışırlar. Organizasyon insan özgürlüğünün ne olduğunu öğretir mi? Amerika’dan çıkan Yehova Şahitlerinin organizasyon modeli, Japonların kendi organizasyon modellerinden daha mı sempatik geldi onlara bilinmez. Japon bir saç kalınlığındaki demirin içine diş açıp, onun içine de vida sokuyormuş. Vay canına! Peki, onlar insanlara verilmesi gereken ruhi özgürlük denilen şeyi de duymuş mu? İlerleme diyoruz ama nereye doğru diye sormuyoruz. Ben bu örnekleri sadece Japonlara karşıyım anlamında vermiyorum. Tam tersine, teknikte onların zekâ ve çalışkanlıklarını düşünüp, fakat ruhi konularda, gerçek yaratıcılarına karşı olan inançlarında, özgürlükte ne kadar tembel ve akılsızca davranıyorlar demek istiyorum. Yine bir yerde her ülke insanı gibi.
Yirmi yıl boyunca Şahitlerle ve başka dinlerle olan ilişkimde ben bunları gördüm, yaşadım ve de duydum. Fakat bu insanlar araştırmakta, bilgi edinmekte beni adeta kırbaçladılar. Başka seçenek ise, ya her dediklerine olduğu gibi âmin diyecektim, ya da emin olmak için daima araştıracaktım. Sahip olduğum bu bilgilerden ötürü hiçbir zaman pişman olmadım. Boşa geçmiş bir zaman diye de asla görmüyorum. Allah’a olan sevgimin önüne kimse geçemesin diye daima Allaha yalvardım ve hâlâ da yalvarıyorum. İnsanı Allah’tan çalmak isteyen o kadar çok faktörler var ki. Ben Kuran’da Allah ile Şeytan arasında geçen şu sözler gibi inanırım:
O (Şeytan) dedi ki: “Tanrım! Mademki beni rahmetinden kovdun, ben de onlara yeryüzünde göstereceğim; ve gerçekten hepsini azdırmaya çalışacağım. Yalnız senin öz kulların müstesna.”
(Allah) Buyurdu: “İşte bu bana giden doğru yoldur. Şüphesiz ki benim kullarımın üzerinde senin hiçbir gücün yoktur. Meğerki azıp sana katılsınlar.” Hicr, sure15:39-42
Burada Şeytan dahi bir ayırımın olacağından bahsediyor. O da Allah’ın kullarına gücünün yetmeyeceğinden. Sakın birçokları gibi bu durumu otomatik olarak kazanılan bir hak, ya da ayrıcalık olarak görmeyin. Eğer bu bir hak ya da Allah’tan gelen ayrıcalık ise, bizler bütün yüreğimizden geçen her şeyle, yaptığımız işlerle, sözlerimiz ve düşüncelerimizle, bunu elden kaçırmamak için ölene kadar çalışmalıyız. Ne zamanki doğru, saf tertemiziz, tüm pislik ve lekelerden, entrikalardan uzak kalmak için uğraşıyoruz ki, bunları kusursuz bir biçimde günahkâr insan zaten başaramaz; fakat saydıklarımı tüm gücümüz ve zihnimizle, canımız ve yüreğimizle yapmaya uğraşırsak, Rab Allah’ı da daima yanımızda bulacağımızdan emin olabiliriz. O bizimle birlikteyse, bize karşı kim durabilir, bizi kim yenebilir? (İbraniler 13:5-6; Romalılar 8:31) O ayetlerde Şeytanın kastettiği sözler bu şekilde anlaşılmalı. Öbür yandan da eğer biz O’nu bırakırsak, O da bizi bırakacaktır. Şimdiye kadar Allah’ı ilk bırakan hep bizzat insanın kendisi olmuştur. Bu yüzden günah dahi işlersek ki, peygamberler de işlediler, “battı balık yan gider” düşüncesiyle daha çok günahın, zevkin, sefanın dibine dalmaya uğraşmayalım. Bu bayağı bir düşünüş tarzıdır. Erdemli, üstün şeylerin ardınca gidelim. Davut peygamber de günah işledi, fakat tövbe etti. Daha çok günaha girmek için “battı balık yan gider” demedi. Allah da onun tövbesini kabul etti. Muhakkak acılı oldu. Şunu unutmayalım, her şeyin bir bedeli var. Bedelsiz hiçbir şey yoktur. Bazıları bu bedeli ödemede zaman konusunda yanıldıkları için, “bu iş sadece aptalların başına gelip, akıllı olanlar bedel ödemez” diye düşünerek, kendilerini kandırıyorlar. Her şeyin bedeli olduğunu, Allah dahi günahlarımıza karşılık kurban olmak üzere Âdem gibi birini yeryüzüne gönderip feda olmasını istiyorsa, yaptıklarımızın da bir bedeli olduğuna dikkati çekiyor demektir. (Romalılar bölüm 5’in tümü, Kuranda: Bakara, sure 2:128; Ali İmran, Sure 3:59; Tövbe, sure 9:111) Bununla Allah, Âdem’in günahının bir bedeli olduğunu, bu bedelin ancak böyle ödenebilir olduğunu gösteriyor. Evet, bazı şeylerin bedelini bizzat biz ödemiyor, hediye olarak alıyorsak da bu hediyelere layık işlerle en azından takdirimizi gösterelim. Allah bizleri bir paha ödeyerek satın aldı. Kuran da İncil de bu inancı vurgular, tabii anlamak istersek.
Bir Türkçe hocamız vardı, hâlâ ismini unutmadım, İmdat Hoca. Onun bazı yanlarını sevmezdim, en çok da zaman zaman adaletsizce kaba kuvvete başvurmasını. Fakat gördüğüm en iyi öğreten Türkçe ve edebiyat hocasıydı. Mesleğini severek yapıyordu, ya da doğru biri olmak için en iyisini yapmaya uğraşıyordu. Bir gün bize, “basit” ile “orijinal” arasındaki farkı anlattı. “Hiç kimsenin yapmadığı bir şeye orijinal denir” dedi. “Fakat hiç kimse yapmadı diye, şehrin ortasında donumuzu sıyırıp, tuvaletimizi yapmak, orijinal değil basit bir şeydir” dedi. “Evet, belki o işi de kimse yapmamıştır ama çirkindir, iğrençtir ve bu yüzden basit denir” diyordu. Son olarak: “Öyle şeyler yapın ki, hiç kimsenin yapmadığı ama faydalı, güzel, erdemli şeyler olsun, işte ona orijinal denir” demesini hâlâ unutamıyorum.
İlle de bir yere mi ait olmak istiyoruz, o yer bizzat Yaratıcımız olsun. Geri kalan tüm insanları kardeşlerimiz olarak görelim. İster iyi isterse de kötü olsunlar. İster aptal isterse de akıllı olsunlar. Ne olurlarsa olsunlar, en azından Allah konusunda hiçbirini başımıza efendi yapmayalım.
“Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbi’ diye çağırmalarından zevk duyarlar. Kimse sizi ‘Rabbi’ (öğretmen-hoca) diye çağırmasın. Çünkü sizin bir tek öğretmeniniz var ve hepiniz kardeşsiniz.
Yeryüzünde kimseye 'Baba' demeyin. Çünkü bir tek Babanız var, O da göksel Baba'dır.
Kimse sizi 'önder' diye çağırmasın. Çünkü bir tek önderiniz var, O da Mesih'tir.
Aranızda en üstün olan, diğerlerinin hizmetkârı olsun. Kendini yücelten alçaltılacak, kendini alçaltan yüceltilecektir.
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler (o zamanki Yahudi mezhebi), ikiyüzlüler! Göklerin Egemenliğinin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyorsunuz, ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz!
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız.” Matta 23:7-15
Kendi kendimize aslında şunları sormalıyız:
Karar verme yeteneği
Allah’ın yaratmış olduğu ve her zekâ sahibi yaratıklarına verdiği bu yeteneği, yeryüzündeki bütün organizasyonlar köreltmek, yok etmek, imha etmek için çok büyük uğraş verirler. Şeytanın en nefret ettiği şey, insanın sahip olduğu özgür iradesini ve buna bağlı olarak karar verme yeteneğini kullanmasıdır. Tabii ki doğru kullanmasını kastediyorum. Her yetenekte olduğu gibi, bu yetenek de ancak geliştirilirse başarılı olunur. Aynen beynimiz, kaslarımız gibi. Bunları ne kadar çalıştırmaz ve boş bırakırsak, bir gün gelir ayakta bile duramaz, düşünemeyiz dahi. Vücut geliştiren bir sporcu daima idman yapmalıdır. Hangi yaşta olursa olsun insan kasları daima gelişir ve kullanıldıkça daha da kuvvetlenir. Karar verme yeteneğimizi de buna benzetebiliriz. Çok değerli bir yeteneğimiz olan bu özellik ancak kullanılmayla, alıştırmayla gelişir. Yine tam tersine, bu yeteneğimizi kullanmaz ve çalıştırmazsak, kaç yaşına gelirsek gelelim, aynen bir çocuk, hatta bebek durumuna kadar gerileyebiliriz.
İnsanlık kusurlu (nakâmil) olduğu için muhakkak hatalar, yanlışlıklar da yapacaktır. İyi bir eğitim vermek isteyen eğiticinin, öğreticinin en önemli hedefi, öğrencisinin kendi başına kararlar vermesini ve mümkünse doğru kararlar vermesini sağlamaktır. Hangi meslekte olursa olsun, bir çırağı düşünün. Çırak, ustasının ona verdiği eğitim ile bir gün gelip aynı o ustanın yaptıklarını yalnız başına kararlar vererek yapma hedefiyle o mesleğe başlar. Bu doğrusudur ve hatta çırağın muhakkak bir gün gelip o ustayı da geçmesi beklenir. Bu konuda söylenmiş meşhur bir atasözü vardır: “Çırak ustayı geçmezse, o meslek ölür” diye. Gerçekten de böyledir ve de böyle olmalıdır. İnsanlık bilgi ve tecrübelerini bir sonraki kuşağa aktarmayıp, o bilgiler kendileriyle beraber gömülseydi, bugünkü sahip olduğumuz bilim ve teknoloji de olmazdı. Mesela icat edilmiş ne olursa olsun, bu o konuyla bağlantılı yüzlerce senedir birikmiş bilgiler yardımıyla gerçekleşmiştir. Edison ampulü icat etti ise, bunu geçmişteki birçok buluşlar ve de bilgilerle birleştirerek yaptı. Ya da bir araba motoru için gerekli olan bilgiler, prensipler ve lüzumlu daha birçok şeylerin bilerek ya da bilmeyerek ön hazırlığı yine yüzlerce sene önce yapılmıştır. Uzaya gönderilen füzeler, birçok bilim adamının tek tek bulduğu, keşfettiği, hesabı yapılabilir, ispatlanmış bilgilerin birleştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Fizik, kimya, matematik, biyoloji dalında yapılmış birçok araştırmalar, deneyler sonucunda ortaya çıkan bu bilgiler kullanılmıştır. Bütün bunları uygun bir şekilde birleştirip de bir şey meydana getirmek, marifet, yetenek; evet, en önemlisi de karar vermek ister. Çünkü bunlar karar veremeyen insanların başaracağı şeyler değildir.
Yaşadığımız şu son yüz sene içerisinde, ardı ardına gelen icatların her birini insan saymakla bitiremez. Binlerce senedir insanlığın en çok gücünden faydalandığı hayvanların yerini makineler almıştır. Bazen yıllar sürebilen haber alıp verme işi, zamanımızda saniyeler içinde gerçekleşebiliyor. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna, hani “anında” denilebilen haber alıp verme komünikasyonuna sahibiz, hem de görüntüyle. İnsan öldürmek ve yok etmekteki teknolojiyi hiç anlatmayayım. Birkaç düğmeye basmayla, dünyayı defalarca yok edebilecek silahları yine insan icat etmiş. Bunun yanında tıp ve insan sağlığı için bulunan yenilikler de korkunçtur. Hafızaları durdurabilir. Ben bu konuların detayına giremem. En basit her gün kullandığımız bir radyo yapmayı bile bilmiyorum. Patates enerjisinden faydalanarak, radyo yapıp çalıştıran insanların kitapları var. Benimkisi tembellik mi, ya da ilgisizlik mi bilmiyorum, bir türlü merak edip de bunları okumadım. Okumadığım, bilmediğim daha milyonlarca şeyler var. Ayrıca, insan ömrünün kısa olmasından dolayı, her şeyi de bilmemiz mümkün değil. Hem sırf bilgiden ziyade, öğrenmek istediğimiz şeylerle sevinç de duymalıyız.
Kısacası bu konular hakkında bahsedişimin nedeni karar vermekle ilgili. Bu da bilimsel, teknik bir konudan ziyade, ruhsal, zihinsel, irade, disiplin gibi kavramları içeriyor. Dediğim gibi, insanın en önemli yeteneklerinden biri. Yoksa yukarıda sadece bir zerresinden bahsettiğim tüm bu gelişmeler mümkün olmazdı. Ayrıca «gelişme» derken, insanlığı yok eden şeyleri de mi kastediyorum? Evet. Ben onları gelişme olarak görmüyorum, fakat arkasında yatan zekâdan bahsetmek istiyorum. Bir atom bombası birçok canlıyı yok etse de o atom bombasını icat eden zekâ küçümsenemez. Birtakım şeyler birleştirilip, ya da eksiltilerek sonunda o kötüye kullanılmıştır; bu apayrı bir konu. İşin aslına bakacak olursak, o “ilerledik” diyerek insanlığın yaptığı çok şeyler, insanlığa hayat verici değil, aslında insanlığı yok edici olduğu da kesin bir gerçektir. Benim gelişme adı altında kastettiğim şeyler, yalnız insanlığı yok edici buluşlar, atom bombaları, savaş malzemeleri falan değil tabii. Onların çöpleriyle, denizlerin, havanın, yeryüzünün kirliliğini hâlâ bilmeyen var mıdır? Bunlar benim bahsetmek istediğim konuyla ilgili olmasa da ne halde olduğumuzu belirtmeden de geçemiyor insan.
Demek ki insan gelişen ve gelişme gösteren bir yaratık. Anlatmak istediğim bu. Yaşadığı ömrünün çok kısa olması nedeniyle, sahip olduğu bilgilerini, icatlarını, tecrübelerini de başkalarına vermesi onun en önemli görevlerinden biridir. Elde edilmesi binlerce yıl sürmüş bir bilgiyi, bazen çok kısa bir zaman içerisinde, hatta birkaç cümleyle bile insan anlatabilir. Mesela dünyanın yuvarlak olduğunu basit bir örnek olarak verecek olursak, bunu insanlık binlerce yıl anlayamadı ve de bilmedi. Hatta isminden ara sıra bahsettiğim Galileo bunu söylediği zaman hayatını tehlikeye düşürdü. Adam öne sürdüğü bu bilgiyi korkup geri aldı da başını kurtarmış oldu. Kısa bir zaman içerisinde aldığımız bu bilgiler ile bir yerde hazıra konuyoruz. Aynı zamanda da sorumluluk yükleniyoruz. Aslında sahip olduğumuz o bilgileri kullanıp, ustasını geçen çırak gibi olma hedefinde koşmalıyız. Bu “geçmek” kelimesi bizi kendini beğenmişliğe teşvik etmek şeklinde anlaşılmasın. “Bak ben ustamı geçtim, ondan daha büyük ve de akıllıyım” demek, en büyük akılsızlıktır. O ustanın verdiği bilgiler ile sen onu geçtin. Onun yerinde sen olsaydın ustanda çırak, o zaman o seni geçecekti. İnsanlar bütün izzeti kendilerine almaya bayılırlar. Hele bir de: “Ben başkalarından çok daha üstünüm” demek için yırtınırlar. Yeryüzümüzdeki yarışmaların en büyük amacı budur. Gelin bu bilgi konusunu kiloya benzeterek örnek verelim. Örneğin o usta 10 kiloluk bilgiyle usta oldu ve üzerine belki kendinden de iki kilo daha koydu. Çırağını ise 12 kiloluk bir bilgiyle yetiştirdiyse, o çırağında bir gün gelip 15 kiloluk bir kapasiteye sahip olması normaldir ve daha da iyisi olmalıdır. Bu yüzden büyüklenmek, başkalarını küçümsemek aptallıktır.
Ben burada binlerce senedir insanlığın gösterdiği gelişmelerin ancak birkaçına değindim. İnsanlık binlerce senelik var olma tarihinde sayısız hem gerilemeler hem de gelişmeler kaydetmiştir. Gelişmeyi de gerilemeyi de Allah’ın yaratılışımızda biz insanlığa verdiği değerleri kullanarak gerçekleştirdik. Bunları kasten ya kötüye kullandık ya da sırf kendimizin veya insanlığın faydasına. Ne olursa olsun bu değerlerin içinde karar vermek, çok önemli bir yeteneğimizdir.
Yine bir öğrenciyi ya da çırağı düşünecek olursak; onların öğretmeninden, ustasından aldığı eğitim esnasında ilk edinecekleri tecrübe «hata yapmaları» olacaktır. Muhakkak o çırak hatalar yaparak mesleğini öğrenecektir. Bunu zamanında usta da yapmıştır, onun ustası da onun da ustası muhakkak hatalar yaparak öğrenmiştir. Bu hatanın üzerine gitme tepkisi muhakkak her ustanın ya da eğiticinin farklıdır. Bazıları bir hatanın üzerine çok şiddetle giderken, bazıları daha yumuşak ve anlayışlı davranabilir. Aslında iyi ve tecrübeli bir usta, çırağının yeteneklerini tartabilen ve onu tanımaya uğraşan biridir. İster okulda olsun ister işyerinde olsun, ya da daha başka hangi eğitim ve öğretim alanında olursa olsun; hata muhakkak yapılacaktır. Bu hatanın bir bedeli de kesinlikle olacaktır. Bu ya kötü bir not olabilir, azarlanmak olabilir, ya da başka bir sürü disiplin cezası da olabilir. Bununla kişinin bilinci altına yerleştirmeye uğraşılan şey, hatanın bedelidir. Bir hatanın bedelini bazen insan bir ömür boyu ödemek zorunda dahi bırakılabilir. İlle de başkalarına karşı yaptığımız ya da yapacağımız hataları düşünmeyelim. Bizzat kendimize karşı yapacağımız bir hata, kaza sonucu, işin içinde ömür boyu sakat kalmak da vardır. Bu bilgiler bizde otomatik olarak korkuyu geliştirir. Hata yapmaktan ister istemez korkmaya başlarız.
İsmi üstünde hata, kasıt değil ki bu. Yani insan bilmeden, farkında olmadan yapıyor. Aldığımız eğitim ve öğretim, o şeyi ne kadar sevip sevmediğimiz, kendi kendimizi disiplin etmemiz, yeteneklerimiz, çevremiz falan muhakkak bu konuda rol oynayacaktır. Hata yapmaktan korkmak sağlıklı olduğu kadar, bu o korkunun derecesine de bağlıdır. Aşırı bir korku bizi çok pasif ve başarısız yapar. Korkunun da sonu yoktur. Her şeyi insan hata yaparak öğrenmiştir. İnsan bisiklete binmeyi öğrenir, sayısız kere düşer ve canını yakar. Araba sürmesini öğrenir, yine muhakkak az ya da çok hatalar ve kazalar yaparak. Motosiklet merakı var ise durum yine aynıdır. Bu gerçeği kim bilmez? Kim: “Ben bu işte hiç hata ve kaza yapmayacağım” diye iddia edebilir? Ederse de öylelerine ukala, kendini beğenmiş, cahil denir. Peki, bu hata ve kaza yapma gerçeğini kabul eden birinin de korkması; korktuğu için de o işten elini eteğini çekmesi yerinde değil midir?
İki tip korku var. Biri sağlıklı ve bizi koruyan, öbürü sağlıksız, yersiz ve bizi rahatsız edip hasta bile edebilen. Hatta bunlar psikolojide fobi olarak niteleniyor. Mesela bazılarında yükseklik fobisi vardır dendiği zaman, bu kişi yüksekten korkuyor anlamındadır. Bazılarında uçağa binme fobisi vardır. Ödleri kopar uçaktan. Araba kullanmaktan korkan kadın da az değildir. Yıllarca şoförlük yapanlarda bile, trafikte sıkışıp da kalacağım fobisi varmış. Bilinçaltında hep bu stresle arabayı kullanıyorlarmış. Bazı ev kadınlarının ise her gün “ne yemek yapacağım” korkusuyla yaşamaları da az değilmiş. Ne yapacağını bilmemekten korkuyor. Karanlıktan, fareden, örümcekten, denizden, sudan korkan insanların sayısı da yine az değildir. Konumuzdaki örneklerle, imtihan olmaktan, hata yapmaktan korkan insanlar yerine, korkmayanı var mıdır demek daha doğru olur. Bence yoktur.
Düşmana karşı seferde bulunduğu bir zamanda, Napolyon’un çadırına aniden askeri gelip onu uyandırmış. “Komutanım bütün her tarafımız düşman işgalinde ve bizi kuşattılar” diye heyecan ile konuşan askerine uykulu uykulu: “Hay Allah, bende imtihan olacağız diye korkmuştum” demiş. Bu hikâyeyi bize böyle anlatmışlardı. Adam düşmandan, ölmekten değil de, imtihandan korkuyor. Demek ki askeri okuldayken onları bu imtihanlardan nasıl korkutmuşlar siz düşünün. Bunlar herkesin az ya da çok hissettiği tip korkulardır.
Sağlıklı korku ise bizleri koruyor. Damda dolaşmaktan korkarız, çok süratli araba, motosiklet kullanmaktan korkarız. İlk defa bir bıçkı aletinin önünde olmaktan, bir toplumun huzurunu bozmaktan dolayı polisten, radara yakalanmaktan, bulaşıcı hastalıklı birinin yanında bulunmaktan vs. korkmamız bize bir korumadır. Bu duygu bizleri tehlikelere karşı uyarıcı, sakındırıcı etki yapar. Bir buçuk yaşındaki bir çocuğu apartman damının üstüne koyun hiç korkmaz. Eğer öyle bırakırsanız da emekleye emekleye damdan aşağı kendini atar. Düşerken de içi kaydığından, bir de güler! Çünkü bu duygular onda daha gelişmemiştir. Bu gibi sağlıklı korkuları aslında bize verilmiş bir hediye olarak görmeliyiz. Daha başka tür korkularda var tabii. Mesela Mukaddes Kitapta Allah korkusunu hediye olarak algılamamız gerektiğini, İşaya ya da Yeşaya peygamber bir duasında şöyle belirtiyor:
Çünkü babamız sensin, İbrahim bizi bilmez, İsrail (Yakup) bizi tanımazsa da sen, ya RAB, Babamızsın; ezelden beri Kurtarıcımız senin ismindir. Ya RAB, kendi yollarından bizi niçin saptırıyorsun ve niçin -senden korkmayalım diye yüreğimizi katılaştırıyorsun-...İşaya 63:16-17
Demek ki Allah kendisinden korkmayı, ancak isteyenlere bir hediye olarak veriyor, zorla değil. Bunun için aslında daima dua etmemiz, bu korkuyu Allah’tan dilememiz lazım. Bizlere ise şimdiye kadar öğretilen Allah korkusu, sağlıklı bir korku değildi. Yani Allah’ı bir cellât, bir öcü gibi, daima bizim hatalarımızı kollayan ve ceza vermek için hazır bekleyen biri olarak bilinçaltımıza yerleştirdiler. Bu sağlıksız, hatta yıkıcı bir korkudur. Hâlbuki tam tersine, Allah ile iyi bir ilişkimizin bozulmasından, O’nu sevdiğimiz için günah işlemekten korkmalıyız. Bunlar bizi insanlara karşı kötülükten, kin ve nefretlerden, öç almaktan, manasız arzu ve isteklerden korur. Yani insanı geliştirici korku türüdür. Bunları uygulamakla duyulan vicdani huzurumuzun bozulmasından korkmak, bina edici, dolayısıyla sağlıklıdır. Sağlıksız dediğimiz korkular ise insanı geriye götürüp, gelişmesini, başarısını önler ve ayrıca kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını da bozacak derecede kötü etkilere sahiptir.
Kısacası hata yapacağım ve bedeli de var diye hiçbir şey yapmamakta saçmalıktır. O zaman ne bir taşıta binelim ne ehliyet kursuna gidip araba alalım. Bazen diz boyu yükseklikteki nehirde bile boğulanlar var diye, balık bile tutmayalım. Bu zihniyetle yola çıkacak olursak, evin kapısından sokağa bile çıkmak tehlikelidir. Kaldı ki büyük miktarda güncel kazaların evin içinde olduğu gerçeğini de unutmazsak. Hata yaparım korkusu bizleri daima engelleyecektir. Hâlbuki o korktuğumuz konuda ne kadar kendimizi eğitir ve pratikte alıştırırsak, bir o kadar da az hatalı ve hatta yüzde yüz olmasa bile, hiç hatasız olma yolunda gidebiliriz. Demek ki duygularımızı kontrol altında tutmak, disiplin etmek, bize hem fayda getirecek hem de mutluluk verecektir. Çok şeyler görüp, çok tecrübeler yaşama mutluluğunu tadacağız. Ayrıca gelişme gösterdiğimiz yeteneklerimizin farkına vardıkça, bu bize zevk verecektir.
Bir çocuğa oyuncak aldığınızı düşünün. Hani birbirlerine geçirilerek bina edilen, meydana getirilen şeyler gibi bir oyuncağı düşünelim. Çocuk sevinçle oyuncağı açıp bir şeyler yapmaya çalışacaktır. Başında durup: “Yok o öyle olmuyor, çekil kenara” deyip de figürleri biz birleştirerek ne yaparsak yapalım, o çocuğun mutluluğu ne kadar olur? Tam tersine, çocuğun oynayarak, bizzat kendisinin yaptığı ya da bozduğu şeyden aldığı zevk çok daha büyüktür. Hele bir de kendi başına, hiç yardım görmeksizin meydana çıkardığı şekiller ile o çocuğun duyduğu mutluluğu, aslında her yaştaki insan, hayatı boyunca daima duymuyor mudur? Bu duygular dediğimiz gibi Allah’ın bize verdiği üstün özellikler, yeteneklerdir. Bu gibi mutlulukları tadanlar yazdıklarımı da muhakkak anlayacaklardır. Yine bir çocuğun, ilk defa kimse tutmadan iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrendiği günkü mutluluğunu düşünün. Başarmak ve başarabilme mutluluğu bir yana, bir de o şeyin tadını çıkarma mutluluğu daha da büyüktür.
Tüm bu örneklerden de anlayacağımız gibi, insan hata yapar ve yapacaktır. Ta ki bir gün gelip kusursuzluğa dönene kadar bunun böyle olacağını Kutsal Yazılar da belirtiyor. İnsanın hatalı olduğu gerçeği, “her şeyden elini çekip, hiçbir şey yapmasın” deme anlamını çıkartmak, bizi ister istemez: “Bu ancak korkaklara mahsus bir düşünce tarzıdır” dedirtmez mi? İnsan ne kadar alıştırılır ve eğitilirse, o konudaki yetenekleri de bir o kadar gelişir. Karar vermenin, hatta bazı kararları vermenin ne kadar zor olduğunu bilmeyen mi vardır? Elbise almaktan tutunda, yemek yapmaya, hangi arabayı, hangi bilgisayarı satın almaya, hangi işe girmeye, hangi okula yazılmaya, hangi dalı seçmeye kadar, karar vermek gerçekten de bazen çok zor olmuyor mu? Lokantada elindeki yemek listesini sanki ezberlemek amacıyla tutan insanlara çok rastlamışızdır. Hangi yemeği seçeceğine karar vermekte zorlanır. Bu karar verme işini zamanımızın tekniği ve şartları daha da zorlaştırıyor. Çok çok düşünülerek alınan elektronik bir aletin fiyatının, bir ay sonra yarıya kadar indiğini görmek, hiç kimseyi mutlu etmez. Ya da aynı fiyata, yeni bir tekniğe sahip, çok daha üstün başka bir modelini görmek de aynı şeydir. Bir dükkândan alınan malın, birkaç metre ilerdeki dükkânda fiyatının daha az olduğunu görmek ise daha bir başkadır. Bu gibi tecrübeleri yaşadıkça, karar vermekte daha da bir zorlanıyoruz. Benim bu kitabımın ağırlık konusu dinlerle ilgili olduğuna göre, dünyamızdaki hangi dinin doğru, hangisinin yanlış olduğuna gelin de siz karar verin! Kolay değil. Hem karar vermekle korku birbirine bağlantılı olan şeyler. Korkuyor, çünkü her hatanın bedeli var ve ödenmeli. Bedelini ödeme korkusu, karar vermesine engel oluyor. Bazen de vermiş olduğu kararın yanlışlığını gördüğü halde, hemen dönmekten korkuyor. Hâlbuki “zararın neresinden dönülürse kârdır” denildiği gibi davranamıyor. Korku, kişinin gelişmesini, karar vermesini, hatta doğru kararlar vermesini dahi önlüyor. Korku geliştikçe, şüphe etme duygularımız da gelişiyor. Tüm bu karışıklıklar ise boşuna değil. Açıkça Şeytanın büyük bir başarısıdır. Biz ne kadar korkarsak ne kadar kararsızlığa itilirsek, doğru olan şeye de ne kadar çok şüpheyle bakarsak, bununla da Şeytanı bir o kadar memnun etmiş oluruz. Öyle ya, “bunlarla Allah memnun oluyor” diyemeyiz.
Bir de sorumluluktan kaçmak, insanı bir şeyler yapmaktan, ilerlemekten alıkoyar. Karar verememekte en büyük bir etkide sorumluluk almaktan korkmaktır. Sorumluluğun yükümlülük getireceğini bildiği için, kaçmak, uzak durmak; ya da hiç çıt çıkarmadan, iyi olsun kötü olsun o emri yerine getirmek, bu yüzden de kaynaklanır. Karar vermemiz ise gereklidir. Aslında bundan ne kadar uzak durmak, kaçmak istesek de doğru kararlar vermemiz gerektiğini bizim vicdanımız, zihnimiz, duygularımız da bize söyler ve de destekler.
Hitler Almanya’sında doktorların insanlar üzerinde yaptıkları deneylerde; yaşlıları, sakatları, Yahudileri, Çingeneleri en ucuz metotlarla nasıl öldürelim araştırmalarını ve de öldürdüklerini, savaş sonu mahkemelerinde bu insanlar kendilerini şöyle savundular: “Bize emredildi, biz de uymak zorundaydık, yoksa biz öldürülecektik”. Fakat mahkemenin aldığı karar onları idam edilmekten kurtarmadı. Karar, aşağı yukarı aynen şöyleydi: “İnsan öldürmek, katletmek için, «emre itaat ettim» bir bahane olamaz” adaleti ve mantığıyla o insanlar idam edildi. Onların «itaat eşekleri oldukları» bahanesi kendilerini kurtaramadı. Çok suçsuz insanların canlarını alıp yaktılar; karşılığında ise bir kendi canlarını verdiler! Gerçi, onu yirmisi idam edildiyse de, on binlercesine, milyonlarcasına hiçbir şey yapılmadı. Şimdi de durum farklı değil. Almanya’da emekli olan nüfus çok arttı, kasalarda para kalmadı diye, bu o doktorların kongrelerinde konuşulur. Baştaki yöneticiler onlara bu durumu öyle ya da böyle ima ederler. Zaten leb demeden leblebiyi anlayan kişiler de hastanelerde baş olur. Öbürleri hep kıç olarak kalır. Bu bilgilerle ve Almanın tipik vicdanına göre olan vatan sevgisinden ötürü, hastanelerde de ölüm oranları gittikçe artar. Çoğu zaman sakat kalan hastalar sayesinde, hastaneye de kazanç sağlamak o baş doktorların hedefidir. Bu yüzden bir sürü gereksiz ve üst üste laubalice ameliyatlar yapılır. Kimin yaşayıp yaşamaması gerektiğini oradaki şef doktorun vicdanı tayin eder. Yaşlı, işsizsen, emekli olduysan veya olmana az kaldıysa, Türk veya onun sevmediği başka bir yabancıysan, paran olmayıp sosyal yardım alıyorsan, hayatın kaydı demektir. Bu hayat kaydırma metotları üzerinde de durmak istemiyorum. Bu sebeplerden ötürü doktorlar hastaya hastalığıyla ilgisi olmayan bir sürü özel sorular sorarlar. Bu sorularla insanların da sıkıldığını bildiklerinden, yeni bir icatla her sigortalının kartına tüm bu bilgiler yüklenir. Sözde hep bunlarla sana hizmet ediyorum pozisyonundadırlar. Hâlbuki şimdi Hitler falan da onları zorlamıyordur. Bu seferki bahaneleri vatan sevgileri! Tüm bunlarla da ülkede doktorlara karşı halkın hiçbir gücü yoktur. Kanunları buna fırsat bile tanımaz. Bu insanlar da bir şeylere karar veriyorlar. Tabii ki iğrenç ve korkunç, ama onlar bunu çok da rahat bir vicdanla, “vatanımı kurtarıyorum” düşüncesiyle yapıyor. Onlar ne kadar böyle şeyler yaptıkça, durumları da bir o kadar daha kötüye gidiyor.
Mukaddes Kitabın tarihinde de bu gibi olaylar geçer. Allah İsrail’i günahları yüzünden düşmanlarının eline verip de onları yok etmeden önce, suçları hakkında şu satırlar yazıyor:
…İsrail oğulları önünden Rabbin kovmuş olduğu milletlerin kanunlarında ve İsrail krallarınınyaptıkları kanunlarda yürümüşlerdi. Ve İsrail oğulları doğru olmayan işleri gizlice yaptılar. 2.Krallar 17:8-9
Bu ayetler ile Allah, o ulusun kendi kralları tarafından saptırılmış olduğu gerçeğini de vurguluyor. Hâlbuki kralın sözüne kim karşı gelebilir? O İsrail krallarına olan bu baş eğme, canını kaybetmekten korktuğu için olan bu itaat, onları kurtarabildi mi? Hayır. Yanlış şeylere boyun eğmekle, belki İsrail krallarının eliyle değil de düşmanlarının eliyle yok edilmiş oldular. Hem de Allah’ı öfkelendirerek. Daniel peygamber ve arkadaşlarının kralın emrinden öte geçip de aslanlar çukuruna atılmaları, ateşli fırında yanmaya mahkûm olmaları, onları korkutmadı. Onlar doğru kararlar verdiler, Allah da onları, canları pahasına da olsa doğru kararlar verdiklerini göstermek için ölümden kurtardı. (Lütfen, bu konuları Mukaddes Kitabın çok kısa olan Daniel bölümünde yerinden okuyun. Bir solukta heyecanla okunacak konulardır) Kurtarılmasalardı bile ki, ilk yüzyılda ve daha sonraları İsa’yı, Muhammed’i takip eden birçok imanlı insanların katledilmesi; onların yanlış kararlar aldıklarını göstermez. Bu davranış tarzı ile onlar bir şey kaybetmediler, tam tersine Allah’ın indinde kazandılar.
Demek ki ölüm korkusu ve buna bağlı olarak gösterilen itaat insanı kurtaramıyor ise, kaldı ki dinlere, teşkilatlara, politikacılara bedava eşek olan o insanlar, nasıl kurtulacaklarını umabilirler! Açıkça da onların yamuk yumuk şeylerini gördükleri, yaşadıkları, şahit oldukları halde. İnsanlar çoğu zaman sorumluluktan kaçmak ile kafalarını kuma sokan deve kuşlarına benzerler. Bu yolla kendisini tehlikeden kurtarabileceğini mi sanır?
Her gün irili ufaklı kararlar vermemiz gerektiğini kabul etmeliyiz. Sabah ayağımıza giyeceğimiz hangi renk çoraptan tutun da otobüste, trende, vapurda bulduğumuz hangi boş yere oturacağımıza kadar bu böyle. Ciddi kararlar vermek zorunda da bırakılıyoruz. En sıkı bir idarede, her şeyde neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair kuralları olan bir yönetim, organizasyon veya askeri ordu da dahi, bizim durumumuz bizzat vereceğimiz kararlara bağlıdır. Bununla ya daha iyi bir durumda ya da daha kötü bir durumda olmamız da işten bile değildir. Takınacağımız tavır ve davranışların şekline kadar, biz nasıl karar verdiysek, öylede etkiler görürüz. Kısacası, “ben hiçbir konuda karar vermem gerekmez” diyemeyiz. Her şeyin emre, kurala ve düzene bağlı olduğu yerde bile, zaman zaman mecburen bizzat bizim kararlar vermemiz hayati bile olabilir. Mademki karar vermek bu kadar önemli bir özellik olup, yanlış kararların da bedelini göz önünde bulunduracak olursak; o halde ne yapmamız gereklidir? Karar vermede kendi ayaklarımız üzerinde durmayı öğrenmek için ne yapmalıyız? Bir de ne olursa olsun hata yapmadan kararlar vermenin sırrı ney?
Konunun en başında da dediğim gibi, bir sporcu ne kadar idman yaparsa, o kadar başarılı olur. Bir öğrenci öğrendiği şey hakkında ne kadar çok alıştırırsa, o kadar iyi zihnine girer ve de becerisi artar. Müzikle uğraşan kişilerin o konuda daima gece ve gündüz demeden alıştırma yapmaları gereklidir. Başarı elde etmek istiyorsak, bunların mecburen yerine getirilmesi gereken kurallar olduğunu her öğretmen, eğitici, anne baba, sporcu, asker, tecrübeli öğrenci vs. bilir. Mademki bizim daima gelişmemiz için gerçekler, o şeyler üzerinde alıştırma yapmamızı, çalışmamızı, öğrenmemizi gerektiriyorsa; karar verme konusunda bu neden farlı olsun? Problem hata yapmamız ise ne kadar tecrübeli olursak olalım ne kadar bilgili de olursak olalım, bunu yapmamız kaçınılmazdır. Eğer amacımız hatasız olmak ise, o zaman her şeyden vazgeçelim. Çünkü imkânsız bir şey istiyoruz demektir. Fakat hataları minimuma indirmek istiyorsak, bu çok iyi bir yürek tutumu ve de doğru bir düşünüş tarzıdır. İdeal olanı tabii ki hiç hata yapmamaktır, fakat bu gerçekçi bir beklenti olmaz.
Her konu kendi dalında uzman olan kişilere danışılması mantıklıdır. Bir kişinin uzman olduğu daldaki bilgisiyle, o konuda hiç bilgisiz olan biri kıyaslanamaz. Dediğim gibi ben hayatım boyu radyo dinlerim ve bu aleti kullanırım. Çeşit çeşit radyolar kullanıp görmüş olmam başkadır, bir radyo yapma bilgisi bambaşkadır. A dan z ye radyo yapımı bilgisine ve tecrübesine sahip biri ile, benim bu konudaki bilgim kıyas edilemez tabii. Her ikimize de aynı bozukluğa sahip bir radyo getirildiğinde, bırakın benim ne yapacağıma karar vermeyi, belki içini bile kırmadan açana kadar canım çıkar. Bu konuda tecrübeli uzman kişi, yapacağı şeyler hakkında elini şakağına koyup da düşünmez bile. Tornavidayı kullanması, o aletin içini açması, sanki hiç düşünmüyormuş gibi bir süratle yapması, gereken şeylere karar vermesi, hem de doğru kararlar verme hızı ile benim radyo tamirciliğim arasında kıyaslama yapmak saçmalık olur. Bunun yanında eğer ben de bu işin eğitimini alırsam, bu konuda alıştırarak tecrübe ve bilgi sahibi olursam, bir gün gelip benim de usta bir radyo tamircisi ve yapıcısı olmam da imkânsız değildir.
Bütün bu örnekler ile artık konumuzun odak noktasına gelelim. Kitabımın temel konusu Allah ile insanlar arasındaki ilişkiler olduğuna göre, aradaki bu dinler de yukarıdaki açıklamalar vasıtasıyla demezler mi: “İşte tam böyle olduğu için, Allah hakkında uzman ve bilgili kişiler lazım olduğundan dolayı; dinlere ve onların üzerinde olan yöneticilere itaat etmeliyiz”? Bırakın derler miyi, diyorlar da. Hatta gelin, bu işi onların tarafını tutarak örneklerle savunalım. Yazdığım yazı doğrultusunda onları haklı çıkarmaya uğraşalım.
Hasta olduğunuzu düşünün. Kime gidersiniz? “Tabii ki Doktora” denir. Diyelim ki bu problemli yeriniz de dişiniz olsun. Bir diş doktoruna gitmek yerine, o işi kendiniz başarabilir misiniz? Ya da o probleminizi halledebilir misiniz? Çok zor şartlar altında insanlar doktorsuz kaldığında, bu işi berberler, nalbantlar yapmış. Bu tedavi işinde bazen çok acılı ölümler dahi olmuş. Dişi iltihap yapmış, dişi sökerken sinirler zedelenmiş, dudağının, yanağının, gözün kasları çalışmaz olmuş vs. Çekilen acılar da cabası olarak, bir diş çektirdi diye hayatından olanlar bile çok olmuş. Bunu zamanımızda herkes biliyor. Bu yüzden de tanısın tanımasın, kişi sadece etiketine, levhadaki “Dr.” Yazısına bakarak kendisini o insanın eline teslim etmesi, işte bu yüzdendir. Bunu yapma nedeni çok basittir. Yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, bu konuda uzman olan bir kişinin bilgisi, tecrübesi ve yetenekleri, bir berberden, nalbanttan ve kendimizden çok daha üstündür. Kaldı ki biz bizzat diş doktoru olsak bile, yine de o işi bir başka meslektaşa yaptırmamız, kendi başımıza yapmamızdan çok daha kolay ve başarılı olur. Çünkü o meslektaşımız bu işi yaparken pozisyon itibarıyla bizden daha avantajlı durumdadır.
Gittiğimiz o doktor hakkında: Ne kadar yalancı mı değil mi? Zina ediyor mu etmiyor mu? Kumar oynar mı oynamaz mı? Adil midir yoksa adaletsiz mi? Gaddar ya da merhametli midir? Alkol ve sigara çok mu içer? Ya da kaç karısı ve de metresi vardır? Gibi özel bir tahkikat sorgusu kim yapar? Ben böyle birine rastlamadım. Fakat o doktorun ilk etapta araştıracağımız yanı, mesleği ile ilgili alandaki başarısı, ya da başarısızlığıdır. Eli hafif midir, çok mu acıtır, sonradan bir problemle karşılaşmak büyük bir ihtimal midir, gibi temel sorular her normal hastanın merakıdır. Belki ardından son olarak da “sempatik ve cana yakın biri midir?” diye de sorulabilir. Yine bütün bunlar da eğer vaktimiz ve imkânımız müsaade ediyor ise yapılabilir. Yoksa hiç tanımadığımız bir çevrede, müşkül kaldığımız bir durumda, ilk önümüze çıkan diş doktoruna kendimizi teslim etmemiz de çok normaldir. Bütün bunları neden yaparız? Çünkü o kişi ne kadar kötü dahi olsa, bu konuda bizden daha bilgili, tecrübeli ve de yeteneklidir de ondan. Aynı zamanda kendi canımız söz konusudur, bu yüzden de bir uzmana ihtiyacımız vardır.
Gelelim din ve Allah konusuna. Hayatında sadece kulaktan duyduğu, kutsal dediği kitabın bırakın içini açmayı, eline dahi almamış bir kişi mi daha bilgili ve bu konuda uzmandır; yoksa yıllarca bu konuda insanlarla tecrübesi olan, neredeyse bu kitapları da ezbere bilen biri mi? Bizlerin yaptığı bütün bu açıklamalardan, otomatik olarak tabii ki yine uzman olan diyoruz. Hem bu örneklerle biz onların tarafını tutmak istemiyor muyuz? Bütün konumuzla ilgili olarak problem de zaten burada başlıyor. İnsanlar nasıl ki her meslekte bir uzman kişinin varlığını kabul etmişler ise, din konusunda da aynı şeyi yapmışlardır. Başlarına kendi heveslerine, kültürlerine, inanmak istedikleri şeylere göre birilerini getirip, “işte Allah adına sen bize uzmanlık yap. Sen bu konuda hepimizden bilgili ve de tecrübelisin” demişler. Bizlerden de bu işi en iyi yaparsın mantığını öbür meslekler hakkında zaten söylemedik mi? Bunun farkına varan o dinciler de fırsatı değerlendirmişler tabii. Yalnız dinciler mi? Almanya’daki doktorlardan da bahsetmedik mi? Mesleğini, uzmanlık alanını kötüye kullanmamış bir insan var mıdır? Vardır muhakkak, çünkü hiç yoktur demek yanlış olur.
Hiç unutmam, bir keresinde Bernd anlatmıştı, bir papazla mesleği konusunda konuşurken, papazın kendisi şöyle söylemiş: “Nasıl ki insan kasap, marangoz, oto tamircisi olursa, ben de papaz oldum, bu mesleği seçtim” demesi, aslında çok samimice bir gerçeği vurgulamıştı. Nasıl ki doktora canımızı teslim ediyorsak ki, biz sadece diş dedik, bunun çok daha önemli alanda olanları da var. Kalp, ciğer, böbrek, beyin ve daha birçok hastalıklar konusunda, bizi ameliyat edecek şahısların yüzünü ameliyattan önce çok kısa, belki bir kez ya görürüz ya da hiç görmeyiz veya gördüğümüzün farkında bile olmayız. Buna rağmen canımızı tümüyle, hem de yapılabilecek hataları da göz önünde bulunduran belgeleri imzalayarak onlara teslim ederiz. Canımızı, hayatımızı teslim etmekten bahsediyoruz; bu basit bir güven olarak nitelenebilir mi? Açıkça hayır diyoruz.
Mademki o insanların hata yapabileceklerini kabul edip ve onları bizzat hiç tanımadan böyle sözleşmelerin altına imza atıyorsak, neden din konusunda, Allah ile olan ilişkide ben kılı kırk yarıyorum? Bir de açıkça, “bütün bu dinlerin hiçbirine güven olmaz” diyerek. Şimdiye kadar ben daha bu işin ruhi tarafına bakarak ele almadım, sadece mesleki ve uzmanlık açısından bakarak böyle yazmaya çalıştım. Gelelim bir de bu açıdan bakmaya.
Tüm mesleklerde bir çırağın hedefi usta olmaktır dedik. Hatta o dalda ustasını geçmesi dahi beklenebilir diye bahsettik. Bu konuda Allah ne diyor? İsa Mesih şöyle söyledi:
“Öğrenci öğretmeninden, köle efendisinden üstün değildir. Öğrencinin öğretmeni gibi, kölenin de efendisi gibi olması yeterlidir.” Matta 10:24-25
Demek ki bu mantığı peygamberleri vasıtasıyla Allah da destekliyor. Fakat dinlere baktığımız zaman tam ters bir tavır ve davranış görüyoruz. Onlar, bırakın çırağa ilerleyip usta olmasını destekleyen eğitimi ve öğretimi vermeyi, daha çok o kitapları okumaya ve anlamaya çalışmayı dahi yasaklarlar. Eskiden diri diri yakıyorlarmış. Bu kitapları anlasınlar diye kendi dillerinde tercüme edenlere yapmadıkları adilikler kalmamıştır. İslam âlemi de bu konuda üç aşağı beş yukarı aynı tecrübeleri yaşadı ve yaşıyor! Hâlâ, “Kuran Arapça okunsun” diyenler ve bu konuda baskı yapanlar hiç de azınlıkta değildir. Onların aralarındaki Yehova Şahitleri, ellerinde Mukaddes Kitap ile kapı kapı gidip: “Bu kitabı okuyun” demeleri sizleri aldatmasın. Bu sadece içlerine çekmek için uyguladıkları, özgürlük ve araştırma hissi veren bir tuzaktır, bir yemdir.
Yine bahsettiğim, bir zamanlar aralarında 40 sene tam vakitle hizmet edip ve en üst kademe denilen yönetim kuruluna kadar yükselmiş olan Raymond Franz da kitabında bu gerçeğe değinerek şöyle yazıyor: “Başlangıçta, Mukaddes Kitap hakkında ilk bir yılda edinilen bilgiyi, kişi ilerde yıllarca aynı teşkilatta, o kadar yoğun bir eğitimde dahi edinemez” demektedir. Yine devam edip: “Çünkü teşkilat o kişilerin daima hakikatte çocuk olarak kalmalarını ve büyümemelerini amaçlar” diye yazıyor. Buna tecrübelerimden dolayı ben de “kesinlikle böyledir ve de böyle gördüm” diyorum. Hatta benim ilk üç ayda Mukaddes Kitap hakkında edindiğim bilgileri, yıllarca doğma büyüme Yehova Şahidi olan 40 yaşlarındaki bir ihtiyarda görememem, o zamanlar beni çok şaşırtıyor, anlam veremiyordum. Bu kişiler ise hemen hemen her bölge ve çevre kongrelerinde bizzat 45 dakikalık konuşmalar da verdikleri halde. Teşkilatın, bu insanların Allah bilgisi konusunda büyümesine özellikle engel olduklarının farkına yıllar sonra varacaktım. Şahitlerin yayınları, Mezmurlar (Zebur) kitabında yazan “salihin ışığı git gide parlar” sözünü desteklemek amacıyla, ellerindeki ardı arkası kesilmeyen milyonlarca baskı sayısı olan yayınlarını gösterirler. Çıkardıkları, üyelerinin daima öğrenmelerini istedikleri o yayınlar, can sıkıcı bir biçimde yıllarca hep aynı konular üzerinde dönüp durmaktadır. Elinize on beş, otuz sene önceki onların birkaç yayınını alıp, sonra da çıkardıkları yeni yayınlardan birkaçını okuyun. Resimler, renkler değişik olabilir, konular ise üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. “Mukaddes Kitap değişiyor mu da bunlardan değişiklik bekleyelim” diyeceksiniz. Mukaddes Kitap binlerce yıldır hep aynı Mukaddes Kitaptır da bizim konumuz bunların git gide parlayan ışığıydı! Hatta tam tersine, çok önceden zaten kabul edilmiş şeyleri bunlar yasaklayıp ve yıllar sonra da tekrar müsaade edince: “Salihin ışığı git gide parlar” diyerek övünürler. Eğer bu bir ışıksa, zaten çok eskiden beri yanıyordu. O ışığı karartan kendileri oldu. Sonradan yine yakmakla, hiç olmayan bir şeyi mi aydınlığa çıkarmış ya da anlamış oldular?!
Örneğin organ naklini bunlar yıllarca yasaklamışlardı. Sonra serbest bırakıp, vicdan meselesi dendi. Kan tümüyle yasaktı ve kanı sadece yere, toprağa akıtmak gerekliydi. Şimdi ise kanın birçok faktörleri serbest ve çok az bir zaman içerisinde tümü serbest olup, “vicdan meselesi” denirse de şaşırmayın. Bir korkuları, o kadar öldürdükleri insanların yakınlarına ne diyecekler. Bunu düşündükleri için müsaadeleri yavaş yavaş, tek tek, yayınlarında önemsiz gibi, anlaşılmaz bir şekilde yazarak ilan ediyorlar. Çünkü bir gün gelip de biri kafa tutarsa, üyelere verilecek cevap hazır: “Biz böyle bir yasak koymadık, yine sizler bizim önümüze geçmeye çalışıp, kafanıza göre hatalar yapmışsınız” diyecekler. Ya da bu iş “vicdan meselesidir” diyerek, “biz taraftar değiliz ama karışmıyoruz da” demekle öldürdükleri insanların yakınlarına karşı teselli verici bir tutuma girdiklerini sanacaklar. Bu entrikamsı konular saymakla bitmez. Metotları, vatanını çok seven Alman doktorlarındaki örneklere de çok benzer. Sözüm ona yaptığı pisliği tereyağından kıl çeker gibi yapacak. Ağırlık noktam dinler olduğu için, ben bu konuda dinlerin bilgiden ve insanları bilgilendirmekten neden kaçtıklarını anlamanıza yardımcı olmak için yazacağım.
“Oku” dedikleri o Mukaddes Kitabı, kendilerinin anladıkları ve anlaşılmasını istediklerinden başka şekilde inanılmasına, tartışılmasına dahi hiçbir zaman müsaade ve müsamaha bile göstermezler. Okursan dahi, onlar gibi anlayacak, onlar gibi inanacak, onların yaptığı gibi değil ama onların istediği gibi davranacaksın! Kendilerinin vaaz edin, toplantılara, kitap araştırmalarına eksiksiz gelin diyen o yönetim kurulu üyelerinin bizzat kendileri, bazen yılda bir ya da iki kere böyle toplantılara katılırmışlar. Hatta Raymond Franz’ın kitabında yazdığına göre, içlerindeki bir başkanları, hayatında hiç ama hiç vaaz etmeye bile gitmemiş.
Her meslek dalında olan insanlar, eğitip bilgi verme konusunda kendine düşen görevi az ya da çok ile yerine getirirken; dindar olanlar, Allah’a kulluk ediyoruz iddiasıyla, hatta çok gayretli gözükenler, tam tersine bütün bu konuda olan bilgileri bloke edip, kimsenin de bilmesinden yana olmamışlardır. Yalnız şimdiki Yehova Şahitleri, orta çağdaki kilise, İslam âlemi değil; bu kuralı dinciler hiç bozmadan sadık bir biçimde daima yerine getirdiklerini yine İsa’nın sözlerinden anlıyoruz. İsa, Musa’nın kürsüsünde oturup, şeraiti halka öğretmekle görevli olan o zamanın dincilerini şu gerçeklerle suçladı:
“Vay halinize ey yasa uzmanları! Bilgi kapısının anahtarını alıp götürdünüz. Kendiniz bu kapıdan girmediniz, girmek isteyenlere de engel oldunuz.” Luka 11:52
Hâlbuki tam tersi olması gerekmez miydi? Her meslekte bu böyleyken neden Allah konusunda, bu işle uğraşanlar bu kuralı tam ters bir şekilde uyguluyorlar? Evet, insanlarda kıskançlık, çekememezlik gibi egoistçe duygular daima vardır. Hatta Almanlar: “Bilgi hâkimiyettir, kudrettir” der. Yoksa da bunlar din konusunda, Allah konusundaki bilgiyi, hâkimiyeti ellerinde tutmak için mi saklıyorlar? Başka mesleklerde de bu bilgi öyle hemen verilmez. Başından beri biz hep iyi bir eğitmenden, iyi bir ustadan bahsettik. Her usta, her eğitici ve öğretici de iyi midir? Tabii ki “Evet” diyemiyoruz. Onlar da bilgilerini herkese kolay kolay vermezler. Zaten bizim de amacımız, neden bu dindarların öğrencilerini eğitmediklerini anlamaya çalışmak. Demek ki onlar da iyi eğitici, öğretici değiller.
Bilgiden kaçmalarına sebep olan en büyük neden; kendilerinin ne mal olduklarının farkına varılmasından sonra, dolayısıyla da hâkimiyetin, kudretin elden gideceği korkusudur. Tüm dünyadaki dinlere ve onların üyelerine bakın. En meşhur şu üç dini: «Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığı» ele alacak olursak, bu insanlar kendi kitaplarındaki yazan gerçekler hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmezler. Eğer biri biliyorsa da bu sadece onun kendi başarısı, isteği ve gayretiyle olmuştur. Ne okullarda ne evlerde ne televizyon ya da radyolarda ne de ibadet yerlerinde doğru dürüst bir şey öğretmezler. Bunlar sahte asılsız suçlamalar değil, yaşadığımız gerçeklerdir. Yüzlerce TV kanalları, çanak antenler sayesinde 24 saat oynayan televizyonlarda, seks, açık saçıklık, şiddet ve ipe sapa gelmeyen sonsuz diziler ve müzikli şıkıdım programları, süper starları arama yarışmaları en başlı temel konulardır. Meşhur herkesin severek seyrettiği o «aile dizilerinin» senaryoları, bitmek tükenmek bilmeyen entrikalar, can sıkıcı ve tekrar tekrar elde edilemeyen aşk konularıyla doludur. Allah ve din hakkında işlenen konularda bina edici değil, ancak alay ettirici ve zamanımızda özellikle belden aşağıyla ilgili sorular, dini sohbetlerin temel konuları olmuştur. İnsanlar en çok donlarının içinde olanı merak ediyorlar, yürek ve zihinleri sadece bunlarla dolu. Yine belirteyim bu konuda Şahitler yalnız değildir. Tüm dinler bilgiye karşı olup, Allah bilgisinde uzman yapma konusunda insanların bir ömür boyu, -o da en fazlasından- çırak olarak kalmalarını amaçlar. Hem İsa’nın dediği gibi, onların kendileri uzmanlık kapısından içeri girmemişler ki başkalarını soksunlar! Onların uzman oldukları dal ancak ezmek, sömürmek, düşmanlık ekmek, savaşmak, acı vermek, yalana inandırmak, tehdit etmek, bedavacılık, sahtekârlık, gizlilik, pislik, para hırsı, bencillik, kendini beğenmişlik gibi konular üzerindedir.
Şimdiye kadar olaya yine de derinlemesine bakmadan, Allah hakkında kendilerini temsilci olarak öne sürmüş olan bu dinciler ile güncel yaşamdaki meslekler ve onların izledikleri eğitim ve öğretim programlarıyla kıyasladım. O mesleklerin yanında din örgütleri, üyelerini eğitmekte çok ama çok kötü eğitmenler, öğretmenler oldukları apaçık ortadadır. Bir uzmana duyulan ihtiyaçtan bahsedip; kim olursa olsun bakmaksızın ona güvenmez miyiz dedik. Mesela doktorlardan örnek vererek, “canımızı onların eline teslim etmiyor muyuz” demedik mi? Yine “Bu doktor ne kadar kötü bir eğitici de olsa, ne kadar adaletsiz olup, bir o kadar da bozuk karakteri olsa bile, biz bunların hiçbiriyle ilgilenmez, canımızı rahatlatıp, bizi acılardan kurtarmasını ve gerekirse hayatımızı da kurtarmasını bekleriz” de dedim. Kimi vatan sevgisi, kimi para sevgisi, kimi bilmem ne sevgisi yüzünden her ne kadar durumumuz onlarla çok zor olsa bile.
Olabilir, bu insanlar da bazen iyi bir eğitimci olmadığı gibi, birçok konularda da sıfırdırlar. Neden böylelerine hayatımızı, canımızı emanet ediyoruz da kitabımda devamlı bahsettiğim gibi Allah konusunda, din konusunda bu işle görevli insanlardan çok üstün nitelikler, meziyetler bekliyoruz? Aslında ikisinde de canımız söz konusu değil midir? Biri, bu hayat için, öbürü de gelecekte ebedi hayat ve cennet için.
Uygulamaya bakıldığında, insanlık bu konuda bir doktora bile gösterdiği araştırmayı, maalesef kendi dininde olan bir yöneticisine, o dinin uygulayıcılarına göstermiyor. “Cennetin kapısından ancak bizim vasıtamızla girilir” diyenlerin hiç mi hiç yüzünü bile görmeden peşlerinden gidiyorlar. Ne onları tanıyıp ne de onların hakkında bir şey biliyorlar. Onlar hayallerinde canlandırdıkları efsaneler. Yeri gelir bir doktora bile güvenmez ama onlara hem de gözü kapalı, anlamadan ve de tanımadan güvenerek; “onlar bizi cennete götürecek” diye inanırlar. “Onlar bizim adımıza Allah’a hesap verecekler” diyerek, adeta Allah ile olan ilişkimizdeki sorumluluğa ait umumi vekâleti onlara verirler. Hem de: “Siz ne isterseniz bize emredin, biz yaparız” diyerek. İnsan gibi değil, maalesef hem de eşek gibi! Onlar da zaten bunu bekler. Hâlbuki işin aslına bakıldığında ne içinde bulundukları din ne de Allah onları o kadar da ilgilendirmiyordur. O dinler onlar için taşıdıkları bir maskot, ya da uğur böceği gibidir. Fakat bu uğurda savaşırlar, ölürler, gerekirse de hiç çekinmeden öldürürler.
Mukaddes Kitapta zaman zaman hayvanların özellikleri insanlarla kıyaslanır. Mesela inanan ve inat edip inanmayanlar, koyun misali ve keçi misali insanlar diye iki tip hayvan cinsine benzetilir. (Matta 25:32-33; Markos 6:34; Yuhanna 10:1-15) Bunlar o zamanki insanların haşır neşir oldukları hayvan türüydü. Koyun yumuşak huylu olup çobanı, hem de iyi bir çobanı tanırken; keçiler kolay kolay söz dinlemeyen ve yaradılış itibarıyla koyundan çok çevik olduklarından, hâkim olunması da zor bir hayvan türüdür. “On tane keçi güdeceğime yüz tane koyun güderim daha kolaydır” diyen çobanlar da vardır. Bu örnekler ile bu hayvanlar kötülenmiyor, onların özellikleri örnek alınarak kıyaslamalar yapılıyor. Allah’ın önünde koyun gibi yumuşak huylu özellikler gösterirsek, ancak bize fayda olacağı vurgulanırken, keçi gibi inatçı, bir orada bir burada sürüden ve çobanın koruma etkisi altından kaçmakla da yine kendimize zarar vereceğimiz vurgulanır. Bunlar sadece örnekler ile anlatımı zenginleştirmektir. Yalnız dikkat ederseniz her iki tip hayvan da kimsenin yükünü çekmez ve yaradılış itibariyle çekemez de. Hiç sırtında eyer olan koyuna rastladınız mı? Ya da istisnalar hariç sırtında sahibini taşıyan keçiye? Bunu ancak eşek, at, deve yapabilir. Bu da o hayvanları küçültmez. Benim kitabımda eşek kelimesi ile anlatmak istediğim şey, ya da benzetmek istediğim insan tipi, düşünemeyen ve sadece yük taşımaya yarayan özelliklere sahip olma anlamında. Mesela eşek at gibi korkusuzca kılıcın, mızrağın, düşmanın üstüne giden bir kahraman da değildir. Deve gibi faydalı, koskoca bir çölü günlerce yemeden ve içmeden, kolay kolay hasta olmadan geçen bir hayvan hiç değildir. Hayretler uyandıracak özellikleri varmış devenin. Bir at, devenin yanında çok narin ve daha az dayanılır olduğu halde, itibar açısından yine de at tercih ediliyormuş. Bu iki tip hayvan ile eşek arasında olan farklı yan, at ile devenin daha çok yönlü olmalarından dolayıdır. Deve olsun at olsun hem yük çekip hem süratli oldukları kadar, bir savaşta her türlü silahın önüne de korkmadan cesurca koşarlar. Bunların yanında eşek, ancak o da uygun şartlar altında, sadece yük çekebilir. Bir de anlamsız inadı da tuttu mu sormayın keyfi! Bu konuda bizzat Allah Eyüp ile konuşurken at hakkında çok daha enteresan bilgiler veriyor. Okumak isterseniz bu konu Eyüp kitabının 39:19-25 ayetlerinde yazar.
Kısacası, benim eşeğe benzettiğim insanları, aslında bu dinciler o hale getirmeye uğraşırlar. Onlar ne koyun ne de keçi misali insanları sever ve ister. Onlara yüklerini çekecek eşekler lazımdır. Düşünmeden, soru sual sormadan, korkarak ve de mümkünse hiç inatçılık yapmadan. Çok inatçıları zaten hemen aralarından keser atarlar. Eşeği çok sevdiğim halde, insanın eşek olmasından nefret ve acıma duyulur. İnsan bu duruma inmeye layık değildir. Ben bu yazılarımı “lütfen eşeklikten kurtulun”, diye yazıyorum. Allah da yanına eşekleri değil, düşünebilen ve üstün bir yaratılışa sahip, kendi benzerliğinde (suretinde) yarattığı insanları çağırıyor. Bu yüzden bu konuda bizi yetiştirecek eğer bir uzman, bir öğretmen, bir usta, tecrübeli olan birini arıyorsak; eğitim ve de öğretimde en büyük yardımcı bizzat Allah’tır. O, İsa Mesih’e göklerde ve kendi yanında olarak krallık görevini verdi. (Resullerin-Elçilerin İşleri 17:31 Daniel 2:44 Maide suresi 4:158) Bir fiskeyle bile faydada bulunmayan o dindarların yanında, bizlerin günahları için canını vermiş olan böyle bir kralımız var. Allah binlerce senelik insanların yaşantılarını ve tecrübelerini Kutsal Kitap ve Kuranda da tekrarlayarak, onaylayarak kaleme alınmasını sağlamıştır. Bu kitaplar o insanların tecrübeleri hakkında yaşanılan olaylardan ne öğreneceğimiz konusunda ders almak için de yazıldı.
Ve bu şeyler misal olarak onlara vaki oluyordu; devirlerin sonuna yetişmiş olan bizlere nasihat olmak için yazıldı der 1.Korintoslular 10:11
Her işin bir uzmanı vardır dedim. Peki, Allah konusunda hangi uzmanlara gitmeliyiz? Kime güvenebiliriz? Yoksa Allah, -her meslekte olduğu gibi- bu konuyu da kim meslek olarak seçmişse ona mı danışın diyor? Dincilerin hemen hemen hepsi açıkça söylemese de bu görevi yaşarken geçimini sağlamak için seçilen bir meslek gibi görüyor. Her konuda bilgi sahibi uzmanlar olmamız, en azından yaşadığımız ömrün kısalığı sebebiyle zaten mümkün olmaz demiştim. Evet, bu doğru, ama Allah’ı tanıma hakkında da mı bu böyle olmalı? Bir kişi kendi yaratıcısı hakkında O’nu tanımak için, bunu iş, para kazanmak için meslek haline getirebilir mi? Hiç görmediğimiz anne babamızı tanımak, aramak, mümkünse bulmak için neler yaparız? Çok insan “her şeyi” diyor. Allah hakkında neden: “O’nu tanımak için de her şeyi yaparım” demiyoruz?
Aslında Allah kendisi hakkında, bizim her birimizin çok iyi yetişmiş ustalar, öğretmenler, uzmanlar olmamızı istiyor. Bu belki hiçbir konu hakkında mecburi değilse de ama bu konu hakkında ille de yarattığı her insanın ulaşmasını istediği bir noktadır. Allah: “Başınıza gidip öğretmenler atayıp, onların peşinden gidin” diye emretmiş olup, “Ben sizin adınıza sadece onlardan hesap soracağım” demiş olsaydı, o zaman problem yoktu. Eşekliğe devam edelim derdim. Fakat bakın O ne diyor:
„…Allah’ın Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. Bugün sana emretmekte olduğum bu sözler senin yüreğinde olacaklar; ve onları oğullarının zihnine iyice koyacaksın, ve evinde oturduğun, ve yolda yürüdüğün, yattığın ve kalktığın zaman bunlar hakkında konuşacaksın.” Tesniye-Yasanın tekrarı 6:5-7
Çok insan, “bu sözleri Allah o zamanki İsrail için söyledi, bize değil” derler. Hâlbuki yine aynı kitabın sonlarına doğru bakın ne yazıyor:
Ve Ben bu ahdi ve bu yemini yalnız sizinle değil, fakat bugün burada Allah’ımız Rabbin önünde bizimle duranla, ve bugün bizimle beraber burada olmayanla da yapıyorum. Tesniye-Yasanın tekrarı 29:14-15……Vaki olmasın ki, bu yeminin sözlerini işittiği zaman: Yüreğimin inadında ne kadar yürürsem bana selamet (iyilik) olacak, diyerek kuru ile yaşı bir arada yok etmek üzere yüreğinde kendisini tebrik etmesin. Rab ona bağışlamak istemeyecektir, fakat o zaman Rabbin öfkesi ve kıskançlığı o adama karşı tütecek, ve bu kitapta yazılmış olan lanetin hepsi onun üzerine konacak, ve Rab onun adını göklerin altından silecek. Tesniye-Yasanın tekrarı 29:19-20
Demek ki o kitaplarda geçen anlaşmayı ve hayat için gerekli olan sözleri Allah tüm insanlığa vermiştir. Bütün bu kitaplardaki yaşanmış olaylar ve tecrübeler vasıtasıyla Allah kullarını en iyi bir biçimde eğitmek, öğretmek ile her birimizi bu konuda uzman yapmak istiyor. Eğer cahilce, inatçılıkla, tembellikten ötürü hâlâ biz: “Bu kitaplar değiştirildi, bu kitaplar yerine bizim kitabımız var” gibi sapmalara, Allah’ın sözlerini partiler, futbol takımları gibi ayırmaya kalkmazsak. Bunlarla hiçbir zaman eşeklikten kurtulamadığımız gibi, Allah’ın hükmünden de kaçamayacağız demektir. Kimi memnun etmek ve kimden kurtuluş bekliyor isek, ona doğru koşalım.
Gelelim verdiğim şu meşhur örnek olan, kendimizi, hayatımızı herhangi bir doktora teslim etme durumuna. Bir kere hastalar doktora, doktordan ders almaya, ondan o mesleği öğrenmeye gitmezler. Doktorların bizi o konuda uzman olarak yetiştirmesini bekleyemeyiz. Eğer bu konuda uzman olmak istiyorsak, tıp fakülteleri bir başlangıç olabilir. Bizim doktordan beklediğimiz şey, öğrenmiş olduğu ve tatbik ettiği tecrübesinden, ücret karşılığı bir fayda görmektir. Peki, o insanlara canımızı emanet etmeye ne demeli?
Bu gibi güven duygusu, bazen sık sık duyduğumuz ve bildiğimiz gibi hayatımızı kaybetmek demekte olabilir. Risk faktörünün olduğunu zamanımızda artık kim bilmiyor? Elimizde başka daha iyi bir seçenek varsa, onu muhakkak kullanalım. Mesela ben Erdoğan Bey hükümeti zamanında sağlık problemlerimi genelde hep Türkiye’de hallediyorum. Ondan önce Türkiye bu konuda şimdiki Almanya’dan daha beterdi. Onların derdi ise vatan kurtarmak değil de paraydı, imkânsızlıklardı, düzendi. Ama seçeneğimiz ve bu gibi şeylerin üzerinde hâkimiyetimiz yok ise, boynumuzu bükmekten başka çaremiz var mı? Hem söz konusu olan sadece hayatımızı mı kaybetmek? Hangimiz bu dünyada ebedi yaşayacağız? Mademki ölüm sanki cebimizde zaten hazır ise, nasıl öleceğimizden ziyade, ne gibi bir hayat sürerek yaşadığımız daha önemli değil midir? Yaşarken nasıl ve neler yaptığımız, insanlarla olan ilişkilerimiz, Allah’a ve onun emirlerine karşı olan ilgimiz, onları uygulama arzumuz, işte asıl önemli olan şeyler bunlardır. Yoksa bir kaza, hastalık, ecel, umulmadık doğa felaketi sonucu ölmemiz o kadar önemli değildir. Kimse ölmek istemez, bunu Allah da biliyor ve insanlığın ölmesi O’nun amacı değil. (Vaiz 3:11) Bu yüzden de Allah her birimizi tekrar dirilteceğine dair de söz veriyor. (Daniel 12:2; Yuhanna 5:28-29; İsra, Sure 17:49-51; Hac, Sure 22:7)
Din adına, Allah’tan çok uzak bir eğitim vasıtasıyla insana kul olmak ve bu yolla ancak Allah’ın öfkesini kazanmak ve sonunda ölmek başka bir şey; bir doktora güvenmek, doktorun da hatası, tecrübesizliği veya vatan sevgisi yüzünden ameliyat masasında kalmak başka bir şey. Allah neye önem veriyor? Uzun yaşayanlara mı; kısa yaşayanlara mı? Yoksa bunlara hiç önem vermiyor mu? Mutlak yaşam ve ölüm zaten Allah’ın elinde olan şeyler değil midir? Bu yüzden, Allah bizim elimizde olmayan nedenlere değil, daha çok özgür irademiz vasıtasıyla bizim elimizde olan, düşündüğümüz, konuştuğumuz, yaptığımız şeylere ve yüreğimize bakıyor. Kısacası her meslekle ilgili az çok ilişkilerimiz vardır. Yine arabamız bozulduğunda tamirciye gitmekle, o tamircinin bizi bu konuda uzman olarak yetiştirmesini bekleyemeyiz. Fakat orada çalışan bir çırağın bunu beklemesi hakkıdır. O çırak o meslek dalında uzman olmak için oraya girmiştir. Fakat bir müşterinin beklentisi farklıdır. Amaç zaten müşterileri değil, eğitimimiz altında olan kişileri uzman yapmaktır.
Peki, bir dine ait kişi o dinden ne bekleyebilir? O girdiği kuruluşun kendisini Allah konusunda birer öğretmen, uzman yapmasını değil mi? Yoksa o dindarlar bir müşteri gibi, sadece ziyaret amacıyla mı oraya girip çıkıyor? Uzman yapmak her meslek dalı için geçerliyken, dini konuda neden yanlış olsun? Hem ille de her uzman olacak kişinin para mı kazanması gerekir? Dini kuruluşların görevi de üyelerinin kendi adına, Allah hakkında doğru kararlar verebilecek bilgiye, yeteneklere ve tecrübeye sahip olmasını neden amaç edinmesin? Yoksa din demek, her Cuma yat yat kalk demek değildir ki! Her pazar kilise çanıyla ilahi okumaya gitmek demek de değildir! Toplantılarda Allah adına imiş gibi boş vaazlar veren o kadar çok kuruluşlar, organizasyonlar var ki. İnsanlar artık dinlemekten, yoruldu, bıktı, kulakları ağırlaştı ve kustular. Bu yüzden gerçeği bile duyamaz oldular. Amaç zaten onları sağar yapmak, gerçeği duymamalarını sağlamak ve insanları bıktırıp, Allah’a ait her şeyden nefret ettirmekti. Şeytan bunu amaçladı. Bu yüzden İncil’in en son kitabı olan Vahiyde, bütün bu dinlerin hepsinin bir günde yok olacağına dair peygamberlik var. (Vahiy 17. ve 18. bölümlerin tümü) Sözü geçen Babil, bütün dinleri sembolize ediyor. Okuyunca zaten özelliklerinden anlaşılıyor. Gelin sesi, güvey sesi demekle, yine dini kuruluşlar kastediliyor. Genelde Hıristiyanlar kiliselerde evlenirler. İslam âleminin yöntemi farklı gibi gözükse de onlar da dini nikâha önem verirler. Bu ayetler ile o yerler kast ediliyor.) Bu dünyanın tüm dinlerinin kirli çamaşırlarının bir bir sahneleneceği zaman çok yakındır. Aynı zamanda bu Allah’ın da iradesidir. Bakın tüm bu peygamberlikler gerçekleştiğinde, o milletlere, dinlere karşı olan Allah’ın sözleri ne kadar yerindedir:
Ve eğer yüreğinde: “Niçin bunlar başıma geldi?” dersen; fesadının çokluğundan eteklerin açıldı ve topukların zorlandı. Habeş kendi derisini yahut kaplan kendi beneklerini değiştirebilir mi? O zaman kötülük etmeğe alışmış olan sizler de iyilik edebilirsiniz. Bundan ötürü onları çöl yeli ile götürülen saman ufağı gibi dağıtacağım. Sana düşen kura, benim sana ölçtüğüm pay budur, Rab diyor; çünkü beni unuttun, ve yalana güvendin. Bundan ötürü Ben de senin yüzüne eteklerini kaldıracağım ve ayıbın görünecek. Yeremya 13:22-26
Bütün bunlar yeryüzündeki dinlerin başına gelecek. Eğer bir zamanlar Allah “kendi kavmim” dediği İsrail’i ve yaptırtmış olduğu Mabedi esirgemedi ise, tüm bu çirkin ve kötülüklerinden ötürü zamanımız dinlerini neden esirgesin? Ayrıca onları hiç seçmedi de. Allah seçtiğini söylediği milleti ve ibadet yerini kökünden söküp, günahları yüzünden yok ediyor ise, seçmediğinin günahına karşılık ne yapmaz?
Gün gelip bu peygamberlikler gerçekleştiği zaman, bunu gören o çok yıllarını vermiş olan fanatik dindarlar, inanıyorum ki Allah adına olan her şeyden nefret edecekler. Kandırılmış, aldatılmış, çalınmış hisleriyle dolarak “neden ben bunlara eşek oldum” diyerek dövüneceklerdir. Bu insanların hayal kırıklığını, nefretini sanki ben şimdiden görüyor gibiyim. Şeytanın bu dinlerle olan amacı da zaten buydu. İnsanları Allah adına imiş gibi kendine çekti, ta ki insanları Allah’a düşman etsin. Her biri sahte paralar gibi. Bazıları öyle basılmış ki, hakikisinden ayırt etmek çok ama çok yıllar süren bilgiyi ve araştırmayı gerektiriyor.
Çok insan da: “Ben dinimden beni uzman falan yapmasını beklemediğim gibi, istemiyorum da” diyecektir. Özgürlük demek, karar vermeyi bilmek, dolayısıyla da sorumluluk demektir. Çok insan da bunun bilincindedir. Bu yüzden insanlar sorumluluktan kaçıp, özgürlüğü bir yük gibi görüyorlar. Ayrıca alınan yanlış kararların sonucunda, bu bedeli kim ödeyecek korkusu da var. Âdem ve Havva durumunda gördük; hiç biri suçu üzerine almak istemedi. Sonunda suçu aslında konuşamayan bir hayvanın, yılanın üstüne attılar. Bununla Şeytanı kastettiklerini de biliyoruz. Çünkü Şeytanın varlığını biliyorlardı. (Tekvin-Yaratılış 3’üncü bölüm; Araf, sure7:22) Bizler istediğimiz kadar sorumluluktan kaçacağız, bedelini ödemek istemiyoruz diye, eşek bile olmaya katlanalım. Sanki bizim sırtımıza binenin daima doğru kararlar mı alacağını sanıyoruz? Onlar hakkında, en iyi niyetle düşünecek olsak bile, bu mümkün değildir. Biz ne kadar hatalıysak, onlar da üç aşağı beş yukarı hatalıdırlar. Bizi bizden hangi insan daha iyi tanıyıp, bizim hakkımızda daha iyi kararlar verebilir? Anlatmak istediğim de başından beri bu ya. Bütün bu dinler ve dinciler kimlerin sayesinde yaşıyor? Bizlerin değil mi? Kimlerin arzu ve isteklerine göre çalışıyor? Yine en sonunda bizlerin değil mi? Hiç kimse dilenciye para atmazsa, memlekette dilenci mi kalır? Biz onlara eşek olmazsak, insanların sırtına binen de kalmaz. Unutmayın, sırta binenin suçu ne kadar büyükse, kendini eşek yapan da aynı derecede suçlu tutulacaktır. “Ben itaat ettim, kandırıldım, hata yapmaktan korktum” gibi bahanelere Allah ne diyecek sanıyorsunuz? Savaş sonrası yapılan mahkemelerde: “Biz emir kuluyduk, yoksa öldürülecektik” diyen savunmalarına karşılık hâkimlerin verdikleri ölüm kararlarını okuduk ve adil de bulduk.
Konuyla ilgili bir keresinde İsa şu örneği veriyor. Göksel egemenliği almak için giderken, kölelerine malını emanet eden bir adama benzetiyor. Hepsi o malla iş, ticaret yapıp kendisine verileni daha da çoğaltmış. Yalnız içlerinden biri korkup o parayı toprağa gömmüş. Sonra da hesap sormaya gelen efendisine şöyle cevap vermiş:
Sonra bir talant alan geldi, “Efendimiz” dedi, “senin sert bir adam olduğunu biliyordum. Ekmediğin yerden biçer, harman savurmadığın yerden devşirirsin. Bu nedenle korktum, gidip senin verdiğin talantı toprağa gömdüm. İşte, al paranı!” Efendisi ona şu karşılığı verdi: “kötü ve tembel köle! Ekmediğim yerden biçtiğimi, harman savurmadığım yerden devşirdiğimi bildiğine göre paramı faize vermeliydin. Ben de geldiğimde onu faiziyle geri alırdım…Haydi, elindeki talantı alın, on talantı olana verin! Çünkü kimde varsa ona daha çok verilecek, ve o bolluk içinde olacak. Ama kimde yoksa, kendisinde olan da elinden alınacak. Şu yararsız köleyi dışarıya, karanlığa atın. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır”. Matta 25:24-30
Burada kastedilen şey, sahip olduğumuz ruhi zenginlik ile neler yaptığımızdır. Bildiğimiz, gördüğümüz gerçeklere karşı tepkimiz nedir. Gördüğümüz, öğrendiğimiz, bildiğimiz şeyleri korkarak saklayıp gömüyor isek, sonumuz da bu tembel ve kötü köle benzetmesinde olduğu gibi olacaktır.
Bizlerin ve bütün insanlığın bu konuda uzman olmasını isteyen, ya da bekleyen kim?
İncil’in İbranilere mektubunda, bu uzmanlık konusunun acaba ne kadar gerekli olduğu hakkında bakın Allah’ın Resulü ne yazıyor:
Şimdiye dek öğretmenler olmanız gerekirken, Tanrı sözlerinin temel ilkelerini size yeni baştan öğretecek birine ihtiyacınız var. Size yine süt gerekli, katı yiyecek değil! Sütle beslenen herkes bebektir ve doğruluk sözünde deneyimsizdir. Katı yiyecek, yetişkinler içindir; onlar duyularını iyi ile kötüyü ayırt etmek üzere alıştırmayla eğitilmiş kişilerdir. İbraniler 5:11-14
Demek ki Allah’ın insanlıktan istediği, her birinin bu konuda süte muhtaç bebek gibi kalması değil, tam tersine; alıştırılmış, eğitilmiş, iyi ile kötüyü ayırt etmede kararlar verebilecek uzmanlar olmasıdır. Bu ise keyfe kalmış, zevk, hobi gibi bir şey değildir. Her yaşayan insanın, en azından kendisi için mecburi görevidir. Nasıl ki ameliyat olmayı, dişçiye gitmeyi hobi gibi değil de gerekli görüyorsak, bu da en azından öyle görülmelidir. Fakat yapıp yapmamakta, öyle olup olmamakta serbestiz. Bedelini ise herkes bizzat kendi ödeyecektir.
Ayrıca yukarıdaki ayetlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, her iman eden insanın hedefi öğretmen olmak olmalıdır. Öyle olmadıkları için resul o kişileri küçümseyip, bir yerde de azarlıyor. Demek ki bizlere şimdiye kadar öğretildiği ve uygulandığı gibi, bu iş sadece papazların, hocaların, hahamların yönetim kurulunun, ihtiyarların görevidir ve de öyle kalmalıdır deme anlamı yanlış. Mukaddes Kitapta, “başınızda olan ihtiyarlara itaat edin” denmesi zamanla ilgili bir şeydir, daima değil. Kişinin bir gün gelip kendisi bu öğretilerin üzerinde olması beklenir. Hatta yeni Türkçe tercüme bir sonraki ayette şöyle diyor:
“…Mesih ile ilgili öğretileri aşarak, yetkinliğe doğru ilerleyelim. Tanrı izin verirse bunu yapacağız.” İbraniler 6:1-2-3. Eski Türkçe tercümede ise:
“Bunun için Mesih hakkında ilk talimi bırakmış olarak kemale doğru ilerleyelim…” İbraniler 6:1
Tüm bu yazılar açıkça bizlerin daima ilerlemesini teşvik edip, aynı zamanda da emirler verir.
Bir de dinci yöneticilerin en çok kullandıkları, eşek modelini desteklemek amacıyla ispatlamaya çalıştıkları o meşhur ayete gelelim:
Önderlerinizin sözünü dinleyin, onlara bağlı kalın. Çünkü onlar canlarınız için hesap verecek kişiler olarak sizi kollarlar. Onların sözünü dinleyin ki, görevlerini inleyerek değil- bunun size yararı olmaz- sevinçle yapsınlar. İbraniler 13:17
Burada kastedilen o önder olan kişileri her kesin kendi gönlünden gelerek seçtiği kesin. Otomatik olarak bir önderlik var olsaydı, en büyük suçu yine bu Yehova Şahitleri işlemiş olurdu. Çünkü onlar da bu yola başlamadan önce, her biri başka bir dinin önderliği altındaydılar. Fakat o önderlere başkaldırıp, isyan etmeleri, demek ki onları bir önder olarak kabul etmediklerini gösteriyor. Bu yanlış değildir. İsrail’de kâhinlerin zamanında, onların Allah’tan uzak öğreti ve yaşantılarından ötürü, birçok doğru kişilerin onlardan uzaklaştığını okuduk. Mesela peygamber Yeremya, Hezekiel, İşaya, İsa’nın zamanındaki resuller ve isimsiz on binlerce Mesih’e iman etmiş doğru kişiler, bu kâhinleri kendilerine önder yapmadıkları gibi, onları öyle de görmediler. Hem de bu kâhinlik görevi onlara bizzat Allah tarafından verilmiş olduğu halde. Ayrıca yasa; günahlı kâhin günahsız kâhin ayırımı yapılmasına dair halka bir yetki bile verdirtmiyordu. Bir gerçeği o zamanki İsrailliler de biliyordu. Sonunda en büyük ve itaat edilmesi gereken önder ancak Allah idi. O konuda dahi seçme hürriyetimiz var. Ya ölüm demek olan Şeytanın yolunda yürümeyi seçebiliriz; ya da hayat demek olan bizi yaratan ve sahibimiz, dolayısıyla da bizim üzerimizde hakkı ve otoritesi olan Allah’ı seçebiliriz.
Ayetin ikinci cümlesinde, “onlar canlarınız için hesap verecek kişiler olarak sizi kollarlar” ne anlamda anlaşılmalı? Çok kişi: “İşte bakın onlar bizim adımıza hesap verecekler” diyerek, kendi sorumluluğundan kurtulduğunu ve onlar ne derse yapmakla suçsuz tutulacaklarını sanırlar. Hâlbuki bu ayetler ile o üzerlerine önderlik görevi almış kişilerin sahip olduğu sorumluluk vurgulanıyor; bizlerin onlara karşı göstermemiz gereken kör bir itaati değil. Hem Mukaddes Kitap sadece önderlerinize değil, anne-babaya, yönetimlere de itaat edin demiyor mu? Tüm bu insanlar tabii ki almış oldukları, ya da istemeseler de sahip oldukları sorumluluk hakkında hesap vereceklerdir, bu kesin. Peki, ya biz? Bizden hesap sorulmayacak mı? Defalarca dediğim ve Kutsal Yazılardan ispatlamaya uğraştığım gibi, emir kulu olduğum için, itaat ettiğim için, korktuğum için, bilmediğim ve öğrenmediğim için, gibi bahaneler hiç kimseyi şimdiye kadar kurtarmadıysa, bizi de kurtarmayacaktır. Allah bu gibi özürleri kabul etmiyor diye, merhametsiz ve acımasız mı oluyor? Biz insanlar sahip olduğumuz adalete göre, karşımıza çıkan, anlamsız ve gaddarca asmış, kesmiş, işkence yapmış, insanların “ben emir kuluydum, mecburdum, korktum” demelerini kabul eder miyiz? Hitler’in askerlerini, subaylarını, doktorlarını, hâkimlerini Amerikalıların kurduğu o savaş sonrası mahkemelerde, bu gibi özürler vasıtasıyla kurtulamadıklarını bildiren kararlarını ne gözle gördük? Aslında hepimiz de onayladık ve “adil kararlardı” dedik, hatta verilen cezaları az bile bulduk. Biz insanlar böyle adil isek, bu adalete ters davranan yine bizleri, en azından kendi adaletimize göre Allah yargılamayacak mı sanırsınız? Kesinlikle yargılayacaktır. Hem de başkalarından değil, kendi ağzımızdan çıkan sözlere göre yargılayacağından da emin olabilirsiniz. (Matta 7:2; Markos 4:24)
Gelelim canlarımızı kollayan o önderlere! Birincisi onlar bu görevlerini kötüye kullandılar. Onların görevlerini kötüye kullanmasından dolayı ben onların emri altına girmeyip, onlara karşı itaatsiz olduysam, acaba bu kimin suçudur? Mukaddes Yazılarda geçen bu gibi sözlerin, kendilerine kayıtsız şartsız uygulanmasından yana olan binlerce din var. Bunlardan hangi birine itaat ve sadakat gösterelim? Ben böyle ayetleri kendilerine uygulanmasını isteyen dinlere: “Siz bu emirleri neden uygulamadınız da bulunduğunuz kiliseyi, camiyi, tapınağı, bırakıp, bir de onlara düşman oldunuz? Şimdi ise içinden çıktığınız o dinlerdeki, kendinize benzeyen o sahtekârlar gibi utanmadan aynı şeyleri mi isteyip savunuyorsunuz?” diyorum. Bundan dolayı eğer onların önderlerini önder saymayıp, o toplantıları terk ettiysek, dediğim gibi; bunu yazan resullerin kendileri de bulundukları o dinlerini terk etmişlerdi de ondan biz de aynısını yapıyoruz. Demek ki bu insanlar doğruluğa, adalete, gerçeğin bilgisine susamış olarak onların içinden çıktılar. Bunu yapmakla da onlar ancak Allah’ı memnun etmiş oldular. İnat edip, zorla, isteksiz bir biçimde o toplantılara katılmakla, sanki bir dilenciye sadaka atar gibi ibadet ettiğimizi, bir doğruluğa büründüğümüzü sanıyorsak, yanılıyoruz. Bütün dünyanın karşı geldiğimiz dinleri de onların üyeleri de böyle yapmıyorlar mı? Her birinin din ile Allah ile doğruluk, adalet, komşu sevgisi gibi özelliklerle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı halde. Hâlâ, onların arada bir de olsa sanki Allah’a sadaka veriyormuş gibi oraları ziyaret etmelerini Allah ne gözle görüyor ise, bunları yapanlara da o gözle bakacaktır. Kendimizi kandırmayalım. Ayrıca kaldı ki dinlerin insanlardan beklediği böyle kör bir itaate Allah müsaade eder mi? (Resullerin-Elçilerin işleri 4:17-20) Bakın, aslında İncil bu konuda açıkça önder olarak kimi tanımamız gerektiği hakkında neler yazıyor:
„Ama şunu da bilmenizi isterim: Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrı’dır.” 1.Korintliler 11:3
Bu ayetten de hiç şüphe götürmez bir biçimde anlayacağımız gibi, erkeğin başı bir kilise, bir organizasyon, bir camii, bir sinagog ya da başka bir dini topluluğun olduğu kastedilmeden, bu izzetin sadece Mesih’e, dolayısıyla da Allah’a verilmesi gerektiği vurgulanıyor. Hâlbuki bu kuruluşlar tam bu ayete zıt olarak verdikleri öğreti, eğitim ve mesajlarıyla, üyelerini baskıyla kendilerini Mesih yerine önder tanımaya zorlamakla, Allah’ın emrine tam ters bir duruş almış durumdalar. Bunlara inatla itaat edenler, Allah’ın Mesih’i yerine onlar kendi heves ve kafalarına göre başlarına böyle önder ve öğretmenler toplamakla, açıkça Mesih’i ret etmiş oluyorlar. O kuruluşların kendilerini harfi anlamda Mesih yapmalarını beklemeyelim. O kadar da aptal değiller. Bunları onların işlerine ve sözlerine bakarak yazıyorum. Her erkeğin başını onlar Mesih’tir diye mi öğretiyorlar, yoksa önce kendileridir diye mi, hatta zorlayarak?!
İsa da dedi: Sakın saptırılmayasınız; zira birçokları: Ben oyum, ve: Vakit yakındır, diye benim ismimle geleceklerdir; onların arkasından gitmeyin. (Luka21:8) Bundan daha açık bir uyarı acaba nasıl olur?
Şahitlerin kendileri demiyor mu, “Seçimlerde oy kullanmak demek, bizim başımıza atanmış olan Mesih’in krallığını hiçe saymış olmak demektir” diye! Mademki onlar bu dünyanın politikasına karışmayı, Allah’ın atadığı Mesih’in yerine başka insanlardan medet ummayı yanlış olarak görüyorlar ise ki, bu düşünce ve inanca tümüyle ben de katılıyorum; peki onların başlarındaki yönetim kuruluna, başkanlarına ve daha hangi etikete bürünmüş iseler onlara karşı kayıtsız şartsız bir itaat göstermelerine ne denmeli? Hiç olmazsa öbürleri kendi seçtiğine yarım yamalak itaat ediyor; bunlar ise kayıtsız şartsız itaat ettikleri o insanları seçemiyorlar bile.
„Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir müjdeye böylesine çarçabuk dönmenize şaşıyorum. Gerçekte başka bir müjde (İncil) yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in Müjdesini çarpıtmak isteyenler vardır. İster biz, ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Tanrı’nın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih’in kulu olmazdım.” Galatyalılar 1:6-10
Bu ayetler ışığında Tanrı’yı, Mesih’i yanlış tanıtan tüm yeryüzündeki dinler, öğretileri ve uygulamalarıyla lanet altında değil midirler?
Bütün bu ikiyüzlülüğü, okuduğumuz ayetlerin ve gerçeklerin ışığında, en çalışkanları dediğimiz, her biri eğitilmiş robotlar olan Yehova Şahitlerinde görmemiz çok normaldir. Onların sizler ile ilişkisinde, ellerindeki Mukaddes Kitaptan yerler açmaları, her istekli insanın üç ila 6 ay içerisinde erişebileceği bir noktadır. Daha sonraki yıllarda öğrendikleri o bilgide, aynı altı aylık bir bebek gibi kalırlar. Bilgide daha fazla istekli olanları belki bir-iki- üç yaşına kadar gelebilir. Fakat bundan sonrada en fazla öyle kalmaları, ilerlememeleri için baskı bile yapılır. O kişinin durduğu yerde kalması, kımıldayamaması için zaten yoğun bir program vardır. Bu programlar dışardan bakan için çok iyi bir eğitim ve ilerleme gibi gözükür. Fakat yıllarca içinde olanlarının bildiği gerçekte, hep aynı teranenin dönüp durduğudur. Yoğun bir program sayesinde kişilerin şahsen araştırmasına, düşünmesine engel olunması amaçlanır. Asıl amaç organizasyona köle yetiştirmektir, ona bağımlı yapmaktır. Her biri sağını ve solunu seçemeyip, daima bunlara muhtaç bir şekilde yaşamalıdır. Kendi kendine karar vermek, hürriyet, tek başına düşünmek gibi kavramlar onlara göre Şeytandan kaynaklanıyordur. Bu yüzden de ruhen ayakta duranın ayaklarını kırıp, eline koltuk değnekleri verirler. “O değnekleri de ancak bizim dediğimizi yaparsan kullanmana müsaade ederiz” diyerek. Hayır diyenin elinden o bastonları da çekip alırlar. Kişinin kırılan ayaklarıyla kastettiğim şey, insanın değerli ve muhakkak geliştirmesi gereken özelliği, karar verme yeteneğidir. Bu da dünyamızda zaten çok zor elde edilen bir özelliktir. Bunlar çocukluktan beri zar zor gelişmiş olan bu özelliği de yok etmekle, kişiyi ruhen topal ve sakat bırakırlar. Koltuklarına verdikleri değnek de, ancak o topluluğun içinde yaşamana müsaadedir. Bu da tüm çevrendekilerle ilişkini yok etmekle başarılır. Her kendilerine hayır deyip onlara katılmayan insanlar, dünyevi ve Şeytandandırlar. O yoğun programın içine bir girildi mi, etrafında başkalarına vaktin dahi olmaz. Onlar eline geçirdiklerini yavaş yavaş, kişi farkına bile varmadan, örümcek ağına tutulmuş bir sinek gibi yıllarca, bir ömür boyu kanını emmek, içini boşaltıp, en sonunda da posasını dışarı atmak hedefindedirler. İçlerinden hiç kimsenin en basit bir konu hakkında dahi kendilerini kritize etmelerine müsaade ve tahammül etmezler. Başımdan geçen bir olayı anlatayım da kendi başına karar veremeyen insanların ne hale gelebileceğini sizler düşünüp, yine kendiniz karar verin.
Yanılmıyorsam bu kitabı yazmaya başlamadan üç-dört sene önce olacak, bir gün kapımız çalındı. Hava bahardan yaza geçtiğimiz zamandı. İki şahit kapı kapı vaaz etme işindeler. İkisi de yaşlıca adamlar. Tahminen 60 ve biraz üzeri gibi. Ben bunları eve davet ettim. Benim kim ve ne olduğumu bilmiyorlar. Ben zaten bir şey değilim de ancak Şahitler arasındaki iletişim ve dedikodu korkunçtur. Bunların benim hakkımda bilgileri olsaydı, kapımı bile çalmazlardı, onu vurgulamak istedim. Başka bir dilde, başka bir bölge toplantısına ait olduklarından olacak, bu yüzden beni tanımıyorlardı. Bu durumu ben fark ettim ve de böyle ön yargısız bir ortamda konuşmak, sohbet etmek çok daha zevkli ve bina edici olur diye düşündüm. Ben ne bildiğimi, onları tanıdığımı, yıllarca toplantılara gittiğimi, sonunda beni aralarından uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptıklarını falan anlatmadım. Bunlar Allah hakkındaki bilgilerini anlatmaya başladılar. Ben konuyu belli başlı sorularda tutmak istedim. Bildiğim bir gerçeği bunlar üzerinde yine gördüm. Bu insanlar ki biri yaklaşık 40 yıldır şahitmiş ama kendi dinlerinin temel konularda dahi ne öğrettiğini bilemiyorlardı. Biliyorsa da zamanla unutmuştu. Hâlbuki bazı konular çok önemli olup, pek de öyle kolayca yutulacak cinsten değildi. Ben düşündüm ve içimden şöyle bir plan yaptım. Şimdi ben bu adamlara ne dersem diyeyim, bu onların organizasyonlarının öğretileriyle çatışıyorsa, bunlar o konuyu bilsin bilmesin, anlasın anlamsın, otomatik olarak organizasyonun öğretisini savunacaklardı. Ben de işi tam ters yaparım ve öyle anlatırım dedim. Yani onların organizasyonun öğretisini kendi inancım, düşüncemmiş gibi savunup, benim Mukaddes Kitaptan ve Kurandan öğrendiğim bilgiyi de sanki organizasyonları öğretiyormuş da ben de bir türlü anlayamıyormuşum, karşı geliyormuşum gibi bir tiyatro oynayacaktım. Konunun temeli de Allah’ın geleceği görüp görmediği hakkındaydı. Şahitlerin organizasyonları bunu reddeder. Geçen konulardan hatırladıysanız, Bernd’in bu konudaki mektubunu olduğu gibi yayınlamıştım. Hatta bu konu yüzünden de bilindiği gibi Bernd’i sonunda aralarından da attılar. Evet, gelelim bizim eve gelen biraderlere! Ben onlara sorumu sormaya başladım. Olduğu gibi Şahitlerin inançları ve öğretileri olan şeyi savunmaya başlayarak anlatıyordum. Daha başında, “Allah her şeyi görür mü?” diye sormama karşılık onlar, “tabii görür” demişlerdi. Onların bu tabii olan düşüncelerini Şahitlerin öğretileriyle çürütmeye çalışacaktım. Fakat bunlar savunduğum konuyu benim kendi düşüncem sandılar. Hayret edeceğim sözler duyuyordum. Bu adamların ikisi de aslında benim gerçekten inandığım şeyleri savunmaya başladılar. Ben içimden çok memnun bir şekilde, belli etmeden onlara karşıymışım gibi dinliyordum. Şahitlerin bu konudaki yazılarından, onların en iyi kozlarını da kullanarak ben bunlara hâlâ karşı gelmekte direttim. İkisi de aynı benim yıllarca yaptığım gibi, hem de Mukaddes Kitaptan ispatlar ile bana Allah’ın her şeyi önceden gördüğünü anlatmaya çalıştılar. Ben bu iki garibana o kadar acıdım ki. Çünkü bu adamlar tabiatıyla, ellerindeki okumuş oldukları o kitaptan başka bir mesaj anlamı çıkaramıyorlardı. Aynı benim gibi. Fakat ait oldukları organizasyonlarının bozuk ruhları, tutum ve davranışları yüzünden, bu gerçek saptırılıyordu. O sapık ve içinden çıkılamaz mantıktaki öğretileri de bu yüzden kaynaklanıyordu. Ben ikisine de şöyle bakıp: “Sıkı durun ama bana da lütfen kızmayın” dedim. Çünkü yapmış olduğum şey bana göre bir yerde dürüst değildi, ama onların ne durumda olduklarını anlatmak için de başka bir çare düşünememiştim. Bu benim için en iyi ve açık bir ispat yöntemiydi. Yoksa şahsen o adamlarla alay etmek, onları küçültmek aklımın en küçücük bir yerinden geçtiyse, bu konuda Allah’ın bana hükmedeceğine ve yine kimseye yalan da söylemeye bir borcum olmadığına inanıyorum.
“Evet, sizlerin tüm bu anlattıklarınıza ben de aynen öyle inanıyorum” dedim. “O zaman problem kalmadı” dediler ama şaşkın ve bu adam da ne demek istiyor gibisinden yüzüme de bakarak. “Benim için problem yok da sizler bu şekilde inandığınızı, o gittiğiniz, yıllarca bir arada olduğunuz toplantılarda falan anlatırsanız, sizlerin problemi olup, gerekirse de bu yüzden bunlar sizleri aralarından atarlar, bunu da bilin” dedim. İkisi de inanmadan güldü. Benim onlara savunduğum, kendilerinin de karşı geldikleri şeyin kendi organizasyonlarının öğretileri olduğuna inanamadılar. Ele aldığım bu konu, Almancası «Unterredungen» Türkçesi de «Mukaddes Kitap sohbet konuları» kitabında geçiyordu. Bu konu Şahitlerin çıkardığı kahverengi küçük bir kitapçıkta, Âdem ve Havva ile ilgili konunun altında işlenir. Açıp önlerine koydum. İkisi de şöyle bir bakıp, sonra birbirlerine baktılar. Ben durumu kurtarmaya başladım. “Benim de kendilerinin anlattığı gibi inandığım ve buna benzer birçok konularında olması nedeniyle hiçbir zaman Şahitlerden biri olmadığımı ve bu sizlerle konuştuğum konularla ilgili benimle konuşanları aralarından attıklarını” söyledim. Bu garibanlar kızardı bozardı ama bir türlü de böyle, tam benim anlattığım gibi bir şeyin de olabileceğine inanamıyorlardı. Biri: “Bizim bu konularda o kadar bilgimiz yok, ben yanıma birini alıp tekrar gelebilir miyiz?” dedi. Altmış yaşın üstünde, kırk seneye yakın Şahitler ile beraber, “bu konuda” dediği konu, Allah’ın geleceği daima görmesiyle ilgili ama yeterli bilgisi olmadığını vurguluyordu. Hâlbuki ben Şahitlerin yayınlarını gösterene kadar, onun bu konudaki bilgisi yeterde artardı bile. Fakat o insanların sahip oldukları bu gerçeklere ağızlarını kapatan şey organizasyonun baskısıydı. Bu durumu tabii ki organizasyonları sevinçle selamlıyor. Onlar ne kadar bilgisiz ve cahil kalıp, gerçeklere de ağızlarını kaparlar ise, bunlar sahnede o kadar daha rahat dans edip, meydanda da atlarını daha serbest koşturacaklar demektir. Ben “gelin tabii” dedim, ne diyeyim! Gün yapıp, randevulaştık.
Bu sefer o şakacı olan, karısı yıllardır ama kendisi üç beş yıldır Şahit olmuş adam yoktu. O kırk seneye yakın Şahit olan birader, söylediği günde, yanında bilgili dediği biriyle geldi. Uzun boylu, o da onların yaşında, kendini beğenmişin biri. İçeri alıp, oturduk. Bu devamlı konuşuyor ve beni hiç konuşturmuyordu. Ama öyle mübalağa değil bu söylediğim. Hâlbuki yanındaki de benim konuşmamı, o beraber konuştuğumuz konuyu açmamı istiyor ama mümkün değil. Ben bu adamla bunun imkânsız olduğunu anladım. O uzun konuyu açacağıma ben önce en basit bir konu üzerinde durmayı amaçladım. O da bunların iki büyük ciltten oluşan, Almancası ‘Einsichten’ kitabının ikinci cildinde, ‘Nebukadnessar’ ismi altında sayfa 442 de, sol paragrafın en altındaki konuda işleniyor. Orada, Mukaddes Kitapta Daniel kitabının hemen 2.bölümünün birinci ayetinde: “Nebukadnessar’ın ikinci yılında” diye geçen yeri bunlar, “büyük ihtimalle yirminci yılı olması gerekir” diyerek, öğretileriyle Mukaddes Kitabın bu konuda yanlış yazıldığını vurgulamak isterler. Hâlbuki tüm tercümelerde, kendi Mukaddes Kitap tercümelerinde bile, her dilde bu ayet «ikinci yılı» diye geçer. Bu konuyu ise ispatlamak çok kolaydı. Mukaddes Kitaptaki bu gerçeği destekleyen başka bir sürü ayetler var. Hatta ben bu konunun kronolojik cetvelini çıkarıp, Internet sayfalarında, http://mesias.de kronoloji linki altında yayınladım. Bu adam ise hep kendi konuşuyor ve benim bildiğim, Şahitlerden yıllarca dinlemekten kustuğum aynı konuları noktasız anlatıyordu. Ben bunları biliyorum, istersen bana beş dakika, ama harfi beş dakika müsaade et ben de konuşayım dedikçe bu: “Yok biz zaten şimdi gideceğiz, başka zaman gelince” diyor. Ben saate bakıyorum, aradan bir- bir buçuk saat daha geçiyor, bu yine çene halinde, Şahitlerin çıkardıkları, Gözcü Kulesi yayını gibi bir adam. Bu dergileri ilk okuyan belki heyecanlanır da, yıllarca aynı şeyi duyan için, korkunç sıkıcı ve uyku verici konulardır. Ben belki en az beş kere, “lütfen beş dakika ver, ben konuşayım, bak sen geldiğinden beri biz gideceğiz diyorsun, altı buçuk saat geçti, bir beş dakika bile vermezsen, buna sohbet falan denmez ki” dedim. Hem yüzsüz hem de çok pişkin biriydi. Ayrıca bir o kadar da kendini beğenmiş. Hatta tam beş dakika olacağına inansınlar diye, “süreölçer saati var, onu da getireyim ve beş dakika dolunca susacağım” dememe rağmen yok, olmadı. “Biz yine geleceğiz” diyor.
Bu adam yıllarca başka ülkelerde misyonerlik yapmış. Toplantılarında belli ki bu en büyük ve saygıdeğer biri! O gariban eşeklere kök söktürdüğünü de tahmin edebiliyordum. Anlamak için peygamber olmak gerekmezdi. O yanındaki bize ilk gelen gariban da küçüldükçe küçüldü, ezildi büzüldü, masanın önünde yüzü kıpkırmızı pancar gibi oldu. Sıkıldığı belliydi. Bir de o benim gibi özgür de değil. Ben de sözüm ona özgürüm, ayıp olmasın diye o çene makinesini altı buçuk saat dinlemiştim! Benim yaşımda o zaman kırk, öyle on yaşında falan değilim. Gerçi on yaşındaki çocuk hiç tahammül etmez ya neyse. Yine bunlar bir randevu yapıp, benimle bir kitapçık hakkında araştırma yapmak amacında olduklarını söylediler. “Yalnız beni beş dakika dinlemezseniz ben hiç bir şey yapmam” dedim. Ne yapayım, adamlar saat dolduracak, rapor yazacak, rahat ve temiz bir ortamda vaaz ettim diyecek. Hem de kaç saat! Bizim evde de saat doldurmaya Şahitler çok bayılır. Gerçi benim de bir aptallık sınırım vardır. O aşılınca, bu sefer insanlar benden nefret ediyorlar!
Neyse bunlar o gün geldi. Sabahın da saat sekiz, sekiz buçuğunda. O beyefendi öyle istedi! Sanki fabrikada vardiya değiştireceğiz. Ben de bir gün önce hazırlığımı yaptım, söylediği mecmuayı buldum ve özellikle yukarıdaki odada bırakıp aşağıya indim. Evimiz içerden çıkmalı, küçük iki katlı tip bir ev. Kronometre saatini de masanın üstüne koydum. Çaylarını, kahvelerini, sularını da hazırladım ki devamlı kalkmam gerekmesin. Masaya oturduk, bu yine başladı konuşmaya. “Aman!” dedim “şu geçen seferki altı buçuk saatte bana bir beş dakika vermemiştin, yine aynı şey olmasın” diyerek, utanarak da espri şeklinde hatırlatıyorum. Onun yamukluğunu, saygısızlığını hatırlatmaya ben utanıyorum! “Sen neyi ispatlayacaksın” dedi. “Sizlerin yapmış olduğu çok basit bir hatayı” dedim. Gel istersen soruşturmaya girmeden, bu konuda istediğim şu beş dakikayı ver artık” dedim. Anladım ki bu sefer de sırf kendini dinletecek. Gerçekten de bu adamlar eşek arıyor, insan değil. Tamam dedi, demek zorunda kaldı. Yanındaki de “ne olur o Âdem ve Allah’ın geleceği bilme konusunu aç” diyor. Ben o konuyu beş dakikaya sığdıramayacağımı bildiğim gibi, bu konudan ona bahsettikleri de kesin. Saçmalayıp konuyu dağıtacak ve bizim iş suya düşecek. Bir de yanındaki o 60 yaşındaki çocuğun Allah’ın geleceği görmeyle ilgili konudaki bilgisini alt üst edecek! En önce bunun önüne basit bir matematik konusunu süreyim, bakalım ne yapacak dedim. Çünkü bu iki yıl mı, yirmi yıl mı konusu, her rakam saymayı ve birazcık da toplama çıkarma yapmayı bilen ilkokul çocuğunun anlayıp çözebileceği gibi bir konuydu. Ben bu adamın tepkisini görmek istiyordum. Daha doğrusu yanındakine onun tepkisini göstermek niyetindeyim. Önceleri konuşmam için “saat tutmak falan saçmalık” dediyse de ben konuşmaya başlayınca, “süreölçer saatini de çalıştır” demez mi! Nefes aldırmadan bir kerede altı saatten fazla konuşan bu adam, karşısındakinin beş dakikalık konuşmasında süreölçer saatinin çalışmasını istiyor! İstesin, teklifi bilerek yapan benim. Saati çalıştırıp ben Mukaddes Kitapta yazılı olan bu iki yılın doğru olup, Şahitlerin şüphe uyandırdıkları gibi yirmi yıl olamayacağını ayetlerle açarak gösterdim. Beş dakika sonra “sorunuz varsa tabii bu ayrı bir zaman tutar” dedim. Bizim savaşımıza bakın! Beş dakika bile konuşup, onun üstüne çıkmak gerekirse de uzun uzun müsaadeler almam gerekiyor. Hem de kendi evimde. Bu yolla uyguladıkları taktikle de sözüm ona bana «hakikati» öğretmeye uğraşıyorlar! Benim konuşmam bittikten sonra bu adam bir hiddetlendi bir hiddetlendi ki: “Sen kimsin de Mukaddes Kitabı anlayabilesin?” diye çıkışıyor. “Sen kimsen, ben de oyum” dedim. “Bunu anlaman için kim sana yetki veriyor” diye çıkışmaya devam etti. “Ben dahi anlayamam, ancak bizim organizasyonumuzdaki sadık ve basiretli köle anlar ve sadece onlar açıklama yetkisine sahiptir. Sen kimden aldın bu yetkiyi?” dedikçe, “Allah bu yetkiyi tüm insanlığa, kullarına veriyor, ayrıca Allah’ın sözü hiç kimsenin tekelinde olan bir şey değildir” diyorum. Ama artık benim de kafam attı ve: “Bak yanındaki şu adamı görüyor musun? Ondan çok şeyler öğrenebilirsin, mesela alçak gönüllüğü” dedim. O zaman yine o: “Senin daha ben içeri geldiğimde söylediğim kitabı masaya getirmediğinden, hazırlık yapmadığından, boş bir adam olduğunu anlamıştım” demez mi! Ben de: “Bak ben o kitabı yukarıda hazırladım ve gel istersen göstereyim, ama özellikle aşağıya indirmedim” dememi bile duymadan bu ayağa kalkmış gidecek, “neden sormuyorsun aşağıya getirmediğimi” diye de sormaya devam ettim. “Neden?” dedi. Çünkü senin kendini beğenmiş, hay Hitler gibi bir emir komutu meraklısı olduğunu fark ettiğim için, özellikle yapmadım bunu. Bak yanındaki birader efendilikle bir konu açmamı istiyor ki, ben sana bebekmişsin gibi süt vermeye çalıştım, sen onu dahi yutamıyorsun, öbür konuyu nasıl açayım, ya da anlatayım” diye de yanındakinin yüzüne baktım. O uzun boylu 60 yaşındaki çocuk “Ben bir daha buraya hiç gelmeyeceğim” diyerek kızıp gitti! Belli ki o 60’lık çocuğu küstürdüm. “Kendi gittiğin toplantıda herkesin gözünde ne kadar büyük olsan da bu kapıdan içeri girdin mi hepimiz insanız; sana katlanıp da yetki verenler düşünsün” demeden de duramadım. Bu fırladı gitti, ama o yanındaki garibanın zaten bacağından da özrü vardı, bir türlü ayakkabısını giyemiyor, yüzü kıpkırmızı, utanç içinde o da arkasından gitti. Elini sıktım, “şimdi benim ne demek istediğimi anladınız mı?” dedim. Ama o hiç konuşamıyordu bile. Kafasını çok hafif bir evet der gibi sallayıp gitti.
Bir zaman sonra bu ayağından özürlü olanı yine bana geldi. Ama sadece terasta oturup bir limonata içti. Hiç bu konulara girmedi. Ben de hiçbir şey olmamış gibi davrandım, o da. Çok kısa havadan, çiçeklerden, sudan konuştuk ve gitti. Bir daha onu hiç görmedim. Efendi bir insandı. Yanındaki terbiyesizin tarafında olmadığını, onu onaylamadığını mı belirtmek için belki de bana öyle kısa bir uğradı, bilinmez. Fakat o da kendini o organizasyondan kurtaramadı. Hâlbuki yanındaki o kendini beğenmiş olanı ne kadar terbiyeli ya da terbiyesiz biriydi bilmem, ama aslında o sadece organizasyonun kurallarını bilip, onları uyguluyordu. Öbürü ise kendi önceliklerini, insanlığını, sevgisini kullanmakla, bilmeden bu pislik olan organizasyonun ekmeğine ancak yağ sürüyordu. Bu organizasyonların ayakta durmasının en büyük nedeni de aralarında kölesi olmuş olan bu iyi niyetli, üstün nitelikler kullanan insanların varlığı sayesindedir. O kendini beğenmiş adam gibi eğer organizasyonun dediklerini tam ve noksansız yerine getirmek isterler ise, çok kısa bir zamanda hepsi de yok olur. Hâlbuki bu korkunç bir şey. Bu pisliğin farkında olan o kişiler, organizasyonun adına leke gelmesin diye onların değil de kendi vicdanlarından doğru bildikleri insani şeyleri yaparak, benim gibi insanları yalancı çıkartma uğraşı içindeler. Hâlbuki o kişilerin organizasyon ne diyor ise onu noksansız olarak yapmaları gerekmez mi? Oysa kendi inisiyatiflerini kullanarak, kötü olan bir şeye “iyidir bu” dedirtme uğraşı vermekle, onlar Allah’ın söylediği aynen şu kategoriye giriyorlar:
Kötüye iyi ve iyiye kötü diyenlerin; karanlığı ışık yerine ve ışığı karanlık yerine koyanların; acıyı tatlı yerine ve tatlıyı acı yerine koyanların vay başına. Kendi gözlerinde hikmetli olanların ve kendilerini bilge görenlerin vay başına! İşaya-Yeşaya 5:20-21
Bu anlattığım olay benim Şahitlerle olan binlerce sohbetlerimden sadece biriydi. Karımın adıyla Şahitlerin yönetim kuruluna gönderdiğimiz mektupta da başka yaşanmış bir olaydan bahsetmiştik. O yaşanmış örnek de Amerika’da bir toplantıda ihtiyarlar bir problemle karşı karşıya kalıyorlar ve bu konuda yönetim kurullarından yardım etmeleri için mektupla öğüt istiyorlar. Aralarından attıkları ama hâlâ toplantılara katılan bir kadının, o toplantıya katılmak için dik merdivenleri tek başına çıkarken, bebek arabasını tutup anneye yardım edip etmemekte karar veremeyip, Amerika’daki yönetim kuruluna: “Anneye yardım edelim mi etmeyelim mi?” diye soru soruyorlar! Dini organizasyonların yetişkin insanları ne hale getirdiğini siz düşünün. Böyle basit şeylerde dahi bu insanlar tek başlarına karar veremiyorlar! Çünkü verdirtmiyorlar. Bu mektubu da kitabımda yayınladım. «Organizasyona giden mektup» adı altında ilerdeki konularda okuyacaksınız.
Karar verme özelliği bizleri ayakta tutuyor ise, buna sahip olma arzusuna de karar vermeliyiz. Yani karar vermek için de karar vermemiz gerekiyor. Ruhi anlamda ayakta, kendi ayaklarımız üzerinde yaşamaya, yürümeye, koşmaya, gülüp eğlenmeye mi karar vereceğiz; yoksa yatalak, aynen bir kötürüm olmak için diretip, daima ayak kaslarımızı kullanmayıp, başkalarına muhtaç olmaya mı karar vereceğiz? Allah’a ait doğru bir iman konusunda bizim adımıza onlar mı yürüyecek, biz mi? Onlar yürüyebilirse bile, biz bastonlar ile onların arkasından nasıl koşacağız? Dini organizasyonlar senin hiçbir zaman gelişmeni istemezler ki. Organizasyon olarak onlar ancak kendilerini geliştirmek ister. Onlar için gelişmek demekte, önce kendi rahatları, sonra sayı, para, varlık, meşhur olmak demektir. İsa Mesih kendisine iman edenler hakkında, akıllıları ve akılsız olanları vurgulamak için, düğüne gelip damadı karşılamakta bekleyen insanlarla ilgili güzel bir örnek verdi. Hazırlıklı olanlar akıllı, hazırlık yapmayanlar ise akılsızdılar.
Bizi uyuşukluğa ve sonunda da bizleri bir hiç yapmaya uğraşan o dini organizasyonlardan, muhakkak uzaklaşalım. Karar verme özelliğimizi tekrar geliştirmeye, kendimizi buna hazırlamak üzere süratle eğitmeye başlayalım. İsa’nın meselinde anlattığı gibi, geç gelenler ise akılsızlardı, unutmayalım! (Matta 25:1-13’de geçen bu benzetmeyi lütfen yerinden okuyun.)
Sorumluluktan korkuyoruz diye başkalarının bizim zihnimize, imanımıza, yaşantı tarzımıza, harfi organlarımıza, kanımıza kadar hâkim olmasına mı müsaade edeceğiz? Hem de asılsız, sadece insan emirleri olan, Allah’tan uzak şeylerle. Hatta ısrarla bu organizasyonlara, dinlere, yöneticilere yetkiler verip, “artık bizim yerimize onlar kararlar verecek” diyerek, karar vermekten kurtulduğumuzu mu sanacağız? Evet, belki karar vermekten kurtulacağız, fakat bizim adımıza karar verenler, başımıza gelecek belalardan bizleri kurtarabilecek mi? Onun için ben bu «karar verme yeteneğini geliştirmeyi» çok ciddi olarak düşünmemiz gereken hayati konulardan biridir diyorum.
En başında da dediğim gibi, muhakkak hatalar da yapacağız. Bu bizim cesaretimizi kırmasın. Bir çocuk da yürümeye başladığı zaman, sayısız kere yere düşer de kalkar da. Bu yüzden biz ona yürümeyi yasaklar mıyız? Kaldı ki yetişkin bizler dahi, hâlâ hiç düşmüyor muyuz? Buluşlarından faydalandığımız nice bilim adamları, hatta o insanların ilkokuldaki öğretmenleri, bazılarının hakkında: “Sen hiçbir işe yaramazsın” diyerek okuldan kovdukları Edison bu konuda çok güzel bir örnektir. Kovdukları Edison’un bütün ömründe 3 aylık bir okul hayatı varmış. Herhalde Amerikalılar eğitim sistemlerine leke gelecek diye bu gerçeği devamlı gizliyorlar. Demiryollarına girdiği işte, yaptığı deneyler sonucunda kaldığı tren vagonunu havaya uçurunca, iş yerinden de kovulmuş. Fakat onlar yine de kararlı ve ne yaptığını bilen insanlardı. Onların cesaretini hiç bir şey kıramadı. İnsanlık onlar gibi insanların sayesinde harfi aydınlığa kavuştu. Böyle biri yaklaşık 1300 kadar patent bildirmiş. Bizler Edison’u sadece ampulü buldu diye biliriz. Hâlbuki kullandığımız telefondan, faksa, kameradan, ampule kadar yine yaklaşık 2000’e yakın öncülüğünü yaptığı değerli buluşları olan biri. Eğer onlar korkup, sorumluluktan kaçsaydılar, bu şeyleri yapabilirler miydi? Araştırdığı şeylere yasaklar koyulsaydı, engellenseydi, Edison gelişebilir miydi? Gelişse dahi, belki de yüzde birlik bir başarı elde etmesi dahi zor, hatta imkânsız olurdu. Ben binlerce tecrübelerden ve kişilerden birer tane örnek verdim. Bir de ruhi konularda, iman, Allah sevgisi, gerçeğin uğrunda ki, Şahitlerin ağzından düşmeyen, ağızlarına sakız yaptıkları “hakikat” yolunda yürüyen insanların örnekleri hakkında Mukaddes Kitapta bakın neler yazıyor:
Habil’in Tanrıya Kain’den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. Bu konuda iki kardeşte kendi adlarına kararlar vererek Allah’a bir şeyler sundular. Allah birininkini kabul edip, öbürününkine bakmadı. Çünkü onun işleri kötüydü.
İman sayesinde Nuh, henüz olmamış olaylarla ilgili olarak Tanrı tarafından uyarılınca, Tanrı korkusuyla ev halkının kurtuluşu için bir gemi yaptı. Bununla dünyayı yargıladı ve imana dayanan doğruluğun mirasçısı oldu. Sadece Allah’a güvendi ve bu yolda bütün yeryüzünde ailesiyle tek başınaydı. Karar verip itaat etti ve gemiyi yaptı.
İman sayesinde İbrahim miras alacağı yere gitmesi için çağırılınca, Tanrı’nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilmeden yola çıktı. O da karar vermek zorundaydı. Bu yolda, ailesi hariç tek başınaydı.
Bu kişilerin hepsi imanlı olarak öldüler. Vaat edilenlere kavuşamadılarsa da bunları uzaktan görüp selamladırlar, yeryüzünde yabancı ve konuk olduklarını açıkça kabul ettiler. Böyle konuşanlar bir vatan aradıklarını gösteriyorlar. Ayrıldıkları ülkeyi düşünselerdi, geri dönmeye fırsatları olurdu. Ama onlar daha iyisini, yani göksel olanı arzu ediyorlardı. Bunun için Tanrı onların Tanrısı olarak anılmaktan utanmıyor. Bu insanlar karar vermek zorundaydılar ve verdiler. Aldıkları kararlar ile Allah’ın kitaplarında bu takdir dolu sözlerle anılıyorlar.
İbrahim sınandığı zaman imanla İshak’ı kurban olarak sundu. Vaatleri almış olan İbrahim biricik oğlunu kurban etmek üzereydi. Oysa Tanrı ona, “senin soyun İshak’ta çağırılacaktır” demişti. İbrahim Tanrı’nın ölüleri bile diriltebileceğini düşündü; nitekim İshak’ı simgesel şekilde ölümden geri aldı. İbrahim bu kararları hiçbir organizasyon ve yönetici emri altında olmaksızın verdi. Evet, Allah emretti, o da bu emre uymaya karar verdi. Bazıları ise uymamaya karar veriyor. Allah çağırdı diye kimse O’na otomatik kurulu robotlar gibi gidiyor sanmayın. Allah daima insanların kendisine gelmeleri için özgür iradeleriyle kararlar vermelerini istiyor.
Musa doğduğu zaman annesiyle babası onu üç ay gizlediler. Çünkü çocuğun güzel olduğunu gördüler ve kralın fermanından korkmadılar. (Çünkü o zaman Mısır’da doğan İsrailli erkek çocuklar öldürülmeliydi) Bu karıkocanın da arkasında kimse yoktu. Ne kavmi İsrail ki onların çocukları da öldürülüyordu, kim kime ne diyebilirdi. Ne de başka bir organizasyon adına onlar bu cesareti gösterdiler. Bu sevgiden kaynaklanan cesarete bizzat kendileri karar verdi.
Daha ne diyeyim? Gidyon, Barak, Şimşon, Yiftah, Davud, Samuel ve peygamberlerle ilgili olanları anlatsam, zaman yetmeyecek. Bunlar iman sayesinde ülkeler ele geçirdiler, adaleti sağladılar, vaat edilenlere kavuştular, aslanların ağzını kapadılar. Kızgın ateşi söndürdüler, kılıcın ağzından kaçıp kurtuldular. Güçsüzlükle kuvvet buldular, savaşta güçlendiler, yabancı orduları bozguna uğrattılar. Kadınlar dirilen ölülerini geri aldılar. Başkalarıysa salıverilmeyi reddederek dirilip daha iyi bir yaşama kavuşma umuduyla işkencelere katlandılar. Daha başkaları alaya alınıp kamçılandı, hatta zincire vurulup hapsedildi. Taşlandılar, testereyle biçildiler, kılıçtan geçirilip öldürüldüler. Koyun postu, keçi derisi içinde dolaştılar, yoksulluk çektiler, sıkıntılara uğradılar, baskı gördüler. Dünya onlara layık değildi. Çöllerde, dağlarda, mağaralarda, yer altı oyuklarında dolanıp durdular. İman sayesinde bunların hepsi Tanrı’nın beğenisini kazandıkları halde, hiçbiri vaat edilene kavuşmadı. İman konusunda teşvik edici bütün yukarıdaki ayetler İncil’in İbraniler kitabının 11. bölümünden yer yer alınmıştır. İman etmeye de karar vermenin gerekli olduğunu vurgulamak için yazdım bunları. Ayetlerin tümünü sizler de yerinden açıp okuyabilirsiniz.
Tüm bu insanlar, Nuh, İbrahim, Musa, Davut, İsa, Muhammed ve adları geçen ve geçmeyen saymadığımız onca insanlar hep tek başlarına başladılar. Tek başlarına önce iman edip sonra da karar vermek zorundaydılar ve doğru kararlar verdiler. Çoğunluğa bakıp korkmadılar. Alay da edilse, işkence de edilse, kılıçta kovalasa, onlar iman edip, kararlılıkta sabit kaldılar. Onlar inatçı, söz dinlemeyen, her şeye karşı gelen, asi insanlar değildiler. Tam tersine Musa hakkındaki yazıda:
“Yeryüzünde yaşayan herkesten daha alçak gönüllüydü.” (Çölde sayım-Sayılar 12:3) diye bahseder. Bu insanlar tek başlarına başlattılar, karşı gelip, boyun eğmeyip ölüme dahi katlandılar ise, inatçı olduklarından değil, Yaratıcılarını, doğruluğu, adaleti, gerçeği sevdiklerinden dolayı, o yolda yürümeye KARAR VERDİKLERİ için öyle davrandılar. Ne mutlu onlara ne mutlu kendi ayakları üzerinde durmaya karar verenlere. Ne mutlu koyun misali alçak gönüllü kişilere. Ne mutlu eşeklikten, yük çekmekten, başkalarının pisliğini taşımaktan kurtulmaya karar verenlere. Ne mutlu gerçeği bilmekte ve o taşıdığı canın asıl sahibi olan Allah hakkında bilgi edinmede, yaşamda karar vermekte uzmanlığa, yetkinliğe, olgunluğa, kusursuzluğa doğru ilerlemeyi hedef edinmeye karar verenlere.
Atatürk’ün vatan millet uğrunda söylediği çok güzel, idealist sözleri vardır. Hatta bu sözler yalnız Türkiye’de değil, birçok ülkelerin ordularında teşvik olması için atasözü olarak duvarlarında yazılıdır demiştim. Dinciler Atatürk’ü hiç sevmez. Samimi, doğru, dürüst, idealist bir insan olduğu için mi, yoksa dinlere, dincilere karşı geldiği için mi? Ben bu konuların hiçbirine girmeden, konumuzla ilgili Atatürk’ün sözlerinden bir gerçeği vurgulamaya çalışacağım. Meşhur nutkunu hepimiz biliriz, ya da duyduk. Orada kısa olarak; bir ülkenin düşmanlar tarafından işgal edildiğinden, ordularının dağıtıldığından, silah ve gerekli her türlü malzemenin yok olduğundan, ülkenin tüm kuruluşlarına düşmanın hâkim olduğundan bahseder. Aslında insan bu nutku kendini vererek okuduğu ve anlamaya çalıştığı zaman içinden: “Hiçbir kurtuluş yolu kalmamış” der. Atatürk bunun böyle olduğunu bildiği için, teşvik edici, cesaretlendirici bir çözüm yolu gösteriyor. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek. Allah’ın bizlere verdiği özgür irade ki, bu karar vermeye bağlıdır, bu özelliğimizi kullanıp geliştirmek için elimizden geleni yapalım. Başkalarının üzerimize hâkim olmasını, yönetmesini, hatta bizleri öldürmesini bile engelleyemeyiz. Allah bazen o yönetimlere itaat dahi etmemiz gerektiğini söylüyor. Bütün bunlar bazen çok zor da olsa kabullenilebilir. Fakat imanımız, Allah’a olan sevgimiz, bu konuda yürüyeceğimiz yol hakkında karar vermek için, ne olursa olsun korkmayalım. Herkeste asil bir kan var mıdır yok mudur bilmiyorum, fakat bu karar verme konusunda muhtaç olduğumuz kudreti Allah her insanın yaratılışına vermiştir. Onu geliştirirsek, ancak o zaman doğru kararlar vermekteki ihtimalleri de yükseltmiş olacağız.
Uzman olmak istediğimiz bu konuda belkide çevremizde bizi eğitecek hiçbir önderi bulamayacağız, bu da bir gerçek. Benim sizlere, muhtaç olduğumuz kudretin yaratılışımızda var olduğunu söylerken, bir şeyler yapmamız gerektiğini vurguladım. Nasıl ki aldığımız besinleri enerjiye döndürmek bizim elimizde olan bir şey ise, bizde duran gücü, yetenekleri de ancak biz kullanarak açığa çıkarabiliriz. Ya o besinlerle bütün gün yatar, göbek, yağ yaparız; ya da spor yapıp, o enerjiyle sağlıklı bir vücut geliştirir, ya da çalışır o enerjiyi işe dönüştürürüz. Yetenek geliştirmek de buna benzer. Oturup başkalarının bizim adımıza yapacağı şeyleri beklemektense, bizler kendi adımıza bilgi edinip, karar vermekte uzman olmaya doğru ilerleyebiliriz. Zamanımızda en basit elektronik cihaz olan radyo hakkındaki örnekte, kendimle bir uzmanı kıyaslamıştım. Bunlarla uzman olmanın önemi hakkında durmak istedim. Yoksa radyonun nasıl yapıldığını bilip bilmemek mecburi veya hayati değildir. Ama Allah’ın her insandan beklediği karar verme özelliğini geliştirmeyi ise mecburi görelim. Bunu yapmakla sadece kendimizi kurtarmakla kalmayıp, birçoklarını da kurtuluşa götüren bilgi ve teşvikleri vermiş olacağız. Yapayalnız bunu yapmak mümkün müdür? Aslında zordur, ama imkânsız değildir. Bütün o peygamberler ve bilim adamları, yaptıkları, keşfettikleri şeylerde çoğu zaman yalnızdılar. Hatta engeller ve birçok muhalefetle mücadele etmeleri gerekliydi. Allah sevgisini ve O’nun prensiplerini izlemenin bedelinin ise çoğu zaman daha büyük olduğunu yine kutsal yazılardan okuyoruz. Bunun yanında zamanımızdaki bilgi edinme kolaylığını, dünyamız hiçbir devrinde yaşamamış ve görmemiştir. Bu imkânlara da sıradan dediğimiz insanların birçoğu sahip. Bu yüzden bize verilen şu sözlerle cesaret bulalım:
Ben size şunu söyleyeyim: dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır.
Aranızda hangi baba, ekmek isteyen oğluna taş verir? Ya da balık isterse ona balık yerine yılan verir? Ya da yumurta isterse ona akrep verir?
Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, gökteki Baba'nın, kendisinden dileyenlere Kutsal Ruh'u vereceği çok daha kesin değil mi? Luka 11:9-13
Bu sözlerin verdiği cesaret ile kendimizi şimdiye kadar hissettiğimiz gibi sahipsiz görmeyelim. Hangimiz Allah ve O’nun iradesini tam bir yürek ve sadelikle, samimi ve içtenlikle, doğruluk ve gerçek ile arar da bilgi, anlayış konusunda bir çıkmaza girdiği zaman yalvarırsa, Allah da: “Oh şimdi köşeye sıkıştı, bilgisizlikte yok olsun” der?! Yapar mı Allah böyle bir şeyi? Yukarıdaki ayetler bize bunun tam tersini gösteriyor. Ayrıca bozuk, yalan, yanlış olan bir çoğunluk yerine, doğru, dürüst ve içten olan tek başınalık daha bina edici ve gerçeği bulmakta kolaylık sağlayıcıdır. Dinlerin öğretisi bu konuda tam terstir. Onlar yine dediğim gibi utanmadan: “Tek başıma doğru olanı yapacağıma, organizasyon, ya da kendi dinim ile birlikte yanlış olanı yaparım, daha iyidir” derler. Bir yerde herkes neyi seçtiğine kendi şahadet ediyor.
Burada bir ayırım yapma zorunluluğunda olduğumuzu kabul etmeliyiz. Hangisini seçeceğimiz herkesin kendi bileceği bir şey. Biri ebedi hayata, biri de ebedi nefrete, utanca ve ölüme götürüyor. (Tesniye- Yasanın Tekrarı 30:19-20)
Kitabımdaki karar vermekle ilgili konuyu burada bitti diye görmeyin. Kitabın tümü bu doğrultudaki düşünceyi de desteklemek amacıyla yazıldı. Tabii ki iyi olana karar vermenizde sizleri teşvik etmek isterim. Ancak “teşvik” diyorum “sizler adına karar veririm” demiyorum. Sizler istemedikten sonra sizler adına sizden başka kimse karar veremez. Verirse de bu Allah’ın sizlerle olan ilişkisini etkilemez. Onlar kötülük yapıyor diye siz de aynı şeyi yaparsanız Allahın gözünde kötü olursunuz. Onlar iyilik yapıyor diye de iyilik yaparsanız, bunun Allah’ın gözünde pek bir değeri olmayacaktır. Bu mantık doğrultusunda bakın Allah ne diyor?
Her şeye egemen Rab diyor ki: “Bir kimse elbisesinin eteğinde mukaddes et taşır ve eteğiyle ekmeğe, çorbaya, şaraba, yağa, yahut her hangi bir yiyeceğe dokunursa, o mukaddes olur mu?” diye şimdi kâhinden şeraiti sor. Ve kâhinler cevap verip: “Hayır” dediler. Ve Haggay dedi: Leşten ötürü murdar olmuş bir kimse bu şeylerden birine dokunursa, o murdar olur mu? Ve kâhinler cevap verip: Murdar olur dediler. Ve Haggay cevap verip dedi: “Rab: “Bu kavim böyledir ve benim önümde bu millet böyledir ve ellerinin her işi böyledir ve orada takdim ettikleri şey murdardır” diyor. Haggay 2:11-14
AH ŞU ONLAR!
12 Mayıs 2004 Salı
Eğer sen Allah’ın önünde duruyor olsan, Allah da sana bir soru sorsa: “Şunu ya da bunu neden böyle yaptın, niye böyle inandın?” diye. Bu soruya: “Onlar böyle istediği için ben onu öyle yaptım; sadece onlar benden öyle istediği için” mi derdin? Bazıları kısaca durup hemen cevap verir: “Bazen evet, sadece onlar için yaptım” diye. Zaten insanlarla konuşmamızdan da anladığımız gibi, “ne olursa olsun sen sana denileni yap kurtulursun, başın derde girmez, başka şansın da yok” demek isterler. İster Katolik, Protestan, Müslüman, Musevi, Yehova Şahidi, komutan, başkan, başbakan, yönetici vs. olsun bütün dinlerin de devletlerin de orduların da parolası aynıdır. Buradaki ağırlık vereceğim konu, insanların dinlerle olan ilişkisi ve dinlerin başındaki o yöneticiler, yani onlar.
Sen, ben, o, herkes nakâmil, hatalı, günahkâr ama o herkesin başındakiler sadece lafta evet, ama uygulama da sanki hiçbir kusur işlemezler. Adeta ilahtırlar. Kusur bile işleseler onlar haklıdır. Kimse de onları tanımadan, hiç yüzlerini dahi görmeden, yazdıklarını da anlamadan; hele hele o yazılanlara zaman zaman da hiç inanamayan insanlar bunlar. Sadece onlar dedi diye, gerekirse ölüme bile dahi giderler. Ölürken de Allah’a kulluk ettiklerini sanırlar. Acaba hangi Allah’a? Kimdir bu onlar?! Bir “onlar onlar” diye tutturmuş insanlık gidiyor ama gerçekten kim bunlar?
Kimi Kürtlerin lideri Öcalan için onlardan emir alır, kendini bile yakar. Çünkü onlar öyle söylemiştir. “Bu mitingimizde bazılarımız kendini yaksın” diye emir vermiştirler. Bazı garibanlar da yapmıştır. Kimi Marks için, kimi Lenin, kimi Hitler, kimi Elvis, kimi Napolyon, kimi Papa, kimi yönetim kurulları, kimi de bilmem neyin başkanı, kralı, başbakanı için severek veya sevmeyerek de olsa ölüme gider. İnsanlar her zaman kendi gibi olan insana ilahmış gibi davranmaya bayılmıştırlar. Kaldı ki ne kadar çok ilahlar varsa da tek bir Allah vardır. (İncil-1.Korintoslular 8:5 Galatyalılar 1:8 Vahiy 22:9) Mukaddes Kitapta bu konu hakkında, İsraillileri Allah yönettiği halde, üzerlerine baş olsun diye ille de onların bir kral istemeleri ilginç bir örnektir. Tevrat’ın 1.Samuel 8:5-7 ayetlerinde halk peygamber Samuel’e bu konu hakkında şöyle der:
“Bak sen yaşlandın, oğulların da senin yolunda yürümüyor. Şimdi öteki uluslarda olduğu gibi bizi yönetecek bir kral ata.” Ne var ki bizi yönetecek bir kral ata demeleri Samuel’in hiç hoşuna gitmedi. Samuel Rabbe yakardı. Rab, Samuel’e şu karşılığı verdi: “Halkın sana bütün söylediklerini dinle. Çünkü reddettikleri sen değilsin; kralları olarak beni reddettiler.”
Geçmiş konularda bahsettiğim konular ve bu konuyla da çok ilgisi olan bu yerleri tekrar ve tekrar yazmak zorunda kalıyorum. Evet, bu konuda Allah peygamberi vasıtasıyla açıkça ayrıntılı olarak o kralların İsraillilerin başına ne dertler getireceğini söylediği halde onlar yine de: “Biz ille de başımıza kral isteriz” derler.1.Samuel 8:20
Aslında bu olaydan açıkça anlaşılacağı gibi, bu onları başımıza getirmeyi hep biz insanlar istemişizdir. Hem de o kadar ki, onlarsız artık yapamaz olmuşuz. Halka açık bir tuvalet dahi yapılsa, onun başına bir yönetici atamışız ve kendimizi bu onlara yönettirmişiz. İnsanlar bir zaman gelmiş demokrasi demokrasi, halk idaresi diye bağırmışlar. Seçim zamanı birbirinden beter iki ya da ikiden fazla kişiyi koyup, seçin demişler. Bu vasıtayla insanların ağızlarını kapamışlar. İşler ters gidip altında ezilince, o zaman da birbirlerine, “sen seçtin kardeşim deyip” susturmuşlar. Biz politikadaki onlar konusuna girmeden, yine sözümüzü din adına, Allah adına, sömürülen, kullanılan, köle edilen insanlarda sınırlayalım. Çünkü amacım insanların Allah ile ve O’nun hakikatiyle olan ilişkilerini dile getirmek. Konumuza devam ederken dincilerin çok sevip kullandıkları bir ayeti de vurgulayalım. İncil Matta 10:40 da İsa şöyle der:
Sizi kabul eden beni kabul etmiş olur. Beni kabul eden beni göndereni kabul etmiş olur. Bir peygamberi peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan ödül alacaktır.
Dinciler bu ayete bayılırlar. Çünkü hepsi: “İşte burada yazılanlar biziz” derler. “Bizi böyle kabul edin ki karşılığınız büyük olsun”! Fakat kendilerine karşı kesinlikle kullanılmasından hoşlanmadıkları şu ayeti de yazmak zorundayım. Yine İncil de Matta 7:15-16 ve 21 ayetlerinde şöyle der:
Sahte peygamberlerden sakının! Onlar size kuzu postuna bürünerek yaklaşırlar, ama özde yırtıcı kurtlardır. Onları meyvelerinden tanıyacaksınız...Bana, ‘ya Rab ya Rab!’ diye seslenen herkes göklerin egemenliğine girmeyecek. Ancak göklerdeki babamın istediğini yerine getiren girecektir.
Başkalarının emri diye, hatta anlamadan ve inanmadan itaat ettikleri için cennete, refaha girmeyi umanlara, insanlığın atası Âdem’den başlayarak örneklerle anlatmaya çalışıyorum. Kutsal yazılarda Âdem’in günah işledikten sonra hemen suçu nasıl Havva’ya attığını, bu suçu Hava’nın da yılana attığını, ama bu bahanelerle kurtulamadıklarını açıkça okuyoruz. Daha nice örneklerle; peygamberlerin bile, hatta kendisi gibi peygamber kardeşinin ölümüne neden olacak yanlış davranışlarını, Mukaddes Kitaplardan örnekler vererek gösteriyoruz. (1.Krallar 14’de lütfen okuyun). Yine Allah’ın sözlerinden göstererek Hz. Davut’un ve başka kralların da yanlış ve bozuk davranışları ile bir sürü insanı nasıl peşinden ölüme sürüklediklerini. (2.Samuel 24.babın tümünü tekrar lütfen okuyun). Allah’ı temsil eden Kâhinlerin ise halkı Allah’tan nasıl saptırdıkları da gizli değil. Kısacası, sen ne kadar çok “başkasının dediği için yaptım” desen de bu senin için bir özür olmayacak.
“Tanrın olan RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla sev” İncil-Matta 22:37
Allah insanlardan bütün bir yürek ve istekli bir can ile akıllarını kullanarak kendisine gelmelerini bekliyor. Bu sözlerle İsa, insanların başlarına bir yönetici atayarak bu amaca kavuşabileceklerini kastetmedi. Tarih boyunca insanlar sanki Allah’ın bu emrini hiç yapılamayacak bir şey olarak gördükleri için, başlarına getirdikleri kişilere verdikleri yetkilerle, bu sorumluluktan kurtulduklarını sandılar. İnsanlar Allah’a gösterilmesi gereken bu sevgiyi, sadece Onların taşıması gereken bir yük olarak gördüler. Hâlâ da aynı kafayla ve tutumla Allah’a bu şekilde yaklaşmakta direniyorlar. Kendilerinin ancak yok olmasına neden olmuş, acılarla dolu bir uzun tarih belgelerinden de ders almadan. Çoğu zaman bu durumdan nefret etseler bile yine de “bizi sizler yönetin, bizi Allah’a sizler yaklaştırın” demişler ve de hâlâ da diyorlar. Hikmetli Süleyman ise Allah’ın ruhuyla esinlenerek bu konuya uygun olarak şöyle der:
Zaman olur ki bir adamın diğer adam üzerine hâkimiyeti kendi zararınadır. Vaiz 8:9
O yönetici olan “Onlar” da bunu bildiklerinden, emirleri altına aldıkları insanlara korku vererek, işkenceyle, her türlü baskıyla onları adeta köleleştirmişlerdir. İnsanlar da hakikati bilmediklerinden değil; hakikatin bedelini ödeyemeyeceklerinden ötürü hakikatten nefret ediyorlar. En büyük neden de korktukları, utandıkları için hakikati içlerinde boğuyorlar.
İnsanlığın korkusu ise boşuna değil tabii. Çünkü bu onlar ne olursa olsun kendilerine kayıtsız şartsız itaat isterler. “Hayır” kelimesi en nefret ettikleri bir sözcüktür. Bu yüzden çevrelerindeki insanları korkutmak, onlar için bir başarıdır. “Başka türlü bu akılsız halk yönetilemez” diye düşünürler. Yani ne kadar korkuturlar ise o kadar da başarılıdırlar. Ne kadar ezerler ise o kadar iyi yapıyorlardır. Ne kadar çok yok ederler ise de bir o kadar da güçlüdürler demektir. Bu yok etme işini de bizzat kendileri yapmaz o “Onların”. Çünkü pis bir iştir. Kendi gözlerinde küçülürler. O işi başkalarına yaptırırlar. Çok ilginçtir, Hitler Yahudilerin büyük bir bölümünü yine zorla Yahudilerin eliyle öldürtüp, onlara hayatı birbirlerinin eliyle acı etmiştir. Dinlerde de durum aynıdır. O temiz ellerini hiç kirletmez onlar. Biri mi yok edilecek, aforoz edilecek ya da ilişkisi kesilecek, kafası uçurulacak; kendileri hep masum ve temiz kalsınlar diye bu işleri başkalarına yaptırırlar! Onlar genelde emrederler, görmek bile istemezler. Midesi bulanır! Öbürleri de kendi gibi olan yoldaşlarının infaz ipini bizzat kendileri, hem de zevkle çekerler. Onlara yaranmak, bir müddet daha rahat yaşamak için.
Temiz bir vicdan denilen şeyin bilgisi bile yok artık insanlarda. Resul Pavlus Allah’a olan hizmetinde bu temiz ve lekesiz vicdana çok dikkat etmiş. Pavlus:
“Allah’ın önünde hakikati söylüyorum ve yalan söylemiyorum; TEMİZ BİR VİCDANLA kendisine kulluk ettiğim Allah…” diyerek devam ediyor mektubuna. Evet, “yaptığım her şeyi temiz bir vicdanla, Allah’ım seni sevdiğim için, doğru olduğu için yaptım” diyebilmeli insan. Ne olursa olsun, şunun dediği için, bunun dediği için hakikat değişilmemeli. Birbirimiz için, yine Pavlus’un dediği gibi, hatta karılarımızı memnun etmek için kaygı çekeriz. Fakat başkalarını memnun edeceğim diyerek hakikati fırlatıp doğruluktan sapmak, kendimizi satmak demektir.
İstemediğimiz, boş olan çok şeyler yaparız. Karşımızdakini memnun etmek için, o kişiyi kazanalım diye birçok saçmalıklara bile katlanırız. Fakat Allah nasıl bırakılır! Aslında O’nun isteklerinin, sadece kendi menfaatimize olduğunu bildiğimiz halde.
Bir devlet ya da bir komutan, başkan, din örgütü, başbakan, ya da bir idol, şeref, izzet, maddiyat, korku cesaret, yükseklik, alçaklık, gökteki şeyler, yerdeki şeyler, ya da yerin altındaki şeyler bizi Allah’tan ayırtabilirse, o zaman biz O’na ait değiliz demektir, bu kadar basit. Bunu kafamızdan mı uyduruyoruz? İncilin Romalılar kitabında 8:35 ve 38-39 ayetlerin de:
„Mesih’in sevgisinden bizi kim ayırtacaktır? Elem mi yahut sıkıntı mı yahut eza mı yahut kıtlık mı yahut çıplaklık mı yahut tehlike mi yahut kılıç mı? ...Zira eminim ki ne ölüm ne hayat ne melekler ne reislikler ne şimdiki şeyler ne gelecek şeyler ne kudretler ne yükseklik ne derinlik ne başka bir mahluk Rabbimiz Mesih İsa’da olan Allah’ın sevgisinden bizi ayırtmaya kadir olacaktır.”
Yukarıdaki sözleri kim söyledi? Bizler gibi günahkâr bir insan. Eğer o bunu söyleyip yaptıysa; Allah onun vasıtasıyla bize: “SİZ DE YAPIN” demiyor mu? Maalesef biz insanlar iyi şeyler uğrunda gayret gösteremiyoruz. Genelde kolay, çirkin ve kısa yolu seçiyoruz. Boşu boşuna, “olsun ben bunu onlar için yaptım” diyerek ölüyoruz, öldürüyoruz. Bunlarla kendimizi, yanlış eğittiğimiz vicdanımızla rahatlattığımızı sanıyoruz. Unutmayalım, bu vicdan az önce Allah’ın resulünün bahsettiği vicdanla aynı değil. Ne acınacak bir duruma düştüğümüzün farkına varamıyoruz. İlle de “birine yapışalım da bizi nereye götürürse götürsün” mü demek en doğrusu?! Hayatımıza onlar şekil veriyor. Hele bir de “bunlar Onların sorumluluğu, onlar bunun hesabını verecek” diyerek öyle rahatız ki, hiç sormayın! Doğru onlar kendi adlarına muhakkak hesap verecekler. Peki, biz kimin adına hesap vereceğiz? Onlar adına mı? Hayır. Kendi adımıza mı? Evet.
Evlenirken hocaya mı sorarız kimle, hangisiyle evleneyim diye? İşe girerken papaza mı danışırız, hangi işe gireyim diye?! Araba alırken hangi renk ve model araba alacağız diye hahama (Yahudilerin din adamı) hele hiç gitmeyiz. Fakat Allah konusunda Onların sözünden dışarı çıkmaya ödümüz kopar! Çünkü bu onlara karşı çok büyük bir ihanet olur!
Muhakkak tüm bunlarla da her yönetici kötüdür demek istemiyoruz. İyi niyetli ne kadar yöneticiler de gelmiş geçmiştir. Mesela Zebur kitabının bir kısmını yazan Hz. Davut ve onun oğlu Süleyman da kraldı. Allah ile bütün yürekli olup, hataları ve günahlarıyla birlikte nice kralların da gelmiş olduğu Mukaddes Kitapta geçer. O kitaplarda kaleme alınmamış iyi yöneticilerin de yaşadığını kabul etmeliyiz. Bir zamanlar Meksika devrimcisi Emiliyano Zabata da belki de Allah’ın çok önceden söylediği bir şeyin farkında oldu. O çoğu okuma yazma bile bilmeyen, çiftçilikle, topraktan geçinen halkına benzeri şu sözleri söyledi: “Kendi kendinizi yönetmeyi öğrenin”. Vaiz 8:9 ayetleri de bu düşünceyi destekler.
Yöneticilik çok zor bir şey olduğu gibi, yönetmeye bayılanlar da sadece kendi adlarına değil, yönetmeye bayıldıkları insanlar adına da hesap vereceklerini unutmasınlar!
Örnek mi almak istiyoruz? Allah bunu insanlığa vermedi mi? Birinin peşinden mi gitmek istiyoruz? Mukaddes Yazılarda yok mu örnek alınacak kişiler ve onların işleri? Hem de denenmiş ve Allah’ın mührünü bastığı kişiler. Daha ne istiyoruz ki? Nasıl yaşamamız, “Tanrıyı nasıl hoşnut etmemiz gerekir?” sorusuna yine İncilin 1.Selanikliler 4:1-3’deki ayetinden şu cevabı okuyoruz:
“…Tanrının isteği şudur: Mukaddes olun…”
Ne demek mukaddes olmak? Günde beş kere abdest almak, ömür boyu bekâr kalmak, günlerce oruç tutup kendimize cezalar vermek, ezbere anlamadığımız sureleri sayısızca kereler tekrarlamak, körü körüne adaletten uzak insan emirlerine itaat etmek, ayda şu kadar saat kapı kapı vaaza mı gitmek demek mukaddes olmak? Bunun anlamını eğer bilmiyorsak, Allah’ın sözünden, peygamberleri vasıtasıyla yazdırdığı kitaplarından neden öğrenmeye çalışmıyoruz? Doğru olan şeyi yapmamız gerekirken, korkmayı, tembelliği, sahteciliği, ikiyüzlülüğü, bencilliği, zina ruhunu, para sevgisini ve bunlara benzer daha ne var ise üzerimizden neden atmıyoruz? (İncil’de Koloseliler 3:5-9 Ayetlerine bakın lütfen) Zihnimizi sadece, her ne pahasına olursa olsun menfaatlerimi nasıl elde ederim demeye ayırmayalım. Kendi kendimizi imtihan edelim. Kendimize: “Bütün gün zihnimden geçen ve de yaptıklarım ne?” diye soru soralım. Çünkü Allah Nuh’un günlerindeki insanlığı yok etmeden önce, onların zihinlerine dikkatle bakan bir Allah olduğunu okuyoruz. Orada:
“Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte idi.” der, Tevrat’ın Tekvin ya da Yaradılış kitabının 6:5 ayetlerinde:
O zamanki yeryüzünde yaşayanları Rab yok ettiği gibi, aynı Allah şimdi neden yok etmesin? Biz o zamanki dünyadan, insanlardan daha mı iyiyiz? Size derim ki hayır, tam tersine daha da kötüyüz. Allah’ın da kötüleri yok edeceğinden kesin kez emin olabilirsiniz. Çünkü durum çok kişilerin sandığı ve arzuladığı gibi değildir. «Rab uyumaz ve unutmaz». «Gözü yaratan kör değildir, kulağı yaratan sağır değildir». Peki, yeryüzümüzdeki gördüğü, işittiği şeyler için Allah’ı hep susacak mı sanıyorsunuz? Yine hayır demek zorundayım. İncil de Allah resul Petrus’a vahiy ettiği gibi:
“Bazılarının gecikmek zannettikleri gibi Rab vaadi hakkında gecikmez, fakat bazılarının yok olmalarını istemeyerek ancak bütün insanlar tövbeye dönsünler diye sizin hakkınızda tahammül ediyor”. 2.Petrus 3:9
Dikkatinizi çekmek isterim, “gecikecek” demiyor, „tahammül ediyor” diyor. Bizler ise o tahammülün sonlarında yaşıyoruz. Amacımız ne olmalı? Yaşamdan, kısacık geçirdiğimiz bir ömürden beklentilerimiz ne olmalı? Bizler için hangi şeyler hedeftir?
Tövbe edip günahlarımızdan dönelim. Dedikodu, başkalarını çekiştirmeyi, düşmanlıkları, zorbalıkları, her türlü bozuklukları üstümüzden atalım. Onları, yönetimleri, yöneticileri, dinleri, kuruluşları kısacası dünyayı değiştirmek değil; amacımız kendimizi değiştirmek olmalı. Allah bize dünyayı değiştirme görevini vermiyor, fakat: “kendinizi değiştirin” diye emrediyor. Kime, kimlere diyor bunu? Bize, herkese, tüm insanlığa, “çünkü hepsi günah işledi” diye yazıyor. (Romalılar 5:12) Son olarak hepinizi şu ayetlerle teşvik etmek isterim. Allah’tan aldığı yetkiyle İsa Mesih İncil-Vahiy 22 :11-12’de:
“… Çünkü beklenen zaman yakındır. Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Kirli olan, kirli işlerini sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın. İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim” diyor.
Organizasyona giden mektup!
http://mesias.de de yayınlandı
Aşağıda yayınlayacağım, Yehova Şahitlerinin Yönetim Kurullarına gönderdiğimiz bu mektubu, karım adına, onun da onayıyla yazdım. Mektuba Bernd’in de yardımıyla bazı düşünceler eklendi. Mukaddes Kitapta: “En az iki şahit olmadan o konu hakkında hükmetmeyin” diye geçer. (1.Timoteos 5:19) Bu yüzden de İncil’de İsa Mesih’in hayatı hakkında Matta, Markos, Luka, Yuhanna olmak üzere dört şahidin ifadesi geçiyordur. Bazı insanlara göre bu anlamsız tekrarlardır. Hâlbuki bu insanlar Mesih hakkında, gördükleri, yaşadıkları gerçeklere şahittirler ve tanıklıkta bulundular. Ayrıca olaylara bakış yönü her birinin farklıdır. Bazı olaylar hakkında dördünün şahadeti vasıtasıyla daha açık ve net bilgiler elde edilmektedir. Biri bir olayı anlatırken, öbürü o konudaki olayı başka ayrıntılara girerek anlatmıştır.
Bu yüzden biz de bu mektubu üç tanığın imzası ile destekledik. Tüm bunlar böyledir demek istedik. Karımın bir Yehova Şahidi olması için onu ben oraya itmiştim. Amacım onun da belki benim gibi gayrete gelip, araştırmasını, Allah hakkında bilgi edinmesini sağlamaktı. O zamanki düşüncelerimde, bilgimde, tecrübelerimde ham ve deneyimsizdim. Allah hakkında bize verilen genel bilginin sıfır olduğunu herkes kabul etmelidir. Ben de bu yüzden, “eğer karım bilgi sahibi olursa, Allah’ı da sever” düşüncesi ve hedefiyle, onun bir Yehova Şahidi olmasında teşviklerim oldu. Fakat bütün bu bilgilerden ve gerçeklerden sonra onun orada kalmasına da en azından benim vicdanımın, yalnız benim değil karımın da içinin rahat etmediğini gördüm. Şu da bir gerçek ki, karım benim gibi bu konular hakkında aynı gayrete, bilgiye, isteğe sahip değildir ve de olmadı. Bu herkesin kendi bileceği bir şey, ben ancak teşvik edebilirim. Çocuğum için de aynı şey söz konusu. Kimse bu konularda zorlanmaz ve de zorlanmamalı. Ancak insanlar özendirilip, isteklendirilebilir. Zorlamak genelde nefret uyandırır. İnsanları Allah’ın yoluna nefret ettirmeğe, en azından benim o çorbada tuzum dahi olsun istemem. Bilmeden, akılsızca kim bilir zaten neler yapıyoruz. Bu yüzden “her birimizin bu konuda uzman olması gerekir” dedik. Onu gerçekleştirme yolunda gidersek, hatalarımız da az olacaktır.
Bu yazdığımız mektuba şimdiye kadar gelen cevap, “Sen Şahit olarak kalmak istiyor musun, yoksa istemiyor musun?” sorusu oldu. Karım ise: “Biz bu mektup vasıtasıyla soru sorduk, sorumuza cevap istiyoruz. Bu hakkımız değil midir? Bizlere böyle öğreterek, eski sahip olduğumuz dinden çıkmaya teşviklerde bulunmadınız mı?” diye cevap verdi. Bu soruyu soran kişi ise efendi bir Şahit. O da: “Bu senin hakkın” dedi. Dedi ama nedense şimdiye kadar bir türlü cevap vermek için de kimseyi bulup gönderemediler! Ne de lütfedip bir yazı yazdılar.
Ben bu mektubu o ilk tanıştığım, Allah hakkında sorularım olan ve kendisini takdir ettiğim Josef’e de yolladım. Josef yaşlandı ve hastalıkları da var. Hiç ses çıkmayınca, “nasıl mektubumuzu aldınız mı?” diye telefon açıp sordum. “Evet, ama okumadık daha” dediler! Alalı nerdeyse bir haftadan fazla olmuş, okumamışlar! Birbirimizi de yaklaşık yirmi senedir tanıyoruz. Bir ara bize geldiklerinde, bu mektubun içeriği hakkında onlarla konuşmuştum. Bu yüzden, mektubun içeriğini bildiklerinden, günaha girmemek için okumuyorlarmış!!! Bana telefonda Josef: “Biz yaşlı insanlarız, bizi rahat bırak” demesi üzerine de bir daha onları hiç aramadım. Benim onları aramam rahatsızlık veriyor ise, Şahitlerin vaaz etmeleri gibi, açılan kapının arasına ayağımı koyarak kimseyi zorlama niyetinde değilim ve de hiç olmadım. Bu da onların kararı, fakat telefonda ben Josef’e: “Ne olursa olsun, mektupta ne yazarsa yazsın, yirmi sene tanıdığın bir insanın senelerine değil, en azından tanıdığın o insandaki özelliklere göre o mektubu açıp da okuman gerekmez miydi? Bu hiçbir şey değilse de bir saygıdır. Eğer benim bir yanlışım ve hatam varsa, bunu sen bana göster; eğer sizlerin ait olduğu organizasyonun bir hatası yanlışı varsa, sen bu yanlışı savunmakla onlara iyilik etmiş olamazsın ki” dedim. Okuyacağına söz verdi, ama bir daha da onlardan bir şey duymadık. Kim bilir yine belki bir gün! Bir zaman sonra da onun vefat ettiğini duydum. Umarım dirilişte, yani kıyam etme gününde, Tanrıya göre bütün yürekli ve cesur biri olur.
Hâlbuki kendisi doğma büyüme bir Katolik’miş. Gençliğinde Şahit olmak istediği için, sadece onlar doğruyu söylüyor diye inandığından dolayı, ne kadar çok zorluklara katlanıp gayretler göstermiş. Fakat bu doğruluğa ait olan cesaret ve sevgimiz her yaşta denenecek, bunu da hiçbirimiz unutmamalı.
Karımın Yehova Şahitlerinin Yönetim Kuruluna gönderdiği Mektubu, aşağıda olduğu gibi yayınlıyorum.
Sevgili Biraderler ve Hemşireler; 10.Ekim.2003
Bu mektupla sizlere yüreğimizde olan ve bizi uzun zamandan beri rahatsız eden bazı önemli şeyleri duyurmak amacındayız. Susmak korkaklıktır, “sevgide ise korku yoktur” der resul Yuhanna. (1.Yuh. 4:18) Bizlerin amacı ise sevgiden kaynaklanan bir zorlama. Daha doğrusu bu mektubu sizlere yazmaya, Allah’tan ve Mesih’inden öğrendiğimiz sevgi bizleri zorluyor.
Sizlerden öğrendiğimiz gibi eskiden, içinde bulunduğumuz dini araştırmak ve sorular sorarak hatalarını görmeye çalışmak doğru bir davranıştı. Bizler de aynen öyle yaptık. Bunu sizlere itaatten dolayı değil, doğru olduğu ve Allah’ın iradesi olduğu için yaptık.
Sizler bizlere her türlü yalan söylemenin yanlış olduğunu; rüşvet almayı ve vermeyi, öldürmeyi, yardım etmeyi esirgemek, ikiyüzlülük vesaire gibi şeyleri yapmamayı öğrettiniz. Bu yüzden bunlardan uzak kalmakla hayatımızda değişiklikler yaptık. Bunu sizlere itaat etmek için değil, doğru bulduğumuz için yaptık. İman da ettik ki, Yaratıcımız da bu şeyleri böyle istemektedir.
Daima açık ve dürüst olmayı da öğrendik; o kadar açık ve adil ki, hiçbir şeyi saklamadan, utanmadan, gizleme gereği duymadan. Çünkü insanlar utandıkları, sıkıldıkları ve de kötü şeyleri gizli yaparlar. Bunları da tutmaya çalıştık. Yine bunları sadece siz söylediniz, ya da size itaatten ötürü diye değil; çünkü bu şeylerin doğru olduğunu gördüğümüzden dolayı ve Yehova Allah’ın iradesi olduğundan dolayı öyle yapmaya çalıştık.
Yukarda yazdığımız noktalar sadece yüzlerce örneklerden bazılarıydı. Biz mektubumuzu mümkün olduğu kadar kısa tutmak amacındayız. Bunlar bizler için güzel sözler, öğütler ve teşviklerdi. Sizlerle tanışmamız yaklaşık 18 sene önce oldu. Tanışmamızdan üç sene sonrada ailede yalnız ben vaftiz oldum. Maalesef bu zaman zarfında yukarıda belirttiğimiz noktaların uygulamasını, vaaz edildiği gibi pek görmediğimizden; mektubumuzun devamından da anlayacağınız gibi, daha yüzlerce noktadan en popüler olanlarını eşim, ben ve ihtiyar olarak görev yapıp, “Allah geleceği her zaman görür, ara sıra değil” dedi diye aranızdan attığınız bir birader ile kaleme almaya çalıştık.
1988 Yılında Almanya’da yapılan bölge kongresini hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Aynı anda birçok dillere tercümeyle katlı bir otoparkta yapılan bu kongrede, bütün Şahitler topluluğu olarak ayağa kalkmış ve genelde tüm dinlerdeki yapılan ve inanılan yanlışlıklardan tek tek bahsederek, bunlardan nasıl iğrendiğimizi sevinç ve imanla bağırarak haykırmıştık. Bunlar: yanlış öğretiler, Allah’ın isminden kaçınmak, üçlüğe inanış, ahlaksız yaşantılar vs. idi. Bunları doğru bulmadığımız için iğrendiğimizi vurguladık. Bu gibi şeyler de nakâmillik ile geçiştirilecek tür şeyler değildi.
Tam bu amaçla da sizlere bu mektubu yazıyoruz. Bu, bizlerin sizlerden daha iyi olduğu anlamına gelmez, ya da daha iyi bildiğimiz anlamına da gelmemeli, hele hele sizlerden daha büyük olduğumuz anlamına hiç gelmemeli. Sizlerin sözleriyle diyecek olursak, biz bu mektubu “yukarıdan” değil, “en aşağılardan” birileri olarak yazıyoruz.
Bizler için önemli olan şey Allah’ın insanlıktan neler beklediği idi. Yoksa kimin hangi etikete ya da güce sahip olduğu değil. Ve bizler yine İsa Mesih’ten hepimizin kardeş olduğunu da öğrendik. Yine üzülerek söylemek zorundayız ki, uygulamada bunları da görmedik. Açıkçası aslında ne demek istiyoruz? Mektubumuzun devamı bunlarla ne demek istediğimizi açıklayacağına inanıyorum.
Sizlerin içine girdikten sonra soru sormaya yanlış ve de kötü gözle bakıldığını fark ettik. Bu sorular bilgisizlikten ötürü kaynaklanan basit sorular değildi. Böyle soruları büyük bir memnuniyetle karşıladığınızı söylememe gerek yok sanırım. Bizim kastettiğimiz sorular, ciddi bir araştırmadan sonra, ispatlı ve delillere dayanan, Organizasyonun öğretileri hakkında derin düşünmemizi gerektiren sorulardı. Böyle soruları soranlara, genelde cevaptan ziyade kişinin saikı (yürek tutumu), amacı sorulmakla cevap veriliyor. Bununla da cevabı bir türlü tatmin edici olmayan tutum ve davranışlar ile karşılaşıyoruz.
Örneğin: Sonun ne zaman geleceği hakkındaki anlayışlar. (1874-1914-1918-1925-…1975) Hiçbiri gerçekleşmediği halde. Bu tarihlerde yapılan hatalar hiçbir zaman itiraf edilmediği gibi, tam tersine; bu tarihler ve aktüelliğini bir türlü kaybetmeyen 1914 senesi hâlâ savunulmaktadır. Bunlar bizler için şimdi bir önem taşımasa da fark ettiğimiz korkunç olan şey, bu tarihlere inanmayanları aranızdan atıp, Allah’tan artık uzak ve kurtulamaz ilan etmeniz. Bunu da Allah’tan aldığınız yetkiyle yaptığınızı söylüyorsunuz. Tanrıdan gelen kanal olmanız inancı ise, durumu daha da bir ürkütücü yapıyor! Bunlar sadece rakamlar, tarihler fakat birçoklarının bunlara olan inancı ve o yönde hayatlarında yaptıkları değişiklikler, sonradan o kişilerin çok zor durumlarla hayatlarını sürdürmelerine neden olmuştur. Kimileri son geliyor diye emeklilik sigortalarını peşin ödetmişler, kimileri mal servetlerini satmış, kimileri ise çok iyi işlerinden çıkmakla sonradan işsizlikle karşı karşıya kalmışlar. Bu o kadar ileri gitmiş ki, sandallara binip dünyanın yok edilişini seyretmek için birkaç günü denizlerde geçirmişler!
Başka bir konu ise, Malavi’deki kardeşlerin durumu bunlardan çok daha acı ve korkunç. Onlar sizlerden aldıkları emre uygun yaşamak için, sadece evlerini, tarlalarını kaybetmekle kalmadılar. Kadınlarının ırzına geçildi, canlı canlı yakıldılar. Tarlaları evleri yağma edildi ve binlercesi kaçmak, her şeylerini arkada bırakmak zorunda kaldılar. Neden? Çünkü onlara «parti kartı» taşımaları dini Organizasyonları tarafından yasak edilmişti. Yani sizler bunu yasak etmiştiniz. Hâlbuki ülkede sadece tek bir parti olup, bu kartı da devletin herkese alması gerekli gördüğü ve çok az bir parayla elde edilen, herkesin de doğal olarak yerine getirmesi gereken bir durumdu. Kimlik kâğıdı yerini tutan bir kart da diyebiliriz. Fakat ülkedeki ihtilalden sonra başa gelen tek partili yönetime saçma bir nedenle başkaldıran bu Şahitler, o toplumun durup dururken nefretine hedef olduğu için, bunlar onların başlarına geldi.
İşin en öfke verici yanı ise, aynı zamanda Meksika’daki Şahitler rüşvetle kendilerini askerlik eğitimi görmüştür diye bir kart almalarına sizler tarafından rahatlıkla müsaade edilmesi! Bunları Meksika’daki kardeşler yalan, rüşvet ve sahtekârlıkla yaparken, içleri rahat etmiyor ki, bunu sizlerin oradaki sorumlu kişilerin yönetim kuruluna yazıyorlar: “Biz şimdiye kadar böyle yaptık bundan sonra ne yapalım diye”. Cevap: “Bir daha bu konularda bize yazı yazmayın, şimdiye kadar bildiğiniz gibi yapın” deniyor. Bir taraftan Meksika’da rüşvet, yalan, sahtekârlık ve de kanunsuz olan bir şey yapmaya o insanlar müsaade görürken, öbür taraftan Malavi’de kanuni ve hiçbir yalan ve sahtekârlık gerektirmeksizin, kendi karakterlerinden bir şey satmaksızın, kanuni olan Parti kartını, kimlik kartı gibi kullanılmak amacıyla almak yasaklanıyor! Hâlbuki bu kart onları ne oy kullanmaya zorluyor ne de taraf tutmaya. Zaten dediğimiz gibi tek partili bir yönetim. Bunun böyle olmasını kim istiyor? Allah’ın kanalı! Sizlerden tüm bu insanların kan suçunu kim taşıyacak?
Hitler Almanya’sındaki durum da pek farklı değil. Diktatör bir deliye yazdığınız mektubu hâlâ övünerek kongrelerinizde okuyorsunuz. Bizzat Hitler’e yazılan mektup! Amerika’daki Yehova’nın Şahitlerinden Hitler’e. Bu mektuplarla da Hitler’e kafa tutuluyor. Hani Türkçe de bir laf vardır: “Uyuyan yılanın kuyruğuna basmak diye” işte aynen öyle bir durum. Ondan sonraki Almanya’da yaşayan Şahitlerin durumunu tahmin etmek pek güç olmasa gerek. Öyle tahrik edici bir mektubu Hitler gibi birine yazarlarken, Amerika’dakilerin sırtı rahattı tabii. Bu mektubun örneği ilk defa kongrede okunurken; daha sonucunu dinlemeden içimden: “Yandı Şahitler orada” demiştim. Gerçekten de yandılar. Burada ise Şahitlerin tutumu takdir ediliyor ki, Hitler politikasına karşı yapılabilecek örnek davranışlardı onlar. Bizim anlayamadığımız, sizlerin tahriki. Bize göre şaşırtıcı ve de çok hikmetsizce bir davranış, birçoklarının kanına mal olan bir davranış. O mektupla neyi düzeltiniz? Hâlâ nesiyle övünüyorsunuz? O zaman ve daha sonra ne gibi bir fayda görüldü? Kafa tutan biri olarak korkusuz olmakla mı övünüyorsunuz? O mektubu Amerika’dan değil de Almanya’da yaşayan biri yazsa bile, yine de cesaret değil ama akılsızlık etmiş diye görürdük. Fakat sizler için ise sadece akılsızlık değil, aynı zamanda birçoklarının kanının dökülmesine ve de o insanların ıstıraplarına adeta yardım etmişsiniz gibi görmekten başka bir şey düşünemiyoruz.
Mektubumuzun başında, “sizlere sorulamaz” diye böyle soruları kastettik. Peki, biz bunları nereden biliyoruz? Çünkü böyle hakikatler sizlerin içinde ancak bir avuç adamın arasında sessizce yok olur gider. Fakat bunu sizlerden biri açıklıyor. Hem de çok yükseklerde oturan birinden. Hayatının 43 senesini sizlere hizmet etmiş ve son 9 yılını yönetim kurulunda geçirmiş, 62 yıllık bir Şahit. Sizlere benzemeyen, değerli biri, Raymond Franz. Kitapları (daha Türkçesi yok ) birçok dillerde yayınlanmış. Biri vicdan sorunu, öbürü ise Hıristiyan özgürlüğünü arayış isimli kitaplar.
Yukarıdaki noktada yazdığımız bazı yalan, sahtekârlık, rüşvet konuları ile sıradan sayılan Şahitler arasındaki olağan yalanlardan bahsetmiyoruz. Konumuz, bir Şahidin bilerek ya da bilmeyerek Organizasyona ters düşen bir konudaki sözlerini sonradan korkarak kanun önünde nasıl inkâr ettiği. Ya da Organizasyonu korumak amacıyla hakikat ile ilgisi olmayan şeyler söylemek. Hem de rahat bir vicdanla. Gerekirse de mahkemede. Bunu yapmakla o kişiler Organizasyonları için kendilerini kurban etmiş gibi görüyorlar. Böyle öğretiliyor ve aralarında da bu hava esiyor. Kendilerini savunurken de resul Petrus’un söylediği gibi, O bile zor bir durumda İsa’yı inkâr etmişti demekle kendilerini rahatlatıyorlar. Hâlbuki Petrus bunu planlı bir şekilde yapmamıştı, sizler gibi sistemli bir şekilde de böyle yalanlara başvurmuyordu. Kapı kapı vaaz edilirken fark ettiğim bir şey daha ise, Müslümanların kapısı çalındığında, onlarla bir sohbete başlandığında, Müslüman olan kişinin Şahide: “Sen Kuranı okudun mu?” sorusu üzerine Şahidin de “evet” demesi. Hâlbuki Kurandan sadece bir iki ayet okuduğu satırlarla ev sahibini ancak aldatmaktan başka şeye yaramayan bir ifade ve dil kullanımı. Sözüm ona bu vaaz şekliyle yalan söyleyerek Allah’a hizmet ediliyor!
Bir yerde yayınlarınızda, şimdiye kadar hiçbir Şahidin eline silah alarak kimseyi öldürmediğiyle övünülürken, öbür taraftan sizlerin emriyle ölüme gönderilen binlerce kişi! Yukarda bahsettiğimiz Malavi’deki olay. Hitler’e ise adeta tehdit edici bir mektupla sözde Şahitler kurtarılmaya çalışılıyor! Bunun yüzünden tüm Avrupa çapındaki on binlerce Şahide yapılan işkenceler, Nazi kamplarındaki eziyetler vs. Hepimizin bildiği konular bunlar. Fakat hiçbir zaman böyle bir akılsızlığı üstünüze almamış olmanız bizleri şaşırtıyor. İlgimizi çeken bir konu da bunca yıldır yayınlarınızda hiçbir konuda kimseden özür dilememiş olmanızdır. Demek ki “nakâmiliz” demenize rağmen, uygulamada kâmil olduğunuz kanısı ortaya çıkıyor.
Biz sizlerin peygamber olmadığınızı bildiğimiz halde, sizleri sanki bir peygamber değeri vererek karşıladık. Allah’ın kanalı olmadığınız halde, sanki Allah’tan söylüyormuşsunuz gibi dinledik. Ben inanıyorum ki, benim gibi birçokları aynı düşünce ve inançla sizlere yaklaştı. Hâlâ sizlere ama Allah’a değil, hizmet de ediyorlar. Fakat yine de İsa'nın sözleri bizim gibiler için ümit verici. Orada:
“Bir peygamberi peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan bir ödül alacaktır. Doğru bir adamı, doğru olduğu için kabul eden, doğru adama yaraşan ödül alacaktır” der. İncil-Matta 10:41
Bizler bu düşüncelere sahip olarak sizlerle olan ilişkimizi sürdürdük. Eğer sizler buna layık işler çıkarmıyorsanız, bu sizlerin yükü olacak, size inananların değil. Fakat sizleri de Allah’a yaklaşmakta sanki bir “inanç bastonu” gibi kullanmakta direnenlerin ise; çünkü bunu onlar sadece rahatlarını düşündükleri, ya da korktukları için yapıyorlar, Allah o bastonlarını en kısa zamanda ellerinden alacaktır. Bu halk o zaman nasıl yürüyecek? Siz demiyor musunuz, “son gelmeden önce bütün dinler yasaklanacak” diye? Sağını solunu seçemeyen ve sadece kendinize bağımlı kıldığınız bu halk o zaman ne yapacak?
Hastalığı sebebiyle kesin olarak öleceğini bilen bir birader, Allah’a inanan ve yürekten iman etmiş biri. Bir Yehova Şahidi. Bu kişi sadece ölmeden önce, “çocuklarımı son bir kez daha göreyim de sonra öleyim” diyerek, birkaç gün daha fazla yaşaması için kan almayı kabul etti diye, hemen daha hastanede onu aranızdaki ilişkinizden kestiğinizi ilan etme süratiniz! Bu sizdeki nasıl bir süratse! O kişi o gün zaten ölüyor. Ölümünden önce O'nu Allah’a artık layık değil ve cehennem oğlu damgasını vurmaktaki bu aceleciliğiniz nedendi? Kan aldı diye mi? Hâlbuki kan almayı büyük bir günah gibi öğretirken, hepiniz dolaylı yoldan kanla ilgili olan her şeyi alıyorsunuz. Nasıl mı? Raymond Franz’ın Christliche Freiheit kitabının (CD) 2.bölümünün 143 ile 158 sayfalarında etraflıca anlatılıyor. Fakat bu konuyu ilerde yine ele alacağız.
Diyelim ki o birader kan aldı diye suç işledi. Değil ya, çünkü eğer o direk kan aldı ise, siz dolaylı yollardan zaten alıyorsunuz. (Misyonerlerinizin olduğu aşının, ya da bağışıklıkla ilgili aşıların birinin en az 15 litre kandan elde edildiğini söylememe gerek yok sanırım, bunlar genel bilgiler). Yine biz varsayalım ki o birader günah işledi. Zaten o gece ölecek birine, ilişkimiz kesildi, Allah’ın merhametinden yoksunsun; başka bir deyişle, artık hiç kurtulamayacaksın mı demek lazımdı? Bu mu İsa’yı takip etmek demek? “Ben kurban değil merhamet isterim” diye İsa sizin gibilerine az mı söyledi? Fahişelik yaparken yakalanan kadına nasıl hükmetmişti İsa? “İçinizden kim günahsız ise ilk taşı o atsın” dediğinde bütün Yahudilerin bir bir ayrılarak, o kadını yalnız bıraktıklarını ve de İsa’nın da ona hükmetmediğini okumadınız mı? Sizler mi İsa’nın takipçisi olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Bravo, doğrusu. Bu konuda yalnız değilsiniz, yeryüzünde benzer örnekleriniz o kadar çok ki.
Allah’ın kanalıyız ve bu kanal vasıtasıyla öğretiyoruz diye iddia ediyorsunuz. Bu kanaldan öğreti alan ihtiyarlarınız soruyorlar, sizlerin yönetim kurulu olan yere, New York-Brooklyn’e:
Müşareketten (ilişkiden) kesilmiş bir hemşire, ama toplantılara hâlâ katılıyor. Cemaatteki dik merdiveni, bebek arabasıyla çıkarken yalnız başına arkasını dönüp, arabayı basamaklara tek tek çekerek çıkarıyor. Kimse yardım etmiyor, günaha girmekten korkuyorlar! Fakat yine de dağladığınız vicdanları onları rahatsız etmiş olacak ki sizlere soruyorlar: “Merdivenleri çıkmasına yardımcı olmak için bebek arabasını tutalım mı?” diye. İhtiyarlar bunlar, zavallılar! Ben ise “İsa ne yapardı diye sormadılar mı vicdanlarına” diyorum. Yok ama onlar ise Brooklyn’e “ne yapmamız lazım?” diye soruyorlar. Niçin onlara zavallı dediğimi anlamışsınızdır.
Yeremya vasıtasıyla siz ve sizin gibiler için Rab ne diyor?
Kötülük etmekte hikmetlidirler. Fakat iyilik etmekte ise bilgileri yok. Yeremya 4:22
Bir kongrenizde konuşmacı nazır eline kahverengi bir Mukaddes Kitap alıp: “Eğer organizasyon ‘bu kitap siyah’ derse, bu kitap siyahtır” diyen alkış yağmuruna tutuluyorsa, bu halka ne diyelim! Hep Hitler suçluydu, fakat onu alkışlayan Alman halkı neydi? Ben bunları duydukça utanç duyuyorum. O alkışlayanlar ise, onların olacağını İsa önceden zaten söyledi. Bu öğretiler ancak sizlerin asıl yüzünü yansıtmak demek değildir de nedir? Bunları da belki bir yolla sizleri tahrik ederiz de utanmanızı sağlarız diye yazıyoruz. Belki de bir yolla aranızdan bazılarının hakikati görmelerine yardımcı olmayı amaçlıyoruz. İster dinleyin ister dinlemeyin, fakat Allah’ın günü geldiğinde, “bilmiyorduk” diyememeniz için yazıyoruz. Hem sizler bizleri uyarmadınız mı? Aynı yolla biz sizleri niye uyarmayalım? Kaldı ki biz bunu bir borç olarak görüyoruz. Hem bu Allah’ın da emri değil mi? Emrederken de kaçıncı katta olduğumuzu sormaksızın! “Bu mektup en alttan mı geliyor, yoksa en üsten mi?” diye sizler gibi Allah muhakkak bir ayırım yapmayacaktır. (Hezekiel 3:18)
Sizlerden hatanızı kabul etmenizi beklemesek de yine de uyaracağız. Kule ve uyanın dergisi yayınlarınızda artık birazda kendi yanlış ve hatalarınızı kaleme alın. Bir koca yüzyıl hep kendi ağzınız kendinizi övdü. Kilise bile 3-4 yüzyıl sonra bazı komiklikler ile onlar da özür dilediler! (Galileo davası) Yoksa özür dilemek için sizler de mi o kadar zamana ihtiyaç duyuyorsunuz? O zaman sizlere verilecek mi? Sizler onların yanlış ve günahlarına nasıl hükmettiyseniz, sizlere de öyle hükmedilmeyecek mi sanıyorsunuz? Onlar sizlere göre helak oğullarıydı, ya sizler bu işlerinizle ne oğullarısınız?
Yine aranızdaki Organizasyonun baskısı ve üyelerinde şekillendirdikleri vicdan nedeniyle, bunalıma düşüp intihar edenlerin sayısı hiç de az değil. Uyanın dergilerinde ya da Gözcü Kulesi yayınlarında hiçbir zaman rastlayamayacağımız bu tecrübeleri sizin “irtidat edenler” dediklerinizden, gazetelerden okuyoruz, duyuyoruz. Bizlerin yaklaşık 20 yıllık sizlerle olan ilişkisinde ve çok daha önceki geçmişinizin tümünde, tüm yayınlarınızda daima kendi kendini öven bir organizasyon olduğunuz ise gerçekten de başka bir konu. Hâlbuki bu övünme Mukaddes Kitap ruhuna ne kadar ters düşen bir davranıştır. Süleyman’ın Mesellerinde 27:2 de ise:
“Kendi ağzın değil, seni başkası övsün; Kendi dudakların değil, yabancı övsün” der.
Gerektiğinde Musa’nın kanunlarından alıntılarla, Organizasyonun menfaatine ya da öğretisine uydurmak amacıyla ayetlerle Allah’ın sözünü kendi işlerinizi tasdik etmek amacıyla kullanırsınız. Fakat orada: “Suçsuz bir kişinin kanını bütün İsrail’den ararım” dediğini de bilirsiniz. Benzer ayet Tesniye 21:7,8.de geçer. Malavi’de, Hitler Almanya’sında, Meksika’da, bütün bunların yanında aranızdan attığınız; sizlere yıllarca sadakatle hizmet etmiş suçsuz kişiler. Atma nedenleriniz ise, ya biri irtidat etmiş işvereniyle yemek yedi diye (o işverenin irtidat etme nedeni ise, kitap tetkiki sırasında kendisine kule yayınında “neden bu böyle yazıyor” sorusuna, “ya bir yanlışlık yapmışlar ya da bir aptallık” demesi yüzünden), ya da bir başkası arkadaşıyla konuşurken: “Ben de her konuda organizasyonla aynı fikirde değilim” demesi, sizler için o kişilerin atılmasına neden oluyor. O birader de atıldığı zaman 91 yaşında. Hiç kimseyi artık ona yardım etmeye bırakmadığınız bu adam üç sene sonra ölüyor. Kimisi de: “Allah geleceği ara sıra değil de her zaman görür” demekle atılıyor! Bir başkası, dul bir kadın askeri kışlada geçimini sağlamak için temizlik işlerinde çalışıyor diye atılıyor. Aynı zamanda o kışlada bir generalin evinde temizlik işlerinde çalışan bir subayın Şahit olan karısı ise normal gözle görülüyor. Çünkü general parayı kendi cebinden veriyormuş, kışlada çalışan ise maaşını savunmadan alıyormuş! Kimi bahçıvanlık işinde “Neden kilisenin bahçesindeki otları kestin?” diye atılıyor. Ya da elektrikçi olan bir biradere “Neden kilisenin elektriğini yaptın?” diye toplantılardan uzaklaştırılıyor. Bir yaşlı babaanneye: “Niye ilişkisi kesilmiş torununla konuştun?” diyerek o da müşareketten (ilişkisi) kesiliyor. Anne babalar neden çocukları onları ziyarete geldi diye atılıyorlar. Çünkü çocuklar: “Biz artık Şahit olmak istemiyoruz” diyorlar! Ölmeden önce son bir kez çocuklarımı göreyim diye kan alan babayı da, merhametsizce ölümünden önce nasıl aceleyle attığınızı da biraz önce yazmıştık. Binlerce örnekleri yazmaya kalksam kitaplar almayacak. Hezekiel kitabındaki Rabbin şu sözleri geldi aklımıza:
“İşte ben çobanlara karşıyım, ve onların elinden koyunlarımı arayacağım, ve onların koyunlarımı gütme işini sona erdireceğim; ve artık çobanlar kendi kendilerini gütmeyecek; ve onların ağzından koyunlarımı kurtaracağım, ve onlara yiyecek olmayacaklar. Hezekiel 34:10
Bütün dağlarda, ve her yüksek tepe üzerinde koyunlarım avare dolaştılar; ve koyunlarım bütün yeryüzüne dağıldılar; soran yok, arayan da yok. Hezekiel:34;6
Mademki böğürle vuruyorsunuz, ve omuzla itiyorsunuz, ve bütün zayıfları dışarılara dağıtıncaya kadar boynuzlarınızla kakıyorsunuz; bundan dolayı ben sürümü kurtaracağım, ve artık çapul malı olmayacak...” diyor Rab Hezekiel:34;21 de.
Bütün bu insanların kanını Allah sizlerin elinden aramayacak mı sanırsınız? Eski nesillerden aradıysa, sizlerden de arayacaktır. Eskiden kendi İsrail kamını üzerinden nasıl attıysa, sizi de atacaktır. Kaldı ki onlar bizzat Allah tarafından çağırılmış bir kavim idi. Peki, sizleri kim seçti veya çağırdı? Kendi kendiniz. Katolik, Protestan, Müslüman ve daha nice dinlerin kanlı ellerinden, bir askere gitmiyorsunuz diye sizin elleriniz daha mı temiz sanıyorsunuz? Hayır diyoruz. Sakın kendi kendinize büyüklenip de: “Allah’ı bizden öğrendin ve şimdi nankörlük yapıyorsun” demeye kalkmayın. Resul Pavlus ki, eğer övünmeyi hak eden biri varsa O olduğu halde, Allah’ın ruhuyla bakın ne diyor:
Apollos kim? Pavlus kim? İman etmenize aracı olmuş birer hizmetkârdır... tohumu ben ektim Apollos suladı. Ama Tanrı büyüttü. Önemli olan eken ya da sulayan değil, ekileni büyüten Tanrıdır. 1.Korintoslular 3:5-9
Pavlus burada ne ekene ne de sulayana, bütün değerin büyütene verilmesini vurguluyor. Bu da ne Pavlus ne de Apollos olmadığına göre, sizlerin göklere çıkarıp da adeta taparcasına bir şekilde yükselttiğiniz “Organizasyonunuz” hiç olamaz. Peki, kim olur? Pavlus’un ne dediğini okuduk O: “Rab” diyor. Var mı sizlerde böyle bir ruh? Biz görmedik. Hangi ruhun kanalı olduğunuzu anlamak ise hiç de zor değil artık.
Kiliseler Meryem’le İsa’ya Allah diye tapar ve yüceltir, Müslümanlar Muhammed’e verirler bu izzeti, Yahudiler Musa’ya, Hinduları, Budistleri saymama gerek yok sanırım. Sizler de Organizasyonunuza Allah’tan ziyade verdiğiniz bu değerle aynı kabın içindesiniz. Bunu kendinizi yeryüzünde tek ve en temiz olarak gördüğünüz için yazıyoruz. Bu mektupla da sizlerde ancak nefret uyandıracağımızı da biliyoruz. Fakat Amos peygamber şöyle diyor:
“Kendilerini kapıda azarlayan adamdan nefret ediyorlar ve doğrulukla söyleyenden tiksiniyorlar” diyeAmos:5;10’da bu sözleri boşuna söylemedi.
İsa Mesih: “Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez” dedi. (Yuhanna 14:6) 1.Timoteos 2:5-6 ise : “Bir Tanrı ve Tanrı ile insanlar arasında tek bir aracı vardır” diye yazar. Sizler ise ebedi hayatı Organizasyona bağlamak ile insanları sinsice hem Rab Allah’ı hem de İsa Mesih’i inkâr etmeye zorlamış oluyorsunuz. Çünkü aracı olmakta, Allah hiç kimseye İsa Mesih’ten başka birine bu yetkinin verilmediğini gösteriyor. Fakat İsa bu konuda insanlığı çok güzel bir şekilde uyarmadı mı? Luka 21:8 de:
“Sakın sizi saptırmasınlar. Birçokları: “Ben O’yum ve zaman yaklaştı” diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin.” (Müjde kitabı yani İncil)
Mukaddes kitabın hiçbir yerinde, Organizasyonun peşinden gidin diyen bir ayet yazıyor mu? Ne yazık ki sizlerin de çok iyi bildiğiniz ve bu konuyu yönetim kurulunda ele aldığınız gibi, Mukaddes Kitabın hiçbir yerinde “Organizasyon” kelimesi geçmiyor dahi, hem de hiçbir şekilde.
Peki, şimdiye kadar bize bu hararetle öğretilen “sadık ve basiretli köle” kim? (Matta:24;45-51) İsa bu soruya ışık tutacak bir söz söylüyor:
Kimdir annem, kimdir kardeşlerim? …Göklerdeki Babamın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim kız kardeşim ve annem odur.
Yeryüzünde bu prensibe uygun kim ise, sadık ve basiretli kölede odur. Fakat o çok sevdiğiniz ayetin alt taraflarını nedense üyelerinize hiç okumazsınız. Gelin bu mektupta olsun biz onu dile getirelim. Belki düşünürsünüz. Çünkü İsa o köleler arasında olacak kötü hizmetçilerden de bahsediyor. Ve aynen şöyle diyor:
Fakat eğer o kötü hizmetçi yüreğinden; Efendim gecikiyor der, kapı yoldaşlarını dövmeye başlarsa, o hizmetçinin efendisi beklemediği bir günde ve bilmediği bir saatte gelecek ve onu iki parça edecek, onun payını ikiyüzlüler ile verecektir; orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak. Matta 24:48-51
Mukaddes Kitapta yazılı bütün iyi şeyleri kendinize mal edip, bütün kötü şeyleri de sizle birlikte olmayanlara yakıştırdığınızı da biliriz. Dediğimiz gibi ister dinleyin ister dinlemeyin, biz söylemeye devam edeceğiz. Bunu yapmaya bizi vicdanımız zorluyor. Yukarıdaki bahsedilen konuların ışığında, olsanız olsanız siz ancak bu kötü köle sınıfından olursunuz. Çünkü İsa’nın bu misali peygamberlik ise, size ve işleri sizin gibi olanlara tamı tamına uymuyor mu? Yazdığımız bu mektuba, yazı bölümünde çalıştırdığınız bir robotunuzdan cevap almak amacını taşımıyoruz. Amacımız, sözlerimiz sizin işlerinizden dolayı eğer sert oldu ise; düşünce ve duygularınızı bizlere değil, işlerinize, öğretilerinize, aleti olduğunuz Organizasyonunuzdan nasıl kurtulacağız diye düşünmeye yönlendirin. Mektubumuzu da çok aşağılardan gelen, uyarı niteliğinde değerlendirin, düşman niteliğinde değil. Sizlerin böyle bir şey yapacağınıza inanmasak da, amacımız peygamber Yeremya ya Allah’ın söylediği şu sözler uğrunda:
Belki dinlerler ve herkes kendi kötü yolundan döner de işlerinin kötülüğü yüzünden üzerlerine getirmeyi düşündüğüm beladan nadim olurum. Yeremya 26;3
Yine sizin dediğiniz gibi Mukaddes Yazıların hiçbir yerinde toplantılar, ya da cemaatler erkeğin başıdır diye öğretilmiyor. Kaldı ki yeryüzünde bilmem kaç Hıristiyan din ve mezhebi bunu iddia ederken, yalnız olmadığınızı da vurgulamak isteriz. Fakat resul Pavlus açıkça 1.Korintoslular 11:3 de:
...her erkeğin başı Mesih’tir...der. Toplantılar, cemaatler, organizasyonlar falan demez. Hatta böyle bir baş olma yetkisini ne ihtiyara ne nazıra ne de başka bir isim altında alınan rütbelere, insanlara vermiyor. Ancak kısa ve öz olarak “Mesih’tir” diyor. “Başınızdaki ihtiyarlara tabi olun” denen ayetleri ise, yine bizler „başınızdaki yönetimlere tabi olun” diye yazan ayetteki anlamda anlıyoruz. Allah’ın iradesi dışında olan taleplerinde nasıl ki yönetimlere “hayır” denmesi gerekiyor ise, bu ayetlerden de ihtiyar geçinenlere karşı neden farklı bir yorum çıkarılsın?
Bu, Allah’ın bizler için belirlediği kişiden başka hiç kimseyi üzerimize baş olma yetkisini vermediğini gösteriyor. Ancak o zaman, Allah’ın ruhunun teşvikiyle yürümekte olduğumuz bu yolda yardım bekleyebiliriz.
Başlangıçta bizler de aldandık ve sayenizde aldattık da. Yayınlarınızdaki şişkin sözler, örneğin Almanca yayınlarınızdaki Erwachet 22.Feb.1985 Durch Aufgeschlossenheit Gottes Wohlgefallen dergisinde. Buradaki bahsi geçen mecmuanızda, kişinin samimi, içten, yürekten gelen bir doğrulukla açık olması öğretiliyor. Aslında biz bunu şimdiki gözümüzle insanları kapana yakalamak için koyulan yem olarak değerlendiriyoruz. Yine yüzlerceden biri olan Wachtturm 15.Jan.89 tarihli dergi, Bist du für neue Gedanken Aufgeschlossen? Yani, “Sen yeni bir düşünceye açık mısın?” Yine aynı tuzak ve aynı yem. Bunlar dediğimiz gibi yüzlerce, binlerce öğretilerinizden ancak iki örnek. Biz bu yazıları büyük bir sevinçle okuduk ve de aldandık. Bu sözlerle insanları sizlere çekmek için başkalarına vaaz ettik, onları da aldattık! Dediğimiz gibi, sayenizde!
Bir kişiyi kendi içinize alana kadar, bütün bu beklenilenleri yapması gerektiğini öğretirsiniz. Mesela: “Kişi kendi dinini araştırmalı, sorular sormalı ve muhakkak cevap da almalı. O dinin tarihini incelemeli vs. vs.” diyerek. Fakat aynı prensipler bir Yehova’nın Şahidi için geçerli değildir. Bir Şahit ister doğru ister yanlış olsun, hiçbir yorum ve kendi düşüncesi sorulmaksızın, Organizasyonu ne derse öyle inanmalı, öyle yaşamalı, öyle de ölmelidir. Organizasyon hata mı yaptı, olsun, «tek başına doğru yolda yürüyeceğine, Organizasyon ile beraber yanlış yolda yürü» parolası kulaklarınıza hiç de yabancı gelmemiştir, öyle değil mi?
Hakikat kitabının (Almancası Wahrheits- Buch) 13’üncü sayfasında, kişinin dinini değiştirmesi için ne yapması gerektiği yazıyor. Orada:
“Biz sadece kendi inandığımız şeyleri değil, doğru mu diye aynı zamanda dinimizin bize öğrettiği şeyleri de araştırmalıyız. Öğretileri tam ve Mukaddes Yazılarla uyum içinde mi, yoksa insan öğretilerine mi dayanıyor? Eğer hakikati seviyor isek böyle bir araştırma yapmaktan korkmamamız lazım. Hepimiz samimiyetle Allah’ın iradesinin ne olduğunu bilmeli ve onu da yapmalıyız” deniyor.
Niçin bu araştırmaya hemen Organizasyonumuzdan başlamayalım? “Geçmiş 100 yıl boyunca olan öğretileri acaba insan öğretilerine mi dayanıyor?” diye. “Söyledikleri peygamberliklerin hiçbiri niye gerçekleşmedi?” diye. “Bu gibi soruları soranları hemen aralarından niye atıyorlar acaba?” diye. Bu gibi sorularla hazırladığınız beyin yıkama programınızla insanları aptal yerine mi koyduğunuzu sanıyorsunuz? “Bu soruları git kendi dinine sor ama bana geldikten sonra sakın çıtın çıkmasın” demek de ne demek? Bu sizlerdeki nasıl bir adalet ve doğruluk? Bütün bu yoğun programınızla sadece şimdiye kadar 6 milyon insana siyahın beyaz, gündüzün gece olduğunu değil; bir de bunlar hakkında soru bile sorulmamasını öğretmişsiniz! Aferin size!
Bu mu insanları davet ettiğiniz hakikat? Hakikati kendimiz kabul etmediğimiz gibi, kabul edenlere de müsaade etmemek! İsa sizin gibiler için ne güzel de söyledi:
Göklerin Krallığını insanların yüzlerine kapıyorsunuz; zira kendiniz girmiyorsunuz, girenleri de bırakmıyorsunuz ki girsinler. Vay başınıza, yazıcılar ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Zira bir inanç ortağı yapmak için denizi karayı dolaşırsınız ve olunca, siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz. Matta 23:13-15
Ama Gözcü Kulesinin kurucusu C.T. Russel ne diyor: “Yeryüzündeki hiçbir Organizasyon göksel yüceliklere giden pasaport düzenleyemez”. (Russel Studium Band) Bu sizlerin eski düşünceleriydi. Şimdi ise tam bambaşka bir öğreti ve rotayla ters yönde gitmeyi gelişme olarak görüp, bunu “salihin güneşi git gide parlar” sözüyle mi açıklamaya kalkıyorsunuz? Çünkü sizlerdeki bu değişiklik iyiye değil, kötüye doğru olan bir değişme. Onun için Salihler ile kıyaslanamaz. Işığa değil, bu sizinkini ancak karanlığa gidiş olarak niteliyoruz.
Bütün üyelerinizin zihinlerine soktuğunuz: “Çok yakında son gelecek” inancıyla ne onların bir ev yapmalarını ne yeni bir şey satın almalarını istersiniz. Hatta sağlık sorunları bile varsa, “nasıl olsa son gelecek” diyerek, onları bu sorunlarla bir ömür boyu yaşamalarında öncülük etmiş olan sizler. Yeni bir araba alıp ev yaptıran kişiye eğri gözle bakarken; aynı zamanda yapılacak olan Beythel binalarınızın inşaatında çalıştırılacak bedava işçiler toplarsınız! Bu da ana Organizasyonun öğretisi olan: “Sakın sen bizim sözümüzden dışarı çıkma. Bu senin iyiliğin için. Nasıl olsa son gelecek, gelecekle ilgili yükünü at sırtından. Fakat bizim yükümüzü sırtına al, onu taşı!” derken hiç de yüzlerinizin kızarmadığını gördüm. Matta 23:4-5 ve 27 de İsa ne güzel söylüyor:
…Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar....... Vay halinize din bilginleri ferisiler ve ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.
Kendi saçaklarınızı uzatıp, eteklerinizi genişletmekle övünürsünüz. Atalarınız gibi! Fakat övündüğünüz o binaların, modern son teknik en pahalı baskı makinelerinin, kullandığınız son model arabaların ki, bütün bunları bedava elde ettiğiniz gibi, bakımlarını da yine bedava o yüklerinizden soyunun dediğiniz kişilerin sırtına binerek yaptırırsınız. O zavallılar da, Yehova’ya hizmet ediyorum diye güler yüzle severek yaparlar. Bu dünyada Allah’ın ismiyle kendine menfaat ve rahatlık sağlayan yalnız sizler değilsiniz. Fakat kendinizin de ilan ettiği gibi, sonunuz ise çok yakın. O sonda siz kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz? Size yine hayır diyoruz. Allah’ı da mı kendiniz gibi haydut sandınız?
Bütün bu mekruh işleri yapmak için de gelip ismimle çağrılan bu evde önümde duruyor ve: “kurtulduk, diyorsunuz, öyle mi? İsmimle çağırılan bu ev sizin gözünüzde haydut ini mi oldu? İşte bende gördüm RAB diyor. Yeremya 7:10-11
Bu mektupla Galatyalılar’a Pavlus’un dediği gibi: “Şimdi biz insanların mı yoksa Tanrının onayını mı arıyoruz?” (Gal: 1:10)
Organizasyon olarak ayakta kalmak için birliğe ihtiyacınız olduğu kesin. Bu birliği üyelerinizin beynine öyle sokmuşsunuz ki, «ne olursa olsun, Organizasyon bilerek ya da bilmeyerek hata da yapsa, her zaman onun arkasında dur ve savun» parolası sizler için çok normal ve mecburi bir davranış tarzıdır. Eğer bir tarih konusunda dahi, mesela 1914 ile ilgili öğrettiğiniz inanca şüpheyle bakanı, bu birlik bozulmasın diye aranızdan atarak, o kişiyi helak oğlu ilan ediyor ve herkesin ona selam bile vermesini yasaklıyorsunuz. Önceki konularda bahsettiğimiz gibi. “Allah geleceği ara sıra değil de her zaman görür” diyeni ise irtidat etti damgasıyla atıyorsunuz. Bütün bunları yaparken de “birliğinizin bozulmasından korktuğunuz için gerekliydi” diye öğreterek. Övünerek, kendinizi aynı adımlarla yürüyen askeri ordulara benzetirsiniz. Bir taraftan askerlik ve savaşları Şeytanın bir parçası gibi gösterirken, öbür taraftan da utanmadan, “biz İsa’nın askeriyiz” dersiniz. İsa ne zaman ve kimi askeri bir Roma ordusu disipliniyle inanmadıkları şeye zorladı? İsa kendine gelen kimi kovdu? Ben okumadım, fakat sizler biliyorsanız bizlere söyleyin.
Peki, sorarım sizlere: Hangi yüzle kapı kapı gidip de: “Dininizi araştırın ve onların içinden çıkıp bize gelmezseniz kurtulamazsınız” diyebiliyorsunuz, dedirtiyorsunuz? Siz birliğinizi bozmamak için her fiyatın ödenmesini taraftarlarınıza öğretiyorsunuz da öbür dinler bunu öğretince niye yanlış oluyor? Yeryüzündeki bütün dinlerin sayısını bir düşünün. Ondan sonra milyonlarca saat bu zihin ve tutumla ettiğiniz vaazları hesap edin ve yine ondan sonra da bütün bu dünyadaki dinlerle o övündüğünüz sayınızı kıyaslayın! Bu mu sizin başarı dediğiniz sayı?! O kişiler de kendi dinlerindeki birliği bozmamak için, bütün her akılsızlığa iman ettiklerini söylemek ve arkasında duruş almakla sizden daha mı akılsız, hissiz, taş kafalı ve kötü yürekli oluyor ve sonunda da Allah’ın gazabını kazanıyorlar? Yine size hayır deriz. İsa Mesih’in: “Önce kendi gözündeki kalası çıkar ki kardeşinin gözündeki çöpü göresin” sözünü hatırlatmak gereğini duyuyoruz. Aynı şekilde resul Petrus 2.Mektubunda 2:18-19 da:
“Çünkü yanlış yolda yürüyenlerden henüz kurtulanları, boş ve şişkin sözler söyleyerek... ...Onlara hürriyet vaat ederler, oysa kendileri fesat kölesidirler” diye yazmakla sizler ve zamanımız hakkında ne güzel bir uyarıda bulunmuş olduğunu takdirle anımsıyoruz.
Tekrar kısaca kanla ilgili konuya dönmek istiyoruz. Bu konuda bilgimiz olmadığından, yıllarca sizlerin fanatik ve akılsızca öğretilerinizi biz de hayatımızda uyguladık. Yine bu konuyla etraflıca bir bilgi için birader Raymond Franz’ın Christliche Freiheit kitabının (bu kitabın Almancası şimdilik CD olarak var) II. bandında sayfa 143’den 158’e kadar olan kısımlarında etraflıca, bilimsel olan bilgiyi bulabilirsiniz. Biz ancak kısaca ve anladığımız kadarıyla, kendi sözlerimizden yazmaya çalışacağız. Yoksa amacımız kan hakkında konferans vermek değil. Amacımız Mukaddes Kitap ışığında anladığımızı, sizin uygulamalarınızla birleştirerek, nasıl fanatik olunabileceğini göstermek.
Organ naklini kabul ediyor ve yapıyorsunuz. Organlarda olan aynı madde kanda da var. Kandaki plazmadan ayrılarak elde edilen un gibi madde, zamanımızın salam sosis ve benzeri gıda maddelerine olduğu gibi girmektedir. Üretilmiş o maddenin üzerinde plazma diye yazmaz da Almanca “Stabilisator” diye geçer. Hepimizin sofralarından da midemize gitmektedir. Ayrıca bir zamanlar yasak olan ve sonra mecburen müsaade ettiğiniz aşılar, sizin misyonerlerinizin yaptırdığı, olağan şeyler. Bu aşılar en az 15 litre kandan elde edilmekte olduğunu bizlerden de iyi bildiğinize inanıyoruz. Kızıl haçın Amerika’daki bir eyaletinde bütün yılda elde ettikleri kandan sadece %6 sının hastanelere tam kan olarak verildiği rapor ediliyor. Bu başka yerlerde de aşağı yukarı aynı olmalı. Geri kalan kanlardan ise dediğimiz gibi, analize edilip bölünerek gerekli ilaçlar elde ediliyor. Bağışıklık, lösemi hastalığı vs. için gibi daha bizlerin bilmediği bir sürü ilaç türleri. Bunların da hepsini alıyoruz, alıyorsunuz. Peki, geriye almadığınız başka ne kaldı?
Franz’ın kitabında geçen bir doktorun sizin hakkınızda dediği gibi: “Kişiye perhiz önerilecek, sandviç yeme denecek, yani ekmek içinde, salam, peynir; o da hepsini içinden çıkarıp ayrı ayrı yiyecek”. İşte sizin yaptığınız kan plazması almamak da bu. Sözde kan almıyorsunuz fakat kanda bulunan bütün maddeleri ayrı ayrı kabul ediyorsunuz! Bu da sizin “Organizasyon” mantığınız!
Biz kan almıyoruz, çünkü Allah kandan uzak durun diyor diye, kanamalı bir hastalıktan ölenin başına put gibi bekleyen cemaatlerinizden nöbetçiler koyuyorsunuz. Aman olur ya bir doktor ya kan verirse! O kişinin ölümüne kadar da başını bekliyorsunuz. Lafta ise bütün bunlar hastayı teselli etmek için. Bununla da sözüm ona Allah’ın önünde büyük bir iş yaptınız. Gelelim mukaddes yazılara; acaba orada gerçekten kan almayın mı diyor; yoksa bu da 1914 ve bir sürü ikiyüzlü öğretilerinizden biri gibi mi?
Allah Nuh tufanından sonra:
Fakat eti onun canı olan kanıyla yemeyeceksiniz. Ve gerçek sizin kanınızı, canlarınız için arayacağım... her kim adam kanı dökerse onun kanı adam eliyle dökülecektir. Tekvin 9:4-6
Putlara kurban edilen şeylerden, kandan ve boğulmuş olanlardan ve zinadan çekinin. Resullerin İşleri 15:29
Her iki ayette ve Musa’nın kanunlarında kan yemek, içmek, sindirmek amacıyla kullanılmamalı derken; Allah Nuh’a ise insan canının katledilmemesini, suçsuz kanın dökülmesine karşı geldiğini söylüyor. Çünkü onun canı kanındadır diyerek, Allah canın kutsal olduğunu vurguluyor.
Yine İsa kendi zamanındaki aynı fanatik dincilere karşı, Sebt ile ilgili sorunu nasıl dile getirmişti? “Hanginizin koyunu ya da eşeği bir çukura düşerse onu sebt günü kurtarmaz? Onu kurtarmak için sebt gününü çiğnemez mi?” diye söylemedi mi? Fakat ölmek üzere olan birine, hiç acı çekmeden ve de kendi sağlığından bir şeyler kaybetmeden, mutlulukla kan vererek, o kişinin yaşamını kurtarmak, ya da sağlığını kurtarmak amacıyla yapılan şey sizin gözünüzde yanlış demek, öyle mi? Allah: “Onun canı kanındadır” diyerek kişinin canının kutsal olduğunu vurguluyor ise, onu kurtarmak kutsal bir iş değildir de nedir? Koyun mu daha değerli insan canı mı? Eşek mi daha değerli insan canı mı? Koyun ve eşeği kurtarmak için Allah’ın kanunu olan sebt günü çiğneniyor ki, amaç eşek ve koyun ile o insanın ekonomik gücüne zarar vermemeyi amaçlar. Çünkü rasgele kırda ölmüş bir eşek ya da koyun bir kavimi (ulusu, toplumu) suçlu yapmazken, fakat aynı şekilde belirsiz bir nedenle öldürülmüş bir insan için Allah: “Bu kanı bütün İsrail’den (ya da o ülkeden) ararım” demekle yine insan canına verdiği değeri göstermektedir. Allah kanın ancak yiyecek maddesi olarak kullanımına, o da sağlığımızdan dolayı karşı geliyor. İnsanların ise kanının dökülmesinin cezasız olmayacağını ve bununla da katliama karşı geldiğini gösterirken, bizler ne hakla zamanımızdaki bilgi ve teknik imkânlarla, insanın canı eğer söz konusuysa bunu kurtarmak için olan kanı hem de «Allah’ın emridir» diye yasaklayalım?!
Yine İsa’nın bir benzetmesiyle bu konuya ışık tutalım:
Kim mezbah üzerine ant ederse, bir şey değildir, fakat mezbah üstündeki takdime üzerine ant eden borçlu olur dersiniz. Siz ey körler, hangisi daha büyüktür? Takdime mi, yoksa taktimeyi mukaddes kılan mezbah mı? Matta 23:18-19
Aynı bu ters öğretiyi sizlerde de görmek bizleri şaşırtmıyor. Kan demek can demek, Allah da canı mukaddes görüyor ise; kan kaybından ve başka bir hastalıktan dolayı ölümle karşı karşıya kalan kişiye kan almayı yasak eden siz ikiyüzlüler. Kan mı kutsal yoksa can mı? Cansız kanın ne kutsallığı olur? Yaratan ikisini birbirine bağlı yaratmadı mı? Sunak mı kutsal yoksa üzerindeki kurban mı? Kurbanı kutsal yapan sunak değil mi? Kanı kutsal yapan can değil mi? Kan kimde olursa olsun, sahibini yaşattığı müddetçe kutsallığını korur. Bizler birbirimize organ veriyor isek, bu da o kişiyi yaşatmaya yardım ediyor ise; çok daha kolay bir yoldan verilen kan niye yanlış oluyor? Tam tersine, kan üzerinde sahip olduğumuz bugünkü bilgiler ile aslında can kurtarmak için kan vermek de Allah’ın bir emridir. Kutsal yazılardan biz sizler gibi başka bir sonuç çıkaramıyoruz.
Fakat sizlerin ataları değil miydi; eli sakat, kurumuş, kör, topal, kötürüm insanları “İsa neden sebt günü iyileştirdi” diye öfkeden kudurtan? Sizler de onlardan farklı değilsiniz. İncil’de Resullerin İşleri bölümünde yazan “kandan uzak durun” ayetini ezberletmediğiniz Şahit yoktur sanırım. Eğer o resuller bunu harfen, kana dokunmak bile yanlıştır anlamında uzak durun dediyse, o zaman ameliyat bile olmamamız gerekir. Buna göre hiçbir et de yiyemeyiz. Çünkü en azından ya da en fazla %3 kan hayvanlarda bulunabilir imkânı Alman kasaplar kanununda geçiyor. Hiç, bir damla bile olmayacak mantığı zaten imkânsız. Bunları eğer sizlerin kafasına göre anlayacak olursak tabii.
Ya morfin için ne denmeli? Sigara bile içmeyen sizler! Hanginiz bir ameliyat sırasında morfin almaz? Canlı canlı kalp ameliyatına neden girmiyorsunuz? Demek ki morfin insana ameliyatta hizmet ederken, keyif aracı olarak kullanıldığında zararlı veya günah oluyor. Fakat bir fanatik çıkıp da morfinden uzak durun diyemez mi? Hem de her türlü şeklinden. Niye demesin, siz kan için o anlamı çıkarmışsınız ya!
Kan almakla yemek arasındaki fark: Yenilen kan sindirim organlarıyla karışarak mecraya (dışarıya) çıkar. Vücuda alınılan kan ise vücudun bir parçası olarak kalır, aynı bir organ gibi. Aldığımız organlar da vücudumuzun artık bir parçasıdır, kan gibi. Allah ise kan yenilmesine ve katliama karşıydı. Hayatı, canı kurtarmaya değil.
Hiç unutmam, ameliyat olacağım zaman, sizlerden aldığım eğitim ile aynı rezilliği ben de hastanede kan almamakla ilgili konuda yapmıştım. Hatırladıkça ancak utanç duyuyorum. Allah’ın kulu olarak ölmekten hiç korkmam, ama Allah’ın amacını çarpıtarak, kör bir fanatik olmakla, Allah’ın ismine getireceğim lekeden hep korkmuşumdur. Sayenizde bu fanatikliği de yaptık. Bunları söylemekle kanla ilgili yan tesirleri mi göz ardı ediyoruz? Hangimiz ameliyat öncesi sadece narkozla ilgili yan tesirleri gösteren koca bir sayfa küçücük yazılarla yazılmış, sayısız ölüme götürecek tehlikeleri kabul edip de imza atmadı? Kanla ilgili durum da farksız değil tabii. En basit gibi gözüken aspirinin yan tesiri yok mu sanki?
1980 senesine kadar organ nakli de sizde yasaktı. Ondan sonra müsaade etmekle, sanki hatanızı kabul mü ettiniz? Hayır. “Bundan sonra organ nakli yapılabilir, ancak bu bir vicdan meselesidir” demekle, aynı buna benzer bir palyaçoluğu kan konusunda da belki yapacaksınız. Fakat yıllardır sizlerin o fanatikliğinizden dolayı ölenler, ilişkisi kesilenler, “artık sen kurtulamaz bir cehennem oğlusun” dedikleriniz, onlar ne olacak?
Bunlarla hem bilginizin ne kadar yüzeysel olduğunu belirtirken, aynı zamanda da ikiyüzlülüğünüzü görüp de söylememek, sizin işlerinize ancak ortak olmak demektir ki, bu bizden uzak olsun. Çünkü sizler bizlerden çok bilgiye sahipsiniz, ama onu kötüye kullandınız ve de kullanıyorsunuz.
Biz sizlerden daha mı doğruyuz? Hayır, fakat sizin gibi salih olduğumuzu iddia etmiyoruz. İçinizde çok değerli kişiler de var. Hele sizlerin irtidat etti dedikleriniz ise bizce genelde daha da değerliler. Çünkü onlar korkarak değil, imanla, Allah’a güvenerek yaşadıklarını gösteriyorlar, bir organizasyona değil. İzzeti de Allah’a ve kral olarak Mesih’ine veriyorlar, yine bir organizasyona değil.
Mektubumuz çok uzun oldu. Dediğimiz gibi burada işlenmemiş daha yüzlerce konular ve sizlerin çarpıklıkları var. Başlangıçta da yazdığım gibi, bu mektubu yazmama, beni Şahit olmam için arkamdan ittiren kocam ve de sizlerin “Allah geleceği her zaman görür, ara sıra değil” dediği için irtidat etti diye aranızdan attığınız bir birader yardım ettiler. Yoksa bu kadar çeşitli konuları tek başıma toparlamam mümkün olmayacaktı. Bizler hakikati gördüğümüze kendi adımıza sevinirken, sizler adına ise üzülmüyoruz dememiz gerçekten yalan olur. Sizler adına büyük bir üzüntüyle Allah’a yalvarışımız, Organizasyon düşüncesinden kurtulmanız ve Yehova’ya kendi ayaklarınız üzerinde yürüyerek, insana güvenip onu kendinize kuvvet edinmeden yaklaşmanız olacaktır.
Rab şöyle diyor: İnsana güvenen ve insanı kendisine kuvvet edinen ve yüreği Rabden ayrılan adam lanetlidir. Yeremya 17:5
Her türlü Organizasyon düşüncesi kişiyi Allah’tan uzaklaştırır. Bu konuda birader C.Taze Russel’in ve birader Franz’ın çok güzel açıklamaları var. Yehova’nın organizasyona ihtiyacı hiçbir zaman yoktur. Dediğimiz gibi Mukaddes Kitapta bu kelimeye bir kere bile rastlanmaz. Allah İsrail kavmini Musa zamanında verdiği emirlerle ve de kurallarla ancak eğitim amacına sahipti, Mesih gelene kadar bu kanunlar onların öğretmeni olacaktı. (Galatyalılar 3:24) Fakat onları organize etmedi. Organizasyon Şeytanın kullandığı bir yöntemdir. Devletler, milletler, ordular, işyerleri, mafyalar, terörler, okullar organize edilerek yeryüzümüzde işlerler. Fakat cennette bu böyle olmayacaktır. Ne gökteki melekler ne de yeryüzümüz organize edilmeyecektir. Bu da Allah amacını bütün yaratıklarının yüreklerine ve zihinlerine koyduğundan dolayı böyle olacaktır. Hâlâ anlamıyor musunuz? Eğer Allah İsrail’i organize ettiyse -ki hayır-, onları sadece eğitti. Yine öyle varsayalım, organize etti diyelim. Ne oldu bu organizasyon zamanla? Yok oldu. Yehova’dan daha iyi kim organize edebilir? Kaldı ki Allah organizasyon düşüncesinden bile nefret eder. Çünkü bu organizasyon zihniyeti, mutluluk, ruh, inisiyatif, düşünce, sevgi, merhamet, iman ve daha özgürlük adına ne varsa yok edicidir. Organize edilmiş hiçbir kurumun, toplumun, milletin, dinin, ordunun tek tek düşüncelerine değer verilmez. Ancak organizasyon altında bulunan kişiler emir alır ve onu yapmak zorundadırlar. İster beğensin ister beğenmesin ister inansın ister inanmasın ister sevsin ister sevmesin. Organizasyon, emri yerine getirmeyi amaçlar. Bu nakâmil olan biz insanlık için çok gerekli gibi görünse de Allah hiçbir zaman bu yöntemi kullanmaz. Allah emretmez anlamında söylemiyoruz. Fakat Organizasyon düşüncesinde köle etmek vardır. Allah ise bizleri özgür olmaya çağırıyor. Hem şimdiki hem de gelecek zamanda. İsa Mesih ölümünden önce şakirtlerine:
Artık size kul demem; çünkü kul efendisinin ne yaptığını bilmez; fakat size dost dedim; çünkü Babamdan işittiğim bütün şeyleri size bildirdim. Yuhanna 15:15
Hiç bu sözlerde bir organizasyon düşüncesi ve amacı gözüküyor mu? Hangi organizasyon İsa Mesih’in sözlerinde olduğu gibi açık ve nettir? Bu organizasyon sistemini ise binlerce yıldır sadece Şeytan kullanıyor. Allah ise nefret ediyor. En güzel örnek de Nuh’un tufanından sonra geçiyor. Düşünceleri, dili ve amaçları bir olan organize edilmiş bütün dünya halkı; siz Şahitlerin ideali olan bu dünya halkı ise ilk BABİL. Onların başlangıcını ve sonunu ve de Allah’ın onlara olan tepkisini, yapmakta oldukları şehri bina edemeden, Allah onların dillerini nasıl karıştırdığını ve dağıldıklarını Mukaddes Kitaptan okuduk. Sizlerin iddia ettiği gibi “her ne pahasına olursa olsun birlik içinde bir organizasyona” karşı olan Allah’ın tepkisini Tekvin 11:1-9 da tekrar ve tekrar okumanızı herkese tavsiye ederiz. İlk yüzyılda, resullerin zamanında var mı bir organizasyon kelimesi diye bir terim? Fakat ne zaman ki üçüncü yüzyılda onlar Roma devlet dini olarak organize edildi, işte ondan sonrada Hıristiyanlık orta çağlardaki hallerini ve bugünkü ruhi boşluklarına ve iğrençliklerine daldılar. Bunu zaten ancak organizasyonlar başarır.
Hâlbuki “... ALLAH sevinç ile vereni sever” der 2.Korintoslular 9:7’de. Bunu organizasyon zihniyeti başaramaz. Organizasyon sevince, sevgiye, merhamete bakmaz. Onlar rakamlara, istatistiklere, saatlere, kuvvetlerine, sayılarına, gösterişlerine bakarlar. Bütün bunlar ise belli bir zaman sonra sevgiyle değil, ancak baskıyla olur.
Bu konu hakkında yazılacak daha çok şeyler var. Fakat mektubumuz gereğinden fazla uzadığı için ancak bu kadar yazmakla yetindik.
Bizler bu mektupla sizlerin bilmediği şeyleri yazmadık. Mektubumuzda vurguladığımız şeyler, inanıyoruz ki ancak işlerinizin belki de on binde biridir. Ancak bu kadarını bizim de sizler hakkında yaşayarak bildiğimiz, duyduğumuz ve öğrendiğimiz şeyler olduğunu vurgulamak amacıyla yazdık. Bu da bizlere yetti de arttı zaten. Bizler bıraktığımız o eski dinimizi; sizlere gösterdiğimiz itinayı, hoşgörüyü, sadakati göstermeden, o dini bu kadar araştırmadan içlerinden çıkmıştık. Bununla pişmanlık duyduğumuzu değil, fakat sizlerin de onlardan farklı olmadığınızı vurgulamak istiyoruz.
Dediğimiz gibi, yazdığımız bu şeyler sizin arkanızda bilmeden, haberiniz olmadan yaşanan olaylar olsaydı; sizi uyarmakla bunları değiştirmenizi, düzeltmenizi, özür dilemenizi bekleyebilirdik. Fakat tam tersine, sizlerin bilerek ve büyük bir gizlilikle yaptığınız bu şeyleri, bizler gibi habersiz olan birçoklarının duyması için yazıyoruz. Ebedi hayata değil ama ölüme götüren bu işlere sahip bir organizasyona sadık kalmakta direnenlerin de “bilmiyordum” dememeleri için bu mektubu yazdık.
Bizlere ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz.
Benim ait olduğum cemaat hiç gidemediğim Murrhardt Alman cemaati. Aslında kolaylıkla gidebildiğim ve anlayabildiğim cemaat Neckarsulm-Türk’tü. Anlayamadığım nedenlerden ötürü beni adeta zorla oraya ittiler. (Dolaylı bir şekilde duyduğum neden ise; toplantılara gitmekle ben kocama haber götürüp casusluk görevi yapıyormuşum! Orada gizli ne yapılıyor? Ayrıca bunu benim kocam duymakla ne gibi bir tehlike doğar? hâlâ çözemedik !!!)
N. Kiper I. Kiper B. Penack
2. Mektup
An
Wachtturm Gesellschaft 19. Ocak 2005
Am Steinfels
65618 Selters /Taunus
Bu mektubu 10 Ekim 2003 tarihinde yazdığım mektuba dikkati çekmek için tekrar yazıyorum. Yazdığımız şeylere karşı sizlerden bir cevap geleceğini zaten beklemiyorduk.
Zamanla da daha iyi anlıyoruz ki, organizasyonlar bizleri hayata değil, tam tersine ölüme götürecek özelliklere sahipler. Allah insanların daima kendi kendilerine özgürce verdiği kararlarla Kendisine kulluk etmemizi istemiştir. (Galatyalılar 5:1) Fakat Allah hiçbir zaman sizlerin planladığı, amaçladığı ve de uyguladığı gibi bir köleci yaklaşımla, bütün insanlık adına düşünen, konuşan ve kararlar veren bir organizasyonu istememiştir ve bu O’nun prensiplerine de aykırıdır. (Luka 12:57) Sizlerin uyguladığı bu sistem ancak bu dünyadan aldığınız bir örnektir. Sizler bile kendinizi bu dünyanın ordularıyla, askeri düzenleriyle kıyaslamıyor musunuz? Hem de o tertip ve düzenin Şeytani sistemin bir parçası olduğunu söylediğiniz halde! Benim, ya da bizim günahlarımız zaten göklere çıkacak kadar büyükken, bir de sizlerinkini nasıl ve neden üstlenelim?!
Geçmişteki kendi dinimi bırakmam, sizlerde gördüğüm, katlandığım şeylere kıyasla çok daha hafif ve de önemsiz sayılacak nedenlerden ötürüydü. Onların günahları belki sizlerinkine nazaran daha büyük ve kötü gibi tarihe geçmişse de (nedeni, onlar asırlardır mevcut oldukları gibi, üyelerinin sayıları da sizlerle kıyas edilemeyecek kadar da çoktur), ben onları sizlerde yaptığım gibi araştırıp, kesin bilgiler edininceye kadar da içlerinde bulunmamıştım. Bununla sizlere gösterdiğimiz sabır, anlayış ve hoşgörüyü o dine göstermediğimizi vurgulamak istiyorum. Bu sözlerle de kendimizi kimsenin üzerine yükseltmek amacında değiliz. Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi, başkalarının akılsızca ve planlı günahlarına da ortak olmak niyetinde olmadığımızı vurgulamak istiyoruz.
Bu yüzden de sizlerin organizasyonunun işleriyle hiçbir ilişkim olmasından yana değilim. Sizler gibi düşünüp, bir organizasyonun olması gerektiğine ve eskiden de Allah’ın daima bir organizasyonu olup Allah’ı temsil ettiğine ise hiç inanmıyorum. Ait olunacak bir din olarak sizleri kesin kararla reddediyorum. Fakat bu sizlere ait olan insanları da yüreklerimizden kesip attığımız anlamına gelmemeli. Hiçbir insanın, derisinin rengine, diline, dinine, milliyetine bakarak ayırım yapmamayı Allah’tan öğrendik. Fakat hiçbir zaman Allah ile benim (ya da şahsen bizzat her insanın) arasında Mesih hariç ille de aracıların olması gerektiğine ise Allah’a karşı utanç verici ve de büyük terbiyesizlik olarak niteliyoruz. (1.Timoteos 2.5) Bütün bu nedenlerden ötürü, sizlere ait olduğumu gösteren ismimin her yerden çıkarılmasını önemle rica ediyorum! Lütfen bu dileğimi yerine getirdiğinize dair sizlerden kısaca onaylayıcı bir mektup istememi de çok görmeyin.
Samimi selamlarımızla.
Not: Konunun içeriğini hemen anlayabilmeniz için, ilişikte 10 Ekim 2003 tarihinde yolladığım mektubu da birlikte yolluyorum.
N. Kiper I. Kiper B. Penack
3. ve Son Mektup
An
Wachtturm Gesellschaft
Am Steinfels
65618 Selters /Taunus
14 Temmuz 2005
Kule Yayınları Teşkilatına
Bununla sizlere son mektubumuzu yollamak istiyoruz. Özellikle rica edip iki defa mektup yollamamıza ve kısa ve basit bir cevap, ya da artık sizlere, sizlerin organizasyonuna ait olmadığımı ve hiçbir organizasyon düşüncesini de desteklemediğimizi onaylamanızı yazılı olarak istememize rağmen, bugüne kadar sizlerden ne bir reaksiyon ne de bir ses bile duymadık. Bu konuda reaksiyon göstermeme nedeninizi anlamamız ise hiç de zor değil. Teşkilatı zaten kendiliğimizden bırakmış olmamız, sizlerin bizler üzerindeki tehdit ve öç alma şekli olan cemiyetten atma durumu da tabi ki söz konusu olamıyor. Raymond Franz’ın kitabında da belirttiği gibi, “Organizasyonun hiçbir zaman tahammül gösteremediği şeylerden biri de kişinin kendi başına gitmesidir, dolayısıyla da teşkilatın o kişi üzerinde artık hiçbir hakka sahip olamamasıdır” düşüncesini tekrar ve tekrar kendi tecrübelerimizle de ancak onaylıyoruz.
Başından beri emin olduğumuz bir şey de organizasyona yönelteceğimiz her türlü kritikle sizlerin öfkesini üzerimize çekeceğimizdi. Öbür taraftan da bütün üyelerinize vermiş olduğunuz bu duygudan ötürü hiçbiri sizleri kritize etme cesaretini bile gösterememektedirler. Hâlbuki ellerinde Allah’ın sözü diye taşıdıkları Mukaddes Kitapla kapı kapı giderek vaaz eden insanlardan daha farklı bir davranış tarzı beklenmez miydi? Kritize edildiği zaman Allah’ın peygamberi ve aynı zamanda da o ülkenin yönetici kralı olan Davut nasıl davranmıştı? (2. Samuel 12:1-15) Hiç kimse onun zamanında Davut gibi birini kritize edip de bu yüzden de öfkesini üzerine çekeceğinden dolayı kendisini eleştirmekten korkar mıydı? Haksız bile olsa?! (2.Samuel 16:5-13) Kral olmasına rağmen onun kimseye bu duyguyu vermediği açıkça ortada. Organizasyonunuzu tanıyıp, içinde bulunduğumuz o kadar yıllar boyunca, hiçbir zaman Davut gibi bir benzeri tutuma sahip olduğunuza, kulaktan bile olsa duyarak şahit olmadık.
Sahip olduğumuz bilgi ve vicdana göre, organizasyonunuzun Mukaddes Kitaptan öğrendiğimiz Allah’ın standart ve moraline hiçbir yönden uymadığını da tekrar belirtmek istiyoruz. Bu yazdığımız mektuba artık bir cevap beklemediğimiz gibi, ancak son olarak almış olduğumuz kararı onayladığımızı duyuruyoruz.
N. Kiper I. Kiper B. Penack
Neden Bütün Yürekle Değil de İkiyüzlülük!
http://mesias.de de yayınlandı
İnsanın Allah’ı araması ve de bulduğunu sandıktan sonraki ilişkisinde, Allah’ın önemle istediği bir özelliktir bu «bütün yürekli» olmak. Ne demek bu bütün yürekli olma hali? Bir insan nasıl bilecek; bütün yürekle mi Allah’a kulluk edip O'na inanıyor, yoksa da tam tersi mi? Aslında bir sayaç makinesi olsa da yüreklerimize tutsak, o andaki yürek bütünlüğümüzün ne kadar olduğunu ölçüp anlasak! Tabii ki yok böyle bir şey, fakat bunu gören biri var, o da Allah. Kendimizin de muhakkak görmesi, görmeye çalışması gereken bir şey.
Yuvarlak bir pastayı düşünecek olursak, onu da ortadan kesersek, ne deriz? Pastayı ikiye böldük deriz. Bu pastayı bunun gibi birçok parçalara bölebiliriz. Yüreğimiz de aynen buna benzetilebilir. Her şeyden en üstte tuttuğumuz değerler için biz yüreğimizi böleriz. Mesela yüreğimizin bir kısmını zevklerimize, hobilerimize ayırıp, bir kısmını mal mülk edinme çabasına, bir kısmını çocuklarımıza, güzelliğe, karşı cinsten olanlara, arabamıza, yemeye içmeğe, mobilyalarımıza, ya da kariyer yapmaya, kaygılarımıza, fakirliğimize, hastalıklarımız ve vesaire gibi şeylerle yüreklerimizi meşgul eder, böleriz. Eğer hâlâ bir parça yer kalmışsa, o arta kalan bölümü de belki Allah’a, ibadet adı altında, artık şekli ait olduğumuz ülkelere, dinlere göre nasılsa, görev gibi bunu yapmaya ayırırız. Bütün bu ve benzeri şeyler bizim yüreğimizi ne kadar meşgul ediyorsa, o şeylere yüreğimizi ne kadar çok bağlamış isek, işte o kadar da yüreğimizi parçalara ayırdık demektir. Yaratıcımız ise kesin olarak, bütün, hiç bölünmemiş bir yürekle kendisine yaklaşmamızı istiyor.
Eğer yaratıcımız ile iyi bir ilişkide kalmak istiyorsak, kulu Davut’un dediği gibi:
“Ey Allah beni dene ve yüreğimi bil; beni imtihan et ve düşüncelerimi bil. Ve eğer bende kötülük yolu varsa bak” diyebilmeliyiz. (Mezmurlar 139:23-24)
Aslında aynen böyle bir yürek tutumuna sahip olmamız, kurtuluşumuz için kaçınılmaz olmalı. Böyle dua etme cesareti gösterecek kaç kişi tanıyorsunuz? Allah’a, “yüreğimi bil, beni imtihan et” diyebilecek kaç kişi var sizce? Ya bizzat siz?
İnsanlar, Allah’ın her şeyi gören bir özelliğe sahip olduğunu duymaya bile tahammül edemiyorlar. “Eğer Allah her şeyi görüyorsa, ben böyle Allah’a inanmam” bile diyenler az değil. Kimileri ise inandığını söylediği Allah’ın her şeyi göreceğinden hiç kuşkusu yokken, yaşantısı, düşünceleri, yaptıkları ve sözleriyle sanki o inandığı Allah hiçbir şeyi görmüyor gibidir. Görüyorsa da herkesi görüyordur ama bir kendisini değil!
Bu sözleri okuduğumuz zaman, bazen hemen karşı geliriz. Ne yani hiç çalışmayalım mı, yemeyelim mi, eğlenmeyelim mi? Yukarıdaki sayılan örneklerle yüreklerimiz bölünmüş oluyorsa; bu yüzden Allah bizi suçluyor ise, o zaman hiç yaşamayalım dahi. Çünkü her insan bu ve buna benzer şeyleri yapıyordur.
Anlamamız gereken konu da bu zaten. Bu farkı görüp anlayamazsak, bu sözlerin bizim için anlamı olmayacak demektir. Allah’ın kendisine neden bütün yürekle gelmemizi istemesini bir ayetle örneklersem, belki konuyu anlatmam daha kolay olacak. Bakalım o zaman yukarıda bahsettiğim şeyleri yapmakla acaba yüreğimiz her zaman bölünüyor mu yoksa bölünmüyor mu?
İncilin Matta kısmında İsa son günlerden bahsederken: “Nuh’un günleri nasıl idi ise, İnsanoğlunun (İsa’nın) gelişi de öyle olacaktır. Çünkü Nuh’un gemiye girdiği güne kadar, tufandan evvelki günlerde, insanlar yerler içerler, evlenirler ve kocaya varırlardı; tufan gelip hepsini alıncaya kadar nasıl bilmedilerse, İnsanoğlunun gelişi de öyle olacaktır” diye uyarmıştır. (Matta 24:37-39)
Şimdi biz kendimize şunu sorabiliriz: “Nuh peygamberin zamanında Allah’ın bütün yeryüzünde yaşayanları günahları yüzünden yok ettiğini duymuştum; fakat İsa eğer böyle söylemişse ne demek istedi? Çünkü son günlerde, ya da Nuh’un günlerinde İsa: “İnsanlar kötü, zorba, ahlaksız, kendini ve parayı her şeyden çok seven, katil, iftiracı, hırsız, nefsine hâkim olamayan...” vb. gibi örnekler kullansaydı, o zaman anlardım. Ama O insanların “yemesinden, içmesinden, evlenip kocaya varmasından bahsetmiş. Bunlarda ne yanlışlık var, ya da neden günah olsun” gibi sorular zihnimizi kurcalayabilir.
Evet, aslında yemek, içmek, evlenmek günah değildir. Bu özellikleri biz insanlara zaten Allah verdi. Fakat bütün zihnimizi ve yüreğimizi sadece bu şeylere ayırırsak ve Allah’ın bizlerle ilgili amacı neymiş? Neden bir son getirecekmiş? İnsan olarak benden beklediği nedir? Gibi konuları hiç umursamazsak, o şeylere yüreğimizde yer vermiyoruz demektir. Kısacası yüreğimizde neye önceliği ilk ön plânda yer verip, Allah’ın iradesi dışında ön planda neyi en önemli tutuyorsak, işte bu doğru değil. Tabii ki yiyeceğiz, içecek ve de evleneceğiz. Fakat bunları her şeyden üstün tutup, Allah’ın iradesinden ziyade en ön yeri o şeylere verirsek, işte o zaman yanlış olur. İsa da bunu bildiği için, son günlerle ilgili bu örneği kullandı. Zamanımız için çok uygun bir örnek. Maalesef insanlar sadece bu şeyleri düşünüyorlar. Zihinlerinde her şey varsa da Allah yok, O’nun amacını bilmek yok. Bu konular onlar için çok sıkıcı geliyor. Hatta insanların çoğu sahip olduğu üç kuruşluk rahattan dolayı, “benim Allah’a ihtiyacım yok ki” bile diyebiliyor. Zamanımızda böyle küstahlık yapmaya artık ayıptır gözüyle bile bakılmıyor. Onlar için Allah, sanki insanları her türlü mutluluktan alıkoyan, sınırlar çizen, cezalandırıcı, can sıkıcı biri demek. Bu yüzden de kutsal olan şeyleri ayaklar altına alıyorlar.
Bütün bunların yanında da dindar insanlar yok mu? Yani bütün insanlık hep Allah’tan uzak mı?
Dinin her zaman eli de dili de çok uzunmuş! 2,3 milyara yakın Hıristiyan âlemi, 1,4 milyar Müslüman âlemi, 889 milyondan az ya da çok Hindular ve de daha yeryüzümüzde neler var neler. (*2009 raporuna göre Dünya nüfusu 6,790 milyar insan. CIA (Hrsg.) 2009 -Wikipedia-) Hepsi de Allah’a inandığını söyler. Çoğu bu uğurda göz kırpmadan da ölüme gider. İçlerine girdiğiniz zaman ise istisnalar hariç, hiçbiri inandığı kitaptaki sözleri hayatlarında ne yaşarlar, nede öğrenme zahmeti gösterirler. Tam bunların tersine, öğrenmiş, okumuş olanları ise; fanatik, sevgiden yoksun, ikiyüzlü, kendilerini beğenmiş ya da sahte alçakgönüllü tavırlarla milyarlarca insanın kanına girmişlerdir. Hâlbuki Yaratıcımız açıkça:
“Rab Allah’ını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin” diyor.(İncil-Markos 12:30-31)
Açıkçası bu ayetlerle Allah yarım yamalak bir ilişkiden hoşlanmadığını, hele ikiyüzlülükle asla bizleri kabul etmeyeceğini belirtiyor. Her ne kadar kendilerinin sahtekâr tutumlarından dolayı dinler zamanımızda bu toplumlar üzerinde o kadar sempatiye sahip değilse de şimdiki bu ahlaksız, sapık, acılarla dolu dünyamızın sorumlularıdırlar. Din ve dindarlar biz insanlığa gerçek Allah’ı tanıtmadılar. Masallarla, sapık hikâyelerle insanlığı hep kendilerine köle etmek için uğraştılar. Diktatörlere taç giydirip, onların selamını onlara göre verdiler. Politikacılarla iş birliği yapmakla kalmadılar, kendileri politika yapıp, Allah’ın ismini kullanarak koltuk edindiler. İnsanları ezdiler. Güttükleri, korumaları gereken koyunlarına ruhen hiçbir şey vermediler. Ancak ölüm, nefret, soykırımı, ırkçılık, yokluk, bölücülük getirdiler. Çünkü İsa’nın da dediği gibi, hepsi koyun postuyla gelen fakat aslında kapıcı kurttular. Bunlar hakkında hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğundan şüphe edenler için İsa çok kesin bir örnek veriyor:
“Böylece her iyi ağaç iyi meyve verir; fakat çürük ağaç kötü meyve verir. İyi ağaç kötü meyve veremez, çürük ağaç da iyi meyve veremez…Öyle ise siz onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Bana ya Rab ya Rab diyen her adam göklerin krallığına girecek değildir; ancak göklerde olan Babamın (Allah’ın) iradesini yapan girer.” (Matta 7:17-21)
Bu dindarlar bütün bunların böyle olduğunu bilmiyor mu? Birinci ve ikinci dünya savaşları çoğunluğu Hıristiyan âlemi arasında geçmiştir. Papazlar ellerindeki Mukaddes Kitapla yarın cepheye gidecek askerleri bereketlemesi için Allah’a dua ederken; aynı akşam, düşman sayılan başka bir ülkenin papazı, aynı kitapla, başka bir kilisede, yine benzeri bir bereket duasıyla Allah’tan kendi askerlerinin karşı tarafı öldürüp yok etmeleri için yalvarmıştır! Ellerindeki kitapta ise:
“Düşmanlarınızı da sevin, size eza edenler için dua edin ki, siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız” diye okudukları halde! (Matta 5:43-45)
Bu dualara ne denir? Ben ikiyüzlülük diyorum, siz daha iyisini biliyorsanız onu söyleyin.
Düşünün ki eve geliyorsunuz, içerden bir çığlık çağırıyor: “Anneee! Babaaa! bana yardım et, et de kardeşimi öldüreyim!” diye. Bakıyorsunuz ki dehşetli bir manzara, iki kardeşte boğuşuyor, biri altta öbürü üstte, birinin elinde bıçak ama tam sokmak üzere, gücü yetmiyor, zorlanıyor, bunun için de sizin yardımınızı istiyor! İkisi de aynı şekilde bağırıyor. “Baba bana yardım et, et de ben öldüreyim” diye. Hangisine yardım edersiniz? “Böyle saçma şey mi olur, hiçbirine” mi diyorsunuz? İşte böyle saçma şeyler yaptı bu dindarlar. Milyonları ölüme ittiler. Menfaatleri, çıkarları uğruna, korktukları için. Ellerindeki kitaptan değil, yüreklerindeki bozukluktan çıktı bu dualar. Onların bu yürekleri Allah’a göre bütün müydü? “Hayır” diyoruz. Allah ise onların bu yaptıklarından iğrendi. Peki, bu insanlar geçmişteki bu olaylardan ders aldılar mı? Dünyamıza bakın cevabı yine siz verin.
Amacımız kendimizi bir kenara çekip, başkalarını suçlamak değil, başkalarının suçlarından ders alıp, aynılarını yapmamak. Çünkü bahsettiğimiz olaylarda ilk önce kendimizi görürsek, kendimizi imtihan edersek, Davut peygamber gibi iyi olanı yapmak için eğer kendimizi bina edersek; hiç bölünmemiş bütün yürekle, kayıtsız şartsız Allah’ı ararsak; o zaman her an ne olacağı belirsiz yaşadığımız şu zamanımızda, gerçek Allah’ı bulacağımızdan emin olabilirsiniz. “Çünkü Allah kendisine gerçek ve hakikatle tapınanları arar” diye yazılı. (İncil’in Yuhanna kısmından 4:6-26 ayetleri)
Bu kısa yazıyla, Mukaddes Kitaplar diye bilinen Tevrat-Zebur-İncil ve Kuranı alıp, muhakkak okumaya başlamanız için sizleri teşvik etmek istedim.
Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık
http://mesias.de de yayınlandı
Tarih boyu bu üç dinde birbirlerine hep düşmandırlar. Gerçi birbirlerine düşman olmayan din yok ya! Hepsi, “biz doğruyuz sizler yanlışsınız” derler. “Biz Allah’ın kullarıyız, siz Şeytanın; biz iyi ve doğru olanız, sizler yanlış ve kötü olansınız”. Bu işin en ilginç yanı da kendi dininden olmayanların hepsi, hem de o insanların işleri kendilerinden iyi bile olsa, kurtuluş onlara haramdır. Onlar bulundukları yerde kalmakta diretirlerse, ne olursa olsun kurtulamayacaktırlar. Allah onları yok edecektir, cehennemde yakacaktır, zebaniler onları katran kazanlarından çıkarmayacaktır vs. vs. Böyle düşünürler; çocuklarına olsun, okulda olsun, iş yerlerinde olsun böyle öğretirler. Bu konuda içleri hepsinin rahattır. Bu yüzden de hiçbir sıkıntı duymazlar. Doğduklarından beri birbirlerine karşı düşmanlığın yanlış olduğuna dair sıkıntı duyulacak küçücük bir bilgi hiç almamışlardır ki! Bunlardan bir tarafın başına bir kötülük geldi mi, öbür taraf hemen sevinir: “İşte Allah belasını verdi, oh iyi oldu” derler. Birbirlerini yok etmek için de ellerinden geleni yaparlar. Ayrıca bununla Allah’a hizmet ettiklerini sanırlar! Çocukluktan beri öyle bir vicdan eğitimi aldılar ya; onun için bu yok etme, ıstırap verme, işkence yapma işini hem de rahat bir vicdanla yerine getirirler. Bu konuda hepsinin yöntemi kendilerine göre ayrıdır.
Bu yazılanları okuyunca “yalan” mı diyorsunuz? Tarihe bakın. Biraz eşeleyin. Pisliklerini ne kadar çok kapamaya çalışmışlarsa da kokusu yine de duyulmaktadır. Burnu koku almayanlara sözümüz yok! Onlar hakikatten, gerçeklerden hoşlanmazlar. Gerçek olduğu, doğru olduğu için korkarlar! Bir sürü de bahaneleri vardır. Fakat konumuz onlar hakkında değil.
Bu anlattıklarım ayrı dinlerden olanlar içindi. Peki, aynı dine sahip olup da aynı kitaba inandıklarını söyleyenler ne yaparlar? Yine tarihe, hem de hiç uzağa gitmeden, dinimizin içinde yan yana yaşadığımız, aynı kiliselerde, camilerde, sinagoglarda aynı cemaatleri paylaşan insanlara bakalım. “Birbirlerine ne kadar dostlar, aralarındaki samimi sevgiyi görmemek elde değil, birbirleri için canlarını bile feda edebilirler” diyebilir miyiz? Birinci ve ikinci dünya savaşları, aynı kiliseyi paylaşan, aynı dini kitaba sahip ve de aynı ruhani grubun insanlarından bereket duaları alarak, cephede birbirlerini öldürmeye gittiler demedik mi? Yahudilerin ise birbirlerine olan nefretlerini, birbirleriyle olan savaşlarını kendi kutsal kitaplarından okuyoruz. Bütün Tevrat okunduğunda, bu konuda az tecrübe yaşanmamıştır. Ya Müslümanlar? Yıllarca, sadece birbirlerine olan kin ve nefretten dolayı, birbirleriyle yaptıkları acımasız savaşlar ve katliamlara ne denmeli? Hıristiyanların da onlara karşı, onların da Hıristiyanlara karşı düşmanlıklarını işin içine katarsak, sonsuz bu nefretleri, kinleri acaba kim körüklüyor? Bunun Allah olamadığı kesin. Hâlbuki onlar ise bu işleri hep Allah’ın ismiyle, O’nun adına yapmıyorlar mı?
Başlarken, Yahudi-Hıristiyan-Müslüman ve bunların birbirlerine olan düşmanlıklarından bahsettik. Bu arada şunu da belirtelim, sahte pozları lütfen dostluk diye görmeyelim. Bu poz yapma âdeti politikacıların mesleğidir; fakat dinlerin politikacılardan çok daha tehlikeli oluş nedeni; politikacı kendisi ve partisi adına poz yaparken, bu pozu dinciler Allah adına yapar. Poz yapmak, içten gelen samimi duyguların ifadesidir denilmeyeceğine göre! Fakat dindarlar bu pozu, aynı politikacı gibi çıkarını, dini adına yapıyor ise de bütün bu çirkinlikleri yaparken de Allah’ın adını kullanmaları korkunçtur. Bu yüzden de Allah, İncil’de Romalılar kitabının 2. Bap 24 ayetinde:
“...sizin yüzünüzden Milletler arasında Allah’ın ismine küfrediliyor” diye geçen sözleri bütün bu gruplara, dindarlara karşı söyledi.
Konumuzun başlığı olan bu üç dinin enteresan yanı ise; üçünün elindeki kutsal diye kabul ettikleri kitapların hepsi aynı Allah’tan bahseder. Buna göre bir Hıristiyan’ın kutsal kitabında Yahudilerin sahip oldukları kutsal kitap da vardır ve Allah sözü diye kabul de edilmesi gerekir. Müslüman’ın elindeki kutsal kitapta ise hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların kitaplarının Allah sözü olarak kabul edilmesi, hatta “zorunludur” diye yazar. Orada Allah, imanlı olan kişileri Muhammed’e şöyle tarif eder:
“Yine onlar, sana indirilene (Kuran’a) ve senden önce indirilene (Tevrat-Zebur-İncil’e), iman ederler...” Bakara, 2.sure 4.ayet. Bu da birçok ayetten sadece biriydi.
Bu bahsettiğimiz iki kitapta, Yahudilerin kutsal kitaplarından sonra geldikleri için, Yahudiler bunların ikisini de inkâr ederler. Yani bir önceki bir sonradan geleni tanımaz, bir türlü de kabullenemez! Aynı şekilde Hıristiyanlar da Yahudiler gibi, Müslümanların kutsal kitabı ve Muhammed hakkında aynı şeyi söylerler. Bunun yanında bir sonraki kutsal kitaba sahip olan ise: O benim kitabımı niye tanımıyor, vay kâfir diye de birbirlerini yerler dururlar. O: “Senin kitabın yanlış”, öbürü: “Yok, sen imansızsın” diye çekişsinler artık. Bu yolda ne kadar kan dökmüşlerdir! Bu savaşlar binlerce sene sürmüştür ve hâlâ da en etkili bir şekilde sürmektedir.
Bu mücadelelerin bir çıkış yolu olmadığını görenler ise: “Orası senin burası benim, senin dinin sana benim dinim bana” diye bir özgürlük verme politikasına bürünmüşler. Aslında özgürlük verdi gibi gözüküp, öbür taraftan da her biri “nasıl gözünü oysam” diye birbirlerine karşı fırsat kollarlar. Fırsat bulamasa da fırsat yaratırlar! Hiçbir şey yapamasa bile içinden soğukluk duyar, ya da nefret eder. Hâlbuki Allah bütün insanların birbirlerini sevmelerini emretmiştir. (Matta 5:38-48) Bununla onların hatalarını, yanlışlıklarını, günahlarını sevmemiz kastedilmiyor; fakat insan olarak onları kendimiz gibi sevmek zorundayız. Bu emri hangisi uyguluyor ve yerine getirmeye çalışıyor?
Yine konumuzu kıyaslamalarla sürdürelim. Peki, bu ayrı ayrı zamanlarda gelmiş olan kitaplara sahip olanlar böyle de aynı kitaba sahip olanlar nasıl? Onlar daha bir enteresan! Aynı kitabı kutsal sayanlar ise, içlerinde birbirleriyle anlaşamadıklarından dolayı binlerce mezheplere, dinlere bölünmüşler. “Senin anladığın değil, benim anladığım doğru” diyerek. Hıristiyanlıkta, Müslümanlıkta ve de Musevilikte de durum aynı. Müslümanlar Müslümanları yemişler, Hıristiyanlar Hıristiyanları, Yahudiler Yahudileri. Birbirlerini binlerce yıl o kadar yemelerine rağmen hâlâ doymamış, hırslarını alamamışlar. Bir de bunlar aynı kiliseyi, aynı camiyi, aynı sinagogu kullananlar. Sonra birbirlerinden ayrılıp başka tapınaklar, camiler, kiliseler, sinagoglar, cemaatler, toplantı salonları kurmuşlar. Peki, bu ayrılanlar, ayrı cemaat, ayrı camii, ayrı kilise, ayrı tapınak kuranlara ne olmuş? Buna yine siz kendiniz samimiyetle bir cevap verin. Eğer onlara ait biriyseniz, kendi kendinize “bizim gibisi yok” mu dediniz? Bakın işte yanıldınız. Bir banka reklamı vardı ve kendilerini daima çok farklı görenlere güzel bir misaldir. O reklamda aynen şöyle geçer: “Yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz bilmem şu bankasıyız” der ve kendini tanıtır. Bu, tüm yeryüzümüzdeki dinlere ait olup, fakat kendini farklı görenlere çok uygun bir cevap değil midir?
Ayrıntılara girmiyoruz. Şimdiye kadar insanlık tarihteki olaylarla, kitaplarda, romanlarda, gazetelerde, seninki, benimki, onlarınki diye bu ayrıntılara zaten girmiş. Kılı kırk yarmışlar ve hâlâ bir sonuç elde edemedikleri meydanda. Bu yazıları okuyan biri de samimi şekilde şöyle söyleyebilir: “Tamam, bu durumlar böyle, herkes bir yol tutturmuş gidiyor, fakat sonunda o banka reklamında olduğu gibi, bütün yollar aynı yerde birleşmiyor mu? Hem bu konular sanki zenci saçı gibi karışık, içinden çıkılamayacak konular değil midir?”
Aslında hiç bilgisi olmayan biri için dışarıdan durum böyle görünüyor. Bizi yaratan Allah’ımız ise bu işi zannedildiği gibi içinden hiçbir zaman çıkılamayacak bir şekle dönüştürmemiş. Aslında zannedildiğinden çok daha basit ve de kolay. Tevrat’ın Tesniye ya da Yasanın Tekrarı kitabının Bap 30:11’den 20 inci ayetine kadar olan yerlerde bu konuya Allah şöyle cevap veriyor:
Bugün sana emretmekte olduğum bu emir senin için güç değildir ve senden uzakta değildir. O göklerde değildir ki, diyesin: “Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım?” O denizden öte değildir ki, diyesin: “Kim bizim için denizin ötesine geçecek ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Fakat yapasın diye o söz (kelam) sana çok yakındır, ağzında ve yüreğindedir. (Ben sadece 11-14 ayetlerini yazdım, 15’den 20’ye kadar olan ayetleri lütfen sizler yerinden açıp okuyun.)
Yukarıda bahsedilen konuları her düşünen insan için yazdım. Bu içinden çıkılmaz gibi gözüken soruları her insan kendi kendine sormuştur ve de sormalıdır. Herkesin cevap arama yöntemi belki biraz farklı olur veya olmuştur. Ben şahsen, önce kimseyle düşman ya da dost olmadan, bahsi geçen bu en meşhur üç dinin kitaplarını okumaya başladım. Sonunda korkunç şaşırdım. Ya elimdeki bu kitaplar yanlış yazılmıştı ki,-bunu çok kişi iddia eder-, ya da bu dinler yanlıştı. O dinlerin, dindarlarının elindeki kitapları aldım okudum, aynıydı! Kitaplar yanlış yazılmamıştı. Bazıları değişik tercüme edilmişti, olabilir; değişik fakat aynı anlama gelen kelimeler kullanılmıştı, ama yine de aynıydı. Bir şeyden o kadar eminim ki, eğer bu kitaplar değiştirilmiş olsaydı, bunu her din kendi menfaati ve çıkarı doğrultusunda yapacaktı. Çok aşırıya gidemeden bu gibi basit değişiklikler yapıldı da.
Mesela zamanımızdaki Yehova Şahitleri denilen din, ilk yüzyıldaki Hıristiyanların sahip olduğu cemaatlerdeki sorumlu İhtiyar’lık görevini önce kendileri de içlerinde uyguladı. Sonra o ihtiyarlardan bunlara tehlike gelecek korkusuyla, ihtiyarlık 40 yıl boyunca yasak edildi. Hatta kendilerinin tercüme ettikleri, Mukaddes Kitapta geçen ihtiyar kelimesini saptırmak amacıyla, bu kelimeyi “yaşlı adam” diye tercüme ettiler. Bu kadar sinsice yapılan bu tercümeyle, bir yerde o görevin asıl anlamı bozuluyordu. Onların bu kendi uygulama ve öğretileriyle çelişmesin diye yaptıkları değişikliklerden sadece bir örnek. Daha da var, var da bunları araştırıp bilmeyen de kalmadı. Hıristiyanlığa, Katolik âleminin üçlük konusunda neler yaptıklarına falan girmeyelim. Bu gibi değişiklikler bizleri Allah’tan uzaklaştırmaz. Bu konularda kendi adına uzman olmak isteyen kişi, zamanla bu hataları da muhakkak görecektir. Ben bu kitaplar vasıtasıyla bunları gördüm. Eğer bu kitaplar ciddi bir değişime uğramış olsaydı; benim ya bu dinlerden birine inanmam ya da bu kitapları çöpe atmam gerekirdi. Benim bu kitabımı okuyup, onlardan biri olmam, ya da bu kitapları çöpe atmam mümkün olmuş mu diye yine sizler karar verin. Ben gerçeği bu kitapların yardımıyla buldum. O dinlerin sapıklığını bu kitapların yardımıyla gördüm. Değiştirilseydi bu mümkün olabilir miydi? O zaman bu kitaplar her değiştirenin öğretisine uygun ve onun tarafını tutan bir kitap şekline bürünmesi gerekirdi.
Gelelim aynı kitaba inananların ve içinde aynı şeyler yazdığı halde, bu kitapla ne gibi çılgınlıklar yaptıklarına. Geçen konuda bahsettiğim aynı örnekte kalarak devam edeyim. Birinci ve ikinci dünya savaşları çoğunluğu Hıristiyan olan ülkeler arasında yapıldı dedik. Bunlar kiliselerinde aynı kitapla, aynı Allah’a dua ettiler. Niçin? “Biz cephede düşmanlarımızı öldürürken, bize yardım et Allah’ım” diye. Kimi öldüreceklerdi? Aynı dine, aynı Allah’a inananları. Peki, bu duayı edenlerin ellerindeki kutsal kitap ne diyordu? Ben aynen olduğu gibi yerinden yazacağım.
“Sen komşunu sevecek düşmanından nefret edeceksin denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Düşmanlarınızı da sevin ve size eziyet edenler için dua edin ki, siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız; zira O güneşini kötülerin ve iyilerin üzerine doğdurur ve salih olanla olmayanların üzerine yağmur yağdırır.” İncil in Matta Bap 5:43-45 ayetleri.
Bu sözleri İsa peygamber söyledi. İncil kitabı sadece bu gibi sözlerin ışığı altında yazılmıştır. Kendimize tekrar soralım: Savaşa gitmeden önce, bu ruhaniler kiliselerinde ellerindeki bu kitaplarla acaba hangi Allah’a dua ediyorlardı?
Müslümanların, Yahudilerin durumları da farklı değil. Hem durumu sadece savaşma açısından ele almayalım. Bu dinlere üye insanlar, her türlü işleriyle Allah’tan uzaklaşmış olduklarını yaşantılarında açıkça gösteriyorlar. İncil’de 2.Timoteos kitabının bölüm 3:1-5 de son günlerle, yani zamanımızla ilgili ayetlerinde şöyle yazar:
“Şunu bil ki, son günlerde çetin anlar olacaktır. İnsanlar kendilerini seven, para düşkünü, övüngen, kibirli, küfürbaz, anne baba sözü dinlemez, nankör, kutsallıktan ve sevgiden yoksun, uzlaşmaz, iftiracı, özünü denetleyemeyen, azgın, iyilik düşmanı olacaklar. Hain, aceleci, kendini beğenmiş, Tanrı’dan çok eğlenceyi seven, Tanrı yolundaymış gibi görünüp bu yolun gücünü inkâr edenler olacaklar. Böylelerinden uzak dur.”
Bu yazılan peygamberlikler yalnız Müslümanlar için mi geçerli olacaktı? Veya Hıristiyan? Yoksa Museviler için mi? Hayır, bütün insanlıktan bahsediliyor. Mademki ellerinde hem bu kitaplar var, hem “ona inanıyoruz” deyip, oradaki yazılana uygun davranmıyorlarsa, bu insanlara ne denir? Bunun adı ikiyüzlülük değil mi? Düpedüz ellerindeki yazılara karşı davranmakla, Allah ile aralarındaki anlaşmanın sözlerine karşı geldikleri ortada değil mi? O kitaplar ister doğru ister yanlış olsun, onlar değil mi ki, “biz buna inanıyoruz” diyen ve oradaki sözleri yerine getirmeyenler? En azından bu yüzden suçlular ve hesap verecekler. Böyle ikiyüzlülük, sahtekârlık yapanlara Allah ne gözle bakar? Bahsettiğimiz o Allah, işlerine göre olan karşılığı herkese muhakkak verecektir. (Vahiy: 22:11-12)
Bütün bu anlattıklarımla ne demek istedim? Aslında kıyaslamalarda gördüğümüz gibi, aynı dine sahip olmak, aynı kitaba inanmak, aynı Allah’ı yüceltmek de bir çözüm getirmemiş. Peki ya ayrı ayrı dinlerden olanlar? Onlar da birbirlerinden nefret etmek için, bunlar onlara sadece bir bahane olmuş. İnsanlar çıkarlarını, egoistliklerini, menfaatlerini ve bütün çirkin özelliklerini açıkça söylememiş, ancak bunları bahane etmişler. Çünkü en çok kendilerini sevmiş, nefret etmek için ise bahaneyi çok kolay bulmuşlar. Din farklılığı, dil farklılığı, derisinin rengi, milliyeti, partisi, takımı, sahip olduğu şeyler vs. nefret etme nedeni için insanlığa yetmiş de artmış bile.
Çünkü çok kısa bir zaman daha, yeryüzündeki bütün dinlerin yasaklanacağını, Allah son gelmeden önce bir işaret olarak peygamberleri vasıtasıyla önceden söyledi. (Vahiy Bap 17 ve bap 18; Daniel: 8:9-12 ve 11:30-31... 36-38) Sanıyor musunuz ki o zaman insanlar birbirlerini daha çok sevecekler ve problemleri çözülecek? Hayır. Son günlerde insanların nasıl olacağını yukarda İncilin Timoteos kitabından okuduk. Timoteos’a yazılan mektubun nedenleri içinde nefret etmek için sadece din meselesi yoktu. Böyle bir insanlık mutlu olur mu? Barış içinde yaşayabilir mi? Böyle bir dünya insanlığına Allah ne yapar? En önemlisi, kendi kendimize sormamız gereken bir soru da şu olmalı: «Ben ne yapmalıyım?» Yukarıda yazdığım ayetle bunun çok basit olduğundan bahsettim.
Önce şu din ve etiket hastalığını üzerimizden atalım. Bu kadar önemli bir konuyu da dini önderlerimize bırakmayalım! Allah’ın İsa vasıtasıyla dediği gibi:
“Niçin kendiliğinizden doğruyu ayırt etmiyorsunuz?”
Evet, sahiden de neden bunu yapmıyoruz?
İncil-Luka 12.57’deki bu söze uygun davranışlar gösterelim. Allah’ın ruhuyla İsa Mesih bu soruyla insanlığın kendi kendine karar vermesini, ruhen kendi ayakları üzerinde durma kabiliyetine sahip olmasını ve bütün bunlarla vicdanen iyi ile kötü arasındaki farkı ayırt etmek için bilgiye sahip olmasını vurguluyor. Şahsiyet sahibi her insana sorulan bir sorudur bu. Şahsiyetsiz, korkak, kendini düşünen, akılsız, karaktersiz insanlar için bu sorunun anlamı da yoktur.
Nasrettin Hoca fıkrasında dahi, bizleri hem güldüren hem de düşündüren şu konuyu unutmayalım: “Keramet ne sarıkta ne cüppede, ya da kendi kendilerini kutsal yapanlardadır”. Yukarıda Tevrat’tan lütfen okuyun dediğim ayetlere değinecek olursam, orada özel isminin Yehova (ya da Yahve) olduğunu söyleyen Allah’ın, Musa vasıtasıyla «Tesniye» ya da yeni tercümesi ile «Yasanın Tekrarı» kitabının 30:11-14 de kısaca:
“...Tanrı sözü size çok yakındır; o söze uymanız, ağzınızda ve yüreğinizdedir” dediğini ve ne demek istediğini derin düşünelim. (Tevrat-Çıkış 3:15 de yeni Türkçe tercümede bu ismin Yahve olabileceği şüphesi uyandırılarak, Allah’ın özel bir isminin olduğunu kabul etmekle birlikte, bu isim bütünüyle tercümelerden ne yazık ki kaldırılmış! Herhalde onlar da Yehova Şahitlerine kızıp böyle bir akılsızlık yapmış olacaklar!)
Allah’ın sözünün ağzımızda ve yüreğimizde olması için, O’nu iradesine, yani amacına uygun dua ve yalvarışlarla Kutsal Kitaplardan araştıralım. Şimdiki zamanda Tanrı bilgisine inanıyorum ki her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü bu bilgiler bizim kurtuluşumuza, yalnız bizim değil, belki de bizlerin sözleri ve Allah’a uygun yaşam tarzımızla birçoklarının kurtulmasına da neden olabilir.
Peygamberlere bakın. Musa’nın dini neydi? İsa’nın dini neydi? Peki ya Muhammed’in? Onlar yaşadıkları zamanda hiçbir dine ait değildiler. Tam tersine, zamanın dindarları onlardan hep nefret edip, kovaladılar, öldürdüler, hayatı onlara acı ettiler. Bizler de kimlerin izleri ardınca gitmemiz gerektiğini kendi kendimize soralım. O peygamberlere onlar öyle davrandıysalar, bizler eğer onların izleri ardınca gidersek, bizlere de farklı davranmayacaklardır. Fakat kararlı ve gayretli olursak, başımıza ne gelirse gelsin, sonunda ebedi hayata ve ebedi mutluluğa kavuşacağız. Aynen yine Vahiy kitabında yazdığı gibi:
...ve Allah kendisi onlarla olacaktır. Gözlerinden bütün gözyaşlarını silecek; ve artık ölüm olmayacak, ve artık matem, ağlayış ve acı da olmayacak; çünkü evvelki şeyler geçtiler. 21:3-4
İşte, yalan söyleyemeyen Allah’ın insanlara vaadi bu. (Titus1:2) Kim verebilir böyle bir vaadi? Hangi insan, yönetici, ya da din kuruluşu?
Bu üç dinin de kutsal kitapları, «Allah’tan başka kimse veremez» diye yazıyor. Sizler de o kitaplarda yazdığı gibi inanın. Artık Allah’a yaklaşmak için kendinizi insanlara, örgütlere, organizasyonlara, dinlere köle etme zincirlerinden kurtarın, o kelepçeleri kırın diye sizleri teşvik etmek istedim. Çünkü Allah’a giden yol bunların hiçbirinden geçmez. Bu yol, ağzınızda ve yüreğinizde olan şeyler kadar size yakındır.
İnanan ve İnanmayanlarla Sohbet
http://mesias.de de yayınlandı
Allah’a inandığını söyleyen insanlarla hiç sohbet ettiniz mi? İster Müslüman ister Hıristiyan; bunların hangi mezhebi de olursa olsun, pek fark göremeyeceğiniz, hepsinin ortak özellikleri vardır. Bu insanların bazıları da samimidir. Daha doğrusu kendilerini inanmaya zorlayan kişiler bunlar. Yani gayret ediyorlar. Bu insanlarla sohbet etmek korkunç sıkıcı olur. Neden mi? Konumuz da bu zaten. Çoğu zaman bahsettikleri imanlarının, bilgilerinin hiçbir kaynağı yoktur. Ezbere, kulaktan duyduklarına iman etmişlerdir ve de savunurlar. Hem de büyük hararetle, ağızlarından köpüklü tükürükler saçarak. Anlattıkları ve de savundukları şeyler ise maalesef bir o kadar da saçmalıklarla doludur. Lafı uzatmadan örnekler vereyim ki, yazım daha canlı olsun.
Müslümanlarla sohbet:
Allah Âdem’in önce boyunu 300m. yaratmış. Sonra Âdem: “Allah’ım ne yaptın, bu boy bana çok uzun, ne olur biraz küçült ki, meyveleri daha rahat toplayıp, yiyebileyim” demiş! Allah ile Âdem arasındaki bu sohbet ve Allah’ın Âdem’i birçok defalardan sonra onu ideal bir ölçüye getirmesi, ancak Âdem’in yalvarmalarıyla olmuştur! Bazı hayvanlar da aynı sorunlarla gelip yalvarır, Allah da onların isteğine göre yapıp onları rahatlatır! Bu da herhalde yaratıkların yaratıcıdan daha akıllı olma mantığına dayanıyor!
Âdem yaratıldıktan bir müddet sonra tuvalet etme ihtiyacı duymuş ve dışkısını merakla elleyip elleyip, vücuduna sürmüş ve sürdüğü yerlerde kıllar çıkmaya başlamış. Kısacası onlara göre Âdem pisliğiyle oynadığından dolayı erkeklerin vücudu kıllıymış!
Bu insanların genelde kadınları sık sık rüyalarında nur yüzlü, aksakallı adamlar görürler! Onlara göre her gördükleri rüyanın ayrıntısının da anlamı vardır! Rüyasında su mu içiyor, tuvalete mi gitti, oturuyor mu, ya da her ne ise hepsinin apayrı anlamları olmalıdır. Bunun için de rüya tabirleri kitapları vardır. Kalın kalın ciltler. Allah’ın sözü olan o kutsal kitapları okumazlar, ama her gün o rüyalarının tabirlerine bakmaya bayılırlar. Eğer sohbetler koyulaşırsa daha neler çıkar neler. Telli babalar, Nafi dedeler, yatırlar, evliyalar, ilahlaştırdıkları din filozofları... Bunlara adaklar adarlar, niyetler tutarlar, paralar atarlar. Hayatlarını, ümitlerini sanki bunlara bağlamışlardır.
İstanbul’un göbeğinde meşhur dükkânların arasında, demir parmaklıkların içinde yeşil kumaşa sarılmış bir tabut vardı. Ben o zamanlar çocuktum. Bir yer diyorum, Sirkeci’yle Mısır Çarşısı arasında olan bu yere bir isim bulamadım. Her iş yerinin bir ismi vardı da bunun hiçbir ismi cismi olmayan demir parmaklıklı, boş, camsız ve odanın içinde de tabut var! Bu anlattığımın da hemen yanında piyango biletçisi, solunda saatçi dükkânları, baklavacılar falan var. Tabutun üzerinde de paralar! Kâğıt ve demir paralar, fakat zaman da demir paranın değerli olduğu zaman. Cam açık, zaten yok ki. Yoldan geçenlerden bazıları içeriye para atıyorlar. Gerçi ben atanı hiç görmedim, ama orada durup beklemedim de. Muhakkak atanlar var ki, o paralar da tabutun üstünü doldurmuş. Fakat arada demir parmaklıklar var. O kadar da aç fakir var ki, yoldan geçen birinin gözü kızar da alıverir o paraları diye belli ki korkuyorlar. Ben bile zor durumlarımda oradaki paralara şöyle bir bakıp da geçmişimdir. Elimi uzattığımda kesinlikle alabilecek olsaydım, belki de alırdım. Tabii bir ben değilim böyle düşünen ki, adamlar demir parmaklıklar yapmışlar. O paraları kim toplardı, hangi amaçla toplanırdı, ne için toplarlardı, devlet nasıl müsaade etmiş, hiç bilmem. Belki hâlâ da orada duruyordur. Yeşil beze sarılı boş tabutlu dükkân. Ben tabii o zamanki çocuk kafasıyla o tabutun içinde ölü var sanırdım. Yanından üzülerek geçerdim.
Oradaki paraları toplayanı anlamak kolay da parayı oraya atan neye inanıp da atıyor, bunu anlamak, işte bu düşündürücü. Fakat yukarıdaki bir bilgiyle yaratıldığına inanan insanın oraya da para atması gayet de normal! O yukarıdaki masallara benzer daha ne masallar var da anlatmaya bütün Internet sayfaları, kitaplar yetmez! Bu inanç da sadece cahil halkın sanmayın. Doktoru, mühendisi, bekçisi, çöpçüsü de üç aşağı beş yukarı aynı inançta. Kuranın Nahl (16.) Suresinin 62. ayetinde:
“Onlar, kendilerinin bile hoşlanmadıkları şeyi Allah’a yüklerler” diye boşuna yazılmamış.
Gelelim Avrupa’nın göbeğindeki Hıristiyanlarla sohbetimize:
Allah bir değil de üç taneymiş!
Allah yeryüzüne bakmış ve insanları bir türlü anlayamamış, onun için insan olup yeryüzüne gelmiş! Bu da İsa Mesih’miş! Hâlbuki İsa, Kadiri mutlak Allah Yehova ise; öldürülmeden önce niye Allah’a dua edip: “Benim değil senin iraden olsun” desin? (Matta 26:39) Allah Allah’a dua eder mi? Bunların Hıristiyan inancı denilen masallarına göre eder! Onlara göre her ikisi aynı de, dua «kibarlıktan» ötürüymüş! Hıristiyan mantığında böyle yorum yapanlarını da duymak şaşırtıcı değildir.
Örnekler de veriyorlar. Karınca sürüsüne yardım etmek isteyen bir insana, o küçücük bedenleriyle karıncalar saldırmaya başlamış. Adam düşünmüş, “Hâlbuki ben bunlara yardım etmek istiyorum, ama onlar beni anlamıyor, demek karıncaya yardım etmek için karınca gibi olmak, karınca gibi düşünmek lazım ki, yardım edebilesin!” Böyle düşünen de onlara göre Allah! Onların Allah’ı tanımadaki bilgileri Müslümanların Allah’ından pek farklı değil. Karıncayı insan mı yarattı ki böyle örnekler veriyorlar! Demagoji denir bu açıklamalara. Demagojide amaç, yanlış bir şeyi doğruymuş gibi göstermeye uğraşmaktır. Bu mantığa göre gidersek; insanlar arabayı icat etti, motoru, bujiyi icat etti. Bozulunca tamir etmesi için tamirciye gideriz. Ben şimdiye kadar bujinin bozuk olduğunu anlamak için buji olan bir tamirciye rastlamadım! Ya da motor bozulunca, onu anlamak için motor olan tamirciye! Bunları icat eden zaten nedenini de bilebilirse ki, bunu yapan biz insanlık ve de hiçbir şey Allah ile kıyas olunamaz, bizleri yaratan Allah bizi anlamak için niye insan şekline girsin? Hâlbuki Davut yaratıcımızın bilgi ve yeteneğini Mezmurunda (Zebur kitabı) ne kadar açıkça söylüyor. Mezmurlar 139:13;15-16 da:
Çünkü böbreklerimi sen teşkil ettin; anam karnında beni ördün... Gizli yerde yaratıldığım zaman, dünyanın derin yerlerinde şaşılacak surette kurulduğum zaman, bedenim sana gizli değildi. Gözlerin beni cenin iken gördü ve daha onlardan hiçbiri yokken, benim için tayin olunan günlerin hepsi senin kitabında yazılmıştır.
Allah’ın ruhuyla Davut ne hakikatleri dile getiriyor, biz ise nelere inanıyoruz! Bap 139;17 ayetinde devam ediyor:
Düşüncelerin benim için ne değerlidir ey Allah.
Hayreti! Davut Allah’ın bizim hakkımızdaki düşüncelerini değerli bulurken, Hıristiyan âlemi: “Allah insanı anlamak için insan oldu” diye inanıyor. Bu yazdıklarıma inananlar da dinde ilerlemiş bilginleri. Böyle inanıyor ve de inandırıyorlar. Bu ise binlercesinin içinden sadece bir örnekti.
İsa’nın öldürüldüğü zamanı anmak için ki, yine de bunun gerçek anlamını neredeyse hiçbiri bilmez; tavşan ile yumurta koyarlar. Hâlâ bu tavşan ile yumurtanın nasıl bir ilişkisi vardır bilinmez. Horoz ile yumurtayı bir araya koysalar, yine zor olsa da bir bağlantı kurulur. Tavşanın yumurtlaması ile İsa’nın ölümü arasındaki bağlantıyı ben 40 sene Hıristiyanların arasındayım, hâlâ öğrenemedim. Kimileri bereket anlamında yorumlarken, bazıları da o mevsimde insan vücudunun yumurtaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Eğer öyle olsa bile, bunların İsa’nın ölümü ve Allah’ın iradesiyle ne bağlantıları var? Yine bilinmez!
İsa’nın doğduğu günü ise kırmızı elbiseli, beyaz sakallı adamlarla hediyeler vererek kutlarlar. Süslü çam ağaçlarını da unutmayalım! Hâlbuki İsrail’de İsa doğduğu zaman çam ağacıyla ve O’nun doğum günüyle ilgili İncil’de nasıl bir bağlantı kuruluyor esrarengizdir. İncil’i bin kere de okusanız böyle bir şey bulamazsınız.
Bir de yeryüzündeki kötülükler olurken nedenine: “Allah bizim ne yapacağımızı bilmediği için, öyle bakıyor ve de ne yapacağımızı merak ediyor” muş derler! Böylelikle de Allah bilgi ve tecrübe sahibi oluyormuş! Bu yüzdenmiş kötülüklerin nedeni. Bu ve buna benzer inanca: “Hıristiyan bilgisinde en doğruyuz” diye kabaranları bile sahiptir. Tüm bunlar Allah’a mı ders olması için oluyor, yoksa biz insanlığa mı? Onlara göre en çok Allah’a ders oluyor!
Hâlbuki Eyüp kitabında 36:14 de:
O’nu görmediğini söylediğin zaman bile davan O’nun önündedir bekle... diyor.
İşaya (Yeşaya) 65:24 de yine Allah:
Ve vaki olacak ki onlar çağırmadan önce ben cevap vereceğim ve daha onlar söylerken ben işiteceğim.
Bu ayetler Allah’ın bizler çağırmadan önce, ne için çağıracağımızı bile önceden gören bir özelliğe sahip olduğunu vurgulamıyor mu? Aslında ne kadar mutlu olmalıyız. O tüm evreni, içindekini ve dışındakini yaratıp, her şeye de kadir olan biri. O’nun gücü her şeye yeter, anlayışa sahip, hikmetin ise kaynağı. Bizler ise masallarımızla çocuklarımıza: “Allah Âdem’i nasıl bozuk yaratmıştı da bereket versin Âdem akıl verdi de kurtulduk” diye öğretiyoruz! İnsan ile karıncayı kıyaslayıp, karıncayı anlayamayan insanı Allah yerine koyarak benzetmeler yapıyoruz. Allah’ı bahçıvana benzetip, değersiz otları da kötü insanlar yerine koyanları da var. Bu yüzden nasıl bir bahçıvan o otlardan bir şey bilmek istemezse, Allah da kötü insanları ve her şeyi, her zaman görmezmiş! (Şahitlerin Allah hakkındaki resmi öğretileri. Bernd’i bu yüzden aralarından atmışlardı) Onlara göre kötü insanların da kim olduğu belli. Kendilerine ait olmayan herkes kötü! Çocuklarımızın beynine bu saçmalıkları yerleştirirken, “onlara Allah bilgisini verdim” diye de utanmadan vicdanımızı mı rahatlatıyoruz?!
Hele bir de Allah’ın sözlerini okumaya başlarsak! Her okuyup kalktığımızda her şeyden, her hareketten bir alamet ararız. Gizli gizli kendimizi peygamber, evliya, Musa, İsa, Muhammed’in yerindeymişiz gibi görmeye başlarız, artık içlerinden hangisini sempatik buluyorsak. Açıkça söyleyemeyiz, insanların ne diyeceklerini, nasıl alay edeceklerini biliriz de ondan. Fakat yüzde yüz inanacaklarını bilsek, peygamber, resul, ermiş olduğumuzu hemen ilan ediveririz. Allah hakkında bilgi edinmeye başlayıp da bu duygulara sahip olmayan var mıdır? Aslında bir zaman sonra bu duyguları normal olarak görüyoruz. Eğer sınırı aşmazsak tabii. Hem peygamber olmayı istemek kötü bir şey de değil ki. Musa’nın dediği gibi: “Keşke Rabbin bütün kavmi, herkes peygamber olsa idi”. (Sayılar kitabı, ya da Yeni tercümede: Çölde sayım kitabının 11 bap 29 ayeti) Bütün bunlar olabilir ve de çoğu durumlarda kötü diyemiyorsak da fakat yalan söylemek sahtekârlıktır ve Allah’tan değildir diye de belirtmek isterim.
“Bir kimse bir şey değilken kendini bir şeymiş gibi gösterirse, ya da sanırsa kendi kendini aldatır” diyor resul Pavlus İncil de Galatyalılar 6:3 de.
Yalnız Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Yahudi’si değil, Allah’ın hakikatleri hakkında maalesef yeryüzümüz bu gibi saçma bilgilerle dolu. Allah diye tanıttıkları ancak uydurma şeyler. Kendi kafalarına göre yarattıkları ilahlar, ama onlar gerçek Allah değil. Hele bir de Allah adına yaptıkları ibadet denilen işleri ise tam bir rezalet.
Müslümanlar Allah istiyor diye sünnet olurlar. Kuranda hiçbir yerde yazmadığı gibi Muhammed de sünnet olmamıştır. Fakat onlar uydurup “Muhammed doğuştan sünnetliydi” diye Yahudi masallarına uyarlar. Kafalarına göre uydurdukları bayramlar, törenler de az değildir. Dediğim gibi hepsini yazmaya sayfalar yetmeyecek.
Hıristiyanlar ise daha beter; İsa’nın doğum günü diye uydurdukları tarih ve o kutlama şekli tam bir saçmalıktır. Yine İncilin hiçbir yerinde İsa: “Benim doğum günümü kutlayın” dememiştir. Bırakın demeyi ne ayı ne de günü tam olarak belli olmayan ve de yazmayan, bununla birlikte kafalarından uydurdukları “Noel” diye bilinen 24 Aralık gününe taparcasına bağlanmayı kimin söylediği belirsizdir. Doğumunu kutladıkları kişinin yolunda yürümedikleri kesin. Bir de oy toplamak için partilerinde övünerek “bizler Hıristiyan’ız” derler. Partilerine de o ismi verenler, İsa’nın değil de Şeytanın isteği olan savaşlar için: “Neden biz de ülke olarak o savaşlara katılmıyoruz diye” bas bas bağırırlar! Başa geldiklerinde ise insanlığı birbirine düşman edecek her türlü yola başvururlar.
Evliliği yasaklayıp, “biz Allah’a daha yakın olmak istiyoruz” diyenlerin ellerine Mukaddes Kitapla, bir de günah işledikleri zaman kendi kendini kırbaçlasınlar diye kırbaç verip, Hıristiyan olmayanların da kafalarını uçuran misyonerleri tarihte az değildir. O yüksek, kalın duvarlı orta çağ kiliselerinin kapalı kapılarının ardındaki iğrençlikleri ise artık hiçbirimize yabancı değil. Mukaddes Kitabı kendi dilinde okuyor diye o kişileri yakanlar da yine bunlardan çıktı.
Müslüman tarikatlarında ise, kendini şişleyenler mi, fırıl fırıl dönenler mi, ateş üzerinde yürüyenler mi... daha neler neler. Bütün bu dinlere şöyle bir uzaktan bakarsanız, sanki sirke girdiğinizi sanırsınız. Buna da sözüm ona “Allah’a ibadet” derler! İnsanlığın kaçı bu şekilde ibadet etti şimdiye kadar diye sorarım sizlere? Hanginiz ateş üstünde yürüyüp, günlerce de topaç gibi dönebilirsiniz? Ya da kılıçları vücudunuza sokup sokup çıkarmak mı Allah’a yakın olmak demek? Böyle biri aranızda hiç yok mu? Bu mantığa göre demek ki biz Allah’a hiç yakın değiliz ve de yaklaşamayacağız!
Böyle Allah’a kulluk ettiklerini, O’na yaklaştıklarını sanırlar! Bu ibadet şekillerinde modaya göre de değişiklik yaparlar. Zaman geldi, devir değişti, Hıristiyanlıkta o zamana, o devre, daha doğrusu modaya uydu. Bazı yerlerde Hıristiyanlığın orta çağını yaşayan Müslümanlık da zamanın değiştiğini gördüğünden, kendini şimdinin modasına uydurmaya çalışıyor. Bir zamanlar uçtu diye Çelebinin kafasını uçuran dinciler, şimdi helâdayken gâvur icadı dedikleri cep telefonuyla konuşuyor! Fakat kaçı gerçek yaratıcının isteklerine, beklentilerine ve hakikatine uymayı düşünüyor? Allah’ın bu tip insanlık hakkında söylediği sözlere bir bakalım. Tevrat-Mika 3:5 ve 11-12 ayetleri:
Rab diyor ki, “ey halkımı saptıran peygamberler, sizi doyuranlara esenlik diler, doyurmayanlara savaş açarsınız... Önderleri rüşvetle yönetir, kâhinleri ücretle öğretir, peygamberleri para için falcılık eder, sonra da “Rab bizimle birlikte değil mi? Başımıza bir şey gelmez” diyerek Rabbe dayanmaya kalkışırlar.”
Bu sözler bu insanlara uyuyor mu uymuyor mu? Yine ne demek istiyorum? Aslında maksadım kolay anlaşılıyor. Böyle samimi inananlarla konuştuktan sonra, hiç inanmadığını söyleyenler bize daha aklı başında, daha bir mantıklı, hatta o inananlardan daha doğru ve güvenilir gözüküyorlar. İsa bir keresinde samimi hem de doğru inananlar için uyarı şeklinde bir hakikati vurguladı:
“...Gerçekten bu çağın insanları kendilerine benzer kişilerle ilişkilerinde, ışıkta yürüyenlerden daha akıllı oluyorlar” dedi. (İncil-Luka 16:8b)
Sözlerim samimiyetle Allah’ı ama gerçek Allah’ı, İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un, İsa Mesih’in, Muhammed’in Allah’ını tanımak ve O’nun iradesine göre yaşamak isteyenlere. Masallarla Allah’ı içinizde boğmalarına izin vermeyin. Çünkü onlar şu peygamberliğin yerine gelmesi için çalışıp, insanları saptırmaya uğraşıyorlar.
“Çünkü zaman gelecektir ki, sağlam öğretişe tahammül edemeyecekler. Kulaklarını okşayan sözler duymak için çevrelerine kendi arzularına uygun öğretmenler toplayacaklar. Kulaklarını gerçeğe tıkayıp masallara sapacaklar” diye geçer 2.Timoteos Bap 4:3-4 de.
Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla olan uyarılarını arkamıza atmayalım. Belki biri bize bu masalları Mukaddes Kitaptan okuduğunu iddia edebilir. Konuşan yılanlar ve eşekler, yılan olan sopalar, gökten yağan ekmekler, yarılan denizler, kan olan nehirler, peygamber olan babalarıyla yatan kızlar…vs. (ki her şey Allah’ın iradesi değildi. Mukaddes yazılardaki her olayı Allah’ın desteklediği anlamında okumamalıyız) .... Bütün bunlar Allah’ı küçültmez, tam tersine O’nu yüceltir ve onun için kaleme alındı. İnsanların kendi uydurma ilhamlarıyla, akılsızlıklarıyla, bozukluklarıyla anlattıkları şeyler ise Allah’ı küçültücü, suçlayıcı ve de küstahça hakikate uymayan şeyler. Evet, Mukaddes Kitaplardaki yazılan yazıların gerçek anlamını hemen ilk okumada çözeceğiz garantisi yok. Fakat Allah kendisini arayanlara şu garantiyi veriyor:
Eğer gümüş arar gibi O’nu ararsan ve defineler araştırır gibi O’nu araştırırsan; Rab korkusunu o zaman anlayacaksın ve Allah bilgisini bulacaksın. Süleyman’ın Meselleri Bap 2:4-5
Hangimiz parayı ya da altını kolay elde diyor? Defineler araştırmak kolay mı? Bunların kolay olmadığını yaratıcımız da biliyor. Eğer kendisini arayanların, aynı zahmeti gösterme isteği de olurlarsa, o zaman bulacaklarını da söylüyor. Sadece günlük geçimlerimiz için her gün nasıl işe gittiğimizi ve ne kadar uğraş verdiğimizi düşünelim. Çoğu ülkede kazancımız zaruri ihtiyaçlarımızdan fazlasına yettiği halde, daha çok istek ve zevklerimizi yerine getirmek, kendimizi garanti altına almak için fazla bile çalışıyoruz. Ölüm ise hepimizin her an sanki cebinde hazır olduğu halde. Bizden hiçbir maddi servet istemeden, ebedi mutlu bir hayat için, yaratıcımız, sahibimiz, Allah’ımız Rabbi tanımak uğrunda araştırma yapmak neden bizlere anlamsız gelsin? En azından insan bunu merak ettiğinden ötürü yapmaz mı? O’nun istediği gibi bir yaşantı şeklinde hayatımızı değiştirmemiz, “bütün bunlar acaba bizim faydamız, mutluluğumuz için mi?” desek bile, yine de en azından denemeye değmez mi? Hayatımızda bu gibi değişiklikleri ne kadar boş, anlamsız ve yanlış şeyler için yapmadık mı? Dinlerden, öğretilerinden ve uygulamalarından az da olsa örnekler verdim, okudunuz. Hatta çoğu zaman onlar bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Yukarıdaki konuda belirttiğim dinler, milletler, yeryüzünün tümü ne yaparsa yapsın, biz Allah’ın peygamberi Mika’nın dediği gibi olmak istemeliyiz. Mukaddes Kitapta Mika 4:5’de şöyle yazıyor:
Bütün halklar ilahlarının izinden gitse bile, biz sonsuza dek Tanrımız Rabbin izinden gideceğiz.
Biz Nereye Gidelim?
http://mesias.de de yayınlandı
Hemen şunu da sormak isterim: Gittiğimiz yerde neyi ve kimi arayacağız? Bu yazıları okuduktan sonra bu «biz nereye gidelim» sorusu çok kişinin soracağı bir sorudur. Çok insan bir dine veya bir yere ait olmadan kurtulamayacağını sanır. Kim eline kutsal kitaplardan birini alır da okumaya, araştırmaya başlarsa, doğal olarak içinden ibadet etme isteği de gelir. Örneğin, eğer doğuştan Hıristiyan biri İncil’i okuyor ise kiliseye, yine doğuştan Müslüman olan birinin Kuranı okuyorsa camiye gitmek istemesi genelde normaldir. Ayrıca insan paylaşmak isteyen biridir. O konuda da sahip olduğu inancı paylaşmak istemesi kadar doğal ne olabilir? Hem insan kendi kendini tek başına eğitebilir mi? İstisnalar muhakkak var. Genel düşünce ise bir yere ait olma düşüncesidir. İşte ne zaman insan samimiyetle, bütün içtenlikle Allah’ı aramaya başladıysa, problemler de o zaman başlıyor demektir. Çünkü kişinin içindeki o ille de bir yere ait olma hissinin akıbeti, ileride Allah’a, dinlere ve ruhi değerlere soğukluk, hatta nefret etme duygusu bile getirebilir. Ya da o ilk başlangıçtaki samimiyet, içtenlilik, sevgi gider, yerini ikiyüzlülük, bir şeyleri kaybetme korkaklığı ile Allah’tan uzak bambaşka değerler alır. Maalesef ki genelde bu böyle oluyor. “Allah’ı bizim burada bulabilirsiniz” diyen dinler, mezhepler, tarikatlar Allah’a yaklaştırmak yerine, tam tersine Allah’tan uzaklaştırıcı özelliklere sahiptir. Bunun böyle olduğunu bilip kabullenenler ve ses çıkarmadan o yolda devam edenler o kadar çoktur ki. Bunların nedenleri üzerinde durmadan, Allah’ı memnun etmek için “biz nereye gitmeliyiz?” sorusunu, gelin bizzat Allah’ın kendi sözlerinden araştıralım.
Öğrencilerinin büyük bir çoğunluğunun sürçmelerine neden olan sözlerinden dolayı İsa’yı terk ettiklerinde, geriye kalan 12 resulüne İsa: “Siz de mi gitmek istiyorsunuz?” diye sorması üzerine Petrus: “Rab, biz kime gidelim?” diyor. Soruyu sorarken devam ediyor ve hemen cevabını da yine kendi veriyor: “Sonsuz yaşamın sözleri sendedir. İman ediyor ve biliyoruz ki, sen Tanrı’nın Kutsalısın.” Yuhanna 6:68-69.
O zamanki resuller bu sözlerle bir gerçeği vurguluyorlar. Onların yaşadıkları toplum, İsrail oğulları, İbrahim’in soyu olup, bizzat da Allah’ın seçmiş olduğu kavimdi. Yeryüzünde Allah’ı temsil eden kâhinlik görevine sadece bunlar sahipti. Millet olarak Allah onları seçmiş, kâhinlik görevini de vermiş olduğu halde onlar, “biz nereye gidelim” demekle, aslında tüm bunların hiçbirinde kurtuluş olmadığını vurgulamış oldular. Çünkü bu adamlar millet olarak Allah’tan aldıkları kâhinlik rütbesini ve seçilmişliği, otomatik olarak bir kurtuluş diye görmediler. Bu açıkçası, o zamanın resullerinin gözünde, onları sonsuz yaşama, en önemlisi de Tanrı’ya götürebilecek başka hiçbir yerin olmadığı anlamına geliyordu. Yine onlara göre ne koskoca Kudüs’teki mabet ne her köyde ve şehirlerdeki sayısız sinagoglar ne tapınaklar ne de Yahudi din âlimleri ve farklı mezhepler bu sonsuz yaşama götüren sözlere sahip değildi. Bu resuller tüm bunları niye hiç saymadı? Peşinden gittikleri kişi, yani İsa Mesih çok mu gösterişliydi? «Hayır» diye yazıyor Yeşaya (İşaya) kitabının 53. bölümünde. Onlar tek bir şey arıyorlardı, hakiki gerçek Allah’ın iradesini ve O’nun sözlerini. Bunu da o saydığımız yerlerde bulamadıkları kesindi.
Şimdi zamanımızda durum farklı mı? Aslında değişen ancak teknik konular oldu, ruhi konularda insanlık kör kalmayı daima sevdi ve de sevmiş. O kör düzene de ayak uydurmuş. Bakalım o zamanki resuller İsa gelene kadar ne yapıyorlardı? Çok dindar olup, gece gündüz mabetlerde, tapınaklarda ha bire talim mi ediyorlardı? Hayır. Kimileri balıkçı, vergi görevlisi, tarımla uğraşan, sıradan insanlardı bunlar. Fakat hepsinin içinde Allah’a ve gerçeği bilmeye karşı büyük bir sevginin var olduğu kesindi. Bu bazen kendilerinin bile fark etmedikleri bir sevgi potansiyeliydi. Evet, bu gibi kişilerin bir şeyler aradıklarını anlamamız zor olmuyor. Onlar ikiyüzlülükten, sahtekârlıktan, Allah adına insanları ezen, yiyen, sömüren, gerekli gördüklerinde şiddetle yok edenlerden nefret etmişlerdi. Onlar İncil`in İbraniler kitabının 11’inci babında geçen ayetlerin tümüne uygun özelliklere sahip olan insanlardı. O ayetler bu insanların bir vatan aradıklarını gösteriyor. Onun için onlar bu dünyada garipler, misafirler, mahkûmlar; hatta dağlarda mağaralarda avareydiler. Dünya onlara layık değildi. (Lütfen İncil’in İbraniler kitabında 11. bölümünde geçen bu ayetleri açıp da yerinden okuyun.)
Önce bir şeyi açıkça belirtmek gerek. Bütün kutsal kitapları okuyan bir insan, şunun da farkına varmalıdır:
Hiçbir yer Allah’ın evi diye belirlenemez. İsa bir dul kadınla konuşurken: Allah’a tapınılması gereken yerin ne Kudüs’te (Yeruşalim), ne de başka bir yerde olacağını söyledi. O: “Fakat gerçekten tapınanların Allah’a ruhta ve hakikatle tapınmalarını ve Allah’ın kendisine böyle tapınanları aradığını” belirtti, belli bir yer söylemedi. (Yuhanna 4:21-.24)
Bu konuyla ilgili Allah’tan aldığı ilhamla, resul Pavlus da ilginç hakikatleri dile getirdi. 2.Korintoslular Bap 6:16 da: “...biz hay olan Allah’ın mabediyiz; nitekim Allah demiştir ‘aralarında oturacağım ve yürüyeceğim; ve onların Allah’ı olacağım, ve onlar bana kavm olacaklar’”. Bu sözlerden Allah’ın, ille de şurada olun, bu yerde durun, bana kulluk etmeniz için buraya ya da şuraya ait olun dediği anlamı çıkmıyor. Fakat tam tersine, bütün o yerlerden çıkmamız için Allah emrediyor ve de diyor: “Onların ortasından çıkın ve ayrılın. Murdara dokunmayın, Ben sizi kabul edeceğim” (2. Korintoslular 6:17) diyerek, hatta garanti veriyor. Demek ki Allah yaşantımızla, işlerimizle, yürek tutumumuzla, zihnimizden geçenler ile kendisine makbul bir ev gibi olmamızı istiyor. Yani bizzat biz, kendimiz Allah’ın aradığı evin özelliklerine sahip olmalıyız. Allah taş duvarlar, binalar, yapılar, organize edilmiş kuruluşlardan ziyade, bizzat şahsen, tek tek bizlere dikkat edip, önem veriyor. Şunu da muhakkak vurgulamak istiyorum: Allah birliğe karşı olan bir Allah değildir. Fakat birliğe muhtaç olan bir Allah ise hiç değildir. O’nun iradesine göre olan her şey O’nun makbulüdür. Fakat her türlü işleri ve öğretileriyle Allah’a karşı olan bu, “birlik” adı altındaki dinler, “bizsiz hiçbir şey olmaz” diye düşünüyorlar ise de yazılarım ile onların korkunç bir yanılgıya düştüklerini vurgulamaya çalışacağım. Kendilerinden önce onların kardeşleri İsrailliler de böyle düşünmüşlerdi! Onların Allah’tan gördükleri tepkileri ve sonuçlarını Mukaddes Kitapta ve Kuranda okuyoruz. Zamanımızdakiler de başka bir karşılığa lâyık sayılmayacaktır.
Hâlbuki tüm insanlık ve biz, doğuştan aldığımız dinimizi bırakmaktan ödümüz kopar. Paniğe kapılırız ve de böyle bir şeyi düşünemeyiz bile. Hiç ne camiye ne kiliseye ne toplantılara ya da başka bir ibadet yerlerine gitmesek, onlarla bir araya gelmesek dahi, kolay kolay biz size ait değiliz diyemeyiz. Esrar iç, eroin al, kadın ticareti yap ister erkek ister kadın olarak kendini sat; bakın bunların hepsi zararsız görülür. O kadar tehlikeli değildir. “Vah vah” derler, sözüm ona yardım etmeye çalışırlar. Teselliler edip, anlayış gösterirler. Fakat onların anlattıkları masallardaki Allah’ı değil de bizzat Allah’ın sözlerinden, hakiki Allah’ı aramaya başladın mı, bu teselli edenlerin, anlayış gösterenlerin, etrafınızdan hemen yok olduklarını fark edersiniz. Kendi kafanıza göre değil de yaratıcımızın arzusuna göre olan bir bilgiye sarılmaya başladınız mı; işte o zaman onların asıl nefretleri de su yüzüne çıkar. Tehditlerle üzerinize yürürler, suratınıza tükürürler, her yerde ilan ederler: “Bu falan artık bizim kardeşimiz değil” diye. O işitenlere de nedenini söylemezler. Olur ya belki bulaşır! Hem ya onlar da aynı hastalığa yakalanırlarsa! Saçaklarını daha da uzatmak isteyen bu dinciler o zaman ne yaparlar! İşitenler de o kişi hakkında artık düşünsünler, “kim bilir ne nane yedi” diye. “Ne yamukluk yaptı? Acaba hırsızlık mı yaptı, yoksa zinamı ediyor? Katil falandı da haberimiz mi olmadı? Kimleri dolandırmış? Belki de cinsel sapıktır, ya da din, Allah düşmanı ateist olmuştur! Hâlbuki ne de efendi duruyordu, hiç beklemezdim doğrusu”. İşte o kişi hakkında böyle düşünmeye başladı mı onların bu koyunları, o çobanlar da artık rahat rahat uyurlar!
Haklarında böyle düşünülmesini istedikleri zat ne yapmıştır? Mesela olur ya, Müslümanlara demiştir ki: “Bizler niye sünnet olalım? İnsanlar sünnet olsa da bunu Allah adına yapmaya hakkımız yok. Çünkü Allah’ın bizden Kuranın hiçbir yerinde böyle bir şey istediği yazmıyor.” Onlar ise hemen: “Vaay sen kimsin ki bize ve de çükümüze karışıyorsun! Atın bu zındığı kâfiri dışarı, vurun yok edin, hem de sevaptır!
Hıristiyanlık daha bir güzel:
İçlerinden biri doğruyu söyleyip de derki: “İncil’de üç tane diye bir Allah yok ki, İsa da doğum günümü kutlayın demedi ve o gün hele hiç doğmadı. Ölümünü anmak için ise tavşanla yumurta dağıtın hiç demedi. (Bunlar genel Hıristiyanların uygulamalarıdır) Allah ise geleceği her zaman görür; Allah’ın geleceği görmesi televizyon, radyo kanalına benzetilemez... (Bu da Yehova Şahitlerinin inancı) Yani ben dua ederken şimdi Allah başka kanala mı geçti? Bunu ben nereden bileceğim? Bu öğretileriniz ancak saçmalık, başka bir şey değil. Bunlar ancak sizin yüreklerinizden uydurduğunuz putlar. Bu sizlerin anlattıkları gerçek Allah değil.”
“Vaaay sen misin bize akıl veren. Hemen aforoz edin, ilişkisini kesin, kimse onunla konuşmasın, selam vermeyin sakın.” Bunlar daha tırnakları uzun olmayanların aldıkları önlemler. Tırnakları uzun olanlar ise: “Vurun bir köşede, yok edin, kırbaçlayın, kellesini uçurun, toplum dışına atın. Elindeki Mukaddes Kitabı boynuna takıp canlı canlı yakın” derler. Tüm bunların hepsini insanlık tarihi yaşadı ve de hâlâ yaşamakta. Anlattıklarım masal, abartı, espri falan değil.
O hakikati söyleyenler böyle karşılık görmüşlerdir. Böyle olması da aslında çok iyi değil mi? Bir farkın olması gerekmez mi? Bunlardan mutlu mu olmalıyız? Bir yerde evet, hem de ne kadar çok. Çünkü bunların böyle olacağını Allah önceden söyledi. Yuhanna bap 16:2-3 de:
“Sizi havralardan kovacaklar; evet öyle bir saat geliyor ki, sizi öldüren her adam Allah’a hizmet ediyor sanacak. Bu şeyleri edecekler, çünkü ne Babayı ne de beni tanıdılar” diyor İsa Mesih.
Aslında tek bir Allah ve tek bir din olması gerekmez mi? Bu soruya karşılık sanki kulağıma bir sürü sesler geliyor. Bütün dinler bağırıyorlar, hep birlikte aynı ağızdan: “eveeet!” diye! Tabii ki hepsi yine aynı şekilde birbirlerine: “Sizler hepiniz sahneden çekilin de sırf bizler oynayalım” diyerek! Bu konuda Kuranda kısa fakat apaçık bir gerçek var. Enbiya suresi (21) 92 ve 93 ayetleri aynen şöyle der:
Gerçekten dininiz bir tek dindir; ben de sizin Tanrınızım, ancak Bana kulluk edin. Onlarsa birliklerini dağıtıp ayrıldılar...
Ne kadar mantıklı, kısa ve öz bir düşünce. Ardındaki hakikat ise hepimizin bildiği binlerce ayrılmış dinler, tırnakları uzamış, boynuzları kabarmış, tos vurmak için aranıyorlar. Tırnaklarının içi insan etleriyle, kanlarıyla dolmuş. Boynuzlarında; yaraladıkları, öldürdükleri, yeryüzüne dağıttıkları insanların izleri var. Yine Kuran devam ederek bu konuya ışık tutuyor ve Şura Suresi (42) ayet13 de diyor ki:
O, (Allah) dinden Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya söylediğimizi size tutulacak yol kıldı. Dine bağlanın, ondan ayrılığa düşmeyin... (Osman Nebioğlu tercümesi)
Hangi Müslüman dini ya da mezhebi bu hakikati uygular ve de kabul eder? Ayetteki İbrahim, Musa, İsa’dan bahseden bu kitaplar, Mukaddes Kitap adı altında bir araya toplanmış. Hangi Müslüman bu kitapları alır da okur? Eğer okursa, bunu sahip olduğu o din selamlar mı? Çünkü onlara göre bu kitaplar gâvurların kitabıdır. Yine bu ayete göre aslında inkâr ettikleri ellerindeki Kuran’dır. Sanmasınlar ki onları Musa ya da İsa suçlu çıkaracak. Aslında onları güvendikleri Muhammed suçlu çıkaracaktır. İsa’nın Yahudilere dediği gibi (Yuhanna 5:45-47):
Sanmayın ki ben sizi Babanın önünde suçlu çıkaracağım; sizi suçlu çıkaran kendisine ümit bağladığınız Musa’dır. Çünkü eğer siz Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz; zira o benim için yazmıştır. Fakat eğer onun yazılarına iman etmiyorsanız, benim sözlerime nasıl iman edersiniz?
Aynen yukarıdaki bu sözleri, Muhammed de Müslüman geçinenlere söylemeyecek mi? Onların ittirip, gâvurlara ait dedikleri kitabı doğrulayan, onaylayan Kuran’a göre söyleyeceğinden de emin olabiliriz.
Bu yukarıda yazdıklarımız gibi düşünen ve de inanan yeryüzümüze dağılmış birçok insan var. Bunun böyle olduğunu Peygamber Hezekiel vasıtasıyla Bap 34’de Allah çok güzel dile getiriyor. Allah bu sözleri o zamanki İsrail’in dini önderlerine söylemiş gibi gözüküyor ise de Allah’ın adını temsil ettiğini sanan bütün dini yöneticilere hitap ettiği de kesin. Aynı zamanda yine dünyanın, yani bu sisteminin sonuna kadar olan bir zamanı içerdiği de belli oluyor. Lütfen Mukaddes Kitabı açıp o yerleri okuyarak, bu yazılanların doğruluğunu kendiniz tartın. Çünkü aşağıda yazacağım yazıların büyük bir bölümü Mukaddes Kitapta geçen Hezekiel peygambere ait. Allah o peygamberi vasıtasıyla şunları söylüyor:
Dini yöneticilerin yaptıkları:
Âdemoğlu, İsrail Çobanlarına karşı peygamberlik et ve onlara, o çobanlara de: Kendi kendilerini gütmekte olan İsrail çobanlarının vay başına! Çobanların güdeceği koyunlar değil midir? Yağı yiyiyorsunuz ve yünü giyiyorsunuz, semizleri boğazlıyorsunuz ve koyunları gütmüyorsunuz. Zayıfları kuvvetlendirmediniz, hasta olanı iyi etmediniz, kırık olanı sarmadınız ve sürülmüş olanı geri getirmediniz, kaybolanı aramadınız; ancak kuvvetle ve şiddetle onlara hâkim oldunuz. Ve çoban olmadığı için dağıldılar ve kırın bütün canavarlarına yiyecek oldular ve dağıldılar. Bütün dağlarda ve her yüksek tepe üzerinde koyunlarım avare dolaştılar ve koyunlarım bütün yeryüzüne dağıldılar, soran da yok arayan da yok. Hezekiel 34:1-6
Allah’ın dini önderlere olan hükmü:
Bundan dolayı, ey çobanlar, Rabbin sözünü dinleyin: Varlığım hakkı için, Rab Yehova’nın sözü, gerçek, mademki çoban olmadığı için koyunlarım yağma edildiler ve koyunlarım kırın bütün canavarlarına yiyecek oldular ve çobanlarım koyunlarımı aramadılar ve çobanlar koyunlarımı gütmediler de, ancak kendilerini güttüler; bundan dolayı ey çobanlar, Rabbin sözünü dinleyin: Rab Yehova şöyle diyor: İşte ben çobanlara karşıyım ve onların elinden koyunlarımı arayacağım ve onların koyunlarımı gütme işini sona erdireceğim ve artık çobanlar kendi kendilerini gütmeyecekler ve onların ağzından koyunlarımı kurtaracağım ve onlara yiyecek olmayacaklar. Hezekiel 34:7-10
Allah’ın, «hiçbir yere ait olmayanlara» verdiği ümit:
Çünkü Rab Yehova şöyle diyor: İşte ben, koyunlarımı ben sorup onları araştıracağım. Dağılmış koyunlarının arasında bulunduğu gün, çoban sürüsünü nasıl araştırırsa, ben de koyunlarımı öyle araştıracağım, bulutlu ve karanlık günde dağılmış oldukları yerlerin hepsinden onları kurtaracağım. Ve onları kavmlardan çıkaracağım, onları memleketlerden toplayacağım, onları kendi topraklarına getireceğim; İsrail’in dağları üzerinde, vadilerde ve memleketin bütün oturulan yerlerinde onları güdeceğim. Onları iyi otlakta güdeceğim... Hezekiel 34:11-14
Allah o kaybolanlara sevgiyle ve adaletle hükmedecek:
Koyunlarımı ben güdeceğim ve onları ben yatıracağım, Rab Yehova’nın sözü. Kaybolanı arayacağım ve sürülmüş olanı geri getireceğim, kırık olanı saracağım; hasta olanı kuvvetlendireceğim, fakat semizi ve kuvvetliyi helak edeceğim; onları adaletle güdeceğim. Hezekiel 34:15-16
Bozuk, çarpıtılmış öğretilerden bahsederek Allah şöyle der:
İyi otlakta otlanmanız size az mı geliyor da artakalanı ayaklarınızla çiğniyorsunuz? Ve duru sular içmeniz size az mı geliyor da artakalanı ayaklarınızla bulandırıyorsunuz? Ve koyunlarım ise, ayaklarınızla çiğnenmiş olanı yiyiyorlar ve ayaklarınızla bulandırılmış olanı içiyorlar. Hezekiel 34:18-19
Allah’ın bahsettiği bu koyunlar kim?
Ve siz, koyunlarım, otlağımın koyunları, insansınız ve ben Allah’ınızım, Rab Yehova’nın sözü. Hezekiel 34:31
O halde biz nereye gidelim?
Bütün bu ayetler bize belli bir dine, mezhebe, ya da herhangi bir kuruluşa ait olmamızın bizi kurtarmayacağını açıkça gösteriyor. O kuruluşlardan yardım, kurtuluş bekleyenlere ise, Allah’ın Hezekiel peygamberi vasıtasıyla yazdırdıklarını okuduk. Allah onların gerçek yüzlerini nasıl ifade ettiğini açıkça gördük. Bunlardan insana yardım gelir mi? Tam tersine, onlar bizim için ölüm olabilir. Fakat nereden teşvik alacağız? Kim bizi destekleyecek? Bir sıkıntımızda kim bizim yardımımıza koşacak? Hem boş olan günlerimizde nerelerde vakit geçireceğiz? Bütün bu soruları Allah’ın sözüyle cevaplayalım.
-Allah’ın o dini önderler hakkında yazdırdıklarına göre, yeryüzümüz bütün bu dindarların işleriyle bu haldeyken biz bunlardan mı teşvik arayacağız? Isa: Onları bırakın; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır, eğer kör köre yol gösterirse her ikisi de çukura düşer” dediğini unutmayalım. (Matta 15.14)
-Hezekiel 34:11 de Allah’ın: “...koyunlarımı ben sorup araştıracağım” dediğini de okuduk. Musa’nın yerine gelen Yeşu’yu Allah şu sözlerle destekliyor: Bu kanun kitabı senin ağzından ayrılmayacak ve onda yazılmış olanın hepsine göre yapmağa dikkat edesin diye gece gündüz onu düşüneceksin; çünkü o zaman yolunu açacaksın ve o zaman muvaffak olacaksın. Sana emretmedim mi? Kuvvetli ol ve yürekli ol; korkma ve yılgınlığa düşme, çünkü yürüyeceğin her yerde Allah’ın Rab seninle beraberdir. Yeşu 1:8-9 da geçen bu sözler ile Allah biz insanlığa yeterli bir güvence vermemiş midir?
-Bir sıkıntımızda ise yardımımıza yine kendisinin iradesi doğrultusunda Allah yardım da edecektir. Yalnız kimse Allah’ı bir şey yapmaya zorlayamaz. Ancak yaptığı şeyler bize hediyesidir. İki sayfa kutsal kitaplardan okuduk diye, ellerimizi açıp öfkelendiğimiz birinin belası için olan dualarımız karşılıksız kalacaktır, bunları da unutmayalım. Fakat Mukaddes Kitabın 2.Tarihler 16:9 ayetinde: “Çünkü RABBİN gözleri, yürekleri kendisi ile bütün olanlar uğrunda kuvvetli olduğunu göstermek için bütün yeryüzünde fırlanır.” diye geçer. Bazılarının iddia ettiği gibi, Allah biz insanları yeryüzünde sahipsiz bırakacak bir amaçla yaratmadı. O insanı her an saçlarının sayısına kadar bilecek bir ilgiyle yarattı. (Matta 10:30)
Eğlenmek, gülmek bunlar hoş şeyler. Bazı din gruplarında piknikler yapmak, geziler düzenlemek, ziyaretlere gitmek de hoş gelebilir. Bomboş bir kafa ve de yürekle bunlardan zevk alacağımıza, şimdiye kadar belki de hiç yapmadığımız, ya da çok az yaptığımız Allah bilgisini edinmeye bakalım. “Fırsatı satın alın” diyor Allah, çünkü zaman kötüdür. Her zaman bu fırsat elimize geçmeyecek, bundan emin olun. Onun için elinizden geldiğince gerçekleri içeren Allah bilgisiyle dolmaya bakın. Zevklerimiz için zaten gereğinden bile çok fazlasını yapıyoruz. İsa ise göğe alınmadan önce çok önemli bir emir verdi:
“...Siz gidin bütün milletleri öğrenci yapın... size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin; ve işte ben dünyanın sonuna kadar, sizinle beraberim.” Matta 28:19-20. Bu emir hepimizin öğretmen olmasını ister. Evet, öğrenin ki öğretebilesiniz. Bunu da bazı dinler gibi saat doldurmak, rapor yazmak için kapı kapı dolaşarak yapmayın. Allah’ın hoşuna gidecek bir biçimde, sevgiyle yapın. İsa’nın dediği gibi değerli olanları araştırın. (Matta 10:11; Luka 10:3.16) Kim olduğunuzu soranlara, “etiketinizin olmadığını ve bu yaptığınız şeyi de yalnız Allah emrettiği için değil, insanlara karşı sevgiden ötürü ve doğru olduğu için de yaptığınızı” söyleyin. Kimseden de yardım toplamaya çıkmayın, tam tersine yapabiliyorsanız siz yardım edin.
Hakikat yeryüzüne dağılmış duruyor. Sizin işiniz onları bir araya getirip toplamak olsun. Herkesi dinleyin, ama her ruha inanmayın. Yuhanna’nın dediği gibi, Allah’tan mıdır diye öğretileri imtihan edin. (1.Yuhanna 4:1) İmtihan etmek için ise tam bir bilgiye ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Başımıza ne geldiyse o tükürük hocalarından, papazlardan, bilgisizlikten de geldi. Biz onlar gibi olmayalım. Her zaman başkalarına bir şeyler verebilecek bir ruha sahip olalım. Bazılarının ve dünyanın yaptığı gibi daima biz başkalarından beklemeyelim. Kendimizde İsa’nın: “Vermek almaktan iyidir” sözüne uygun bir ruh geliştirelim.
Eğer sahip olduğum tarih bilgisi ve anlayışım doğru ise ki, yanılıyor da olabilirim, 2005 senesinin Eylül ya da Ekim ayında İsa göklerde bizlerin gözle göremeyeceği bir şekilde kral olmuş olabilir. Bu konuya ilerde nedenlerine değinerek yazacağım. Internet’te linklerde bu konuyu ve kronolojik ispatı zaten yayınladım. Eğer tarihler konusunda yanılmıyorsam ki, yanıldığımı da görüyorum, fakat belirtilen peygamberliklerin gerçekleşmesinden belli bir zaman sonra bütün dinler yeryüzünden kalkacaktır. Allah bunun böyle olacağını Daniel kitabında Bap11:28-40 ve Vahiy kitabında 16 ve17. Baplarında bahseder. (Orada bahsi geçen fahişe ya da Babil, dinlerdir) Bunlardan başka Allah daha birçok peygamberliklerde de bunun böyle olacağını açıkça gösteriyor.
Son olarak İncil’de Pavlus’un Koloselilere yazdığı, yine tekrar ve tekrar bahsettiğim şu ayetlerin sözleriyle kendimizi teşvik ve teselli edelim. Koloseliler 3:22-25:
...insanı hoşnut edenler gibi değil, fakat yürek sadeliğiyle Rabden korkarak itaat edin. Rabden miras mükafatını alacağınızı bilerek, her ne yaparsanız, insanlara değil, Rabbe yapar gibi candan işleyin; ...Çünkü haksızlık eden ettiği haksızlığı alacaktır; ve şahsa itibar yoktur.
Çünkü bugün sana emretmekte olduğum bu emir senin için güç değildir ve senden uzak değildir. O göklerde değildir ki, diyesin: Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu alıp yapalım? Ve denizden öte değildir ki, diyesin: Kim bizim için denizin ötesine geçecek, ve bizim için onu alıp getirecek, ve bize işittirecek ki, onu yapalım? Fakat yapasın diye o söz sana çok yakındır, ağzında ve yüreğindedir. Tevrat; Tesniye (Yasanın tekrarı) 30:11-14.
Güven ve Emniyet mi, Mutluluk mu?
18 Mayıs 2004 Salı
Tüm bu kitabı okuyan bir insanda belki de şu imaj uyanabilir: “Hiçbir dine ait olmamak, özgür olmak, kimsenin boyunduruğunu da taşımamak”. Ben özgür olmayı, gereksiz yüklerden soyunmayı, hangi din olursa olsun onlara ait olan köleliğe boyun eğmemeyi savunuyorsam da bunların kökenini araştırmaz, nedenlerini bilmezsek, bu yazılanların kelime anlamları ancak palavra ve şişkin sözler olarak kalır. Şunu da unutmayalım ki, özgür olma mesajını dünyada ilk ben vermiyorum. Birçok insan bu uğurda ölmüş, her şeyini bu uğurda feda etmiş, bu konuda çok romanlar, şiirler, makaleler yazılıp, atasözleri söylenmiş, filmler çevrilmiştir. Bu yüzden insanları hapislere atmışlar, zindanlarda çürütmüşler, işkenceler etmişler, kısacası özgürlüklerini ellerinden almak için her şeyi yapmışlardır. Boyun eğmek insanlığın hiç sevmediği bir şey olduğu halde, insanlar boyun eğdirmeye bayılmışlardır. Başkalarını kendilerinin nefret ettiği şeyi yapmaya zorlamışlardır. Bu gibi insanlar sevgiye nedense hiç değer vermemişler. Başkalarının kendilerinden nefret etmelerini görmeleri ise, onları pek o kadar rahatsız etmemiş. Hiç nefret nedir bilmeyen insanların karşılarına, kendilerinden nefret ettirecek işlerle çıkarak, yaptıkları şeylerden ötürü o insanları adeta nefret etmeye zorlamışlardır. Her ne kadar yeryüzünde birilerinden nefret etmeyen insan hiç olmasa da fakat onlar bu işleriyle nefret edecek insan tipini adeta yaratmıştırlar. Bu insanlar acaba düşmanlarından mı kurtulmak istemiş; yoksa düşman yaratmak mı? Aslında mantıkla bakıldığında, böyle yol izleyen hangi kuruluş, organizasyon, devlet, din, ulus, işyeri, aile olursa olsun, izlediği bu politika ile ancak düşman ve nefret kazanır diyoruz. Bunların böyle olduğunu kim bilmiyor? Neden insanlar böyle şeyler yaparlar? Nefret, gurur, kin, kendini beğenmişlik, menfaat ve daha aşağılık her türlü buna benzer hisler, insana böyle şeyleri neden yaptırır? Kimi insanlar nefret edilmekten hiç rahatsızlık duymadıkları gibi, bir de bunu gücün eseri olarak, sanki şeref armasıymış gibi algılar.
Bazı insanlar ise sahip olmak istedikleri şeyleri sevgiyle elde etmeyi, daha büyük bir başarı olarak görmüşler. Onlar da menfaatlerini düşünmüş, sahtekârlık yapmış, yalan söyleyip, birbirlerini, halkı kandırıp, insan katletmişler. Öyle de olsa, karşılarındaki gözlerin onlara nefretle bakmalarından çok rahatsızlık duyup, onların sevgisini kazanmayı başarı ve bu sevgiyi kaybetmeyi ise başarısızlık olarak nitelendirmişler. Birinci tip insan nefret kazanmayı hiç umursamayıp, onlar için sevgi bir zayıflık alametiyken, ikinci bahsettiğim insan tipi ise sevgiye değer vermiş. Sevilmek için uğraşmış ve birinciye kıyasla tam tersine nefret edilmeyi bir zayıflık ve yenilgi olarak görmüş. Dediğim gibi, onlar da bu sevgiyi çoğu zaman sahtekârlıkla, gizlilikle, suçsuz kan dökerek, yani layık olmadan elde etmişlerse de onlar sevginin değerini nefretten üstün tutmuşlar. Halk ve insanlar tarafından sevilen bir kral mı güçlüdür, yoksa nefret edilen mi? Bir de bunların mutluluğunu, iç huzurlarını düşünecek olursak; hangisi daha iyi durumdadır?
Her ne kadar biri sevgiye değer verse de ben burada temelde bozuk niteliklere sahip her iki insan tipini de ele aldım. Bir de bunların içinden ayrı olarak başka bir insan tipini düşünün. Sevgiyi, içten gelen dostlukla ve doğrulukla; yani hakkıyla kazananı, onun mutluluğu öbür her iki tip insandan da kıyas edilemez şekilde farklıdır. O, insanların sevgisini doğrulukla, dürüstlükle, hakkıyla ve layık olduğu bir biçimde kazanıyordur.
Yine başka bir örnekle üç tip sporcuyu düşünün. Üçü de altın madalya almış olsun. Onlara verilen bu ödül, kendilerinden beklenilenin en iyisini yaptığı anlamına gelir. Varsayalım ki bir sporcu, anasının, babasının, ya da başka birilerinin baskısı altında bu işi her seferinde kendini zorlayarak, nefret ve korku duyarak yapıyor. Yine o anası, babası ya da başkaları, başarılı olması için onu hep sıkıştırdıklarını düşünün. Hatta jüriyi bile etkilemeye uğraştıklarını varsayalım. Kişi o sporu hiç sevmiyor olsa bile, elindeki imkânlar, korku, gurur, gayret ve hırs, jürinin de ittirmesiyle, onu sonunda altın madalyaya götürdü diyelim.
Öbür tip sporcuyu, fazla disiplini sevmeyip, gayreti olmayan biri olarak ele alalım. Herkes gibi eğlenceyi, zevki, yaşamayı seven biri olsun. Hem de o spor dalında ille de başarılı olmak için gerekirse doping ve daha başka sahtekârlıklar da yapabilecek karaktere sahip. Bütün bu negatif özelliklerine rağmen, doğuştan beri sahip olduğu üstün yeteneği ve bir takım şanslı tesadüfler ile o da yarışmada altın madalya alsın.
Gelelim üçüncü tip sporcumuza. O hem bu sporu sevinçle yaptığı gibi, hayatında onun bütün sevinci neredeyse sadece bu spor olduğunu düşünelim. Başarısı ise ne hırsa bağlı ne de altın madalyaya. Duyduğu sevgisinden, aldığı zevkten ötürü, daima yaptığı alıştırmalar, deneyler, buluşlar ile o spordan mutluluk duyuyor, hepsi bu. Onun bu başarısını görenler, “ille de kendini göster” diye onu da yarışmaya sokmuşlar, o da altın madalya almış. Aslında o bu işi sadece ve sadece korkunç derecede duyduğu zevkten ötürü yapıyor. İster altın madalya alsın, isterse almasın; onun bu sporu yapma nedeni bunlara bağlı değil. Madalya alırsa seviniyor ama almazsa da üzülmüyor.
Lütfen kendi kendinize sorun, bu üç tip sporcu hakkında hangisi için “en mutlu o” dersiniz?
Buradaki örnekte altın madalya her sporcuya mutluluk verdiği gibi, genelde o sporcuya güven de verir. Üç sporcu da altın madalya almıştır. Fark, içlerinden sadece biri o madalyaya güvenmiyordur. Herkes için hedef altın madalyayken, o birinin hedefi altın madalya değil mutlu olmaktır. Öbür ikisi için o madalya bir etikettir, şandır, şöhrettir, zengin bir gelecektir ve bunlara bağlı olarak da güven duygusu verir. Fakat bu işi zevk ve mutlulukla yapan biri için, o madalya ancak bir hediyedir, kendine güven duyması değil. Böyle bir sporcu var mıdır, bilinmez. Varsa da dünyamız insanı onun bu duygularını bozmadan durabilmiş midir, o da bilinmez.
Bir devlet, bir din, bir ordu, herhangi bir kuruluş, ya da bir insan; ne kadar çok şeye sahip olduğunu sanıp, kendinin ne kadar çok güçlü olduğuna inanıyorsa, bu onun görüş açısını, insanlara davranış ve bakışını da bir o kadar değiştirir demektir. Bu ne gibi bir değişikliktir? Bu değişikliğin sebebi olarak birçok şeyler sayılabilirse de en önemli temel neden sahip olduğu güven duygusudur. Yani, “Bana hiçbir şey olmaz, hiç kimseye ihtiyacım yok, en güçlü benim” duygusudur. İnsanlar bu tip güven duygusunu kişiye rahatlık, mutluluk verir sanıyorlar. Bu uğurda da ellerinden geleni yapıyorlar. Şans oyunlarında çok para kazanma tutkusu, zengin olma arzusu, insanların para için her türlü değerleri satmaya hazır olmaları… Bedenini, kişiliğini, çoluğunu çocuğunu, hatta ruhunu bile satması, çoğu zaman bu yüzdendir. Sırf bu yüzden kadınlar daima zengin bir erkek ararlar. Koca ararlar demiyorum, çünkü onlar karı koca ilişkisi denilen bir aileden ziyade, serbest ve güven dolu bir hayatı daha çok seviyorlar. Bu da onlara göre sadece parayla oluyor. Ordular çoğaltmak, askeri güç, binalar satın almak ve biriktirmek, sigortalar, hayat sigortası, iş sigortası, yangın, su baskını, doğal felaket, işsizlik… vs. sigortaları; hep bunlar güven içinde yaşamak için icat edilmiş şeylerdir. Hani bir yerde insanlar mutluluktan ziyade güven duymayı daha çok yeğliyorlar dersek, yalan da olmaz sanırım. Onlar sahip olunacak güvenin, otomatik olarak da mutluluğu peşinden getireceğine inanıyorlar.
Güven duygusuna zıt olan şeyler ise: güvensizlik, şüphecilik, ne olacağı belirsiz, sallantıda, tehlike, korku, perişanlık, sürünmek, yokluk, acı, karamsarlık ve sonu ölüm. Kim ister bunları? Kimse istemez. Fakat durum acaba böyle mi değil mi? Yoksa insanlık olarak güven ve emniyet duygusunu çok değişik ve yanlış yerlerde arayıp, bunu elde etme yöntemlerimiz ise çok mu akılsızca? Gelin bunun araştırmasını yapalım.
Altın, gümüş, servet; yeryüzü ve onun doluluğu, tüm bunlar kimin? İnanmasa da birçok kişi bu soruya “Allah’ın” diye cevap verecektir. Bizler ise inanarak Allah’ın diyoruz. Bu yüzden bu konuda da O’nun hikmetine başvurma isteğimiz, en akıllıca bir davranış olacaktır. Hiçbir psikolog, gelmiş geçmiş en iyi ruh doktorları, tarih boyunca insanlar üzerinde araştırma yapmış hiç kimse, insanlığı Allah kadar iyi tanıyamaz ve O’nun kadar sevemez. Çünkü tüm bizler O’nun elinin işiyiz. Bu yüzden güven ve emniyet konusunda da O’nun fikirlerini almamız, bence çok yerinde ve hikmetlice bir davranış tarzıdır.
İsrail halkının kendileri için kral isteyeceklerini çok önceden bilen Allah, kralın yapması gereken şeyler hakkında, Musa vasıtasıyla önceden şu emirleri veriyor:
Kendisi için atlar çoğaltmayacak ve at çoğaltmak için kavmi Mısıra geri göndermeyecektir; çünkü Rab size: ‘Artık bu yoldan bir daha dönmeyeceksiniz’ demiştir. Yüreği sapmasın diye kendisi için karılar çoğaltmayacak ve kendisi için fazla gümüş ve altın çoğaltmayacak.
Vaki olacak ki, krallığının tahtı üzerine oturduğu zaman, kâhinlerin, Levililer’in önünde olandan bu şeriatın bir kopyasını bir kitaba yazacak ve yanında olacak, hayatının bütün günlerinde ondan okuyacak, ta ki, Allah’ı Rabden korkmağı, bu şeraitin bütün sözlerini ve bu kanunları yapmak üzere onları tutmağı öğrensin; kardeşleri üzerine yüreği yükselmesin, emirden sağa ve sola sapmasın; ta ki kendisi ve oğulları, İsrail’in ortasında, ülkesinde çok yaşasınlar. Tesniye- Yasanın Tekrarı 17:16-20
At eskiden askeri bir güç, çok kadın ise aşırı zevk demektir; altın, gümüş ise zenginlik anlamında. Allah ise bütün bunlara bağlı olan yaşantıyı, kişinin yüreğinin yükselmesine doğru atılmış kesin adımlar olarak görüyor. Hayret, biz insanlık ise sadece bu şeylerin peşinden koşuyoruz. Bizim peşinden koştuğumuz şeyleri ise Allah yasak ediyor! Acaba neden? Hâlbuki tüm bunlar bize zevk, güven ve emniyet duygusu vermiyor mu? Güven elde edeceğiz diyerek aslında bütün bunlara sahip olmak için uğraşmıyor muyuz? Güç, zevk, kuralsızlık, insanlığın peşinden koştuğu şeyler değil midir? Bütün bunları ise Allah neden istemiyor?
Başka bir yerde, Musa ölmeden önce, onun vasıtasıyla İsrail halkına Allah bakın neler diyor:
Bugün sana emretmekte olduğum O’nun emirlerini, hükümlerini ve kanunlarını tutmaya bak Allah’ın Rabbi unutmaktan sakın; ta ki, yiyip doyduğun ve iyi evler bina edip içinde oturduğun, ve sığırların ve sürülerin çoğaldığı, ve senin gümüşün ve altının çoğaldığı, ve her şeyin çoğaldığı zaman; yüreğin yükselmesin, ve seni Mısır diyarından kölelik evinden çıkaran, içinde yakıcı yılanlar ve akrepler ve susuz, kurak toprak bulunan büyük ve korkunç çölde seni yürüten, sert kayadan senin için su çıkaran, ve seni alçaltsın, ve sonunda sana iyilik etmek için seni denesin diye, atalarının bilmedikleri manı* çölde sana yediren Allah’ı Rabbi unutmayasın; ve ta ki, yüreğinde: ‘benim için bu serveti yapan kendi kudretim ve kuvvetli elimdir’, demeyesin. Tesniye- Yasanın Tekrarı 8:11-17 (man*: Allah’ın o zaman 40 sene gökten yağdırdığı, iri tohum taneleri gibi olan, ballı yufkamsı bir besin)
Demek ki bu yüreğin yükselmesi, kendini beğenmişlik duygusu, insanın sahip olduğu zenginliğe ve dolayısıyla duyduğu güvene bağlı olan bir şey. Bu yüzden de Allah insanları devamlı bu konuda uyarıyor. Hatta bazen öyle şeyler oluyor ki, insan şaşırıyor. Mesela bir örnek de Allah İsrail’i Mısırdaki kölelikten kurtardıktan sonra, onlara tutmaları gereken emirler, kanunlar veriyor. Bu kanunların birinde, «6 gün çalışıp 7’inci gün istirahat etmek» vardı. Buna da «sebt veya sebat» günü deniyor. Hayvan olsun, köle olsun, insan olsun, kimse o gün iş yapmayıp, istirahat etmeliydi. (Çıkış 20:8-11) Sebt günü çalışılmak yasak olduğundan, altıncı günde iki kat toplamalıydılar. Ta ki bir sonraki gün kimse çalışmasın, istirahat etsin. Allah öyle mucizeler yapıyor ki, iki gün yetecek kadar topladıkları o man sıcakta hiç bozulmadan iki gün boyunca dururken; eğer bunu normal bir zamanda yaptıklarında, man bir günde sabaha kadar durunca kurtlanıp bozuluyordu. Bununla da Allah emirlerinin tutulabileceği hakkında teminat verip ispatlamış oluyor. (Çıkış 16:14-36) Bu mucizeleri insan mantığı almaz. Ancak güvenden, imandan dolayı Allah’a itaat etmesi beklenir. Fakat o insanlar tüm bunlara rağmen söz dinlemeyip, ya bir günlük toplamaları gerekirken iki günlük topluyor ve man kurtlanıp bozuluyordu, ya da toplamamaları gerekirken dışarıya çıkıp man arıyorlardı. Veya sebt günü odun toplamaya çıkıp, çalışılmaması gereken günde çalışmakla canlarından olacak suçlar işliyorlardı. (Çıkış 31:14-16 ve Sayılar 15:32-36)
İstirahat etmeyip, kendilerinin menfaatine olan bu emri çiğnemekle, neden bu insanlar canları pahasına da olsa böyle itaatsiz oluyorlardı?
Neden aslında hep güven içinde yaşamak. İnsan biriktirmeyi çok seviyor, niye? Aman bir gün ihtiyaç içinde olursam kullanırım diye. Muhtaç olmaktan çok korkuyoruz. İnsana muhtaçlık gerçekten de çoğu zaman korkunçtur. Allah’a olan muhtaçlıkta mı böyle de bu insanlar hep biriktirme telaşında? İnsanlık biriktirme telaşına düştükçe, Allah da onların bu hislerine karşılık tam tersine, yiyecekleri yemeği hep gününde veriyor. Sadece bir günlük toplayacaksın, yarın yine vereceğim diyor. Hiç aç olup, yoklukta kalan oldu mu? Hayır, hiçbiri aç ve yoklukta kalmadı. Kırk yıl çölde yürüdükleri halde çarıkları, yani ayakkabıları bile eskimedi. Kırk yıl dayanabilecek ayakkabı var mıdır? Hatta zamanımızda bile böyle bir ayakkabı yapılına bilir mi? Hadi ayakkabı yapılabilir diyelim, ya öyle bir ayak? Bakın bu konuda neler yazıyor aynen okuyalım:
Bu kırk yıl, üzerinde elbisen eskimedi ve ayağın şişmedi. Tesniye-Yasanın Tekrarı 8:4
Bu insanların 40 yıl yürüdükleri o çöl sıcağında ne ayakları şişti ne de elbiseleri eskidi. Zaman zaman Allah onları yoklukta bırakıp, alçalttı ise de bu onları eğitmek içindi. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 8:2-6) Tüm bunları okuyan bizler ne diyoruz? Onlar aslında Allah’ı tanımadıkları için O’na güvenmiyorlardı diye düşünüyoruz. Yaptıkları şeyler Allahın emrine itaatsizlik de olsa, kendilerine güven sağlamak içindi. İki, üç günlük toplayacak ki, belki yarın ya hasta olursa ya çalışamazsa veya Allah ile arası açılırsa ne yapar? Bir iki gün kâr mı eder? Şimdi zamanımızda çok milletlerin evlerinde yine bir dilim ekmek yokken, yine çok milletlerin evlerinde aylarca yetecek kadar yiyecek birikimine sahipler. Yalnız yiyecek birikimi mi? Giyecek, mal, para birikimleri yanında, çöp denecek şeyleri bile atamayıp biriktirecek kadar hasta olan insanlar var. Evet, bütün bunların nedeni güven ve emniyet duygusu elde etmek. Bu biriktirme hırsı zenginlerde daha da fazla oluyor. Fakir kişiler paylaşmakta zorluk çekmezken, zengin kişilerin en büyük problemleri paylaşmak oluyor.
Oğlum gittiği okuldaki arkadaşlarınla olan tecrübesini şöyle anlatıyor: “Birbirimize borç para verdiğimiz oluyor, yine getirip veriyorlar. Ya da biri arkadaşıyla paylaştığı yiyecek, içecek gibi şeyleri aslında normal halli insanlar yaparlarken, çok zengin olan arkadaşlarımız, yediği şeyleri başkalarından ya gizli gizli yiyiyor ya da hiç gereği yokken gizliyor. Kendisi ödünç para alınca vermediği gibi; normal bir öğrencinin bir ayda alamadığı cep harçlığına her hafta sahipken, kimseye de en küçük bir miktar parayı hiç ödünç bile vermiyor”. Bu özelliklere sahip zengin, emniyet ve güven içinde olan bir çocuk, ya da yetişkin, mutlu mudur? “O da böyle yapmaktan mutlu oluyor” mu diyeceksiniz? O insan bir şeylerden, kaybetmekten, enayi yerine koyulmaktan ve belki akla gelmeyecek daha ne varsa onlardan korktuğu için böyle yapıyor. Normal her insan gibi davranamıyor. Bu duygulara sahip biri, anlamsızca duyduğu böyle korkular ile mutlu mudur?
Zengin çevrelere girince sokaklara bir bakın; ya da zengin ülke sokaklarına bir bakın. Sokakta çocuk sesi pek duyamaz ve de çocuk göremezsiniz. Hâlbuki fakir muhitlerin çocukları, aç ve çıplak insanların çocukları bir arada oynarlar, koşuşur, bağrışırken; zengin, varlıklı ülkelerin çocuklarında bu durum neden yoktur? Sokakta oynamak çok terbiyesizlik, akılsızlık olduğu için mi? Hayır, terbiyesizlikle, akılsızlıkla bir ilgisi yine yok. Asıl neden, varlıklı insanların yüreği yüksekte, yani kendini beğenmiş oluyor da ondan. Problem her arkadaş arasında olacaktır ve olur da. Kavga, dövüşte olur. Fakat varlıklı kişilerin çocukları başka çocuklarla olan ilişkide, en küçücük bir problemde ikisi de birbirinden kopar, evlerine giderler. Evlerinde bilgisayarlı oyuncakları, tankları, tüfekleri, müzik setleri, konuşan bebekleri, video, DVD film albümleri, resim çeken ve faturalarını hiç ödemedikleri cep telefonları ve daha akla bile gelmeyecek her türlü şeyleri vardır. O küçücük problemde birbirlerine gösterdikleri kapris, bağışlayamama, bencillik, kendini beğenmişlik bu yüzdendir. Çünkü ihtiyacı yoktur, bu yüzden de güven duyarak evine gider. Fakir ülkede, yoklukta büyüyen aile çocuğu muhtaçtır. İnsana, arkadaşa, beraberliğe muhtaçtır. Onun oyuncağı da mutluluğu da bütün her şeyi de o arkadaşlarıdır. Her biri için durum böyledir. Ben yatılı okulda ve askerlikte edinilen arkadaşlıkların bambaşka olduğunu gördüm. Bazıları için “hapishane arkadaşlığı da bambaşkadır” denir, neden? Hepsi aynı yokluk ve zor şartlar altındadırlar da ondan. Bu yüzden de hepsi birbirine muhtaçtır. Bu muhtaçlığın ille de maddi olması gerekmez. Varlık insanı daha bir sıkı, daha bir cimri yapıyor, yokluk ise cömert! Bu yokluk konusunda aynı olan insanlar birbirlerini bağışlarlar, korurlar, duygularını paylaşıp, birbirlerini dinlerler. Onlar üzüntülerinde birlikte ağlayıp, sevinçlerinde de birlikte gülerler. Paylaşırlar ve bundan mutluluk duyarlar. Peki, ne zamana kadar? Ne zaman ki bu insanlar da bahsedilen o güven duygusunu elde ederse, işte o zamana kadar. İnsanın içine güven ve emniyet duygusu girdi mi, o insan adeta çıldırır. Bütün dostluğu, sevgisi, paylaşma mutluluğu gider. O artık ağlayanlarla ağlayan, sevinenlerle sevinen biri değildir. Neden? Çünkü bundan sonra onun kimseye ihtiyacı yoktur! Çünkü onun da artık her şeyi vardır!
Fakat bu bahsettiğimiz insanlar nelere sahip olurlarsa olsunlar, odalar dolusu elektronik oyuncakları da olsa, en lüks evleri, arabaları, yatları da olsa, bir insanın beraberliğinden duyduğu ya da aldığı zevki bu cansız şeylerin hiçbirinden alamaz. İnsanlarla olan ilişkisinde duyabileceği en büyük rahatsızlık, “aman benden bir şey geçmesin, malıma da zarar vermesin” duygusudur. Neredeyse bütün rahatsızlığı buradadır. Bir de her insanla olan ilişkisinde, “o insanlar sırf bunun varlığı için konuşuyordur” zihniyetine sahiptirler. Genelde de bu yalan değildir. Zaten ya fakir diye çirkin görür istemez, karşısındaki de varlık içindeyse, bu sefer de kıskandığı için çekemez. Bunların detayına girmeden, söylemek istediğim şey, varlık bu ilişkilerde negatif etki yapıp, sahibini mutsuz ediyordur. Hâlbuki sıradan, hatta fakir bir insana güler yüzle birinin selam vermesi dahi, o kişiyi çok mutlu edip, hiç aklından negatif şeyler geçirtmezken; varlıklı kişi korkudan o selama karşı suratını bir o kadar daha ciddi ve asık tutmaya çalışır. Daima: “Aman benden bir şey istemesinler, aman bana bulaşmasınlar” düşüncesi ve korkusu vardır içinde. Bu yüzden de güler yüzlü, sempatik, alçak gönüllü insanlara zengin toplumlarda korkuyla bakılır. Bu: “Aman beni nasıl kazıklayıp, benden ne isteyecek” korkusudur. Böyle toplumlarda asık suratlı olmak, o insanların selam bile vermemek için mümkün olduğunca çevresini bile görmezlikten gelmeleri, gerekirse hatta hiç kimsenin suratına bakmadan direk yürümeleri, hep bu varlığın, etiketin, kendi aklınca sahip olduğu güven duygusunun eseridir. Bu artık çocukluktan beri alınan bir eğitim, bir kural olmuştur. Onlar varlıklıdır, kimseye de ihtiyaçları yoktur, bu yüzden kimseyle de işleri yoktur.
Bunun yanında gerçekten de güler yüzlü olanları, genelde bunu muhakkak bir şey bekleyerek yapar. Ya bir şey satıyordur ya sigortacıdır ya da başka bitmek bilmeyen beklentileri vardır. Mahalleye gelen yeni komşu böyle özelliklere sahip ise, herkesten bir şeyler isteyen, dertli, bedavacı biri de olabilir. Samimiyetle, içten gelerek, insanlara değer verdiğinden ötürü, hiçbir menfaat beklemeden, bu özelliklere sahip sempatik insanlara rastlamak ise, piyangodan en büyük ikramiye çıkması gibidir. Böyle durumları toplumların yaşadıkları sistemler, en çok da insanın kendi bu hale getirmiştir. Sadece bazılarımız değil, hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı özelliklere sahibiz. Çoğu zaman şartlar ve durumlar bizleri farklı kılıyor o kadar.
İnsanlar yalan söylüyorlar, ölüyorlar, öldürüyorlar, korkuyorlar, ikiyüzlülük yapıp, “doğruya eğri, eğriye doğru, karanlığa ışık, ışığa karanlık” diyorlar. Kaybetmekten korktukları şeyin altında daima sahip olduğu, ya da elde edeceği güveni yitirme korkusu var. Evi var, arabası var, işi, karısı, çocukları var. Bütün bunlar ona güven veriyor. Bir ülkesi, bir dini var, çevresi, arkadaşları, etiketi var; bunları kaybetmekten korkuyor. Bütün bunlar ona güven veriyor da ondan. Bunlar da yetmiyor, sigorta yaptırıyor. Kendini, evini, arabasını, geleceğini, yaşlılığını, hastalığında yalnız kalacağı odaya kadar düşünüyor. Çünkü bunlarla güven ve rahatlık duyuyor ve bu duygularla yaşıyor.
Elde edilmesi zor olan ve arzu olunan şeyleri elde etmek için insanlar, “işte sadece bunlarla mutlu olunur” diye düşünüyorlar ve de inanıyorlar. Acaba insanlar büyük bir hararetle bu şeylere sahip olduktan sonra gerçekten de mutlu olabildiler mi? Bunlara sahip olanların bizzat kendileri, “hayır” diyorlar. Demek ki emniyet ve güven içinde olmak insanı mutlu etmek için yeterli olmuyor. Kaldı ki bu “emniyet ve güven” diye insanların sarıldıkları şeylerin sabun köpüğüne benzediğini gördükçe, bu tutkuların çok yanlış yer ve kaynaklarda aranmış olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor. İnsanlık için aslında güven ve emniyet duygusunun en son erişilebilecek noktası, kişinin zevk içinde, sınırsız ve sorumsuz yaşantısı anlamında. Onlar için bu “zirveye erişmek” demek. En büyük hedef, hiç kimseye muhtaç olmadan, rahat, korkusuz yaşamaktır. Biri: “Bunların nesi yanlış?” diyebilir. Ben de korkusuz, rahat, mümkünse insanlara muhtaç olmadan yaşamanın kötü duygular olduğunu savunmuyorum; ancak insanlığın bunları elde etme yöntemlerinin yanlış olduğunu söylemeye çalışıyorum. İnsanlar kendilerine emin bir yaşantı sağlamak için, şereflerini, haysiyetlerini, karakterlerini, mutluluklarını ayaklar altına almışlar. Bunun yanında da emin ve rahat bir hayat sağlayabilmişler mi? Yeryüzü kurulup, insan günahın içine girdiğinden beri böyle bir garanti hiç olmamış. Gerçeği söylemek gerekir ise, insanlığın çılgınlıklarına, birbirlerini top yekûn yok etmelerine engel olan tek neden Allah’tır.
Eski toplumlar da şimdiki insanlık gibi sırf rahatına, zevklerine, varlık içinde olmaya bakmışlar. Bazılarının kafaları çalıştığı için, kendilerini engelleyen hiçbir şeyin yükünü de sırtlarına almamışlar. Bir kralın, yöneticinin, askeri orduların, onları bu amaca ulaştırmakta korkunç bir engel oluşturacağını biliyorlarmış. Bunun farkında olan insan toplumları da varmış ve tarihte yaşamış. Yani onlar askeri emniyetin getireceği güvenden ziyade mutlu olmaya uğraşmışlar. Kalın kalın duvarlı kaleler, birçok ordular, silah ve at çoğaltmamışlar. Başlarına ne bir kral ne de bir yönetici atamışlar. Onlar kendilerini sıkıştıracak her şeyi başlarından uzaklaştırmışlar. Yaşadıkları yerde ise dünyada olan şeylerden hiçbiri eksik değilmiş. Kimseye ne iyilik yapmışlar ne de kötülük. Yani kimseyle ilişkileri yokmuş. Bunlar kendilerini emniyet, güven ve zevk içinde hisseden insanların da en büyük özellikleridir. Onlar kimseden bir şey istemezler ve kimseye de bir şey vermezler. “Rahat bırakın beni, ya da bizi” derler. Mukaddes Kitabın «Hakimler» kitabında geçen bu Laişliler ile ilgili konuyu çok kişiler yanlış bir yorum yaparak, yanlış da bir anlam çıkarmışlardır. Bu Laiş halkının ismi, İsrail’in daha başlarında kralları olmadığı bir dönemde, hakimlerin yaşadığı zamanda geçiyor. Bakın onlar hakkında Mukaddes Kitapta ne yazıyor:
Böylece beş adam yola çıkıp Laiş'e vardılar. Kent halkının Saydalılar gibi kaygıdan uzak, esenlik ve güvenlik içinde yaşadığını gördüler. Yörede onlara egemen olan, baskı yapan kimse yoktu. Saydalılar'dan uzaktaydılar, başka kimseyle de ilişkileri yoktu. Hakimler 18: 7
Hatta bazı Almanca tercümelerde, onların zengin olup, hiçbir şeyde de ihtiyaçta olmadıklarını yazıyor ki, bu ilerdeki ayetlerde geçen o beş adamın ifadelerine de uyuyor. Burada sözü geçen o beş adam İsrail’in bir oymağı olan Dan oğullarına ait. Amaçları da Mısırdan çıktıklarından epeyce bir zaman sonra Allah’ın kendilerine verdiği toprakları elde etmek ve orada yaşamak. Bu yüzden önceden ele geçirecekleri ülkeye adamlar gönderiyorlar ki, sonradan bir zorlukla karşılaşmasınlar. Şimdiki zamanımızda casus ya da ajan dedikleri bu adamlara, eski Türkçe Mukaddes Kitap tercümesinde «çaşıt» deniyor.
Yukarıdaki ayetleri okuyan biri, gözünde, masum, kendi hallerinde, kötülük etmekten uzak bir halkı canlandırır. Aslında bu insanlar sahip oldukları özelliklerden, verdiğim örnekte de olduğu gibi zengin ülkenin varlıklı çocuklarına benziyorlar. O halkın benim bu kitapta yazdığım özgürlüğü de kısmen yaşayan zekâda oldukları da kesin. Onlar başlarına ne bir kral ne bir yönetici ne de başka bir emir veren birini atayıp, kendilerini eşek yapmaktan korumuşlar. Askeri güç edinmeye de hiç önem vermemişler. Böyle yol izleyen bir halkın çok kısa zamanda zenginliğe ve bolluğa kavuşması da normaldir. Öbür bütün ülkelerde olduğu gibi bir kralın başlarında olmaması, hiç vergi denilen şeyi bilmediklerini de gösteriyor. Ne de askeri bir yatırımları var. Rüşvet için onları sıkıştıran ne bir amir ne de bürokrasi uğrunda, “şunu ver bunu yap” diyen memurlar var. Kısacası organizasyon dediğimiz, ahtapot gibi bir sürü kolları ve şekilleri olan, Şeytanın düzen ve sistemindeki baskının farkında oldukları belli ve bunlardan uzak gibi gözüküyorlar. Uzak kalmaları, organizasyonu Şeytanın kullandığı bir yöntem olarak reddetmek istediklerinden dolayı değil, sadece kendi menfaatlerinden, bencil çıkarlarından ötürü. Mukaddes Kitabın tarihi bu milletin uzun asırlar boyu varlığını sürdürdüğü yazmıyor. Nereden geldikleri, kimlerden türedikleri hakkında da bir bilgimiz yok. Fakat şu kesin ki, bazı imparatorluklar gibi çok uzun bir zaman var oldukları söylenemez. İzledikleri yoldan da bunun imkânsız olacağı zaten anlaşılıyor.
Aslında onların yok olmasına neden, başlarında bir yönetici, bir kralın olmaması değildi. Çünkü aynı şekilde o zamanlar İsrail’de de bir kral, bir yönetici ve kendilerini sıkıştıran emir sahipleri yoktu. Evet, zaman zaman günahları yüzünden Allah onları korumayıp, düşmanlarının eline veriyorduysa da buna neden olan şey kralsız, yöneticisiz olmaları değil, dediğim gibi kendi akılsızlıklarından kaynaklanan günahlarıydı. On günlerde İsrail ulusu hakkında da o şöyle yazıyor:
O günlerde İsrail’de kral yoktu; herkes gözünde doğru olanı yapardı. Hakimler 17:6
Demek ki Laişliler’in yok olmasına neden olan şey, başlarında bir kralın, yöneticinin olmaması değildi. Onlar muhakkak akıllı insanlar olup, kısa zamanda sahip oldukları imkânlardan dolayı da çok çabuk varlık sahibi, yani zengin olmuşlardı. Fakat zengin olmuş, varlık içinde olan insanlar nasıl olursa, zamanla bunlar da muhakkak öyle olmuşlardı.
Sizleri biraz sıkıp, bu konuyu biraz daha uzatıp, varlık içinde olan insanların ne anlamda öyle olduklarını örneklerle açıklamaya çalışayım. Ben yaşadığım ülkeden edindiğim tecrübeye göre Alman halkını örnek vereceğim. Fakat sakın bunu sadece Alman halkı diye değil, aynı durumda olan bütün insanlar olarak algılayın. Her ne kadar doğu batı birleşmesi onları her türlü yönden bozduysa da bazı durumlarda Almanlar birçok milletlerden daha üstün özelliklere sahiptir. Daha doğrusu bu eskiden öyleydi. Muhakkak bu değişimlerin de nedenleri var. Yoksa Alman olmayla, ya da ırkla ilgili bir mesele değil. Bütün insanlar, şartlar ve durumlar gereği gelişmeler gösterir. Aynı şartlar ve durumlar altında yetişen hangi insan olursa olsun, hangi ırktan gelirse gelsin, aynı ya da benzeri özelliklere onlar da sahip olur. Olay Alman, Laişli, İngiliz, Amerikalı olma durumu değil, zaten insan olarak hepimiz bir kandan geliyoruz. O da Âdem ve Havva. Mukaddes Kitapta açıkça şöyle yazar.
…insanların her milletini bir kandan yarattı… Resullerin-Elçilerin İşleri 17:26. Bunun böyle olduğunu, gururuna, kibrine, sahip olduğu varlığına ve almış olduğu eğitimden dolayı, hatta derisinden, saçının rengine kadar kendisine yediremeyen, örümcek kafalı milyarlarca insan var.
Neyse, daha lafı çok uzatmadan gelelim örneğimize. Politikacılar seçimlerden önce Alman halkına yabancıları, bütün her kötülüğün bir nedeni olarak göstermeyi çok severler. Yapılan yardımlarda, başka ülkelerle olan ilişkilerinde, eskiden Almanların hep en üst sıralarda yer aldıkları da bir gerçektir. Doğu batı birleşince kendi dertlerine düştüler o başka. Yine de Avrupa’da en büyük miktardaki desteği, sık sık Almanların sağladığını duyardık. Fakat işsizliğin, kanunsuzluğun ve ülkedeki problemlerin birçoğuna, politikacılara ve basit halka göre hep yabancılar neden olmaktadır. Bu da bilhassa onlara göre Türklerdir. Onlar bir araya geldiklerinde hiç muhalefet görmeden, özellikle Türkleri kötülemeyi çok severler. Hepsi sanki o andan itibaren birlik içinde oluverir. İnsan onların konuşmalarını dinleyecek olursa, aslında Türkler bunların başında bir problemse, Türkler olmadığı zaman ya da olmasa, bu adamların sanki hiç problemleri kalmayacakmış gibi bir anlam ortaya çıkarır. Bir vakitler de Yahudiler için aynı düşüncede toplanmışlar. Onlara nedense şimdiki Türklere olduğu gibi “entegre olmalısınız” diye nasihatler vermeye de gerek duymamışlar. Avrupa’da girdikleri her ülkede oranın vatandaşları olan Yahudileri arayıp bulmuşlar ve diri diri yakmışlar. Türk işçilerinden önce İtalyanlara, ondan önce de İspanyollara karşı bu tutumları takınmış bunlar. Kafa ve ruh hep aynı yolda, sadece zamanlar ve isimler farklı.
Almanlar, doğu Almanya’nın komünist olduğu zamanda, doğudan gelen her insana yüz mark hediye verirlerdi. Bu parayı alan o Almanların kaç tanesi hemen yıllar önce kaybettiği yakınını, kardeşini, dostunu aramaya, görmeye gitti? Bildiğimiz kadarıyla hepsi doğru alışveriş merkezlerine yığıldı. Hatta o süper marketlerin kapıları belli zamanlar kapanıp, kuyruklar oluşturulup tekrar belli miktarda insanlar içeriye alınarak tekrar kapanıyordu ki ancak alışveriş yapılanabilsin. Yoksa insan kalabalığından o dev mağazalarda kol oynatmak mümkün olmazdı. Bunun yanında yapılan hırsızlıklar, pislikler, kanunsuzluklar hep gizlendi ve duyurulmadı. Fakat Türk “zırt” dese Bild Gazetesi baş sayfaya koydu, o da ayrı bir mesele. Ben yıllar boyu kaldığım Almanya’da kimse bana yüz mark hediye verip de “alışverişe git” demedi. Hem neden desin? O hediye edilen yüz marklar komünist bloğu yıkmak için soğuk savaş içinmiş. Yani insanlar hediye parayı bile bir şeylerle savaşma zihniyetiyle yapıyor! Bu soğuk savaşın planını programını çok iyi yapmışlar da savaşı yenerlerse ondan sonra dünyanın halinin ne olacağını anlaşılan hiçbiri düşünmemiş!
Bunları o politikacılar örümcek kafalarıyla istedikleri gibi yönlendirir, bu konumuzu çok aşar. Bir insan Alman halkına sorsa, “bütün bu yabancıların hepsini, özellikle Türkleri kendi ülkelerine göndermeye ne dersiniz?” diye; hepsi inanıyorum ki “hurra” diye sevinçle bağırır. Onları o kadar iyi anlıyorum ki. Sahip oldukları bilgileriyle sanki bütün problemleri o zaman bitecek. Aslında onlar hiç kimseyle de ilişkileri olmasın istiyorlar. İlişki derken, her merhaba diyen kendilerinden bir şey isteyecek diye onların sahip oldukları korkudan bahsediyorum. Fakat kendi arabalarını, makinelerini, tank ve silahlarını dışarıdaki pazarlarda satsınlar. Ama Japon, Fransız arabası ve malı ülkelerine hiç girmesin. Karpuzdan, patlıcana, kividen, Çikita muza, kakaodan, kahveye, etlisinden sütlüsüne kadar da o ülkeler bunlara mal yetiştirsin.
Almanya’da eskiden patlıcanın, zeytinin, karpuzun, kavunun ne olduğunu bilen çok az insan vardı. Böyle şeyleri kim sevmez ve faydasını inkâr eder? Yine bu bütün dünyanın kaymağını yiyip, aman sapını, çöpünü bana bırakma mantığından kaynaklanır. Sap çöp denilenler de insan. Ne kadar adide olsalar, kendileri gibi Âdem ve Havva’dan, aynı soydan gelen kişiler. Kiliseleri muhakkak: “Onlar başka bir gezegenden gelmiştir; ya da biz onların soyundan değiliz” diye mi öğrettiler bilinmez! O muzları, karpuzları, kahveleri, en sevdikleri çikolataların kakaolarını yapan, yetiştiren insanlar bunlar. En iyi iş yerlerinde kendileri çalışıp, en pis yerlere ittirdikleri, “kafasız” diyerek istemedikleri, kendi tabirleriyle o “pis yabancılar!”. Daima, mümkün oldukça her yerde engeller koyarak ayaklarını kaydırmaya uğraştıkları o insanlar. O memlekette doğmuş, büyümüş, artık vatandaşı olmuş kişiler. Aslında Almanların hayâl dünyasında bu insanlardan istedikleri: Onlar bütün bu pis işleri yapsınlar, gece saat on ikide bedava fiyata karnını doyurduğu yabancının lokantasından geçinsin, pazar günü tren istasyonlarında taze broçin, francala, sıcak tavuk ve her türlü yemeği yesin ki, buralarda yüzde doksanından fazla çalışan işçisi sadece yabancıdır, tüm bunlar Almanya’nın ve Almanların hayalinde mi vardı? Bu işleri onlar yapacak ama onların hiç yüzlerini bile görmeğe tahammülleri olmayacak. Git deyince gidecek, gel deyince gelecek, kalk deyince kalkacak, höt deyince kaçacak. Onların hayallerindeki bu isteklerini köpek yapar mı?
Bu onların halkının hayali dedik. Kanunları daha bu kadar basit ve çirkin değildi demek isterdim ama onlar da sırf yazıda kalıyor. Ayrıca kilise imamının kızı doğudan gelme Merkel’i başlarına getirdiklerinden beri, kanunları da uygulamaları da ancak insan haklarını ayaklar altında çiğneyici bir şekle girdi. Yıkılan doğu Almanya batıya taşındı. Yıkımına neden oldukları o çirkin şeyleri de tüm Batı Almanya’da uygulamak kaydıyla. Eskiden sahip oldukları bereket, az da olsa o kanunlarının insancıl olmasından kaynaklanıyordu. Fakat o kanunlar da artık eskisi gibi adil ve insancıl uygulanmıyor. Ben dediğim gibi Almanları örnek verdim, orada yaşıyor ve onları tanıyorum da ondan. İngiltere’de olsaydım orayı örnek verirdim, Amerika da olsam orayı, Türkiye’de olsaydım Türkiye’yi. Yine diyorum biz Türkler Alman, Almanlar da Türk olsaydı, o zaman ne olacaktı? Onların geçmişteki zamanlarda olan olgunluğunu, efendiliğini belki mumla arar ve de bulamazdık. Çok kişi bilmez bunları, bilmek de istemez. Hep tek taraflı düşünmek isterler. Fakat ister Türk ister Alman ister Amerikalı, istersek de ne olursak olalım, yaptığımız her şey için bir gün gelip muhakkak ama muhakkak hepimizden hesap sorulacak.
Gelelim yine varlıktan ötürü bir toplumun ne hale geleceğine. Laişliler gibi olma durumuna. Kimseyi istemez Laiş’li, kimseyle işi yoktur, kimseye de faydası yoktur. Laişlinin bütün bildiği kendi zevki, kendi sınırsızlığı, kendi menfaati, kendi edindiği güven. Sanmayın ki Laişli de bu varlığı başka bir insandan hediye almıştır. Hayır, o da kendi elleriyle çalışıp, ne elde ettiyse kendi etmiştir.
Peki, bu Laiş halkının Allah ile ilişkileri nasıldı? Sıfırdı. Bunu nereden biliyoruz? İsrail’in alması gereken ülkedeki bütün o bölge halkları, aslında yaşantıları ve uygulamalarıyla Allah’ın lanetini kazanmışlardı. İsrail bu işte Allah’ın hükmünü yerine getirecek olan infaz memuru gibiydi. Bununla da Allah’ın İsrail halkına ihtiyacı olduğu anlamı çıkarılmamalı. Çünkü birçok savaşlarda Allah’ın öldürdüğü insan sayısı, onların öldürdüklerinden çoktu. Yeşu kitabında şöyle yazar:
Ve vaki oldu ki, İsrail önünden kaçtıkları zaman, Beyt-Horon inişinde iken Azeka’ya kadar Rab onların üzerine göklerden büyük taşlar attı ve öldüler; dolu taşları ile ölenler, İsrail oğullarının kılıçla öldürdüklerinden daha çoktu. Yeşu 10:11 Buna benzer birçok başka ayetler de var. Bununla o savaşları Allah’ın onayladığını ve o milletlerin gerçekten de her türlü pis ve mekruh olan işleriyle yok olmayı hak ettiklerini yazıyor. Bunların içinde Laişliler de vardı. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 9:4-5; Levililer 20:1-23)
Tüm bunlara rağmen bu kavimlerin arasından bir tanesi çıkıyor. Allah’tan korktuklarından, canları uğrunda İsrailliler ile barış yapmak için yalan söylüyorlar. Onlardan söz alıp, antlaşma yapıyorlar. (Yeşu 9:3-27) O halkta bu şekilde kurtulmuş oluyor. Allah’tan ve O’nun kararından korkup, seçtiği kavim ile barış yapmaya gelen bu kavime, Allah’ın da canlarını bağışladığını görüyoruz. Hâlbuki bu kavim ise o bölgenin içinde en cesur olanlarıydı. (Yeşu 10:1-2) Öbürleri ise korkak ve zayıf oldukları halde, Allah ile bir yerde savaşa kalkıyorlar. Ancak bir tane de olsa, pişmanlık gösteren kavim çıkıyor. Demek ki tövbe etmek, yürek meselesiymiş. Bu iş güce, kuvvete, cesarete bakmıyor. Bütün bu olayları takip eden o milletlerin yanında Laiş halkı ise kaygısız, hiç kimseyle ilişkisi olmayan, sırf kendisi, zevki, rahatı için yaşar bir halde. Onlar bu rahatı aslında kimin sayesinde tadıyorlar? Zevk alıp menfaatini düşünen bu ulusu yaratan kim? Yeryüzü ve onun doluluğu kimin? Onlar yaşasaydı bu soruları muhakkak kibirle cevaplarlardı. “Bütün bunları bizim ellerimiz yaptı. Biz herkesten daha akıllıyız. En üstün ırk biziz” gibi sözlerle artık anlatırlardı da anlatırlardı! Hâlbuki aynen böyle, buna benzer bayağı düşünceler düşünmesinler diye Allah İsrail halkına ne emretmişti, gelin yerinden okuyalım:
“Salahımdan dolayı bu diyarı mülk olarak almak için Rab beni içeri getirdi, diye söyleme; ancak bu milletlerin kötülüğünden dolayı onları senin önünden kovuyor. Onların diyarını mülk olarak almak için senin içeriye girmekliğin salahından (doğruluğundan) dolayı değil ve yüreğinin doğruluğundan dolayı değildir; ancak bu milletlerin kötülüğünden dolayı…” Tesniye-Yasanın Tekrarı 9:4-5
Bu sözler Allah’ın hükmünü yerine getirmesi gereken İsrailliler içindi. Ve yine ne okumuştuk:
“ve ta ki, yüreğinde: ‘benim için bu serveti yapan kendi kudretim ve kuvvetli elimdir’, demeyesin.” Tesniye- Yasanın Tekrarı 8:11-17
Evet, Laişliler böyle düşündüler. Onlar kendi ellerinin işlerine güvendi. Zevklerine göre cenneti kurduklarını sandılar. Onların bu bencil, sadece kendilerini düşünen çıkarcı tavırları Allah’tan uzaktı. Kibirli bir ulus olmuştular. Varlıklı ve kaprisli zenginlerin eğitimindeki çocuklara, onların anne babalarına benziyorlardı. Genellikle her zenginlik ve varlık, beraberinde mağrur yürek ve kibir getirir diye önceden söylemiştik. Laişliler’de de bu yürek tutumu gelişmişti. Onların ahlaki moral durumları da öbür uluslardan farklı olmasa gerek. Allah bu ulusların birçok iğrençliklerinin yanında, onların hayvanlarla bile cinsel ilişki kurarak kendilerini nasıl alçalttıklarını da yazıyor.
Gelelim bahsedip yarım bıraktığımız şimdiki Türk-Alman ilişkilerine. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Cevap Veriyorum” adlı kitabında yazdığı, Türkiye hakkındaki görüşlerine katılmayan mı var. Rüşvet, sahtekârlık, parayı her şeyden ziyade seven, doğruluğu sevmedikleri gibi, doğru insanlara da düşman oldukları yüzünden Allah onları bütün dünyaya dağıtmadı mı? Hâlâ akıllandılar mı? Hayır, yine Türk’ün en büyük düşmanı Türk’ün kendisidir. Ellerinden gelen kötülüğü birbirlerine yapmaktan adeta zevk alırlar. Eğer Almanlar ve daha başka birçok ülke halkları Türklerden nefret ediyor ise, muhakkak her nefretlerinde haklıdırlar demiyorum, ama haklı oldukları yanlar da yok demek beni sahtekâr ve yalancı yapmaz mı? Bu satırları yazışımın nedeni belki utanırlar da birbirlerine ve insanlığa yaptıkları, alçalmış ve hor görülmüş bu hallerinden ders alırlar. Anlamak ve ders almak için, doğru ve alçak gönüllü yürek ister. Öbür yandan da Türk de Kürt de böyle olabilir ve hissesine düşeni Allah’tan alacaktır ya da almıştır. Ya Alman halkı? Onlar da denenmiyor mu? Bu denemelerden onlar da hisselerine düşen payı alacaklarından emin olabilirler. Her millet ve ulus, tek tek her fert Allah’tan hissesine düşeni alacaktır. Laişliler’in sonu ne oldu? Nasıl yazıyor okuyalım:
Dan oğulları yollarına gittiler…ve Laiş’e sakin ve emin bir kavme geldiler ve onları kılıçtan geçirdiler; ve şehri ateşe verdiler. Kurtaran yoktu; çünkü o Seyda’dan uzaktı ve kimse ile işleri yoktu. (Hakimler 18.26-28) Bu ayetlerin sözleri, o milletlerin işlerine karşı Allah’ın verdiği cezayı dile getiriyor. Çünkü onların işleri kötüydü. Yattıkları ve kaktıkları zaman dahi daima zihinlerinde ve kuruntularıyla sadece kötülük, kendini düşünme, sapık zevk, nefret gibi duygular vardı. Bu özellikleriyle, sahip oldukları zenginlik ve refahla, onlar sakin ve emindiler. Bu da ancak üzerlerine Allah’ın hükmü gelinceye kadar sürdü.
Ben bu Laişliler hakkındaki yazıyı, bu kitabı okuduktan sonra, özgürlük hakkında tam Laişliler ruhunda bir anlam çıkarabilecek insanların varlığından korktuğum için de yazdım. Çok kişi özgürlüğün anlamını anlamıyor. Özgürlüğü sınırsızlık olarak görüyorlar. Hâlbuki özgürlük sınırsızlık değil, tam tersine çok sınırlı, başkasına, hatta kendine bile zarar verdiğin anda biten bir şeydir. Özgürlük ise yine sorumsuzluk demek hiç değildir. Sadece kendini düşünen, bencil, egoist, sadist, kötülük etmekten zevk alan biri özgür müdür? Aslında o kişi bütün bu duygularının esiri ve aynı zamanda da kölesidir. İsa Mesih şöyle söylüyor. “Günah işleyen herkes günahın kölesidir”. (Yuhanna 8:34) Resul Petrus ise:
“Onlara özgürlük vaat ederler, oysa kendileri yozlaşmışlığın kölesidirler. Çünkü insan neye yenilirse onun kölesi olur”. 2.Petrus 2:19
Özgürlüğü herkes sevdiğini söylüyor. Fakat dünyamıza bakıldığı zaman insanlığın gittiği yol tam bir günaha ait köle etme ve olma şeklinde. Söylenilen ve hasreti çekilen şeylerden ziyade, o şeyleri zihnimizde nasıl canlandırıp, samimiyetle ne beklediğimiz önemlidir. Bazıları özgür olmaktan kast edilen şeyi, herkesin kendilerinden korkması olarak görüyor ve de bekliyor. Bazıları ise, “özgürlük, demokrasi” derken, “ama sadece benim istediğim parti başa gelirse demokrasi iyidir” diyor. Daha başkaları, -mesela Yehova Şahitleri- kendilerine karşı gelen her türlü düşünce ve inançtan nefretle bahseder ve üyelerine onlarla konuşmayı, selam vermeyi dahi yasak ederlerken; kendi yaydıkları bütün öğreti ve uygulamalara karşı dünyada özgürlük verilmesinden yana olduklarını bağırırlar. Kendi içinde kimseye özgürlük vermeyen organizasyonların, kuruluşların: “Bize özgürlük verin” diye seslerini yükseltmelerini, bu sebeple devlet mahkemelerine başvurmalarını görmek, dünyamızda şaşılacak bir manzara değildir.
Bir film vardı The Beach diye. Plaj demek. Belki Türkiye’de de oynamıştır. Yanılmıyorsam 1996 yapımı olmalı. Başrolünü Leonardo Di Caprio oynuyor. Filmin konusu:
Çoğunluğu Amerikalı, sırt çantasıyla dolaşan turistlerin, Tayland’daki hiç kimsenin bilmediği, boş bir bölgede keşfettikleri, cennet manzaralı bir yerde geçer. Bu turistlerin orada yaşamalarına, tarlada uyuşturucu ekimiyle uğraşan mafyamsı çiftçiler, istemeseler de müsaade etmişlerdir. Bir şartları, kimseye bu yeri söylemeyecekler ve kimse de bilmeyecektir. Yoksa bu onların oradaki sonu olacaktır. Macera meraklısı her milletten oluşan bu turistler, sayıları 20-30 kişi kadar küçük bir grup şeklinde orada yaşarlar. Onlar bu yeri hayallerindeki cennetmiş gibi görürler. Ama onların hayallerindeki cennet! Çünkü gerçek cennetin onların sahip olduğu karakterli insanlardan oluşmayacağı çok kesin. Bütün filmi anlatmayacağım. Onlar yaşadıkları bu adada ortaya çıkan bir problemde, kendi rahatlarını düşündükleri için, bir anda her türlü insanlıktan yoksun tavırlara bürünüverirler. İçlerinden birini köpekbalığı öldürür ve öbürünü ağır yaralar. Yerleri belki belli olacak diye, yaralı olanın doktora götürülmesine bile müsaade etmezler. Aslında bütün bunlara hep oradaki söz sahibi bir kadın karar verir. O yaralananı göz göre göre günlerce acılar içinde ölüme terk ederler. Hatta adam acılar içinde bağırıyor diye, hiçbiri bu sese dayanamayıp, onu yattıkları evden de dışarı atarlar. Ancak içlerinden bir kişi daima onun tarafında duruş alır, o kadar. Nitekim o ağır yaralı adam da günler sonra ölür. O yapmacık cennette kıskançlık, birbirlerini aldatmak, çekememezlik vs. gibi daha başka problemler de vardır. Bardağı taşıran son damla da oraya gelmeden önce içlerinden biri o yerin haritasını başkalarına da vermiştir. Bu insanlar o yerin varlığına inanmamışlarsa da hiç beklenmedik bir zamanda geliverirler. Tabii çiftçiler de bu duruma artık göz yummaz.
Başlangıçta o insanlar sahip oldukları rahatı ve cennet manzaralı o yeri büyük bir ikramiye gibi görürler. Bu ayrıcalığa herkesin sahip olmaması ve gizli tutulması, o yerin cazibesini bir kat daha arttırır. Hiçbir kanun ve kural neredeyse yok gibidir. En önemli kanun, gizlilik kuralının bozulmamasıdır. Öbür kurallar da buna bağlıdır. Gizli tutulması gereken bu birliğin bozulmaması için, onlar her şeyi yapmaya hazırdır. Bu kuralı çiğneyen kim olursa, onu gerekirse göz kırpmadan öldürmeye bile hazırdırlar. İnsanları organize eden kuruluşların da başlangıcı böyledir. İlk görünüşte amaç ve hedef kişilerin menfaatine, mutluluğuna, rahatına ve en çok da geleceğine hitap eder bir şekildedir. Zamanla bir bakarsınız ki, kişiler bu amaca hizmet etmekten ziyade, aman bu organizasyon yıkılmasın, dağılmasın, zarar görmesin diye sadece kendi koydukları kurallara hizmetçi ve de köle olmuşlardır. Çünkü insan ne kadar iyi planlasa da o kurallarda göremedikleri bir sürü hatalar, yanlışlıklar, boşluklar ve hesaplayamadıkları sürprizler vardır. Organizasyonda da problem ne kadar çoğalırsa, yöneticilerin gözleri bir o kadar organizasyonun problemlerine dikilir. Artık kanun üstüne kanun kural üstüne kurallar koymaya başlarlar. Yani her ne pahasına olursa olsun ayakta durması, yıkılmaması gereken o organizasyondur. Hedef artık başlangıçtaki hayallerden çok farklı bir yöne sapmıştır. İlk en ön planda gelen artık insan değil, organizasyon olmuştur. Bu yüzden her organizasyon kendi yıkımını, o üyelerinin de yıkımı gibi göstermek için çok çaba sarf eder. Tüm üyelerinden bunların birbirinden ayrılmaz bağlarmış gibi görmelerini beklerler. En önemli hedefi onları buna kesin kez inandırmaktır. Eğer hepsi son nefeslerine kadar o organizasyonun menfaatini savunacağım diye uğraşırsa, aralarında nefes alacak bir kişi bile kalmaz. Böyle bir sonuç ise sadece zaman meselesidir.
Bu filmin kitabı da var. Ben bu filmi seyrettiğimde aklıma Laişliler geldi. Muhakkak onların durumu belki tam aynı değildi, fakat yürek tutumları maalesef aynıydı. Laişlilere benzeyen çok millet, ulus, din ve insanlar var. İnsanların aynı o Laişliler gibi peşinden koştukları rahat, zevk, ayrıcalık, emniyet ve güvene sahip olmak için yaptıkları şeyler mutluluğa değil, tam tersine mutsuzluğa götürücü nitelikte. Güven ve emniyeti yanlış yer ve şeylerde arıyorlar. Bu yüzden de mutluluğu bulamıyorlar. Ancak hayatı birbirlerine acı edip, Allah’ı öfkelendirmekten başka bir şey de yapmış olmuyorlar.
İnsanların zenginliğe, servete, güce, kuvvete, etikete karşı güven ve emniyet duygusu duymalarının boş olduğunu belirtmek için Allah birçok örnekler verdi. Bunların yanında tarih de çok güzel bir örnektir. Geçen yazımda da bahsettiğim o çok şanlı, şöhretli Mısırlılar, Babilliler, Asurlular, Medler, Pers’ler, Büyük İskender, Roma, nerede bunlar? Ya o büyük adamlar, onlar da mı ebedi yaşarlar? O ürkütücü krallar nerede? Her biri şimdiki dünyamızın koştuğu şeylerin ardınca koşarak yaşamış bütün insanlık nesli, nerede onlar? “Yaşadılar ve mutlu bir şekilde öldüler” mi diyeceksiniz? Tarih hiç de öyle olduğunu yazmıyor. Bazıları böyle şanslı olduysa da, bu onların her gününün mutlu ve huzur içinde geçtiği anlamına yine gelmez. Yalnız bu dünyada da değil, onlar hüküm gününde de hesap vermeleri gereken çok şeyler yaptılar. O günden ise kimse kurtulmayacak. Allah şimdiye kadar söylediği her şeyi yerine getirdi. Son günlerle ve hüküm günüyle ilgili konuda da söylediğini muhakkak yerine getirecektir.
Aslında insanlık ne bir dirilmeye ne de bir hüküm gününe inanıyor, ya da inanmak istiyor. Onlar yaşayacakları bu dünyadaki ömürlerini iyi geçirmek istiyorlar, o kadar. Bunu da her ne pahasına olursa olsun en zevkli bir şekilde yapmaya kararlılar, konunun ana fikri bu. Öyle bile olsa, sonunda beni gerçekten mutlu etmeyecek bir şey için, neden bu kadar zahmetli bir yol kat edeyim? Çünkü her şeyin bir bedeli vardır dedik, o bedel ödenmeli. Eğer sabun köpüğüne benzeyen aldatıcı bir emniyet ve güven kurmak istiyorsak, bütün dünya da bunun peşinde koşuyorsa, onu bile elde etmek kolay olmayacaktır. Bunun ödenmesi gereken bedeli için ise «değer mi?» diye düşünülmesinden yanayım. Sonucunda erişmek istediğimiz şey ne? Mutlu olmak için mi uğraş vermeliyiz, emniyet ve güven sağlamak için mi? “Bunlar zaten birbirlerine bağlı şeyler” mi diyorsunuz? “Güven içinde olmayan bir insan nasıl mutlu olabilir” mi diyorsunuz? Tabii ki güven de emniyet de istemek yanlış bir şey değildir. Fakat dünyamızın onları nasıl ve hangi şekilde elde etmeye çalışması çok gülünç ve de çirkindir.
Yine gelin önce şu kendini güven içinde hissedip, yaptıklarıyla övünenler hakkında konuşalım. Zamanın dünya hâkimi rolünde olan Babil kralı Nebukadnessar, Babil’in en parlak bir döneminde Sarayının damında gezerken, yüreğinden şöyle geçiriyor:
… “İşte onurum ve yüceliğim için üstün gücümle krallığımın başkenti olarak kurduğum büyük Babil!” dedi. Daha sözünü bitirmeden gökten bir ses duyuldu: “Ey kral Nebukadnessar, krallık senden alındı. İnsanlar arasından kovulacak, yabani hayvanlarla yaşayacaksın. Öküz gibi otla besleneceksin. Yüce Olan’ın insan krallıkları üzerinde egemenlik sürdüğünü ve krallığı dilediği kişiye verdiğini anlayıncaya dek yedi vakit geçecek.” Daniel 4:29-32
Ayetlerin devamını okuyacak olursanız, bu şeylerin hemen yerine geldiği de yazıyor. Bütün bu olayları da ilerde o kralın bizzat kendisi yazıp, tüm dünyada ilan ediyor. Daniel kitabının 4’üncü bölümünde, olduğu gibi bu kralın sözleri geçer. Demek ki bu adam bazı şeyleri anlamış. Tarihte bu adam hakkında çok başarılı bir kral olduğu yazar. Daha çocuk denecek yaştayken babasından ayrı ordusu olup, fetihler yapıp, ülkeler ele geçirmiş. Yaklaşık 21 yaşlarında tahta geçtiği sene Yeruşalim’e karşı savaşıyor ve esirler alıp götürüyor. Peygamber Daniel de o zaman Babil’e sürgüne gidiyor. Bu kralın başarı üstüne başarıları ardı ardına takip ediyor. Başarılar çoğalınca, zenginlik, güç artınca; emniyet ve güven duygusu da geliyor. Kendi gözünde artık hiç kimse ona bir şey yapamaz ve en büyük yine kendisi. Ayrıca hiç kimseye de ihtiyacı yok onun!
“Kırgından önce kibir ve düşmeden önce mağrur (gururlu) ruh gelir” diye yazıyor Süleyman’ın Meselleri 16:18’de.
Fakat bu kralın çok iyi bir özelliği var. Hatasını suçunu anladığı zaman, o suçundan ve günahından hemen dönüyor. Sakın Mukaddes Kitapta geçen her kralın böyle olduğunu sanmayın. Tam tersine, krallara suçları gösterildiği zaman, onlar bir o kadar daha kudurmuş, bir o kadar daha pislik olmuşlardır. Ben burada Nebukadnessar ile Mısır kralı Firavunu karşılaştırmak istiyorum. Musa’nın Firavuna gidip de önünde nasıl mucizeler yaptığı, bütün Mısır üzerine gelen belalarda Firavun yüreğini nasıl katılaştırdığı, sonunda da serbest bırakmak zorunda kaldığı İsrailli kölelerin hikâyesi Mukaddes Kitapta geçiyor. Daha sonra yine verdiği karara pişman olup da İsraillilerin peşine düşen, onları yok etmek için adeta Allah ile savaşa kalkan bu adam ile Nebukadnessar arasında korkunç fark var. İkisi de aynı benzer pozisyonlarda. İkisi de zamanının dünya hâkimi rolünde. İkisinin de güçlerine karşı durabilecek rakip yeryüzünde yok, fakat bu iki insanın yürek tutumları birbirinden çok farklı. Aynı hataları Nebukadnessar da yapıyor. Aynı inatçılığı o da gösteriyor. Fakat Allah’ın yaptığı mucizeler karşısında hemen boyun eğip, o gururlu, kibirli hali üzerinden atıveriyor. Bir de yaptığı bu hataları anlayıp, bütün dünyada da ilan ettiriyor! Hangi kral, başkan, yönetici bu alçakgönüllülüğü gösterir? “Ben Allah’ın önünde şöyle ya da böyle akılsızlıklar yaptım” diye bir de bütün dünyada ilan ettirir? Evet, İsrail’de, en çok da Yahuda’da zaman zaman böyle krallar çıkmış. Yalnız dikkati çeken bir nokta, bu iki kralın gerçek Allah’ı tanımadıkları gibi, çocukluktan beri almış oldukları dini eğitimin, inancın, hakiki Allah’tan çok uzak olmasıdır. Yani bu iki kral da İsrailliler gibi değildi. Öyle olduğu halde ikisinin de tepkisi çok farklıydı. Biri o Allah’a savaş açtı, öbürü severek kendini O’nun önünde alçalttı.
Ne mutlu Nebukadnessar gibi olan krallara. Yanlışlık, gurur, kibir, kendini beğenmişlik gibi hataları hepimiz yapıyoruz. Varlığın içine girip, bizleri yükselttikleri zaman, kendimizi güven ve emniyette hissettiğimiz andan itibaren, işte o zaman gurur, kibir, kendini beğenmişlik, acımasız davranışlar ya da benzeri bu gibi duygular bizde süratle gelişmeye başlıyor. Bu tehlikenin farkında olan peygamberler Allah’a şöyle dua ettiler:
Sahteliği ve yalan sözü benden uzaklaştır; bana ne fakirlik ve ne zenginlik ver; payıma düşen ekmekle beni besle; ta ki, tok olup da: RAB kimdir? diye seni inkâr etmeyeyim;
Ta ki, fakir olup da çalmayayım ve Allahımın ismini boş yere ağzıma almayayım. Süleyman’ın Özdeyişleri-Meselleri 30:8-9
Zenginliğin ve servetin güç olduğunu kimse inkâr etmiyor. Bunun böyle olduğunu Allah da biliyor. İnsanlar: “Paranın açamayacağı ya da kapayamayacağı kapı yoktur” diyorlar. Para hakkında söylenmiş, onun gücü ve kudreti hakkında yazılmış çok sözler var. Mukaddes Kitapta ise çok anlamlı şu ayetler yazar:
Zenginliğine güvenen düşer; fakat doğrular yeşil yaprak gibi tazelenir. Süleyman’ın Mes. 11:28
Gazap gününde mal işe yaramaz; fakat doğruluk ölümden kurtarır. Süleyman’ın Mes. 11:22
Çünkü hikmet siperdir, gümüş de siperdir; fakat bilginin üstünlüğü şudur ki, hikmet kendi sahibini yaşatır. Vaiz 7:12
Aslına bakıldığı zaman, para, mal, zenginlik, şan-şöhret, birlik gibi ve daha sayacağımız birçok insanların arzu ettiği şeyler mutluluğu sağlayamamış. Yalnız mutluluğu değil, aynı zamanda beklenilen, ümit edilen güveni de sağlayamamış. Yıllarca ülkelerinde bir aslan olan krallar, bir günde gelen tehlike karşısında canları için kaçacak, saklanacak delik bulamamışlar. Hem de bu onların başına bir anda gelmiş. Onların bankalardaki milyarları, sarayları, orduları, şöhretleri kendilerini kurtarabilmiş mi? Hiç sarsılmaz gibi gözükenlerin başına bu gelirse, sıradan olan bizleri siz düşünün!
İnsanlar birbirlerini aldatmak için ne iğrenç yollara başvuruyorlar. Kadınlar, kızlar zengin bir kocayla ilk evliliğini yapıp, büyük bir servetle de boşanmayı, daha o kocayı bulmadan önce planlıyor. Böyle bir yürek tutumu ile olan aile kuruyorlar. Çocuk yapmak, Avrupa ve Amerika gibi ülkelerin o kadınlarının gözünde sadece para ağacı diye gözüküyor. O çocuk sayesinde büyük miktarda nafakalar alındığını, artık günlük gazetelerde okumak çok normal. İnsanlar amaçlarını gizlemiyorlar. Ne yapmak istiyorlar ise açık açık yapıyorlar. Eskiden yüz kızartıcı şeyler için şimdi insanlar, “hakkımız” diye mahkemelere koşuyorlar. Mahkemeler de onlara hak veriyor. Zengin, medeni denilen ülkelerdeki erkeklerin kadınlar önündeki durumu aynen bir rezalet. Neredeyse bütün haklar kadınlara verilmiş. Amaç ne kadını ne de çocuğu korumak, asıl amaç insanlığı çirkefe bulaştırmak. Kanunlarını da bu doğrultuda düzenleyerek ancak bunu başarmaya çalışıyorlar.
Erkekler ise her fırsatta sadece cinsel zevklerini düşünüyorlar. İş yeri mi kurdu, ilk işe alacağı kişi kadın oluyor. İster o kadının elinden iş gelsin, ister gelmesin. Beraberliğinden dahi cinsi zevk alıyor. Eskiden kadın iş aramaya gittiğinde ona, “sen git kocan gelsin” denirdi. Şimdi ise erkek iş aramaya gittiğinde, “sen git karın gelsin” deniyor. Benim ablam, Yehova Şahitleri ve neredeyse bütün dünya hâlâ kadınların haklarını savunmaktalar! Şahitlerin karıları kocalarını döverler, o gariplerin çıtı bile çıkmaz. Utanır, söyleyemez de. Fakat o erkek sıkıysa kadına bir tokat atsın! Şahitlerin içlerindeyken bu yirmi yıl boyunca çıkardıkları dergilerde, kitaplarda, kadınların ezilmesinden başka bir tane yayın geçmedi elime. Bütün verilen imaj bu. Avrupa ve medeni dedikleri ülkelerde erkek olmak, Arabistan ve böyle ülkelerde de kadın olmak; ikisi de korkunç ve insanlık dışı. İnsanları bütün bunlara zorlayan da dediğim gibi onların kanunları. Bu iki zıt toplumlar da gücünü kanunlardan alıyor. Kanunu da sokakta başıboş dolaşan eşekler, köpekler yapmıyor ya! Onların kendi kanunları bunlar, kendileri yapmış. Mukaddes Kitapta geçen Ester’in zamanındaki krallar yaşamıyor artık. „Vaştilerle, İzabellerle” doldu yeryüzü! (Konuyla ilgili ayetler, Mukaddes Kitaptan Ester’in 1’inci bölümünün tümü ve 1.Krallar 18:4, 21:25 ve 2.Krallar 9:7) Ya da Nabal tipi erkeklerle. Öyle kötü denilen erkeklerin bile yanında yaşayan kadınların eksiği olmadığını da belirtmek lazım. (1.Samuel 25:2-38) Aklımdan bütün Mukaddes Kitabı şöyle bir geçirdim; karısına işkence edip, hayatı ona zehir eden, onu şerefsizliğe, ahlaksızlığa, hatta ölüme teşvik eden kaç erkek var diye düşündüm. Tam tersine kocasını ölüme sürükleyen çok kadın var da en kötü diyebileceğim erkek bu Nabal’dan başkası benim aklıma gelmedi. Öyleyken dahi ne karısını sahtekârlığa teşvik etmiştir ne de o kadını Allah önünde ölüme götürecek suça ittirmiştir. Dediğim gibi, o adamın bile yanında yaşayan kadının eksik olan şeyleri ancak ruhidir. Bu kadın o eksikliği Davut gibi bir erkeğin yanında da hissetmiş olamaz mı? Böyle eksiklik ise neredeyse kadınların hepsinde var! Belki de ben mi yanılıyorum? Mukaddes Yazılar çok değerli kadınlarla çok değerli erkeklerden de bahseder. Yine o yazılarda karı koca arasındaki ilişkide, kocalarını Allah’ın önünde suça düşürüp, kötü olana teşvik etmede, nedense kadınların rolü erkeklerden çok daha büyük olmuştur.
Son 60 yılda kadınların özgürlük elde edeceğim diyerek çalışmaları, genelde babasız çocuklarla aileyi geçindirme sorumluluğu, bütün bunlarla birlikte o kadınların üzerlerine binen yük… Allah ne söylediyse bizler hep tam tersini yapmaya uğraşıyoruz. Korkunç acılar ile hâlâ da uğraşmaktayız. Ben erkeği mi tutuyorum, kadını mı kötülüyorum? Ne erkeği tutuyorum ne de kadını övüyorum. Bütün insanlık olarak onların yanlış ve kötülüğe ait olan gayretlerini dile getiriyorum. Erkek-kadın arasındaki eşitlik savaşını vermek için uğraşanlara, bunun gibi daha birçok şeyleri değiştirmek için uğraş verenlere baktığımda, en iyisini dahi -kabına zarar veren sirkeye- benzetiyorum. Bu sözü de “keskin sirkenin küpünedir zararı” denilen atasözünden aldım. İnsanlık sivri zekâlarıyla: “Allah’tan ne kadar uzak olursak, O’nun söylediklerinin tersini ne kadar yaparsak, bize bir o kadar daha iyilik olacak” diyerek yaptıklarıyla, kendilerini ve çevrelerini mutsuz edip, hayatlarını da acı ediyorlar. Lütfen bu konuyla ve bütün insanlığın gittiği yol ile ilgili, Tesniye, yeni Türkçesi Yasanın Tekrarı kitabının 28’inci bölümün tümünü düşünerek okuyun. Bütün orada yazılmış olan sözler, bu neslin üzerine de gelecektir. Orada ise kadın erkek ayrımı yapılmıyor.
Evet, konumuz sadece kadınların mı yanlışlıkları? Ulusları oluşturan toplulukların en küçüğüne aile denirmiş. Daha aile düzeni bu şekilde güvenilmez olursa, o toplumdan, o ulustan, o dünyadan ne beklenir? Yaşadığı, yediği, içtiği, sığındığı çatının altında insanlar birbirlerinin gözlerini oymaya bakıyorlar ise, dışarıdakine nasıl sevgi dolu baksın? Kaç aile sevgiyle bina edilip birleştiriliyor? Sevgi kelimesi artık filmlerde dahi konu edilmiyor. Cinsellik, kendi zevkleri, gösteriş, bunlar dünyamızın arzu ettiği şeyler. Eskiden de böyle değil miydi? Evet, ama bu kadar yaygın ve apaçık değildi. O filmler, medya, okullar, çevre, aile eğitimi, politikacılar, en önemlisi de o ikiyüzlü dindarlar sayesinde bütün insanlığın aldığı eğitim ancak bir sona, yok olmaya hazırlık oldu. Hani başka çare bıraktırmıyor denir ya, insanlık da kendilerinin yok olmasından başka bir çare bıraktırmayacak bir yolda hızla, ama emin bir şekilde ilerliyorlar. (Süleyman’ın Meselleri 8:36, Vaiz 8:11) Bu insanlığın ortak amaçları da sözüm ona «emniyet ve güven» içinde yaşamak!
Bütün bu konuyu bir de dini çevrelere bakarak ele alalım. Biraz önce “insanlar güven ve emniyet elde etmek için paranın, servetin, menfaatin peşinde koşarak, bütün değerleri ayaklar altında çiğnerler” demiştim. Dindarlar kendilerinden olmayan insanlara «dünyevi» derler. Peki, bu Allah’a inanan dinciler kimin ve neyin peşinde koşarak bir güven duygusu ararlar? Ben bu kadar yıllık tecrübemle, bütün yüreğiyle sadece Allah’a güvenen bir insan görmedim, gördüysem de farkında olmadım! Öyle insanlar varsa da zaten onlar büyük bir hararetle kendilerinin reklamını yapıp, her yerde en önde oturmazlar ki göreyim. Bunun böyle olduğunu yine kendi görüş açıma göre söylüyorum. Hiç zannetmesem de umarım bu konuda ben çok ama çok yanılıyorumdur. O çok şahane konuşma verip, mangalda kül bırakmayanlar, yıllarca bir ömür boyu bütün gücünü neredeyse dinine ayırmış olanlara bakarak edindiğim tecrübeler daha korkunç ve şaşırtıcıydı. Para konusundaki en büyük zaafı ve hırsı bu dindarlar gösterir. İstisnalar hariç, hiçbirinde tam bir doğruluk ve gerçeğe değer verme yoktur. Çoğu zaman insanların kendileri bile bu durumun farkında değildir. Farkına varanlar onları eleştirmeye kalkarsa, o zaman o kişi hakkında: “Şeytan bu, sakın onunla konuşmayın, çok tehlikelidir, selam bile vermeyin, sakın onların yazdığı kitapları da okumayın” derler. Eğer bir Şeytan var ise, o şahıs sadece bir insanın içinde mi yaşıyor da sen de o insandan kaçıyorsun?! Bu Şeytan belli etiket sahiplerine dokunmuyor da sadece başkalarının mı içine giriyor? O dokunulmazlık etiketine de sadece sen mi sahipsin de o Şeytan sana giremiyor olsun? Dediğim gibi en samimi doğrularıyla konuştuğumda dahi, gerçeği tehlikeymiş gibi görüp, korkunç bir korku paniğiyle kaçmışlardır. İnanır mısınız, sadece karılarından korktukları için Yehova Şahidi olanlar veya orada kalanlar vardır. O kişi karısının baskısından ve belki de onu terk etmesinden korktuğu için boyun eğmekle, Allah’a mı kulluk ettiğini sanır? Ya da sadece organizasyonundan, dininden, çevreden korktuğu için, atılırsa nereye gideceğini bilemediğinden duyduğu kaygıdan dolayı mı boyun eğer? Sahip olduğu şeyleri kaybetmekten korkanlar da var. Biri o yolda kariyer yapmış ise, hem de ne zahmetlerle oraya geldiğini bir kendi bilir, “bütün bunlar bir elin tersiyle atılır mı” diyerek korkanlar o kadar çoktur ki. Orada kalmak onlara emniyet ve güven duygusu verir. O karı-kocalar da yalnız Allah’a karşı değil, birbirlerine karşı da sevgisiz, güvensiz, menfaatlere dayalı ikiyüzlülüğün üzerine bina edilmiş aynı evlerde otururlar. Bu mu onlara güven ve emniyet duygusu veriyor? Bu mu güven dolu emin dedikleri hayat? Organizasyonuna bağlı kalmayı, ait olduğu dinine hayır dememeyi büyük bir sadakat olarak görüp; onların yamukluklarına, ahlâksızlıklarına, yalanlarına karşı gelip terk etmeyi ise ihanet etmek olarak algılıyorlar. Bahaneleri de yine rahatları ve menfaat sandıkları şeyler.
Arkadaş olduğum birinin kendisi ve ailesiyle araştırma yapıyor, elimden geldiğince onları Kutsal Kitapları okumaya, araştırmaya teşvik etmeye çalışıyordum. Bir gün o arkadaş: “Senin dediklerini, ya da bu kitaplarda yazılanları yapmaya kalkarsak, hiç kimse bize bir daha gelmez ve selam da vermez” demişti. Bu söylediğim kişinin nüfus kâğıdında Müslüman diye yazıyordu. Ayrıca bu arkadaş, hiç gerçek bir dostunun da olmadığını söylüyordu. Evime gelmez, selam vermez dediği kişiler ise, açıkçası pek de o kadar sevmediği kişilerdi. Öyle olduğu halde, onlar buna korku veriyordu. O sevmediği, bazılarının varlığına bile tahammül edemediği çevrede, ona bu nasıl bir güven duygusu veriyordu, bilinmez. Bu arkadaş dediğim kişinin ne bir dinle ne de dindarlıkla sıkı bir ilişkisi vardı. Yine herkes, ya da büyük bir insanlık çoğunluğu gibi, sahip olduğu din ise sadece nüfus kâğıdında yazıyordu. Bana sorarsanız, bu insanlar bir bahane arıyorlar. Yürekleri Allah’a karşı sevgiye alıştırılmamış ve bilgisiz, aynı zamanda da isteksiz. Kişi başından beri yüreğini Allah’tan başka her şeyle meşgul etmiş. Allah’ın adı sadece belli yerlerde, belli adetler, kurallar ve korkular altında ağza alınmış. Karşısındaki haklı çıkmak için, “Allah böyle emrediyor” diyerek onların ağızlarını kapayıp susturmuş. Çünkü işin içine bu kelime girdi mi, gel de itiraz et! Bu vasıtayla çok insanlar bilinçaltında Allah’ı hep sadece emir veren, yasaklar koyan, cezalandırıcı biri olarak görmüştür. Böyle bir Allah’ı artık kim sever! Ya da böyle bir Allah’a kim güven duyar? İnsanlık güveni gerçekten nerede arıyor ve o emniyeti nerede buluyor? Dinle falan alakası olmayanların birbirleriyle olan insan ilişkileri nasıl? Allah adına sevgiyi öğrenen insanlar, zarla zorla bu yazdığım örneklerdeki kadar işler çıkarabildiyse, öbürlerini siz düşünün.
Açıkça şunu söylemek istiyorum, Allah’tan başka hiçbir yerde mutlak bir güven bulunamaz, ancak O’nun yanına sığınan insan emniyettedir. Gerçek mutluluk ise başka hiçbir şeye değil, sadece buna bağlıdır. Çünkü her şeyin sahibi ve bizleri yaratan kendisi olduğundan ne ile mutlu olup ne ile mutsuz olacağımızı da en iyi bilen yine kendisidir. Bunu duyan insanlar, karşı gelmek amacıyla hemen, “aç kal da mutlu olur musun, görürüz” derler. Hâlbuki Allah sevgisiyle aç ya da muhtaç bir durumda kalmanın ne ilgisi vardır? Eğer ben: “Bana bir şeyler verirse Allah’ı severim, vermezse sevmem” diyebiliyorsam, bu zaten sevgi değildir. Ekmekle de kastedilen şey, insanların maddiyat uğrunda kendilerini nasıl sattıklarıdır. Böyle şeylerin eksikliğinden korkup, yaşantılarında daima güvensizlik duymuşlardır. Elde etmek istedikleri şeyler uğrundaki gayretleriyle ancak Allah’tan uzak yaşantıları olmuş. Bunları çok iyi bilen İsa Mesih, o zamanki halka ve bütün insanlığa şu sözleri söylüyor:
“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacak.
“Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz aydınlık olur. Gözünüz bozuksa, tüm bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki ‘ışık’ karanlıksa, o karanlık ne korkunçtur!
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Allaha hem de paraya kulluk edemezsiniz.
“Bu nedenle size şunu söylüyorum: ‘Ne yiyip ne içeceğiz?’ diye canınız için, ya da ‘Ne giyeceğiz?’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker ne biçer ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?
Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Allahın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey imanı kıt olanlar?
“Öyleyse, ‘Ne yiyeceğiz?' ‘Ne içeceğiz?' ya da ‘Ne giyeceğiz?’ diyerek kaygılanmayın.
Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız tüm bunları gereksindiğinizi bilir. Siz önce O'nun egemenliğinin ve O'ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir.
O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter. Matta 6:19-34. Paralel ayetler Luka 12:22-31’de de yazıyor.
Allah’ın yeryüzüne gönderdiği, kendi adına konuşması için yetki verdiği bu kişi, yani İsa Mesih neyin peşinde gayretle koşmamız gerektiğini açıkça söylemiyor mu? Kendimize şunu soralım, “kim daha iyisini biliyor?” Kendini kandırmak isteyen kandırsın. Peşinden koştuğumuz kim ve ne ise, ancak ondan güven ve emniyet bekleyebiliriz. Mutluluğu ise, bütün bu zenginlerin kendileri de çocukları da bulamadıklarını söylüyorlar. Dinlerde, mezheplere ait insanlarda ise intihar rakamları diğer başka her kuruluşlardan çok daha yükseklerde. (Bu gerçek, Fransız devlet mahkemelerinde Yehova Şahitliğini din olarak ret edilmesinde en büyük faktör olarak gösterildi) Haydi geçici de olsa, sahte de olsa, güven ve rahat içinde olduğumuzu var sayalım; ya mutluluğu, gerçek ve ebedi mutluluğu bize kim verebilir? Kimin verebileceği konusunda Kuranın bir tercümesi bu konuda bir ipucu veriyor. Orada kısaca şöyle yazıyor:
O’dur Mutlu Arş’ın Tanrısı. Mümin, sure 23:116
Gerçi bu ‘mutlu’ kelimesi sadece Osman Nebioğlu tercümesinde geçse de Allah’ın mutlu biri olduğu ve bu duyguyu insana kendisinin verdiğini anlamamız zor olmuyor. Mezmurlarda yazan: “Kulağı yaratan işitmez mi? Gözü yapan görmez mi?” mantığıyla yola çıkarsak, «mutluluğu veren de mutluluk nedir bilmez mi?» dememiz çok yerindedir. İnsanın mutlu olmasını, sevinmesini isteyen Allah’tır. Musa kanunları diye bilinen yazılarda, Allah’ın tutmalarını istediği bir bayram hakkında açıkça yine şöyle yazar:
İlk gün meyve ağaçlarının güzel meyvelerini, hurma dallarını, sık yapraklı ağaç dallarını, vadi kavaklarını toplayıp Tanrınız RAB’bin önünde yedi gün şenlik yapacaksınız. Levililer 23:40
Bunun gibi Allah’ın emrettiği bayramlar vardı. Amaç o insanlara sevinç vermekti, kurallarla onları sıkmak, bunalıma sokmak değil.
Hikmetin, adaletin, kudretin, sevginin olduğu gibi mutluluğun da kaynağı Allah’ın kendisidir. Eğer bu kaynakta mutluluğu ararsak, bulacağımıza muhakkak inanıyorum. Dinlerden, organizasyonlardan, mezheplerden uzak durmamız, gerçek Allah’a yaklaşmakta bize çok büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Çünkü bu kuruluşlar bütün mutluluğunuzu varsa da elinizden alırlar. Sonra da sahip olduğumuz veya olacağımız mutsuzluğu lütfen Allah’a mal etmeyelim.
Aranızdaki kavga ve çekişmelerin kaynağı nedir? Bedenlerinizin üyelerinde savaşan tutkularınız değil mi? Bir şey arzu ediyorsunuz, ama elde edemeyince adam öldürüyorsunuz. Kıskanıyorsunuz, ama isteğinize erişemeyince çekişiyor ve kavga ediyorsunuz. Elde edemiyorsunuz, çünkü Tanrı'dan dilemiyorsunuz. Dilediğiniz zaman da dileğinize kavuşamıyorsunuz. Çünkü kötü amaçla, tutkularınız uğrunda kullanmak için diliyorsunuz.
Siz ey vefasızlar, dünya ile dostluğun Tanrı'ya düşmanlık olduğunu bilmiyor musunuz? Dünya ile dost olmak isteyen, kendini Tanrı'ya düşman eder. Yakup 4:1-4
Allah: “Sevgili oğlum” diye adlandırdığı kişinin ahırda doğmasını sağlıyor. Onu ineklerin, eşeklerin yemliği içinde yatırıyor. İncil’de geçen ve bütün insanlığın günahı için kurban ya da fidye olarak canını veren İsa Mesih böyle doğdu. (Luka 2’inci bölüm; Markos 1:11; Matta 3:17) Altınlar, gümüşler, yakutlar ve bütün yeryüzü Allah’ın olduğuna göre, O’na güvenenler neden bu şeylerin yokluğunu çekmediler? Cevap sorunun içinde, çünkü O’na güvendiler. Altın, servet, mal güven sağlayamaz, onlar cansız şeylerdir, mutluluk da getirmez. Hem herkes bu şeylerin arkasında koşuyor diye, bu ille de o şeylerin güven sağlayıp mutluluk getireceğini ispatlamaz ki. İnsanlık hep liderlerin peşinde koşmuş, ne istediklerini bilmeden, onlar istiyor diye ölüme gitmişler. Coşkuyla onları yüceltip, yerlere kadar önlerinde eğilmişler. Bunu gören herkes aynı şeyi yapmış. O kendi gibi olan insanı ilahlaştırmış. Cansız kâğıt parayı, altını, malı, serveti putlaştırmış. İnsanlığın zihni ancak eğlence dedikleri düğünlerle, danslarla, partilerle, dedikoduyla, kıskançlıkla, çekememezlikle dolmuş. Birbirlerine sevgiyle değil, ikiyüzlülükle, düşmanlıkla yanaşmışlar. Binlerce senedir bunların arkasında koşan bu insanlık sonra ne olmuş? Kendiniz cevap verin. O şeylerin ardında gitmek için hâlâ inatla oralarda mutluluk ve güven arayacağını uman; en azından Allah’tan bir şey ummasın. Allah’ı neyin yerine koyuyorsak, o şeyi putlaştırıyoruz demektir. Bu para olabilir, insan olabilir, zevklerimiz ve biraz önce değindiğim gibi her şey olabilir. Tekrar söylüyorum, Allah’tan beklenecek şeyleri kimden ve nereden umarsak, Allah’a değil putlara tapıyoruz demektir. İlle de put denilen şeyin, eskiden olan şekiller, tahta totemler, büyük anıtlar gibi olması gerekmez. «En üst seviyede tutup, değer verdiğimiz şey ne ise, o bizim için Allah demektir». En değer verdiğimiz şey ya da şeyler ne ise, onu yüreğimizde ve zihnimizde taşırız. Bununla tüm hayatımız onu ya da onları elde etmek için geçecektir. Kişi o şeyin asıl değerini, beklentilerinden ne kadar aşağıda ve değersiz olduğunu, ancak sahip olduktan sonra anlar. Bu konuda fazla şişkin sözler söylemek istemiyorum. Bahsettiğim şeyler zaten herkesin bildiği, fakat gerektiği gibi davranmadığı şeyler. Ancak kendimizi kandırmayalım. Allah’ı seviyorum diyor isek, resul Yuhanna’nın şu sözlerini düşünelim:
Çünkü Allah sevgisi şudur ki O’nun emirlerini tutalım; ve O’nun emirleri ağır değildirler. Çünkü Allah’tan doğmuş olan herkes dünyayı yener; ve dünyayı yenmiş olan zafer budur, yani imanımızdır. İsa’nın Allah’ın oğlu (Müslümanların ve Hıristiyanların anladığı bir şekilde değil) olduğuna iman edenden başka, dünyayı yenen kimdir? 1.Yuhanna 5:3-5
Bu ayetleri özellikle yazıyorum. Şimdiye kadar Müslüman âlemi, «Allah’ın oğlu» kelimesini Hıristiyan âleminin inandığı şekilde anladı. O yüzden bu söze tahammül bile edemiyorlar. Fakat onlar Tanrı’nın sözlerini bizzat kendileri okumayıp, okunulmasına da teşvik etmedikleri gibi, İncil ve tümüyle Mukaddes Kitap sanki Hıristiyan âleminin tekelinde olan bir şeymiş gibi kabul edildi. Gâvura kızıp oruç bozmak bu demektir. Allah’ın sözünü kim tekeline alabilir? Onlar da Hıristiyan âlemine bakıp, zaten işleriyle uzak oldukları Allah’tan bir o kadar daha uzaklaştılar.
Dünyayı yenmek istiyorsak, eski kişiliğimizde ve bu dünyanın bize vermek istediği benlikte ölüp; Allah’a göre yaratılmış olan yeni kişilikte doğarsak, ayette dediği gibi, o zaman da bu dünyayı yeneriz. Yani eski kişiliği üzerimizden atıp, yeni bir şahsiyet giymek için uğraşmalıyız. Bu ise sadece bizim elimizde olan bir şeydir. (Yuhanna 3:1-21 ve Efesoslular yeni Türkçesi Efesliler 4:17-31)
Bu dünyanın serveti için, Allah’tan uzak her türlü çabayı gösterip de başarılı olanlar, aldanıp da kendilerini tebrik etmesinler. Bakın Kuran bu konuda ne diyor:
Kim bu dünyayı dilerse, Biz istediklerimize dilediğimizi çarçabuk veririz; sonra ona cehennemi durak kılarız; o da oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de Ahireti (ebedi hayat ve cenneti) diler ve ona ermek için yapılması gerektiği şekilde çalışır ve inanırsa, bunlar da mükâfatlarını görürler. İsra, sure 17:18-19
Tüm bu konu altında bahsettiğim şeyler, muhakkak çoklarının canını sıkacak, bilinen eski vaazlar türünden. Gerçekten de konumun başlığında belirttiğim gibi, insanlar güven ve mutluluğu tam tersine, güvensizlik ve mutsuzluk getirecek yerlerde aradılar ve hâlâ da oralarda arıyorlar. En canlı örnekler bizlerin beklentilerinde, ideallerinde, sahip olmak istediğimiz şeylerde. O değerleri şimdiye kadar bize dünyamızın gidişi vermeye çalıştı. Dünyamızın da hali ortada! Ben bu yazıyla daldan dala konarak, birçok örneklerle, bildiğiniz şeyleri tekrar hatırlatmaya çalıştım.
Şöyle ki, “Yaşamdan zevk almak ve iyi günler görmek isteyen, dilini kötülükten, dudaklarını hileli sözlerden uzak tutsun. Kötülükten sakınsın ve iyilik etsin. Esenliği arayıp onun ardınca gitsin. Çünkü Rabbin gözleri doğru kişilerin üzerindedir. Kulakları onların yalvarışını işitir. Ama Rab kötülük yapanlara karşı durur.” 1.Petrus 3:10-1
Muhammed peygamberlerin sonuncusu mu?
İslam âlemi Muhammed’in sonuncu peygamber olduğunu ve ondan başka bir peygamberin daha gelmeyeceğini öğretir. Fakat Kuran’ı okuyup da dikkatlice araştıran bir insan, başka bir sonuca varacaktır. Önce peygamber ne demektir, onun hakkında kısa bir tarif yapalım.
Peygamber hakkında sözlükte şöyle bir tarif var: “Tanrı tarafından haber getiren, tanrı buyruklarını insanlara haber veren kimse.” (Osmanlıca Türkçe Sözlük-Bilgi Yayınevi) Eş anlamı nebi, resul.
Belki bu sözlük anlama biraz eklemeler de yapılabilir. Allah’ın yalnız buyruklarını değil, “uyarılarını, gelecekte olacak şeyleri ve öğütlerini de söyleyen kişi” dersek, sanırım açıklama biraz daha etraflıca olacak. Erkek olsun kadın olsun, isterse de çocuk olsun, Allah’ın doğrudan ya da bir melek aracılığıyla konuştuğu bu kişilere, kısaca «peygamber» deniyor. Bu konuşma bir sohbet şeklinden ziyade, Allah insanlar ile belli amaçlar üzerinde konuşarak, o kişilere görevler vermiştir. İlle de o kişilerin söylediği bu sözlerin kitaplara yazılması da gerekmez. Yaşadıkları zamanda, kalabalık, toplu bir halde peygamberlik eden insanlar da olmuş. Demek ki Allah o insanlarla da konuşmuş. Ya da ruhu vasıtasıyla söylemiş. O insanlar da aynen o söylenilenleri çevrelerindekine duyurmuşlar. Ayrıca peygamber olan bir kişinin yine kusursuz, hiç hata yapmayan, yalan söylemeyen biri de olması gerekmez, çünkü böyle bir insan yok. Kişi peygamber diye bu onun yüzde yüz kurtulacağını da göstermez. Başlangıçta iyi olan biri, peygamber olarak Allah’ın sözlerini halka duyurmuştur. Bu insanlar Allah tarafından kullanılıp, kendi iradeleri olmayan robotlar da olmadığından, isterler ise günah da işlerler ve Allah’tan uzaklaşabilirler. Ayrıca bir peygamber, yani Allah’ın bizzat kendisiyle konuştuğu bu kişi, Allah’ın hoşuna gitmeyen şeyler de yapmış olabilir. Hatta o kişi ölümü dahi hak etmiştir. Bu yazdıklarım hakkında yaşanmış bazı olaylardan örnekler vererek anlatacağım.
Çoğu zaman bizlere öğrettikleri peygamberler hakkındaki tarif ve peygamber hakkındaki bilinçaltımıza yerleştirilen düşüncelerin, bilgilerin neredeyse gerçekle hiç ama hiç ilgisi bile yoktur. Bu üç saydığımız dinler; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, kendilerine bir peygamber seçip, en çok da o peygamberi yüceltmişlerdir. O kadar çok yüceltmişlerdir ki, adeta Allah yerine ona tapmışlardır. Ona Allah’tan çok izzet vermişlerdir. Mahalle çocukları gibi birbirleriyle bu konuda kavga ederek, “senin peygamberin küçük benimkisi daha büyük” diyerek de birbirlerinden nefret etmiş, bu yüzden birbirlerine savaşlar açmışlardır. Sanki peygamber olan o kişileri bir türlü paylaşamamışlar. Sonunda bu üç din de onları yalnız ilahlaştırmakla kalmayıp, dediğim gibi Allah’a verilecek izzeti o peygamberlere vermekle, aslında o kişileri putlaştırmışlardır. Bu izzeti de Yahudiler Musa’ya, Hıristiyanlar İsa’ya, Müslümanlar Muhammed’e verirler. Bunu dahi sadece lafta yaparak, o kişilerin yaptıklarını yapmakla, onların iyi işlerini örnek almakla değil.
Bu konudaki onların ikiyüzlülüklerini, Allah adına birbirleriyle savaşlarını konuma almak istemiyorum. Hem geçen konularda tekrar ve tekrar yazdığım için, hem de hiç anlamsız ve saçmalık olduğu için. Gelin o insanları kendi nefretleri, düşmanlıkları, çekememezlikleri ile baş başa bırakıp, biz asıl konumuza gelelim.
Peygamber hakkında “ister erkek olsun isterse de kadın olsun” dedim. Evet, duyanların şaşırdığı bir şeydir bu, “kadın da peygamber mi olurmuş!” derler. Allah’ın kadın olan peygamberi de varmış. Mukaddes Kitabın hâkimler kitabında benim bildiğim ismiyle geçen bir kadın var adı Debora (Hakimler 4:4) 2.Krallar 22:14 de geçen bir kadın daha var onun da ismi Hulda. Daha sonra İsa’nın zamanlarında Anna isminde bir peygamber daha vardı. Bu da Luka’nın 2:36 ayetinde geçiyor. Yine, Resullerin zamanında bir adamın peygamberlik eden, evlenmemiş dört kızından bahseder. İncil’de bunların isimleri yazmıyor. (Resullerin- Elçilerin işleri 21:9) Fakat bu bahsedilen kadınların açıkça Allah’ın peygamberleri olduğu yazıyor. Yine Allah’ın ruhu vasıtasıyla peygamberlik eden başka kadınlar da olmuş. Mesela İsa’nın annesi Meryem, Yahya’nın annesi Elizabet, Musa’nın ablası Nebiye Miryam, İbrahim’in cariyesi İsmail’in annesi Hacer. (Luka 1:26-45; Çıkış 15:20-21; Sayılar 12:1-2; Tekvin 21:17-18) Onlar hakkında yazılarda “peygamberdi” diye geçmez, ama onlar da peygamberlikte bulundular. Peygamberliği «sadece gelecekte olacak şeyleri bildirmek» anlamında kullananlar da var. Bir kişi gelecek hakkında, şu şöyle bu böyle olacak dedi mi, “peygamberlikte bulunuyor” derler. Fakat peygamberlerin görevi sadece gelecek olaylar hakkında bildiri yapmak da değildir.
Kuranın Nahl Suresi (16) 43.üncü ayetinde: “Senden önce kendilerine vahiy indirdiklerimiz, erkeklerdi; bilmiyorsanız kitap sahiplerine sorun.” diye geçer. Enbiya suresi 7’inci ayetinde de aynı sözler geçmektedir. Bu ayetlerden kadın peygamberin olmadığı anlamını çıkaranlar var ki, bu da Kuranın içeriğine uymaz. Çünkü İsa’nın annesi hakkında açıkça melek vasıtasıyla vahiy aldığından bahseder. (Meryem Suresi) Zaten ayeti dikkatlice okuyacak olursak, orada sırf erkeklerdi denmiyor. Bir keresinde de İsa Mesih, “Benden evvel gelenlerin hepsi hırsız ve haydutturlar…” (Yuhanna 10:8)demekle kendisinden önce gelmiş geçmiş tüm peygamberleri hırsız ve haydut yapmak istemedi. Fakat kendisini Mesih ilan edenlerin hepsi gerçekten de hayduttu. İsa bunu demek istedi. Yine bununla da Davut peygamber, Saul ve tüm İsrail kralların mesh edilmeleri kastedilmiyor. Kısacası Kuranda geçen o sözlerdeki kasıt, hiçbir kadına erkek peygamberler gibi bir sorumluluk verilmediğidir.
Yine her peygamberin Allahtan aldıkları vahiyleri, ille de bizzat kendilerinin kaleme alması gerekmez. Hatta içlerinden bazıları o sözleri bizzat kendileri kaleme almamıştır. Mesela Muhammed peygamber Kuranın tek bir kelimesini bile bizzat kendi yazmamıştır. Ölümünden sonra, Arapların birçoğunun ezberinde olan Kuranı resul Osman kaleme alıp, bu sözlerin korunmasını amaçlıyor. O zaman da yazı yazmak için hayvan derileri, ağaç, taş gibi şeyler kullanılıyormuş; bitkiden elde edilen papirüs kâğıdını da unutmamak lazım. Birçok işlemlerden sonra zor elde edilen bir kâğıt türü olduğundan, Araplar hayvan derilerini tercih etmiş olmalılar. Kısacası şu ya da bu şekilde bu sözler korunmuş ve zamanımıza kadar da gelmiş.
Yeremya peygamber Allah’tan aldığı vahiylerin sözlerini Baruk isimli biri vasıtasıyla kaleme aldırtıyor. (Yeremya 45:1) Mesela Eyüp hakkındaki olayları Eyüp’ün kendisi değil de Musa peygamber kaleme almış. Ya da Âdem, Havva, Nuh, İbrahim, İshak, Yakup hakkındaki peygamberlerin sözlerini ve başlarından geçen olayları, Allah Musa peygambere yazdırtmış. Kuranda geçen bu ayet yüzünden, en azından benim şimdiye kadar konuştuğum bütün Müslümanlar, “kadın peygamber olur muymuş!” gibi bir şaşkınlığa düşüyorlar. Hâlbuki ayette: “Hiç kadın peygamber olamaz” denmiyor. Ayetleri anlamak için dikkatlice, bazen kelimelerin üzerinde durarak okuyup anlamaya çalışmamız gerekiyor. Bir de anlayışımız tüm Kuranın verdiği mesajla da uyum içinde olmalı, yoksa muhakkak bir yanlışlık yapıyoruz demektir.
Bunların yanında zaman zaman peygamber olan topluca insan grupları da var demiştim. (1.Krallar 18:13 ; 2.Krallar 2:15) Bütün bu saydığımız bahsi geçen kişiler gerçek Allah’ın peygamberleriymiş. Çünkü tarihte birçok sahte peygamberler de çıkmış. Zamanımızda da durum farklı değil. Benim bahsettiğim peygamberler ise sahte değil.
Bunların yanında Allah’ın ruhuyla peygamberlik etmiş kötü insanlar da olmuş. Bu insanlar zamanımızdaki birçok insanlardan daha kötü olmasa da Allah onlardan ve işlerinden razı olmamış. Böyle olduğu halde, Allah özel bir durumda ruhunu o kişinin üzerinde etkili kılmış, mesela kral Saul. 1.Samuel 10:11-13 ya da peygamber Balam. Etraflıca bilgi için Sayılar Kitabından 22, 23, 24 bölümlerinin tümünü, 31:8’i; 2. Petrus 2:14-15; Vahiy-Esinleme 2:14’ü okuyabilirsiniz. Bu insanlar iyi bir başlangıç yapmışlar, o zaman Allah onlardan razı olmuş. Fakat sadık kalmamışlar, akılsızlık yapmışlar. Allah da elini onların üzerinden çekmiş.
Ciddi yalanlar söyleyen peygamberler de yaşamış. Onlar bu yalanı çok iyi niyetle söylemişlerse de bu gereksiz yere can kaybına ve Allah’ın öfkesine neden olmuş. Hatta bu konuda enteresan bir örnek vardır. Ben bu ayetleri çoğu zaman Yehova Şahitlerine karşı kullanmışımdır. Onlar bendeki samimiyeti gördüklerinden mi, ya da doğru olan şeylerin farkına vardıklarından mı nedir bilmiyorum; içlerinde samimi, iyi niyetli olanları bana şöyle derlerdi: “Sen bize katıl, bu senin söylediğin şeyler doğruysa Allah bunu bizim yönetim kurulumuza zamanla muhakkak açacaktır, ama doğru değilse hiç olmazsa bize gelmekle canını kurtarmış olursun!” Çünkü ben o zamanlar Şahitleri: “En iyi meyveleri, yani işleri olan bir din” diye savunuyordum. Bu yüzden de onlar, “madem biz en iyi bir dinsek, bize gel, bu kendi düşünce, inanç ve bilgilerini dondur” anlamında bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı! Ben de Mukaddes Kitapta geçen, yalan söyleyen bu peygamberi onlara örnek olarak veriyordum.
Kısaca orada şöyle bir olay yaşanır. Allah bir kişiyi görevlendirip, “İsrail kralına git ve onun kötü işleri hakkında peygamberlik et” der. Yalnız, “gittiğin yoldan geri dönmeyeceksin, orada bir şey yiyip içmeyeceksin” diye de tembih eder. Bu peygamber görevini bitirdikten sonra, o günahkâr kral gördüğü mucize sayesinde etkilenip bunu evine, yemeğe içmeye davet ettiyse de gitmez ve ona Allah’ın kendisine „yeme, içme” diye emrettiği sözü söyler. Nitekim peygamber yemeden içmeden, geldiği yoldan geri dönmeden de oradan gider.
Herkes peygamberin bu tutumuna muhakkak anlayış gösterir. Fakat bu olayı duyan başka bir peygamber: “O Allah adamı nereye gitti?” diye oğullarına sorar. Eşeğiyle hemen arkasından gider ve onu bir ağacın altında otururken bulur. O da bu peygamberi evine davet eder. Yine o peygamber Allah’ın ona, “orada yemek yemeyeceksin ve su içmeyeceksin” dediğini tekrarlar. Fakat bu ikinci peygamber yalan söyleyerek, “ben de senin gibi peygamberim, Allah bana, ‘git, onu çağır, evinde yedir içir’, dedi” der. O adamın Allah’ın peygamberi olduğu doğrudur da Allah’ın ona, “çağır da yedir içir” dediği yanlış ve yalandır. Birinci peygamber inanır ve o ikinci yalan söyleyen peygamberin evine gider. Bunlar tam yer içerlerken, o ikinci yalan söyleyen peygambere Allah’ın şu sözleri gelir:
…Böylece Tanrı adamı onunla birlikte geri döndü ve evinde yiyip içmeye başladı.
Sofrada otururlarken, RAB, Tanrı adamını yolundan döndüren peygambere seslendi.
O da Yahuda'dan gelen Tanrı adamına şöyle dedi: «RAB diyor ki: ‘Madem RAB’ bin sözünü dinlemedin, Tanrın RAB'bin sana verdiği buyruğa uymayıp yolundan döndün; sana yiyip içme dediği yerde yiyip içtin, cesedin atalarının mezarlığına gömülmeyecek.’»
Tanrı adamı yiyip içtikten sonra yaşlı peygamber onun için eşeği hazırladı.
Tanrı adamı giderken yolda bir aslanla karşılaştı. Aslan onu oracıkta öldürdü. Eşekle aslan yere serilen cesedin yanında duruyordu… 1Krallar.13: 19-24
Bu sözler ile Allah, iyi niyetle de olsa bir peygamberin bile insanî, kusurlu ne gibi hatalar yapabileceğini, nasıl yalan söylediğini kaleme aldırıyor. Yalnız dikkat edelim, burada Allah yalana inanmanın bedeli olduğunu da gösteriyor. Ölen o peygamber de rahatı için ne kadar da çabuk kanmak istemiş! Bizlere göre basit görünen bir şey ama o peygamberin düşmesi için yeterli olmuş. Gerçeğe sarılıp yıkılmamamda bu ayetler bana çok teselli ve teşvik kaynağı olmuştur. Her ne kadar tam başaramadıysam da ben de böyle tuzaklara zaman zaman düşmüşümdür. Allah da bu gibi olayları kaleme aldırdı ki, bizler ders alalım. “Ne olursa olsun, ben dinime, organizasyonuma sadık kalacağım” diyenlere karşı, Allah’ın verdiği cevap da aynen bu peygamberde olduğu şekilde gerçekleşecektir. Sadık kalmak istediğimiz o kişiler kim olursa olsun. Resul Pavlus’un dediği gibi, isterse melek olup göklerde de yaşasa, gerçeği saptırıyor ise, onlara inanmamak, onların yolunda yürümemek gerek. (Galatyalılar 1:6-10) Gerçek sevgi de bunu gerektirir. Bakın Allah Peygamber Hezekiel’e ne diyor:
Kötü kişiye, “Kesinlikle öleceksin” dediğim zaman onu uyarmaz, yaşamını kurtarmak amacıyla onu kötü yolundan döndürmek için konuşmazsan, o kişi günahı içinde ölecek; ama onun kanından seni sorumlu tutacağım.
Ancak kötü kişiyi uyardığın halde kötülüğünden ve kötü yolundan dönmezse, o günahı içinde ölecek. Ama sen canını kurtarmış olacaksın.
“Doğru kişi doğruluğundan döner de kötülük yaparsa, onu yıkıma uğratacağım, o da ölecek. Onu uyarmadığın için günahı içinde ölecek, yaptığı doğru işler anılmayacak.
Ancak onun kanından seni sorumlu tutacağım. Hezekiel.3:18-20
Eğer biz o kişileri sevdiğimizi söylüyor, fakat kızacaklar, öfkelenecekler diye onların yalanlarına, sahtekârlıklarına, despotça diktatörlüklerine, ne olursa olsun “âmin” diyorsak, onlar da yaptıkları kötülüklerden daha çok cesaret bulmazlar mı? Fakat doğru olan şeyde herkes duruş alır da “kabul etmem arkadaş, senin yaptıkların ve gösterdiğin yol doğru değil” derse, o kişiler belki de kurtulur, kötü yollarından dönerler. Dönmeseler bile, özürleri kalmadığı gibi, onların kanından en azından bizler sorumlu olmayız. Ayrıca kendimiz de onlarla birlikte bir yokluğa sürüklenmeyiz.
Bu ayetler de açıkça, bizi dinlemediler diye insanları diri diri gömmek, kellelerini uçurmak, bizim söylediklerimize iman etmedi diye o kişiye her türlü işkenceyi yapma hakkını Allah’ın vermediğini gösteriyor. İnsanların imanlarına hâkim olmak isteyerek, onların bir kılına dahi zarar verme hakkına sahip olmadığımız gibi, tam tersine; o kişilere zor durumlarında yardım etme bile sorumluluğundayız. Hatta buna mecburuz. (Matta 5:43-48; Romalılar 12:19-20; Çıkış 23:4-5; Yunus (Kurandaki), sure 10:99) Hiçbir insanın inancına, görüşüne, bilgisine, ırkına, rengine, diline, iyiliğine, kötülüğüne bakmaksızın bu sorumluluk altındayız. Allah bizleri insanların imanı üzerine hâkim ve aynı zamanda da cellâtlar olarak atamadı. Tevrat’ta geçen savaşlar ve o kanunlar, onların devlet kanunlarıydı. Onların devlet olarak anayasalarını Allah yapmıştı. Her ülkenin nasıl bir anayasası var ise, onların da vardı. Bu yasalara uymayan kim olursa olsun, o yasanın önünde suçlu oluyorsa, bu suçuna göre bazen de ölüm cezası bile getirebilirdi. Allah’ın İsrail’e Musa vasıtasıyla verdiği kanunlar böyleydi. Hiç kimse de yargılanmadan öldürülmüyordu. Hâkimler tarafından mahkemeler kurulurdu, ondan sonra alınan karara ise her kes uymalıydı. O karara göre de kişiler cezalandırılıyordu. Yani kafasına göre bir adalet, kafasına göre hâkimler, kafasına göre cellâtlar olmasına ne Allah’ın ne de devletlerin kanunları müsaade eder. Olabilir, bütün dünya sapıtmış ve sen tek başına doğru olarak kalmış olsan bile, yine de günahkâr diye kimseyi asıp kesmeye hakkın yok.
Bu konuda Kuranın öğrettiği ise ancak savunma şeklindedir. Saldırı veya yapılan kötülük karşısında savunmaya müsaade eder. Böyle bir savunmayı ise İncil’de İsa da yasaklamamıştır. O ancak, “kılıç tutanlar kılıçla helak olacaktır” dedi. (Matta 26:52) Bununla İsa, “kendinizi savunmayın” demedi ki. İsa, dolayısıyla Allah, öç alma hakkını, düşmanlarından nefret etmeyi, kötülük edenlere kötülük etme hakkını kimseye vermiyor. Ancak saldırıya uğradığı zaman her insanın nefsini savunması en doğal hakkıdır. Bununla birlikte bir devlete, bir ülkeye karşı, kafasına uymuyor, ya da iman etmiyor diye savaş açın da demedi. Tam tersine o ülkelerin, milletlerin ne kadar Allah’tan uzak adalet ve uygulama şekilleri olsa dahi, bu onların bilecekleri ve sonradan da bizzat Allah’a hesap verecekleri şeylerdir. Yine bu konular hakkında ancak genel olarak böyledir diyoruz, yoksa Tevrat’ı okuduğumuzda istisnaların olduğunu da görmekteyiz.
Bizlerin içinde yaşadığı devletlerin kanunları hakkında ise, “onlara ait olan şeyleri onlara verin” diyerek resul Pavlus şöyle yazıyor:
Herkes kendi üzerinde olan hükümetlere tabi olsun; çünkü Allah tarafından (Allah’ın müsaade etmediği) olmayan hükümet yoktur; olanlar Allah tarafından tanzim olunmuştur. (Kurulmasına müsaade edilmiştir) Bundan dolayı hükümete karşı direnen Allah’ın tertibine karşı durmuş olur; ve karşı duranlar kendi aleyhlerinde hüküm alırlar. Çünkü hükümdarlar iyi işe değil, fakat kötü işe korkudurlar. Hükümetten korkmamak ister misin? İyi olanı yap ve onun tarafından metih olunursun; çünkü sana iyilik için Allah’ın hizmetçisidir. Fakat kötü olanı yaparsan, kork; çünkü kılıcı boş yere taşımıyor; çünkü Allah’ın hizmetçisidir, kötülük yapana gazap için intikamcıdır. Bunun için yalnız gazaptan ötürü değil, fakat vicdandan ötürü de tabi olmak lazımdır. Çünkü bunun için de vergiler verirsiniz; çünkü daima gayretle devam ederek tam bu iş için Allah’ın hizmetçileridirler. Vergi hakkı olana vergiyi, gümrük hakkı olana gümrüğü, korku hakkı olana korkuyu, hürmet hakkı olana hürmeti, herkese haklarını verin. Romalılar 13:1-7
Bu ayetlere göre Allah, hükümetlerin, askerlerin, polisin yaptığı adaletsizce, çirkince davranışları yüzünden, bizlerin onlara karşı durma hakkını vermiyor. Çünkü herkes yaptıklarının karşılığını Allah’tan alacaktır. Karşı durmak, bizim Allah’ın müsaade ettiği tertip ve düzene karşı hâkim rolüne bürünmemiz demektir ki, bununla da aynı zamanda hüküm gününde Allah’ın adaletinden de şüphe ediyoruz demektir. İman edemeyen, Allah’ın vaatlerini bekleyemeyen sabırsızlar, kendilerine karşı hüküm giyip, anlamsız acılar çekmek zorunda kalıyorlar. “Karşı gelmeden, her denileni ve yapılanı âmin diye yutun” demek de istenmiyor. Tabii ki haksızlıklara karşı geleceğiz ve onları onaylamayan sesimizi mümkünse duyuracağız, fakat bunu yaparken haddimizi bilip, Allah’ın bizlere koyduğu sınırları aşmadan. Yoksa “hiç sesini çıkarma, nasıl olsa cennet gelecek, ne yaparlarsa yapsınlar, kabullen” türünden bir eşekliği Allah da onaylamıyor. Herkes susarsa, suç işleyene suçunu kim gösterecek? İsa, Musa, Muhammed ve nice peygamberler sustu mu? Hem bu o kişi için nasıl suç olacak? Belki bilmeden yapıyor. Bilerek yapsa da Allah’ın peygamberi Hezekiel vasıtasıyla suç işleyen kişinin nasıl uyarılması gerektiğini biraz önce okumadık mı? Hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz en önemli bir neden, Allah’ın bizlerden beklediği şeyleri yapmaya yasak koymaları halinde olabilir. Mesela Mukaddes Kitabın Daniel kitabında yaşanmış bu gibi çok güzel örnekler var. Lütfen kısaca yazılmış bu yerleri Mukaddes Kitaptan kendiniz okuyun. Zaten bütün hepsi 16 sayfa kadar.
Kuranın vahiy edildiği zamandaki olayları herkes için her zaman uygulanır da diyemeyiz. Muhammed’in zamanında Müslümanları yok etmek için savaşan kişilere karşı, savunmayı ve onlarla savaşmayı Allah emretti. Bundan sonra artık İslamiyet onların devlet dini oldu. Bir zamanlar İsrail’de de olduğu gibi, Araplar da anayasalarını bu inanç doğrultusunda düzenledi. Kutsal Kitaplar, Allah’a ve bu yola saygısızlık edip diretenlere verilmesi gereken cezaları yazar. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 13:6-11 Hac, sure 22:39 Muhammed, sure 47:4) Bu ayetler açıkça savaşanlarla savaşmaya izin veriyor. Bunlar aynı zamanda da Allah’tan sapmasınlar, doğruluktan uzaklaşmasınlar diye o milleti koruyucu kanunlardır. Bu kanunlar bir kişinin hoşuna gitmiyor ise, onun o ülkede yaşaması zorunlu değildir, ama yaşıyor ise saygı göstermesi zorunludur. Saçma ve insanlık dışı gibi gösterilmeye çalışılan Kurandaki bu ayetlerin aynısı Tevrat’ta da geçtiği gibi, üç aşağı beş yukarı her devletin anayasasında var olan kanunlardır. Fark, birini insanlar, öbürünü Allah emretmiştir. İnsanlar Kuranda geçen: “Onların kafalarını vurun, taşlayın, kılıçtan geçirin” gibi ayetleri sanki kendilerine verilmiş bir yetki gibi görüyorlar. Yukarıda okuduğumuz ayetlerde anlatıldığı gibi, bu yetki ancak kurulmuş devletlerin kanunlarının, gerekli şartlarda askerinin, polisinin sahip olduğu bir yetkidir. Zamanımızda kılıç kullanmaz da bomba, tank, roket kullanır. Onlar da yaptıkları bütün şeyler için, herkes gibi Allah’ın hüküm kürsüsü önünde hesap vermek için duracaklardır.
Fakat biri çıkıp: “Onlar yetkilerini çok adaletsiz ve kötüye kullanıyorlar” diyebilir. Olabilir, sanki bunu Allah bilmiyor da sen mi biliyorsun? Allah müsaade ediyorsa, sen kim oluyorsun da müsaade etmiyorsun? Hem dünyayı düzelme işinde ne böyle bir kudrete ne de böyle bir yetkiye sahibiz. Sabır ve dua ile isteklerimizi Allah’a duyurmaya çalışalım. Yeryüzündeki adaletsizlikten en çok Allah nefret ediyor. Karşımızdaki şöyle ya da böyle yapıyor diye, aynı adaletsizliği biz de yaparsak, aynı misillemeye biz de başlarsak, aynı yerde yargılanıp, aynı hükmü giyeceğiz, bunu da unutmayalım.
Düşünün ki herkes Allah’ın önünde ve Allah da onları bir bir yargılıyor. “Neden böyle yaptın, neden şöyle davrandın?” diye sizlere sorduğu zaman ne diyeceksiniz? “İşte şu böyle eğrilik yapmıştı, öbürü de şöyle fesatlık yapmıştı da onun için ben de böyle yamukluk mu yaptım” diyeceksiniz? Allah da o zaman demez mi: “Onlar senin arkanda, onlara da soracağım, ama ben sana soruyorum” derse ne deriz? Kendi yaptığımız yanlışlar için başkalarını bahane edip, sorumlu tutabilir miyiz? Galatyalılar 6:5 ayetinde açıkça: “Herkes kendi yükünü taşıyacaktır” diye yazar.
Ben peygamberler konusuna ve Muhammed’in son peygamber olup olmadığına değinecektim, fakat mecburen bu konulara da girmek zorunda kaldım. Yukarıda bahsettiğim konular, Kuran ve Muhammed denilince her Hıristiyan’ın ille de sorduğu sorulardır. Dünyamıza bakınca bu konulara girmemek de elde değildir. Başından beri dediğim gibi, bu kitap ile ben insanları araştırmaya teşvik etmeye çalışıyorum. Yoksa bütün Kutsal Kitaplardan öğrendiğim yaşam tarzını ve onların açıklamalarını bir kitapta anlatmam imkânsız olur. Bilgisizlikten ötürü ve bilgiden kaçan insanların başına çok acı şeyler geldiğini ve geleceğini de biliyorum. Her türlü bilgiden kaçılsa da -belki anlaşılır- fakat Tanrıdan gelmiş mesajları ittirmek, hayatımızla oynamak demektir. Bizi yaratan, bize şekil verip, bizler üzerinde bir amacı olan Allah hakkındaki bilgiyi, sadece tükürük hocalarının, papazların, hahamların, Şahitlerin tekeline vermek kadar büyük aptallık da olamaz. Böyle olduğunu Süleyman’ın Mesellerinde Allah da söylüyor (veya Özdeyişlerinde 1:23-31).
Nihayet Muhammed’in gerçekten son peygamber olup olmadığına gelelim. Ayrıca Kuranda böyle bir şey yazıyor mu?
İslam âlemindeki bu düşünceyi destekleyen tek bir ayet var. Ahzab, 33’üncü sure 40’ıncı ayetinde şöyle yazar:
Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir; ancak o Allah’ın Elçisi, Peygamberlerin sonuncusudur; Allah’ın her şey üzerinde geniş bilgisi vardır.
Bir insan bu ayeti okuduktan sonra hâlâ, “Muhammed son peygamber olamaz” demesi için akılsız ve de anlayışsız olması lazım diye düşünülür. Öyle de değil mi? Açık açık yazmıyor mu? Bu ayet Osman Nebioğlu tercümesindendi. Benim elime geçen tüm Türkçe tercümeler de ne yazık ki bu şekilde tercüme edilmiş. Ne yazık ki diyorum, çünkü doğru değil. Benim bu konuya dikkatimin çekilmesi ise yıllar sonra oldu. Çünkü ben araştırırken, artık bir şeyden emindim. Benim için Kuran da Mukaddes Kitap da Allah tarafından peygamberlerine vahiy edilmiş sözleriydi. Bu sebepten de bunlar birbirleriyle her konuda uyum içinde olmalıydılar. Bilgisiz, tecrübesiz, ya da ille de taraf tutan kişi için bu böyle değildir. Samimiyetle, bütün yürekle araştırıp, hiç taraf tutmayan biri, bu kitapların bir kaynaktan geldiğini de anlayacaktır. Benim anlamam da öyle oldu. Ben nasıl anladığımı size anlatayım, ondan sonra bu yazılanların doğru mu yanlış mı olduğuna dair kararı yine sizler kendiniz verin.
Muhammed’in son peygamber olma konusuyla ilgili tüm Kuran okunduğu zaman, bırakın yalnız Mukaddes Kitabı, Kuran da bu sefer kendisiyle çelişki içine düşer. Örnekler vereyim ki daha kolay anlaşılsın. Bu sefer Araf suresi, yani 7’inci sure 187’inci ayetini okuyalım:
Senden vaktin ne zaman dolacağını sorarlar, de ki: “Onu yalnız Tanrım bilir. Onu vaktinden önce O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklere ve yere yüklenmiştir. O sizin üzerinize ansızın kopup gelecektir.” Onlar sana sanki sen bunları biliyormuşsun gibi sorarlar. De ki: “Bunu yalnız Allah biliyor; ancak insanların çoğu bunu bilmezler.”
Bu ayeti okuduğumuz zaman, o zamanki insanların da bir son hakkındaki meraklarını görüyoruz. İlle de belirli bir zaman bilme merakı. Bu yanlış değildir, ancak hangi yürek tutumuyla yapıldığına bağlıdır. Allah insanlara cenneti, ebedi hayatı vaat ediyor, bütün bu kötülüklerin sonunun geleceğini söylüyor; hangi normal bir insan bunlara inanır da bu tarihi bilmek istemez? Bu duygu o kadar doğal ki. Peygamberler de bilmek istemiş ve bunlar hakkında araştırma yapmışlar. Resuller İsa’ya bu konuda sorular sormuşlar. Hatta gökteki Melekler bile bilmek istiyor. (Daniel 12:8-9; Matta 24:3; 1.Petrus 1:11) Bu gibi bir bilgiyi aramak ve bilmek istemek yanlış olmadığı gibi, hatta Allah bu insanlara “neden ille de bilmek istiyorsunuz” diye de onları azarlamamış. Tam tersine, onların bu gerçeklere inanmalarına yardımcı olmuş. Açıkça anlaşılan bir tarih vermediyse de, bunu da bizlerin iyiliği için yapmış. Ancak bu gibi bir bilgiyle insanları aldatanlar, sömürenler çok olduğundan, artık böyle bir bilgi meraktan ziyade nefretle karşılanıyor. Yaşanılan bunca çirkin olaylardan sonra o insanlara ‘haksızlar’ da diyemiyorum.
Mukaddes Kitap ise bu meraka karşı insanları sabırlı olmaya, dikkati sadece bir «sonun» tarihine çekmek yerine, onları doğru ve Allah’ın hoşuna gidecek işlerde ilerlemeye teşvik ediyor. (Resullerin-Elçilerin İşleri 1:6-7) Dediğim gibi, her tarihte insanların bu merakını sömüren sahtekârlar bol bol piyasaya çıkmış. Samimi olup hata yapsalardı, bu sonraki işlerinden belli olurdu. İnsanların üzerlerinde sürdükleri saltanata bakınca, «onlar bilmeyerek hata yaptı» diyemiyoruz. Çünkü her türlü doğruluktan uzak olup, hatalarını hiçbir zaman kabul etmeyen bir kuruluş, bir din hakkında, “bunlar samimiyetle yanlışlık yaptı” denir mi? Samimi olan ile olmayan işler o kadar anlaşılmaz değildir. Samimi olan özür diler, hatasını anlatır, yardım ister, alçak gönüllüdür. Fakat bu kuruluşlar bırakın özrü, onların yalanlarına “inanmıyorum” diyenleri aralarından atarlar, mimlerler, savaş açarlar, öldürürler vs... İlan ettikleri ama gerçekleşmeyen tarihlerin üzerinden neredeyse yüz sene geçmiş de olsa, inanmayanları Şahitler aralarından hâlâ atıyorlar. Alçak gönüllülük bunların ne yanından ne önünden ne de arkasından geçmiştir. Böyle bir duygu bunlara değmemiştir bile. Yardım isteyip, “gelin hep beraber araştıralım” diyecekler! Böyle bir şeyi yapmak, onlar için en büyük yenilgidir. Belki intihar ederler, kendilerine göre bu daha iyidir, fakat özür dileyip, hatalarını düzeltmeye asla yanaşmazlar.
Sözü yine uzatmadan gelelim Kuran’dan verdiğim ayete. Kuran açıkça: “Onu vaktinden önce O’ndan başkası açıklayamaz” diyor. Muhammed’in sonuncu peygamber olup olmadığıyla bu ayetin ne ilgisi var? Aslında ilgisi hem de çok var. Mademki gelecek olan bir sonu vaktinde Allah açıklayacak ise, Allah her zaman sözünü ilan ettirme işini nasıl yaptı? İnsanlar, yani peygamberleri vasıtasıyla değil mi? Yine aynı şekilde yapacağı kesindir. Fakat tek bir ayet üzerinde durmadan, başka ayetlere de bakalım. Acaba böyle mi değil mi? Bakalım bu açıklama işini Allah nasıl yapacakmış? O gün hakkında (Mümin), sure 40:15 de şöyle yazıyor:
O, Yücelerin Yücesi, Arş’ın sahibidir. O, kavuşma gününden önce uyarmak için emrini, kullarından kimi dilerse ona vahiy eder. Kavuşma günü ortaya çıkarlar, onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz…
Ayet Allah’ın o gün hakkındaki bu bildirisini, dilediği kulu veya kulları vasıtasıyla yapacağını açıkça söylüyor. Allah’ın sözünü duyuranlara ne denir demiştik? Peygamber değil mi? Evet, onlar Allah’ın peygamberleridir, çünkü O’nun sözünü söylüyorlar. Kötülüklerin sonu, yani o kavuşma günü daha gelmediğine, bu ayetler gelecekte olacak bir olay hakkında yazıldığına göre, Kuran’da neden “Muhammed peygamberlerin sonuncusudur” diye yazsın? Son günler hakkında yalnız Kuran’da değil, Mukaddes Kitapta da peygamberlerin geleceğinden söz eder. Her ne kadar bazı Hıristiyanlar Müslümanlar gibi, İsa’dan sonra daha başka peygamber gelmeyecektir diye inansalar da İncil’de resullerin, ya da yeni Türkçesi Elçilerin İşleri kitabı 2:17-21’de şöyle geçiyor:
‘Son günlerde’, diyor Tanrı, Bütün insanların üzerine Ruhumu dökeceğim. Oğullarınız da kızlarınız da peygamberlikte bulunacaklar. Gençleriniz görümler, yaşlılarınız düşler görecek. O günler kadın erkek kullarımın üzerine ruhumu dökeceğim, Onlar da peygamberlik edecekler. Yukarıda gökyüzünde harikalar yaratacağım. Aşağıda, yeryüzünde belirtiler, kan, ateş ve duman bulutları görülecek. Rabbin büyük ve görkemli günü gelmeden önce güneş kararacak, ay kan rengine dönecek. O zaman Rabbe yakaran (Rabbin ismini çağıran) her kes kurtulacak.’
Resul Petrus bu ayetleri peygamber Yoel’in sözlerinden alarak söylüyor. Bazıları bu sözlerin sanki o zaman yerine gelmiş olduğunu söylüyorlar ki, birkaç ayet ilerde, “Bu gördüğünüz, Peygamber Yoel aracılığıyla önceden bildirilen olaydır” demekle, Petrus da sanki böyle bir imada bulunuyor. Bundan sanki bütün bu peygamberlik o zaman gerçekleşti ve bitti anlamı çıkarılabilir. Fakat Allah bu peygamberliğin bir bölümünü kısmen o zamanki Yeruşalim’de gerçekleştirdiyse, bu Rabbin büyük ve görkemli günü değildi. Güneş kararması ve ayın kana dönmesi hakkında, sadece son günlerdeki Allah’ın gazabının yeryüzüne döküleceği zaman vurgulanıyor. Yoel peygamber aracılığıyla söylenen peygamberliğin bu kısmı ise Petrus’un zamanında yerine gelmedi. İsa Matta’da son günlerle ilgili peygamberlikte bazı alametleri söylediği gibi, vahiy kitabında ve daha başka geçmiş peygamberliklerde de bu konular vurgulanır. (Matta 24:29 Markos 13:24; Vahiy-Esinleme 6:12; Yoel 2:28-32) Kısacası o benzeri çok küçük çapta gerçekleşen resullerin zamanındaki olaylar, gelecekte dünya çapında olacaktır. Bu yüzden İsa Mesih son günler ile resullerin zamanını aynı peygamberlikte anlatır. Benzeri yanlar konu edilerek, bir peygamberlik içinde iki zaman dilimi vardır. Biri o zamanki Yeruşalim’in harabiyeti, öbürü de tüm yeryüzündeki kötülerin sonu aynı peygamberlikte işlenir. Ancak dikkatlice okunduğunda ve öbür resullerin yazılarından kıyaslamalarla, son günler ile Yeruşalim’in sonunun farkını anlamak da kolaydır. (Örneğin: Matta 24:3-28; Markos 13:5-27; Luka 21:7-28)
Fazla aklınızı karıştırmadan konunun ana hattına döneyim. Bütün bu peygamberlikler hem Kuran hem Mukaddes Kitap peygamberliklerinde, son günler gelmeden önce, Allah dilediği kulu vasıtasıyla bunu açıklayacağını söylüyor. O kula da peygamber denilirse, fakat Muhammed de son peygamber ise, gel çık işin içinden. Zaten bizim ayağımızın takıldığı ayet hep o: “Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir; ancak o Allah’ın Elçisi, Peygamberlerin sonuncusudur” ayeti. Ben bu uyumsuzluğun farkına varana kadar, Kuran’ın hep elimde olan sadece Türkçe tercümelerine bakmıştım. Hepsi aynıydı. Süleyman Ateş’in bir tercümesi Kuran vardı ki, yanında Arapçası da var. Ben ise Arapça bilmem, ama elimde bir de Almanca Kuran vardı. Arapçadan direk Almancaya tercüme edilmiş. Tercüme edenin de tarafsız biri olduğu kesin. Belki de bu kitabın Allah’tan olduğuna bile inanmayan biri. Çok şükür ki öyle, çünkü taraf tutarak “inanıyorum” diyenin yerine, taraf tutmadan, objektif bir biçimde inanmayan biri, bazen çok daha faydalı olur ve gerçeği gösterebilir. Bu adamlar bu işi aynı zamanda o dilin uzmanı olduklarından dolayı da yapmışlar, hepsi bu. Hemen bu ayetin yerini açtım ve okudum. Korkunç şaşırdım ve çok da sevindim. Şaşırdım, çünkü orada Peygamberlerin sonuncusudur diye bir şey geçmiyordu. Sevindim, çünkü Allah’ın sözleri ahenk ve uyum içindeydi. O ayeti Türkçeye çevirince aynen şöyle yazıyor:
“Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir; bilakis Allah’ın elçisi ve peygamberlerin mühürüdür”.
Bunu tercüme eden altına, “Bu ayet ile tüm Müslüman âlemi Muhammed’in sonuncu peygamber olduğu anlamını çıkarırlar” diye de bir dipnot koymuş. Demek ki bizim elimizdeki Türkçe tercümelerdeki bu “sonuncu” kelimesi, aynen Şahitlerin Mukaddes Kitabı tercüme ederken, kendi öğretilerine uydurmak için, ayetleri bükmeğe uğraştıkları gibi bir durum. Yani anlayışlarına dayalı bir yorum, hem de yanlış ve Kurana uymayan bir yorum. Gel de şimdi “bu kitaplar değiştirilmiştir” diyenlere hak verme! Bir de bunu İslam âlemi Mukaddes Kitap hakkında bas bas bağırarak yapıyor. Ya Kuran hakkında ne denmeli? Hâlbuki sen o ayeti olduğu gibi yaz da yorumunu herkes kendi bilgisine, Allah’tan aldığı ya da almadığı anlayışa göre yapabilsin. Bu aslında ne büyük bir akılsızlıktır. Ben yine de tercümesi Almanca olan bu Kurandaki ayete pek inanamadım. Bütün İslam âlemine mi inanırsın, Kuran’ı tercüme eden Profesör Almana mı? Aslında inanmak çok daha mantıklı olduğu halde, bana daha çok ispatlar lazımdı.
Bir gün bize, Yehova Şahidi olmuş, onlarla birlikte de Kuran’ın Allah’tan olamayacağını vaaz eden bir Arap geldi. Arapça onun anadili olduğu için, bu kelime Arapçada nasıl geçiyor diye ona sorabilirdim. Tartışmalarımızın sonunda da sordum. Elimdeki Süleyman Ateş’in tercümesi olup, Türkçe ayetlerin yanında Arapçası da yazılı olan bir Kurandı bu. “Orada geçen kelime mühürle mi ilgili?” dedim. Benim ne sorduğumu o anlamamıştı, bu yüzden sözüm ona bana ayetin tümünü açıklıyordu. Aynen Türkçe tercümelerde olduğu gibi, yani Muhammed’in sonuncu peygamber olacağından bahsediyordu. Ben kelimenin üstünde durarak sorunca, “evet, Arapçada ‘mühür’ diye geçiyor” dedi. Hem sevinmiş hem de yine hayret etmiştim. Yani bu konuda Almancaya tercüme edilen Kuran doğruydu. Kurana olan güvenim araştırdıkça daha da çok kuvvetleniyordu.
Şimdi bazıları, “ee! Bu ayetlerden de başka bir anlam mı çıkıyor da Muhammed sonuncu peygamber dememiz yanlış olsun?” diyebilir. Eğer bütün Kuran bu ışık ve anlayış doğrultusunda bir bilgi verseydi, o zaman insan belki bir şey diyemezdi. Yine de şüpheli. Fakat sonun bildirisi hakkında Kuran: O, kavuşma gününden önce uyarmak için emrini, kullarından kimi dilerse ona vahiy eder demesi, o kişinin, ya da kişilerin peygamber olması demek değildir de nedir? İşte aynen böyle bir soru da ortaya çıkıyor. Demek ki son günlerde Allah peygamberler de çıkaracak. Başka türlü bir yorum yaptığımızda, o zaman ayetler birbiriyle çelişki içine düşüyor.
Mesela Yehova Şahitleri bu resullerin İşleri ve Yoel’in peygamberliklerini kendi üzerlerine mal edip, “İşte bunlar bizler için yazıldı, biz de kapı kapı gitmekle peygamberlik ediyoruz” diyorlar! Dediğim gibi, dünyamızda birçok sahtekârlar çıktı. Bence onlar peygamberin ve peygamberliğin anlamını bilmek ve öğretmek bile istemiyorlar. Eline Mukaddes Kitap ya da Kuran alıp kapı kapı giden herkes peygamber mi oluyor?! Bunun böyle olduğunu iddia eden Şahitler ise, bu durum aslında onların kendi ağızlarıyla ne kadar sahtekâr ve yalancı peygamber olduklarını gösteriyor demektir. “Çünkü bir peygamberin söylediği o şey olmaz ve çıkmazsa, o peygamber Rabbin ismiyle yalan söylemiştir, onu dinlemeyeceksin” diyor Allah. (Tesniye-Yasanın Tekrarı 18:20-22) Öbür taraftan da bu ayeti bildiklerinden “biz peygamber değiliz” diyorlar ki, bununla sahtekârlıklarını örttüklerini sanıyorlar. Ne söyledikleri ne de yaptıkları şeyler hakkında tutarlılar. Ancak eskimiş ve bayatlamış numaralarla insanları kandırmaya uğraşıyorlar.
Allah’ın kitapları hakkında konuşulur, fikir yürütülür, tartışılır, şöyle midir yoksa böyle midir diye düşünülür. Bunlar hakkında sınırı aşırmadan herkes bir bilgiye ve inanca erişmiş olabilir. Fakat bütün bu insanlar bir şeyi kabul etmeleri gerekir, “onlar da hata yapabilirler”. Bunu sadece lafta kabul eden ikiyüzlü insanları kastetmiyorum. Hata yapabileceğini kabul edecek ve böyle bir tutuma ve davranışa, en önemlisi de inanca sahip olacak. “Ben hata yaparım ama benim dediğimi yapmayanı da asarım, keserim ve cehennemliktir” demek ikiyüzlülüktür. Allah’ın prensiplerine ve O’nun amacına yakışmaz. Ancak bu ifade orduda, askerlikte, mafyalarda ve belki de bütün organize edilmiş kuruluşlarda kullanılabilir. Bir komutan hata yapabileceğini kabul eder ve yine de herkesin o emre uymasını bekler. Uymayanı da savaşta kurşuna dizer, barışta ise ordudan atar, hapis cezası verir falan. Organizasyonların neler beklediğini geçen konularda yazmıştım. Ordu, askerlik, organize edilmiş kuruluşlardır. Bu kuruluşların çoğu zaman Allah ile uzaktan yakından ilişkileri yoktur. Ancak Allah birçok kötülüklere müsaade ettiği gibi, onların da var olmasına müsaade ediyordur, o kadar. Bunların içinde en korkunç olanları dini organizasyonlar. Şahitler askerliği Şeytanın bir aleti olarak görür ve askere gitmezler. Oradaki kural ve prensipleri ise kendi içlerinde uygulamaktan gurur duyarlar. Demek ki yine onların kendi sözlerinden de anlaşıldığı gibi, askeri orduların düzeni Allah’tan değil Şeytandan ise, o zaman bunlar kurdukları düzen ve uygulamalarıyla Allah’a değil de Şeytana hizmet ediyorlardır.
Yine gelelim o ayete: “Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir; bilakis Allah’ın elçisi ve peygamberlerin mührüdür”. Aslında bu ayetin çok kolay anlaşılan bir anlamı var. Allah bu ayetle Muhammed’i, geçmişteki sözü geçen bütün peygamberlerin onaylayıcısı olarak gösteriyor. Mühür bir şeyi tasdik etmek, onaylamak anlamında kullanıldığı gibi, kapatmak anlamında da kullanılır. Fakat burada geçen cümlede ve bütün Kuranın ışığında, Muhammed o geçmiş peygamberlerin tasdikçisi, onaylayıcısı ve onların mesajlarını aydınlığa çıkarıcı açıklamalar getiren biri olarak vurgulanıyor. Hem buna benzer bir ayette İncil’de İsa Mesih hakkında geçiyor. Orada aynen şöyle yazar:
Geçici olan yiyecek için değil, sonsuz yaşam boyunca kalan yiyecek için çalışın. Bunu size İnsanoğlu verecek. Çünkü Baba Tanrı O'na mührünü basmıştır. Yuhanna 6:27
Eğer bu ayet ile İsa son peygamberdir demeye kalkarsak, Müslüman âleminin ve Hıristiyanların yaptığı akılsızlığa düşmüş olmaz mıyız? Hatta bazı Mukaddes Kitap tercümeleri yerinde olarak bu «mühür» kelimesi yerine “onayını vermiştir” der. Yanlış da değildir. Kısacası, bunlarla İsa son peygamberdi diye bir anlam çıkarılamaz. Hıristiyanlar da aynı Müslümanlar gibi, İsa’dan sonra gelmiş hangi peygamber olursa olsun reddetmeyi bu yüzden severler. Aynı şeyi Müslümanlar da Yahudiler de yapar.
Fakat Müslüman âlemi bu ayetten böyle bir anlamı nasıl ve neden çıkardı ben anlayamıyorum. Sahte peygamberlerden korunmak için mi? Sahtekârlar her zaman şu ya da bu şekilde ortaya çıkmıştır ve de çıkacaktır. Fakat bu öğreti ışığında Allah’ın göndereceği hakiki peygamberlerine karşı insanlığın tepkisi ne olur?! Bu öğreti ile insanlık sahte peygamberlerden mi korunmuş oldu, yoksa gelecekte Allah’ın görevlendireceği hakiki gerçek peygamberlerine karşı gelmeye mi hazırlandı?
Şunu da unutmayalım ki, sözü geçen peygamberliklerle ilgili son günlerde Allah birçok peygamberler görevlendirecekse de Şeytanın da peygamberleri çıkıp, büyük alametler ve harikalar yapacaklardır. Sayıları gerçek Allah’ın kullarından çok fazla bile olabilir. Onların alametleri Mısırda Musa’nın karşısına çıkan büyücülerin gücünden de az olmayacaktır. Bu sahtekârların ortaya çıkacağı hakkında Allah’ın resulü şöyle diyor:
Kimse sizi hiçbir şekilde aldatmasın. Çünkü imandan dönüş başlamadıkça, mahvolacak olan o yasa tanımaz adam ortaya çıkmadıkça, o gün gelmeyecektir.
O adam, Tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta Tanrı'nın tapınağında oturup kendisini Tanrı ilan edecektir.
Bunları ben daha yanınızdayken size söylediğimi hatırlamıyor musunuz?
Zamanı gelince ortaya çıkarılacak olan bu adamı şimdilik neyin engellediğini biliyorsunuz.
Evet, yasa tanımazlığın gizli gücü şu anda bile etkindir; ama bu gücü şimdilik engelleyen ortadan kaldırılıncaya dek görevini sürdürecektir.
Bundan sonra Rab İsa'nın ağzından çıkan solukla öldüreceği, gelişinin görkemiyle yok edeceği o yasa tanımaz adam ortaya çıkacak.
►O, her türlü mucizede, yanıltıcı belirtilerle harikalarda ve mahvolanları aldatan her türlü kötülükte sergilenen Şeytan'ın etkinliğiyle gelecek. ►Mahvolanlar, gerçeği sevmeye ve böylece kurtulmaya yanaşmadıklarından mahvoluyorlar. İşte bu nedenle Tanrı, yalana kanmaları için onların üzerine yanıltıcı bir güç gönderiyor. ◄ Öyle ki, gerçeğe inanmamış ve kötülükten zevk almış olanların hepsi yargılansın. Dayanın! 2.Selanikliler 2:4-12
Evet dayanmalıyız. Acilen de bilgiye ihtiyacımız var. Bu konuda uzman olacak şekilde kendimizi yetiştirmeliyiz. Her sesin ve kafanın arkasından oraya buraya koşarak ne yaptığını bilmeyenler değil, kararlı ve eğitilmiş, bu konuda uzmanlar olarak Allah’ın sözü dediğimiz o kitaplar vasıtasıyla sunduğu gerçeklere sarılalım. (Yakup 1:5-8) Sıkıntılarımızda dua ederek, daima Allah’tan yardım isteyelim. Dua vasıtasıyla O’na yaklaşmaya kendimizi alıştıralım. Bunu da anlamını bilmediğimiz sözlerle değil, çünkü o sözler bizleri bina etmez ancak aldatır; yürekten gelen bir doğruluk ve sadelikle yapalım. Hiçbir şeyi ve kimseyi Allah’ın yerine koymaya kalkmayalım. Bu farkında olmadan, direk yapılmasa da beklentilerimizi, o kişilere bağladığımız ümitleri gerçekçi bir şekilde imtihan ettiğimiz zaman, bu beklentileri ve güveni Allah’ın yerine bu insanlara vermiş olduğumuzu göreceğiz. Yoksa kimse açıkça bir insana, bir dine, kuruluşa, organizasyona Allah diye taptığını kabul etmez. Kendimizi kandırmayalım, bu bize acılıktan başka bir şey getirmeyecektir. Bilgileriyle, sözleriyle, hatta dürüst yaşantılarıyla bizi coşturacak nitelikte insanlar karşımıza çıkabilir. Onları iyi bir kardeş, ağabey, abla olarak görebiliriz, fakat daha fazlası değil. Yeryüzünde bu gibi sıfatların ve sahte alçak gönüllülüğün ardına gizlenmiş birçok tilkiler-kurtlar dolaşıyor, hem de milyonlarca. Bunları da unutmayın, ancak dayanın. Çünkü1.Petrus 5:8’de:
“Ayık ve uyanık olun. Düşmanınız İblis, yutacak birini arayarak kükreyen aslan gibi dolaşıyor” der.
Üvey babam olan ve rahmetli olmuş birinin bana anlattığı, o zamana kadar benim hiç bilmediğim şeyi de bu kitapta yazmak istiyorum. Ziraat mühendisi, emekli Nihat Bey, ben ona “Nihat baba” derdim. Atatürk’ün zamanında Yalova’da kurulan çiftlikte bir ara müdür olarak vazife alıp, bizzat Atatürk ile yüz yüze de tanışmış biriydi. Bunları belirtişimin nedeni, o yılları yaşamış ve dolayısıyla da o günlerde olan şeyleri iyi bilen biri olarak, anlattığı şeyin de güvenilir olacağına inanıyorum. Kendisiyle dini konular konuşurdum, fakat benle bu konuları konuşurken çok sıkılır ve inanıyorum ki öfkelenirdi de. Onun öfkelenme nedenlerini benim bu kitabımı okuyan herkes herhalde anlar. Arabaya bindiğinde, yolculuk esnasında uzun uzun Arapça bir şeyler söylerdi. Sözüm ona dua ederdi. Fakülte eğitimi görmüş, herkes gibi günahkâr bir insandı. Yaşantısı camilerde falan geçen biri de değildi. Ben onu tanıdığımda, çoktan emekli olmuş, emekliliğinden sonra Ülker fabrikasında da müdürlük ya da yöneticilik yapmış, bazı vazifeler almış. Kendisiyle, tüm bu işlerden artık ayrılmış ve bir kenara çekilmiş denilen zamanda tanıştık. Sohbet etmeyi çok seven biriydi. Sohbetten ziyade anlatmayı dersem daha doğru olacak! Eskilerden, geçmişten, ağır ağır, tane tane anlatırdı. O kadar çok ayrıntıları hatırlamasına şaşırırdım. Bilgili insanların, ya da genelde okumuş insanların, tabiatıyla sahip oldukları bazı çirkin özelliklerini örtme ustalığı bile, almış oldukları eğitim sayesinde olur. Cahil insanın yanında, tecrübeli, bilgili bir insanla sohbet etmek bir yana, kavga bile etmek çok farklıdır. Bilgili insanın belli bir mantığı vardır, saçmalamaktan korkar. Öğrenmenin ne olduğunu bilen kişi, aslında çok az şey bildiğinin farkında olur. Fakat cahil, bilgisiz bir insan kendi gözünde her şeyi biliyordur. Kendi gözünde en büyük yine odur. Mantık denilen şey olmadığı gibi, mantıksızlıkta da başarılı değildir. Gerçi zamanımızda her iki grubu da ayırt etmek imkânsız bir hale geldi.
Kendime göre Allah hakkında insanlarla çok konuşmuşumdur. Benim konuşmam ile bir papazın, bir imamın, bir ilahiyatçı ya da teoloğun arasındaki fark büyük oluyor. Bu etiketlerin arkasındaki insanlar, karşılarında genelde hep kendilerine evet diyen yüzleri görürler. Bu yüzden de tecrübeleri çok farklı olur. Fakat ben inanan olsun inanmayan olsun hep “hayır” diyen yüzler görmüşümdür. İnsanın hayır diyen yüzüyle evet diyen yüzü çok farklı olduğu için, maalesef ben hep onların bu farklı yanlarını tanımak zorunda kalmışımdır.
Nihat babayı öfkelendirdiğim basit konuların içinde o Arapça okuduğu dualar da vardı. Ben sorardım: “Baba senin söylediğin bu şeylerin anlamı ne?” diye. “Kurandan işte şu sure ya da bu sure” derdi. “Peki, sen bunların anlamını biliyor musun?” dediğimde, “hayır” diye cevaplamıştı. Aslında bilgili bir insanın, etiketli bir insanın, hele böyle bir ömür boyu sanki otomatik olarak yaptığı şeyde bilgisi olmaması, bunu da açıkça itiraf etmesi, bence yine de alçak gönüllü bir davranıştı. Beni çok sevdiği için mi yoksa akıllı olduğu için mi böyle açık sözlüydü bilemeyeceğim. Bir akşam sohbet ederken ona, “senin okuduğun bu duaların Türkçesini duymak ister misin?” dedim. Merakla: “İsterim” dedi. Kuranı getirdim ve onun yıllarca ezbere okuduğu o yerleri Türkçe okudum. Korkunç bir hayal kırıklığına uğramıştı. Sanki yüzünün rengi soldu. Hiçbir şey demeden öyle durdu. Ben onun duygularını anlamıştım. Çünkü bana da aynısı olmuştu. Sultanahmet’te Hocanın okuduğu şeylere anlamadan ağlayan insanların, “bize neden gülüyorlar” diye camideki Arapları dövmeleri gibi.
Anlamını bilmediği, Kuran’dan ezbere okunan o sözleri, söylemek ile insan korkunç büyük bir şey yaptığını sanır. Hayatında ne kadar günah işlemişse bile, sanki bu sözler ile adeta yıkanıp, paklanıp, vicdanen tertemiz oluverir. Böyle anlamsız vicdan rahatlatma metoduna uyuşturucu almak denir. Kişi, ruhunu, vicdanını bu şekilde uyuşturur. Sanki bu bedene alınan alkol, sigara, esrar, eroin gibidir. Din denilen kuruluşlar da bu işi çok iyi yaparlar. Komünistlerin: “Din toplumların afyonudur” demesi boşuna değildir. Gerçekten de insanlar dini Allah adına afyon, eroin gibi kullanmışlardır da onun için bu söz boşuna değildir. Her yönetici pozisyonuna bürünüp, kendini başkalarının sırtında taşıtan insanın işine de öyle gelmiştir. Yehova Şahitleri bu vicdanı vaaz etmeye giderek rahatlatır. Yahudi ise Kudüs’teki taş duvara başını vurarak rahatlatır. Müslüman bunu elinde tespihle, aynı bilmediği kelimeleri yüzlerce kere söylemeyle, secdeye yatıp yatıp kalkmayla yapar. Her dinin verdiği eğitimine göre vicdan rahatlatma metotları vardır, Şeytanın amacı da zaten bu. Allah’ın bizlere verdiği vicdanın ne demek olduğunu o hem çok daha iyi biliyor. Bizleri ittirdiği, teşvik ettiği her türlü Allah’tan uzak şeylerle, nasıl bir vicdana sahip olacağımızı da kestirmesi zor olmasa gerek. En iyi yöntem, böyle hiç anlamadan bir şeyler söyletip, kişiye bütün o yaptığı pisliklerden kurtuldu izlenimini vermektir. Amaç vicdanen rahat olmak değil mi? Ondan sonra yine devam. İnsanlık benim bu yazdığım şeylerin farkına çok kereler varmış. Komünistlik zihniyetinde benim yazığım bu bilgiler vardı. Onlar dinlerin yanlış uygulamalarıyla uğraşmak yerine, bütün dinleri kesip attılar, ama gerçek Allah’tan da uzaklaştılar. Bu en kolay bir uygulamaydı. Peygamberliklere göre aynı şeyi insanlık pek yakında bütün dünya çapında yine yapacaktır. İnsanlık kendi pisliklerinden kaynaklanan nedenlerden dolayı acaba neden hep Allah’ı ittirirler?!
Muhakkak insan suç işler ve bununla da vicdanen rahatsızlık duyar. Herkesin özür dileme şekli ve pişmanlığını dile getirme işi farklı şekilde gözüküyor da olabilir. Bunların kültürden kültüre farklılıklar göstermesi normaldir. Anlaşılmayan yan bunlar değil. Asıl anlaşılmayan şey o kişilerin özür dilemek ve pişmanlıklarını göstermekte Allah’ın önüne gelme şekilleri. Anlamadıkları şeyleri söylemekle özür mü dilenir? Olsun, Allah onun ne demek istediğini anlar diye düşünenler var. Tabii ki Allah onun ne demek istediğini anlar, fakat bununla kişinin kendi bina olunuyor mu? Bizler Allah’a cennetin gelmesi ve yeryüzünde O’nun iradesi olsun diye niye dua ediyoruz? Cennet bizim ettiğimiz dua ile mi gelecek? Yoksa ne olursa olsun Allah cenneti zaten getirecek mi getirmeyecek mi? Muhakkak öylede böylede cenneti getirecek. Ee, o zaman ben neden bunun için boş yere dua ediyorum? “Nasıl olsa olacak bir şey için dua mı edilir?” diye düşünenler de çıkacaktır.
Hoşumuza giden, olmuş, gerçekleşmiş şeyler için nasıl ki teşekkür ediyorsak; olmasını istediğimiz arzu ettiğimiz şeyleri de dile getiririz. Bu bizim onlara verdiğimiz değeri, takdiri gösterir. En önemlisi de bizzat bizi bina eder. Bir şeyi ne kadar hararetle, bütün yürekle istersek, dikkatimizi ve zihnimizi o şey üzerinde toplarız. Hiç anlamını bilmediği sözlerle bir şey istemek, özür dilemek var; bir de anlamlı ve ne istediğini bilen, söylediğini anlayıp yürekten arzu eden kişinin söylediği sözler var. Sizce Allah hangisine değer verir? Suç işlemiş, hata yapmış birinin bizzat size nasıl ve hangi sözlerle gelmesini beklersiniz? O kişinin hiç bilmediği bir dilde sizden özür dilemesi mi daha inandırıcı olur, yoksa bunu kendi anladığı, bildiği sözlerle yaparsa mı? Olabilir, hatta onun bilmediği dili siz ana diliniz gibi biliyorsunuzdur ve o sözler sizin için anlamlıdır, ama ya onu söyleyen kişi için ne denmeli? Eğer o kişi söylediği o sözün ne anlama geldiğini bilmiyorsa, sizin için karşınızdakinin bir papağandan farklı yanı yoktur. Hem de aslında saygısızlıktır. Makine gibi ezbere anlamadığı sözlerle ne bir şey istenir ne de özür dilenir. Biz insanlar kendimiz gibi olan insanlara karşı yapmadığımız, yapamadığımız şeyleri; Allah’a karşı O’nun önünde, hem de severek neden yaparız?
Nihat baba da bu sözleri yıllarca, anlamını bilmeden, otobüse binerken, arabada yolculuk yaparken, bir tehlike anında, korktuğu zaman, ya da çok minnet duydu mu veya etrafındakileri etkileyip hürmet görmek için, ya da çok günah işlediği zaman söylemiş. Hem de sesli sesli, mırıl mırıl. Kişi bu gibi anlamadığı sözleri söyledi mi, sanki ayağı yerden kesiliyor, adeta havada uçuyor. Bütün kötülüklerden kurtuluyor ve bir rahatlık duyuyor. Ben böyle duaları binlerce kere okuduğumdan ne söylediğimi ve de onların ne hissettiğini iyi biliyorum. Herkes böyle yaptığına göre, onların da üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri hissettikleri kesin.
Gel gelelim o söylenilen şeyin asıl anlamını duymaya. Kişinin sanki dünyaları yıkılıyor. Öfke, nefret, keder arasında bir duyguyla büyük bir boşluğun içine düşüyor. Bütün, yıllar boyu kendini kandırmış olduğu hissine kapılıyor. Kandırılmış, aldatılmış olduğunu düşünüyor. O an insanın içinde sanki yanar dağlar patlıyor, bu kesin. En çok da Allah’ın sözü o kişinin gözünde değerini kaybediyor. Aslında bu ruhen kaybolmak demektir. Çünkü Allah mantıklı, doğru ve aktif yapılması gereken şeyler söylüyor. Bu da oturduğun yerde mırıldanmakla, kapı kapı vaaz etmeye gitmekle, başını duvara dayayıp ağlamakla olacak rahatlık değil.
En basitinden bir örnekle Allah bakın ne diyor? Mesela, “kendine yapılmasını istediğin şeyleri sen de başkalarına yap”. Her gün kendi dilinde söylesene bu sözü mırıl mırıl! Bunu her insana yapıp ve de her zaman uygulasana. Asıl onu yerine getirmediğin zaman vicdanın sızlasın. İşte o zaman vicdanın sağlıklı çalışıyor, artık uyuşturucu almıyorsun demektir. İnsanlık bunları yaparak kendini rahatlatmalı, anlamadığı sözler ve işlerle uyuşturarak değil.
Aramızda saygı hürmet vardı, ama Nihat baba bütün bu düşündüklerimi de açıkça konuştuğum biriydi. Yine hiçbir şey demedi. Birkaç gün sonraydı, herhalde yavaş yavaş hazmetmeye başlamış olayları ki, “bu konularda cahil yetiştirildik” dedi. Ben de bu sefer, “olabilir ama suçu sırf başkasına atıyorsun baba, aslında kendimizin de suçu var” dedim. Bana uzun uzun hikâyeler, masallar anlatırdı. Nafi dedeler, Hamdi babalar gibi dört tane isim sayardı. Onlara göre bu kişiler evliya mıymış, neymiş pek hatırlamıyorum. Diyorum ya, mantık yok bu işlerde, masal gibi şeyler. Bir gün yine bir yere yemek yemeğe gittik. Nihat babanın bildiği bir yer. Hava yaz, Gemlik’in üst tepelerinde denizi gören bir yer. Kahveye benzeyen, lokantaya benzeyen, tipik derme çatma ama çok güzel manzarası olan köyün içinde bir yerde. Dışarıda oturup yemek yiyeceğiz. Nihat baba beni aldı, biraz ilerde beyaz çarşaf bezler, ya da mendil paçavraları bağlı bir tahta, ya da demir çubuklu bir toprağın önünde durduk. Domates ektiler desem, fidan da yok. Çubuğun ucunda paçavralar bağlı ama paçavralar hiçbir şeyi tutmak için bağlanmamış. Biz Nihat babaya göre bir evliyanın mezarı önünde duruyormuşuz! Bu evliyaya niyet tutanlar bu paçavraları bağlıyordu demek. İstanbul’un telli babası nasılsa, bunlar da o küçücük yerde böyle bir paçavralı mezar babası yapmış! Onun bu ciddi halini görünce ben makaraları koydum tabii. Ancak gülüyorum. Fakat Nihat baba ciddi. Benim gülmeme hiç aldırmıyor. Zaman zaman da içimden öfkelenip ona kızıyordum. Her konuda mantıklı düşünen, birçok işlerde yöneticilik yapmış, iyi ve kötü tecrübeleri olan bu adam, bu konuda neden böyle sapıtıyordu? Böyle şeylere kendisi de muhakkak inanmıyordu, fakat toplumun ağzına layık bir meze gibi, bu konuları benimsemiş ve bunlar hakkında konuşurdu. Annem bazen dinler bazen de canına okuyuverirdi. Fakat anlatılan mantıklı şeylere karşı da saçmalayıp, ille de ben doğruyum demezdi Nihat baba. Bu bilgilerden sonra Nihat babanın bana anlattığı asıl konuya, tarihi olaya geleyim. Çünkü konumuzla ve Kuranla ilgisi ve bağlantısı olan bir bilgi.
Atatürk Mehmet Akif Ersoy’u (Türk milli marşı yazarı) Kuranın açıklanması için görevlendirir. Mehmet Akif de o zamanlar milletvekili. Bu işi Atatürk Mehmet Akif’ten kurtulmak için mi yapıyor ki, ben şimdi öyle düşünüyorum, yoksa gerçekten de Atatürk hem kendi hem de Mehmet Akif için bir ispat mı arıyor bilinmez. Çünkü Mehmet Akif bazı konularda izlenilen politikaya pek taraftar değil. Fakat Atatürk ise onun samimiyetine inanan biri. Yani yaptığı şeyi Mehmet Akif ikiyüzlülükle, politika için, etiket için falan yapmıyor. Doğru, samimi bir kişi olduğu sonraki ifadelerinden de anlaşılıyor. Muhakkak o da bizler gibi hatalı biriydi. Atatürk’ün kafasına uymasa da, samimi insanları takdir ettiğini de kabul etmeliyiz.
Kuranın açıklanışı derken; bütün İslam âlemine çağrı yapılacak, hepsinin ileri gelen din bilgisi sahipleri, Kuranı bilen kişilerinden oluşan bir heyet oluşturulup, Kuran kelime kelime açıklanacak. Zaten Atatürk’ün amacı da bu; “Nedir bu dincilerden çektiğimiz! Gidin, toplanın şunu açıklayın ki, halk böyle cahil kalmasın” diyor. Hem Türkiye yüzyıllardır halifelik görevine sahip bir durumda. Yani benzetmek gerekirse, Hıristiyanlığın papası nasıl Vatikan’dan bütün Hıristiyanlığı temsil edip otoritesi varsa, İslam âlemi için Osmanlı devleti de öyleymiş. Bir tarih olarak bu olay tam ne zaman olmuş hatırlayamıyorum. 1920’li yıllar olmalı. Bu görevle Mehmet Akif Türkiye adına çağrıda bulunuyor ve bu ülkeler de bu çağrıya karşılık vererek bir araya geliyorlar. Yine yanılmıyorsam o zaman bu buluşma Mısır’da yapılmış. O heyet bütün Kuranı açıklamak kaç yıl sürerse orada kalıp, bu işi yapacak. Bütün İslam âlemi ülkelerinden temsilci din adamları da gelmişler. Aradan yaklaşık, yine yanılmıyorsam üç sene mi ne geçiyor. Bunlar Kuranın ancak üç cüzünü, yani üç cildini açıklayabiliyorlar. Kuran otuz cüz denilen, -otuz cilt diyelim-, bölümlere ayrılmış 114 Sureden oluşuyor. En uzun sureleri başlarına koymuşlar. Daha sonra bu surelerdeki ayetlerin sayısı gittikçe azalıyor. Açıkladıkları yer aşağı yukarı 3’üncü sure olan Ali İmran suresinin ortalarına kadar olan bir bölümü. Bütün bu heyet zamanla bir şeyin farkına varıyor. Açıklamaya çalıştıkları yerler birbirlerini tutmamaya başlıyor. Yani bir ayetin anlamı şu derken daha sonra o konuda bambaşka bir anlam çıkacak ayet geliyor. Mesela benim, Muhammed son peygamber mi konusunda işlediğim yer gibi. Daha sonra hepsinin de onayıyla şu karar alınıyor:
“Biz bu Kuranın açıklamasını yapmaya çalıştık ama Allah bize vermedi. Gelin şimdiye kadar bu üç yıl içerisindeki bütün çalışmalarımızı imha edip yok edelim ki, halkın eline geçip de bizim yanlışlıklarımızı doğru diye yaymasınlar.” Bu kararla ve hepsinin onayıyla -ayrıntılar bilinmiyor- bütün açıklamalar yakılıp yok ediliyor ve hepsi ülkelerine dağılıyor. Atatürk’ün, “ne oldu?” sorusuna da Mehmet Akif: “Paşam biz bunu açıklayamadık” diyor. Atatürk ise anlamlı gülümsüyor.
Onların çok hoşuma giden bu samimiyetlerini, aldıkları bu kararı, ben çok takdir ederim. İlle de birçok dinlerde ve yine özellikle Yehova Şahitlerinde olduğu gibi, “biz her şeyi biliyoruz, bilmesek de bu böyle anlaşılmalı” diyerek, insanları kendi uydurdukları saçmalığa inandırmaya zorlamamışlar. Böyle insanlara ‘bravo’ deyip, şapka çıkarmak lazım. Bu tarihten sonra, bütün İslam ülkeleri kendi bünyelerinde dini araştıracak ve açıklayacak kurumlar kuruyorlar. Türkiye’deki diyanet işlerinin kurulması da bu vasıtayla, bu mantıkla gerçekleşiyor. Bu olaydan önce mi sonra mı kuruluyor onu da bilmiyorum. Ya da bu olayla birlikte mi kuruluyor, o da olabilir. Önemli olan tarihin detaylı rakamsal ayrıntıları değil, bence önemli olan alınan karar ve atılan adım. Ben bu açıklamayı Kuran bilgisinde nerelerde olduğumuz hakkında bilgi sahibi olmanız için yazdım. Mehmet Akif’in hayatını yazan kişiler, onun dini bilgisizliğini vurgularlar. Hâlbuki bu konuda “yeterli bilgi sahibi değilim” diyen Mehmet Akif’in kendisi olmuştur. Hem de bütün Kuranın açıklamasını yapma görevinde! O dindarların içinde şimdiye kadar bu alçak gönüllülüğü, öyle bir rütbeye ve yetkiye sahip kim yapmış ya da gösterebilmiş? Bir insan samimi olarak doğruyu söylüyor diye bilgisiz, kafasız mı oluyor? Onlar Kuran hakkında sanki Mehmet Akif kadar bir bilgiye sahip olmuşlar mı hiç? “Biz her şeyi biliyoruz” deyip Allah adına asıp kesmek mi doğru, yoksa: “Biz bu işi anlamıyoruz ve açıklayamayız, Allah bunu bize vermedi” demek mi doğru? Hem onlar sahte bir alçak gönüllülük de yapmadılar, ancak doğruyu söylediler.
İnsanlar “bilmiyoruz” demekten ödleri kopuyor. Onlara göre bu karşılarındaki insanlarda güvensizlik yaratıyormuş. Hâlbuki tam tersi olması gerekmez mi? “Her şeyi biliyorum” deyip de söylediği şeyler yalan yanlış çıkan bir kişinin, siz hangi sözüne güvenebilirsiniz? Olabilir, hatta on şeyde yedisi doğru çıkmıştır, üçü yanlış. Fakat bundan sonra söyleyeceği şeyler hakkında, bu da acaba o üçün içine mi girecek, yoksa yedinin içine mi diye insan kuşku duymaz mı? O kişinin sözlerine inanmak, sanki piyango ikramiyesi gibi şans oyunu olmaz mı? Her insan yanılabilir. Yanılsa bile doğru olan yanları da vardır. Bu gerçeği kabul etmeyen insan akılsızlık yapıyordur. Önemli olan yanılmamız değil, o yanılgımıza olan tepkimiz, tutum ve davranışlarımızdır. Keşke bütün dünya Mehmet Akif gibi insanların alçak gönüllüğüne sahip olup, bunu da uygulasalardı. Mehmet’in verdiği bu samimi cevap, muhakkak çok kişileri hayal kırıklığına uğratırken, Atatürk’ün bir yerde takdir ettiğine inanıyorum. Çünkü Atatürk idealist bir insanmış. Alışılagelmiş kendini satan politikacılar, devlet adamları gibi biri değil. Mehmet Akif’e güveni olmasa, Türkiye adına bu iş için onu zaten görevlendirmezdi. En azından, “kendi adına ne yaparsan yap ama Türkiye adına yapma” derdi. Devletin görevlendirdiği milletvekilinin üç sene sonra boş elle geri gelmesi, muhakkak pek öyle tarihe övgüyle geçecek bir konu değil diye görülmüş. Bazıları için bu bir yenilgi gibi algılanmış. Hâlbuki bence yine tam tersine, bir övgü konusu olmalı. Bir şeyi anlayamamak üzüntü verirse de gerçeği kabul etmekle övünülmeli. Eğer anlayışı Allah’tan bekliyor isek, O bunu ne zaman ve kime isterse verir.
Bu olaylardan sonra kurulan diyanet işlerindeki görevlilere, devletin ittirmesi ve onların baskısıyla, “ille de halka bir şeyler, hatta bizlerin işine gelecek şeyler açıklayın” zihniyeti ve halka verilen saçma bilgiler yerine, Mehmet Akif: “Ben bilmiyorum” demiş. Ben bravo ve yine de bravo derim. Bu olayı ayrıntılarıyla Türkiye’nin iyi bilmesi lazım. İnternetlerde aradım, bir şey bulamadım. Kim bilir bu olay nerelerde arşivlendi.
Son olarak konuyu kapatırken, toparlayarak belirtmeliyim, Kuran’da Muhammed hakkında son peygamberdi diye geçen bir ayet yok. Ancak yanlış ve Kuranın içeriğine uymayan bir öğretiden esinlenerek tercümelere bu şekilde yazılmış. Tercümelerde «Peygamberlerin sonuncusu» yerine «Peygamberlerin mührüdür» olarak yazılmalıydı. Kuranın Arapça orijinali böyle yazıyor. Bu da bütün olarak Kuranın verdiği mesaja ve Mukaddes Kitapta geçen peygamberliklere göre, Muhammed peygamberliklerin ve peygamberlerin bir onaylayıcısı anlamında yorumlanmalı. Kısacası burada sözü geçen «mühür», «onay» anlamında kullanılıyor. Eğer bu yoruma “saçma” derde eski kafada kalırsak; o zaman Kuran ve Mukaddes Kitaptan bu konuda birbirini tutmayan birçok yerleri çıkarıp atmamız gerekir ki, bu daha büyük bir saçmalık olur. Verilen ayetleri lütfen kendiniz açıp yerinden okuyun, kendiniz karar verin. Bana da inanmayın, bizzat araştırın. Ben doğru olsam bile, bilgim ve işlerimle sadık kalırsam, ancak kendimi kurtarabilirim, o da belki; fakat başka kimseyi kurtaramam. Bu herkes için geçerli bir kural. Bu gerçeği de yine Allah’tan, O’nun sözlerinden öğrendim. (Hezekiel 14:12-20) Sizler de okuyun, araştırın, gerçeği öğrenip ve de öğretin. (Matta 28:18-20)
http://www.islamacevap.net
30 Mayıs 2004 Pazar
Ben genelde pek öyle gazete, dergi gibi şeyleri okuyan ve haber dinleme, ya da seyretme merakında olan biri değilimdir. Hele televizyondaki bazı yayınlarda, Adana’nın bir mahallesindeki kavgayı üç kere ardı ardına göstererek haber verme şekline hiç tahammül edemiyorum. Bunun yanında ciddi dedikleri, Amerika’nın Irak’a nasıl demokrasi götüreceği kaygısını bildiren haberleri ise başlar başlamaz kapatıveriyorum. Daha doğrusu bu haberlerin altında yatan gerçeklerden nefret duyup, beni öfkelendirdiği ve moralimi bozmamak için ne Almanya’da ne de Türkiye’de haber dinlemeyi, gazete okumayı pek sevmiyorum. Bu yaşa geldim, aldığımız haberlerden ötürü sevinç duyduğum bir şey belki de hiç olmadı; fakat tam tersi daima olmuştur. Bununla da devekuşu gibi kafayı kuma sokmayı ve her şeye kulak tıkamayı savunmuyorum.
Bir gün Türkiye’ye annemin yanına gitmiştim. Annemin günlük daima aldığı birkaç çeşit gazeteler vardı. Ben oradayken sıkıldığımda ara sıra başlıklara bir göz atıyordum. Bir haberde, çıkan en büyük ikramiyeden bahsediyordu. Hangi şans oyunundandı unuttum, ya da beni ilgilendirmediği için aklımda tutmadım. O en büyük ikramiye de Bursa ve çevresinden birine çıkmış. Gazeteciler telaşla kim diye bekliyorlar. Kimse çıkıp da gelmiyor. Bir gün sonra bir haber daha: “Hâlâ büyük ikramiyenin sahibi ortaya çıkmamış”. Üçüncü gün yine bir haber, “o büyük ikramiyeyi tek başına kazanan kişi daha hâlâ ortaya çıkmamış.” Altında da şöyle bir yazı devam ediyor: “Tahminlere göre bu kişi, gazete okumayan, televizyon seyretmeyen, Radyo dinlemeyen kara cahilin biri.” Ben bu yazıları okur okumaz: “Anneee! Bak gazetede benim hakkımda yazıyor” dedim. Gazete okumayan, televizyon seyretmeyen, radyo dinlemeyen biri, işte ben oyum ya. Demek ki ben kara cahilin biriymişim!
Annem ise, benim bu özelliklerimi hiç sevmez. Aslında annem benim adıma birçok özelliklerimi sevmezken, kendi adına olan bazı özelliklerimi sever. Mesela söz verdiğim zaman ne pahasına olursa olsun onu yerine getirmek için çektiğim sıkıntılar, ya da birine bir fayda yapılacak diye fedakârlıklarda bulunmam, kendimi düşünmekten uzak özelliklerim iyidir de annem gibi çok kişi için bunları kimlere yaptığım daha önemlidir. Eğer bu özellikleri ben annemin sevmediği, değer vermediği biri için göstermişsem, o zaman ben annemin en aptal, taş kafalı, salak, deli oğlu olurum. Fakat eğer annemin istediği, hoşuna giden insanlardan biri benim sırtıma çıkmışsa, -kendi de dâhil- o zaman annemin, “ah benim canım, fedakâr, melek yavrusu oğlu” da oluveririm. Bunlarla annem insanları sınıf sınıf ayırarak aşağılar demek istemiyorum, ancak kim olursa olsun, bekçisi, çöpçüsü, müdürü, amiri; yapılacak iyilik onun hoşlandığı biri için yapılmalıdır ve bu da anneme göre doğrudur demek istiyorum.
Bu yalnız benim annem için değil, herhalde bütün insanlık için geçerli bir kural. Kimin partisi için ne yaptığın önemli ve buna göre de değerli ya da değersizsin. Aynı değerli şeyleri, üstün özellikleri, erdemli davranışları, güvenilirliği, başarıları, sadakati eğer karşı partiden biri yapıyor ve gösteriyorsa, o kişi en adi insandır, yaramazdır, tehlikelidir, onu yok etmek gerekir… falan filan. Kendi partisinden olmayan biri iyi olan ne yaparsa yapsın, yok yaranamaz. Ben bunlardan şu kuralı çıkarıyorum. Demek ki, yapılan şeyler değil de kimin kime ne yaptığı çok önemli. Kişinin sahip olduğu değerli özelliklerin, değerli mi değersiz mi olduğu, ancak bunları kime yaptığına bakarak karar veriliyor. Bu doğruluğu, dürüstlüğü, efendiliği, cömertliği onların istemediği kişilere yaparsa, o zaman o özellikleri çok kötü olurken; tam tersine, kötü olan her davranışı o kişilerin nefret ettiği yerlerde ve şahıslara karşı yaparsa, birden çok iyi de oluverir.
Ben eğer bağlı olduğum parti için, din için, organizasyon, devlet, vatan, ordu, örgüt, millet, karım, kocam, çocuğum vs. için onların menfaatine olacak bir şekilde yalan söylersem, sahtekârlık yaparsam, çalarsam, adam öldürürsem, işkence edersem, onun bunun karısının ya da kadınsam kocasının koynuna girersem, kendimi satarsam, her türlü burada saymaya yetmeyecek kadar iğrenç şeyleri de yaparsam; hele bir de bunlar duyulmaz, o organizasyona, partiye, dine, millete, vatana, örgüte, karıya, kocaya… vs. leke getirmeyecek gibi bir de gizli kalırsa, o zaman kişi bütün bu özellikleriyle bir vatan kahramanı, bir yiğit, büyük bir adam, değerli, kendisinden vazgeçilemez bir cesur, en iyi militan, en sadık bir iman kardeşi, en iyi aile reisi, en iyi aile kadını, en iyi baba, en iyi anne vs. oluverir. Bilmem, yoksa ben bu açıklamalar ile bir hata mı yaptım? Yine siz karar verin. Tecrübeleriniz, gördüklerinizi tartmanız, tarafsızlığınız, adaletiniz yeterli ise, benim bu söylediklerimi de anlamakta hiç zorluk çekmeyeceksiniz.
Mahalle çocukları bile insanlığın sahip olduğu bu duyguları daha oyun oynama çağlarında gösterirler. Eğer sümüklünün biri arkadaşıyla kavga ettiyse ve onunla konuşmuyorsa, artık öbürlerinin de aynı öyle yapmaları gerekir. Yani onunla arkadaşlık eden herkes, onun sevmediği kişiyi de sevmemelidir. Ya da tam tersine, yine onun sevdiği kişiler kim ise, ille de onları sevmelidir. Burada sahip olunan özellikler, adalet, doğruluk, eğrilik ayırımı söz konusu değildir. Hem bu işi çocuklar politikacılar gibi halkın ağzına göre hazırlamakta o kadar tecrübeli de değillerdir. Fakat zamanla onlar da bu uğurda usta olma yolundadırlar. Öyle konuşurlar, öyle düşünürler, öyle de yaşarlar. Hepimiz üç aşağı beş yukarı böyleysek de değişmemiz ve bu özellikleri küçük yaşlarda terk etmemiz gerekir. Maalesef insanlar bu konuda tam ters bir yol seçerler. Onlar bu özelliklerden kurtulmak yerine, bu özellikleri daima geliştirmek, mümkünse de bu konuda uzman olup, daha da ileri giderler. Hem artık öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, yöneticilerin çirkin menfaatleri uğrunda “yüz binlerce kişiyi öldürdük” demeleri, o ülkenin vatandaşlarını, ulusları, devletleri rahatsız etmiyor. Ediyorsa da ellerinden bir şey gelmiyor. Rahatsız olmaları da insancıl, daha merhametli, adil falan olduklarından dolayı değil, kendilerinin de aynı menfaati neden elde edemediklerinden dolayı. Ayrıca pislik yapmak da her yiğidin harcı değildir. Güç meselesi. Kim güçlü ise hesap verme şekli de farklı olur. Güçsüz olan bir kıymık çaldığı için asılırken; güçlü olan kasaları boşaltır da kimse ona “ne yapıyorsun?” bile diyemez. Güçsüz olan, söylediği hakikati ispat etmek zorundadır ve kılı kırk yararlar. Güçlü olan yalan söyler ve onun sözü kanundur. Kimse ona “senin söylediğin doğru mu yalan mı” demeye cesaret bile edemez. Herkes onun yalan söylediğini bildiği halde, o bir şey ispat etmek zorunda da değildir. İspat güçsüz olandan beklenir, adil olunduğu için değil. O kişiye adalet vaazları güçsüz olduğu için verilir. Güçlü olan kişi zaten adildir. Onun yaptığı her adaletsizlik dahi bir adalet örneğidir. Bazı akılsızlar, o güçlülerin yaptığı pisliklerden örnek alır, kendi de yapar. Başına umulmadık belalar açar. Hayatını söndürürler. O bunu anlamaz, hayret eder. Hâlbuki o güçlü olanın yaptığı pislikten çok daha azını yapmıştır ve de onu örnek almıştır. “Hayret! Nedir kendisinin başına gelen bu şeyler” diye bir türlü de anlayamaz.
Bu basit açıklamalar bize, adaletin yerde çiğnendiğini, hakikatin yere çalındığını, üstün değerlerin yok edildiğini açıkça gösteriyor. (Daniel 7:7-28; Vahiy 13:1-2; Selanikliler 2:1-12) En hayret ettiğim sınıf da sanatçılar. Sanatçı aslında toplumların, insanların yaralarını deşmekle görevli kişilerdir. Bu insanlar toplumların yaralarının üstüne gider. Amaç insanları kızıştırmak değil, o yaraları tedaviye, tamire teşvik etmek ve halkı aydınlatmaktır. Ara sıra çıkan böyle insanları ise hapislerde, zindanlarda işkencelerle yok etmeye uğraşırlar. Onlar ise bunu yapmaktan yine de vazgeçmemiş, ölüme dahi katlanmışlardır. Ben dediğim gibi cahil bir insanım, ancak çevremdeki devleri görecek kadar bir göze sahibim. Küçük olanlarını zaten seçemiyorum. Dev diye gördüklerim de çocuk masalı kitapları yazıyorlar. Bu kitapları bilmem kaç dile çevirtip, astronomik rakamlı paralar kazanıyorlar. Şaka falan değil, sahiden de masal kitapları bunlar. Bu kitaplarda geçen kahramanların filmleri, bilgisayar oyunları, figürleri yapılıyor. Bunları yapanlar da salak değil ya. Bu yolla para kazanıyorlar. Alan var ki kazanıyorlar. Herkes durumundan memnun görünüyor. Sanatçılar sadece zevk ve eğlence meraklısı olmuşlar. Bir partiden başka bir partiye gidip gösteriş yapmaktalar. Belli ki problem falan yok. Komünistlik varken, rekabetten dolayı, kim daha insancıl diye bu konuda soğuk bir savaş vardı. Komünistler kendi kafalarına uymayanlara hiç özgürlük tanımadıklarından, sanatçıların onlardan ödü kopardı. Sanki kapitalizmde durum farklı mı? Sanatçılara göre anlaşılan bu problem can sıkmıyor. Onlara göre tehlikeli olan komünistlikte artık yok. Yine belli ki insanlığın tüm problemleri çözülmüş ve sorunları kalmamış. Eh o zaman en iyisi mi masal kitapları yazalım ve satın alalım. Hem masal okumaktan zarar da gelmez. Zarar hep bu gerçeklerden gelmiştir! Tehlike, acı, hapis, tehdit, ölüm hep bu gerçeğin savunuculuğundan çıkmıştır. Ben o kitapları yazanları kötülemiyorum, ya da küçültmüyorum. Her çocuk masalı sever ve hepimiz böyle şeylerle de büyüdük. Bunun dozu hakkında da bir tartışmaya girecek ne bilgim var ne de bu benim konumla ilgili. Fakat bu kitapların gördüğü rağbet, o toplumların, milletlerin nabzını gösteriyor. Sanatçıya muhakkak özgürlük verilmelidir, onlar komünistlerden bu yüzden korkutulmuşlardı. Peki, şimdi de aynı korku olduğundan dolayı mı kimse sesini çıkaramıyor? Yoksa gerçekten de rahatta oldukları için mi? En büyük tehlike de bu rahatlıkta, onu kaybetme korkusunda ve umursamazlıkta değil mi?
Ayrıca her topluma aşılanmış belirli nefretler vardır. Amerika’da bu nefreti bildiği için Arap ülkeleriyle uğraşır. Bir Müslüman ülkesine ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın, o sözde Hıristiyanların içi yağ bağlar. Çıtları çıkmadan bakarlar. O Irak savaşında, Almanya, Fransa gibi Amerika’ya karşı gelen ülkeler de insaniyeti falan düşündükleri için değil, artık haraç ödemekten bıktıkları için “hayır” dediler. Bu nefret, o sözde olan Hıristiyanların çocukluğundan beri yüreklerine kazınmıştır. Sanatçı olmakla sanki bu nefreti çıkarabilecek mi? Hem kim bu sanatçı dediklerimiz? Daha doğrusu sıradan basit olan bizler kimleri sanatçı diye görüyor ve duyuyoruz? Kıçlarını açıp, baldır bacak gösterip, meme şovu yapanlar. Bunlar en büyük sanatçılar ve de başarılı olmuşları. Bütün toplumun genç kuşakları bunların peşinde ve hepsi “Süper Star” olma hayaliyle besleniyor. Öbürlerini ise ne duyuyor ne de görüyoruz. Acaba neden?
Bu yazılarımla kör hafızlar gibi nasihat verme merakında değilim. Herkes neresini açarsa açsın, ne yaparsa da yapsın. İncil’in son kitabı olan Vahiyde geçtiği gibi:
“Haksızlık eden yine haksızlık etsin; murdar olan yine murdarlansın; salih (doğru) olan yine salah işlesin; mukaddes olan yine mukaddes olsun. İşte tez geliyorum; ve herkese kendi işinin olduğuna göre mükâfatım elimdedir” diyor İsa Mesih Vahiy 22:11-12’de.
Herkesin işlerine göre karşılığını verecek olan çok şükür ki biz olmadığımıza göre, bu yüzden kimseyi zorla değiştirme amacında da olamayız. Böyle bir yetkiyi Allah’ın biz insanlara vermediğini yazmıştım. (Resullerin-Elçilerin İşleri 17:31) Biz ancak insanları uyarabiliriz, öğretebiliriz, anlamalarına yardımcı olup teşviklerde bulunabiliriz, o kadar.
Bu konuya başladığımdan beri anlatmak istediğim şey, doğruluk, dürüstlük, fedakârlık, mertlik, insancıllık, erdemlilik gibi özelliklerin, kimin kime karşı gösterdiğine bağlı olması hakkındaydı. İyi özellikleri karşı partiden, sana düşman olan partiden birine gösteriyorsan, o zaman yaptığın tüm bu iyi özellikler için ölümü dahi göze almalısın. Kişinin karşı taraftan birine gösterdiği bu iyi özellikler yüzünden, etrafı ondan nefret edecek, ona elinden gelen kötülüğü de yapacaktır. Hâlbuki o insan herkese karşı üstün denecek nitelikteki özellikleri göstermektedir. Fakat öbürlerine göre iyi olan şeyler, herkese değil, onların belirlediği çevrelere, organizasyonlara, milletlere, ırklara, dinlere vs. gösterilebilir. Dediğim gibi, ne zaman ki, nefreti, sahtekârlığı, yalanı, katliamı, işkenceyi ve her türlü kötülüğü o karşı taraftaki düşman partiye gösterdiğin ve yaptığın zaman, işte o zaman en iyi, en üstün kahraman sensin demektir. Kısacası burada önemli olan şey gösterilen özelliklerin niteliği değil, ancak bu nitelikleri kime karşı gösterdiğindedir. Dünyamızın da parolası ve verdiği ahlak eğitimi maalesef bu doğrultudadır. Bunun adı aslında karaktersizliktir. Karaktersiz ve şerefsiz insan böyle düşünür ve böyle davranır. Aldığımız eğitimler de bizleri sinsice veya apaçık böyle olmaya zorlar. Bu zoru dinlerden, devletlerden, partilerden, okullardan, ailemize; anne babamıza, koynumuzdaki kadına/erkeğe kadar herkes gösterir. Kısacası buna tüm dünya dersek, yanlış olmaz sanırım.
Korkudan kaynaklanan veya bilmeden yapılan hatalı davranışlar da bizleri bazen böyle olmaya zorlar. Mesela, İsa’nın öldürüleceği gece üç kere, hatta yüzüne bile bakarak “O’nu tanımıyorum” diye inkâr eden Resul Petrus’u düşünecek olursak. Bir zamanlar kaç yıl yanında olduğu, beraber yaşadığı ve O’nun özelliklerinden dolayı, ruhun da vasıtasıyla bizzat kendisinin “sen Allah’ın oğlusun” dediği kişiyi daha sonra zor bir durumda korkudan ötürü “tanımadığını” söylüyor. Hatta lanetlerle, yeminlerle inkâr ediyor. (Matta 26:69-75; Luka 22:54-65) İncil’de: “Ondan sonra dışarı çıkıp acı acı ağladı” diye geçiyor. Yaptığı şey karakterli ve şeref duyulacak bir davranış değildi. Fakat bizler buna: “Hata yaptı, günah işledi” diyoruz. Çünkü Petrus’un düşüncesinin en küçücük yerinde bile böyle bir şey yapmak yoktu. Böyle bir şey yapmayı ne planladı ne de istedi. (Luka 22:31-34; Markos 14:27-31) Biz insanlar kendimizi tanımadığımız gibi, çoğu zaman da tanıdığımızı sanır, yanılgıya düşeriz. Petrus da böyle bir yanılgıya düştü. İsa onu bağışladı. Allah da bağışlıyor. Ben bu konuları kastetmiyorum. İnsanı karaktersizliğe iten çok şeyler vardır. Hepimiz de zaman zaman yapıyoruz ve de yaptık. Bunlarla bir şeyleri koruduğumuzu sandık, kendi adımıza korktuk, menfaatimizi düşündük falan. Hepsi tamam belki anlaşılabilir de benim anlatmak istediğim şey, bu özellikleri gösterdiğimiz kişiler farklı olunca iyiyken kötü, ya da kötüyken iyi oluyor olmasında. Yani eğri bir şey yapınca, yaptığın kişiye bağlı olarak o «doğru» deniyor; doğru bir şey yapınca da yaptığın kişiye bağlı olarak ona «eğri» deniyor. Böyle adaleti, doğruluğu saptıran insanlara karşı Allah “vay onların başına” diyor:
Kötüye iyi ve iyiye kötü diyenlerin; karanlığı ışık yerine ve ışığı karanlık yerine koyanların; acıyı tatlı yerine ve tatlıyı acı yerine koyanların vay başına. Kendi gözlerinde hikmetli olanların ve kendilerini bilge görenlerin vay başına! İşaya-Yeşaya 5:20-21
Hâlbuki doğru olan bir kişi kimseye bakmadan, ilk önce kendi haysiyeti, şerefi, onuru için doğrudur. O kişi doğruysa, karşısındakiler ne kadar adi de olsa bu onun kişiliğini etkilemez. “Onlar bana böyle yapıyorsa, kötüyse, ben de onlar gibi davranıp, aynı kötülüğü onlara yapacağım” demez. Üstün özelliklere sahip bir insan her yerde, herkese karşı o özellikleri korur. Sahtekâr dönek insanın, kime ne zaman doğru davranıp ya da yamukluk yapacağını kim bilebilir? Böyle insanlara güvenilir mi? Bize karşı özellikle iyi davransa bile, bir gün gelip bize de aynı pisliği yapmayacağından nasıl emin olabiliriz? Pis, eğri iş yapmaya hazır olan biri, bunu keyfine ve gönlüne göre her zaman yapar. Bizler toplum olarak adamına göre davranılmasını öğretiriz. Babam çok söylerdi bu sözü, “adamına göre oğlum” derdi hep. İlk görünüşte çok adil gibi gözüken bir davranış tarzıdır. Aslında ise insanı sinsice karaktersizliğe, şahsiyetsizliğe iter. Bu düşünce açıkça şunu söylemek ister: «Sen karşındaki insana göre davran, o ne ise ona göre karşılık ver». ‘Bunun nesi yanlış’ mı diyeceksiniz? Eğer bizler daima bu düşüncede ve bu adalette olursak, kendimiz başkalarından nasıl merhamet bekleyebiliriz? Ya bize Allah böyle davranmaya kalkarsa, kim kurtulabilir? Bizlerin işlerine göre karşılık verip de sadece adaletini uygularsa, o zaman yeryüzünde bir tek insan bile kalır mι? (Mezmurlar 53:2-3) Bu yüzden Süleyman şöyle yazıyor:
“Bana ettiği gibi ona öylece ederim, adama işlerine göre öderim, deme.” (Süleyman’ın Meselleri 24:29 ve paralel ayetler Süleyman’ın Meselleri 20:22; Matta 5:39; Romalılar 12:17; 1.Selanikliler 5:15; 1.Petrus 3:9)
Demek ki bizim karşımızda kim olursa olsun ister bir şahıs ister bir toplum ister bir millet ve isterse devletler, onlar hakkında, “işlerine göre öderim” demek, merhametsizce, çoğu zaman da kendimizi satmakla gerçekleşir.
Yine bir açıklama yapmak zorundayım. Bu durum Kuranda ve Mukaddes Kitaplarda geçen savunma ve devletin anayasa kanunlarındaki ceza verme yetkisi ile karıştırılmamalıdır. İnsana kendini savunmayı yasak eden bir kanun ve kural ben bu kitapların hiçbirinde okumadım. Buna da meşru müdafaa denir. Yani biri sokakta ya da evimizde bize tekme tokat, kılıç pranga saldırdığı zaman, o çıldırmış olan kişiye elimizi kolumuzu bağlayıp, “bana ne istersen yap” demiyoruz. (Çıkış 21:24-25; Luka 22:36 ve 49-51; Maide, sure 5:45; Hac, sure 22:39) Ama gerekirse bu da yapılır. Aslında savunma, hikmetlice bir davranış tarzını göstermelidir. Eğer biri silahla bir banka soygunu yapıyor ise, onun önüne “haayt” diye de çıkmak akılsızlıktır. O kişi sadece para almak ve gitmek amacındadır. Korkudan dolayı karşısına çıkan herkesi de öldürebilir. Bu yüzden hikmetlice davranmak, orada boyun eğmektir. Sonra ne yapılacaksa zaten bu işte görevli olanlar onu yapar, ya da yapmaz. Bizi ilgilendiren tarafı, şahısların hikmetlice kendini koruması, müdafaa etmesidir.
Mesela İsrail’de, Allah’a küfretmek ölüm cezası demekti. O kişi hâkimler tarafından verilen karar sonucu cezalandırılmalıydı. Şahıslar bunu yapamazdı. Bu ancak hâkimlerin kararıyla olurdu. Şahıs, en fazla o kişiye karşı kanunlar önünde dava açabilir, ya da şikâyet edebilirdi. Bundan sonra kanun ne yapar ya da ne yapmaz, hoşuna gitsin ya da gitmesin, bu artık o kişiyi ilgilendirmez, ilgilendiremez. Çünkü bu o kişinin sınırlarını aşar. Kısacası her kes hâkimlik yapamaz. Bu konuda birçok örneklerden sadece bir kaç ayet: Çıkış 19:12-13 ; Levililer 24:16 ; paralel ayeti Bakara, Sure 2:178 ; Matta 5:40-41.
İsa Mesih, “düşmanlarınızı sevin” demedi mi? “Sizlerin yanağına vurana öbür yanağını da çevir” demedi mi? İsa Mesih bunlarla insanları karaktersizliğe teşvik etmedi. İsa hiçbir zaman boyun eğmediği için öldürüldü. Eğer O da boyun eğip, onların pis işlerine sessiz kalarak baksaydı, O’nu da öldürmezlerdi. Hatta satıcıları Mabetten kovmak için eline iplerden kamçı yapıp, Allah’ın evini savunan da İsa idi. (Yuhanna 2:15) Ayrıca bu dünyanın sonu diye bildiğimiz kötülerin yok edilmesinde, İsa Kral olarak görev alacak ve onların hepsini yok edecek, öldürecektir. (Vahiy 2:25-27; Resullerin-Elçilerin işleri 17.31; Daniel 2:44)
“Yanağına vurana öbür yanağını çevir, düşmanlarınızı da sevin” derken İsa ne demek istedi? Bunlarla açıkça kişinin o anlık öfkesinden, tahrikinden, kışkırtmasından dolayı kavga yerine barış yapmayı seçmesi teşvik ediliyor. Düşmanlarınızı sevin demek yine, bizlere verilen ve nesiller boyunca taşıdığımız anlamsızca bir milletin başka bir millete; ülkelerin, dinlerin, ırkların insanlarının karşı karşıya besledikleri nefretleri üzerimizden atmayı emreden sözlerdir. Kendini savunma konusuna gelince. Bütün İncil’de geçen birçok şiddet olaylarında, İsa’nın takipçilerinin kendilerini savunmak amacıyla başkalarını öldürdükleri de hiç geçmiyor. İsa’yı takip etmek isteyenleri taşladılar, hapislere attılar, kafalarını kestiler; evet de onlar bu kötülükleri devletin gücünün yardımıyla ve desteğiyle yaptılar. Arkalarında devlet de olsa, yaptıkları adaletli bir davranış tarzı değildi. Bazen bu durumlara devletin destek vermediği de oldu. (Luka 23:13-25; Resullerin-Elçilerin İşleri 12:1-3; 18:12-17; 19.23-41) Bazı durumlarda da Allah mucize yaparak onları kurtardı. İncil’de bu insanların kendilerini bizzat kaba kuvvetle savundukları yazmıyor. Allah’ın hizmetkârları durumundaydılar, zaman zaman başlarına da bu yüzden sıkıntılar geliyordu. Bu onların elleri kolları bağlıydı anlamına gelmez. Hatta bazen anlamsızca bir savunmadan kaçmakla, hikmetlice davrandılar diyoruz.
Benim bahsettiğim durumlar; basit, adi suçlardan dolayı bize saldırıldığı zaman ne yaparız durumuydu. Paramızı çalmak isteyene, elimizden arabamızı almak isteyene, evimize giren hırsıza vs. ne yaparız? Amacımız kesinlikle bu insanları öldürmek olmamalı. Her ne pahasına olursa olsun amaç sadece savunmak olmalı, öldürmek, yok etmek değil. Elimize geçen bir sopayla, son gücümüzle o kişinin kafasına bir kere vurmamız, büyük bir ihtimalle o kişiyi öldürebilir. Ya da bir silah ile o kişinin kalbine, kafasına, midesine nişan almak yerine; bacağını, ellerini de yaralayabiliriz. Bununla amacımız o insana karşı kendimizi savunmaktır. Bunun yanında birçok başka savunma aletleri de var. Mesela kadınların çantalarında taşıyabileceği, gözlere sıkılan sprey gibi. Kişinin gözlerine korkunç bir acı vererek, onu belli bir zaman etkisiz hale getiriyor. Hep bunlar savunma amacıyla yapılıyor. İlle de aşırı bir örnek vermek gerekiyor ise, filmlerde gördüğümüz gibi, o eski Teksas kovboylarının kanunsuz yaşantılarında, insanların evinin etrafını çevirip, kesin kez ölüm olacak bir eşkıya ya da Kızılderili saldırısında, insanların kendilerini savunmaları bence suç değildir. Ya da Kızılderililerin kendilerini katliam etmek için saldıran beyazlara karşı kendilerini savunmalarına yanlış denemeyeceği gibi. Bu gibi şeylere herkes kendi vicdanıyla karar vermelidir. İsa’nın dediğine uygun hikmetlice davranış tarzı gösterip, o kişilere kapılarını açıp, yediren içiren insanlar da olmuştur. O eşkıyası, Kızılderili’si bu durumdan utanıp hiçbir şey yapmadan da gitmiştir. Onun için filmlere inanarak yaşamayalım. Hem ölmek bizleri o kadar da ürkütmemeli. Bazen bu dünyadan kurtulmayı ve Allah’ın vadi gününde dirilme ümidiyle ölmeyi arzu eden insanlar da resuller de olmuş. (Filipililer 1:20-23; İbraniler 11:35; Vaiz 4:1-3) Bu yüzden amacımız resul Pavlus’un Selaniklilere yazdığı mektubunda dediği gibi:
Ama kardeşler, siz karanlıkta değilsiniz ki, o gün sizi hırsız gibi yakalasın.
Siz hepiniz ışığın oğulları, gündüzün oğullarısınız. Geceye ya da karanlığa ait değiliz.
Öyleyse başkaları gibi uyumayalım, ayık ve uyanık olalım.
Çünkü uyuyanlar gece uyurlar, sarhoş olanlar da gece sarhoş olurlar.
Gündüze ait olan bizler ise, iman ve sevgi zırhını kuşanıp başımıza miğfer olarak kurtuluş ümidini giyerek ayık kalalım.
Çünkü Tanrı bizi gazaba uğrayalım diye değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla kurtuluşa kavuşalım diye belirledi. Mesih bizim için öldü; öyle ki ister diri ister ölmüş olalım, O'nunla birlikte yaşayalım. 1.Selanikliler 5:4-10
Bizlerin inancı ve yürek tutumu bu şekilde olmalı. Zırhımız sevgi, miğfer ki başı korur, yani zihnimiz, o da Rabden aldığımız kurtuluş ümidi olmalı. Zihnimizde olan ve yüreğimize bağladığımız ümitle, aynı zamanda da uyguladığımız sevgiyle, kurtuluşumuza yardımcı olabiliriz. Ölsek bile kurtulmuş olarak öleceğiz. Bazı insanlar ölümü bir yenilgi, bir kayıp olarak görürler. Hâlbuki İsa ölüme götürülmeden önce:
“…Dünyada sıkıntınız vardır; fakat cesur olun; ben dünyayı yendim” (Yuhanna 16:33) demesine göre ölmekle yenilmedi. Tam tersine kötülüğe boyun eğmemekle öldü, ama onu yendi. Dikkat etmemiz ve korkmamız gereken ölüm harfi anlamda, gözle görülür bir şekilde olmasından değil, Allah’ın gözünde ölmekten korkalım. (Luka 12:4-5) Ölen o doğru kişiler Allah’ın indinde hâlâ yaşıyorlar. Zamanı geldiğinde Allah’ın hepsini dirilteceğinden de emin olabiliriz. (Matta 22:32, Matta 19:16-19, Yuhanna 5:28-29)
Almanya’da yaşayanlar, kurbağaları korumak amacıyla belli aylarda, belirli saatlerde yollar trafiğe kapatılıp, o saatlerin dışında da sürat sınırlaması yapıldığını bilirler. Saatte 30km.’den aşırı gitmemek şartı konur. O kurbağalar ormanın her yerinden çıkmasın diye, özel kanallar ve barikatlar ile çevreleri kuşatılır. Onlara belli yollar, kanallar yapılır ki, sadece oradan geçsin ve yoldan geçerek çiğnenmesinler. Yine onların hayatı düşünülerek, bu yukarıda söylediğim trafik kanunları ve yasakları da konmuştur. Bunlar doğayı korumada çok takdir edilecek şeylerdir. Tabiatı korumak aslında kendini, insanlığı korumak demektir. Hayvan haklarıyla uğraşanların baskısı ile bu gibi şeyler yapılıyor, ya da devlete yaptırılıyor. Benim aklımın ermediği de işte bu. Bu kurbağaların haklarını düşünenler, insanların haklarını düşünmezler mi? Irak’ta petrol için yüz binlerce insan ölür, milyonlarcası acı çeker, işkenceye uğrar, sakat bırakılır, yağma edilir, ırzına geçilir, yakılır vs., nerededir bu kurbağaların haklarını savunanlar? Yoksa onlar sadece hayvanların hakkını savunmakla mı görevliler? Hayvanlar hayvanların hakkını savunur, bunu anlarım, çünkü tabiatta kendi cinsinden nefret edip, birbirini öldüren bu konuda rekabetsiz yaratık sadece insan. Demek ki onlar kendi hemcinslerini savunmakla görevliler de onun için mi insan haklarına bakmıyorlar?! Hem oradaki insanlar da Müslüman! Kendilerine göre belki de bu onların başına gelen layık oldukları şeydir. Ben layık mıdırlar değimlidirler tartışmasını yapmıyorum. Muhakkak Allah çok şeylere müsaade edip, insanların cezalarını da birbirlerinin eliyle vermelerinde susuyor. Vay o kişilere ki, haksızlıkla, sahtekârlıkla, katliamla bu işin hâkimi rolüne bürünürler. Onlar kendilerine hükmedilmeyecek mi sanıyorlar? Öbürlerine yaptıklarından dolayı nasıl hükmedildiyse, kendilerine de yaptıklarından dolayı hükmedilecektir. Öbürlerinin başına nelerin gelmesine Allah nasıl müsaade ediyorsa, aynı olmasa da başka şekilde bir perişanlığın da kendilerinin başına gelmesine müsaade edecektir. Kurbağaların haklarını savunmaya devam edelim de insanlığa ne yapalım? Binlerce, on binlerce insanları öldüren teröristlere kucak açıp, yardımlar edelim, sonrada terörle mücadele ediyoruz diye, onların yaptıklarının binlerce katı insanlık dışı davranışları başkalarına mı yapalım?! Bomba atmak, katletmek, suçsuz kan dökmek teröristlerin işi oluyor; aynı şeyi devletler yapınca demokrasi savaşı mı oluyor? Dedim ya, ne yaptığın önemli değil, kime yaptığın önemli. O yaptıkların istediğin kadar iğrenç ve kötü olsun, karşı partiye, bizim menfaatimiz için yapıyorsan, madalya bile alırsın.
Hâlbuki “katletmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, komşunu kendin gibi seveceksin” diyen Allah, bu davranış tarzını Hans’a, Conny’e göster ama Ahmet’e gösterme mi dedi? Senin dininden olan birine daima doğruyu söyle ama başka dinden olan birine yalan mı söyle dedi? Kendi evinde yaşayanların değil ama dışarıdaki insanların malını çalabilirsin mi demek istedi? Erkeksen her kadınla düş kalk zina olmaz, ama kadınsan her ilişkin zina mı olur dedi? Yoksa bütün bunların tam tersine; Allah kullarına her zaman ve her yerde, kime karşı olursa olsun, erdemli olan üstün özellikleri göstermekte çok daha dikkatli olmaları gerektiğini söylemedi mi? Hırsızlık hırsızlıktır, kimin malını çalmak olursa olsun. Evlilik dışı ilişkilere zina deniyor ise (bu evlenme şekli her ülkenin kanununa göre değişebilir), bunu ister erkek ister kadın yapsın, aynı suç değil midir? Yalanı kime karşı ne amaçla söylersem söyleyeyim, yalan yalandır. Bunun pembesi, beyazı, karası olmaz ki. Mukaddes Yazılar yalanın babasının, yani bunu ilk doğuranın, icat edenin Şeytan olduğunu söylediğine göre, her yalan söyleyen Şeytanın işlerini destekliyor demektir. (Yuhanna 8:38-46) Burada ayırım var mı? Bütün saydığımız, doğru, insanlığın mecburi yapması gereken bu özellikleri, Allah herkesin herkese yapmasını zorunlu tutmuyor mu? Amerikan, Alman, İngiliz, Fransız vatandaşları değerlidir, ama geri kalan ülkelerin insanlarını katledebilir, istediğini de yapabilirsin diyen bir Allah mı var yoksa? O en değerli ve üstün denilen Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman vatandaşının insanını kim yarattı ise, en değersiz bir ülkenin, en değersiz ve aşağı gözüken insanını da aynı Allah yaratmadı mı? Bütün yeryüzünün ve gökyüzünün efendisi bir değil mi? Kimi küçük görüp, kime kabardığımızın hesabını o Efendi bizlerden sormaz mı? Dünyayı ve evreni yaratanı bu kadar adaletsiz ve vurdumduymaz mı sanıyoruz? O’nun bazı şeylere, ya da bize göre her şeye müsaade etmesi, bizim kötülük yapmamıza cesaret veriyor ise, unutmayın ki bütün bunlar için hesap vereceğiz, vereceksiniz. (Vaiz 8:11.12)
Kötülük etmekte cesaret bulanların, “kimse beni görmüyor, istediğimi yaparım bir şey olmaz” diyenlerin, “bana kimse hesap soramaz” diyerek kendini kandıranların, vay başına. Dünya tarihinde böyle inançta olan birçok diktatörler gelmiş geçmiş. Onların sonlarını da okuduk. Üzerlerinden yüzlerce, binlerce sene geçmesine rağmen bazılarını hala lanetle anıyoruz. Süleyman vaiz kitabında tüm insanlığa şu mesajı veriyor:
İşin sonu şudur: her şey işitildi; Allah’tan kork ve O’nun emirlerini tut; çünkü insanın bütün vazifesi budur. Çünkü iyi olsun kötü olsun, her gizli şeyle beraber her işi Allah hükme götürecektir. Vaiz 12: 13-14
Hayvan haklarını savunanlardan politikacılara kadar bahsettik. Bu konular yakın bir tarihte olduğu için hepiniz bilirsiniz diye yazıyorum. Yoksa tarihe bakıldığında bütün dünya hâkimi ülkelerin yaptığı çirkinlikleri, adaletsizlikleri, vahşetleri, Tanrı tanımazlığı aynı zamanda dünya hâkimi olmayan ülkeler de yapmış ve de yapıyor. Bu yüzden Allah hiçbirini ayırmadan, bütün milletlerle, uluslarla davası olduğunu söylüyor. Çünkü hepsi az da olsa çok da olsa Allah’ın önünde korkunç suçlar işlediler ve de işliyorlar.
… “Çünkü Rabbin milletlerle davası var; bütün insanlıkla muhakeme olacak; kötülere gelince, onları kılıca verecek”, Rab diyor. Yeremya 25:31
Bir savaş olurken, insan ne kadar haber dinlemese de dünyaya ne kadar kulaklarını da tıkasa, oralarda savaşan insanların yaptığı çirkinlikleri yine de duyuyor, görüyoruz. Almanya ilk defa savaşa, daha doğrusu Amerika’ya “hayır” dedi. Diyenin Alman halkı olduğuna ben hiç inanmıyorum. Eğer başka bir parti başta olsaydı, o “evet” deseydi, bu sefer de Alman halkı olsun, medya olsun onun şarkısını söyleyecekti. Dedim ya, yöneticiler herhalde haraç vermekten bıktılar. Doğu-batı birleşmesiyle haraç verecek durum da kalmayınca, Almanlar savaşa karşı oldu! Bütün bu olaylar cereyan ederken, yine insan ister istemez duyuyor. Mesela muhalefet partisi Merkel Hanım bas bas “savaşalım” diye bağırıyordu. O günlerde bütün dünya çapında, içlerinde belki de kurbağaların haklarını savunanlardan, yeşilinden, kırmızısına kadar sokaklarda boykotlar, gösteriler yapılıyor, “savaşa hayır” deniyor, fakat bu Hıristiyan muhalefet partisi, “yok ama biz de savaşalım” diyor! Benim dikkatimi o partinin ne söylediğinden ziyade hangi isim altında söylediği çekiyor. O zamanın başındaki parti ise sosyal demokrat partisi ve bir de yeşiller. Bu adamların dinle, Allah ile uzaktan yakından ilişkileri yok. Ben bu adamların oy toplarken hiçbir konuşmalarında, dini, Allah’ı sömürerek, bu isimleri kullanarak bir şey yaptıklarını duymadım. Ben zaten ne oy kullanırım ne de bu partilerin isimlerini bilirim. O isimlerin anlamlarını dahi çoğunun bilmediğim gibi, bazıları ilgimi çektiği için öğrenmek zorunda kaldım! Diyorum ya, ben kara cahilin biriyimdir! Hiçbirine de ilgi duymamışımdır. Fakat zıtlıkları, açıkça yapılan sahtekârlıkları ve ikiyüzlülükleri konumla ilgili olmasından dolayı belirtiyorum. Evet, bu savaşa karşı gelen parti sosyal demokratlardı dedik. Savaş yapılmasını isteyen, yırtınan partiler ise CDU, CSU. İkisinin de anlamında Hıristiyanlıkla ilgili sözler var! Düşünün işte, bunlar Hıristiyan partisi, yani İsa’nın takipçileri! En büyük rakip parti ve Almanların en sevdiği parti!
Türkler başörtü taktı diye olay olur. Türkiye’de Almanlar memeleri, kıçları açık plajlarda dolaşır, bir şey olmaz. Almanya’da inancına göre başörtüsüyle öğretmenlik yapan Alman görevden alınır. Her yeri örtülü Katolik bir rahibe ise o okullarda normal karşılanır. Ben Türkiye’de hiç “Müslüman Demokrat Partisi”, ya da “İslam Demokrat Birliği” gibi bir parti duymadım. Onlara yetki verilirse, bu Hıristiyan demokratlarını da aratırlar, o başka. Devlet olarak çok şükür ki Atatürk’ten kalma bir laiklik anlayışı, daha doğrusu kanunları var. Ne kadar uygulanır? Her kanun ne kadar uygulanırsa, o da o kadar uygulanır. Avrupa’da böyle sorunlar yok gibi görünüyor. Hâlbuki onlardaki bu gibi sorunlar o kadar daha bir sinsice ve de insanlık dışı ki, yeter ki kişi görmek istesin. O oy toplayan parti, birçok oyları sahip oldukları Hıristiyan etiketiyle aldığını çok iyi bilir. Yaşlı bir almanla konuşurken, “ben şimdiye kadar Hıristiyan partisi diye hep onlara oyumu vermiştim, fakat savaştan yana olduklarını duymak, beni çok şaşırttı” demişti. Bu insan verdiği oyu sadece onların Hıristiyan etiketine vermiş. Hem de bir ömür boyu. Bunun gibi olanların çoğunlukta olduğu da kesin. En çok yabancıları, ırkları, renkleri, dinleri, sanatçıları ayıran ve onlardan nefret eden parti de yine bu Hıristiyan partisidir. Bir de oy toplarken, seçimlerde açık açık, o insanların nabzına göre, halkın nefret duygularını okşayıcı sözleri, “Hıristiyan’ız” dedikleri İsa Mesih’in adıyla, Allah’ın adıyla söylerler. Allah’tan, dinden falan hiç bahsetmeyen öbür parti bu ayırımları yapmaz. En azından sözde yapmaz.
“Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere hayır dua edin, siz bütün insanlar hepiniz kardeşsiniz” diyen de İsa Mesih’tir. (Matta 5:43-44 ve 23:8 Luka 6:35 ve 46) En insanlık dışı, merhametsiz, acımasız, müsamahasız, taraf tutup, adaleti, doğruluğu, erdemli olan her şeyi ayaklar altında çiğneyen de bunlardır. Öbür parti de ne kadar yamukluk ve kafasızlık yaparsa yapar. Fakiri düşüneceğiz diye başa gelip, en büyük kazığı fakire kakalamaya kalkan bir parti olsa bile, ne yaparsa hep kendi adına, ideal edindiği düşünceler uğrunda yapıyordur. İşin içine Allah’ı, dini, İsa Mesih’i falan hiç ama hiç karıştırmadan, bunu kendi adıyla yapar. Neyse o, bir ismin arkasına gizlenerek asıl yüzünü gizlemez. Belki de gerek duymaz, çünkü kendinden şüphe etmiyordur.
Bu durumlar yalnız parti işlerinde değil, tek tek fertler arasında da böyledir. Bir mahalleyi düşünün. Orada yaşayan en gaddar, insanlıktan uzak, menfaatçi, cimri, kendini bir şey sanıp çok kişinin yüzüne bile bakmaya tenezzül etmeyen, ikiyüzlü, sahtekâr insan genelde dindar denilen insandan çıkarsa şaşırmayın. Bunun yanında cana yakın, insancıl, alçak gönüllü, deli dolu bazen öfkelenen, sonra pişman olup özür dileyen, yardım sever ve insana rahatlık veren, cömert kişinin ise dinle falan hiçbir ilişkisi olmayan kişiler olduğunu görürseniz yine şaşırmayın. Bu kural yalnız Türkiye için geçerli değil, hem ben sadece Almanya’yı veya Türkiye’yi değil, üç aşağı beş yukarı bütün dünya insanlarını düşünerek bu yazıları yazıyorum. Hani bir Şahidin bana: “Benim seni sevdiğimi sen biliyor musun?” demesi üzerine, “ben Mukaddes Kitabı bilen insanlardan korkarım, tehlikeli olurlar” dediğim gibi. Gerçekten de Yahudilerin bütün dünyada zaman zaman iticilik görmeleri de böyle kendini beğenmiş davranışlarından kaynaklanır. Tevrat’tan aldıkları bilgilerden, kendilerini en üstün seçilmiş millet olarak gördüklerinden dolayı, hep ters orantıda değişiklik göstermişlerdir. Onlar iyi ile kötüyü ayırt etmeyi öğrendiklerinden, maalesef çoğunlukta olan her insan gibi, genelde kötü olanı seçip, onu yapmakta da profesyoneller oldukları için dünyada iticilik toplamışlardır. Hani geçen konularda, Allah hakkında bilgide uzman insanlar olmak için kendimizi yetiştirmeliyiz diyordum ya, işte bu sebeplerden ötürü bazen iyi ki de öyle olmuyor diyorum. Çünkü tam tersine, bu gerçeklere baktığımızda, kötülükte uzman olan insanların yetişme tehlikesi çok daha fazla. Öbür türlü kişi yine kötü ama ne yaptığını tam olarak bilmeden, o anda, duygularına göre yapıyordur. İyi ile kötünün arasındaki farkı öğrenip, bu konuda uzman olan birinin kötü olan şeyi yapması, çok daha bilinçli, planlı ve profesyonelce oluyor. Bu insanları neden tehlikeli gördüğümü belki şimdi anlamışsınızdır. Çok azı vardır ki, gerçekten de bu bilgilerle pozitif bir şekilde değişiklik gösterip, ondan bambaşka, Allah’ın amacına uygun bir insan meydana çıksın. Durum ve hakikatler böyle diye Allah’ın sözünü saklayalım mı yani? Muhakkak hayır. Bu bilgiler bir insanın iyi olan şeylere karşı sevgisini ve takdirini, ya da nefretini ve bayağılığını ortaya çıkarmakta yardımcı oluyor ise, bunun nesi kötü olabilir? Bu bilgiler zaten kötü olan o şahısta onun kötülüğünü daha da belirgin yapıp, onu kesin bir hükme götürüyor ise, bu da Allah’ın hükmetmesine kolaylık değildir de nedir? Çok uzun bir zamanda olgunlaşacak şey, bu bilgiler ile çok daha kısa bir zamanda gelişme gösteriyor. Ya çürük bir meyve olarak çöpe atılacaktır, ya da iyi olgun bir meyve olarak değerli kaplarda izzet bulacaktır. Ne kadar çok şey bilirsek, bu bizi bir o kadar daha hızla geliştirir. Çürüklükte mi yoksa taze olgunlukta mı gelişeceğimiz yine kendi elimizde olan bir şey. Bu durumda bilgi sadece bir malzeme oluyor. Onunla ne yapacağımız bize kalmış bir şey. Kimisi bomba yapar yok etmek için, kimisi yok olmasınlar da kurtulsunlar diye ilaç yapar. Bu iki kişide meslek olarak kimyagerdir. Din ve Allah bilgisini edinmek ve onu uygulamak da bu örnekten pek farklı değildir.
Bu yazdıklarımı belki de her insan biliyordur, yaşamıştır, tecrübe edinmiştir. Belki benim gibi değil de başka bir şekilde ifade eder. Ya da böyle şeyler hakkında düşünmemiştir, bunlara kafasını yormaz. Veya öyle dinci insanların yoluna çıkmaz. O ona selam vermiyorsa, öbürü de bir o kadar daha hiç selam vermez falan. Biz insanlar çevremizde olan birçok şeyleri görüp, onlarla yaşayıp, çok şeyler de öğreniyoruz. Ben bunların hepsi hakkında değil de biri hakkında bu kitapta bir araya getirmek istedim. İnsan ve Allah, insanın Allah ile olan ilişkisinin ancak zerre kadarını duyurmak istiyorum. Bu konuda birbirlerine bağlayarak anlatmaya uğraştığım şey de konunun başlığındaki internet sayfalarındaki okuduğum şeyler. Bu internet sayfası sadece bir örnek. Nasıl ki Şahitleri binlerce dinin içinden bir örnek olarak anlattıysam, bunlar da birçok Hıristiyan din Mafyası şirketlerinden biri. Tüm Hıristiyanların Müslümanlığa karşı aldığı eğitim ve onların ikiyüzlülüğü. Oradaki sayfaların hepsini burada konu etmeyeceğim. Yoksa aynen bu büyüklükte yüzlerce kitap daha yazmam gerekir ve de yetmez. Bunları genel bir bakış açınız olsun diye, sizleri araştırmaya ve bu gibi sahtekârların ikiyüzlülüğüne kapılmamanız için sizleri uyarmak amacıyla yazıyorum. Sakın bunları Müslüman-Hıristiyan ayırımı altında bir kategoriye sokmayın. Adil ve doğru olun, tarafsız bir şekilde anlamaya çalışıp, ona göre bizzat kendiniz hükmedin. Yoksa burada ben İslam âleminin savunuculuğunu da yapmıyorum. Ancak Hıristiyan etiketi altındaki insanların ikiyüzlülüğünü göstermeye çalışacağım.
İnternetteki bu http://islamacevap.net/ adresine girdiğimde en baş sayfaya yaptıkları resim ilgimi çekti. Elinde makineli tüfekler ile kara peçeli kadınlar, ortada camii, yanında bir makineli tüfek resmi daha. Tam ortada o cami resminin üzerinde de İncil’den bir ayet. Romalılar da yazan bu ayet aynen şöyle:
Mümkünse, bütün insanlarla elinizden geldiği kadar barış içinde yaşayın. Romalılar 12:18
Bu resim her sayfada var. Benim bu kitabım İnternet’te yayınlandığından bir müddet sonra bu resimleri ve biraz sonra soru cevap şeklinde yazacağım sayfalarındaki o linki de olduğu gibi kaldırdılar! Hatalarını anladıklarından dolayı değil, kendi kendilerine gülünç olup, benim gibilerini de yalancı çıkarmaya uğraştıklarından dolayı o resimleri ve sayfaları oradan kaldırmışlardır. Bunlar Müslümanlara karşı özellikle hazırlanmış sayfalar. Amerika, dolayısıyla dünya onları savaş düşkünü, teröristler olarak yayma politikasına başladı. Bunu fırsat bilen Hıristiyan etiketli dinciler, onların sözde savaşa olan düşkünlüğü ve yine sözde teröre olan meraklarına karşın İncil’den barış üzerine bir ayet yazmış ve “görün işte Allah barış Allah’ı, Müslümanlar ise Allah’tan değiller, onların kutsal saydıkları Kuran ise Şeytandan kaynaklanıyor” demek istiyorlar. Ben bu dinlere, “Din Mafya Şirketleri” diyorum. Tesadüfen de bir yerde Müslümanlığın yapmış olduğu cahilce, kafasızca, Allah’tan uzak olan davranışlarının konu edildiğini okudukları zaman, gazetede yayınlanan o sayfa alınıp hemen bunların İslam’a cevap.net sayfalarına ekleniyor. Başkalarının sırtından geçinmeye de bayılırlar. Yine benim bu kitapta yazdığım birçok konuları, -ayetleriyle birlikte- insanları kendilerine çekmek için yazılarında kullandıklarını görmekle de şaşkınlığa düşmeyin. Diyorum ya, başkalarının sırtından geçinmeye bayılırlar diye. Onların severek kaptıkları ve kendi sayfalarında çıkardıkları bu gazeteci hanımın yazdığı yazıyı olduğu gibi yayınlayacağım ki, ne demek istediğimi daha iyi anlatabileyim. Olay Almanya’nın Münih kendinde geçmiş. Aslında yazar, bunlar gibi olan binlercesinden bir örnek vererek anlatmış. Orada aynen şöyle yazıyor:
Münih'te bir düğün salonu
Mine G. Kırıkkanat
26/11/2003 (2077 kişi okudu)
Tarih, 21 Kasım 2003 Cuma gecesi. Yer, Almanya'nın Münih kentinde bir düğün salonu. İçerde yaklaşık bin kişi var. Ancak düğün yapılmıyor. Takkeli, cüppeli ve sakallı cemaat yere bağdaş kurmuş, kürsüdeki beyaz sarıklı, kara sakallı adamı dinliyor. Kara çarşaflı kadınlar da dinliyor adamı, ancak kara çarşafa kapandıkları yetmemiş; salonun vaiz ve cemaatten uzak bir bölümüne kapatılmışlar. Cüppeli ve sakallı adam bakın neler anlatıyor: “Onun gece bir kapta yatağının altına koyduğu mübarek idrarını bir gece sahabelerinden biri içer. Muhammed ertesi gün sorar, 'Ne yaptın idrarımı?' diye. Sahabe der ki, 'Çok susamıştım, su zannedip içtim'. Muhammed güler. 'Artık sana da cehennemin ateşi işlemeyecek,' der. Muhammed'in dışkısı da mis gibi kokardı, mis. Sizi bilmem amma, ben bulsam içmez miyim, içmez miyim?”
İdrar içip dışkı yemek meraklısı skatofil vaizin adı, Cüppeli Hoca namıyla anılan Ahmet Ünlü ve dinleyicilerin hepsi, ne yazık ki Türk, sayın okurlar. Bu haber, Celal Özcan'ın imzası ve Orhan Gedik'in tüyler ürpertici fotoğraflarıyla Hürriyet gazetesinin 23 Kasım Avrupa baskısında, 'Münih'te Taliban Manzarası' manşetiyle yer aldı. Cüppeli Hoca, skatoloji ayininin sonunda kendisini dinlemeye gelen cemaate salonun tuvaletlerinden plastik bidonlara doldurulduktan sonra üfürükleyip tükürüklediği 'okunmuş' suları içirmiş. O pis su bidonlarının fotoğrafı da var gazetede. Ahmet Ünlü adlı cüppeli gudubet, bilmem hatırlar mısınız, 19 Ağustos depremi için 'Mevla faiz ve zina yuvalarını vurdu,' yorumunu yapan kişi! Diyelim ki kendisi, gerçekten skatoloji hastası, bir deli. Peki kendisini dinleyen ve okuduğu pis suları içen bin kişiye ne demeli? Onlar da mı deli? Hepsi mi? Eğer bu sorunun yanıtı 'evet' ve hepsi deliyse, toplu olarak çıldırmalarına yol açan hastalığın adı ne? İnsan 'gibi' doğan iki ayaklıları, mübarek çişe kakaya acıktırıp, murdar domuz yemekten alıkoyan sendromun bir adı olmalı... Bilmem Afganistanlı Talibanlar, Hz. Muhammed’in idrar-dışkı lezzeti konusunda vaaz verip, ah olsa da yesek diyorlar mıydı? Tecavüz ettikleri kadınları, kız ve erkek çocukları kafalarını taşla ezerek öldürdükten sonra girdikleri günahın cezası, cehennem ateşinde yanmamak için kimin hangi pisliğini sevaptır diye yediler acaba? Ama haberdeki kökten skatofil güruhu, bizim Talibanlar. Üstelik, Kaplancılar bile değil, zararsız sayılanlar. Ve Almanya'da bizim ellerden, T.C. pasaportlu böylelerinden on binlerce var... Ya Türkiye'de? Acaba kaç yüz bin ya da milyonlar? Ne tuhaftır ki Almanya, Hıristiyanlığın orta çağından bildikleri geriliği bile değil, hiçbir dinle açıklanmayacak bir çağdışılığı temsil eden bu ucubelere 'demokrasi' diye tahammül ediyor. İyi de suç işlemiş olanlarına, Türkiye tarafından iadesi istenen Kaplancılara da kucak açıyor, dokunmuyor, zaten iade de etmiyor. Acaba neden? Ne tuhaftır ki Türkiye, kimyasal madde ithalâtının hemen tamamını Almanya'dan yapıyor. Örneğin, herkesin her yerde satın alabileceği zararsızlıkta olup dört kamyonete doldurulunca patlayan malum kimyasal ürünleri, birileri merak edip nereden geldiler diye tek tek araştırsa, diyorum... Almanya'dan ithal edildikleri gibi, belki de bir tek şirketin, tek bir devasa şirketin adı çıkar ortaya, kim bilir? Ama tabii, böyle bir araştırmayı henüz o maddeleri kullanan terörün adını koyamayanlar yapacak değil herhalde. Çünkü terörün adını koysalar, köktenci sendromun adını koymak gerekecek. Sendromun adını koysalar, Almanya'nın niçin bazılarını barındırdığı anlaşılacak. Belki de.
Bu hanımın anlattıkları da bu sefer Hıristiyan değil de Müslüman Mafya şirketlerinden biri hakkında. Gerçi yazar “orta çağ Hıristiyanlığında dahi görülmemiş şeyler” diye yazıyor ama ben katılmıyorum. Onlar da ne iğrençlikler yaptılar ve hâlâ da yapıyorlar. Paskalya bayramı diye bilinen, tavşan ve yumurta şovuyla yapılan bu bayram aslında İsa’nın öldürüldüğü zamanı anmaktır. Hıristiyanlar bugünü saptırıp, o anlamdan çok uzak putperest adetler şekline dönüştürmüşlerdir. O günün sözde anlamını bilenlerden fanatik sapıkları ise kendilerini çarmıha gerip, parmak kalınlığındaki çivilerle vücutlarını delip, kanlarını içerek sözüm ona İsa’nın çektiği acıları tatmaya uğraşırlar! Bu işin en kanlısı Tayland taraflarında oluyormuş. Almanya’da da böyle kendini çarmıhta çiviletenlerin olduğunu zaman zaman duyarız. Siz o bayramı göreceksiniz, kanlar içinde kendi kendine işkence yapanlar mı, kan içenler mi, çivilerle kendilerini çakanlar mı, kendini kırbaçlatanlar mı, daha neler neler. Zaman orta çağ değil, 21’inci yüzyıl. Bakın bu kırbaç meselesi Hıristiyanlığa hiç de yabancı değildir. Eskiden rahip ve rahibeler okula başladığı zaman, ellerine Mukaddes Kitap ile bir de kırbaç verirlermiş. Günah işlediklerinde kendi kendilerini kırbaçlasınlar, cezalandırsınlar diye! Günahlarından arınma işi onlara göre demek böyle oluyor!
Bence o Münih’tekiler bunların yanında solda sıfır kalır. Hiç olmasa bunlar birbirlerinin idrarlarını, pisliklerini istekle yiyip, istekle içiyorlar; onlar bir de gerekli gördüklerine zorla yedirip, zorla içirttikten sonra bir de canlı canlı yakmışlar. Böylelikle de onların ruhlarını temizlediklerini sanmışlar! Mine hanım iyi niyetli bir yazar, belki de Hıristiyanlığa sempatisi olan biri. Ya da onların da ne kadar çirkin olabileceklerini daha bilmiyor. Ben de Türkiye’de yaşasaydım, içimden bizim Müslümanlara karşı hiç sempati duymaz, o Avrupalı, Amerikalı olan Hıristiyanlara çok daha bir takdir duyguları hissederdim. Şimdi yaşadığımız zaman onların altın çağı da ondan. Osmanlı devletinin haçlı çapulcularıyla savaştığı zamanda, muhakkak inanıyorum ki, o zaman da Müslümanlar takdir edilecek, ya da sempati duyulacak birileriydi. Yalnız güçlü olduklarından ötürü değil; gücün de getirdiği refahtan, zengin standartlarından, o zamanki uygulanan adil ve üstün ahlak seviyesinden dolayı da.
Şimdiki bilgim ve görgüm ile dinlerdeki uygulamaları taraf tutmadan değerlendirdiğimde, hepsinin renkleri değişik ama aynı mahiyette olan, insanlığa bulaşabilen korkunç virüslerle dolu, tehlikeli hastalık taşıyan mikrop kültürleri olarak görüyorum. Bu konuda ne söylediğimi de iyi biliyorum.
Hayatımda ibadet için çocukken bir iki kere camiye gittim. Ayrıca gezmek görmek amacıyla birkaç kere öyle baktığım camiiler oldu. Oraları temsil edenleri gördükçe, duydukça, içlerine girip de oralarda Allah’a ibadet etmek gelmedi içimden. Yaklaşık fiilen en az 15 senem Hıristiyan olan ve sözde içlerinde en temiz geçmişi olan bir din ile beraberdim. Yine hayatımın kırk senesi “Hıristiyan’ım” diyen insanların içinde geçti. Sıradan yabancı işçiler gibi değil; zamanımın büyük bir bölümünü bu dinleri araştırarak ve ne söylediklerini anlamaya uğraşarak geçirdim. Resul Pavlus’un dediği gibi, çok şükür ki hiçbirine de bir saat bile boyun eğmedim. (Galatyalılar 2:5)
Genelde insanlar karşı gelir, ya da taraf tutarlar. Ben ne taraf tuttum ne de kötüledim. Ancak genel olarak birçokları gibi dindar denilen insanlara karşı sempatim yoktu. Fakat taraf tutanlardan çoğu ne tuttuğu şeyi bilir ne de neye karşı geldiğini. Onlara öyle öğretilmiştir, onlar da bu yüzden taraf tutup, bu yüzden karşı gelirler. Öğretilen şey ise tek bir cümle halindedir; “onlar kötü yanlış, biz iyi doğrularız”. Öğrendiği bu kısacık bilgi onların zihinlerine kazınmış ve yüreklerine dağlanmıştır. Bu tek cümlede öğrendiği kelimelere bağlılık göstermeye o kadar da sadıktırlar ki, şaşırırsınız. Hiç başka bir şey bilmedikleri halde, bunun uğrunda ölür ve de öldürürler. Vicdanı bile rahatsız olmaz. Aslında yaşantısında her türlü pisliği yapmıştır, ama bu yolda o kişiyi öldürdü diye, bir de Allah’a olan tüm borcunu bununla bir kerede ödediğini sanır. Bu rahatlıkla da gider yıllarca hapiste yatar. Belki öldürdüğü o kişi aklına gelirse, uğrunda yattığı o yerde, inandığını söylediği kitabı eline alıp da okumaya başlar mı, o da bilinmez. Kendi dilinde de değil, Arapça! Akıllıysa ki, çok az bir ihtimalle kendi dilinde yazılmış olanını da yanına alır mı yine bilinmez. Bu bilgileri de o kişinin kanına girdikten sonra, hapisteyken öğrenmeye başlar. Yine dediğim gibi, o da belki. Onlardan da doğru bir Allah bilgisini değil, bombalı mafya dincisi olma anlamını çıkarır.
Aynı şeyleri de Hıristiyan’ım diyen biri Müslüman’a yapar. Onlar bunlardan akıllıdır. Boşu boşuna hapse girecek diye kılını bile kıpırdatmaz. Ama savaşta askerse, o zaman da kimse ona hesap sormayacağından, her öldürdüğü, işkence ettiği, ırzına geçip soyduğu kişi için kendini kutsallaşmış görür. Bu duygularını açıkça söylemesine de gerek yoktur. Ben onların yaptıklarından dolayı duydukları rahatlığı ifade etmek istiyorum. Savaşta herkes herkese gaddar davranmıştır, bu bir gerçektir. Kimse kimsenin dinine bakmamıştır. Aynı dini, aynı kitabı paylaştıkları halde bunlardan etkilenmemişlerdir. Aynı dinden olan birini öldürdüğü zamanki duyduğu rahatlık, ancak bir düşman daha azalttım rahatlığıdır. Fakat ayrı dinlerden, hele de bir Hıristiyan’ın Müslüman’ı öldürdüğü zamanki duyduğu duygu, sanki ibadetini yapmaktan dönen bir kişinin duyduğu rahat vicdandan bile çok daha fazladır. Birbirlerini insan olarak görmüyorlar ki. Onların ruhanileri, din âlimleri çocukluktan beri kendilerine bu vicdanı aşılamış, öyle eğitmiş, nasıl görsün ki!
İslam’a cevap net sayfası bu gazeteci hanımın yazdığı yazıyı yayınlayarak, “bakın işte Müslümanlık ne halde, kendiniz görün” demek istiyor. Müslümanlığın ne halde olduğunu duyurmak ve bunu ilan etme işinde o gazeteci kadını o kadar layık görüyor ve takdir de ediyorum. Gel gelelim bu şerefsiz, adaletten uzak, Allah’ın ismine ancak küfrettiren o Hıristiyan Mafya Şirketleri bunu yaptığı zaman sempati duy! O gazeteci bu yazıyı yazar, samimidir, öyle hisseder ve herkes gibi bir sürü hatalarıyla da yaşar. “En doğru benim, benim arkama takılın sizi cennete götüreceğim” hiç demez. Böyle bir insana nasıl kızılır. Belki hiç Allah’la ve dinle ilişkisi olmasa bile, Allah’ın adına leke getirmediği gibi, yazdığı gerçekler ile tam tersine, bilerek ya da bilmeyerek bir yerde Allah’ın da görüş açısını bildirmiş, O’na hizmet etmiş olur. Çünkü o işlerden Allah da tiksiniyor. Fakat aradan çıkan ve bu yazıyı fırsat bilip kendi çirkin ve iğrenç amaçları uğrunda sayfalarında yayınlayan o Hıristiyan din mafyası ile bu gazeteci nasıl kıyas olunur! Eğer sayfalarında yaptıkları o resmin, silahlı Müslüman kadınların ve camiinin yanında, birinci ve ikinci dünya savaşlarında askerleri bereketlerken, elinde haç tutan bir papazın da resmi olsaydı, o zaman en azından «bunlar da uyanık tilkiler» derdim. Çünkü Şahitler içlerinde en akıllısıdır. Onların mecmualarında böyle resimler vardır ve kendilerinden başka kimsenin de tarafını tutmazlar. Çünkü bunlar o kiliselerden sadece kendi hesabına çalışmak isteyerek ayrılmışlardır. Tabii ki onların pisliklerini de açığa vuracaklardır. Ben en çok bu dinlerin ne kadar iğrenç olduklarını Şahitlerden de öğrendim dersem, herhalde yalan söylemiş olmam. Hani bir yerde ne demiştim, “bir kişiyi iyi tanımak istiyorsan, onu düşmanından da dinle” diye, işte bu prensip gerçekten de çoğu zaman adildir.
İnternetteki sayfalarımı okuyan bir kilise pastörü, bana Şahitler hakkında yazdığı kitabını gönderdi. Adamın Şahitler hakkında yazdıkları çoğu yerde doğru ve güzeldi. Kendi dinini bir tarafa çekip, sırf Şahitleri kötülüyordu. Şahitler de aynı şeyleri bunlar hakkında yapıyor. Her iki grup da doğru değilse bile, onların birbirleri hakkında yazdıkları şeyler doğruydu demek istiyorum. Çünkü yalan ve yanlış yazsa, o kitabın, o yazı serisinin hiçbir anlamı ve alıcısı kalmayacak. Bu yüzden büyük bir dikkatle birbirleri hakkında doğru gerçekleri yazmaya bakıyorlar. Bunun yanında çapulcu, ne söylediğini bilmeyen, sırf kötüleyeceğim derken tam tersine o kötülediği kişileri övmüş olan takım da var, ama ben onları kastetmiyorum. Benim söylemek istediğim şey adalet, doğruluk, samimiyet, tarafsızlık vs. Birbirlerine düşman olan bu iki taraf, birbirlerine karşı doğru olan gerçekleri yazıyorlarsa da bununla, yani körü körüne kendi taraflarını tutmakla; adaleti, samimiyeti, tarafsız bir doğruluğu bırakıyorlar. Bir yerde de kendilerini satıyorlar.
O www.islamacevap.net yazdığı şeylerle ancak kendini tatmin ediyor, o kadar. Kimi inandırabilir? İnandırırsa da o kişiyi ancak kendisi gibi iki kat cehennem oğlu yapar. (Matta 23:15) Neden insanları bu kadar aptal yerine koymaya uğraşıyorlar? Kendisi o dinde doğdu, ya da sonradan o kuruluşa girdi ve zamanla içeride ne kadar pisliklerin döndüğünü de gördü, fakat çıkmasına imkân yok. Çünkü kendisi de aynı. Başlıyor bütün bunları gizleyip, “en doğru biziz” deyip, başkalarını kötülemeye. Doğru bir adamı çekmeleri imkânsız, ancak kendileri gibi bir ruha ve adalete sahip olanları çekebilirler. Bu da Allah’ın hükmünde kolaylık açısından iyidir bile. Müslüman’ı elinde silah tutarken gösteriyor ve sözüm ona onların yanlışını İncil’den bir ayet yazarak da ispatlıyor. Ey ikiyüzlü! O Müslüman İncil’i zaten bilmiyor, ya da bilmek bile istememiş, peki ya sen? Sen kendin o ayetin nerde yazdığını biliyorsun, o kitaba da inanıyorsun, “Allah budur işte” diyorsun, ondan sonra da en büyük dünya savaşlarını yapıyorsun! Mukaddes Kitabı kendi dilinde okuyanları diri diri yakıp, iki erkeği kilisende Allah’ın ismiyle karı koca ilan ediyorsun! O eline silah almak zorunda kalmış peçeli insanların petrolünü çalmaya gidip, katledip, ırzına geçip, soyup, bombalayıp, aç susuz bırakıyorsun! Sonra da utanmadan İslam’a cevap mı veriyorsun!!!
İnandığınızı söylediğiniz, Kadiri Mutlak Tanrıyla bir tutup, ikinci, üçüncü Allah diye uydurduğunuz o İsa sizlere ne demişti? Ancak birkaç tanesini yazarsam, ne olduklarınızı okuyanlar anlayacaktır.
Vay başınıza, yazıcılar ve ferisiler (o zamanın dindarları), ikiyüzlüler! Zira bir inanç ortağı (mühtedi) yapmak için denizi karayı dolaşırsınız, ve olunca, siz onu kendinizden iki kat cehennem oğlu edersiniz. Matta 23:15
“Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.
Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak. Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği (Kalası) fark etmezsin?
Senin gözünde mertek (Kalas) varken nasıl olur da kardeşine, “İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım” dersin? Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün. Matta 7:1-5
İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır. Size şunu söyleyeyim, insanlar, söyleyecekleri her boş söz için yargı gününde hesap verecekler. Kendi sözlerinizle aklanacak, yine kendi sözlerinizle suçlu çıkarılacaksınız.” Matta 12:36
“Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.
“Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Peygamberlerin mezarlarını yaparsınız, doğru kişilerin türbelerini donatırsınız. “Atalarımızın yaşadığı günlerde yaşasaydık, onlarla birlikte peygamberlerin kanına girmezdik” diyorsunuz.
Böylece, peygamberleri öldürenlerin torunları olduğunuza siz kendiniz tanıklık ediyorsunuz.
Haydi, atalarınızın başlattığı işi bitirin!
“Sizi yılanlar, sizi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız?
İşte bunun için size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek, çarmıha gereceksiniz. Kimini havralarınızda kamçılayacak, kentten kente kovalayacaksınız. Böylelikle, doğru kişi olan Habil'in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berekya'nın oğlu Zekeriya'nın kanına kadar, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız.
Size doğrusunu söyleyeyim, bunların hepsinden bu kuşak sorumlu tutulacaktır. Matta 23:27-36
Bu cevapları onlara ben vermedim, bu cevapları onlara ve onlar gibi olanlara kendilerinin ikiyüzlülükle inandıklarını söyledikleri İsa Mesih verdi. Bunlar hakkında söylenecek ve tam onların özellikleri için yazılmış o kadar çok ayetler var ki. Yoksa bütün İncil’i yazmak gerekir ki, sizleri teşvik edişimin nedeni de zaten bu. İster Müslüman olarak ister Hıristiyan olarak ister Yahudi, isterse de hangi Mafya din şirketine üye olmuşsanız olun; öyle doğmuşsanız dahi, lütfen tarafsız, adil, samimi ve bütün yürekle, çevre ve toplum korkusundan uzak olarak bu kitapları araştırın. Ondan sonra da doğru olanı yapmakta adil ve kararlı olun. Bu hepimizin yaratıcısı olan Allah’ın isteği ve emridir. Resullerin-Elçilerin İşleri 17:26-27 de şöyle yazıyor.
(Allah) Ulusların zamanlarını ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla (araştırmakla) da olsa bulabilsinler diye yaptı. Aslında Tanrı hiçbirimizden uzak değildir.
Ben bu islamacevap.net sayfasını internette tesadüfen buldum. Daha ilk defa okuduğum Kuran hakkındaki eleştirileri bile çok saçma, kelime cambazlığıydı. O sayfalarda bu yazıların altına cevaplar da verilebildiğini gördüm. Aslında okuduğum bu gibi saçmalıkları ben her Hıristiyan’dan duymuş, bilhassa Şahitlerle olan ilişkilerimde çok tartışmıştım. Üç aşağı beş yukarı hepsinin eleştirileri aynıydı. Onun için benim pek ilgimi çekmedi. Fakat yine de okuyucular nasıl cevaplar yazmışlar diye bir baktım. Cevaplar rezaletti. Bence cevapları bilgisizce, ne söyleyeceğini ve nasıl savunacağını bilmeyen tipten garibanlar yazmışlardı. Fakat hangi cevabın yayınlanacağı hakkında bunlar karar verdiğine göre, o cevapların da öyle olması normaldir. Yazdıkları bir saçmalık hakkında ben de cevap yazdım. Ama çıkmadı, çıkacağını da beklemedim. Sonra da uğraşmadım, bıraktım.
Bernd’in birçok eksiklikleri yanında en büyük probleminin Kuran’a inanmamak olduğunu da biliyordum. Sanki onunla benim aramda bir duvar, aşılmaması gereken bir sınır gibi hiç bu konuya da değinmiyordu. Aslında aramızda birçok duvarlar vardı da belki bu da bir tanesiydi diyelim. Konuyu ben açtım ve “seni rahatsız eden bu duyguyu gömeceğine, neden üstüne gidip bu sorunu halletmiyorsun?” dedim. Benim için değil, bunu kendisi için yapmalıydı. İster inansın ister inanmasın, ortada bir gerçek var ise, bizim onu yalan saymamız, ondan kaçmamız, ona karşı olmamız, başımızı kuma sokmamız ile o gerçeği değiştirip, yok edemezdik. Eğer Kuran Allah’ın iradesi ya da değil ise, neden hâlâ bunu tarafsız bir şekilde araştırmıyordu? Bütün bunları Bernd’e söyledim ve bu sayfayı yazış nedenim de en çok Bernd gibi olanlar için. Bir de o sayfalardaki mantığa karşı olup ama cevap veremeyenleri, teşvik etmeye yüreklendirmeye çalıştım. Kuranın o kadar ucuz ve basit bir kitap olmadığını, kötüleyenlerin de kendi ikiyüzlülüğünü ortaya çıkartmak amacını güttüm. Zaten en önemli konuların bir kısmını Şahitlerin yazı dizilerine karşı cevaplamıştım. İnsan yıllarca konuşulan her saçmalığı aklında tutamıyor. Hiç olmazsa bu sayfalar neye karşı ve ne yazacağımı bilmemde kolaylık oldular. Ben sadece tesadüfen bir konu seçeceğim ve onların eleştirilerine cevap vermeye çalışacağım. Onlara gönderdiğim ve yayınlamadıkları Kuran hakkındaki kritiklerini ve cevabımı da yazacağım. Demek ki işlerine gelen şeyleri yayınlıyorlar ve işlerine gelmeyeni atıyorlar. Tam mafya şirketlerine yaraşan bir davranış tarzı. Allah’ın samimi kulu böyle bir şey yapar mı? Yine karar sizlerin.
O sayfaların, Kurandaki Bilimsel ve Tarihsel Yanılgılar adlı linkinde, en başında aynen şöyle yazıyordu. Yazıyordu diyorum çünkü bu linkler de devamlı değiştiriliyor. Son zamanlarda baktığımda sayfalar tümüyle değiştirilmiş (Ocak 2011). Amaçları ise hep aynı, Kuran kötü ve yanlış, oradan çıkıp bize eşek olun mantığı. Yani çağlayan onlara aksın. Dediğim gibi, ayrıca benim bu kitabım internette yayınlandıktan sonra, o linki de olduğu gibi kaldırdılar! Ben o zamanki okuduklarımı (sene 2004) keserek kopyalamıştım. Oradaki kritiklerde aynen şöyle yazıyordu:
Yaradılış Kaç Gün Sürmüştür?Kuran'da göze çarpan ilk problem, Tanrı'nın dünyayı yaratmasının kaç gün sürdüğüyle ilgilidir. Sure 41:9,10,12'deki ayetlerde açıklanan günleri toplarsanız, Kuran Tanrı'nın dünyayı sekiz günde yarattığını söylemektedir Kurandaki Çelişkiler
Yaradılış Kaç Gün Sürmüştür?Kuran'da göze çarpan ilk problem, Tanrı'nın dünyayı yaratmasının kaç gün sürdüğüyle ilgilidir. Sure 41:9,10,12'deki ayetlerde açıklanan günleri toplarsanız, Kuran Tanrı'nın dünyayı sekiz günde yarattığını söylemektedir (4 gün + 2 gün + 2 gün = 8 gün).Fakat Kutsal Kitap'a göre sadece altı gün tutmuştur (Tekvin 1:31). Böylece Kuran, Kutsal Kitap ile olan çelişkisine Kutsal Kitap'ın ilk bölümünde başlamış olur. Müslüman bir arkadaşım buna karşı çıkıp Kutsal Kitap'ın İbranice metninin bu noktada şüphesiz bir şekilde değiştirilmiş olduğunu ve orijinalinde altı gün değil sekiz gün olduğunu belirtmiştir.
İbrani belgelerinde, kutsal yazılarda herhangi bir değişikliğin yapıldığını gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını gösterdim. Ayrıca, Kutsal Kitap'ın başka bölümlerinde de dünyanın, altı günde yaratılmış olduğu belirtilmektedir (örneğin Çıkış 20:11).
Daha sonra, Kuran'ın 7:51 ve 10:3'teki Surelerde Kutsal Kitap'ta belirtilen yaradılışın altı gün sürdüğü konusunda Kutsal Kitap'la hemfikir olduğunu belirttim. Eğer altı gün yanlışsa, o zaman Kuran'ın 7. ve 10. Süreleri yanlıştır. Fakat eğer sekiz gün yanlışsa, o zaman 41.Sûre yanlıştır.
Arkadaşım bana şöyle karşılık verdi; “o zaman Kuran sekiz gün demiyor.” Sure 41'de bahsedilen günleri 4+2+2=8 olarak topladım. Daha sonra bu kişi toplayıp 4+2+2=6 sonucunu çıkardı ve şöyle dedi: “çünkü 4 sayısı 2 sayısına bölünebilir ve bu yüzden oradaki 4 sayısı aslında 2'dir.”!Arapçanın 2 değil, 4 dediğini gösterdiğimde, bu onu şaşırtmadı bile. Devamlı 4=2 olduğunu savunup durdu. Yoksa Kuran'ın hatalı olduğunu itiraf etmek zorunda kalacaktı.
Benim onlara aceleyle, kısaca yazdığım ve bir türlü o sayfalarda yayınlanamayan cevap!!!
Ben kendimi, bu yeryüzünün yaratılışı ve o arkadaş mantığına ille de bir cevap vermek zorunda hissettim. Gerçi verdiğim cevaplar bir türlü sayfalarınızda çıkmıyor!!! Benim arkadaşım da: “Bunlar sadece işlerine gelen şeyleri ayırıp yayınlıyorlar” demez mi?! Gelelim sizin mantığınıza. Kuran’da sekiz günde yeryüzü yaratıldı denmiyor. O ayetlerde tekvinde olduğu gibi sıraya göre anlatılmamış. Mesela Kuran’da iki günde yeryüzünü yaratan demek ile (41:9) tekvindeki ilk başlangıçtaki iki gün kast ediliyor. (Tekvin 1:1-8) Dört eşit günde gıdalar yaratan demek ile ağaçların ve canlıların yaratılmasından bahsediyor. Yani tekvinin son dört yaratılış günü. (Tekvin 1:9-31) Daha sonra geriye dönüp tekrar bütün bunların içinde olan göğün yaratılma ayrıntısına giriliyor ve iki günde olduğunu belirtiyor. Buradaki bu iki gün, öbür günlerden ayrı değildir. Toplam 6 eşit zaman dilimleri içindeki yaratılmış yeryüzü ve bunun ayrıntısına girilerek tekrar en baştaki göklerin iki günde yaratılması konu edilerek yazılmış. Yoksa o 6 yaratma gününden ayrı olarak 2+4+2 gibi bir mantıkla yazılmamış. Kendinizin de bildiği gibi, Kuran’da yeryüzünün 6 günde yaratıldığı açıkça yazar. Bir ayette tekrar göğün yaratılışının ayrıntısına girilmesi ile sıra kuralı falan mı bozuluyor? Bunları ilkokulda yeni toplama öğrenen bir çocuk gibi, gördüğü her sayıyı alt alta getirip toplamak başka bir şey, onları anlamaya çalışmak başka bir şey. Eğer bu mantıkla yola çıkacak olursak; Tekvinin 1’inci bölümde insanın yaratıldığından bahsediyor, daha sonra ise 2’inci bölümde Âdem`in yalnız olduğundan ve Havva’nın yaradılışının ayrıntısına giriliyor. Sizin mantığınızla yola çıkan biri, “hani birinci bölümde bir kadından bahsedilmiyor muydu, şimdi ikinci bölümdeki başka bu kadın da nereden çıktı?!” demez mi? Ve sayar, bir kadın iki kadın diye. Ondan sonrada, “1+1=2 diye hesaplayarak Mukaddes Kitap saçma” der! Bütün bunları Mukaddes Kitaptaki ikinci bapta tekrar kadının yaratılışının ayrıntısına girdiği için onu saçma bulursa, bu hikmetlice bir davranış ve eleştiri tarzı mıdır?! Kaldı ki tüm Mukaddes Kitabı bu gözle ele alacak olursak, bu korkunç bir akılsızlık olmaz mı? Aslında sizin Kuran hakkındaki eleştirileriniz Kuranı değil, savunduğunuzu sandığınız Mukaddes Kitabi çürütme şekilde. Bir yerde bir olay anlatılır, daha sonra bunun ayrıntılarına girilir. Bu bir anlatım tarzı, bir üsluptur. Herkes sizin üslubunuza göre mi yazı yazmalı? O zaman mı her şey doğru sayılacak?
Taraf tutmak insanı kör eder. Bu işlerin hâkimi olmak istiyor isek, bir hâkimden tarafsızlık beklenir, en çok da adalet. Ben sizde bu ikisini de görmüyorum. Akıllıca kalın derim! Daha inanılır olur ve insanlığa fayda sağlar. Bilgiden ise kaçmayın. Müslümanlık ondan kaçtığı için bugünkü durumda. Hıristiyanlık, “Allah hakkındaki bilgileri cahilce” dediğiniz Müslümanlardan farklı değil. Maalesef Allah bilgisi konusuna kimse gereklidir ve hayatidir gözüyle bakmadan, ancak başkalarının eteklerine sarılıyor ve onların peşinde gidiyorlar. Bu kimseye kurtuluş sağlamayacaktır. Sonunda herkes kendi adına hesap vermek zorundadır. (Hezekiel 14:13-20)
Not: Sayfalarınızın başında ellerinde tüfekler ile peçeli kadınlar var. Bu resimler onları savaş düşkünü olarak göstermek ve aşağılamak amacıyla oraya konduğu kesin. Onlar ellerine silah almak zorunda kaldıysa, inandıkları Kuranda bu müsaade görüyor. Fakat onların petrolünü çalmak için, onların ülkesine bombardıman ile giren o Hıristiyan ülkelerinin hangi kitabında İsa böyle bir şeyi yapın diye yazıyor? Sizce hangisi daha büyük ikiyüzlülük?Umarım bu yazdıklarım olsun bari yayınlanır!!!
Ben bu kitabı yazarken yayınlandığını görmedim. Zaten o sayfada bu konu hakkında ancak dört kişinin cevabı var. Belli ki pek öyle her fikre açık bir sayfa düzenlememişler. O “cevap ver” linkleri göz boyamaktan başka bir şey değil. Benim tesadüfen seçtiğim o sayfada birçok konular var. Kuran hakkında bilgisizce, yalan yanlış, kulaktan dolma ve laf cambazlığı ile yazılmış kritikler dolu. Ben mümkün olduğunca cevaplarımı kısa tutup, önce onların yazısını ve altına cevabını yazacağım. Yeterli açık bir bilgiye kavuşmayanlara ise tavsiyem, http://mesias.de sayfasındaki “site indeksinden” veya “mektup gönder” linkinden bana mektup yazarak sorularını kısa ve öz olarak sorsunlar. Ben, eğer Allah izin verir de yaşarsam, ayrıca mümkün de olursa, cevap vermeye çalışacağım. Bilmediğim şeyler de olabilir, hayal kırıklığına uğramayıp, cevabını sizler de araştırın ve bulursanız bana da yazın, memnun olurum. Her şeyi bilmemiz, bir de hemen anlamamız mümkün değildir. Birlikte de araştırılabilir.
Yukarıda bahsettiğim konu o sayfanın ilk konusuydu. Bundan sonraki konular ve cevaplarım aynen şöyle:
Nuh, Tufan ve Nuh'un Oğulları
Kutsal Kitap'a göre Nuh'un oğullarının üçü de gemiye binip tufandan kurtulmuştur (Tekvin 7:1, 7, 13). Yine de Sure 11:32-48'de Kuran Nuh'un oğullarından birisinin gemiye binmeyi reddedip tufanda boğulduğunu söylüyor!
Kutsal Kitap, Gemi'nin Ağrı Dağında kaldığını söylerken (Tekvin 8:4), Kuran Sure 11:44'te Gemi'nin Cudi Dağı'nın tepesinde olduğunu iddia etmektedir. Bu çelişkiler daha açık olamaz.
Cevap:
Kutsal kitap 950 yıllık Nuh’un ömrü hakkında ancak tufanla ilgili konudan ve çok az da tufandan sonraki konulardan bahseder. Tekvin ya da Yaratılış denilen kitapta bu konu ancak üç sayfadır. 6. Bap ya da bölüm den 9. bölüme kadar. Bu konuyla ilgili cevabı, Şahitlerin de Kuran hakkındaki kritiklerinde vermiştim. Olsun, tekrarlayalım.
Nuh’a göre o çocuk kendi oğludur ama başka birinden de olamaz mı? Nuh’un karısı başkasıyla ilişki kurup, bu çocuk senden diyen ilk ve son kadın değildir herhalde. Mukaddes Kitap ise Nuh’un karısından, kişiliğinden, karakterinden hiç, ama hiç bahsetmiyor. Böyle bir ayet hiçbir yerde açıkça yazmasa da Kuran kısaca ayrıntıya girmeden “o kadının iyi biri olmadığını” söylüyor. Sure 11:46 ve 66:10.
“Öyleyse Allah onu da neden öldürmedi?” gibi bir soru sorana; Allah o kadar çok öldürülmesi gereken kişileri öldürmedi ki, bu ne bir Nuh’un karısı oldu ne de babasının çıplaklığını görüp de alay eden oğlu. (Tekvin 9:20-28) Allah’ın merhametine soru sorup, Allah’ı yargılamaya hakkımız mı var? Bunun yanında anlayamadığımız birçok şeylerin de olduğu bildiğimiz halde. Ayrıca Nuh’un zamanındaki tufan ile cennet de gelmedi, kötülük hâlâ hüküm sürdü. O tufan ancak Allah’ın kötüler üzerindeki hükmünü gösteriyordu. Sonraki insanlık nesline nasihat olması için de kaleme aldırdı.
İkinci konu da Ağrı dağı mı yoksa Cudi dağı mı?
Mukaddes Kitapta Ağrı dağı diye bir şey zaten yazmıyor. Ancak aynen şöyle yazıyor: Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturdu. Tekvin 8.4
Burada kesin belli bir dağın ismi kastedilmiyor. Ararat bir ülkenin, bir bölgenin ismi. (2.Krallar 19:37) Bu yazıları da Musa kaleme alıyor. Yaklaşık M.Ö. 1500 yıllarında. Olayı da Musa kendi zamanındaki ülkelerin isimlerini kullanarak yazıyor. Çünkü Nuh’un zamanında Ararat diye bir ülke dahi yoktu. O zamanki tarife uygun olarak geminin Ararat ülkesinin dağlarından birine oturduğunu yazıyor. “Dağları” demek ile “dağı” demek arasında çok fark var. Biri birçok dağı kast ederken, biri tek bir dağı kasteder. Fakat kesin olarak hangisine oturduğunu ancak yorum yaparak söyleyebiliriz. Çünkü bir sonraki ayette, Mukaddes Kitabın Tekvin 8:5 ayetinde, suların azaldığını ve dağların başlarının gözüktüğünden bahsediliyor. Bu ayete dayanarak yorum yapanlar, “ille de Nuh’un gemisinin en yüksek dağ olan Ağrı dağına oturmuş olması gerekir” diyorlar. Çünkü ondan önce dağların başlarının gözükmesine imkân yokmuş. Hem ilk gözüken en yüksek dağın üstüne oturdu da denmiyor ki. Ayrıca bu dağların gözükmesi kimin görüş açısına göre böyle? Nuh’un mu yoksa Allah’ın mı? Eğer gemi Kuranda yazdığı gibi Şirnak da bulunan Cudi dağına oturmuş ise, oradan Nuh Ağrı dağını zaten göremezdi. Aralarında yaklaşık 250 km’lik bir mesafe var. Hem belirttiğim gibi Tekvin 8:4’de geçen ayette “dağına” demiyor “Ararat dağlarına” diyor. Tek bir dağdan değil, birçok dağlardan bahsediyor. Bu ayetlere göre kesin hangi dağ olduğu meçhul. Kesin olan, Ararat ülkesinin dağlarındaki herhangi bir dağ.
Eğer dağların tepeleri gözükmeye başladı demek ile Ağrı yeryüzünün en yüksek dağı olduğu anlamına geliyorsa, bu da saçma olur. Çünkü Everest ve daha birçok yüksek dağlar daha var ve onların tepeleri çok daha önce gözükmüştür. Konumuzla ilgili olmasa da yine en çok bilmediğimiz şey de o zaman acaba bu dağlar bu kadar da yüksek miydi? Çünkü gelen tufan ile yeryüzünün jeolojik şeklinin korkunç değiştiği de bir gerçek. Bu değişikliği ise sadece ben değil, Allah ile ilişkisi olmayan jeologlar da söylüyor. Hemen tufandan sonra birdenbire mi oldu, yoksa zamanla mı oldu yine kesin bilemiyoruz.
Öbür taraftan Ararat denilen ülkenin sınırlarının Ağrı dağından Şirnak’a kadar uzanmadığını kim kesin olarak biliyor? Kesin olarak bilinmeyen o kadar çok şey var ki. Daha İsrail gibi Mukaddes Kitapta başrolü oynayan ülkenin, ne zaman Babil’liler tarafından ele geçirildiği dahi şüpheli. Babil gibi bir dünya hâkimi ülkenin yıkılma tarihi, o da şüpheli. İsa Mesih’in doğum tarihi de böyle. Bunun gibi şüpheli olan o kadar çok bilgilere sahibiz ki. Fakat Musa’nın kaleme aldığı Tekvin kitabından, yaklaşık 2100 sene sonra Allah’ın ruhuyla kaleme alınan Kuran eğer Cudi dağı diyor ise, bu doğrudur. Bununla da Mukaddes Kitaba aykırı bir bilgi vermiyor, tam tersine Mukaddes Kitaba ışık tutucu bilgiler veriyor. Ne Mukaddes Kitap yanlıştır ne de Kuran. Biz anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz, taraf tutup bilgisizlikten ve anlayışsızlığımızdan dolayı bir şeye yanlış dememiz ile o şey ille de yanlış demek değildir. Yanlış olan, saplandığımız ve uydurduğumuz, dogma olmuş (Hıristiyanlıkta değişmez temel öğretileri) sapık öğretiler ve yorumlardır.
İbrahim İle İlgili Yanlışlar
Kuran İbrahim ile ilgili birçok hata yapmaktadır:
Kritik: 1. Kuran İbrahim'in babasının adının Âzer olduğunu söyler (Sure 6:74), fakat Kutsal Kitap'ta İbrahim'in babasının adı Terah'tır (Tekvin 11:26).
Cevap:1. Bu isimler ve yerler Mukaddes Kitapta da zaman zaman değişik yazılmıştır. Bu yanlış ya da yalan değildir. O ülkenin dili ve o kişinin başka bir anılma ismi de olabilir. Türkler tarihi yazarken “Almanlar” diye yazar, Almanya kendi tarihini “Deutschland, Germany” diye yazar. Aynı millet ve ülke kastedilmiyor mu? Fakat isimler değişiktir. İlerde bu belgeleri bulan biri, hangisi yanlış yazdı derse ne denir? Sadece İsa Mesih’in ismini her dilde harfi harfine tam olarak aynı yazıldığını görmek çok nadirdir. Türkler “İsa” der, Almanlar “Jesus” der. Bunun şimdi nesi hata ya da sahtekârlık oluyor?!
Kritik: 2. İbrahim Mekke vadisinde yaşayıp ibadet etmemiştir. (Sure 14:37), fakat Kutsal Kitap'a göre Hebron'da yaşamıştır (Tekvin 13:16).
Cevap:2. İbrahim pek çok yerlerden geçti, binlerce kilometre göçler yaptı ve oralarda da bulundu. Her gittiği yerlerde ibadet de ettiği kesindir. Kuran onun Mekke vadisindeki birçok ibadetinden birine dikkati çekmişse neden yanlış olsun? Hebron’da yaşayan İbrahim Ur şehrinden oraya hangi uçak şirketiyle uçtu da buna “imkânsız” deniyor?!
Kritik: 3. Kuran'ın söylediği gibi (Sure 37:100-112). İbrahim'in kurban olarak sunmaya götürdüğü oğlu İsmail değil İshak'tır (Tekvin 22:1-18).
Cevap: 3. Kuran sure 37:100-112’de ve bütün Kuranın içerisinde, kurban etmeye geldi denilen oğlu hakkında hiç ama hiç isim vermez. Bu Müslümanların yanlış öğretileri ve yorumlarıdır, Kuranın değil. Hıristiyanların binlerce saçma öğretilerine dayanarak Mukaddes Kitabı değerlendirmeye kalkarsak, “o kitabı çöpe atmamız gerekir” diye defalarca söylemiştim. Yanlış olan o kitaplar değil, onları temsil etmek için yırtınan mafya din şirketleridir. Sizler gibi, yazmayan şeye “yazıyor” demekle, onlar da sahtekâr ve yalancıdır.
Kritik: 4. Kuran'ın iddia ettiği gibi İbrahim'in sadece iki tane değil sekiz tane oğlu vardı (Tekvin 25:1-2).
Cevap: 4.Yine aynı sahtekârlık. Kuran nerede böyle bir iddiada bulunuyor? Kuran ile saçma öğretileri birbirine karıştırarak, Kuranın içerdiği gerçekleri kapatmak, amaç ancak bu. Zaten bu sahtekârlar ispat edici ayet de vermemiş.
Kritik: 5. İbrahim'in Kuran'ın söylediği gibi iki tane değil üç tane eşi vardı (Tekvin 16:1-15; 25:1-2).
Cevap: 5.Yine ispatsız bir iddia daha. İlk önce şunu da açıklayalım. İbrahim’in iki eşi bir de cariyesi (kadın köle) Hacer oldu o kadar. Cariyeler bir kişinin karısı da olsa, aynen karıları gibi bir tutulmuyordu. (Tekvin 20:17) Allah İbrahim ile konuşurken Hacer hakkında daima, “cariyen” diye hitap etti, “eşin” diye değil. Kimi “üç eşi var” der, kimi “iki eşi bir cariyesi var” derse ne olur? Süleyman’ın karıları hakkında nasıl bahseder? Cariyeleri ve karıları diye ayırarak değil mi? (Tekvin 21:12-13; 1.Krallar 11:3) Bu konuyla ilgili yine Kurandan ayet verilmemiş!
Kritik: 6. Sure 2:125-127'de Kuran, Kâbe'yi İbrahim'in yaptığını söylese de Kâbe’yi İbrahim yapmamıştır (Tekvin 25:1-7; İbraniler 11:9).
Cevap: 6. Acaba kim yaptı? Orada da bir evin temellerinin yükseltilmesi kast ediliyor ki bu da Kâbe’de bulunun kara örtülü dört duvarla çevrili bir yer. İsmail ile birlikte yaptıkları bir ev, o kadar. Bu bilgi neden yalan olsun? Tekvinden verdiği ayetler ile de ne ispatlanmış oluyor? Ben anlayamadım. İbrahim oğlu İsmail’i gönderdikten sonra sizlere göre onu ret mi etmiş oldu? Hâlbuki Mukaddes Kitabı okuduğumuzda çok daha başka anlam çıkıyor. İbrahim öldükten sonra İsmail de gelip kardeşi İshak ile beraber onu gömüyorlar. İsmail nereden duydu da o kadar yoldan geldi? Demek ki ilişkileri vardı ve haberleşme imkânına sahiptiler. Ayrıca İsmail gelene kadar, İbrahim’in ölüsünü gömmek için o sıcak yerlerde beklediklerine göre, İshak onun beraberliğine çok önem verdi. Ya da babası İbrahim’in ölmesine yakın, İsmail’i de yanlarına çağırtmış oldukları kesin. Bu konuda açık ayrıntılar yoksa da Tekvin 25:7-10’da Hıristiyanların kastettiği gibi, İshak’ın İsmail ile kanlı bıçaklı bir ilişkileri yoktu.
Kritik: 7. Sure 21:68,69 ve Sure 9:69 Kuran'ın iddia etmiş olduğu gibi İbrahim Nemrut tarafından ateşe atılmamıştır. Nemrut zaten İbrahim'den yüzyıllar önce yaşamıştı (Tekvin 10:8-12; 11:26).
Cevap: 7. 2+4+2 Rakamlarını toplamayı biliyorsunuz da Nuh’un ne zaman öldüğünü, daha sonra oğlu Sam’ın ne zaman öldüğünü hesap edemiyor musunuz? Mukaddes Kitaptaki kayıtlara göre İbrahim 150 yaşındayken Nuh’un oğlu Sam ölüyor. Kaldı ki Nemrut onların çocuklarıydı. Neden Nemrut’u görmemiş olsun? (Tekvin 11:10-32; 25:7) Bu hesap işi herhalde sizler için epeyce büyük bir problem! Anlaşılan sizin sadece 2+4+2’den öteye aklınız ermiyor!
Bu, son hata en ciddi olanıdır, çünkü bu, Kuran'da çok sık rastlanan bir hatadır.
Çizgisel Zaman Yedinci yüzyılda Araplar, (yani Muhammed de bunun içindedir) tarihsel sıralama anlamına gelen çizgisel zaman kavramı içerisinde düşünmüyorlardı. Batıda insanlar, tarihi; başlangıcı, ortası ve sonu olan düz bir çizgi kavramı olarak algılamaktadırlar. Doğuda (özellikle Uzak Doğu'da) ise insanlar tarihi hiç bitmeyen dairelerde düşünmektedirler.
Açıkça görülüyor ki, Muhammed'in zamanında Ortadoğu'da Arapların belirli bir zaman kavramları bile yoktu. Arap hikâyeleri ve destanları; yerleri, insanları ve olayları sanki hepsi aynı zamanda yaşıyorlarmış gibi kabul etmektedir. Bu nedenle tüm Kuran boyunca Nemrut ve İbrahim, Haman ve Musa, Meryem ve Harun gibi kişiler sanki aynı zamanda yaşayıp beraber çalışıyorlarmış gibi gösteriliyor. İşte bu nedenle Kuran tufanla Musa'yı, Babil Kulesiyle Firavunu...vb sanki hepsi aynı zamanda olmuş gibi anlatmaktadır. Bu, Kuran'ın doğruluğuyla ile ilgili ilginç bir durumdur, çünkü Kuran Kutsal Kitap'ın tarihsel dizinine ve normal zamanın tarihsel dizinine ters düşmektedir.
Cevap:
Vay vay vay! Çok ciddi bir hataya bakın!
Kuranda bahsedilen bu insanlar ile onların özellikleri, yaptıkları benzer olaylar, ya akılsızlıkları, imansızlıkları; ya da tam tersine onların örnek alınacak davranışları, imanları ve Allah’a olan güvenleri kıyas edilerek bir aradaymış gibi bahsedilir. Fakat birbirlerine karıştırılarak değil. Yine ayet verilmediğinden, tam bir cevap veremiyorum. Sizce bu konuda Kuran anlatma tarzından yine kötü bir puan mı alıyor? Anlaşılan Kuran sizin notunuzla dil dersinden sınıfta kaldı! Anlayan birçok insan bunlardan bir şeyler anlıyor ve ders alıyor. Siz almıyor ve anlamıyorsanız, o sizin ruhunuzun bozukluğu, bilgisiz ve taraflı adaletsizliğinizden kaynaklanan, içlerinize yer etmiş, bulunduğunuz dinlerin, toplumların yüreklerinize kazdığı nefretin sebebidir.
Yusuf İle İlgili Yanlışlar Kuran, Yakup’un oğlu Yusuf'u satın alan adamın esas adı Kutsal Kitap'ta Potifar olduğu halde (Tek 37:36) adının Aziz olduğunu söylemektedir. (Sure 12:21).
Kutsal Kitap'taki Karakterler Kuran; Golyat'a Jalut, Korah'a Karun, Saul'e Talut, Hanok'a İdris, Hezekiel'e Dhu'l-Khifl, Vaftizci Yuhanna'ya Yahya, Jonah'a Yunus derken de aynı hataya düşmektedir.
Muhammed Kutsal Kitap'a sahip olmadığından (o zamanlar Kutsal Kitap'ın Arapça bir çevirisi mevcut değildi), adları, yerleri, tarihleri devamlı yanlış söylüyordu. Putperest, Yahudi ve Hıristiyan tüccarlar bir ateş çevresinde oturup birbirlerine en sevdikleri hikâyeleri anlatırken, adları, zamanları ve olayları altüst ve karmaşık anlatıyorlardı.
Cevap:
Aynı nakarat, aynı iddialar. Babil’liler Daniel’in ismini değiştirip Belteşatsar koydular. Üç arkadaşının da isimlerini aynı şekilde değiştirdiler. Bu yüzden Babil tarihinde Daniel’in ismi Belteşatsar diye geçerse, o isim yanlış mı olur? Fazla uzatmak istemiyorum, Mukaddes Kitabı okusunlar, birçok böyle birbirini tutmuyor gibi gözüken yerler, rakamlar, isimler vardır. Mukaddes Kitabın değişik dillerdeki tercümelerine baksınlar, oradaki isimler de tercüme edilirken değişmiştir. Bunlar anlamayana, anlamak için uğraşmayana böyle tabii. Avrupa ile Türkiye arasındaki telaffuz farkı olarak İsa’ya Jesus; Mesih’e Christus, Eyüp’e Hiop, Musa’ya Moses, Allah’a Gott denilince yanlış olmuyor da bunlar neden yanlış oluyor? Ayrıca onların dediği gibi Yuhanna vaftizci değildi, Yahya vaftiz ediyordu. Ancak Avrupalılara göre bu isim Yuhanna olarak geçer. (Türkçe Mukaddes Kitap Matta 3:1) Hem bu durum o kadar karışıksa, sizler kimin hangi isimle kastedildiğini nereden anladınız? Demek ki anlaşılıyor.
Kaz eti yiyen insanın beyni de kaz gibi mi olur? Yoksa sizler de mi durum böyle? Din mafya şirketleri içinde olan çok ucuz bir kuruluşsunuz da ondan mı bu kadar basit bir kıyaslama bilgisine sahipsiniz?
Encyclopedia Britannica şöyle diyor: Kutsal Kitap'tan hikâyelerin sapmaları belirgindir ve birçok durumda Yahudilerin ve Hıristiyanların destansı anlatımlarının anlattıklarıyla karıştırılmış olduğu olasıdır. Muhammed'in bu bilgiyi nereden aldığına dair birçok şey yazılmıştır. Okuma yazma bilip bilmediğiyle ilgili hiçbir kanıt yoktur. Sözsel sohbetlere bağlılığı yanlış kavramlar ortaya atışının nedenini açıklar. Örneğin; Ahaşveros'un bakanı olan Haman'ın Firavun'un bakanı olarak karıştırılması (Sure 40:38), ve Musa'nın kızkardeşi olan Miriam'ın İsa'nın annesi Meryem ile karıştırılması.6
Muhammed'in Kutsal Kitap'taki hikâyeleri ve öğretişleri yanlış anlaması sadece söylentiden doğan bir bilgiye yol açıyor. Bu yanlış isimler konusunda büyük Arapça uzmanı Canon Edward Sell şöyle diyor:
Muhammed bu hikâyeleri kesinlikle Eski Antlaşma'dan almamıştır. Adların karışıklığı oldukça dikkate değerdir.7
Cevap:
Britannica ansiklopedisi insanların Âdemden değil maymundan geldiğini de yazıyor. Sizin işinize hangi tarafı gelirse o tarafı okuyun ve o doğrudur deyin.
Sure 40:38 ayetinde de ben böyle bir şey okumuyorum. Elinizdeki Kuranın bazı yerlerinde geçen parantez içindeki yazılar, ya da koyu renkle yazılmış yazılar Kuranda yazmıyordur, ancak yorumdur. Eğer Haman hakkında böyle bir şey yazıyorsa, bu yüzden ben Kuranı mı inkâr edeceğim? O zaman yaşamış birinin ismi ya da rütbesindeki benzerlik aynı olamaz mı? Mukaddes Kitabın bir yerinde Yahuda kralı Uzziya diye bahsederken, başka bir yerinde aynı kişiden Azarya diye bahseder. 2.Krallar 15:1-2 ile 2.Tarihler 26:1’i kıyaslayın. Bu yüzden mi Kuran ya da Mukaddes Kitap hakkında sürçeceğiz?
“Mukaddes Kitap Tanrı sözü mü?” adı altında yazılmış, Mukaddes Kitabı çürütmek amacı güden bir sürü kitaplar var. Sizin Kuran hakkında yaptığınızı onlar da Mukaddes Kitap hakkında yapmışlar. Alın da okuyup kardeşlerinizle olan benzerlikleri görün.
Gelelim Muhammed’in okuryazarlığına. Onun okuma yazma bilmediği Kuranda açıkça geçiyor. (Ankebut, sure 29:48; Araf, sure 7:157-158) Kim kendi adına bir kitap yazar da okuma yazma bilmediğini söyler?! Böyle bir saçmalık olamayacağı gibi, sahtekâr diye bilinen insanlar kendilerini alçaltmaz, tam tersine yükseltir. Muhammed sahtekâr ise, böyle bir alçak gönüllülüğü neden yapsın? Tam tersine kendisini büyütmesi gerekmez miydi? Mukaddes Kitapta ise böyle hakikatleri ancak Allah’ın kullarından görmeye alışığız. (2.Petrus 1:20-21)
Muhammed’in bu hikâyeleri eski antlaşmadan almadığı ise ne güzelde belirtiliyor. Hâlbuki ben hep sizlerin anlatmasına göre, bire bir kopya çektiğini sanmıştım! Demek ki değilmiş.
Musa ile İlgili Yanlışlar Kuran'da Musa ile ilgili birçok hata vardır:
Kritik: 1. Kuran'ın Sure 28:8,9'da iddia etmiş olduğu gibi Musa'yı evlatlık alan kişi Firavun'un eşi değildir. Musa'yı evlatlık alan Firavun'un kızıdır. (Çıkış 2:5)
Cevap: 1.Firavunun kızı nerede yaşıyor? Aynı sarayda, ya da annesinin babasının yanında değil mi? Bebek olan Musa ise İsrailli ve Firavun’un öldürülmesini istediği her İsrailli erkek çocuklardan biri. Böyle bir çocuğu o kızın evlat edinmesinde annesi firavunun yüreğini yatıştırmış, ikna etmiş olamaz mı? Zamanımızda da böyle şeyler olmuyor mu? Bir kızın yapılmayacak bir şeyi yaptığı zaman, o evin annesi rolündeki kişi, o kızın babasına bu durumu telkinler ile sözler ile olur dedirtmek için uğraş vermez mi? Sonradan bu yazıya nasıl geçer? O evde buna yetki veren kişilerin ismiyle mi, yoksa evin çocuğunun ismiyle mi? Yok ama böyle bir şey olduysa bile, Kuran ne hakla sizlerden izin almadan bu gerçeği vurguluyordur!
Kritik: 2. Nuh'un tufanı Musa zamanında olmamıştır. (Sure 7:136'yı 7:59 ile karşılaştırın). Bu hata o kadar kolay bir köşeye atılacak türden bir hata değildir.
Cevap: 2. Bu kritik ise ne kadar korkunç bir kafasızlık. Karşılaştırın dedikleri Kurandan bir Nuh ile ilgili ayetler veriliyor, bir de Musa zamanındaki yarılan denizden geçmek isterken boğulan firavun ve ordusu hakkındaki ayetler veriliyor. Sonra da karşılaştırın deniyor! Neyi karşılaştıralım, ben anlayamadım!
Nuh’un zamanında dünya çapında bir tufan oldu ve kötüler suda boğularak öldü. Mesela Tekvin 7:17-22 ile Çıkış 14:21-31 kıyaslanıp, Nuh tufanı Musa zamanında olmadı denir mi? Böyle bir saçmalık ise Kuranda zaten yazmıyor. Firavun da Allah’ın İsrailliler için yardığı denizden geçmeye teşebbüs etmesi sonucu, Allah suları kapadı ve onlar da boğularak öldüler. Sırf bu insanların suda boğulma benzerliği yüzünden mi Kuran saçmalıyor ve tufan ile Musa’yı birbirine karıştırıyor oluyor? Evet, Nuh’un zamanında da Musa’nın zamanında da Allah kötülerin suda boğularak ölmelerini sağladı. Bununla da ne Nuh tufanı ne de Musa zamanındaki Kızıldeniz’in yarılması birbirine karıştırılmıştır.
Amaç cambazlık yapmak değil mi? Bunlar ise çok da kötü cambazlar. Böyle numaraların üstüne ancak çürük yumurta atılır. Bu hata öyle köşeye atılacak bir hata da değilmiş!!! Karşılaştırın diye verdikleri ayette Kuran’da 7:59’da değil 7:64’de yazar.
Kritik: 3. Kuran, Haman'ın Musa zamanında Mısır'da yaşadığını ve Babil'in duvarını inşa etmesi işinde Firavun için çalıştığını söylemektedir. (Sureler 27:4-6; 28:38; 29:39; 40:23, 24, 36, 37). Fakat aslında Haman Pers İmparatorluğu’nda yaşamıştır ve kral Ahasuerus'un hizmetinde çalışmaktaydı. Detay için Ester kitabına bakınız. 8 Kutsal Kitap ile ve diğer yazılı tarih ile çelişen bu hata çok ciddi bir hatadır.
Cevap: 3. Bu gibi benzer isimleri bu insanlar Mukaddes Kitapta görünce ne yapıyorlar? Bir ismin benzerliğiyle, olay ve yer benzerliğinin ne alakası var? Yahuda kralları ile İsrail krallarının hem de bir keresinde aynı zamanda yaşayan iki kralının da ismi aynıydı. Yehoram, Ahazya, Yereboam gibi isimler hem Yahuda hem de İsrail krallarının ismiydi. Mukaddes Kitapta böyle isim benzerlikleri o kadar çok ki. Bunlar bazen aynı zamanda yaşarken, aynı isimlere de sahiptiler. (2.Krallar 3:1 ve 8:16) Tarihte de okumuyor muyuz, 1.2.3.4… Murat, ya da 1.2.3.4… Lui diye?
Bu da çok ciddi bir hataymış! Kendilerinin yaptıkları mı?
Kritik: 4. Kuran Sure 7:124'te çarmıha gerilmenin Firavun zamanında olduğunu söylese de çarmıha gerilme Firavun zamanında yoktu.
Cevap: 4. O verilen ayette çarmıhtan bahsetmiyor. Firavun o kişileri: “Ellerinin ayaklarının çapraz şekilde kesileceğinden ve sonra da asacağından” bahsediyor. Böyle bir ceza verme şekli sizlerde ille de çarmıh anlamına mı gelir? Hem İsa Mesih’in Hıristiyanların inandığı gibi bir çarmıhta öldüğü bile ispat edilemiyor ki! Astıkları, çiviledikleri şeyin «T» şeklindi bir çarmıh olduğunu kim ispat edebilir? Düz bir ağaç tomruğu olduğunu iddia edenler de var ki, bence daha mantıklı.
Bu konuda da yine attınız, hem de nişansız. Hem Firavunun zamanındaki ölüm cezalarının nasıl gerçekleştirildiğini siz nereden biliyorsunuz? Daha doğrusu bilmediğiniz bir şey var mı?!
Meryem İle İlgili Yanlışlar Kuran'da İsa'nın annesi Meryem ile ilgili birçok hata bulunmaktadır:
Kritik: 1. Meryem'in babasının adı İmram değildir (Sure 66:12).
Cevap: 1. Aynı konulardan biri daha. Bence cevap vermeye gerek yok.
Kritik: 2. Meryem İsa'yı bir palmiye ağacının altında değil, ahırda doğurmuştur (Sure 19:22, Luka 2:1-20'ye karşı).
Cevap: 2. O ayetlerde Meryem’in doğurduğundan değil, palmiye ağacının altında doğum sancısı çektiğinden bahseder. Affedersiniz biraz okuma yazma kıtlığı mı var sizlerde? Her doğum sancısı geldiği zaman bir kadın şıp diye hemen doğurur mu?!
Kritik: 3. Muhammed Meryem'i Musa'nın ve Harun'un kız kardeşiyle karıştırmıştır. Bu çok ciddi hata çünkü Muhammed'in Kutsal Kitap'taki önemli insanların yaşadıkları değişik dönemler hakkında bilgisi olmadığını göstermektedir.
Cevap: 3. Kuranda Sure 19:28’inci ayette sözü geçen bu olay, Meryem’in doğurduğu çocuk hakkındaki şaşkınlıklarını dile getiren kişilerin, Meryem’e hitap etme şeklini yazıyor. Onlar da: “Ey Harun’un kız kardeşi” diyerek hitap ediyorlar. Çünkü Musa’nın abisi Harun İsrail’in ilk baş kâhiniydi. Bu İsraillilerin tarihine geçmiş, gözlerinde değerli bir görevdir. Meryem’i yüceltmek, övmek için böyle hitap ettiler ise neden bunları harfi anlamda anlamalıyız? Peki, İsa’ya neden ey Davut oğlu diyorlardı? Hâlbuki İnciller onun bedensel babası yoktu diye yazar. Ayrıca Davut’un yaşadığı zaman ile İsa’nın arasında yaklaşık bin yıllık bir fark vardı. Ancak Meryem ve kocası Yusuf bu soydan geliyordu. Hem Davut o toplumun değer verdiği bir peygamberiydi. İsa’ya değer vermek isteyenler ona bu şekilde hitap ettiler. Meryem’e böyle hitap ettiler diye, Muhammed Harun’un zamanını niye karıştırıyor olsun? Yalnız Yahudiler değil, bu gibi benzetmeleri bütün toplumlar yapar ve de normaldir. (Rut 4:11-12)
Kritik: 4. Sure 19:23-26'da Muhammed, Meryem için aldatıcı konuşmalar ve mucizeler yapmıştır.
Cevap: 4. Hem Muhammed bire bir kopya çekmediyse, o zaman da bu kitabın içinde Mukaddes Kitapta geçmeyen bazı konuların da olması neden saçma oluyor? Yuhanna kitabının sonunda: “İsa’nın yaptığı başka çok şeyler daha vardır; eğer birer birer yazılmış olsalar, yazılan kitaplar dünyaya bile sığmazdı sanırım” derken yalan mı söylüyordu? Haydi, abartarak söylüyordu diyelim, fakat bununla Yuhanna ne anlatmak istiyor? Demek ki İsa hakkında her şeyin yazılmadığını belirtiyor. Size göre Mukaddes Kitapta geçmiyorsa, tamam o zaman yalandır. Hâlbuki sizin Hıristiyan öğretmenlerinizin anlattıkları ve öğrettikleri şeyler Mukaddes Kitapta hiç geçmediği halde, yüzyıllardır nasıl oluyor da onlara o kadar sımsıkı sarılıyorsunuz ve Allah sözüdür diye inanıyorsunuz?!
Kritik: 5. Zekeriya’nın konuşamaması, Kuran'ın iddia ettiği gibi üç gün sürmedi, Oğlu doğana kadar sürdü (Sure 19:10- Luka 1:20'ye karşı).
Cevap: 5. Orada kastedilen, Zekeriya’nın kâhinlik nöbeti görevinin bitimine üç gün kaldığı anlamında yazılmış olmalı. Kâhinler yılda bir kere belli süreyle nöbetleşe mabette görev alıyorlardı. (1.Tarihler 241-19; 25:8-31) Kuran bunu kastetmiş olmaz mı? Muhakkak Yahya doğana kadar konuşamadı, ama evinde insanlarla konuşamaması o kadar önemli değilken, Zekeriya’nın imansızlığına karşılık mabette görev yaparken konuşamaması dikkate değer bir cazaydı. (Luka 1:8-23) Cebrail Meleği olayı bu açıdan belirtmiş olmalı. Mukaddes Kitapta geçtiği gibi, yani bire bir kopya şeklinde yazılmamış Kuran. Olayları başka bir bakış açısından, İncillerde de nasıl ki Matta-Markos-Luka ve Yuhanna’nın yaptığı gibi, ama doğru bir şekilde anlatıyor ise, Kuranda bu neden olmasın?
Kurgusal Konuşmalar Muhammed, Kutsal Kitap'taki insanların konuşmalarını kullanıp o zamanlar bu kişilerin dilinde bulunmayan “Müslüman” ve “İslam” kelimelerini kullanmıştır. Bu durum Muhammed'in “Ben, Kentucky Fried Chicken'ı çok severim” demesi kadar saçmadır.
Açıkçası böyle bir sözcük Muhammed'in zamanında yoktu! Aynı şekilde Muhammed'in Kutsal Kitap'tan aldığı karakterlerin ağızlarından çıktığını söylediği kelimeler de Kutsal Kitap zamanında yoktu.
Kuran'da İbrahim'in, İshak'ın, Yakup’un, Nuh'un Musa'nın, Meryem'in, İsa’nın ve diğerlerinin söylememiş oldukları sözlerinde bulunan bazı sözler ve ifadeler bu konuşmalarının sahteliğini gösterir (Bazı Sureler 2:60, 126-128, 132-133, 260; 3:49-52, 67; 6:74-82; 7:59-63, 120-126; 10:71, 72; 18:60-70; 19:16-33).
Cevap:
Kast edilen sözcük «Müslüman» ve «İslam». Müslüman Arapça bir kelimedir ve anlamı iman eden adam ya da imanlı adam demektir. İslam’ın kelime anlamı ise, Allah’a, Tanrı’ya yönelmek demektir. Bu kelimeler ile İbrahim, Musa ve başka peygamberlerin imanı ve Allah’a olan bağlılıkları ifade edildiyse, neden saçma olsun? Muhammed’in konuştuğu dildi bu. Yoksa bunları başka dilde; ille de İbrani’ce, Aramice, Yunanca olarak mı söylemeliydi?! Onlar kendi dillerinde, İbrani’ce, Aramice “biz imanlı kişiler olarak öleceğiz” ya da “biz Allah’a bağlı kişiler olarak yaşayacağız” dediler ise bunu aynı kelimesi kelimesine o dilde nasıl söylesin? O sözleri Arapça, kendi dilinde söyledi. Hem o zaman Müslümanlık ve İslam kelimeleri şimdiki gibi yaygın bir din etiketi olmamıştı. Müslüman, iman etmeyi vurgulayan bir kelimeyse, bunu yeryüzünde ilk defa Muhammed başlatmadı ya. Ancak kendi zamanındaki o toplumda ilk oldu, bu doğru, fakat bu insanlığın var olmasından beri olan zamanı kast etmez. Kuranı okuyan da bunun böyle olduğunu anlayacaktır.
Hıristiyan kelimesinin nasıl türediğini biliyor musunuz? (Resullerin-Elçilerin işleri 11:26) Bu kelime her dilde aynı şekilde mi söylenir? Kelime aynı değildir, ama her dilde anlamı aynıdır. Bu mu sahtecilik?
Su Testi Askerlerin bir dereden nasıl su içtiklerinin testi, Saul zamanında Davud'un Golyat'ı yenmesinde değil, fakat bu olaydan birçok yıl önce Gideon zamanında gerçekleşmiştir. Sure 2:249-250'yi Hâkimler 7:1-8 ile karşılaştırınız.
Cevap:
Geçmiş tarihi bilen Saul, kafasına göre askerlerini neden aynı denemeden geçirmiş olmasın? Bunlar Kuranda konu ediliyorsa, sizlerin sürçmesi için neden mi oluyor? Nedene bakın! Hem aslında konu çok farklıdır. Hakimler kitabında, Gideon zamanında su içen bu askerlerin farkı, dizleri üzerine çöküp suyu ellerine alıp da içmeleriydi. Kaç kere içerse içsin. Bunu da Allah Gideoan’a söylüyor ve ayırım yapmasını istiyor. Fakat Kuranda geçen olay farklı bir zamanı anlatıyor. Saul (Talut) askerlerine: “Bu ırmaktan içmeyen ancak bir avuç alan benim tarafımdandır” diyor. Saul’un bu davranış şekli Mukaddes kitaba da çok uyuyor. Çünkü Saul eskiden yaşanmış bu olayı biliyordu ve anlaşılan kafasına göre mucize veya alamet aramak için böyle bir yola başvurmuş olabilir. Saul’un böyle kafasına göre askerlerini saçma sözler ve yeminler ile zor durumlar altına soktuğu da bu ilk defa değildir. Bir keresinde de düşmanlarına karşı zafer elde edene kadar, askerlerine yemek yemeyi yasaklayıp oruç ilan eden, gene bu Saul idi. (1.Samuel 14:24 ve28-33)
Normal Tarih YanlışlarıKuran'da açık tarihsel yanlışlıklar vardır.
Ecyclopedia Britannica şöyle diyor: Muhammed'in İskender’le ilgili açıklamasında, “Zülkarneyn” (Sure 18:82) olarak tanıtılan İskender'in tanımlaması İskender’in Aşkı öyküsü adlı eserden alınmıştır. Bu eserin Süryanice bir çevirisi 7. yüzyıl (Arabistan’daki) Neşteri Hıristiyanlar arasında mevcuttu.11
Bu açık tarihi hatanın ışığında, bazı modern Müslümanlar Kuran'ın İskender'den bahsetmediğini savunmaktalar. Fakat bu konu ile ilgili, tarihsel tutucu Müslümanların yorumlarına dayanarak, Yusuf Ali'nin bile şu sonuca varmaktadır: Zülkarneyn'in, Büyük İskender, tarihte adı geçen İskender olduğuna hiçbir şüphem yok. Kuran'da geçen bu İskender bir masal kahramanı değil tarihte adı geçen Büyük İskenderdir.”12
Concise Dictionary of Islam da bu konuda adı geçen kişinin Büyük İskender olduğunu kanıtlar.13
Kritik: 1. Örnek olarak, Sure 105'te Muhammed, Abrah'ın fil ordusunun, kuşlar tarafından üzerlerine kızgın taşlar atılarak yenildiğini ileri sürmektedir. Tarihsel kayda göre, Abrah'ın ordusunda frengi başladıktan sonra ordularının Mekke'ye saldırısını durdurup geri çekilmiştir.10
Cevap: 1. O surede kast edilenlerin kim olduğu konusunda açık bir delil yok. Bu en azından benim için böyle. Fakat Kuranda yazan o ayetler ile böyle bir gerçek vurgulanıyor ise, Mukaddes Kitaptaki anlayamadığım, ya da tarih bilgisiyle ispat edilemeyen öbür gerçekler gibi ona da inanırım. Tarihsel gerçeklere başvurmaya kalkarsak, Musa’nın denizleri yardığı, İsrail’in kölelikten kurtulduğu, Allah’ın mucizeleri, Mısır’ın hangi tarihinde yazıyor, ya da yazar? Daniel kitabında geçen Babil kralı Nebukadnessar’ın hastalığı, Babil’in hangi tarihinde yazar? Şöyle söyleyelim, hangi ülke tarihini yazarken bunu tarafsızca yapmıştır? Türkiye ile Yunanistan’ın tarih yazıları aynı mıdır? Bu durum bütün dünya ülkeleri için geçerli. Ne yaparlarsa hepsi kendine göre bir açıdan yapar ve de öyle yazarlar. Allah’ın sözü gibi hiçbiri tarafsız ve gerçek değildir.
O zamanki dünya hâkimi Babil Kralının hasta olduğu, öküzler gibi ot yediği, saçları kartal tüyleri gibi uzadığını hangi Babil tarihçisi yazar, hatta duyar? Onlar için bu durum korkunç utanılacak bir şeydir, bu yüzden de gizlerler. Bütün dinler, devletler, ordular ve daha buna benzer kuruluşların hepsi organizasyon şeklinde birleşmişlerdir. Organizasyonda ise gizliliğe korkunç derecede önem verilir. Gizliliğin başarılamadığı olaylarda ise yalana başvurulur.
Bu dünyevi tarihsel açıklamalar Kuran ve Mukaddes Kitapla uyum içinde değil diye, hangisini atalım? İnsanların yazdıkları tarih bilgisini mi, Allah’ın yazdırttığı Kutsal Kitaplardaki tarihi mi? Güvenilmez olan insan mıdır, Allah mı? Allah’ın sözünün hepsinden çok daha güvenilir olduğunu gösteren binlerce ispatlar görülmüştür ve yaşanmıştır. İnsan için ise bu söylenebilir mi? Yoksa da sizin probleminiz Allah’ın göklerden kuşlar vasıtasıyla kızgın taşlar attırması mı? Mukaddes Kitabı okuyun ve Yeşu’nun sürdürdüğü savaşlardaki Allah’ın mucizeleriyle karşılaştırın. (Yeşu kitabı)
Kritik: 2. Kâbe, Âdem tarafından inşa edilip İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir iddiası doğru değildir. Kâbe, gökten düşen kara bir taşa tapınmak için putperestler tarafından inşa edilmiş. İbrahim hiçbir zaman Mekke'de yaşamamıştır.
Cevap: 2. Bizim Âdem’in 930 yıllık hayatı hakkındaki bilgimiz çok az. (Tekvin 5:5) Mukaddes Kitap onun nerelerde yaşayıp, bütün 930 yıllık hayatını konu etmiyor. Kuranda yazan şeyleri yapıp yapmadığını siz nereden gördünüz? O zamanlar kamera ile Âdem’i filme aldıysanız ne olur bize de gösterin! Muhakkak enteresandır. Ortaya bir iddia atılıyor, ama ne aslı var ne de astarı. Hem bu konuda hiç ayette verilmemiş.
İbrahim hakkındaki konu da yine aynı. İbrahim İsmail’i gönderdikten sonra en az 70 sene daha yaşıyor. (Tekvin 17:1 ve 17:17 ve 17: 24-26 ve 18:10 ve 21:5-8 ve25:7) İbrahim oğlunu ziyaret etmediğini yine siz nereden biliyorsunuz? Eğer Mukaddes Kitapsa savunduğunuz, orada böyle bir ayet hiç yok. Peki, siz bu gibi bilgilerin kaynağını nelere dayandırarak iddia ediyorsunuz? İbrahim böyle bir kişiliğe sahip biri miydi de bunu yapmasın? Ey kafasız, taş yürekli adamlar! Bütün bunları sizler eğri yüreklerinizle o insanları kendinize benzettiğinizden dolayı öyle inanıyorsunuz.
Mukaddes Kitapta geçen, İbrahim’in ölümünde İsmail’in onu gömmek için geldiğine göre, aralarında bu 70 yıllık ayrılık onların ilişkisini ne bozmuş ne de yok etmiştir. Böyle bir ret edilmeyi ne Allah istedi ne de İbrahim yaptı. (Tekvin-Yaratılış 21:8-20) Sizler ancak Allah’ın sözlerini kendinizle kıyaslayarak okuduğunuzdan, başka bir şey olabileceğini düşünemiyorsunuz bile. Çünkü sizlerin kendi dini organizasyonları bir kişi için, “onu gönderin, artık bizle payı olmayacaktır” dedi mi, sizler o insana selam dahi vermezsiniz. Ölmek üzere su istese ve aranızdaki en iyiniz de o suyu içirirken, “acaba şimdi ben günah mı işliyorum” diye içinden geçirir. Onu yapanı bile aranızda mimlersiniz. Ne korkunç engerekler neslisiniz bir bilseniz. Sizler bilirsiniz de içinizde olan o akılsızlar ve dışardan size bakanlar da bir bilseler ne iyi olur.
Kritik: 3. Sure 20:87, 95'te Yahudilerin altın buzağıyı “Samiriyelilerin” önerisiyle çölde yaptıklarını söylemektedir. Bu öyle bir yanlıştı ki, altın buzağının yapıldığı zamanlarda tarih sayfasında Samiriyeliler diye bir halk bile yoktu. Samiriyeliler, İsrailliler önce Asurlular sonra da Babillilerce sürgüne götürülene kadar yoklardı. Yusaf Ali, ünlü İngilizce Kuran tercümesinde bu kelime hatasını çevirmekten kaçınmıştır fakat Kuran'daki Arapça açıktır.
Cevap: 3. Samiri diye Kuranda geçen bu şahıs, İsraillileri Musa’ya dolayısıyla da Allah’a karşı ayaklandırmaya uğraşan biri. Mukaddes Kitapta bu adamların en meşhurlarının ismi Korah, Datan ve Abiram olarak geçiyor. (Sayılar 16:1-5 ve 20-35 ve Tesniye-Yasanın Tekrarı 11:6-7) Fakat Altın buzağıyı yaptıran, bu işe önderlik eden kişi hakkında Mukaddes Kitapta belli birinin ismi yok. (Çıkış 32:1-29; Tesniye-Yasanın Tekrarı 9:15-21) Bu insanlar İsrail halkı için imansız ve Allah’tan uzak davranışları ile kötü örnekler olmuşlardı. Çok yıllar sonra İsrail (Yahuda krallığı değil) Asur kralı tarafından başka memleketlere sürgün edilince, onların topraklarına da karışık başka ülkelerden sürmüş olduğu halkları gönderiyor. Bu sürgünlüğü, ya da değiş tokuşu o zamanki kralların yapış nedeni, yerli halkın tanıdığı bir bölgede güçlenmesi ve baş kaldırması daha kolay olmasından dolayı, kralın başına dert olmamaları için yapılıyor. Bu yüzden onların tehlikeli olabilecek büyük bir kısmını yabancı ülkelere, topraklara sürüyor. Hor görülen güçsüz halkı da bırakıyorlar ki toprağı işlesinler. (Yeremya 40:7)
Bu Samiriye adı Mukaddes Kitapta 1.Krallar 16:24 de geçiyor. İsrail kralı Omri’nin, dağın sahibi olan Şemer adında birinden satın alıp, bina ettiği şehri Şemer’in adına göre Samiriye koyuyor.
İsraillilerin Samiriye’de yaşayan o halkları sevmeyiş nedeni de onları kendi topraklarında yaşayan putperestler ve Yakup’un soyundan gelmeyen, Allah’ın vaatlerine uzak olarak görmeleridir. Bu durum çok yıllar, İsa Mesih’in gelişine kadar sürdüğünü okuyoruz. Yaklaşık 700 yıllık bir nefreti ise İsa saçma ve anlamsız bulduğu için birçok güzel örnekler ile Samiriyelilerin İsrailli olanlardan daha iyi bile olabileceğini vurgulayan meseller söylüyor. (Yuhanna 4:6-9; Luka 9:52-56 ; Luka 10.25-37; Resullerin-Elçilerin işleri 8:25) Aslında İsraillilerin bütün başka milletlerden olan insanlarla ilişkileri, birbirleriyle olduğu gibi değildir.
Kuranda sure 20.87-95 Samiri adında birinden bahsediyor. Bu adam Musa dağdayken birçok İsrailli gibi buzağı yapıp tapınma amacıyla önderlik edenlerden biri. Bu suredeki ayetlere karşı Mukaddes Kitapta ters olan bir bilgi hiç yok. Eğer böyle isimde biri varsa ve bu şeyleri yapmışsa, Mukaddes Kitap da bu ismi ele almadan geçtiyse, Kuran neden yanlış olsun? Hem o ayette Samireyeliler diye bir halktan söz edilmiyor, sadece Samiri diye tek bir şahsın ismi geçiyor. Bence işi karıştıranlar sizlersiniz. Fakat bu islamacevap.net ve Hıristiyan âlemi için Kurandaki bu artı bilgiler hep saçmalıktır. Onlar Kuran için, “orada ne hakla bizim kitabımızdan fazla bir bilgi geçebilir” mantığı güderler!!!
Kritik: 4. Kuran'daki en büyük hatalardan birisi de Zülkarneyn diye adlandırılan Büyük İskender’le ilgilidir. Kuran, Büyük İskender'in Allah'a ibadet eden bir Müslüman olduğunu ve ihtiyarlayıncaya kadar yaşadığını iddia etmektedir (Sure 18:89-98).İskender ile ilgili tarihsel kanıtlar gösteriyor ki İskender Müslüman değildi ve ihtiyarlayana kadar yaşamadı.
Cevap: 4. Kuran’da bahsi geçen bu Zülkarneyn’in kim olduğunu ben bilmiyorum. Merak edipte araştırmadım. Tarihi bir bilgi. Bahsedilen Yecüc ve Mecüc kavimleri Mukaddes Kitabın bazı yerlerinde de geçiyor. Yecüc hakkında eski ahit (Tevrat) Gog der, ama aynı kavim kastedilir. (Hezekiel 38:1-3 ve 17; Vahiy 20:8) Fakat biz bu isimler altında yazılmış peygamberlikleri okuduğumuz zaman, aynı isim altında değişik zaman dilimlerinde gerçekleşecek olaylardan da bahsedildiğini görüyoruz. Mesela son günlerde bu Gog’dan bahsediliyor ki, harfi anlamda bu isimle böyle bir kavmin olmayacağı kesin. Fakat genelde Mukaddes Kitap ve Kuran’da Yecüc ve Mecüc; ya da Gog ve Magog milletleri Allah’a karşı gelecek olan ulusları sembolize eder. Onların bir vakitler yaşayıp aynı şeyleri yapmış olmaları nedeniyle, geride bıraktıkları ancak onların çirkin özellikleri oluyor ki, Mukaddes Kitapta böyle benzetmeler çok var. Mesela Sur şehrinin Şeytana benzetilmesi gibi. (Hezekiel 28:11-19)
Kuranda bahsedilen bu milletler acaba harfi anlamda olanlar mıydı, yoksa o örnekteki benzer milletlerden birileri miydi? Ben dediğim gibi bilmiyorum. Fakat yine o Zülkarneyn kim ise, Büyük İskender de olsa, Babil gibi, Mısır gibi, Asurlular gibi bir yerde Allah’ın iradesine hizmet etmiş oldular. Yeremya peygamber birçok böyle milletler hakkında peygamberlikte bulunmuştur. Onların yok olacaklarını ve onların kötü işlerini Allah kaleme aldırtmıştır. Yeremya 46’ıncı bölümden 51’inci bölümlere kadar bu milletlerden bahseder. Hezekiel’de de böyle peygamberlikler var. Çok yerde yazdığı için ayet vermiyorum. Hezekiel 28,36,37,38 bölümleri birer örnek olabilir. Zaman zaman milletlerin cezalarını Allah birbirlerinin elinden verdirmiştir. Onların yok olmasına müsaade etmiştir. İmkânsız gibi gözüken o imparatorlukların ve İsrail’in yıkılması bu yüzdendir. Lafı uzatmayayım, çünkü benim cevabın içine başka konular da girmiş oluyor.
Burada o ayet Büyük İskender’i kast ediyor ise de kim biliyor İskender’in o kadar şeyler yaşadıktan sonra neye inanıp neye inanmadığını? Ancak spekülasyon şeklinde bilgiler var. Hem Kuran onun hangi zamanından bahsediyor? Mesela Mukaddes Kitapta geçen Süleyman’ın hakkında, yaşlılığına doğru yapmış olduğu işleri iyi ve doğru değildi diye geçerken, Kuran bu konulara girmeden, Süleyman’ın sadece iyi işlerinden bahseder. (1.Krallar 11:1-13) Bu yalan değildir, yanlış da değildir. Fakat Mukaddes Kitaba göre belki eksik, son noktasına kadar ayrıntısına girilmemiş bir bilgidir. Hem Allah Kuran’ı Muhammed’e vahiy edilmesini istediğinde, muhakkak aynen bir Mukaddes Kitabı kopyalamayı da düşünmedi. Bu saçma iddia Müslümanlardan geliyor. Sizlerin de sayesinde, onlar hem Mukaddes Kitaba hem de cahili oldukları Kuran’a farkında olmadan nefret duyuyorlar. Şeytanın işlerinde çok gayretli olan sizler, Hıristiyan etiketiyle sözüm ona Allah’a hizmet eden bir kılığa bürünmenizle, insanlar ancak hakiki Allah’tan uzaklaştılar! Bu sizler ve Şeytan için büyük başarı olmalı. Ayrıca sure 18:82’de Musa’dan bahseder, ancak 83’ten itibaren Zülkarneyn’den bahsediyor.
Bilimsel Problemler Kuran'da bilimsel hatalar vardır. Örneğin; Kuran, Büyük İskender'in güneşin batışını izlediğini ve güneşin çamurlu sulara battığını bulduğunu iddia etmektedir (Sure 18:85-86).
Cevap:
Dünyanın sonunu araştırma merakı herhalde sadece o şahısta yoktu. O insanların bilgilerine göre güneşin hareketini dahi anlamaları bizim şimdiki bilgimizle asla kıyaslanamaz. Eğer güneşin batışında, bulunduğu ya da gittiği o yerler büyük bir petrol kaynaklarının olduğu, ya da harfi çamurlu bataklıkların olduğu bir yer de olabilir. (Tekvin-Yaratılış 14:10) Böyle zift kuyularının varlığı İbrahim’in zamanından da önce olduğu yazıyor. (Tekvin-Yaratılış 6:14; 11:3) Güneşin bazen denizin içine girerek battığı, dağların arkasına saklandığı, sulardan çıktığı gibi düşünceler ve ifadeler insanlarda az değildir ve böyle ifadeler hâlâ kullanılır. Size göre Kuranda, ‘a’ harfi geçse saçma, ‘b’ harfi geçse yalan! Alfabede olan bu harfler Kuran’a nasıl girdi, olamaz, imkânsız diye gözüküyor!
Kendi İçindeki Çelişkiler
Kuran kendi kendisiyle birçok yönden çelişmektedir. Kuran Sure 39:23,28'de içinde hiçbir çelişki olmadığını iddia ettiğinden, sadece bir çelişkinin bulunması Kuran'ın Tanrı'nın Sözü olmadığını kanıtlamaya yetecektir.
Kritik: 1. Kuran, Tanrı'nın gözünde bir günün bin yıl mı yoksa elli bin yıl mı olduğu konusunda kendi içinde çelişir. (Sure 32:5 ile Sure 70:4'ü karşılaştırınız).
Cevap: 1. “Bizim gözümüzde bin yıl olan zaman Allah’ın gözünde bir gün gibidir” diyen ayetler hem Kuran’da hem de Mukaddes Kitapta vardır. (Sure,22:47; 32:5, Zebur diye bilinen Mukaddes Kitapta Mezmurlar 90:4; İncil’de 2.Petrus 3:8) O ayetler bir benzetmedir. Allah’ın bizim anlayışımızdan çok farklı bir zaman kavramına sahip olduğu kesin. Allah’ın zaman anlayışı, güneşe, ya da aya göre ayarlandığını kimse söyleyemez! Bu benzetmeler ile sonsuzluk içinde var olan Allah tarif ediliyor. Bizlere 200-300 yıl uzun bir zaman gözükürken, Allah için 6 bin yıllık zaman aslında bizim altı günümüz gibidir. Bunlarla sabırlı olmayı öğrenmekte, Allah’ın bize göre imkânsız ve saçma olan şeylere müsaade etmesinde, O’na güvenmemiz ve itaat etmemiz açısından güven dolu bir bilgi ve anlayış demektir.
Gelelim birbirlerini tutmayan o ayetlere. Ben aynen yazacağım siz de karar verin.
…Tanrının katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Sure 22:47
…Sonra her iş size bin yıl, O’na bir gündür. Sure 32:5
Ona Meleklerle Ruh bir günde yükselirler ki, elli bin yıllık yoldur. Sure 70:4
İlk iki ayet de anlaşılmayacak bir şey yok sanırım. Allah’ın gözünde olan zaman anlayışı ile insan gözündeki zaman anlayışının farkı anlatılmak isteniyor. Fakat birbirini tutmayan diye nitelenen o sonuncu ayette böyle bir şey yapılmıyor ki. Orada bir mesafe uzaklığını 50 bin yıl olarak yazmış. Bu zamanımızda uzay için kullanılan bir ölçüdür. “Bilmem kaç ışık yılı uzaklıkta” falan diye. Yoksa kilometre diye mi yazılmalıydı? O zaman da kilometre yoktu olacak! Ben islamacevap.net den başka ne bu konuda ne de Kuranda, bir benzerlik bir tutarsızlık görmüyorum.! Tutarsız ve saçma olan kendi anlayışları.
Kritik: 2. Sure 2:58 ve 7:161'de aynı alıntı çelişkili sözlerle verilmektedir. Bu problem buna benzer birçok probleme örnektir. Çelişkili sözlerin varlığı oldukça ciddidir, çünkü Müslümanlar Kuran'ın alıntılarında bile mükemmel olduğunu ileri sürmektedirler. Mesih İnanlıları, Kutsal Kitap için böyle iddialarda bulunmamaktadırlar fakat Kutsal Kitap'ta bulunan söz söyleme şekli, söylenen, şeylerin özeti şeklindedir. Bu nedenle İsa'nın konuşmalarını kaydeden İncil bölümlerinin, aynı vaazı birbirinden farklı sözlerle özetlemeleri oldukça doğal bir olaydır. Çünkü Tanrı tarafından esinlenen bu “özetler” de zaten birbirinden farklı bakış açıları veren bölümlerde yer almaktadırlar.
Cevap: 2. Bu verdikleri ayetleri, onların ellerindeki Kuran ile bizim elimizdeki Kuran birer ayet atlıyor mu diye düşünerek yerinden okudum, yine de bir çelişki bulamadım. Ben yine en iyisi mi olduğu gibi yazayım da bunların kafasındaki çelişkileri sizler çözün.
Hani size, “Şu şehre girin, dilediğiniz yerde istediğiniz şeyleri bol bol yiyin ve şehrin kapısından secde ile girin, tövbe edin ki günahlarınızı bağışlayalım. İyilik edenlerin mükâfatlarını arttıracağız,” demiştik. Sure 2:58
Ve hani onlara denmişti ki! “Bu şehre yerleşin, dilediğinizi yiyin; ‘günahlarımızı bağışla!’ deyin, kapıdan eğilerek girin ki, günahlarınızı bağışlayalım. İyilik işleyenlerinde mükâfatını arttırırız.” Sure 7:161
Nerede çelişki var anlamak imkânsız. Birinde şu şehre girin diyor, öbüründe bu şehre yerleşin. Bu mu çelişki dedikleri! Onlar dediğim gibi bu yüzden Kurana inanmıyorlar ise, bu ikiyüzlü engerekler ellerindeki Mukaddes Kitaba nasıl inanabildiklerini söylüyorlar? Mukaddes Kitapta birbirini tutmuyor gibi gözüken yüzlerce ifadeler ve anlatım tarzı vardır. Bunlar inanmak istemeyenler için çok kolay bir sürçme nedenidir. Aslında neyin yanlış neyin doğru olduğu bu insanların hiçbiri için önemli değildir. Din demek insan kanı emek demekse, bunlar da açıkça, “orayı bırakın buraya gelin de bundan sonra sizin kanınızı biz emelim” demek istiyorlar, bütün gayretleri işte sadece bu yüzden.
Kritik: 3. Muhammed izleyicilerine, namaz sırasında ilk olarak Kudüs'e yönelmelerini söylemiştir. Daha sonra, Allah her yerde olduğundan her yere dönebileceklerini söylemiştir. Bundan sonra ise yine fikrini değiştirip, Mekke'ye dönüp namaz kılmalarını söylemiştir (Sure 2:115'i Sure 2:144 ile karşılaştırınız.).Birçok bilim adamı Muhammed'in bu fikir değiştirmelerinde Yahudileri ya da putperestleri memnun etmeye çalışmasının rolü bulunduğuna inanıyorlar.14
Cevap: 3. Sure 2:115 de Allah’ın her yerde olduğunu vurguluyor ki, bu doğru değil midir? Sure 2:144 de ise ibadet ederken, Muhammed’in yönünü doğuya doğru, Süleyman’ın yaptırdığı Mabede doğru çevirdiğini, fakat bu ayet ile o kuralı kaldırıp, yönünü şimdiki Kâbe’nin olduğu yere (Mescidi Harama) çevirmesi gerektiğini söyler.
Birinci ayet Allah’ın her yerde olmasını söylemek ile, ibadet ederken düzen bakımından belli bir yöne dönmek arasında ne benzerlik ya da çelişki vardır? Mukaddes Kitapta sanki Süleyman duasında: “Bu eve, bu yere doğru dua ederlerse onları dinle” demekle, Allah’ın sadece orada mı olduğunu sanıyor ya da vurguluyordu? Süleyman Allah’ın her yerde olduğunu bilmiyor muydu? O yöne doğru dönmek ile Allah’ın o evi, o yeri mabet olarak tanındığını belirtiyor o kadar. Bu da ancak sadık kalırlar ise duaları işitilecekti, yoksa otomatik bir dokunulmazlık falan değildi. Bütün bunlar Süleyman’ın duasında ve Allah’ın ona verdiği cevapta aynen yazıyor. İsa Mesih’ten sonra Yahudilik ve İsrail Allah’ın ahdinden, anlaşmasından düştüğü için, artık o yere dönme diye Allah Muhammed’e bir emir verdiyse, çok doğru ve de mantıklıdır. Bunlarla Allah onları açıkça üzerinden attığını vurguluyor. (1.Krallar 8’inci bölümün tümü. Konumuzla ilgili olan o bölümün en önemli ayetleri 1.Krallar 8:27, 35, 41-42, 44-45, 46-48 de yazıyor. Bir de Daniel 6:10; Yuhanna 4:19:26’ya bakın)
Bunun yanında da Müslümanların sadece o yere dönmeye verdikleri gayret ve önem yerine, Allah’ın emrettiği yalan söylememeğe, temiz olmaya, alçak gönüllülüğe, bilgiye, sevgi ve merhamete değer verselerdi çok daha değerli ve de anlamlı olurdu.
Kritik: 4. İlk önceleri Muhammed'in, eğer bir saldırı olursa izleyicilerinin kendilerini savunabileceğini söylemesi buyruldu (Sure 22:39). Daha sonra, kendi adına savaşa gitmelerini emretmişti (Sure 2:216-218). Bu, kervanları soyarak zenginlik amacıyla yapılıyordu. Fakat Muhammed'in ordusu büyüdükçe yağmalama istekleri de artıyordu (Sure 5:33). Böylece, daha çok zenginlik elde etmek için diğer dinlere eziyet etmek üzere savaşmayı emretmiştir (Sure 9:5,29. Burada Allah'ın isteğinin, Muhammed'in öldürme ve yağmalama konularındaki başarılarına göre değiştiğine benzemektedir. 15
Cevap: 4. Onlar ilk önce Mukaddes Kitaptaki Sayılar kitabının 31. babını ve Yeşu kitabını okusunlar. (Yeşu 6.24; 7:1 ve 23-26) Mukaddes Kitapta geçen savaşlar hak oluyor da Kuranda geçen Muhammed’in yaptığı savaşlar yağmalama mı oluyor?! Bu saçmalığa cevap vermeme hiç gerek yok sanırım. “Bu islamacevap.net’in öbür yazdıkları da saçma değil miydi?” diyeceksiniz. Baştan aşağı saçmalıktı da ben bunları onların samimiyetine inandığım veya yazılarımla direk onlara cevap vermek amacını zaten gütmüyorum. Amacım, saçma gibi gözüken böyle sorular ile karşılaşanlara, Kurana karşı cahillikten ötürü soğuk kalmamalarını sağlamak, Kuranı ve Mukaddes Kitabı araştırmaya teşvik etmek istiyorum. Kitabımın başlarında, ilkokul beşinci sınıfta din dersi hocamıza sorduğumuz basit bir soru yüzünden, neredeyse dayak yiyecektik. Bizlere böyle bir din bilgisi verildi. Hıristiyan’ız diye geçinen ve böyle saçmalıklar ile Kuran’a olan inancı yağmalamaya kalkan insanların da ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. İnananı öyle olursa, inanmayanı nasıl olur siz düşünün. Düşünmeye gerek yok, etrafınıza bakın yeter.
Onların iddia ederek verdiği ayetlerin bir iki ayet önce ve sonralarına bakarak, sizler de okuyup, Mukaddes Kitapla kıyaslayarak, kendiniz karar verin. Onlar ne iddia ediyorlar, yerinde ise ne yazıyor! Ardı ardına verdikleri ayetlerle gözleriniz yılmasın. Onlar zaten sizleri araştırmaya teşvik etmek değil, o ayetlerle ancak, tembel, her duyduğuna inanan, ya da şüphe eden insanları etkilemek amacındalar.
Kritik: 5. İlk inanan kimdi? İbrahim mi yoksa Musa mı (Sure 6:14'ü 7:143 ile karşılaştırınız)? İki tane “ilk” olamaz.
Cevap: 5. İbrahim’in zamanında ilk inanan İbrahim ise; Musa’nın zamanındaki ilk de Musa’dır. Size göre bu işin sıra patenti mi olmalı! Yani Musa kendi zamanında, “Ben dünya kurulduğundan beri iman edenlerin 1 milyon 789 bin 657’incisiyim” mi demeliydi?!!! Sizlerin ne şahane bir anlayışı ve de mantığı var! Bu insanlar, geçen konuda Müslüman olanların ilki konusu hakkında yazdığım gibi, kendi yaşadıkları o zamanda, Allahın iradesine yerine getirmekte o toplumun ilk iman edenleriydi. Bu ifadelerin nesi yanlış?
Kritik: 6. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın farklı mezhep ve gruplara bölünmeleri, Kuran'da bunların Tanrı'dan olmadığını kanıt olarak öne sürülüyor (Sureler 30:30-32; 42:13,14). İslam'ın kendisi kendi içlerinde çatışan gruplara bölünmüştür ve bu nedenle Kuran'ın bu konuda kullandığı mantıkla İslam da gerçek olamaz.
Cevap: 6. İlk defa doğru bir şey yazmışlar. Bu konuda Kuranda geçen Allah’ın sözleri çok yerinde ve doğru değil mi? Bu konuda onlara aynen katılıyorum. Evet, İslam âlemi, Hıristiyan âlemi, Musevilik ve bütün dünya dinleri Allah’tan uzak ve sapıtmışlar demek için, peygamber, kâhin falan olmak gerekmiyor. İnsanlar, dinleri, bankalar, partiler, şirketler gibi organize etmişler. Amaç sırta binip kan emmek.
Böyle bölünmeleri sanki Mukaddes Kitap onaylıyor mu? Yalnız unutmayalım, bu mantığa göre Hıristiyanlık da islamacevap.net de gerçek olamaz. İlk defa çok doğru bir kritikte bulunmuşlar, bravo.
Kullanışlı VahiylerKuran, Muhammed'in kişisel kazancı ve kişisel zevki için kullanılan ayetleri içermektedir.
Kritik: 1. Muhammed evlatlık almış olduğu oğlunun karısını istediğinde, birdenbire Allah'tan onun başka bir adamın karısını almasının mümkün olduğunu söyleyen vahyi almıştır (Sure 33:36-38).
Cevap: 1. “Muhammed de her insan gibi zayıflıkları ve zaafları olan biriydi. Müslümanlar, Hıristiyanların etkisinde kalarak, Âdem gibi kusursuz yaratılmış İsa’ya rakip olsun diye, Muhammed’i de aynı özelliklere sahipmiş gibi gösterirler. İsa hariç tüm peygamberler kusurlu ve günahkârdı. İsa’nın Âdem gibi günahsız biri olması gerekiyordu ki, Âdem’in yerine, onun günahına karşılık kendini kurbanı olarak sunabilsin. Bu fidye İsa’nın kâmil bedeniydi. (Sure 3:55-59; Romalılar 5:12-19) Böyle bir fidye, Allah’ın biz insanlığa olan lütfu uğrunda adaletinden ötürü mecburiydi.
Muhammed’in güzel, ya da ona göre güzel bir kadına sempati duyması veya onu arzu etmesi, her erkeğin başına gelebilecek bir zayıflıktır. Muhammed’de bu zaafı evlatlık olarak yetiştirdiği birinin karısına duymuş. Kuranda geçen açıklamalara göre de bunu hiçbir zaman açığa vurmamış, (çok insan gibi diyelim) fakat üvey oğlu bu durumu fark etmiş ve o kadından ayrılmış.
Mukaddes Kitapta Tanrı, öz oğlunun karısını, o oğlu ölse bile almanın yanlış olduğunu vurgular. (Levililer 20:10-21) Fakat evlatlık olarak yanına aldığı, büyüttüğü, aslında kendisine kan bağıyla yabancı olan birinin boşadığı kadınla evlenmenin yasak bir yanı yok. Ayrıca bu Mukaddes Kitabın da hiçbir yerinde geçmez.
Muhammed’in o kadına karşı zayıf duygularına yenilmesi bir yana, bunu evlatlık olarak yetiştirdiği oğlunun bile farkına varacak bir şekilde olmasına, ben de doğrudur diyemiyorum. Aslında bu gibi ayetler Kuran’ın çok daha inandırıcı ve güvenilir olduğunu ispatlayan hakikatlerdir. Hangi sahtekâr biri, ya da devlet adamı, hatta sıradan bir insan bile kendinin böyle zayıflıklarını yazdırır ve açık açık insanlara ilan eder? Bu açıklık ve doğruluk ancak Mukaddes Kitapta ve Kuran’da var. Düzenbaz dedikleri Muhammed, bu kadar samimi ve alçak gönüllü biriyse, bunu hangi Hıristiyan âleminin papası, ya da Yehova Şahitlerinin yönetim kurulu veya İslam âleminin ileri gelenlerinin gösterdiği bir özelliktir? Onların arkasından ilah diye gidiyorsunuz ama o peşinden gittikleriniz, kendi sözlerinizle “sahtekâr” dediğiniz Muhammed’in özelliklerine, doğruluğuna ve samimiyetine hiçbir zaman sahip değiller. Düşünün diye yazıyorum.
Yine örnek olarak Davut peygamberi düşünecek olursak, buna benzer bir konuda Davut Muhammed’den çok daha fazla, hatta korkunç bir akılsızlık yapıyor. Evinin damında dolaşırken, yıkanan bir kadını görüyor ve onu yanına getirtip yatıyor, kadın da ondan hamile kalıyor. Davut o kadının çok mert olan kocasını da savaşta ölmesi için en ön yerlere gönderiyor ve adam ölüyor. Sonra da o kadını kendisine karı olarak alıyor. Hatta Davut’un kral olan oğlu Süleyman o kadından doğmuştur. Bütün bu yapılanları Allah cezasız bırakmıyor tabii. Davut bu yaptığı akılsızlığının bedelini ağar bir şekilde ödüyor. (2.Samuel 11 ve 12’inci bölümler; 2.Samuel 15 ten 19 bölümlerine kadar)
Bunun yanında Muhammed’in suç olarak yaptığı şey, sadece duygularını belli etmek, o kadar. Ne kimseyi öldürtüyor ki, buna imkânı vardı, ne de başka bir entrika yoluna başvuruyor. Tam tersine, hatta oğluna: “O kadından ayrılma, eşini kendine sakla” diyor. Belki ikiyüzlüce oluyor denecek ama Muhammed yine de iyi olan bir şeyi yapıyor ve söylüyor ya. Kendi nakâmil duygularını yenmek için büyük bir mücadele veriyorsa, bu neden negatif anlamda bir ikiyüzlülük olsun? Hem bu açıdan bakarsak hangimiz tek yüzlüyüz?! Hıristiyanların Muhammed hakkında çok kullandığı bir eleştiridir bu. Hâlbuki Kuran sadece Muhammed’in bu zayıflığından değil, başka günahlarından da bahseder. (Sure 18:110; 9:117; 47:19; 66:3-4; 40:55; 48:2) Sözde Müslümanların duyduğu zaman çıldırdığı ayetlerdir bunlar. Bana göre ise dediğim gibi, Kuranı daha da bir inanılır ve güvenilir yapıyor.
Yıllarca içinde bulunduğum Yehova Şahitlerinden ben böyle bir açıklık, dürüstlük ve samimiyet hiç ama hiç ne gördüm ne de duydum. Onların yayınlarında yönetim kurullarının günahlarını yazan bir tane cümle bile yoktur. Ancak mecbur olarak, o da sadece lafta “bizler de nakâmiliz, yani kusurluyuz” derler o kadar. Uygulamada ise kendini beğenmiş, kibirli, Allah’ın nefret ettiği gurur, merhametsizce acımasızlığa ve aşırı menfaat duygularına sahiptirler. Dinler arasında bunu böyle yapan da sırf Yehova Şahitleri değildir.
Bazıları bu ayetler yüzünden Kuran’dan kopuyormuş. Onlar önce bağlandıkları o yeni/eski dinlerini, önderlerini, o yerleri bir araştırsınlar. Eğer bu araştırmada tarafsız ve samimi olurlarsa, edindikleri bilgilerden, korkarım öğürtüyle kusacaklardır! Ya da herkes gibi gururlarına yediremeyip gizleyeceklerdir. O pisliklerden uzaklaşacaklarına, bir de islamacevap.net diye bu sayfalara hizmet verip, boşuna enerjilerini tüketeceklerdir.
Kritik: 2. Daha çok kadın istediğinde ya da karılarının tartışmalarını durdurmak istediğinde, bunun için acil vahiyler alıyordu (Sure 33:28-34).
Cevap: 2. Verdiği ayetler o kadar saçma ki. Tartışmaları durdurmak için acil vahiyler alıyorsa bile bunun ne zararı olabilir? Demek ki o vahiyler barış getiriyordu ve bu da sizlerin gözünde kötü, öyle mi? Ayrıca bu ayetlerden de açıkça anladığımız gibi, Muhammed hiçbir eşini zorla yanında tutmadı. O çok eşle kocalarını paylaşmayı işkence gibi gösteren kadınlar, nedense de o erkeği hiç bırakamazlar! Ancak menfaatleri bitene kadar! Şeytanın bu dünyasını arzu edip, ruhi değerleri küçümseyen eşlerine de Muhammed’in şu sözleri söylemesi vahiy ediliyor. Onların ispat olarak verdikleri ayetleri aynen yazacağım.
Ey peygamber! Eşlerine de ki: “Eğer siz bu dünya hayatını ve onun süsünü diliyorsanız, gelin, size bir mal vereyim ve sizi güzellikle bırakayım. Şayet siz Allah’ı ve O’nun Elçisini ve Ahiret yurdunu diliyorsanız, gerçekten Allah içinizden güzel hareket edenler için büyük mükâfat hazırladı.
Ey peygamber eşleri! İçinizden her kim açık bir utanmazlık ederse, onun azabı iki kat olur. Bu Allah’a göre kolaydır. İçinizden her kim Allah’a ve elçisine uyar ve iyi işler işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz ona şerefli bir rızk da hazırladık.
Ey peygamber kadınları, siz herhangi bir kadınlar gibi değilsiniz, eğer sakınırsanız, konuşmada yumuşak davranmayın; böylece kalbinde hastalık bulunanlar arzuya kapılmasın; sözü ölçülü söyleyin.
Evlerinizde oturun. Eski, cahiliyet yürüyüşü gibi süslenip salınıp gösteriş yapmayın. İbadete kalkın (Salata kıyam edin). Zekâtı verin. Allah’a ve elçisine uyun. Ey ev halkı! Allah sizden kirliliği gidermek, sizi tertemiz kılmak diler. Evlerinizde okunacak olan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın. Allah her şeyi görür ve her haberi bilir. Sure 33:28-34
Bu ayetteki ifadelerin nesi yanlış veya kötü? Ben de karıma zaman zaman aynı şeyleri söylüyorum. Muhammed ne deseydi sizce daha iyi olurdu? Dapdar bilmem nereniz gözükecek kadar pantolonlar giyin, ya da yırtmaçlı mini etek giyin ki, erkeklerin içi sizleri arzu etsin. Güneşlenirken de memelerinizi muhakkak açarak yatın mı demeliydi? Olabilir, kadınlar içlerinden kendilerini teşhir etmeye bayılırlar. Buna neden olan da erkelerdir. Bir kadın ne kadar açılırsa, zamanımızdaki erkekler de onlara bir o kadar daha sempatik davranmaya çalışıyorlar. Sırf cinsel zevkleri için. Hangi erkek karısının başka erkeklerle yatıp kalkmasını ister? Fakat neredeyse her erkek, kendi karısı hariç her kadını çırılçıplak dahi görse, adeta bu onu rahatsız etmez. Şimdiki zamanımızın en modern Avrupalı denilen o erkekleri dahi karısına, “göster ama yine de kimseyle yatma” der. Ayrıca Muhammed kadın ticareti falan yapan biri de değildi. Allah onu peygamber olarak görevlendirdi. O göreve de yakışır şekilde davranmalarını karılarına söylemesinde ne yanlışlık var? Hem de kimseyi zorlamadan: “İstemeyen kadın gidebilir” diyor suç oluyor. Ya öyle: “Hiçbir yere gidemezsin, beni aldatırsan seni öldürürüm” diyen mafya babaları gibi davransaydı ne olacaktı? Ben inanıyorum ki ne yaparsa yapsın sizlerin gözünde suç olacaktı. Bütün bu erdemli, özgürlükten yana olan sözleri de aslında Muhammed’in kendi değil, Allah’tan aldığı vahiyler doğrultusunda söylemiş olduğunu da unutmayalım.
Kritik: 3. İnsanlar Muhammed'i evinde rahatsız ettiklerinde, insanların onu ne zaman ziyaret etmeleri gerektiği ve ne zaman ziyaret etmemeleri gerektiğiyle ilgili kullanışlı, hızlı vahiyler almıştı (Sure 33:53-58; 29:62-63; 49:1-5).
Cevap: 3. Bu daha ilginç bir suçlama. Ne yani, Muhammed peygamber diye günün 24 saati insanların hizmetinde mi bulunmalıydı? Bu adamın da o sıcakta kendine ayırması gereken, rahatlaması için bir zamanı olmamalı mıydı? Sizlerin papasına, kardinallerinize, bişoflarınıza, papazlarınıza, zırt pırt ziyaret edilip sorular sorulana bilir mi? Randevu almadan ki, herkese zaten vermezler, kim onlarla konuşabilir? Yok, ama Muhammed’e rahatlaması, evinde, çadırında kendi haline çekilip dinlenmesi yasakmış! Taş kafalılar! Terbiye nedir onu da mı bilmiyorsunuz? O zaman Kuran’ı okuyun, belki öğrenirsiniz!
Destansı Materyaller Muhammed Kuran'ın kaynağı olarak birçok destansı ve hayali materyal kullanmıştır.16Fransa'nın en büyük Ortadoğu uzmanlarından biri olan Profesör Jomier'in belirttiği gibi: Müslümanlar bu hikâyelerin tarihi kökenlerini öğrenmeden, bunları Allah'ın sözüymüş gibi kabul ediyorlar. Aslında, Kuran'ın içinde diğer kaynaklardan alınmış olduğu bilinen destansı, şiirsel biçimler ve çeşitli dini temalar konu edilmiştir.17
Cevap:
Ne bir ispat verilmiş ne de bir ayet gösteriliyor!
Arap Kaynakları Kuran, hayali Arap hikâyelerini sanki gerçekmiş gibi anlatır.
Kritik: 1. Hayali cinlerle ilgili Arap destanları sayfalar doldurur.18
Cevap: 1. İspatsız iddialar, ne demek ve Kuran’dan nereyi kastetmek istediği belirsiz.
Kritik: 2. Kayadan atlayan dişi deve hikâyesi Muhammed'den çok daha önce bilinmekteydi. (Sure 7:73-77,85; 91:14; 54:29).
Cevap: 2. Bir şeyin önceden de bilinmesi ve bunun doğrusunu ağızdan ağza değil de Allah’ın vahiy yoluyla bildirmesi, bunun da kaleme alınmasını sağlamaktaki problem ney? Eğer bir şey biliniyor diye kaleme alınamıyorsa, o konuyu peygamberin de yazması yanlışsa, Musa’nın yazdığı kitaplardan çoğunu okumamak lazım. Mesela Âdem ve Havva’dan başlayarak, Nuh, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Eyüp ve daha birçok kişiler ve olaylar hakkında önceden de İsrailliler tarafından biliniyordu. O zaman Musa’ya «sahtekârdı» mı demek lazım? İncil’de resuller mektuplarını birçok önceden bilinen olaylara dikkati çekerek yazdılar. İspat için ayet vermeme gerek yok. İncil’i açın ve en alt taraflarda eski ahitten bir sürü, olduğu gibi alıntılar hariç, bir de o konular tekrarlanarak işlenmiştir. Size göre bunlar sahtekârlıkmış! Varsın olsun!
Kritik: 3. Balık tutarak Sebt gününe uymadıkları için bütün bir köy halkının maymuna çevrilmesi hikâyesi, Muhammed zamanında söylenegelen bir destandır (Sure 2:65; 7:163-166).
Cevap: 3. Demek ki bu olaylar artık destan olmuş. Nuh tufanı hakkında birçok milletin yazmış olduğu destanlar, masal kitapları vardır. Bu insanlar ne Müslüman ne de Hıristiyan’dır. Öyle olması ve o hakikatin onların masal kitaplarına girmesi, Nuh tufanını yalanlar mı? Bir şeyin önceden bilinmesi ile onun başka bir yerde tekrar bahsedilmesinin yanlışlığını ben bir türlü anlayamayacağım.
Kritik: 4. Sure 2:60 da bulunan 12 fışkıran kaynak hikâyesi İslam öncesi dönemindeki destanlardan gelmektedir.
Cevap: 4. Aynı nakarat.
Kritik: 5. “Rip Van Winkle” hikâyesi diye adlandırılan 7 adamın ve hayvanlarının 309 yıl boyunca bir mağarada uyuduktan sonra uyanmaları (Sure 18:9-26)! Bu destana, Arap eski inanışında olduğu gibi Yunan ve batılı masallarda da rastlayabilirsiniz.
Cevap: 5. Bu “yedi uyurlar” Avrupa’nın da bildiği bir hikâyedir. Hatta o ismi, yani yedi uyurlar ismini, fare ile sincap arasında benzer bir hayvana vermişlerdir. Hem de onlar bu bilgiyi Mukaddes Kitabın hiçbir yerinde geçmediği halde biliyorlar. Kuran bu gerçeği sayı belirtmeden anlatıyor. Demek ki gerçekmiş. İnsanlar ise masal diye dinliyorlar. O kaçan ve uzun yıllar (309 sene) uyuyan kişiler de büyük ihtimalle Hıristiyan’dılar. İnançları yüzünden kovalandıkları için kaçıp bir mağaraya sığınmışlar. Allah’ın adına övünülecek olayları Kuran yazıyor diye siz utanç mı duyuyorsunuz? Kendinizden, işlerinizden, yürek tutumunuzdan dolayı utanın, yerindedir. Sizlere göre Kuranda yazan her şey hayal.
Kritik: 6. Kesilmiş dört kuşun dirilip uçmaları hikâyesi de Muhammed zamanında iyi bilinen bir hikâyeydi (Sure 2:260).
Cevap: 6. Yine aynı nakarat.
Muhammed'in Sure 21:96; 29:31,46; 37:59; 54:1; ve 93:1'deki açıklamalarında, İmr-ül Kays'ın “Saba Moullagat” (Yedi Askı) gibi İslamiyet öncesi edebiyatını kullandığı oldukça açıktır.
Cevap:
Lütfen, o İslam öncesi edebiyat denilen, Muhammed’in kopya yaptığını iddia ettikleri ayetleri siz de yerinden, Kurandan açıp okuyun. Bazı isimlerin eskiden de geçmesi yüzünden Kuran kesinlikle o isimleri kullanamaz mı demek istiyor bunlar?! Yecüc ve Mecüc diye bir zamanlar yaşamış insanlar, uluslar var ise, bu isimleri kullanmak yasak mı olacak? Buna benzer saçmalıklarla dolu bir sürü iddialar.
Yahudi KaynaklarKuran'daki birçok hikâye, Yahudi tefsir kitapları olan Tamud'la Midraş'tan ve birçok rivayete dayanan yazılardan gelmektedir. Bu durum 1833 yılında Abraham Geiger tarafından ortaya koyulmuştur ve 1954 yılında New York Üniversitesinden Yahudi bir profesör olan Abraham Katsh tarafından belgelenmiştir.19
Yahudi Kaynaklara Cevap:
Yahudi profesör ortaya koymuş, Yahudi falan kişi de belgelemiş, eh tamam artık, Kuran Allah’tan olamaz diye en açık ve net ispatlar bunlar!!! Başka ispata gerek mi var?! Hem de bunu New York gibi bir yerde yapmış, vay canına! Kuran da zaten başka bir iddiada bulunmuyor ki. “O kendinden öncekileri doğrulayan ve Kuranı tasdik eden” diye geçer. Sure, 21:24; 35:31; 2:87; 5:48; 6:156. Bu Hıristiyanlar ile Yahudiler birbirlerine kedi köpek gibidirler de işin içine Kuran, Müslümanlar girince birden dost mu olmuşlar!
Kritik: 1. Sure 3:35-37'nin kaynağı The Protevangelion's James the Lesser adlı hayali hikâyelerin bulunduğu bir kitaptır.
Cevap: 1. Bu ayetler ile İsa’nın annesi Meryem’in nasıl doğduğu ve Yahya’nın babası Zekerya’dan bahseder. Kuran bu konuda İncil’de yazmayan başka detaylara girilerek yazılmıştır. Yahudi profesörler bu gerçeklere karşı mı gelmiş? Yahudiler İsa’ya da karşı geldiler. İsa Mesih ve İncil için da sahtekâr diyen yine onlar değil mi? Hem bu gerçekleri acaba kim kimden almış? Onlara göre hayali ise bu onların problemi. Bana göre çok mantıklı ve Mukaddes Kitap gerçekleriyle uyum içinde.
Kritik: 2. Sure 87:19'un kaynağı İbrahim'in Antlaşması adlı eserdir.
Cevap: 2. Orada sadece şu cümle geçiyor: “İbrahim’in ve Musa’nın sayfalarında da vardır” Sadece bu cümle için Kuran sahtekâr bir kitap oluyor! Böyle cümleler kim bilir kaç din kitaplarında, ya da romanlarda, orda burada yazılmıştır. Diyorum ya Kuran’da ne yazarsa bunlara göre suç. Ayetler verip sözüm ona çok anlamlı bir ispatta bulunuyorlar. Akılsız okuyucular için, resimli gazete takipçileri için, gördüğüne, duyduğuna şıp diye inananlar için hazırlanmış çok basit ve bayat bir yöntem.
Kritik: 3. Sure 27:17-44'ün kaynağı Ester Üzerinde İkinci Targum'dur.
Cevap: 3. Ne yapalım yani! Ne ilgisi var, ya da bu nasıl bir ispat?
Kritik: 4. Yiyeceğinde, içeceğinde ya da eşeğinde hiçbir kötü etki olmadan Allah'ın “yüz yıl ölü bıraktığı, sonra dirilttiği” bir adamın ilginç hikâyesi Yahudi halk masalıdır (Sure 2:259).
Cevap: 4. Bana göre gerçek, bazılarına göre masalsa bu Kuranı inanılmaz yapmaz, iman edebilme meselesi. İnanmak için o tarihlerde gözümüzün önünde gerçekleşen bir olay mı olmalı? Her okuduğumuz şeyi inanmamız için ille de görmemiz mi lazım? Peki, ‘iman’ ne demek? İbraniler 11:1’i okuyun.
Kritik: 5. Musa'nın diriltildiği ve diğer materyaller Talmud'dan gelmektedir (Sure 2:55, 56, 67).
Cevap: 5. Orada Musa'nın ölmesinden-dirilmesinden falan bahsedilmiyor. Ancak Allahı apaçık görmek isteyen bir grup imansızı yıldırım çarptığından ve sonra da belki ders alırlar diye diriltilmelerinden bahsediliyor. Bahsi geçen konu yine Allah için imkânsız mıdır? Bütün Tevrat’ta, eski ahitte yazan öbürleri oldu, olabilir, ama bu hayır, olamaz mı? Yine, “Mukaddes Kitabı okuyun” derim.
Kritik: 6. Sure 5:30, 31'deki hikâye, Pirke Rabbi Eleazer'nin eserlerinde, Jonathan ben Uzziah'nın Targum'u ve Yeruşalim Targumu'nda görülebilir.
Cevap: 6. Aferin! Görün işte.
Kritik: 7. İbrahim'in Nemrut'un ateşinden kurtulması hikayesi Midrash Rabbah'tan gelmektedir (bkz. Sûreler 21:51-71; 29:16,17; 37:97,98). Ayrıca, Nemrut'un ve İbrahim'in aynı zamanlarda yaşamadıkları da tekrar belirtilmelidir (bkz. sayfa 125). Muhammed Kuran'da, aynı zamanda yaşamamış insanları devamlı sanki aynı zamanda yaşamışlar gibi karıştırmaktadır.
Cevap: 7. Ben de yine tekrarlayarak söylüyorum, Mukaddes Kitabı okuyun ve hesap yapmasını öğrenin.
Kritik: 8. Sure 27:20- 44'teki Kraliçe Şeba (Saba)'nın ziyaretinin Kutsal Kitap'a dayanmayan ayrıntıları Ester Üzerinde İkinci Targum'dan gelmektedir.
Cevap: 8. Bravo! Demek ki sadece Kuranda yazmıyor. Eğer kastettiğiniz karışıklık ise, verdiğiniz ispatlarla ancak ben sizleri bir karışıklık içinde görüyorum.
Kritik: 9. Sure 2:102'nin kaynağı şüphesiz Midraş Yalkut'tur. (Bölüm 44). Kritik: 10. Sure 7:171'de Tanrı'nın Sina Dağı'nı kaldırması, Abodah Sara adlı Yahudi kitabından gelen yasayı inkâr ederlerse bu dağı başlarına atmakla tehdit etmesi hikayesinden gelmektedir. Kritik: 11. Tam biçimiyle ateşten sıçrayıp inek sesi çıkarmış olan, çölde altın buzağı yapma hikayesi Pirke Rabbi Eleazer'den gelmektedir. (Sure 7:148; 20:88). Kritik: 12. Kuran'da anlatılan 7 cennet ve cehennem figürü Zohar ve Hagigah'tan gelmektedir.
Cevap: 9.10.11.12. Aynı konular ve aynı saçma iddialar. O adamların kitabında yazıyor ise ne olmuş? Eyüp gibi biri hakkında Musa yazı yazıyor ki Musa ile Eyüp’ün ne ilişkisi vardı; o sahtekâr olmuyor da Muhammed aldığı vahiyleri söyleyince sahtekâr mı oluyor? 10’uncunun cevabı ise söyledikleri gibi değil. Allah İsrail’i çölde yürüttüğünde dağı onlara gölge yapsın diye kaldırmıştır. Bu hakikat sadece Kuranda değil Mukaddes Kitapta, Mezmurlarda da geçmektedir. (Mezmurlar 114:4; Araf, Sure 7:171)
Kritik: 13. Muhammed İbrahim'in Antlaşması kitabına dayanarak, bir ölçü veya teraziyle insanların, iyi veya kötü işlerinin ağır gelmesiyle cennet ya da cehenneme gideceklerine karar verileceğini öğretmektedir. Kutsal Kitap'ta ise böyle bir tartı kavramı bulunmamaktadır.
Kitaplık bölümümüzde bulunan “Neden Müslüman olamadık” isimli kitaptan alınmıştır.
Cevap: 13. Benzetme ile harfi anlamda olan şeylerin tartışmasını yapmaya başlarsak, Mukaddes kitabı hiç elimize almamamız lazım. İsa Mesih mesellerini birçok benzetmeler kullanarak anlattı. Allah kendini bir baba-oğul ilişkisine, bazen bir valiye, bazen de efendiye benzetti. (Malaki 1:6; Yuhanna 16:25) Bu benzetmelerin içinde hiç “tartı” kelimesi yok muymuş? Eğer olsaydı bu seferde, “kopya çekti, zaten bilmem nerede yazıyordu” diyecektiniz. İnsanların tümü günahkâr ve hepsi suç işledi. Her ne kadar İsa Mesih tüm insanlığın günahları için öldüyse de herkes kurtulacak diye bir söz İncil’de de geçmez. Demek ki bir ölçüye göre kurtulanlar ve kurtulamayanlar olacak. Kutsal Kitap da bu doğrultuda mesaj verir. (Daniel 12:2; Yuhanna 5:28) İsa sizin gibi ikiyüzlü, imansız, ona iman etmeyen, o zamanın Yahudileri için insanlığa çok güzel bir örnek verdi:
“Ben bu kuşağın insanlarını neye benzeteyim? Çarşı meydanlarında oturup arkadaşlarına, ‘Size kaval çaldık, oynamadınız; ağıt yaktık, dövünmediniz’ diye seslenen çocuklara benziyorlar.
Yahya geldiği zaman oruç tutup içkiden kaçındı, ona ‘cinli’ diyorlar.
İnsanoğlu geldiği zaman hem yedi hem içti. Bu kez de diyorlar ki, ‘Şu obur ve ayyaş adama bakın! Vergi görevlileri ve günahkârlarla dost oldu!’ Ne var ki bilgelik, ortaya koyduğu işlerle doğrulanır.” Mat 11:17-19
İsa bu sözleri, Allah’ın gönderdiği peygamberlerine inanmayan, inanmakta güçlük çeken, sapık ve yürekleri nasırlaşmış insanlara söyledi. O nesille şimdiki neslin arasında bir farkı olacak değil ya. İnsan bu, ya inanmaz bu uğurda ölüme gider, ya da inanır, o inandığı kişiyi bir ilah, put, Allah yapar. Yok, mu kardeşim bunun normali?! Yahudiler İsa’ya inanmadılar, öldürdüler. İnananları ise onu üçüncü Allah yaptı!!! Muhammed’e inanamadılar, savaş ilan ettiler. Öldükten sonraki Müslümanlardaki kim hangi koltuğa oturacak diye başlayan savaş hâlâ bitmedi. Muhammed’e de taparcasına gösterdikleri, saçma, anlamsız ve putperestçe bir saygıyla da sözüm ona Hıristiyanlarla sidik yarışı yapıyorlar. Yahudileri anlatmaya hiç gerek yok. Bu saydığım üç dinin de hiçbiri o yücelttikleri kişileri ne dinlemişlerdir ne yap dediklerini yapmışlardır ne de onları örnek almışlardır. Tekrar: “Yok mu kardeşim bu işin normali?” diye sormak zorundayım.
Bir de en alttaki yazıyı okudunuz mu? Bu yazıları kitaplık bölümünden “Neden Müslüman olamadık” adlı kitaptan almışlar! Kimler neden Müslüman olamamış ise, eğer bu nedenlerden ötürü olamadıysa, o sizce ne olmuştur? Hıristiyan mı kalmış ya da olmuşlar? O kadar çok: “Hıristiyan’ım, Müslüman’ım, Allah’a inanıp emirlerini tutuyorum” diyen sahtekâr var ki. Onlardan biri olarak kalmak önemli değil, her yer onlarla dolu. Siz bana; inanan, doğru, samimi, dürüst insanları gösterin. Onlar ellerinde etiketleriyle sizler gibi her sokak başında beklemedikleri kesin!
Sonuç olarak:
Hıristiyanlar benim tesadüfen seçtiğim bu sayfadaki düşünceler ve mantık ile Müslümanlığa karşı gelmek amacıyla, tüm dünyaya aynı telkini yaparlar. Sakın benim bu sayfalarda onlara kızdığımı sanmayın. Saçmalıklarına sinirleniyorum, en çok da onların ikiyüzlülüklerine, yalanlarına, sahtekârlıklarına canım sıkılıyor. Yoksa bu gibi sayfalardaki mantıksızca olan böyle mantıklar, benim Kuranı ve Mukaddes Kitabı araştırarak inanmamda büyük yardımları olmuştur. Bazı kafasız fanatikler bu gibi insanlara cevap verecek bilgiye ve doğruluğa sahip olmadıklarından, böyle insanları öldürmeye kalkıyorlar. Onlar ise daha da bir taş kafalılar. Kendi bilgisizliğini bu şekilde mi kapattığını sanıyor! Eğer böyle insanlar olmasaydı, belki de benim aklıma araştırma bile nedir hiç gelmezdi. Dediğim gibi, benim için Allah’a inanmak, Mukaddes Kitabın daha ilk 30 sayfasını okumamla olmuştu. Ben bu gibi insanların sayesinde bilgide büyüdüm ve imanda geliştim. Yoksa benim de bilgim, inanıyorum ki o tükürük hocalarını bile geçmezdi. Ben böyle eleştirilere, kritiklere «devam» derim. Bir şeyin değeri ancak bu gibi insanlar olursa daha iyi anlaşılır. Hiç acı olmasaydı tatlı kavramı da olmazdı. Bu gibi zıtlıkların olmasına Allah müsaade ettiyse, muhakkak hikmetlice de bir amacı var. Aslında Şeytan ve bu gibi insanlar elek vazifesi görüyorlar. Yine bilmeden kötü işleriyle iyilik yapmış oluyorlar. Çünkü onların kötülüğü sayesinde ben iyi olana sarıldım. Onlar olmasaydı sarılmayacak mıydım? İsa Mesih güzel bir gerçeği dile getiriyor:
“Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikçe, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim. Yuhanna 6:44
Allah’ın hoşuna giden tutum ve davranışlara sahip olalım ki, bizi de çeksin. Bu da kadercilik değil, bizzat elimizde olan bir şeydir.
Benim bu kitaba yazmak istediğim daha çok şeyler vardı. Gittikçe kitap kalınlaşıyor. Bu zamanda ise böyle kalın kitabı kim okur? Türkiye olarak ne yazık ki en az kitap okuyan ülkeler arasındayız. Bu yüzden de bu kitabı mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışıyorum. Çok kişiye göre de başaramıyorum. Muhakkak onların da haklı oldukları yanlar vardır. Herkesin ağzına göre de yazı yazmak gerçekten çok zor.
Yukarıda Kurana karşı yapılan bu eleştirilerin aynısını Mukaddes Kitaba karşı yapan yazarlar ve onların kitapları da var. Onların da bu sefer Mukaddes Kitaba karşı olan mantıkları ve eleştirme tarzları aynen bu Kuranı çürütmeye çalışanlara benziyor. Onların da yazılarını yayınlar isem, işin içinde bir de hiç Allah’a inanmayanlar, ateistler de var. Onlar hakkında da anlatılacak o kadar çok konular var ki. Dediğim gibi, bir kitapta bunların hepsini işlemek mümkün değil. En önemlisi de hem Mukaddes Kitap hem de Kuran’ı anlamak için ayet ayet o kadar çok açıklamalar yapılabilirdi ki. Bütün bu bilgileri kitaba aktarmak, en azından benim için çok zahmetli ve büyük bir iş olurdu. Dediğim gibi, Allah müsaade ederde http://mesias.de sayfasına girer ve mail vasıtasıyla sorularınız olursa cevaplamaya çalışacağım. Bunu da müsaade edenlerin, sorularını ve cevapları, yine o sayfalarda yayınlayarak yapmayı düşünüyordum ki onun da imkânsız olduğunun farkına vardım. Sadece tek bir kişiyle olan yazışmalarımız 60 sayfayı geçmiş. Bütün hepsini yayınlamaya kalkmanın dağ gibi bir iş olacağını gördüm. Dağ gibi işten ziyade anlam da veremedim. Çünkü buradaki yazılarımla, -herkesin kendi adına- mümkün olduğu kadar iyi ve gerçek bir inanca, düşünceye sahip olmaları için, onları araştırmaya teşvik etmek istiyorum. Tartışmak ve konuşmak insanların görüş açılarını genişletir, ama ben bunu tek başıma bu sayfalarda sunma iddiasında değilim.
Aslında her şey bizzat sizlerin kendi elinizde, iradenizde olandır. Bu yüzden rahatlığa olan düşkünlüğünüzü az da olsa bırakıp, bizzat sizin ve sevdikleriniz için, ebedi hayatınız için, araştırın, kendinizi yetiştirin, öğrenin ve de öğretin. Her şeyden en önemlisi sizleri ve bütün evreni yaratan ile iyi bir ilişki kurmaya bakın. Bu da önce bütün kötülüklerimize, hatalarımıza, yanlışlıklarımıza rağmen dua etmekle başlıyor. Dua etmek, yere günde beş kere yatıp yatıp kalkmak değildir. Ya da her pazar günü kiliseyi ziyaret etmek de değildir. Kapı kapı vaaz etmeye gidip, haftada üç kere beş saatlik toplantılarda hazır bulunmak ise hiç değildir. Gerçek ibadet 24 saat, yani bütün gün Allah’ın iradesini yapmak, ona göre yaşamak, ona uygun düşünmek ve konuşmak demektir. Bir Müslüman olarak günde beş kere değil de beş yüz kere yere yatıp yatıp kalksan da bir Hıristiyan olarak sadece pazardan pazara değil de, bütün gününü o kilisede mum yakmakla geçirsen de, bir Yehova Şahidi olarak kapı kapı giderek ayda 720 saat vaaz etsen de, (bu her gün 24 saat demektir) yine de Allah’ın makbulü olan şeyleri yaptım diyemezsin. Allah’ın aradığı bunlar değil ki. Allah sevgi, merhamet, iyilik istiyor. “Kendisini ve birbirinizi sevin” diyor. Bütün Kutsal Kitaplar bu iki emre dayanır. Matta 22:35-40’da şöyle yazar:
Onlardan biri, bir Kutsal Yasa uzmanı, İsa'yı sınamak amacıyla O'na şunu sordu: “Öğretmenim, Kutsal Yasa'da en önemli buyruk hangisi?”
İsa ona şu karşılığı verdi: “‘Tanrın olan RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla sev.,’
İşte ilk ve en önemli buyruk budur.
İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi sev.’
Kutsal Yasa'nın tümü ve peygamberlerin sözleri bu iki buyruğa dayanır.” Matta 22:35-40
Bu sözlere uygun yaşarsak, Allah bizleri de muhakkak kendisine çekecektir.
Dua ederek, O’ndan hiçbir şey gizlemeden, bütün yüreğinizi alçak gönüllü bir biçimde Allah’a açın. Bunlarla birlikte aşağıda geçen sözler gibi de yapmaya dikkat edin:
Dikkatli olun! Mesih'e değil de, insanların geleneğine ve dünyanın temel ilkelerine dayanan felsefeyle, boş ve aldatıcı sözlerle kimse sizi tutsak etmesin. Koloseliler 2:8
Bu ayette ne Yehova Şahitleri ne Katolik, Protestan ya da Ortodoks kiliseleri ne Müslüman din ve mezhepleri ne hocalar, papazlar, hahamlar (Yahudi din adamları) …vs. falan demiyor, “kimse” diyor. Öyleyse Allah’ın bu öğüdüne uyup, esir olmayın. Çünkü Allah’ın isteği:
O istiyor ki bütün insanlar kurtulsunlar ve hakikat bilgisine gelsinler. Çünkü bir Allah ve Allah ile insanlar arasında bir aracı vardır. 1.Timoteos 2:4-5
Şimdiye kadar kulaktan duyduğunuz, toplumun ya da kendi yüreğinizden uydurduğunuz kendi gerçeklerinize göre değil; tüm bunları Allah’ın istediği gibi bir şekilde öğrenip, anlayıp, inanıp, o şekilde düşünün ve o şekilde yaşamaya gayret edin. Ancak o zaman Allahın sizinle birlikte olacağını ümit edebilirsiniz.
Eşitlik mi hürriyet mi?
Biri sizin önünüze seçenek koysa, “öyle bir ülke ki, orada sadece eşitlik var ama hürriyet yok, öyle bir ülke de var ki, orada ise hürriyet var ama eşitlik yok”. Siz ise mecbur birini seçmek zorundasınız, hangisini seçer ve orada yaşamak isterdiniz?
Gelin önce bu kelimelerin anlamları üzerinde duralım ki hata yapmayalım. Yine Kemal Demiray’ın yazdığı Temel Türkçe Sözlük kitabında bu kelimeler şöyle açıklanmış:
eşitlik,-ği a.1. Eşit olma durumu. (1.(İki ya da daha çok şey) Nicelik ve nitelik bakımlarından birbirlerine denk olan (eşan.müsavi) 2.Aynı haklardan yararlanan, aynı düzeyde olan: Kadınlarla erkekler eşit olmalı.
2.toplb.Beden ve ruh farkları ne olursa olsun, insanlar arasında toplumsal ve siyasal haklar yönünden ayrım bulunmaması durumu. Eşitlik derecesi dilb. Bir şeyin başkasından farksız olduğunu gibi, denli, kadar edatlarını kullanarak bildirme şekli.
hürriyet a. Ar. Özgürlük.(özgür 1.istediği gibi hareket etme gücünde ve yeteneğinde olan (eşan. Serbest) 2. Yönetim yönünden başkasına bağlı olmayan, köle olmayan (eşan. Hür) 3. Kurallara bağlı olmayan (hürriyeti seçmek 1) Baskı rejiminden kaçıp kurtulmak. 2)Kendi başına buyruk bir yaşam sürmek.
Basit bir biçimde bu iki kelimenin de sözlük tarifi bu. Fakat anlamlarının detaylarına girildiği zaman, etkileri ve sonuçları hiç de öyle zihnimizde canlandırdığımız gibi değil. Tarih boyunca yaşanılan olaylara bakıldığında, aslında eşitlik ve hürriyetin birbirlerine çok zıt etkileri olmuştur.
Başlangıçtaki bu soruyu sorduğum kişilerin çoğu, daha doğrusu hemen hemen hepsi, eşitlikten yanaydı. Bu gerçeğin böyle olduğunu Eric Hoffer adlı yazar Kesin İnançlılar (Fanatikler) adlı kitabında da belirtiyor. Eric Hoffer orada şöyle diyor:
“Hürriyetin gerçek olduğu bir yerde, eşitlik, kitlelerin, toplumların büyük isteğidir. Eşitliğin gerçek olduğu bir yerde ise hürriyet, biraz azınlığın büyük isteğidir.
Hürriyetsiz eşitlik, eşitliksiz hürriyetten daha dengeli bir toplum düzeni yaratır”.
Biraz bilmece gibi yazılmış ama açıklamaya çalışalım. Hürriyetin olduğu bir yerde toplumun, kitlelerin; yani çoğunluğun en büyük isteği eşitlikmiş. Yani hürriyeti istemiyorlar. Toplumların çoğunluğu eşitlikten yanadır demek istiyor. Eşitliğin olduğu bir yerde de o zaman hürriyet ancak çok az bir grup tarafından istenir diye belirtiyor. Yine ayrıca hürriyetin olmadığı eşit bir toplumun, hür toplumdan daha dengeli olduğunu söylüyor. Yani hürriyet beraberinde dengesizlik de getiriyor. Aslında hayret verici bir sonuç, fakat gerçek. Biraz nedenleri üzerinde duralım. Yine Eric Hoffer kitabında bu konuda:
“Kendi hayatlarını bozulmuş ve ziyan olmuş görenler, hürriyetten çok eşitlik ve kardeşlik ararlar. Onların özlediği eşitliği getirecek olan hiçbir zaman hürriyet değildir. Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliğini gizleme (anonimite) arzusudur, yani kumaşı meydana getiren ipliklerden birinin diğerinden ayırt edilmemesi gibi. Bu suretle kimse bizi diğerleriyle mukayese (kıyas) edip kusurlarımızı ortaya çıkaramaz” diyor.
‘Hürriyet’ kelimesi, bir zamanlar içlerinde bulunduğum Yehova Şahitlerinin en korktukları, nefret ettikleri, her kötülüğün başı olan bir şey gibi gösterdikleri kavramlardan biriydi. Sanki bir cüzam hastalığı, ona yakalanan mutlaka ölür, yok olur, kurtulunamaz bir illet gibidir diye de daima sinsi sinsi her öğretilerinin altında bu düşünce yatardı. Bütün kitabımda bahsettiğim bu organizasyon şeklindeki kuruluşlar, din ya da mezhepler bu konuda tek başına değildir. Özgürlük, bütün saydığım bu kuruluşlar tarafından hiç de hoş karşılanmaz. İçlerindeki geçmiş tarihlerde tırnakları kırılmış olan o büyük dinler; ihtilaller, ayaklanmalar, Rönesans gibi sebeplerden ötürü mecburen özgürlük vermişlerdir, o ayrı. Ama istekle değil, mecburen! Fakat son yüzyılda mantar gibi yerden biten din ve mezheplerin, bu hürriyeti tarif etme konusundaki açıklamaları şu şekildedir:
Anne babaya itaatsizlik, söz dinlemez, isyankâr, açık saçık zina ruhuyla dolu bir dünya, terbiyesiz, küstah, ne istediğini bilmeyen melankolikler, ayyaşlık, uyuşturucu, zevk için her şeyi yapan, sınırsızlıktan kaynaklanan her türlü iğrençlik vs. gibi benzeri bütün şeylerin hep kökünde onlara göre bu özgürlük, hürriyet zihni yatıyordur. Hürriyeti, özgürlüğü daima bu şeylerle birleştirerek açıklarlar ki, o kelimeyi duydun mu artık tüylerin diken diken olsun. Dediğim gibi yalnız Şahitlerin değil, daha birçok din ve mezheplerin, kendilerine üye toplamada verdikleri bu doğrultudaki öğretileri ile başarılı bile olduklarını görüyoruz.
Gerçekler böyle olduğu halde, o insanları oraya bir şey çekiyor, ama o şey ne? Oradaki insanların büyük bir çoğunluğunu oraya çeken nedenin Allah olmadığına bizzat vicdanımla ben şahadet ederim. Ya da bir kişinin sadece Allah sevgisinden dolayı orada bulunduğu gerçeği, bin kişiden belki de bir kişide çıkar mı, onu da bilmem. Bir de o dine doğuştan aitse, çünkü öylelerinin seçme hürriyetlerini kullanmaları çoğu zaman imkânsızdır. Toplumdan çok aşırı bir tepki görmüyor ise, sahip olduğu o dini apaçık bir biçimde bırakması da genelde söz konusu olmaz. Yine de bu kategorilerin dışına çıkıp, insanlar aktif bir biçimde dinini değiştirmeye neden gerek duymuşlardır?
En büyük neden, hürriyet yerine eşitlik aradıklarından dolayıdır. Öbür dinlerin de hepsi aynı dedik. Aynı ise birinden çıkıp öbürüne neden giriyor?
Bulunduğu din eğer devlet dini olup, sayıları korkunç rakamlara erişmişse; mesela Katoliklik, Protestanlık, Müslümanlık gibi, kişi o zaman bu eşitlik duygusunu oralarda bulamıyor. Eric Hoffer’in benzetmesinde dediği gibi, bir kumaştaki ipliklerin değişik rengi o büyük dinlerde fark edilir. Kısacası o büyük dinlerde az da olsa cüzam hastalığına benzettikleri hürriyet vardır. Kısmen de olsa ama vardır. Çünkü bu dinler artık devlet dini olmuşlardır. Onların dogmaları hariç (Hıristiyanlıkta değişmez temel öğretiler, mesela üç Allah inancı gibi) ki bu devletleri hiç ilgilendirmez, fakat kuralları muhakkak o devletlerin kanunlarına göredir. Mesela çok hürriyet meraklısı bir devletse, o din de öyle olmak zorundadır; çok eşitlikten yana olan bir devletse, duruma göre buna severek ya da sevmeyerek ama yine ayak uydurmak zorundadırlar. Eğer diktatör bir iradeyse, o diktatörler ile iş birliğinde en başı yine bu dinciler çekecektir. Yani bu dinler bukalemun gibi, bastığı yerin rengini alan o meşhur hayvana çok benzerler. Onların asıl gidecekleri yönü, inançlarının birçoğunu, uygulamalarını bu devletler çizer. Çünkü devletler ordular, ‘bir organizasyondur’ dedik. Dinler de organizasyondur. Fakat hiçbir organizasyon, içinde kendine “hayır” diyecek bir organizasyonu barındırmaz ve ona tahammül dahi etmez. Bu durumda güçlü olan kim ise, onun emri altında boyun eğilir, ya da “hayır” derse yok edilir. Devletler hükümetler dinlerden güçlüdür. Çoğu durumlarda da “çok şükür ki öyleymiş” diyoruz.
Mesela Şahitler 1914 yıllarında “hayır” dedikleri için Amerika’da hapislerde süründüler. Ondan sonra ne şartlar ile serbest bırakıldıklarını bir onların başları, bir de o devlet bilir. Yoksa devlet onları 1914’lerde zaten ortadan silmiş ve yok etmişken, neden yine fikrini değiştirip, “gel biz hata yaptık, sen bizim canımıza da okusan biz sana dokunmayız, istediğin gibi organize ol” desin. Hem de bunu diyen devlet Amerika olacak!!! “Hani gıdıklayın da güleyim bari” derler ya, bu da işte aynen öyle. Kim bilir ne şartlar altında kendilerini satıp da oradan çıktılar. Ama bu konulara hiçbir Yehova’nın Şahidi kafacığını yormaz, bu gibi düşünceler hür düşüncelerdir, hürriyet de çok ama çok tehlikelidir!
Şimdi bu yazıları okuyan sizler, benim eşitliğe karşı olduğum sonucuna varacaksınız. Yine de sonuna kadar okumadan karar vermeyin. Benim düşüncelerimden ziyade en çok değer verip örnek almamız gereken Allah ve O’nun düşünceleri olmalı. Bakalım Allah bu hürriyet ve eşitlik konusuna nasıl bakıyor.
Mukaddes Kitapta eşitlik kelimesi yerine dört beş yerde geçen ‘benzerlik’kelimesi kullanılmış. Türkçe tercümelerde yine aynı anlamda fakat bizim konumuzdan farklı bir anlamda. (Romalılar 5:14, 6:5, 8:3, İbraniler 7:15) Bu ayetler benim şimdi bahsettiğim eşitlik anlamında değil de, “benzer”, “aynı olan şey” anlamında kullanılıyor. Mesela Âdem kâmillik bakımından aynı İsa gibiydi, Âdem ve İsa benzerliği. Ya da günah işleme benzerliği. İki ve daha çok kişiler günah işlese de günahları birbirine benzemiyordu gibi. Yine: Âdem’in günahına benzer bir günahı bazı insanlar işlemediği halde onlar da öldüler. Kuranın Türkçe tercümesinde geçen eşit kelimesi de ilginç anlamlarda. Mesela sure Nisa 89, Tevbe 19, Hud 24, Rad 16, Nahl 71, 75, 76, Hac 25, Şuara 98, Rum 28, Fatır 12, Zümer 29, Hadid 10 da geçen eşit kelimeleri yine konumuzla pek bağlantılı değil. Bağlantılı olan yerler de var, onu da konunun devamında belirteceğim.
En önemli bir gerçek, insanlar eşitlik ile adaleti birbirine karıştırıyorlar. Aslında en büyük hata buradan kaynaklanıyor. Hürriyetin olduğu yerde de adalet vardır, eşitliğin olduğu yerde de adalet vardır ve de olmalıdır. Bunları birbirine karıştırmamalıyız. Fakat bunlar uygulanırken, zaman zaman gerçek adaleti de saptıracaktır, o da ayrı bir gerçek. Örnekler ile açıklamadan önce şunu vurgulamak isterim; Allah’ın gözünde kimse eşit değildir. Allah’ın en büyük özelliklerinden biri de adalettir, fakat en büyük dört özelliğinden (sevgi, adalet, kudret, hikmet) ayrı bir şekilde eşitlik diye beşinci bir özelliği yoktur. Çünkü eğer Allah eşitliği savunan bir Allah olsaydı, o zaman adil olması imkânsızlaşırdı. Yine karıştırılmaması için şunu da belirteyim, adaletinin önünde herkes eşittir. Bunu hiçbir zaman eşitlik ile adaleti birbirine karıştırarak yapmayalım. Kanun önünde herkes eşit haklara sahiptir, aynı düzeydedir. (Uygulanıp uygulanmaması apayrı bir konu) Zaten eşitlik sözlükte de ikinci anlamı olarak bu şekilde ifade edilmiş. Kafanızı daha fazla karıştırmadan bu konuları örnekler vererek anlatmaya çalışayım.
Mesela Allah’ın peygamberi ve mesh ettiği kral Davut ile en değersiz fakir bir insanı düşünelim. Eğer ortada bir suç var ise, bu iki kişi de Allah’ın önünde eşittir. İkisinin de hakları aynıdır. Bu durumda hiç kimsenin ne rütbesi ne yeteneği ne zenginliği ne kudreti ne akılsızlığı ne fakirliği ne zayıflığı falan dikkate alınmaksızın ikisi de Allah’ın adaletinin önünde eşittirler. Buna zaten adalet denmiyor mu? Mesela kral ve aynı zamanda peygamber olan Davut, fakir adamın haksızlıkla bir kuzusunu dahi almışsa, bunu dört kat geri ödemeliydi. Allah’ın önünde onun krallığı, zenginliği, etiketi falan vız gelir tırıs geçer. (2.Samuel’e 12:1-6) Bütün bunlarla birlikte Davut ile o adam, Allah’ın hüküm kürsüsü önündeki adaletinden ayrı olarak, hiçbir zaman eşit değildir, olamazda. Her ikisinin de yetenekleri, bilgileri, zekâsı, imanı, sevgisi ve daha bir sürü özellikleri birbirlerinden çok farklıdır. Zaten matematikte kullanılan eşitlik, aynısı demektir. 1=1’dir. Fakat 1,000001 ile 1,000002 birbirine eşit değildir. Bu fark milyonda bir, değer verilemeyecek kadar küçük bile olsa, eşit değildir.
Başka bir yerde de İsa Mesih şu örneği veriyor: Kral uzak bir yolculuğa çıkarken çalıştırsınlar diye uşaklarından bazılarına yeteneklerine göre paralar verir. Dikkat edin, her birine eşit bir şekilde denmiyor, yeteneklerine göre diyerek, her birine farklı miktarlar veriliyor. (Matta 25:14-15)
Daha başka bir örnekte ise, havarilerden (İsa’nın öğrencileri) iki kardeş bir keresinde anneleri aracılığıyla İsa’ya ricada bulunuyorlar. Kadın çocukları için İsa’ya yalvarıyor: “Ne olur krallığında benim bu iki oğlum biri senin sağında biri de solunda otursun” diye. İsa ise onlara: “Siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz” diye cevap verip, bu şeylerin kendisinin elinde olmadığını da vurguluyor. (Matta 20:20-23)
Demek ki göksel yerlerde de eşitlik yok, aralarında derece farklılıkları var. Yalnız unutmayalım, aynı zamanda hürriyet de var. Herkes de yetenekleriyle, gayretleriyle, geliştirdikleri özellikleriyle bu dereceleri değiştirebilirler. İsa açıkça yine şöyle söyledi:
Vaftizci Yahya'nın ortaya çıktığı günden bu yana Göklerin Egemenliği zorlanıyor, zorlu kişiler onu ele geçirmeye çalışıyor. Matta 11:12
Burada kuvvet zorbalığı söz konusu değil. Ayeti bilmeyenlere ilk okuyuşta öyle bir anlam verebilir. İfade edilen, göklerin egemenliğine girmek için gayrette, imanda, sevgide, işlerle vs. gevşek değil de gayretli, zorlu olup da, hemen bu dünyaya pes etmeyen kişiler kastediliyor. Demek ki bu seçme işi eşitlik kuralına göre değil, hürriyet kanununa göre yapılıyor.
Yine Vahiy kitabında geçen, yerde ve göksel ruhi yaratıkların içinde yedi mühürlü kitabı, ancak biri hariç kimsenin açmağa layık olmadığı yazıyor. Demek ki eşitlik diye bir şeyin olmadığı yine apaçık ortada. Bu ise adaletsiz değil, tam tersine adil. (Vahiy 5:1-10)
Şöyle düşünün, bir iş yerine 10 kişi alınacaktır. Şart olarak bilmem ne dereceli okulu bitiren, şu yaşta on kişi alınacaktır deniyor. Eşitliğin olduğu bir toplumda, o şartlara uyan, oraya başvurmuş ilk on kişi hemen işe alınır. On birinci kişi kim olursa olsun alınmayacaktır. Çünkü öbürleri ondan önce gelmiştir ve herkese eşit muamele edilecektir. Hâlbuki burada aynı diplomaya sahip bile olsalar, o on birinci kişinin yeteneği, kabiliyeti, içinde yatan potansiyeli, o iş üzerine pratikte sahip olduğu sevinci, dürüstlüğü, güvenilirliği öbürlerinden çok kat be kat fazla bile olsa, işe alınmaz, çünkü eşitlik uygulanmaktadır. Fakat hür toplumlarda rekabet vardır. Orada ise yetenekleri, gayreti, dayanıklılığı, mantığı, o işe olan duyduğu sevinci hep bunlar artı puanlardır. Teoride okulda aldığı notlar öbürlerinden farklı olmayabilir, hatta kötü dahi olabilir. Bu kişi pratikte çok farklı yeteneklere sahip olduğu gibi, iş hayatında okul hayatına nazaran çok daha büyük başarı gösterebilecek kapasitededir. Organizasyonla ilgili konuda Edison hakkında yazmıştım ama yine tekrarlayayım. Hayatında toplam üç aylık okul eğitimi varmış. Öğretmeni: “Sen hiçbir işe yaramazsın” diye bir de “okuyamaz” damgasıyla Edison’u okuldan atmış. Edison ise ileride 2000 tane buluşları, 1300’e yakın patenti olacak biri. Yani sırf en meşhuru olan ampulü bulmamış. Bulduğu ampul o 2000 buluştan sadece biri.
Yine en meşhurlarından biri olan Amerikan eski Başkanı Abraham Lincoln’un çocukluk döneminde sadece 6 aylık bir okul hayatı varmış. Ancak çok ilerde, gençliğinde Hukuk fakültesine gidiyor. Verdiğim örneklerden, bu insanlar hiçbir şey öğrenmemiş demek anlamı çıkarılmasın, tam tersine çok şeyler öğreniyorlar ama ille de okullarda değil.
Kısacası, hürriyetten yana olan toplumlarda insanlar yeteneklerini ispat etmelidir. Fakat eşitlikten yana olan toplumlarda bunlara gerek yoktur ve o toplumun insanı bu yüzden rahattır. Komünistlik bu yüzden yerle bir olmuştur. Çünkü rekabet denilen şey sıfır olduğu gibi, insanlar arasındaki eşitliğin verdiği güvenden dolayı kimse bir fazla daha yapma arzusunda dahi değildir. Bir değil, on fazla yapan da aynıdır, hiçbir şey yapmayan da. Bu yüzden kimse de içinde olan o potansiyeli canlandırma gereği duymaz. Hatta öyleleriyle ya açık ya da gizli gizli alay bile edilir. Yine çoğunluğun bildiği gerçeklerden örnek verelim.
Eskiden Bulgaristan olsun başka Komünist ülkeler olsun, oralarda bir şey yemek, ya da satın almak istediğinizde kimse sizin yüzünüze bile bakmazdı. Bir şey satın almak, yemek yemek için girdiğiniz yerlerde, sanki kendinizi kapitalist denilen ülkelerdeki devlet dairelerine girmiş gibi hissedersiniz. Benim bizzat yaşadığım meşhur örneklerden birini vereyim. Bulgaristan’da girdiğimiz bir mağazadan satın aldığımız şeyler ile kasada yarım saate kadar bekledik, kimse de gelmiyordu. Bizi gören, orada çalışan kişiler ise sanki vuruk domuzlar gibi kaçışıyorlardı. Meğerse öğle tatilleri varmış ve bilmem kaç saat sürecekmiş. O insanları bunu bize söylemeye tenezzül bile ettirmeyen ruh, o eşitliğe duyulan güven ruhudur. Kasada bir ben bir de Alman TIR şoförü vardı. O malları kasada yazmaları da onların en fazla üç-beş dakikasını ya alır ya da almazdı. Hem mağazanın kapısı açık hem içindeyiz, kimse de yüzümüze bile bakmıyor. Neden baksın ki! Orada eşitlik var, ay sonu da hepsi maaşını alacak. Sen ne almışsın almamışsın ona ne.
Eski Yugoslavya’da yaşadığım başka bir olay daha, yine yüzlercesinden biri. Çok sıcak bir günde otoyolda bir park yerinde durmuştum. Soğuk bir şeyler içmek için içeri girdiğim lokantada kimse uzun bir zaman bana bakmadı. Yalnız bana değil, içerisi hınca hınç dolu olmasına rağmen kimseye bakmıyorlardı. Yine öğle tatilleri varmış, gelen müşterilere su bile vermiyorlar. Çünkü o kişi ne yaparsa yapsın, hep aynı maaşını ve aylığını öylede böyle de alacak ve de alıyor. Bu yüzden kendini neden sıksın ki! Zaman döndü, devir değişti, komünistlik öldü ve o yollara küçük küçük derme çatma kulübelerde iş, ticaret yapan kişiler çıktı. Arabayla duruyorsunuz, adamlar daha sen arabandan inmeden üstüne atlıyorlar, “aman ne lazım ne eksiğiniz var” diye. Hatta bir keresinde belimden ameliyat olmamı gerektirecek hastalığın son damlasına o yollarda yakalandım da o su vermeyen Bulgar “ağabey doktor çağırayım mı?” diye etrafımda dönüyordu. Sen daha suyunu bitirmeden yanında üç garson bekliyor. Daha malı eline almadan mal paket yapılıyor falan. Neden? Çünkü o adamın sevinci ne kadar şey satarsa o kadar büyüktür de ondan. O satmaz da eğer burun bükerse, hemen başkasından alacaksın. Onun malı kötüyse, öbürününki iyi. Rekabete yenilirse, o nasıl ayakta durabilir? Hem artık eşitlik maaşı da yok! Yani rekabet var. Rekabet ise insanları iyi olmaya zorluyor. Zorla, sırf para-kazanç için değil de gönülden gelerek olsa, daha güzel tabii, ama bizim konumuz bu değil. Aynı insanlar, aynı ülke, hatta o zamanlar daha bir fakir ve rezil bir durumda oldukları halde, bu insanlar neden böyle değişti? Aslına bakılırsa o ilk başlangıçtaki zihniyetin onları bu fakir ve rezil hale getirdiğini onlar da anladı, ama bedelini de ödeyecekler. Aman eşitlik olsun, rahat edelim, kimse bizi kimseyle kıyaslamasın, hatalarımız belli olmasın. Bütün zihniyet buydu. Ama her şeyleri otomatik olarak sağlansın. Rahatları, lüksleri, arabaları, her şeyleri olsun. O partidekiler de bunu yapsın da nasıl yaparsa yapsın. Kendilerinin eşitliği hiç bozulmasın. Sanki o partidekiler bunlardan daha aptal!
Tam bu konuları konuşarak Bernd, ben ve benim hanım yürüyüşe çıkmıştık. Bizim hanım, “Almanya’da otoyollarda saatte 130 km. sınırlaması getireceklermiş” dedi. En fazla sürat 130’u geçmeyecek. Çocukken o petrol krizinde yine yanılmıyorsam bu sosyal demokratlar vardı ve bu sınır gelmişti. Hatta pazar günleri araba kullanmak bile yasaklanmıştı. Bir zaman sürdü ve sonra hepsi kalktı. Şimdi yine gelecekmiş. Bernd, “yok gelmez; çünkü Almanya’nın birçok araba firmaları için bu büyük bir yıkım olur” dedi. Ben de aynı şeyleri söyledim. Fakat ben sohbetten bir şeyin farkına vardım, bizim hanım bu kanundan tarafaydı. Çünkü kendisi araba kullanmaktan nefret ettiği gibi, otoyolda araba kullanmaktan bir o kadar daha çekinir ve korkar. Ben: “Ama sen böyle bir kanunun çıkmasını istersin değil mi?” diye sordum. “Tabii isterim” dedi. “Ne o öyle millet 200’le uçuyor, insan yolda ne yapacağını şaşırıyor” diyerek, durumun ne kadar kötü olduğunu savunuyordu. Aslında bizim hanımın petrol iktisadıyla falan uzaktan ve yakından hiç mi hiç ilgisi yoktur. O konuda tek düşündüğü, şoförlük konusunda kendi yeteneksizliğinden kaynaklanan rahatıydı. Fakat herkes gibi o da açık açık: “Bu benim yeteneksizliğim, tecrübesizliğim falan” der mi? Başladı işi eşitlikten yana savunmaya. Herkes için 130 olmalıymış, eşitlik olsunmuş. “Peki, sen de şoförlük konusunda bizler gibi aynı yeteneklere sahip olsaydın, bu kanunun çıkmasını ister miydin?” diye sorunca da, biraz düşündükten sonra “yok istemem” dedi. Ben başladım gülmeye ve “bu benim yazdığım konu için en canlı bir örnek işte” dedim. Bernd de gülüyordu. Hürriyet güzel gözüktüğü halde, insanlar kendi kendilerini sınırlamaya, yeteneklerini geliştireceklerine, onları bastırıp örtmek için rahatlarını ön plana koymaya, bu yüzden de hürriyeti ittirip eşitlikten yana olmaya bayılıyorlar. Ayrıca bunu başkalarının yeteneklerini boğma pahasına yaparak. Bakın Eric Hoffer yine örnekler vererek bu konuda neler yazıyor:
Kişi kendisine bir mevki sağlayacak yeteneğe sahip olmadığı takdirde hürriyet onun için sıkıcı bir yüktür. Yeteneksiz olan bir kimse için seçme hürriyetinin ne faydası olabilir? Bir kitle hareketine, kişisel sorumluluğumuzdan kaçmak için katılırız veya ateşli bir genç Nazi’nin dediği gibi: “Hür olmaktan kurtulmak için” katılırız. Nazi askerlerinin, yaptıkları bütün habisliklere (kötülüklere, alçaklıklara) rağmen, kendilerinin suçsuz olduklarını iddia etmeleri ikiyüzlülük değildi. Emirlere itaat ettikleri için kendilerinin “sorumlu” tutulmaları karşısında bunu bir ihanet olarak görmüşlerdi. Çünkü kendilerince, onlar Nazi hareketlerine “sorumluluktan” kaçmak için katılmamışlar mıydı?
Fakat yine de sorumluluktan kaçamadılar. Bu gerçekler Yehova Şahitleri ve her türlü organizasyon taraftarları için çok güzel örneklerdir. Onlar da aynı duygulara sahipler. İçlerinde «seçme» denilen hürriyet düşüncesi bile yoktur. Partilere oy vermemeleri de bence kendi içlerinde uyguladıkları kanunlarına gölge gelmesin diye, yoksa tarafsız olduklarından, kral olarak İsa’yı seçtik gibi attıkları palavralarından ötürü değil. Bir suç karşısındaki sorumluluk, içlerindeki bu organizasyon yönetiminin hiçbirine ait olmaz. Kötü bir olay karşısında muhakkak biri sorumlu tutulacak ise, onlar: “Bu ben değildim, ben de emre uydum” der ve kendini öyle savunur.
Ayrıca bu Şahitlerin kapı kapı vaaza gitmeleri de o kadınların çok işlerine gelir. Onlar, işten gelen kocalarının önüne bir bardak su koymak bile istemezler. Evde de genelde yoktur ki koysun. Adı Allah adına vaaza gittik olur. Ev işi gibi angarya işleri, zamanımız kadınlarının en nefret ettiği bu problemi, Şahitler vaaz etmeyle çözmüş gibi gözüküyorlar. Aralarındaki öyle bir kadına hiç kimse de bir şey diyemez. Tam tersine, o koca işten geldiyse, yemek yapıp bir de vaazdan gelen karısına bakmalı değil midir? Eğer koca da vaaza giderse bu problem de ortadan kalkmıştır. Artık karnının açlığına göre, gideceği yeri de her biri ona göre seçer. Kendisine iyi davranılıp, her gittiğinde sofrası, eli açık olan bir evin kapısı ilk önce çalınır. İsa demedi mi: “Girdiğiniz evde kalın size ne verirlerse onu yiyip için. Çünkü işçi ücretini hak eder. Evden eve taşınmayın.” diye? (Luka 10:7) Gerçi bunlar evden eve taşınmayı çok sevse de halbuki İsa bunu kendi zamanındaki öğrencilerine daha yaşarken söyledi. Fakat ölmeden önce de şu uyarıda bulundu:
Sonra İsa onlara, "Ben sizi kesesiz, torbasız ve çarıksız gönderdiğim zaman, herhangi bir eksiğiniz oldu mu?" diye sordu. "Hiçbir eksiğimiz olmadı" dediler. O da onlara, "Şimdi ise kesesi olan onu yanına alsın, torbası olan da onu alsın" dedi… (Luka22:35-36)
Bunlarla ben, birinin evinde yemenin içmenin yanlış olduğunu vurgulamıyorum, fakat vaaz diye kapı kapı gittikleri zaman, içlerindeki çoğunluğun bu zihniyeti ön planda tutmasının yanlış olduğunu kastediyorum. Bunun yanında bu gibi şeyler Alman çevrelerinde ise pek olmaz. Çünkü Alman kimseye bir bardak su bile vermez de ondan olmaz. Dediğim gibi, kadınların en basit bu sorumluluktan kaçmaları, bahane olarak da “Allah adıyla vaaz ettim” demeleri, o organizasyonun ruhundan kaynaklanır. Planlarını bile ona göre yaparlar. Mesela cömert olup yediren içiren tanıdığı üç dört aile varsa, her birine ayrı günlerde giderler. Bu üç dört aileyi aynı günde hiçbir zaman ziyaret etmezler. Her birine aç mideyle gitmeye bakarlar. Böylelikle mutfak masrafları normal bir aileye nazaran %70-80 oranında azalmış olur. Bir de kendi aralarında konuşurlarken, o insanların cömertliğini küçük ve basit bir zaaf gibi göstermeye çalışırlar. Yani yemekle içmekle o iyilik ediyordur, yediren içiren değil. Kendi pisliğini başka nasıl örtsün! Böyle şeylere değer vermeyenleri de var tabii. Değer vermediği için değil, ihtiyacı olmadığından tenezzül etmiyordur. Öyleleri de bana zaten pek gelmezdi.
Böyle sorumluluktan kaçtıklarını sananlar, organizasyonlarından ancak emir üstüne emir alırken, onlar da ha bire kanun üstüne kanun çıkarırlar. (İşaya-Yeşaya 28:10-13) Öbürlerinin bütün sorumlulukları artık bu emirleri yerine getirmek olur. Temelde hepsini bir elin parmaklarıyla da sayabilirsiniz. Vaaz et, toplantılara katıl, rapor ver, yardım et (ya para ya da gücünü ver, bina edeceğimiz inşaatlarda bize bedava çalış gibi). Bir de en önemlisi “bize daima itaat et!”. İslam âlemi de Allah’a olan sevgiyi, imanı ve bunlara dayalı işleri, kafasından uydurduğu şartlara bağlamıştır. İslam’ın şartı beş diye. Bir de bunların 32 farzları vardır! Bu organize edilmiş kitleler çok birbirlerine benzerler. Fazla sıkmasınlar diye beş şartta kalacak, zorlamak istediğine 32 sini çıkaracak ki ağzını kapatsın, korkutsun. Üyelerin bütün görevleri de işte bu şartları yerine getirmektir. Ben Şahitler için Müslümanlardan esinlenerek kafamdan beş tane attım. Siz kafanıza göre biliyorsanız ya eksiltir ya da üstüne eklersiniz. Çok eşelerseniz onlarında öyle bir 32 farzı ortaya çıkıverir! Hâlbuki sorumluluktan kaçarak oralara sığındıklarını sananlar, Allah’ın önünde kesinlikle kendi adına olan sorumluluktan hiçbir zaman kaçamayacaktır. Bir de rahat edeceklerini sanırken, üstüne üstlük öbürlerinin de pis günahlarını taşımakta eşek olup, ancak onun bunun kirli yüklerini çekerler. Onlar: “Ben şahsen böyle bir şey yapmıyorum, ancak itaat ediyorum. Onlar yaptıklarıyla bizim adımıza hesap verecekler” demeleriyle, Allah onları ait oldukları o yerlerin günahından özgür kılmayacaktır. Kendileri böyle öğretmiyor muydu? “Çıkın, eski dininizi terk edin, yoksa onların günahlarından hisse alırsınız” diye. Söyledikleri çok da doğrudur. Peki, bu kural kendileri için neden geçerliliğini kaybetsin?
Bunlarla asıl anlatmak istediğim konudan uzaklaştığımı sanmayın. Rastgele seçtiğim bir dini organizasyonun üyelerini örneklerle anlatmamın nedeni, insanların hürriyeti bırakmaları ve sarıldıkları o eşitliği de nasıl uyguladıklarını anlamanızı istediğimden ötürü. Sanki dünyamızda eşitlik bu şekilde uygulanıyor da hürriyet çok daha başka bir şekilde mi uygulanıyor? Yazımın amacı, kötü niyetle saptırılmış nedenler üzerinde durmaktan ziyade, iyi niyetle de acaba o şeyler uygulanırsa ne olur demek ve biz insanların asıl amacını açığa çıkarmak.
Gelelim yine Allah’ın bu eşitlik konusunda verdiği örneklere. Mesela İsrail Mısır’dan, kölelikten çıktıktan sonra, onlar Kenan diyarına gidip o yeri mülk edineceklerdi. Onların her birine, her ferde kura ile eşit bir biçimde toprak verilecekti. Yanılmıyorsam tek istisna iki kişi hakkındaydı. Onlar da 12 ajanın içinden pozitif haber getiren Yeşu ve Kaleb’di. Sırf bunlar özel bir ayrıcalıkla kendi istedikleri yerden pay alma hakkına sahiptiler. (Sayılar 13:30-33; 14:20-24 ve 36-38; Yeşu 19:49-50) Allah bu imkânı onlara bir ödül olarak vermişti.
Bunun yanında Allah bir de kanun koydu. Ne olursa olsun her 50 yılda bir yubil yılı yapılacaktı. Bu da ne olursa olsun herkes kendi toprağına geri dönecek demekti. (Levililer 25:10-13; 27:24 Sayılar 36:4) Kısacası kanun şu anlama geliyordu. Hangi nedenle olursa olsun kişi kendi toprağını satmış olabilir, zor şartlar altında kaybetmiş olabilir, toprağını sattıktan sonra hevesine uyup maceraya atılan da olabilirdi. Öyle de olsa, bunun cezasını gelecek kuşak çekmeyecekti. Mesela benim ayağımı basacak kadar bir toprağım yok, olmadı da. Yatacak kadar demiyorum, ayağımı basacak kadar diyorum. Allah’ın İsrail’e verdiği kanunlar ile her ferde düşen bu toprak parçasıyla, o kişi geçimini sağlayabilecek bir varlık içinde doğmuş oluyordu. Bizler dedelerimizin, babalarımızın yaptığı hataları ve hatta ülke olarak onların yaptıkları borçları ödeme yükümlülüğü ile doğuyoruz. Allah’ın sadece o zamanki verdiği sırf bu hakkı, dünya ülkeleri içinde hiçbir devlet uygulamadı ve uygulayamadılar. Bu kanun vasıtasıyla çok fakir denilen muhtaç sınıf olmayacaktı. O kişi akılsızlık yapıp, başına ne işler getirip bütün topraklarını kaybetse bile, yubil yılında o aileye yine geri dönmesiyle bu engelleniyordu. Hem de öyle haciz masrafıyla, belli bir kefaret ödemek zorunluluğu falan olmadan. Olduğu gibi, başlangıçtaki her birine kura ile düşen o toprak sahibine geri dönecekti. (Yeşu 14:1-2) Bunu bilen İsrailliler, bir mülkü satarken ya da satın alırken, o malın değerini yubil yıllarına göre hesaplıyordu. Mesela yubil yılının gelmesine beş sene kalmışsa, o toprağın değeri azalıyor, daha 40-45 sene varsa, bu sefer normal olarak değeri de artıyordu. (Levililer 25:14:17)
Komünistlikte de insanlar toprak sahibi oldu ve bunu eşitlikten ötürü yaptılar, fakat özgürlüğe sahip değillerdi. İsrail ise özgürdü, hürriyetleri vardı. Adil bir şekilde herkese eşitçe pay edilen topraklarında, özgürce istediklerini yapabilirlerdi. İster atar ister satar ister oturur ister oturmaz. İster o toprağı işler ister işlemez. Herkes hürriyet kanununa uygun olarak istediğini yapabiliyordu. Çok çalışan, çok da kazanabilirdi, tembel olan ise yoksul kalacaktı. Fakat eşitlikten ötürü, her kes öylede böyle de maaşını alacak kavramı yoktu.
Peki, yoksul düşmüş, dul kalmış, hasta, toprağı işleyecek gücü, öküzü ve hiçbir şeyi olmayanlar, o diyara sonradan misafir olan garipler ne olacaktı? Allah bu konuda da kanunlar verdi. Mesela toprak ve bağ 6 yıl işlenecekti, yedinci yıl ne ekme ne de biçme yapılmayacaktı. İşte bu yedinci yılda o garipler bağlardan ve toprakta yetişen bütün ürünü toplayabilirlerdi. Tabii ki bunların yalnız yedi senede bir karınları doymayacaktı. Bütün normal zamanlarda tarlada toplanılan ne olursa, yere düşenleri alınmayacaktı. Onlar garip için, dul için, kimsesi olmayan içindi. (Levililer 23:22) Tüm bunlardan hariç Allah yine “bu gibi insanları, kim ve ne olursa olsun hiçbir zaman yoklukta görüp de bırakmayacaksınız” diye bütün İsrail’e de emretmişti. Onların geçimi için hayati olan şeyleri, mesela değirmenin üst taşını, ne kadar borcu da olsa, Allah hiçbir zaman “rehin alamazsın” diyordu. Ya da “sırtındaki yeleğini rehin alsan bile akşama geri götüreceksin” diye emrediyor, “çünkü o üşür” diye de hatırlatıyordu. (Çıkış 22:21-27; Tesniye-Yasanın Tekrarı 24:17-22; Süleyman’ın Meselleri-Özdeyişleri 23:10-11) Gerçekten de özgürlükten yana olup ve aynı zamanda da merhameti bol olan bir Allah’ımız var.
Bütün bunlar ile ne kastetmek istiyorum? Yine tekrarlıyorum, İnsanlar eşitliği adalet ile karıştırıyorlar. Eşitlik olan yerde hürriyet yoktur dedik, adalet değil. Eşitlik olan yerde de özgürlük olan yerde de adalet olmalıdır. Adaletin olmadığı yerde insani hiçbir kural yoktur ve olamaz. Ben bundan bahsetmiyorum. Bir de insanların zihnindeki eşitsizlik, aşağılanmak olarak algılanıyor. Güçlü, kudretli, zengin biri ile fakir, garip, hiçbir şeyi olmayan biri tabii ki eşit olamaz. Kanunun önünde değil, güncel yaşantıdan, sahip oldukları şeylerden bahsediyorum. Ama özgürlük o fakiri aşağılamaz ki. Benim aşağılanmam karşımdakinin zenginliğine mi bağlıdır? Böyle saçmalık mı olur? Fakat o kişi varlıktan şımarmış bir şekilde, yolda gördüğü fakire bir tekme atar, ya da haksız yere hakaret eder de kanun da susarsa, işte bu adaletsizlik olur. Yeryüzündeki en namuslu devletlerde bile adaletin zorlandığını, uygulanmayıp taraf tutulduğunu herkes biliyor. (Yeryüzünde namuslu devlet de var mıdır acaba!) Fakat yine bunlar konumuzun dışında. Çünkü eğer adalet uygulanmayacak ise, bu problem eşitlikten yana olan toplumlarda da uygulanmazsa aynı, hürriyetten yana olan toplumlarda da uygulanmazsa aynıdır.
Eşitsizliğin adaletsizlik gibi görülmesi üzerinde biraz daha duralım. Zihnimizde neden böyle bir çağrışım var? Belki hemen bir mahkemeyi düşünüyoruz da ondan mı? Çünkü eşitsizlik orada uygulanırsa, bu korkunç bir adaletsizlik olur ki, onun adı da mahkeme değildir. Maalesef ki dünyamız böyle mahkemeler ve hâkimler ile dolu. Eşitliğin olmaması ile bizim gözümüzün önüne ezilen insanlar, hor görülen insanlar, hiçbir hakkı olmayan ve hakkını alamayan insanlar, köleler vs. bunlar geliyor. Hâlbuki eşitlik ile kıyasladığımız kavramlar özgürlüktü, hürriyetti. Bu saydığımız kategori içinde olan gariban insanlara, hürriyetten, özgürlükten bahsedilir mi? Bahsedilirse de onlar bu kavramlardan nefret etmezler mi? Demek ki şimdiye kadar sahip olduğumuz hürriyet anlayışımız eksik, ya da bize verilen hürriyet bilgisi çarpık ve ters çağrışım yapacak şekilde zihnimize sokulmuş; aynen dinlerde, devletlerde, ordularda, Şahitlerde olduğu gibi. Sözlükte özgürlük nasıl tarif ediliyordu bir daha tekrarlayalım: “istediği gibi hareket etme gücünde ve yeteneğinde olan” diye geçmedi mi? “Gücünde” diyor. Bu yalnız maddi bir güç değil, bedensel güç ve sağlığı da kapsamaktadır. Hasta ve yatalak bir insan hür olabilir mi? Evet belki hürdür, fakat fiziksel hürriyeti o yatak içerisinde sınırlıdır. Hastalığı onun hürriyetini elinden almıştır. Yapacağı şeyler çok sınırlıdır. Ya da ruhi hastalığı olan, aşırı bir şekilde tutkularını denetleyemeyen, alkolik, uyuşturucu müptelası vs. gibi olan insanlar özgür müdür? Mukaddes Kitap: “Kişi kime ve neye yenilirse ona kul olur” diye yazıyor. Aslında günahkâr olduğumuza göre hepimiz günahın köleleriyiz, çünkü günah işlemeden duramıyoruz. Eğer günah bizden güçlü ve bizi yeniyorsa, o zaman günahın kölesi değil miyiz? (Yuhanna 8:32-34; Romalılar 6:6 ve 16-17; 2.Petrus 2:19)
Yine benim bahsettiğim özgürlük anlayışı, bu günahkâr halimiz içinde de olsa gerçekleşebilir bir şekilde. Allah, eşitlikten yana olmayan bir Allah’tır dedim. Peki, durum böyle ise, üstün olanlar var, üstün olanların yanında aşağı olanlar da var demektir. Çünkü eşitsizlik bu durumu yaratır. Yine aşağı derken aşağılanmak anlamında bir düşünce çıkarmayalım. Vereceğim örnekler ile bu durumu belki daha iyi anlatabileceğim.
Mesela melekler insanlardan üstün güce ve yaradılışa sahiptir. Onlar ruhi yaratıklardır. Çok süratle bir yerden bir yere gidebilirler. Bunu yaparken de insan gibi bir uzay aracına, özel elbiselere falan ihtiyaçları yoktur. Mesela Eyüp kitabında bu meleklerin toplantısından bahsederken, o toplantıdaki Allah’ın huzurunun neresi olduğunu bilmememize rağmen, Şeytan’ın dünyadan geldiğini söylemesi, öbür meleklerin de başka gezegenlerden sorumlu olduğu anlamını çıkarır. Hepsi dünyadan sorumlu olsalardı, Şeytan bunu ayrıca dünya diye belirtmesine lüzum kalmazdı. Ayrıca bu toplantı dünyada yapılıyor olsaydı, dünyadan geliyorum demesi de saçma olurdu. Peki, Allah onun nereden geldiğini bilmiyor muydu da “nereden geliyorsun” diye Şeytana soruyor? Tabii ki biliyor, fakat bu yazıları okuyan bizlerin anlaması için bu şekilde bir ifade kullanılıyor. Allah için değil, bizlerin bilip anlaması için. Zaten Allah’ın bilmediği bir şey yok ve olamaz da. (Eyüp 2:1-2; Luka 4:5-6; 2.Krallar 19:35) Sadece bahsettiğim bu kadar bilgi bile meleklerin insandan üstün yaratılmış olduğunu gösteriyor. İncil’de insanın, hem de kusursuz, yani kâmil insanın meleklerden aşağı olacak bir şekilde yaratıldığından bahseder. (İbraniler 2:7) Yine bu ifadeler bize zihnimizde yanlış anlamlar çağrıştıracaktır. Mesela hayvan ile insan arasındaki fark gibi. Nasıl ki insan hayvandan üstün ise, melekler de mi insandan bu şekilde üstündür? Hayır, çok büyük bir fark var; melekler ve insan Allah’ın benzeyişinde, O’nun özelliklerine sahip bir biçimde yaratıldılar, ama hayvanlar değil. (Tekvin-Yaratılış 1:26) Allah’ın sahip olduğu sevgiye-adalete-kudret ve hikmete insan da melekler gibi sahip. Yine meleklerin de insanın da bu özellikleri sınırlıdır. Ayrıca insan günahkâr olduğundan dolayı bu özellikleri dengesiz çalışıyor. Hayvanlarda ise bu özelliklerin hepsi bir arada yok. Yine insan düşünebilen, zekâ sahibi bir yaratık olduğundan, bu özelliği de onu hayvandan üstün yapıyor. Eğer durum böyle ise eşitlikten zaten söz edilemez, çünkü hepsi farklı yaradılışa sahip. Bir gerçeği kabul etmemiz gerek. İnsanlık ve tüm evren matematiksel anlayıştaki bir eşitliğe sokulamaz. Allah eşitlikten yana değildir dedim, peki Allah’ın kastettiği hürriyet nasıl anlaşılmalı ve nasıl uygulanmalı? Çünkü şöyle yazıyor:
Rab Ruhtur ve Rabbin Ruhu nerede ise hürriyet oradadır. 2.Korintoslular 3:17
Hele bütün Musa’nın yasası diye bilinen Allah’ın o kanunlarını okursanız, daima birçok kanunların sonunda hürriyet vermek, serbestlik (azatlık) ilan etmek vardır. Allah her fırsatta hür olmaları için insanları ve İsrail’i teşvik etmiştir. Çünkü insanlık için en ideali budur. (Yeşaya-İşaya 58:6) Çünkü hürriyet kavramı, kölelik ve eşitlik ile bozulur. O kanunlarda kölelere özgürlük vermek ile her insan eşit olsun anlamı da vurgulanmamıştır. Vurgulanması istenilen şey sevgidir, merhamettir, bağışlamaktır. Bu özelliklerin ise hür olmakla, eşit olmakla, köle olmakla hiçbir ilgisi yoktur.
Resullerden biri İncil’de, o üstün yaratılmış olan melekler hakkında bakın ne diyor:
Hepsi kurtuluşu miras alacak olanlara hizmet için gönderilen hizmetçi ruhlar değil midirler? (İbraniler1:14) İsa ise daha açık ve net bir örnek bıraktı.
Ayrıca aralarında hangisinin en büyük sayılacağı konusunda bir çekişme oldu.
İsa onlara, “Ulusların kralları, kendi uluslarını egemenlik hırsıyla yönetirler. İleri gelenleri de kendilerine iyiliksever unvanını yakıştırırlar” dedi.
“Ama siz böyle olmayacaksınız. Aranızda en büyük olan, en küçük gibi olsun; yöneten, hizmet eden gibi olsun. Hangisi daha büyük, sofrada oturan mı, hizmet eden mi? Sofrada oturan değil mi? Oysa ben aranızda hizmet eden biri gibi oldum.” Luka 22:24-27 ayrıca Hezekiel 18:5-9 ile karşılaştırabilirsiniz.
İşte Allah’ın istediği eşitsizlik, dolayısıyla da hürriyet bu şekilde anlaşılmalıdır. Her şey hürriyet kanununa göre, ama o kanununda kimse aşağılanmadan, hor görülmeden, çiğnenmeden, ezilmesine müsaade edilmeden uygulanması şartıyla. Daima hizmet edici, kurtarıcı, kişilerin iyiliğini ve faydasını düşünücü bir ruhla olmalı. Bu anlayışta, güçlü güçsüzün kurtarıcısı olmalı.
Çünkü Allah’ın iradesi böyledir; hür adamlar gibi ve hürriyetinizi kötülük perdesi gibi kullanarak değil, fakat Allah’ın kulları gibi iyilik işleyerek akılsız adamların cehaletini susturun.1.Petrus 2:15-17 Hürriyet bu anlamda gerçekleştirilmelidir. Bizlerin şimdiye kadar anladığı gibi bir eşitlik yok ama hepsi hür ve birbirlerini bina eden, yapıcı bir şekilde.
Neden hep özgürlük ve neden hep hürriyet?
Çünkü hürriyet insanı geliştirir, büyütür, birçok yeteneklerini ve bilmediği üstün taraflarını keşfetmesinde yardımcı olur. Yine çünkü Allah’ın yarattığı insan çok değerli bir varlıktır ve hür olmalıdır. Şeytan bunun böyle olmadığını ispat etmek için, dünyamızda insanlığa karşı binlerce yıldır bu uğurda savaş veriyor olsa da, bu bir gerçektir. Eşitlik bütün bunların tam tersine aynı bir fren gibidir. Kişiyi hızla geliştireceğine, daima fren yaptırır. Özgürlük ilerlemek ister, eşitlik ise durdurmak. Çünkü yaratılışımız dahi hiç kimsenin kimseyle eşit olmadığını gösteriyor. Tıpa tıp aynı gibi gözüken ikiz kardeş dediklerimizin, parmak izlerinden, genlerinden tutun, zamanımızdaki sahip olunan teknikle ispatlanacak ayrı ayrı birçok farklı yanları olduğu kesindir. Hiç ama hiç kimse bu yüzden de kötü bir durumda demek değildir. Biz insanlık kötülüğe çok meyilli olduğumuzdan dolayı, eşitsizliği; başkalarını ezmek, yok etmek, büyüklenip utandırmak ve sırtına binmekle aynı anlamda kullanıp uyguladığımızdan, bu kelime bizde korkunç bir uyarım yapıyor. Aslında bu saydıklarımızın eşitsizlikle değil, adaletsizlikle, merhametsizlikle, sevmemekle ilgisi var. Yine dediğim gibi, adalet her iki kuralın da geçerli olduğu toplumlarda zaten uygulanmalıdır. Bunun yanında, verdiğim örnekte olduğu gibi, hürriyetten yana olan biri için, o işe alınmayan on birinci yetenekli kişinin gözünde bu bir adaletsizliktir. Aynı zamanda o iş yerine, o topluma, o devlete bu gibilerinin yeteneklerine özgürlük verilmemesi, bastırılması büyük bir kayıptır. Öbür taraftan ise, eşitlikten yana olan yeteneksiz insanların gözündeki adalet, ilk gelen o on kişinin işe alınmasıdır. On birinci ya şanssızdır ya da erken gelmedi, gelemedi diye akılsızdır. Onlara göre ise bu adalettir. Bütün bu konuda vurgulamak istediğim şey de zaten bu ya. Adalet denilen kavram, kanunların, kuralların etkisiyle çok değişime uğrayan bir şey de oluverir. Bazen o kanunlar ile çok adil bir karar verdiğimizi sanırken, hâlbuki o kuralların, çarpık kanunların esiri olup, insanlığa faydadan ziyade; ezici, itici, yok edici özellikleriyle doğruluktan çok sapmışızdır. Benim ise kastettiğim adalet Tanrısal olmalıdır. O’nun koyduğu kurallar dışındaki hiçbir kanun adil olmaz ve onların uygulanması insanlığa ancak acı verir. Bir hâkim ne kadar adil ve tarafsız olursa olsun, eğer bağlı kalması gereken kanunlar Tanrısal adaletten uzak ise, o hâkimin vereceği kararlar da mecburen çarpık olacaktır. Örnek olarak dünyamıza bakın yeter.
Kadın erkek eşitliği diye bağırıp, Allah’ın erkeğe yönetme sorumluluğunu vermesine öfkelenip de, sırf bu yüzden Allah’ı inkâr eden birçok kadın tanıdım ve dünya onlarla dolu. Bu sebepten onların çoğu eşitlikten yanadır. Kendilerinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal yönden erkeğe nazaran zayıf yaradılışa sahip olmaları, erkeği bir rakip gibi görüp, onları da kendileri gibi sınırlandırmak istemeleri, hep kendi zayıflıklarını bastırmak içindir. Eşit olunacak ve hürriyet olmayacak. Ama yönetici de kadın olacak! Erkek de bütün gücüyle, mantığı ve yeteneğiyle o kadına hizmet edecek! Erkek kadın eşitliğini savunanların, erkeklerle birlikte inşaatlarda, maden ocaklarında çalışıp, çöpçülük yapmaya gittiğini çok nadir görürsünüz. Eskiden savaşlara giden erkekler mızrak, kılıç, kalkan ve en çok da beden gücüyle bunu yaparken, o eşitlik taraftarı kadınlar neredeydi? “Savaşı zaten erkekler isteyerek yapar” demeye kalkmasınlar. Çünkü savaş düşkünü olup, eşitlik savaşı verenlerin içinde kadınların daha fazla olduğu bir gerçektir. Hem savaş yapmak cinsiyete de bakmaz! Ben kadın gruplarının daima barış içinde olduklarını hiç duymadığım gibi, en çok da kendi cinslerine karşı kıskançlık duyup, birbirlerini çekiştiren, çekemeyenlerin, erkeklere oranla kadınlardan çıkar dersem, yalan mı söylemiş olurum? Kadınlara sorulduğunda, kendi cinsleriyle olan gruplardan ziyade erkek gruplarında olmayı daha çok tercih ediyorlar, acaba neden? Erkeklerle geçimin kendi hemcinsleri olan kadınlara nazaran çok daha kolay olduğunu itiraf ediyorlar. Bu yazıları kadın erkek ayırımı yapmak için yazmıyorum. Kadınlardan örnek vermemin nedeni, anlatmak istediğim konuya canlı ιşιk tutacak ve herkesin anlayabileceği türden de onun için. Kimsenin de tarafını tutmuyorum. Ancak erkek kadın hakkındaki Allah’ın koyduğu düzeni ve kanunları onaylıyorum. Allah’ın yalnız erkek kadın konusunda olan düzenini değil, ben de günahlarım yüzünden bu kanunları yapmakta bazen zorluk çeksem de Allah’ın bütün kanunlarını onaylıyorum. Ama kendi eksikliklerim, bozukluklarım, günahlarım yüzünden Allah’ın kanunlarına, öğütlerine «yanlış» dersem, bu en büyük küstahlık olur. Böyle konular ile kimseyle çekişme amacında değilim. Resul Pavlus’un dediği gibi, “çekişen çekişsin, ben böyle bir şeyi adet edinmek istemem.” (1.Korintoslular 11:2-16)
Bunun yanında erkekler sahip oldukları sorumluluk ile kadının özgürlüğünü hiçe kadar indirip, o sorumluluklarını da yerine getirmemişler. Onlar genellikle bu sorumluluğu kendi zevk, menfaat ve rahatları için kullanmışlar. Sanki Allah erkekten böyle bir şey istiyormuş gibi bir anlam çıkaran bazı kadınlar da bu sefer Allah’tan uzaklaşmışlar. Bütün bunlar yine her iki tarafın da adaletsizliğinden, sevgi eksikliğinden, bencilliğinden kaynaklanıyor, eşitsizlikten değil. Zaten eşitsizlik değil, aslında eşit olmak büyük problemlere yol açıyor. Ayrıca normal bir kadın, kadın olmaktan utanç duyup, neden erkek olmadım diye de hüngür hüngür ağlamaz. Ne kadın çocuk doğurdu diye utanır, ne de erkek neden çocuk doğuramıyor, emziremiyorum diye bir eksiklik hisseder. Aman durun! Ben bunlarla hep normal insanlardan bahsediyorum. Çünkü zamanımızda erkekler ve kadınlarda bu cinsiyet memnuniyetsizliği varsa da bu sağlıklı bir zihniyet ve ruh tutumu değildir. Şimdi neredeyse her şeye karşı genel bir memnuniyetsizlik var. Ne kadar çok şeye sahip olunursa olunsun, problemler de bir o kadar daha büyüyor. Kadın erkeğe göre farklı bir yaratılışa sahip olması ile neden mutsuz olsun? Ya da tam tersine, sorumluluk erkeğe düşüyor diye bu yüzden erkek, “neden kadın olmadım” diye mutsuz olması gereksin? İnsanlar, “neden melekler gibi değiliz” diye mutsuzlar mı? Kuş gibi uçmayı her insan belki sever, fakat hangi insan insanlığını bırakıp da kuş olmak ister? İsterse de bunu yine de insanlığına geri dönmek şartıyla ister. Eğer bütün bunlarla bir eşitsizlik görüntüsü çıkıyorsa, demek ki sahip olduğumuz eşitsizliğin içinde kimse mutsuz olacak diye bir kural yok. Hâlbuki bir kadının çocuk doğurup onu emzirmesi falan o kadının duygularını okşayıcı şeylerdir. Avrupa’da bilhassa Almanya’da karnı burnunda, gerile gerile gururla yürüyen hamile çok kadın görmüşümdür. Aşırı tiplerde bir de bu gurur çok daha belli oluyor, “bakın ben ne taşıyorum” der gibi. Almanların nesli kuruma korkusundan dolayı çıkardıkları kanunlar ile o kadınlar bu kalıba sokulmuştur. Kırk yıldır Almanya’dayım nedense onlar hep bu korkuyla yaşadı! Küçücük ülkede 80 milyon insan onlara yetmedi. Öbür taraftan da işsizlerden, yaşlılardan, emeklilerden ve yabancılardan kurtulmak için her şeyi yaptılar. Kürtlerin, çoğalmakla ülke kurar kurtuluruz felsefeleri de bir başkadır. Garip Kürt kadınları bu sebepten her biri en az 8-10 çocuk yapıyor. Kadınların bu hamilelik durumları erkeklere göre acayip bir durumken, kadın için hatta gurur vericidir. İnanıyorum ki Çinli bir kadın hamile olduğu zaman çok daha farklı ters davranışlar gösterir. Çünkü Çin’de nüfus sorunu var. Yine zamanımızın kadınları, Allah’ın tabiatıyla içlerine verdiği bu güzel duyguları yok etmek için uğraşıp, kariyer yapma hırsıyla, bu duyguların tadını bile çıkaramıyorlar. Bu eşitlik meraklısı kadınlar, o çocukları kendi hürriyetlerine engel olarak görüyorlar. Bu sefer de hürriyet birdenbire onlar için değerli oluveriyor. Kendilerini maniple ederek, bambaşka bir kadın olacağım düşüncesi içinde ancak mutsuz olup acı çekiyorlar. Gururları keskin bir sirke gibi, sadece kabına olan bir zarardan da öte giderek, anlamsız şeyler uğrunda etraflarındaki insanların da mutluluklarını çalıyorlar. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ağır herhangi bir iş, sorumluluk, yük karşısında veya geçim sıkıntısında, o eşitliği savunan kadınların: “Ben sadece bir kadınım!” diyerek anlayış beklemeleri de şaşırtıcıdır. Sıkıştıkları zaman “ben sadece bir kadınım” sözü kadınların en çok kullandıkları bir savunmadır.
Ben eşitsizliğe ait en meşhur olan örnekleri vermeye çalıştım. Yapılan bütün yanlışlıkları, kötülükleri, saçma sapan şeyleri eşitsizliğe değil de adaletsizliğe, merhametsizliğe, kıskançlığa, sevgi eksikliğine, egoistliğe ve kötülüğe verelim. O zaman bu konudaki anlayışımız bence daha gerçekçi olacaktır.
Eric Hoffer bütün bunlara rağmen, “hürriyet isteriz” diyenler hakkında da şu gerçekleri dile getiriyor:
Hürriyet isteriz diye en yüksek sesle bağıranlar, hür bir toplumda mutlu olma ihtimali en az olanlardır. Hayal kırıklığına uğramış yeteneksiz kimseler başarısızlıklarının kabahatini mevcut hürriyetsizliğe yüklerler. Gerçekte, onların istedikleri, her kese açık olan hürriyetin son bulmasıdır. Onlar serbest rekabeti ve kişinin hür bir toplumda devamlı olarak karşılaştığı acımasız sınavları ortadan kaldırmak isterler.
Ben inanıyorum ki Eric Hoffer Amerika’da o zamanki bu yazılarını en çok komünist rejimi düşünerek kaleme almıştı. Aslında genel olarak bu düşüncelerin altında yatan prensipler hiç de öyle yabana atılacak cinsten değiller. Ancak kitabın içeriği bence bina edici değil. Bütün kitap sırf teorilerden ibaret olmasına rağmen düşündürücü. İnsanlığın zayıf yanlarını ele alarak maddeler halinde tezler ortaya atılmış. Verilen bilgiler sıradan insanlar için ancak pasif bir bilgi olmaktan öte gitmez. Ancak insanlar üzerinde hâkimiyet sağlamış kişiler, bu bilgilerle o insanlar üzerinde kötü yönde daha bir profesyonelce davranır. Çünkü o bilgiler ancak hâkimiyet sahiplerinin elinde uygulanabilir. Sıradan bir insan o bilgilerle ne yapabilir ki? Öbür yandan da insan psikolojisini tanımaya çalışmakta, dolayısıyla da insana atacağı adımlarda karar vermesini sağlamakta, olayları tartmakta, en önemlisi de ne istediğimizi bilmekte yardımcı olan tezlerle dolu, küçük bir kitap bu Hoffer’in yazıları.
Nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir yazarın sözleri geldi aklıma. Çocukken çok hoşlandığım bu sözlerle yazar: “Yapamayacağın şeyler için ‘hürsün’ diyorlar” demişti. Mesela muhtaç olan, yokluktan dolayı açlıktan nefesi kokan bir adama, “kardeşim işte önünde sıra sıra birbirinden güzel lokantalar, restoranlar; dilediğine girip ne istersen yemekte hürsün” demek o adama tokat atmaktan daha acı gelir. (Yakup 2:16) Ya da “canının ne istiyorsa almakta hürsün” demek de benzer mantıktan kaynaklanır. Bu gibi sözler ile insanlık hürriyetten nefret ettirilmiştir.
Komünizm taraftarı olmayanlar Doktor Şivago filmini çok severek seyretmişlerdir. Fakat bir komünist ile konuşulduğunda onun da haklı nedenleri vardır. Evet, bir doktorun sahip olduğu bilgisi, yetenekleri, aldığı eğitim ile öbürlerinden farklı olduğunu o komünist taraftar da kabul edecektir. “Fakat ben de onun imkânlarına sahip olsaydım, ben de bir doktor, mühendis ve daha yetenekli biri olmam hiç de imkânsız değildi” der. Onlar çarlık Rusya’sında ayakkabı bulamadıklarından dolayı okula gidemediklerini de söylemekte çok haklıdırlar. Aralarında bırakın ayakkabıyı, hiçbir şey bulamadıklarından, hiçbir şey de olamadık diye haklı olarak kendilerini savunanlarını da anlamak gerek. Gerçi komünistlik de onlara bolluk getiremedi ya neyse. Sözüm ona eşit oldular!
Yüz kişilik bir mahallede istatistiklere göre on günde 100 yumurta yeniliyor ise, kişi başına her on günde 1 yumurta düşer denir. Fakat istatistikler çoğu zaman gerçekleri çok çarpık bir biçimde ortaya koyduğu gibi, bunda da durum farklı değildir. Hâlbuki mahalledeki insanlarla konuşulduğunda, o kişiler yumurtayı senede bir kere belki görüyorlardır belki de görmüyorlardır. Fakat o mahallede yüz yumurtanın tüketildiği yalan değildir. Belki de bu imkâna sahip orada sadece bir aile vardır. Onlar pastalar, kekler yaparak bolluk ve refah içinde bir yaşantıya sahip olabilirler. Sizce bu istatistik rakamlara göre 100 kişilik bu mahallede kaçı eşitlikten yanadır, kaçı da hürriyetten? Cevap aslında basit, o yüz yumurta tüketen ve bolluk içinde yaşayan aileyi 5 ila 10 kişiden oluştuklarını var sayarsak, onlar hürriyeti isterken, mahallede geriye kalan 90-95 kişi eşitlikten yana olacaktır. Haklı da değil midirler? Görünüşte evet, haklılar. Eğer hürriyetin bedeli yokluk, ezilmek ve mahvolmak ise, böyle hürriyeti herkes satmaya hazırdır. Bunun yanında eşitlik olan yerde, her kese bir yumurta verilir. Hâlbuki bazı insan da yumurtayı sevmez. İster sevsin ister sevmesin, eşitiz ya, o da payına düşeni alacaktır. Bu eşitlik mantığı da bazen o adama yumurtayı çöpe attırtır. Eğer insaflıysa, bir sevene verir. Örnekleri bu açıdan bakarak verdiğimiz zaman ki, gerçek olan yaşanmış olaylardır bunlar, o zaman eşitlik de hürriyet de insanlara anlamsız ve acı gözükür.
Dünyamız zaten bu kavramları o kadar çarpıtmış ki, kim neyin doğru olduğunu anlamakta çok güçlük çekiyor. Yine dünyamızın adaletsizliği, sahtekârlığı, kötülüğü sayesinde, yönetimin iplerinin de kudretli kötülerin elinde olması nedeniyle, hürriyet insanların gözünde zaman zaman değerini kaybetmiştir. Yine yazmak zorundayım; nasıl ki dinler, dini kuruluşlar Allah’ı temsil etmediyse, edemiyorsa; bütün yeryüzümüzdeki devletlerden de hiçbiri özgürlüğün, hürriyetin temsilcisi olmamıştır, olamamıştır. Bu laf çok söylenip, bu uğurda çok da kanlar akıtılmışsa da gerçeklere bakıldığında insanlık Allah’ın istediği ve amaçladığı özgürlüğü belki de hiçbir zaman sağlayamamıştır.
Bazıları, “bu ikisinin de olduğu bir yönetim tarzı olamaz mı?” diye sorabilir. Hem eşitlik hem de özgürlük. Fransızlar ihtilal yaparken, “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” diyerek parolalarında bu düşünceyi savunmuşlardı. Hiçte başarılı oldukları söylenemez. İnsanlar her ne kadar eşitlikten yana olsalar da kendi bencil menfaatleri uğrunda o eşitliği bozmak için de ellerinden gelen uğraşı veririler. Adaletsiz bir hürriyetin tüm yeryüzünde hâkim olduğu zaten bilinen bir şey. Eğer yeryüzünde ki, bunun son günlerde olacağı da yazıyor, kıtlık gibi bir sıkıntı baş gösterdiğinde, bu insanları artık siz görün! (Yoel 1:8-20) Ne eşitlik ne hürriyet ne de adalet kalır. “Zaten var mı?” diyeceksiniz. Yok, ama peygamberlikte kastedilen bu olaylar ile tüm insanlık için daha da zor dönemlerin geleceği vurgulanıyor. Ta ki hepsine işlerine göre hükmolunsun.
Çok kişilerin sıkılarak okudukları Mukaddes Kitaptaki Çıkış, Levililer, Sayılar-Tesniye bölümlerinde geçen o kanunlar, aslında düşünerek ve anlamını kavrayarak okuduğumuzda, Allah’ın bu kanunları herkese uygulanabilir, adil, hürriyetten yana, insanlığa huzur verici olduğunu da görür. Bir de yapılacak bir işi Allah’ın onaylayıp onaylamaması da çok önemlidir. Bazen iyi bir kanunu, insana faydalı gibi gözüken kanunu çıkaran devletler, bu kanunları ile hem zarar görmüşlerdir hem de çok kişilerin o hakları kötülüğe kullandığını. Bu o devlete faydadan çok zarar bile getirmiştir. Bu devletlerin Allah ile falan da ilişkileri yoktur. Ben inanıyorum ki Allah onların bu işlerini bereketlemiyor. Çıkardıkları kanunlar iyi bile olsa, bu yüzden umdukları iyi sonuçtan ziyade kötü sonuçlar almak zorunda kalıyorlar. (2.Tarihler 20:35-37 ve 1.Krallar 22:48) Sonunda da bütün suçu o kanunlara atıyorlar. Ayrıca Allah onların iyi de olsa o kanunlarını neden bereketlesin ki? Hem Allah’tan uzak bir hayat sürdürüp, Allah’a yaşantılarında hiç yer vermek istemeyecekler, hem de Allah’tan aldıkları bütün her şey ile güneş, yeryüzü, yiyecekler, sağlıklı beden ve o bedende Allah’ın verdiği zevkleri kullanıp, işleriyle de “aman SEN bizden uzak ol” deyip, kendi kafalarına göre başarılı olmaya uğraşacaklar. Allah da bunları bereketleyecek! Olacak mantık mı bu. Tam tersine, Allah kendisinden uzaklaşmamız ile başımıza gelebilecek şeylerin açığa çıkmasını açıkça görmemizi istiyor. (Bu konuyla ilgili olarak Tesniye-Yasanın Tekrarı 28’inci bölümün tümünü lütfen herkes kendi adına okuyup, lütfen düşünsün.) Ve yine peygamber açıkça diyor ki:
…siz Rab ile beraber oldukça O sizinle beraberdir; ve siz O’nu ararsanız, kendisini size buldurur; fakat siz O’nu bırakırsanız, sizi bırakır. 2.Tarihler 15:2
Özgürlük insanların gerçek kişiliklerini su yüzüne çıkarmaya yarar. O kişiliğin altında çok güzel şeyler yatarken, çok korkunç şeyler de yatar. Baskı altında hiç kimse kötü olan özellikleri öldürüp yok edememiştir. Allah Şeytana bile özgürlük vermiştir. Düşüncesini ve amacını gerçekleştirmesi için Şeytanı özgür bırakmıştır. Despot, diktatör bir Allah’a sahip değiliz. Yoksa kimse O’nun önünde düşüncelerini bu kadar açık söyleyemezdi. (Eyüp 1:6-12; 2:1-6 ve Tesniye-Yasanın Tekrarı 9:18-19; 10:10; Çıkış 32:11-14) Yalnız düşüncelerimizi açık açık söylemekle kalmıyoruz, aynı zamanda yanlış ve kötü de olsak, bize fırsat ve meydan veren bir Allah’a sahibiz. Doğru ve iyi sandığımız yanlış konularda da bizi anlayan, anlayış gösteren bir Allah’ımız var. (Tekvin-Yaratılış 18:22-33) Bu yüzden Vahiy-Esinleme kitabının sonlarında şöyle yazıyor. (İncil’in son kitabı)
Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Bayağı olan, bayağı yaşamını sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın. İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese, yaptığının karşılığını vereceğim. (Esinleme-Vahiy 22:12)
Bu özgürlüğü veren Allah’tır. O’ndan daha iyi bilen kim var? O’na akıl verip, “bu daha doğrudur” diye öğretecek olan kimdir?! Hiç kimse bunu yapamaz. Yine de bu hakkı Allah herkese veriyor. Kim böyle bir özgürlük verebilir? Uzaydan yeryüzüne bakıldığında, insan denilen yaratığın bir bakteriden çok daha küçük göründüğü bir gerçektir. Öyle olduğu halde Allah bu özgürlüğü onlara verdiyse, her şeyden önce Allah’ın ve bizlere verdiği özgürlüğün kıymetini bilip, O’na layık olmaya çalışalım. O istiyor ki her şey açığa çıkıp, gizli bir şey kalmasın. Allah bu adaletle de herkesi ve her işi hükme götürecektir. (Vaiz 12:14)
Ben bu konuyu dünyamızın eşitlik ve hürriyet kavramlarından algıladığı anlayışa göre yazıp çarpıklıkları belirtmek istedim. Yoksa ne eşitliği ne de hürriyeti hiçbir zaman gerçek anlamda sağlayamamış bir dünyada yaşadığımızın da farkındayım. Bu yazıyla amacım bir çözüm getirmek değil. Dediğim gibi, ister eşitlik isterse de özgürlük diye bağıranlar olsun, onların asıl amaçlarını vurgulamak istiyorum. Eşitlik isteyenler kişiliklerini gizlemeye çalıştıkları gibi, yeteneksizliklerini de bu yolla bastırmaya uğraşıyorlar. Eşitlik vereceğiz vaadiyle o insanları yönetenlere bakıldığında ise, hiçbirinin eşit davranmadığını görüyoruz. Hürriyetten, özgürlükten yana olanlar ise yeteneklerini, kabiliyetlerini başka insanları ezmek için kullanıp, kendini beğenmiş, gaddar oluyorlar. İnsanın gelişmesini ve yeteneklerini kısıtlayan her kural ve kanuna Allah karşıdır. Aslında sevginin olmadığı yere hangi idareyi, yönetimi, kralı, başkanı, başbakanı, dini getirirseniz getirin, sonuç hep şimdiki dünyamız gibi olacaktır. (Süleyman’ın Meselleri 15:17)
Kardeşini seven ışıkta durur, ve onda tökezleme sebebi yoktur. Fakat kardeşinden nefret eden karanlıktadır, ve karanlıkta yürüyordur ve nereye gittiğini bilmiyordur, çünkü karanlık onun gözlerini kör etmiştir. 1.Yuhanna 2:10-11
2005 Yılı da acaba mı?
Kitabımın sonlarına doğru sakladığım ve aslında hiç de yazmak istemediğim bir konuya geldim. İnternet sayfalarımda yayınladığım bu konudan başka, yazdığım hiçbir konular tepki görmedi. Aslında hayret de ettim. Bütün dinlere karşı olduğum, onların yaptıkları negatif şeyleri hiç ayırmadan anlatmam, biz insanların ne kadar değersiz kişilerin eteklerine yapışıp, onlardan bizleri cennete götürmelerini beklemekteki budalalığımız falan hiç ama hiç tepki görmezken, sadece şimdi yazacağım bu konu tepkilere yol açtı. Bütün bu tepkilerin hepsine ben de bir yerde katılıyorum. Beni eleştiren insanlara hak vermeyi çok severim. Yanıldığımın farkına varmak, en azından farkına vardığımdan dolayı, bu beni kendi adıma mutlu eder. Ancak kendi yanılgıma çektiğim insanlar adına da üzülürüm. Şimdiye kadar kimse inanmadığına göre (en azından benim bildiğim), bu korkum da bir yerde yersiz.
Burada anlatacağım bahsi geçen senelerle, yıllarla ve elimizdeki sahip olduğumuz tarih bilgileriyle, hâlâ bir karanlık içindeyiz. Nitekim 2005 yılında da o peygamberliklere bağlı alametler gerçekleşmediğine göre, bu bahsedeceğim konuyu belli bir tarihten ziyade, ancak tarihini bilemediğimiz ama ileride muhakkak gerçekleşecek o peygamberliklerdeki alametlere dikkatimizi vermek, bence şimdilik en hikmetlice bir anlayış tarzı olacaktır.
Bazıları yazdığım bu şeyin bütün öbür konulara da gölge getirdiğini söylediler. Yine hak veriyorum. Çünkü bu konu dünyamızda ilk defa işlenmiş bir konu değil. İyi ya da kötü niyetle birçokları tarafından ele alınmış ve binleri, on binleri, milyonları arkalarından hiçliğe, yokluğa, mutsuzluğa, hayal kırıklığına, ölüme dahi sürükleyen bir konu olmuş. Ben de bütün bunları iyi bilen biriyim. Bu kitabı yazmam ve sekiz kere kontrol etmem uzun bir zamanımı aldı. Kim bilir kitap olarak da ne zaman yayınlanacak. Belki de hiç yayınlanmayacak. Kısacası bu konuyu kitabıma koymayı pek istemedim. Fakat daha sonra vicdanım beni rahatsız etti. Hem de çok rahatsız etti. Bu yüzden muhakkak yazmalıydım. Kendimin de yüzde yüz diyemeyeceği, şüpheyle baktığı bu şeyi nasıl yazabilirdim! İnanıyorum, inanıyorum ama çok kişiler gibi ben de yanılabilirim ve de bir kere bu konu hakkında yanıldım da. Daha fazla esrarengiz yapmadan kısaca şunları söylemek istiyorum:
Bundan sonra okuyacağınız konu ile lütfen kendinize hayaller kurmayın. Eğer hayatımızda yapılması gerekli önemli bir değişiklik var ise, o da bizzat sizi ve hepimizi yaratan Allah’ı arayıp, O’nun hakkında bilgi edinmektir. Ta ki Allah’ın biz insanları neden yarattığını, bizlerle ilgili amacını, gelecekteki planlarını öğrenmek ve bunlara uygun sürdüreceğimiz bir yaşam tarzıyla da hayatımız kurtulsun. Bu ise her çağda her zaman yapılması gerekli, hayati ve mecburidir. Bu ne bizim hevesimize ne hobilerimize ne de hoşlanıp hoşlanmadığımıza bağlı olmamalıdır. Dediğim gibi mecburi ve hayatidir. Her insan da bizzat kendi hayatından sorumlu olduğuna göre, kendini mecbur hissetmeye olan kararı da bizzat kendisi vermelidir. Bu mecburi olan hayatınızdaki değişikliği yapmanız ile benim aşağıda bahsedeceğim konunun hiç ama hiçbir ilgisi olmayacak. Bu okuyacağınız bilgi ile ne yapacağınızdan bizzat siz sorumlusunuz. Sizden başka kimse bu sorumluluğu taşımayacaktır. İncil’in Galatyalılar 6:5 ayetinde, “Çünkü herkes kendi yükünü taşıyacaktır” diye yazar. Ne benim bu yazdıklarıma inanın ne de inanmayın, acaba bunlar böyle midir diye araştırın. (1.Yuhanna 4:1; 1.Selanikliler 2:3-4) Çünkü bu renkler ve zevklerle ilgili bir konu değil, yeryüzünde yaşayan her dili, her ırkı, her rengi, her milleti ve kısacası her insanı ilgilendiren bir konu. Eğer Allah bir plân yaptı ise, kimse O’na “dur” diyemez. En bilgecesi o plâna ayak uydurmaktır. Eğer bunu sevinçle yaparsak, ödülümüz de olacaktır.
Kutsal Kitapları araştırırken kendi kendime bir şey sordum. Cennete girmek için mi ben Allah’a kulluk etmek istiyordum? Düşündükten sonra cevabım, “hayır” demek oldu. Peki, ölmekten korktuğum için mi ben Allah hakkında araştırıyordum? Yine düşündükten sonra kendi kendime cevabım “hayır” demek oldu. Peki, ben cehennemden mi korktuğum için bunları yapıyordum? Bu cevap da aynıydı, yani hayır. Eh o zaman neden ben bu kitapları okuyordum, Allah’a dua ediyordum, araştırıp insanlar ile çekişiyordum? Hatta onların nefretlerini kazandığım yetmiyormuş gibi, bir de bütün zamanımın büyük bir bölümünü bu şeylere ayırıyordum. Bunları ben niçin yapıyordum? Kendi kendime çok sorular sorup, kendi kendimi çok imtihan etmişimdir. (2.Korintoslular 13:5)
Çünkü en önemlisi insanın ilk önce kendisini tanımasıdır. Kendisini tanıyan bir insanın, başkalarını tanıması, olayları tartması da daha kolay olacaktır. Ben ilk önce başkalarını falan düşünmeden, ben neden yapıyordum, ya da bu işi neden yapacaktım, bunu düşündüm. Bu soruyu kendi kendime sorduğuma göre, cevabı da kendim bilmek istiyordum. Yani bir baskı altında falan değildim. Mahkemede de sıkıştırılmıyordum. O an için ölüm kalım meselesi gibi bir korkum da yoktu. Yaşım ise zaten şimdiye nazaran çok gençti. 24 yaşında, kendi dünyamda, sorumluluk ve yükümlülüklerimle yalnız olan biri olarak, bu sorunun cevabı ile kendimi kandırmaya hiç ama hiç niyetim yoktu. Kitabımın başlangıcında hayatımın bir bölümünden bahsederken, bu dünyadan, yaşamdan edindiğim birçok hayal kırıklığı ile ölümü de zaten özlemiş olan biriydim.
Dediğim gibi benim hayal kırıklığım, sevgilisini, aşkını, evini, arabasını, işini, sevdiklerini, ailesini, malını, mülkünü, sağlığını, mevkiini kaybeden türden değildi. Tümüyle bir çöplüğe çevirmek için uğraştığımız dünyadaki yaşamı ve insanların bir ömür boyu olan hayatlarındaki mücadelelerini, savaşlarını, sadece kendilerini doyurmak için verdikleri uğraşları, nefretleri, sevinçleri… ve bütün bunlardan sonra ansızın gelen ölümü düşündüğüm zaman, bana her şey anlamsız geliyordu. Benim hayal kırıklığım bunlardan kaynaklanıyordu. Hiçbir şey için uğraş vermek bana göre değmezdi artık. Çünkü ne yaparsak yapalım, ölüm ile her şey son bulup yok olmuyor muydu? Tarihe isim yazdırıp nam yapmışım, heykelimi diktirmişim, bunlardan bana ne! Mal mülk sahibi olup, arkamda çok kalabalık mutlu bir aile bırakmışım ve onlar beni minnetle anıyormuş. Ölen insana bunların ne faydası vardır? Süleyman’ın dediği gibi: Diri köpek ölü aslandan iyidir. (Vaiz 9:2-6) Benim problemim sırf ölüm de değildi. Ancak dünyamızdaki boş ve anlamsız o kısacık yaşantıyı, bir de birçok zahmetlerle, sıkıntı ve mutsuzlukla sürdürmek; işte bu bana çok daha anlamsız geliyordu. Ye, iç, evlen, çoluk çocuk sahibi ol, çalış çalış mal mülk biriktir, sahte ya da hakiki bir şekilde gül oyna…sonra da öl! Kaldı ki tüm bunlar için çekilen acıları, çirkinlikleri de saymazsak.
Bazıları benim yürekten gelerek yazacağım bu konudaki yazımdan sapıkça anlamlar çıkarabilirler diye, duygularımı açıkça anlatıyorum. Bunlar her insanın yaşamında karşı karşıya geleceği sorulardır. Herkes kendini nasıl kandırır onu bilemem. Ama ben kendimi kandırmak istemiyordum. Bence sorun buradaydı. İyi ki bu bende bir problem olmuş, yoksa gerçeği, Allah hakkındaki bilgileri araştırmak belki de hiç aklıma bile gelmeyecekti. Evet, sorduğum soruya tekrar geleyim, “bütün bunları neden yapıyor ya da yapacaktım?” Çünkü Allah’ın yazdırttığı o kitapları okuyunca, bir şeye karar vermem gerekiyordu. O karar da ya bunları yapmalıydım ya da bir kenara atmalıydım. Çünkü yapmaya kalkarsam, bu artık bir ömür boylu yaşam tarzı demekti. Güzel bir film, ya da heyecanlı bir roman gibi de değildi ki, o anlık okunup, seyredilip, geçip bitsin. İş işten geçip, ömür bittikten sonra, birçoklarının yaptığı gibi bu soruyu o zaman sormak biraz geç olurdu. Yine de sorulmaz anlamına gelmemeli. O kişi imkânlarıyla, zihniyle ve ruhuyla belki yetmiş yaşında bu soruyla karşı karşıya gelmiş olabilir. Ben farklı olarak 24 yaşındaydım. Bazı insanlar çok daha genç yaşlarda böyle bir yolda yürümeye karar verirlerken, bazıları da çok ilerlemiş yaşlarda bu kararı alıyor.
“Eğer cennet, cehennem, dirilme gibi şeylerin hiçbiri de olmasaydı, yine de Allah’ın dediklerini yapar mıydım?” diye kendi kendime soruyordum. Yine O’nun hakkında bilgi edinip, O’nun yollarında yürümek ister miydim? Bu düşünceleri çok düşünüp ve de tarttım. Cevabım: “Evet, yine de yapardım” demek oldu. Hiç dirilmeyecek olsam da, cennet falan diye bir şey olmasa da, cehennem korkusu da olmasa ki, içimde böyle bir duygu zaten yoktu; ben yine de Allah’ın istediği bu şeyleri yapardım” dedim. Ama neden? Nasıl olsa ölümle her şey bitmeyecek miydi? Evet, farz edelim ki her şey bitecekti, peki o zaman yine de bu şeyleri niye yapacaktım?
Çünkü doğru ve güzel şeylerdi. Kısa bir ömür için de olsa, her şeyin sahibi bunları yapmamızı istiyorsa, ben de O’nu sevdiğim için bütün bunları yapardım. Haysiyetli ve şerefli yaşamak, doğru ve merhametli olmak, bence mutluluk demekti. Bunlar ille de sonradan ucunda bir şeyler beklemek için yapılmamalıydı. Bunları yapan insan o an zaten huzurlu ve mutluydu.
Sevdiğimiz insanlar için ne fedakârlıklar yapıyoruz. Hiç yüzünü görmediği krallar, başkanlar için insanlar savaşlarda ölüme dahi gitmiyor mu? Hem de ne salak ne dangalak ne kendini düşünen, menfaatçi o krallar, başkanlar, komutanlar vesairelerin uğrunda her şeylerini feda ederek, bir de naralar atarak, insanlar coşkuyla ölmüyorlar mı? Onların bu duyguları tabii duygulardı, fakat yanlış kişilere gösterdiler. İnsanın yaratıcısına göstermesi gereken izzeti, saygıyı, itaati; biz ciğeri beş para etmez insanlara gösterdik. Sevgi uğrunda başka kişiler için de ölünebilir, ama gerçek sevgiden bahsediyorum. İnsan hiç yüzünü görmediği, kendisini eşek gibi kullandırdığı, bütün zayıflıklarıyla yine kendine benzeyen insanı kral yaptıysa, “sen beni Allah’a götür” diye de başına bir din başkanı, temsilcisi koyduysa, bu o insanın kendi suçudur. Yine insanlar aslı astarı olmayan, masal misali ümitler uğrunda severek ölüme gittiler ise; ben neden bütün bu yaptıklarımı, Allah’ı araştırmak için vaktimi, O’nu tanımak için gayretimi, yaşamak için hayatımı vermemeliydim? Öbürlerinin ölüme giderken sahip oldukları ümit sanki neydi de ben Allah’a ille de bir şeyler karşılığında kulluk etmeliydim. Bu konuda kendimi imtihan edişimin nedeni de belki en çok 1.Korintoslular 13’üncü bölümünde geçen sevgi konusuydu. Bir insan ne kadar fedakârlıklar yaparsa yapsın, canını yakılmak üzere kurban bile etse, eğer sevgisi yoksa yaptıkları sevgiye dayanmıyorsa, boş olduğunu yazıyordu. Doğruydu da. Belki de en çok bu gerçek beni etkiledi ve bu yüzden sorular sorarak kendimi imtihan ettim.
Yoksa da bir menfaat mıydı beni bu yola çeken? Veya çocukken bize öğretildiği gibi, cennet, huriler, bir elin yağda bir elin balda olan şeylere mi tamah ediyordum? Hayır, onların da hiçbiri değildi. Çünkü kısmen de olsa bunları yapmış ve mutlu olamamıştım. Davut’un oğlu Kral Süleyman ise benim gibi kısmen değil, çok aşırı bir şekilde bunları yapmış ve mutlu olamamıştı. O halde benim yürüdüğüm, ya da yürüyeceğim bu yoldaki hayal kırıklığına uğrayacağım korkusu da sıfır demekti. Çünkü benim böyle beklentilerim yoktu.
Bu da Allah’ın kullarına mükâfat olarak verdiği ebedi hayatı, dirilme ümidini, cenneti falan küçük görmek anlamına gelmemeli. Çünkü Mukaddes Kitap, “Allah’a yaklaşan, O’nun var olduğuna ve kendisini arayanlara mükâfat edici olduğuna iman etmelidir” diye yazar (İbraniler 11:7). Birçoklarının iddia ettiği gibi bu ayet, Allah’ın duyarsız, hiçbir şeye karışmayan, pasif, adaletsiz biri olmadığının kanıtı içindir. Allah’ın kullarına ümit vermek amacıyla verdiği bir sözdür. Buna inanmamak, bir yerde Allah’ı inkâr etmekle aynı anlamdadır. Ben bu zihniyet ile Allah’ı değil, ancak kendimi, o şeylere olan ilgimi, gayretimi, sevgimi imtihan ettim ve denedim. Sevgiye dayanmayan her şey yok olmaya mahkûmdur ve sadece hayal kırıklığına yol açar. Menfaate dayalı sevginin ise çok daha büyük hayal kırıklığına yol açacağını da biliyordum. İşte yine bu yüzden kendimi imtihan etmiştim. Dediğim gibi, kendi kendime verdiğim cevaplar ile ilerde duyabileceğim hayal kırıklığım hiçe inmişti. İrili ufaklı hayal kırıklıklarımız daima olur ve de yaşadığımız müddetçe olacaktır, fakat Allah’a inanç konusunda boş olan asılsız şeylere sarılmış olmak, bence en korkuncu olanıdır. En önemlisi de insanın Allah’a olan bağlılığı kayıtsız şartsız olmalıdır. Eğer kişi kendini tarafsız, açık bir şekilde ve dürüstçe imtihan ederse, imanının şartlara bağlı olup olmadığını da anlayacaktır. O şartlar, -eğer var ise- genelde bizim sürçüp, imandan kaymamıza neden olacak şeylerdir. Kısacası Allah’a şartlar koyarak yaklaşılmaz. Bu yüzden kendinizi araştırın, imtihan edin, ama kesinlikle kandırmayın.
Allah tarafından vahiy edilen her yazı bir anlama, bir nedene, bir uyarıya, bir öğüde dikkat çeker. (2.Timoteos 3:16) Kutsal Yazılardaki rakamlar, peygamberlikler, alametler de muhakkak anlamamız için yazıldı. Allah bunları peygamberlerine spor olsun diye, kimse anlamasın, ya da insanlar bu işlerden çıkar edinsinler diye yazdırtmadı. Eğer insanlar bu yazılardan bir çıkar elde edip, birbirlerini kandırdıysalar; hatta kendileri de kanıp, sonradan hayal kırıklığıyla Allah’ı dahi inkâr ettiyseler, muhakkak bu onların yürek tutumlarındaki beklentilerindeki bir hataydı. Tekrar ediyorum, beklentilerimiz uğrunda, ama sadece ve sadece beklentilerimiz uğrunda Allah’a kulluk ediyorsak, bunu uzun zaman yapamayacağız. Bunun yerine sevgiyle, zevk alarak, mutluluk ve iç huzuruyla Allah’a kayıtsız şartsız yaklaşıyor ve O’na layık bir yaşam sürdürüyor isek, o zaman da hiçbir şey bizi hayal kırıklığına uğratamayacaktır. Çünkü O’nun hoşlandığı şeylerden biz de hoşlanacağız.
İsrail Mısır’daki kölelikten birçok karışık halkla birlikte çıkmıştı. (Çıkış 12:38) Neden o karışık halk da onlarla birlikte çıktılar? Hâlbuki Musa sadece İsraillileri köle olmaktan kurtarmak için gelmemiş miydi? Evet, öyle olmasına rağmen bu karışık halk acaba gördükleri mucizelerin peşinden mi gittiler? O mucizeleri bütün Mısır görmedi mi? Neden bütün Mısır halkı birlikte çıkmadı da ancak bir bölüm halk çıktı? Yoksa onlar iman ettikleri için mi çıktılar? Evet, iman ettiler, ama neye? Mukaddes Kitaptaki o yazıları okuduğumuz zaman, bu karışık halkın çoğunun imanının ve sevgisinin Allah’a ait olmadığını görüyoruz. Zaman zaman küçücük problemlerde isyan eden ve İsrail’i sürçtürenlerin içinde bu karışık halkın da olduğunu okuyoruz. (Sayılar 11:4) Peki, o zaman onları Mısır’dan çıkaran sebep neydi?
Vaat. Evet, verilen vaat çekti onları. Neydi o vaat? Süt ve bal akan diyar. (Çıkış 3:17) Hem orada herkese, ayırım yapılmadan, eşit haklarla toprak da verilecekti. Yani İsrailli ya da yabancı ayırımı falan olmayacaktı. (Levililer 19:33-34) Bu insanların ve aynı zamanda İsraillilerin de düşüncesi maalesef sadece bu idi. Yaşadıkları o sefil hayattan artık çıkmak, değişik ortamlarda kendilerine daha iyi ve rahat bir başlangıç ile kötü geçmişlerini de bir kalemde silmek istiyorlardı. Evet, bu birçoğunun selamladığı bir arzuydu. Maalesef Allah’ı sevdiği için, O’nun kendilerine gösterdiği amaca, sevgiye layık olmak için çıkan insan çok ama çok azdı. Hepsinin gözleri sadece menfaatle doluydu. Böyle bir zihniyet ve yürek tutumuna sahip halka sonra ne oldu? Bu onlara kurtuluş, mutluluk, ya da bekledikleri menfaatleri getirdi mi? Tam tersine, vaat olunan diyara iki kişi hariç hiçbiri giremediği gibi, sayılanlardan hepsinin leşleri de çölde serilip yok oldu. Hem de tek bir tane kalmayıncaya kadar. (Sayılar 14:21-30) Çünkü Allah böyle düşünen bir halktan memnun olamazdı. Zamanımızda da durum farklı değildir. İnsanlar bulundukları ortamdan kurtulmak için, ezildikleri, yoruldukları, mücadele güçleri kalmadığı için ve daha saymadığım bir sürü nedenlerden dolayı bir sonu özlemle selamlıyorlar. Onlar o son getirecek olan Allah’ı değil, nedenlerini de değil, sadece tarihini bilmek istiyorlar. Dinler de bu durumu bildiklerinden, üyelerinin ağzına bu balı sürmekte çok beceriklidirler.
İnternet sayfalarındaki yazılarımı eleştirenler, suçlayanlar, nedense beni hep Şahitlere benzettiler. “Senin onlardan ne farkın var?” dediler. Benzettikleri konu da yazacağım bu peygamberliği anlama konusuyla ilgiliydi. Bana göre fark çok basit. Hem şunu da açıklığa kavuşturmak lazım: Ben bu kitapta kendimi kimseyle kıyaslayarak, daha iyi biri olduğumu savunmadım ve savunmuyorum da. Eğer böyle bir akılsızlığı yaparsam, işte o zaman öbürlerinden hiçbir farkım kalmayacaktır. Hem bunu da sahte bir alçak gönüllülükle yazmıyorum. Benden çok daha gayretli, çalışkan, Allah uğrunda fedakârlıklar yapmış insanların varlığı kesindir. Benim bu kitabımla amacım, kimse ile kendimi yarıştırmak değil. Daima yazdığım ayetlerde de olduğu gibi, herkesin kendine düşen ödülü de cezası da Allah katındadır. Allah da adildir. Bu yüzden kimsenin kimse üzerine kabarmaya hakkı yok.
Yazdığım dinler, milletler, onların işleri, yönetim tarzları, öğretileri gizli bir şey olmadığı gibi, bütün bunlardan insanlar etkilenip, onların peşlerine takılmış ölüme gidiyorlar. Eğer ben: “Onların peşine takılmayın, onların gittiği yere gitmeyin, onların yollarında yürümeyin ve onların pis işlerini artık lütfen görün” dediysem, sırf bu beni onlardan daha doğru ve salih yapmaz ki. Ayrıca, “onları bırakın ama benim peşime takılın” da demiyorum. Eğer onlar hakkında titizlikle bir inceleme yaptıysam, buna onlar neden olmuştur.
Mesela hiç kimse benim hakkımda yazı yazmamıştır. Eğer ben milletvekili, başbakan ya da bir din lideri olarak adaylığımı kor, “beni seçen, peşime takılan kurtulur, başka hiç kimsede de kurtuluş yoktur” diye meydanlarda bağırırsam, gazeteler her gün hakkımda yazı yazıp, beni büyütecin altında değil, o zaman mikroskobun altında incelemeye almazlar mı? Hâlbuki ben ya da bir başkası eskiden ne isek yine oyuzdur. Kimse benimle, ya da onunla ilgilenmiyordur. Fakat bu işlerden sonra yine aynı ilgisizlik devam eder mi? Bununla demek istediğim, kişilerin söyledikleri, yaptıkları, iddia ettikleri, peşlerine taktıkları milyonlar için onlara tabii ki soru sorarlar. Bu soruyu soranın ise kimliğini kimse bilmek istemez; ama sorunun cevabını bilmek ve o kişileri tanımak isterler. Normali de budur. Ben de bütün yazılarımdaki gerçekler ile dinlere çamur falan atmadım; onların yaptıklarını anlattım. Eğer bu çamur ise, ben sadece gördüklerimi, yaşadıklarımı yazıyorum. Bunu o işleri yapıp, o vaatlerde bulunanlar düşünsün. Her şeyden ziyade sözlerim onlara ümit bağlayıp, sırtlarına eyer vurduranlar için de geçerli. Fakat bir gazetecinin yazısından, haberinden dolayı kimse o gazetecinin hayatını araştırıp, kimliğini bile bilmek istemez. Çoğu zaman bilmez de. Sorduğu sorular, ortaya çıkardığı gerçekler ile “acaba bu adam bunları yazmaya, görmeye layık mıdır” demeye de kimsenin hakkı var mıdır bilmiyorum. Benim yazdıklarımı bir gazetecinin verdiği haber gibi görün. İyi veya kötü bir gazeteci olduğuma yine sizler karar vereceksiniz, Allah da hükmedecektir. Hem benden hem de haklarında yazdığım o kişilerden hesap soracaktır. Amma eğer bu yazdıklarım doğru ise, vay o zaman onların başına!
Ben insanları uyarmak, uyandırmak; eğer mümkün ise araştırmaya teşvik edip, Allah’ı sevdirmek, bütün ruhi kölelik zincirlerini kırıp, sadece Allah’a kul olmalarına yardımcı olmak, özendirmek için bu kitabı yazdım. Yine benim o dinlerden farkımı soranlara gelince; ben hiç kimseye: “Bensiz kurtulamazsınız” deme terbiyesizliğini göstermiyorum. Şahitler ve tüm dini kuruluşlarda bunun tam tersini göreceklerdir. Ayrıca yazdığım şeyler ile yine kimseye: “Allah bu anlayışı sadece bana verdi, başka kimse anlayamaz ve anladığını söyleyen ise sahtekârdır” deme küstahlığını ise yine göstermiyorum ve göstermem. Şahitlere ve başka dinlere kıyasla bu tam ters bir durumdur. Yine tüm bunların yanında: “Benim yazdığım şeylere iman etmeyen cehennemliktir, Allah onu son günde muhakkak yok edecektir” deme küstahlığını hiç mi hiç ilan etmiyorum.
Akıllı birinin: “Daha yeni başlıyorsun, arkanda milyonlar olsun da seni de görürüz” demesini bekliyorum. Evet, bu: “Başlangıçta, yalnız ve güçsüz olduklarından dolayı onların da tırnakları yoktu. Bu yüzden koparıp, parçalamaları da mümkün olmadı” demektir. Haklıdırlar da. Arkalarına milyonları takanların ise tırnakları, pençeleri büyüdü, kudretli ve bir o kadar da pislik oldular. Eğer ben de kendimi bir şey sanıp, başkanlık, yardımcılar, yardımcıların yardımcıları, komiteler, düzen, kısacası bir din, bir organizasyon kurarsam, yüzde yüz inanıyorum ki onlardan da farklı olmam ve de olamam. Bununla umarım ne demek istediğimi daha iyi anlamışsınızdır. İnsanı çoğu zaman pislik yapan, içinde bulunduğu, kurduğu o sistemdir. Peygamberlere baktığımız zaman onlar böyle yapmadı. Eğer Davut krallık yaptıysa, o görevi Allah ona verdi. Krallık hakkında ise Allah’ın neler düşünüp söylediğini okuduk. Davut’un başına bu sorumluluktan dolayı da az şeyler gelmedi. İnsanın üzerine bir insanın krallık etmesini Allah yaratılıştan beri hiç planlamadı ve de istemedi. Ne din konusunda ne de o insanın başka bir insan tarafından yönetilme konusunda. Ancak insanın insan üzerine hâkim olması günah yeryüzüne girdikten sonra başladı. (Tekvin-Yaratılış 3:16) Kâhinlik ve Levililer din konusunda insanlar üzerine kral ya da yönetici olarak atanmadılar. Onların görevi insanlar ile Allah arasında aracılık yapmaktı. İsa Mesih geldikten sonra, böyle bir aracıya da gerek kalmadı. Onlara verilen görevler ve kanunlar sadece gelecek şeylerin gölgesiydi, aslı değil. (İbraniler 5:1-10 ; 8:1-6 ; 10:1) Bu gerçekleri bilen insanlık hâlâ bir lider olma ve lider arama telaşında. Ben bu bilgilerden sonra bir lider, bir başkan, bir yönetici olarak insanlığa faydalı olacağım diyerek kendimi yükseltirsem, bütün bu kitaptaki yazdığım ve bir yerde işlerinden tiksindiğim lanetli o insanların durumuna da düşmüş olurum. Onlar, üzerlerine bu laneti, kurdukları, bulundukları sisteme köle olduklarından dolayı da getiriyorlar. Kendilerinin değil de Allah’ın kurallarına göre yürüselerdi, o lekelerden de uzak kalırlardı. Bu sözleri gerçekten de yalnız o işleri kirli olanlara söylemiyorum. Bu sözleri, o pislikleri tertemiz sırtlarına alıp da taşıyanlara söylüyorum. Bu vasıtayla kendilerini de kirletiyorlar ve de kirlettiler. O sırtlarında taşıdıklarının rütbeleri de çok enteresandır. “Sadık ve basiretli köle”, “köle sınıfı”, “teşkilatta görevli hizmetkârlar”, “iman kardeşleriniz” vs.… gibi isimler ile onlar dıştan koyun postuna bürünmüş, fakat içten kapıcı kurtlardır. (Matta 7:15-23)
Kitabımda belki de bazı şeyleri tekrar ve tekrar yazmaktan bıkmadım usanmadım. Umarım onların zihinlerinizden çok yüreklerinize girmesine yardımcı olmuşumdur. Ben ise bu 2005 yılına dikkati çekmekle sakın bir sondan falan bahsettiğimi anlamayın. Onlar ancak kesin bir sonun vaktindeki anlayış ve yorumlar. 1914 yılını Şahitler son gelecek diye ilan ettiler. O son gelmeyince kıvırıp, “göklerde Allah’ın istediği krallık kuruldu” demeye başladılar. Şahitler, başka din ve mezhepler bu işin suyunu çıkardığı için, inanın bu yazıları ben yine de zorla yazdığımı söylemek zorundayım. Kendi kendimin gözünde bile onlara benzeyeceğim korkusu ve utancı var içimde. Her ne ise, eğer yanlışlık ise, bu benim hayatımdaki ilk ve son yanlışlık olmayacak. Fakat anlayışım ve bu bilgiler doğru ise… Şüphe ediyorum diye, kendimle alay edilecek ve adıma leke gelecek diye bunları saklamalı mıyım? İsa Mesih bu konuda çok güzel bir misal verdi, lütfen Matta 25:14-30’a kadar olan o yerleri açıp yerinden okuyun. Bu yüzden sahip olduğum bu bilgileri saklamak istemiyorum. Yanlışsa da, eğer samimi yanlışlıklarımız için Allah bizlere hükmetmeye kalkarsa, kim kurtulabilir? Fakat yaptıklarımızla ilgili kötü niyetlerimiz ve yürek tutumlarımızdan dolayı kesin kez çok daha hükmedecektir.
Burada hatalı olunabilecek iki konu var. Birincisi tarihler, yani rakamlar konusunda hata yapılanabilir. Çünkü elimizdeki tarihi rakam Mukaddes Kitapta yazmıyor. Bunun da böyle olmasını bir yerde Allah istedi. Geçmişte ise tarih kitaplarının kaleme alınması çok enteresandır. Onlar bir olayı anlatırken ya güneş tutulması ya da ay tutulması veya meşhur yaşanılan başka bir olayın öncesi/sonrası diyerek kaleme alıyorlarmış. Yani o olaydan öce bir kral mı başa geçmiş, onun başa geçme tarihi ele alınarak öbür olay anlatılıyor, ya da tam tersi. Mesela, “işte bilmem ne kadar gün önce tutulan aydan, şu kadar ay veya yıl sonra bilmem ne kralı başa geldi” deniyor. “Daha sonra da şu kadar hafta, ay, yıl sonra güneş tutuldu” falan gibi metotlar kullanılmış. Ben tarihçi değilim, ama onların metotlarını okuduğunuz zaman, kesinkes, yüzde yüz şu tarihte şu oldu demek çoğu zaman maalesef mümkün olmuyor. Aslında kaleme aldıkları bu yöntem çok güvenilirdir. Çünkü ay, yıldızlar, dünya ve güneş yanılmaz zaman ölçümleridir. Fakat bizi yine de acaba dedirten başka olaylar da var. O ay tutulması on veya otuz sene sonra eğer yine olmuşsa, o zaman acaba hangisi doğrudur diye iş zorlanıyor. Otuz sene uzun bir zaman gibi gözükse de binlerce senenin içinde araştırıldığı zaman, otuz saniyeden de az gibi oluyor. Elimizdeki tarih bilgileri bazen birçok ipuçları da verse, yine de yeterli ve ispatlı olmayan bir bilgi. Bir de bu savaşlarda kaybedilen, yakılan ve yok edilen tutanaklar işi daha da zorlaştırıyor. Yine işi zorlaştıran bir neden de farklı ifadelere dayalı karşı devletlerin tarihleri. Bu devletlerin ise tarafsız oldukları hiçbir zaman söylenemez. Bir de onların görüş açısını, kültürlerini anlamak lazım. Sırf tarih konusundaki bilgi için, inanın koca koca kitaplar ve ispatlar ortaya konulabilir. Kısacası bizim elimizde olan, yüzde yüz diyemediğimiz rakamlar bunlar. Olabilir, ama olmayabilir de. Ben de bu aşağıdaki bilgileri, ancak elimde olan en popüler bir tarihe dayanarak yazdım. En çok inanılır gözüken bir tarih bu ki (M.Ö. 586 Yeruşalim’in yıkımı) ben bile artık inanamıyorum. Hem o zamanlar yaşamadığımıza göre, ister istemez bu konuda bize verilenleri kabul etmek zorundayız diyorum.
İkinci bir olabilecek hata nedeni de bütün bu peygamberliği yanlış anlamış olabileceğimdir. Bana göre zor bir ihtimalse de tabii ki olabilir. “Zor bir ihtimalse” deyişimin nedeni, Daniel kitabındaki peygamberliklerin anlatım stili. Daniel peygamberin kitabında aynı ya da benzer bir olay birkaç kere, fakat farklı peygamberlikler altında yazılmıştır. Dünyaya çıkacak krallıklar ve kudretler hakkında, bir yerde heykele benzetirken, başka bir yerde aynı krallıkları bir koç ile tekeye (erkek keçi) benzetir. Daha sonraki peygamberlikte ise canavarlara benzetilir. (Daniel 2:36-45 ve 8’inci bölüm) Aynı olaylar her seferinde başka açıdan bakılarak anlatılmıştır. Aslında çok hikmetlice bir yöntem, çünkü bu yöntem, yapılabilecek yanlış yorumları minimuma indiriyor. Daniel kitabında böyle kıyaslamalı ve benzetmeli çok peygamberlikler var. Bu kitapları ilk defa okuyan biri hiçbir şey anlamayacaktır, onun için şaşırmasın. Kimilerinin dediği gibi, “Mukaddes Yazıların hepsini ilk okuduğumuzda anlasaydık, belki de çıldırabilirdik” sözleri bazen boşuna değildir.
Bir olay birkaç kere anlatıldığından, eğer bir yerde yorum yapıyor isek, bu açıklamalar öbür tarafta yaptığımız yorumla da uyum içinde olmalıdır. Eğer birbirlerine uymuyorsa, bir hata yapıyoruz demektir. Mehmet Akif’in de dediği gibi, “Allah’ın vereceği anlayış” evet, en büyük şart bu. Biraz ispatı zor gibi gözüken şeylerse de araştıranlar için pek o kadar da zor değildir. Çünkü çok kısa bir zaman içinde gerçekleşmesi gereken bu olay, bana hiçbir menfaat sağlamaz. Bilerek bir palavra atacak olsaydım, bunu uzun bir tarihe doğru atardım. Yazdığım bu kitabın ne zaman çıkacağını bilemem, ama bu satırları düzeltirken 2005 yılının çoktan geçtiğini ve o alametlerin de gerçekleşmediğini görüyorum. O zaman ben bu konunun üzerinde hâlâ neden duruyorum? Dediğim gibi, rakamlar konusunda elimizdeki tarihler yanlış olabilir, fakat bu tüm peygamberlikteki anlayışı geçersiz kılmaz. Her araştırmacı hedefine ulaşamadı diye tüm araştırmalarını çöpe atsaydı, insanlık hala taş devrini yaşamak zorunda kalır, ilerleyemezdik. İlle de her şeyden yüzde yüzlük bir doğruluk beklemeyelim. Olabilir, birtakım hatalar vardır ki, bunları peygamberler de yaptı. Allah’ın bir son getireceğine iman etmemiz, o tarihi bilmemizle bağlantılı olmamalı. Yine bazı peygamberliklerdeki tarihler konusunda yanılabiliriz, fakat bu Allah’ın sonla ilgili amacını çöpe atmamızı gerektirmez. Bu yüzden yayınladığım anlayıştaki rakamlardan ziyade olaylara dikkatinizi vermenizi öğütlerim. Birilerinin oralarda yapılmış olan hataları keşfetmesine de minnetle bakacağım.
Alametler diyoruz ama İsa Mesih göklerde kral olsa bile, biz bunu nereden anlayacağız?
O kral olarak göreve başladığı zaman, İncil kitabının son kitabı olan vahiy kitabında geçen 3,5 yıllık dönem de başlamış olacak. Bu 3,5 yıl içerisinde gerçekleşecek olayların çoğu sembolik değil harfi anlamda. En önemli bir alâmet de tüm dinlerin yeryüzünde yasaklanacak olması. Bunu Şahitler ve bazı başka dinler de böyle anlıyor ve söylüyor ki, bence de doğru. Fakat onlar dinler yasaklanır yasaklanmaz birkaç hafta içerisinde son gelecek sanıyorlar. Ya da en geç birkaç ay içerisinde. Hâlbuki bu üç buçuk vakitlik, yani 3,5 yıllık bir zamandan sonra olacak bir olay. O üç buçuk yılın sonunda da hemen son gelmeyecek. Mukaddes Kitaplar son hakkında, o gün ve saati hiç kimsenin bilmeyeceğini belirtir ve İsa Mesih de hep böyle söyledi. (Matta 24:36) Bu konuya Kuran ışık tutup, “zamanı geldiğinde o gün ve saat hakkında, bunu Allah dilediği kulu vasıtasıyla açıklayacaktır” dediğini de ayrıca bu kitapta yine yazdım. (Araf, sure 7:187; Mümin, sure 40:15)
Eğer bu tarihleri Allah peygamber kullarına yazdırdıysa, bazılarının iddia ettiği gibi “onların üzerinde hiç durmayalım, çünkü hata ve günah olur” demek istemiyorum. Allah ne yazdırdıysa, onları araştırıp, doğru olanın ne olduğu konusunda konuşmanın, tartışmanın, araştırmanın yanlış olup, günah olacağına dair hiçbir ipucu yok. (Daniel 12:4; Matta 28:16-17; Luka 24:13-35) Tam tersine, mesela Mesih’in ne zaman ve nerede doğacağını Yahudiler de çok merak etti ve bunu araştırdılar. Çoğu kez hata da yaptıkları kesin. Onların bu konudaki merakları için Allah bazılarına hatta pozitif cevaplar da verdi.
Mesela Allah yaşlı bir imanlıya, “Mesih’i gözlerin görmeden ölmeyeceksin” dedi. İsa Mesih’i bebek olarak kundakta gördü ve Allah’ı yüceltti. (Luka 2:25-35 ve Matta 2:4-5) Hâlbuki Allah: “Size ne bu vakitleri bilmekten, neden zamanlara kafanızı takıyorsunuz” diye o kişileri azarlayabilirdi. İsa Mesih ölümünden sonra göğe alınırken, sonun vakti konusunda ona soru sordular. İsa ise onlara, “vakitleri ve anları bilmek sizin işiniz değil” dedi. (Resullerin-Elçilerin işleri 1:6-7) Burada İsa harfen sadece o zamanki resulleri kastettiği bence kesin. Çünkü bu sözlerle tüm zamanları ve bir de son günlerde yaşayan bizleri kastettiyse, o zaman bu Daniel kitabı, Vahiy kitabı gibi kitapları Allah neden yazdırtsın? Orada ilerde gerçekleşecek rakamlar ile olacak birçok olaylara neden dikkati çeksin? Hem hiçbir zaman anlaşılmayacak ve de anlaşılması istenmeyen peygamberliklerin ne manası olabilir? Ayrıca İsa hayattayken resuller kendisine: “Son ne zaman gelecek” demesi üzerine İsa da onları azarlamadı. (Matta 24:3) Tam tersine oturup onlara o günlerin alametlerini anlattı. Bu çok doğal ve tabii bir duygudur. Bu anlamsız bir merak değil, tam tersine, merak etmemiz gereken bir gerçektir, tabii ki sınırı aşmadan. Dediğim gibi, beklentimiz sadece bir son olmamalı, bunun bize ancak zararı olur. İlk etapta beklememiz ve bilmemiz gereken vakit, “Ben ne zaman Allah’a göre bir insan olarak yaşantımı, hayatımı ve kendimi değiştireceğim?” demek olmalı. Bu da bizzat bizim elimizde olan bir şey. Tüm bunları başardıktan sonra ki, bu ya cennet gelene kadar ya da ölüme dek sürecek bir uğraş demektir. Cennetin gelme tarihini bilemeyebiliriz, ama bizim ecelimizin gelmesi her an mümkündür. Ancak bu zihniyete sahip olduktan sonra bu yazıların anlamı bizi yanlış bir hevese kapılmaktan koruyabilir. Çünkü o zaman hayatımız bir son gelmesine bağlı olmayacak. Allah’ın getireceği o sonu beklemektense, bu bizim de sonumuz mu olacak korkusuyla tam tersine, bir an önce Allaha göre yaratılan yeni kişiliği giymeye acele edeceğiz. Böyle bir bilince gelmemiz için de bu konularda uzman olmamız mecburi. Eğer bu kitabı başından beri okuduysanız, o zaman nasıl bir uzmanlıktan bahsettiğimi de anlamışsınızdır. Hem şu gerçeği de hiç gözden kaçırmayalım. Ölen her insan için zaten son gelmiştir. Ölen biri diriliş gününe kadar, ölümünden sonraki tüm değişiklikleri zaten görmeyecek ve yaşamayacaktır. Ölüm ise hepimiz için, her an hazır bir şey olduğuna göre. Var mı öleceği günü, saati bilerek yaşayan? İsa bu konuda güzel bir hakikati dile getiriyor.
“İsa onlara dedi: ‘Benim vaktim daha gelmedi; fakat sizin vaktiniz daima uygundur…” Yuhanna 7:6
İlle de bir tarih beklemekten ziyade bunun bizler için her an olabileceği bilinciyle yaşayalım, davranalım, konuşalım, iman edelim, sevelim ve ilerde pişman olmayacağımız şeyleri yapalım. Öldükten sonra, ya da ölümle karşı karşıya geldiğimiz zaman, pişman olunsa bile geriye dönmek imkânsızdır. İsa İncil’in Luka kitabında bu yazdıklarımı destekleyen güzel bir hikâye anlattı. Luka 16:19-31’e kadar olan bu ayetleri lütfen açın, bizzat kendiniz okuyun.
Ben bu aşağıdaki yazdıklarıma yüzde yüz doğrudur diyemesem de ama bu dünyada yüzde yüz daha iyi bir anlayışı da bulamadım diyebilirim. Bu anlayışı bulamadım diye ille de benim yazdıklarım doğru mu olmalıdır? Tabii ki değil, ben de bunları bildiğim için anlayışımın nedenlerini aşağıda yayınlıyorum. Okuyun, kararı sizler kendiniz verin.
Bütün Dünyada Oturan Kavimlere, Milletlere ve Dillere!
16 Haziran 2004 Çarşamba
Böyle bir başlık altında yazılmış bu mektup, zamanımızdan binlerce yıl önce yaşamış, dünya hâkimi olan bir kralın, bütün dünyadaki milletlere ve dillere olan duyurusuydu. Bu yazı Mukaddes Kitap diye bildiğimiz, (Tevrat, Zebur, İncil) Daniel kitabının 4’üncü bölümünde geçer. İsmi Nebukadnessar olan bu krala Allah gelecekte bütün insanlığı ilgilendiren bir rüya gösterir. Sözü edilen bu rüya sadece o kralla ilgili olsaydı, kral bunu “bütün dillere, milletlere ve kavimlere” diye belki de ilan etmezdi. Haydi, kral ilan etse bile, bu sözler Daniel peygamber tarafından Kutsal Kitaba yazılmazdı, çünkü rüya peygamberlik niteliği taşıyor. Yalnız bunlar da değil, bizi böyle düşünmeye iten daha başka nedenler de var. Kısacası anlatmak istediğim şeyin en önemli yanı, bu rüyanın bizim zamanımızda gerçekleşecek olmasıdır. Bütün bu yazılanların doğruluğunu anlamak için, elinizde Allah’ın sözü olan Mukaddes Kitabın (Tevrat, Zebur, İncil) olması size çok yardımcı olacaktır. Mukaddes Kitapta Daniel diye bilinen peygamber, Müslüman âleminde Danyal diye bilinmektedir. Kuran bu konuyu ele almamış fakat Ali İmran suresinin 93’üncü ayetinin son kısımlarında şöyle yazar:
“...De ki: Eğer gerçekçi kişilerseniz, Tevrat’ı getirin de onu okuyun” demekle Allah’ın sözünün bölünemez bir bütün olarak ele almamız gerektiğini destekler ve bunu birçok ayetlerle de vurgular.
Burada sözünü ettiğimiz o zamanın Babil kralı Nebukadnessar, M.Ö.605 yılında kral olmuş ve 43 sene krallık yapmış. Babil İmparatorluğunun en parlak dönemi onun zamanında yaşanmıştır. Babil ise o zamanın dünya hâkimi rolündeydi. Şimdiki Amerika Birleşik Devletleri’ne de benzetilebilir. Bu durum M.Ö.516 yılında Med ve Pers imparatorluğunun Babil’i ele geçirmesine kadar da sürmüş. (Sözü geçen bu tarih sadece Mukaddes Kitap araştırması sonucu elde edilmiştir. Tarihler konusunda en güvenilir kaynak odur, çünkü Allah’ın sözüdür. Ancak bizlerin yorumlarında yapılabilecek hataları da unutmamak şartıyla.)
İlerde bütün insanlığı ilgilendirecek bu rüyayı Babil kıralı Nebukadnessar Daniel kitabının bap 4 ayet 4’den itibaren şöyle yazmasıyla başlar:
Ben, Nebukadnessar, evimde rahat ve sarayımda refah içindeydim. Beni korkutan bir düş gördüm ve yatağım üzerinde yatarken düşüncelerimle görümlerim beni ürküttü. Rüyanın ne anlama geldiğini açıklamaları için Babil’in bütün bilgelerinin (hikmetlilerinin) yanıma getirilmesini buyurdum. Sihirbazlar, yıldız bilimciler, falcılar yanıma gelince, gördüğüm rüyayı onlara anlattımsa da ne anlama geldiğini açıklayamadılar. Sonunda ilahımın adından gelen Belşatsar adıyla çağırılan ve kendisinde kutsal ilahların ruhu bulunan Daniel yanıma geldi. Gördüğüm düşü ona anlattım. Ona şöyle dedim: Ey sihirbazların başı Belşatzar, sende kutsal ilahların ruhu olduğunu, her gizi açıklayabileceğini biliyorum. İşte gördüğüm düş: Ne anlama geldiğini bana açıkla.
Yatarken gördüğüm görümler şunlar: Dünyanın ortasında çok yüksek bir ağaç gördüm. Ağaç büyüdü, güçlendi, boyu göklere erişti. Dünyanın dört bucağından görülüyordu. Yaprakları güzeldi, herkese yetecek kadar bol meyvesi vardı. Yabanıl hayvanlar gölgesinde barınıyor, gökte uçan kuşlar dallarına tünüyordu. Her canlı ondan besleniyordu. Yatağımda yatarken gördüğüm görümlerde gökten inen bir gözcü, kutsal bir varlık gördüm. Yüksek sesle, ağacı ve dallarını kesin, yapraklarını yolun, meyvesini atın diye bağırdı, altında barınan hayvanlarla dallarına tüneyen kuşlar kaçsın. Ama köklerin bulunduğu kütüğü demirle, tunçla çevreleyip, yerde, otların içinde bırakın. Göğün çiyiyle ıslansın, hayvanlarla birlikte yerdeki ottan pay alsın. Ondaki insan yüreği değiştirilsin, yerine hayvan yüreği verilsin. Üzerinden 7 vakit geçsin. Bu yargıyı gözcüler, kararı kutsallar verdi. Öyle ki, her canlı yüce olanın insan krallıkları üzerinde egemenlik sürdüğünü ve onları dilediği kişiye, en hor görülen birine bile verilebileceğini bilsin.
İşte ben kral Nebukadnessar’ın gördüğü düş! Şimdi, ey Belşatsar (Daniel) bunun ne anlama geldiğini söyle. Çünkü krallığımdaki bilgelerin (hikmetli adamların, sihirbazların) hiçbiri bu düşün ne anlama geldiğini bana açıklayamadı. Ama sen açıklayabilirsin, çünkü kutsal ilahların ruhu var sende.
Daniel Düşü Yorumluyor. Bap 4:19´uncu Ayetten İtibaren
O zaman öbür adı Belşatsar olan Daniel bir süre şaşkın şaşkın durdu, düşünceleri onu ürküttü. Bunun üzerine kral, “ey Belşatzar, bu düş de yorumu da seni ürkütmesin” dedi.
Belşatzar (Daniel), “Ey efendim, keşke bu düş senden nefret edenlerin, yorumu da düşmanlarının başına gelseydi!” diye karşılık verdi. “Büyüyen, güçlenen, boyu göklere erişen, dünyadaki herkesçe görülebilen bir ağaç gördün. Yaprakları güzeldi, meyvesi herkese yetecek kadar boldu. Yabanıl hayvanlar altında barınır, gökte uçan kuşlar dallarına tünerdi. Ey kral, o ağaç sensin! Sen büyüdün, güçlendin. Büyüklüğün giderek göklere erişti, egemenliğin dünyanın dört bucağına yayıldı. Sen, ey kral, bir gözcünün, kutsal bir varlığın gökten indiğini gördün. Ağacı kesip yok edin, ama köklerin bulunduğu kütüğü demirle, tunçla çevreleyip yerde, otların içinde bırakın. Göğün çiğiyle ıslansın; üzerinden 7 vakit geçinceye dek yabanıl hayvanlarla birlikte pay alsın diyordu.
Ey efendim kral, düşün anlamı ve yüce olanın senin başına getireceği yargı şudur: İnsanlar arasından kovulacak, yabanıl hayvanlarla yaşayacaksın; öküz gibi otla beslenecek, göğün çiğiyle ıslanacaksın. Yüce olanın insan krallıkları üzerinde egemenlik sürdüğünü ve krallığı dilediği kişiye verdiğini anlayıncaya dek 7 vakit geçecek. Köklerin bulunduğu kütüğün bırakılması için buyruk verildi. Bunun anlamı şu: Sen göklerin egemenlik sürdüğünü anlayınca krallığın sana geri verilecek.”
On iki ay sonra bunların hepsi kral Nebukadnessar’ın başına geldi. İnsanlar arasından kovuldu. Öküz gibi otla beslendi. Bedeni göğün çiyiyle ıslandı. Saçı kartal tüyü, tırnakları kuş pençesi gibi uzadı. Belirlenen sürenin sonunda ben Nebukadnessar gözlerimi göğe kaldırdım ve kendime geldim. Yüce Olan’ı övdüm. Sonsuza dek Diri Olan’ı onurlandırıp yücelttim. (Daniel 4:34)
Yukarıdaki ayetlerin peygamberlik taşıyan iki anlamı olmalı. Birinci anlamı Nebukadnessar üzerinde zaten harfen yerine geldi. Herhalde 7 sene sürdü ve daha sonra Nebukadnessar sağlığına kavuştu. Fakat Daniel’in yorumundan ikinci bir anlayışa sahip olmamız gerektiğini de anlıyoruz. Çünkü bahsi geçen ağaç Babil idi. Her ne kadar o an için Nebukadnessar Babil’i temsil ediyorduysa da, onun bu hastalığı ağacın kesilmesi; yani Babil’in yıkılması demek olmadı. Çünkü o zaman Babil hâlâ ayakta duran ve dünyanın dört bir yanına egemen olan ülke durumunu kaybetmedi. Nebukadnessar hasta olmasına rağmen rüyaya göre; hâlâ güçlü, boyu göklere erişmiş, dünyadaki herkesçe görülebilen, yaprakları güzel, meyvesi herkese yetecek kadar bol ve herkesin barınabileceği durumu Babil koruyordu.
Ben ağacın kesilmesini, Babil’in kesilmesi ya da yıkımı diye anlamamız gerektiği sonucuna varıyorum. Kısacası Babil’in yıkımından sonra üzerinden 7 vakit geçmeliydi. Allahın da insan krallıkları üzerinde egemenlik sürdüğünü ve krallığı dilediği kişiye vereceğini bildiren süreydi bu. Onun içinde ağacın kökü yok edilmiyor ancak bir vakte kadar çemberleniyor. Allah’ın dileğine uygun bir kral gelene kadar çemberli kalacaktı. Bazılarının iddia ettiği gibi o ağaç Tanrının hükümdarlığını temsil etmiyordu. Yeryüzünde Tanrının hükümdarlığını temsil eden bir hükümdarlık hiçbir zaman olmadı. İsrail krallarının bazılarını Allah seçmesine rağmen bu Allah’ın arzusu değil ancak İsraillilerin isteğiydi. Şahıs olarak memnun kaldığı krallar başa gelmiş olduysa da, Allah buna ancak müsaade etti ama istemedi. Böyle olduğu Mukaddes Kitabın 1.Samuel Bap 12:17 ayetinde açıkça yazıyor. Allah’ın dileğine uygun olan Kralın Mukaddes Kitaptan hiç şüphe götürmez bir biçimde yalnız İsa Mesih olacağını biliyoruz. İncil’in, Resullerin İşleri (ya da Elçilerin İşleri) 17’inci babının 31’inci ayetinde şöyle yazıyor:
Çünkü Allah bir gün tespit eyledi, o günde tayin ettiği adam vasıtası ile dünyaya adaletle hükmedecektir; onu ölümden dirilterek bütün insanlığa güvence vermiştir.
Yani İsa Mesih’ten bahsedilen bu kişinin Kuranda da aynı şahıs olduğunu okuyoruz. İnsanlar arasında ölümden dirilip, çürüme görmeden Allahın katına çıkan ve yaşayan yalnız odur. Bütün peygamberler ve insanlık ancak kıyamet (diriliş) gününü beklemek zorunda kalacaklardır. (Yuhanna bap 5: 28 ayeti) Fakat İsa Mesih bu zamanı beklemeden Allah O’nu diriltmiştir. İsteyenler Ali İmran suresi 55’inci ayetine bakabilirler.
Bu 7 vakit ne anlama geliyor, ya da nasıl hesaplanmalı? Ayrıca ne zaman başlayacak?
Mukaddes Kitabın en arkasındaki Vahiy kitabının 12’inci babın 6. ve 14. ayetlerinde, 1260 günün eşittir “vakit (yani 1 vakit demek) vakitler (2 vakit) ve yarım vakit” olduğunu anlıyoruz. Kısacası vakit vakitler ve yarım vakit 3,5 vakit demek. Her bir vakit bir yıl, yarım vakit de 6ay anlamında. Böylece bir vakit 360 güne eşit. Şimdi, eğer Mukaddes Kitap kuralına göre bir günü bir yıl olarak hesaplarsak ki, bu kural Musa peygamberin Sayılar kitabında bap 14:34 ayetinde ve yine peygamber Hezekiel kitabının Bap 4:6 ayetinde yazmaktadır. Evet, her bir gün için bir yıl olarak hesaplarsak, bu hesaba göre “yedi vakit” 7 kere 360 gün 2520 yıla eşittir. Bu prensipten 7 vaktin ne anlama geldiğini ve ne kadar sürdüğünü açıkladıktan sonra, bu 2520 yıllık tarih ne zaman başlamalıydı? Aslında şimdiye kadar olan açıklamalardan, eğer çok dikkat ettiysek, bunu anlamak zor olmasa gerek. Ayrıca Mukaddes Kitabı bilmenin ve araştırmanın da gerekliliğini tekrar belirtmek zorundayım. Bu tarih Babil’in yıkımıyla başlayacaktı. Yani M.Ö. 516’da. Ancak o zaman rüyaya göre o ağaç kesilmiş olup, bundan sonra da üzerinden 7 vakit geçmeliydi.
Niye M.Ö. 516?
M.Ö. 586 yılında Yeruşalim kenti Babil’iler tarafından ele geçirilir. Süleyman’ın Allah’ın adına yaptırdığı ve günümüzde Ömer Caminin yerinde bulunan Allah’ın mabedi ateşe verilir. (Bu tarih ise Mukaddes Kitapta yazmıyor. Onun için dünyevi kaynakların yazdıkları tarihten yola çıkıyoruz. Fakat bunun böyle olacağını Allah da muhakkak biliyordu. “En güvenebileceğimiz tarih de bu 586’dır” demekten başka bir şey yapamıyoruz. Ansiklopedik tarihler ve birçok kaynaklar şimdiye kadar bu tarihi daha çok desteklediler. Yanlış da olabilir.)
Allah Yeruşalim kentine ve kendi adına yapılan mabedin üzerine gelecek harabiyeti önceden peygamberleri vasıtasıyla bildirir. Peygamber Yeremya kitabının Bap 25:1’den 11 ayetine kadar yazan en önemli bildirisi bu sürenin 70 yıl süreceğinden bahseder. Kısacası, Allah’ın mabedi ve Yeruşalim yakılıp yıkılacak ve üstünden tam 70 sene geçecekti. Bu da yine Peygamber Yeremya’nın kitabında Bap 29:10’uncu ayetinde yazmaktadır.
Biz bunların noksansız yerine geldiğini biliyoruz. Öyleyse M.Ö. 586 yılında bu olaylar cereyan ettiğine göre 586’dan 70 seneyi çıkarırsak M.Ö. 516 yılına gelmemiz hiç de zor olmuyor. Demek ki Babil M.Ö. 516 da Med ve Persler tarafından ele geçiriliyor, bu da Babil’in çöküşü yani ağacın kesilmesi oluyor. 2520 Yıllık zaman süre ölçümü ise bu tarihten itibaren başlaması gerektiğini anlatmak istiyorum. Allah bizlere, bu krala gösterdiği rüya vasıtası ile 2520-516 = 2005 yılında İsa Mesih’in krallığının başlayacağını anlatmak istedi. (Hesaplamalarda milattan önceden milattan sonraya geçişte arada 1 yıl oynarmış. Nedeni ise sıfır diye bir tarihin olmayışı gösteriliyor. Yine elimizdeki tarihi verilerin yanlış olabileceğini kabul etmeyi de unutmayalım!)
İsa Mesih’in kral olması bizzat bizi ve insanlığı niye ilgilendirir?
İsa Mesih’in krallığı gözle görülür bir biçimde gelmeyecek. Çünkü İsa Mesih göklerde yaşayan ruhi bir varlıktır. Nasıl ki Şeytan dediğimiz melek de ruhi bir yaratık olup bizlerin gözlerine görünmüyor, fakat yeryüzünde etkisini sürdürüyor ise, Mesih’in krallığı da gözle görülür bir biçimde gelmeyecektir. İncilin Luka kitabında bap 17:20-21 ayetlerinde bunun böyle olacağını İsa söyledi. Fakat belirtileri ve etkileri bütün yeryüzündeki herkes tarafından görülecektir. (Daniel 7:13-14; Vahiy 1:7; Markos 13:26) İsa’nın göklerde kral olarak hüküm sürmeye başlaması ile İncil kitabının Vahiy denilen son kitapçığındaki peygamberliklerin yerine gelmeye başlayacağını gösteren 3,5 yıllık bir döneme gireceğiz demektir. Yeryüzündeki herkesi etkileyecek sıra sıra korkulu olayların gerçekleşeceğine kendimizi şimdiden hazırlamalıyız. Yine bu 3,5 yıl, ya da 42 ay, ya da 1260 günün sonunda da hemen Allahın son getireceğini düşünmeyelim. Çünkü saat ve gün hakkında hiç kimsenin bilgisi olmayacağını defalarca Mukaddes Kitaptan okuduk ve uyarıldık. (Matta 24:36). İki kere dünya savaşı, kıtlıklar, zelzeleler, su baskınları, kanunsuzluğun çoğalması, parayı seven insanlar, zevki Allah’tan ziyade seven bir dünya ruhu, yeryüzünün kirletilmesi, kendilerini Tanrıya bağlıymış gibi gösterip aslında işleriyle Allah’ı inkâr edenler, bize son günlerde yaşadığımızın en büyük alametleri olduğunu da okuyoruz. (Bununla ilgili bazı ayetler: Matta 24:7 Luka 21:11 Luka 21:26 2.Timoteos 3:2-5) Bu olayların eski zamanlardan beri aynı olduğunu savunanlar da var. Bence yeryüzümüzün şu son yüzyıldaki değişiklikleri hiçbir zaman yaşamadığını kabul etmemek için, gerçekten de kör, sağar ve bilgisiz olmak gerekiyor.
Bütün bunlar yeryüzünü etkilerken bizi de etkileyeceği kesindir. Çünkü Vahiy kitabı tüm yeryüzündeki dinlerin o büyük çöküşünden de bahsediyor. (Vahiy 17 ve 18 bapları). Yani yeryüzündeki bütün dinlerin yasaklanışı söz konusu. Yeryüzünde yaşayan kaç kişi bir dine ait değil? Onun için şimdiden ne yapacağımıza karar vermemiz lazım. Çünkü Allah: “Onların içinden çıkın” diyor. (Vahiy 18:4) En önemli etki de bizzat Allah’ın ve meleklerinin ayırım için her insanla ayrı ayrı ilgilenmesi olacak. Bu ilgiyi Allah yaratılışımızdan beri zaten gösteriyor, fakat bu ayırım işiyle belirtmek istediğim nokta; Allah’ın meleklerinin kötülerle savaşacağı gün, bizzat biz ölüm için mi ayrılacağız, yoksa hayat için mi diye kendi kendimize şimdiden sormalıyız? Hiç kimse tesadüfen kurtulmuş ya da Allah’ın gözünden kaçtı gibi bir durumla karşılaşmayacak. Yine Mukaddes Kitaptan peygamber Amos kitabının Bap 9:2-3 ayetlerine lütfen bir bakın.
Onun için!
Bu mektup sizleri günahlarınızdan tövbe edip dönmeye teşvik etmek için yazıldı. Yoksa sadece gelecek olan bir sonun tarih bilgisi bizlere kurtuluş sağlamayacaktır. 1.Timoteos bap 2:4 ayetinde: “Yaratıcımız Allah istiyor ki bütün insanlar kurtulsunlar ve Allah bilgisine gelsinler” diye geçer. Onun için, ne yapmış olursak olalım, Allah’ın davet ettiği bu ebedi hayata el uzatalım.
Bütün mektupta geçen konuyla ilgili ayetleri, ancak mektup kısa tutulsun diye az olmasına özen gösterdim. Amaç, sizleri Allaha dua vasıtasıyla araştırma yapmaya özendirmektir. İster bu kritik bir amaçla olsun ister objektif, fakat araştırın. Hayatımız Allah’ın bizi uyardığı bu hakikatlere bağlı. Ayrıca bu hakikatle ilgili olarak kronolojik cetvel sizlere kolaylık sağlaması amacıyla yapıldı. Bir de bu mektup hiçbir din ya da mezhebinin desteğiyle yazılmamıştır.
En önemli olanı da tarihi rakamlardan ziyade gerçekleşecek olaylardır. Bizler tarihler konusunda açıkça yanıldığımızı görüyoruz, kendim de dâhil olmak üzere. Yapsak yapsak en fazla peygamberliklerdeki alametlere dikkat vermemiz olur ki, bunda da yanılanların çok olduğunu geçmiş zamanlarda gördük.
Ben bu mektup vasıtasıyla Allah’ın yüreklerinizi harekete geçirmesini ve bir şeyler yapma gereği duymanızı temenni ederek hoş ve esen kalın diyorum.
Ağaç = Nebukadnessar
Babil = Krallık-Hâkimiyet
M.Ö.516’da yıkıldı
Ve üzerinden 7 = Tanrının krallığı gelene kadar
vakit geçecek.
2520 – 516 = Zamanımızın 2005 yılının Eylül-Ekim ayları
İsa Mesih göklerde kral olarak hüküm sürmeye
başlayabilir!
Kaynak: Mukaddes Kitaptan (Tevrat-Zebur-İncil) Daniel kitabının 4.Babı
İlk internette yayınlanma tarihi yaklaşık 3 Eylül 2002 Salı
İkinci bir ispat daha
Geçen yazımda Daniel’in kitabından İsa’nın 2005 yılında, eylül-ekim aylarında kral olarak hüküm sürmeye başlaması gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. Yine belirtmeliyim ki, bu alametleri o yıllarda gördük diyemem. Tarihlerden elimize geçen rakamların yanlış olduğuna inanıyorum. Tekrar dediğim gibi, bu konuda o kadar çok yanlışlıklar ve sahtekârlıklar yapıldı ki, bunu ben de biliyorum. Birçok din ve mezheplerin yanında, bir son geliyor inancıyla tek tek gruplar halinde çılgınca akımlara gidildi. Çöllere gidilip İsa oralarda beklendi. İnsanlar top yekûn intihar ederek, akılsızca hayatlarını feda ettiler. Yüzyılımızda bu “son” ilanı işinde en meşhurları Şahitler. Onlar bir vakitler ilan edip de hâlâ gerçekleşmemiş tarihlere öyle sarıldılar ki, buna karşı bir laf söyleyeni de aralarından büyük kızgınlıkla atıyorlar! Tüm bunlar insanlarda, o dinlere, o gruplara, hatta o kişilere karşı güvensizlik ve de nefret uyandırdı. Belki sizler için de durum aynı olabilir.
Bu yüzden lütfen bu okuduklarınızın böyle olup olmadığını araştırın. Ben hata yapabileceğimizi kesin olarak kabul ettiğim gibi, bu konulardaki her türlü eleştiri ve düşünceye de açığım. Sizler de lütfen benim hata yapabileceğimi kabul edin. Yine bu sözleri sahte bir alçak gönüllülükle değil, hakikat olduğu için söylüyorum. Allah benimle doğrudan konuşmuş olsaydı, o zaman kesin bir tutum takınırdım. Fakat bizler peygamber olmadığımız gibi, ancak peygamberlerin yazılarından araştırarak bir sonuç çıkarmaya çalışabiliriz. Tabii ki yazdıklarımda bana anlayış vermesi için, dileklerimi Allah’a daima dua ile belirtmeye çalışıyorum. Çünkü bütün sırları çözebilen ancak kendisidir. Fakat O Allah’tır ve bu anlayışı dilediğine verir. Bizler Allah’ın işlerine küstahlık yaparak sınırlar koyamayız. Daniel’e 12 bap 4 de melek: “Son günlerde birçok adamların araştıracağını ve hakikatin artacağını” söyledi. Mukaddes Kitabın Yeni Çevirisi nedense bunu eski tercümedeki gibi kolay ve anlaşılır bir şekilde tercüme etmemiş!
Gelelim ikinci ispata.
Daniel kitabını araştırdığımız zaman birçok peygamberlikler okuyoruz. Bunların çoğunun aynı olaylardan ama değişik ayrıntılara girilerek, başka bir açıdan anlatıldığını da görüyoruz. Mesela Babil kıralı Nebukadnessar’ın gördüğü heykelle ilgili rüya. Allah ona, kendi ülkesi ve ondan sonra sırayla gelecek dünya hâkimi ülkeler hakkında peygamberlik niteliğinde bir rüya göstermiş oldu. Başka bir görümde ise yine bu ülkelerin bir kısmı ele alınıyor. (Med ve Persler ile Yunan krallığı) Daha sonra ise dört büyük dünya hâkimi olan ülkeler tekrar ama başka bir şekilde anlatılıyor. (Daniel 2:31-45; bölüm 7’nin ve bölüm 8’in tümü) Daniel 2:31-45 de geçen rüyayı çok kısa bir şekilde açıklamaya çalışacağım. Daniel de zaten açıklıyor. Ben Daniel’den farklı olarak ülkelerin ismini de yazacağım ki, daha iyi anlayalım. Anlatmak istediğim şey, bu üç peygamberliği ele alarak açıklamak. Çünkü bunlar 2005 yılını anlamakta ilgisi olan bilgiler. Tekrar ve tekrar hatırlatıyorum, bu yazdıklarımı takip edebilmeniz için Mukaddes Kitabınız muhakkak yanınızda olsun.
1) (Dan. 2:31-45) O heykelin has altından olan başı Babil’di. Göğsüyle kolları gümüşten olan krallık ise Med ve Persler idi. Karnı ve kalçaları tunçtan olan krallık Grek ya da Yunan krallığı. Bacakları demirden olan krallık ise Roma İmparatorluğu ve uzantısı günümüze kadar gelen ve var olan Anglo-Amerika denilen Amerika ve İngiltere (Büyük Britanya) krallığı. Ayaklarının bir kısmı demirden ve bir kısmı balçıktan olan krallıklar ise 10 ülkeyi ifade ediyor (on ayak parmakları). Yine bunun zamanımızda hangi ülkeler olacağını tahmin etmek çok kolay. Bunlara 10 süper güç de deniyor.
2) Daniel 7:4-8 ve yorumu 7:16-28 de yazan, yine sahneye çıkacak olan bu milletleri farklı ama aynı konuyu içererek şöyle anlatılıyor. Aslana benzeyen yaratık Babil, ayıya benzeyen yaratık Med ve Pers İmparatorluğu. Parsa benzeyen yaratık Grek ya da Yunan krallığı. Korkunç, ürkütücü ve çok güçlü olan dördüncü yaratık vebaşındaki on boynuz da yine 10 ülkeyi temsil ediyor.
3) Bundan sonra Daniel peygamber 8. bapta başka bir görüm daha görüyor. 3üncü ayette bahsedilen iki uzun boynuzlu koç Med-Pers İmparatorluğu, tek boynuzlu teke ise Grek ya da Yunan Krallığı, kırılıp yerine çıkan dört boynuz ise Büyük İskender’in aniden ölmesinden sonra ülkeyi aralarında paylaşan dört general.
Hatta yine son günlerdeki ayrıntılarda, Daniel kitabının 11’inci babının tümünde güney ve kuzey kralları söz konusu. Bu peygamberlik de yeryüzündeki krallar, kudretlerle ilgili. Eğer bunu da benzer konuyu içeren bir açıklama olarak kabul edersek, aynı konular hakkında bahsedilen bu dördüncü peygamberlik olacak. Bu kuzey ve güney krallıkları hakkında da çok fikirler yürütüldü. Bazen Fransa İngiltere olurken, bazen Fransa Rusya, daha sonra Amerika-Rusya, şimdi ise komik ama Amerika-Irak diye düşünenler bile var. Ben bilmiyorum dersem herhalde en iyi olacak. Ancak içlerinden bir krallığın Amerika Birleşik Devletleri olacağını kestirmek zor olmasa gerek.
“Bütün Dünyada Oturan Kavimlere, Milletlere ve Dillere” adı altında yazdığım yazıda, Nebukadnessar’ın gördüğü rüyadaki “büyük ağaç Babil İmparatorluğunu simgeliyordu”dedim. Yine o yazımdaki peygamberliği açıklayışımda, belli bir olay ele alınıp, onun gerçekleşmesiyle zaman süreölçeri çalıştırılması, yani belirtilen zamanın sayılması gerekiyordu. Daniel kitabının peygamberlik sitili böyle. Daniel 9:24-27`de İsa Mesih’in geleceğini anlatan peygamberlik de bu sitile uyuyor. Şimdi ele alacaklarımı, ilk konuyla ilgili olarak ikinci bir ispat olduğunu, vereceğim örnekten de zaten anlayacaksınız.
Benim 2005 yılına gelişimin nedeni, aynı olayda ortaya atılan birçok farklı tarihlerin olmasıdır. Örneğin bir olayda kimileri Yeruşalim’in yıkılıp Babil’e sürgüne gitmelerini ve mabedin yanmasını M.Ö. 606 derken, başka tarihçiler 586 diyor! Ben de tarih bilgisinde başkalarının yanlışına uyarak, şimdi yazacağım 2005 yılıyla ilgili peygamberliği 2000 yılında gerçekleşecek diye de beklemiştim. Bu hatalarımı da açıklıyorum ki, “işte tam şu zamanda olacak” dememiz için, doğru bir tarih bilgisine sahip olmamız şart. Belki peygamberliği doğru anlayıp, doğru da açıklayabiliriz. Eğer tarih bilgimizde hata varsa, saptadığımız tarihte hiçbir şey olmayacak; daha doğrusu beni de yalancı çıkaracaktır. Bunlar sadece tarih konusunda böyle. Bir de anlayışım tümüyle yanlış olamaz mı? Benim buna inanıp inanmamam bir ölçü olamaz. Yani benim inancımı sizlere, “işte ölçü budur” demek, yine benim için küstahça bir tutum olur. Bunu böyle yapan o kadar çok dinler, mezhepler var ki. Nefret ettik, artık onlardan kustuk. Ben utanmadan nasıl onların izlerinden yürüyeyim, onlar gibi davranayım. Onlar sahip oldukları ve yaptıkları iyi birçok işi de bu yolla yok ettiler. Alçak gönüllülük gösteremeyip, basit şeyler için özür dilemeyi gururlarına yediremediler. Hatalarını gizlemeye uğraşıp, doğruyu söyleyenleri ise hiç merhamet etmeden aralarından kovdular. İşkence ettiler, hatta canlı canlı yaktılar. Hâlbuki tam tersine, onlara minnet duymaları gerekirdi. Askeri, gaddar, hırslı bir duruş almalarıyla, İsa’nın, peygamberlerin, Allah’ın ismine leke ve utanç oldular. Kendilerinden öncekilerin yapmış oldukları yanlış tutum ve davranışları bırakacaklarına; tam tersine onların bu yanlışlıklarının avukatlığını üstlenmekle, onların günahlarını da olduğu gibi yüklendiler. Ben Allah’tan ve O’nunla kötü bir ilişkiye girmekten korktuğum için, yukarıdaki uyarıları tekrar ve tekrar size yazıyorum. Yoksa sadece şüpheci olmanız için değil. Eğer şüphe de ederseniz, ya da şimdi sizi şüphe içine sokuyorsam, bu da araştırma yapmanıza teşvik olması içindir.
Evet, 2005 yılına veya o peygamberliği anlamama beni ille de doğrudur dedirten ikinci bir peygamberlik, bu yukarıda bahsettiğim Daniel kitabının 8.inci bölümünde geçen yer. Oradaki meleğin Büyük İskender’den bahsettiği kesin. Çünkü bunu Daniel 8:20-21 de meleğin kendi açıklamasında da okuyoruz. Tarih bilgimizin yardımıyla da bu Büyük İskender’di diyoruz. En önemli kısım 8.inci bölümün 9.uncu ayetinde başlıyor. Kırılan ve yerine çıkan dört boynuz, yani dört generalden sonraki gerçekleşecek olaylar. («dört boynuz» dört generali ve ülkeyi aralarında pay edeceklerini simgeliyor) Ondan sonraki peygamberlik benim ilan etmeye çalıştığım, İsa Mesih’in 2005 yılında kral olarak göklerde hüküm sürmeye başlayacağı tarih olabilir. (Son o yılda daha gelmeyecek! Ancak İsa göklerde kral olabilir) Ayetlerin numaralarını da aynen yazıyorum ki, takip etmeniz daha kolay olsun.
9) Ve onların birinden küçük bir boynuz çıktı, güneye doğru, doğuya doğru, ve güzel diyara doğru çok büyüdü. 10) Göklerin ordusuna kadar büyüdü; ve bu ordudan yıldızlardan bazılarını yere düşürdü; ve onları çiğnedi. 11) O ordunun başbuğuna kadar kendisini büyüttü; daimi yakılan taktimeyi ondan çekip aldı, ve makdisinin (tapınağının) yeri yıkıldı.12) Ordu ile daimi yakılan takdime, günah yüzünden onun eline verildi, ve hakikati yere çaldı, istediğini yaptı, ve işi iyi gitti. 13) Ve söylemekte olan bir mukaddesi işittim; ve o söz söyleyene başka bir mukaddes dedi: Makdisi (tapınağı, ibadet yerini) de orduyu da ayak altında çiğnemeğe vermek üzere, daimi yakılan takdime ve harap edici günah için olan bu rüyet (görüm) ne vakte kadar? Bana dedi: İki bin üç yüz akşamla sabah oluncaya kadar; makdis o zaman tâhir olacak (arınmış, temizlenmiş). Daniel 8:9-13
Yine burada bir olay olması gerekiyor ve ondan sonra da zaman süreölçeri çalıştırılmalı. Bu olay da dört generalin aralarındaki savaşlardan sonra, bunların birinin ve dolayısıyla ortaya çıkacak o küçük boynuzun tarihi çok önemli. O küçük boynuz ki varlığını zamanımıza kadar sürdürebilen bir krallık olup, bütün bu peygamberliğin yerine gelmesinde başrolü oynuyor. Roma İmparatorluğundan Anglo Amerika’ya kadar kendini geliştirmiş bir krallık. Tarihlere göre Büyük İskender’in ölümü M.Ö. 323’de oldu (Britannica Ansiklopedisi). Bu tarih dört generalin aralarındaki uzun süren anlaşmazlığı ve sonunda ülkenin dört parçaya bölünme tarihi. İşte burada tutarsız bilgilere sahibiz. M.Ö. 301 diyenler (Şahitler), ya da yazan tarih bilgileri var. Ayrıca o küçük boynuzun hemen bu dört generallerin savaşlarından sonra ortaya çıktığına inanmak da güç. Dediğim gibi ben de bir vakitler hata yaparak bu tarihe inanıp 2000 yılını beklemiştim. Yani M.Ö. 301 yılından itibaren 2300 yıl ileri gidildiğinde 2000 yılına geliniyordu. Arada kaybolan o bir yıl, milattan önceden milattan sonraya geçerken oluyormuş. 2000 yılında çok kişiler bir son beklediyse de onların anlayışlarının benim buradaki açıklamalarımla uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmadığıdır. Belki de onlar yuvarlak bir sayı olarak 2000 yılından etkilendiler, bilmiyorum. Kaldı ki yeryüzümüzde kullanılan kaç çeşit takvim olduğunu da unutmayalım. Fakat araştırmalarım beni başka tarihi verilere de götürdü. Mesela bu dört generalin ülkeyi pay etmeleri M.Ö. 301 yılına kadar değil de, M.Ö. 296. yılına kadar sürmüş olabileceğidir. Bunun hakkında sizlerin, tarih konusunda uzman kişilerin yardımına ihtiyacım var. Fakat 301 olmadığı kesin. M.Ö.301 yılında bu dört general ülkeyi bölmüş olsa bile, onların birinden çıkacak boynuzun, yani ülkenin tarihi meçhul. En azından bu benim için şimdilik böyle.
Demek istediğim şu: Eğer o dört boynuzun birinden ortaya çıkacak küçük boynuzun ne zaman sahneye çıktığının bilirsek, üzerine 2300 sene koyduğumuz zaman, bu peygamberlik de o zaman gerçekleşecek demektir. (Daniel 8:14 ve 15-26)
Nebukadnessar’ın ağaçla ilgili rüyasının peygamberlik anlamı 2005 yılına geliyor ise; 2005 yılından 2300 sene geriye gittiğimiz zaman M.Ö. 296 yılına geliyoruz. O küçük boynuz bu tarihte ortaya çıkmış olabilir. Fakat anlayamadığım peygamberlik sözü ise:
“İki bin Üç yüz akşamla sabah oluncaya kadar; makdis o zaman tahir(arınmış)olacak” denmesi (Daniel 8:14)
Bununla, yani “makdisin tahir olmasıyla” ne denmek isteniyor? İsa Mesih’in kötüleri yok etmek için yeryüzüne gelişi mi? Yoksa İsa Mesih’in göklerde kral olarak göreve başlaması mı? Ya da günah yüzünden bütün dinlerin yasaklanışı mı? Yani daimî yakılan takdime ibadeti simgeliyorsa, bu ibadetin sona erdirileceği zamana mı dikkati çekiyor? Çünkü bu dinlerin hepsi Allah’a leke getirdiyse, onların yok olması da bir temizlik, Tahir etmek demek olamaz mı?! İncilin son kitabı vahiyde 14:8:
“Ve başka ikinci bir melek ardınca gelip dedi: Yıkıldı, kendi zinasının azgınlığı şarabından bütün milletlere içirmiş olan büyük Babil yıkıldı” der.
Buradaki büyük Babil, yeryüzündeki dinlerin tümünü kastediyor. Aynı zamanda da Daniel zamanındaki peygamberliğin yerine geldiğini vurguluyor. Vahiy kitabındaki peygamberliğe göre, Daniel kitabında geçen harfen yıkılmış bir Babil’den ve sonra üzerinden geçmesi gereken 7 vakit (2520 yıl) bu olayla artık yerine gelmiş olacaktır. Vahiydeki bu açıklama ile Daniel’in melekten işittiği sözün anlamı bence bu.
Fakat şu da var: Daniel’e 8 Bap 15’den 27’ye kadar olan ayetlerinde melek bunların yorumunu da yapıyor. O yorum bahsi geçen ve Reisler Reisine, yani Allah’a karşı bile başkaldıracak olan bu yöneticinin, kendisiyle birlikte el dokunulmadan, yani bir insan değil de göksel güçler tarafından yok edileceğini söylüyor. Bu, “el değmeden kırılacak” ifadesi o milletlerle ilgili Nebukadnessar’ın gördüğü rüyadaki heykelde de geçiyor. Bu da yeryüzündeki bütün milletlerin hâkimiyetlerinin sonu olacak demek anlamında. Aynen şöyle yazıyor:
Ve o kralların günlerinde göklerin Allah’ı ebediyen harap olmayacak bir krallık kuracak, ve onun hâkimiyeti başka bir kavma bırakılmayacak; ancak bu krallıkların hepsini o parçalayacak ve bitirecek ve kendisi ebediyen duracak. Ve mademki el sürülmeden dağdan bir taş kesildiğini; ve demiri, tuncu, balçığı, gümüşü, ve altını parçaladığını gördün, bundan sonra ne olacağını büyük Allah krala bildirmiştir; düş gerçek ve yorası doğrudur. Eski tercüme Mukaddes Kitap, Daniel 2:44-45.
Yukarıdaki bu ayetler heykelle (dünya güçleri) ilgili rüya içindi. Daniel 8.inci bapta ise koç ve erkeç (erkek keçi yani Yunan krallığı) ile ilgili görüm geçiyor. Meleğin yorumuna göre sonun vakti anlamı çıkarılabilir. Fakat bunu yapamayışımın nedeni Daniel 8:13 de geçiyor:
Söylemekte olan bir mukaddesi işittim; ve o söz söyleyen başka bir mukaddes dedi: Makdisi de orduyu da (Allah’ın kulları, ya da Vahiy kitabında geçen büyük kalabalık) ayak altında çiğnemeğe vermek üzere, daimi yakılan takdime ve harap edici günah için olan bu rüyet ne vakte kadar?
İşte bu soruda melek: “Bunların sonu ne vakte kadar” demiyor, sanki bilmek istediği vakit, bütün bu ordunun ve daimî yakılan takdimenin ayaklar altına alınacağı zamanın ne vakit olduğudur. Hatta bazıları bu 2300 günü harfi gün olarak anladılar. Yaklaşık 7 sene kadar. Aslında hem Daniel hem de vahiy kitabında bahsi geçen 3,5 vakit, 42 ay ve 1260 günlük bu üç ayrı şekilde yazılmış zamanların harfi anlamda olduğu kesin. Yoksa bu günler aynı anlama gelecek bir şekilde böyle ayrı ayrı belirtilmezdi. O on parmağın, yani on ülkenin hâkimiyetlerinin ise ancak 3,5 yıl süreceği de yazıyor. (Daniel 7:23-27 Vahiy 12:14 Vahiy 13:5 Vahiy 11:2-3)
2300 günü harfi olarak anlamak ise çok anlamsız sonuçlar çıkarıyor. Eğer yaklaşık 7 yıl olarak anlaşılıyor olsaydı ne zaman ve ne şekilde yerine gelirse gelsin, bu anlayış öbür peygamberliklerle bir türlü uyum içinde olmuyor. Şahitler bu 2300 günün, kendilerinin yaptıkları bir kongreye dikkati çektiğini söylüyorlar! Daniel’e verilen bu peygamberlikler ise yalnız Şahitleri değil, bütün dünyayı ilgilendirecek bir şekilde önem taşıyor. Hıristiyan kiliseleri ise bu peygamberliği bambaşka şekilde yorumluyorlar.
Yine kilise öğretileri, Yeremya peygamberin söylediği 70 yıllık sürgüne, “bu Yeruşalim için değil Babil’in milletler üzerindeki hükmünün sonu demek” olarak inanıyorlar. Bu yüzden de M.Ö. 536 yılını Babil’in çöküşü diye kabul ediliyor. Daha doğrusu onlar bu 536 yılına o kadar bağlanmışlar ki, sırf bu tarihe olan bağlılıkları yüzünden böyle bir yorum yapmak zorunda kalıyorlar. Yani, 606-70=536. Onlara göre Babil’in milletler üzerindeki saltanatı M.Ö. 606 da başlamış oluyor. Bence bu çok saçma, çünkü Babil milletler üzerindeki baskısına 606 yılında başlamıyor. Evet, M.Ö. 605 senesinde ilk defa Babil kralı Nebukadnessar Yeruşalim’e karşı çıkıyor ve hatta Daniel peygamberi ve arkadaşlarını da sürgüne götürüyor. Bundan sonra Babil kralı iki kere daha Yeruşalim’e karşı cenk ediyor. (Lütfen bu konuda aşağıda hazırladığım kronolojik cetvele bakarak araştırın) Yani çok kişilerin sandığı gibi Nebukadnessar bir ya da iki kere değil, Yeruşalim’e karşı tam üç kere geliyor. Bu 70 yılın başlaması için ve ayrıca Yeremya peygamberin sözlerinden nasıl bir anlam çıkarmamız gerektiğini, Mukaddes Kitabın 2.Tarihler 36’ıncı bölümün tümünü okuduğumuz zaman daha iyi anlıyoruz. Orada açıkça bu 70 yıllık sebat günlerini tutacak olan ülke Babil değil Yeruşalim kentiydi. Yani açıkçası Yeruşalim tümüyle yakılıp yıkılmalı ve harap edilmeliydi ki, bu 70 yılın kronometresi (süreölçeri) o zaman çalışmaya başlasın. Zaten Yeremya peygamberin o 70 yıl ile ilgili sözlerine ışık tutan en önemli anlayışı 2.Tarihlerde buluyoruz. (Yeremya 25:9-12 ile kıyaslayarak 2.Tarihler 36.’inci bölümün tümünü ve özellikle o bölümün 21.’inci ayetini dikkatle okuyun) Hıristiyan kilisesi Yeremya’nın sözlerinden birkaç kelimeye bağlı kalarak bence bu peygamberliğin anlamını çarpıtıyor. Sanki 70 yılın Babil için sayılması gerekliymiş gibi göstermeye çalışıyorlar ki, bir yerde zamanları anlamak açısından pek bir şey fark etmiyor. Fakat biz Yeremya’yı okuduğumuz zaman orada açıkça Babil’in Yeruşalim’e ve orada oturan çepçevre milletlere karşı gelip, onları yok etmesinden sonra 70 yıl geçmeli diye yazıyor. (Tekrar, Yeremya 25:9-12 ayetlerine bakın) Aslında ha Ali Mehmet ya da Mehmet Ali gibi bir durum bu. Sonunda öyle de böyle de Babil’in sonu ama hesaplama şekilleri Mukaddes Kitaba uymuyor. Hem benim yorumumla onların yorumu arasında yirmi yıllık bir boşluk, ya da fark var.
Neredeyse tüm dinler ille de M.Ö. 536 yılını Babil’in çöküşü olarak kabul ediyorlar. Bazı dinler bu tarihleri bir yerde benim kullandığım anlayış sisteminde olduğu gibi, ancak biraz ters bir şekilde hesaplayarak yapıyorlar. Onlar 536+70 sene yukarıya doğru sayıyorlar ve 606 yılını çıkarıp, Yeruşalim o zaman harap edildi sonucuna varıyorlar. Ellerindeki bulgulara dayanarak 536 yılını ve Yeremya’nın 70 yıl hakkındaki peygamberliğini birleştirmekle, “tamam işte hepsi birbirine uydu” diyerek hata yapıyorlar. Ben ise verilmiş 586 tarihinden 70 sene geriye gidip, Babil’in yıkılışı olarak 516 tarihini çıkarıyorum. Bence elimizdeki tarihlerin güvenilir olduğu çok şüpheli. Bir yerlerde oynama var ama nerelerde ve kaç sene?
Tarihlerdeki bu bulgulara onların da Mukaddes Kitaptaki anlayışları sebep oluyor. Eğer Mukaddes Kitabı yanlış yorumlarlarsa, tarih kitaplarındaki açıklamaları da yanlış oluyor. Bu yüzden arkeologlar ile dincilerin verdiği tarihler genelde birbirlerine zıttır. Çünkü arkeolog tarihin ispata dayalı olmasına uğraşıyor, bu işi dincinin anlayışına bırakmak istemiyor. Bazen haklı çıkıyorlar bazen de haksız. Şöyle söyleyeyim, zaman zaman arkeologlar da bulgularında ve yaptıkları yorumlarda yanılıyorlar, dinciler de. Fakat iki grup da bunu bir türlü kabul etmek istemiyor. Bu konudaki arkeolojik en önemli bulgular ise taşlara yazılmış 536 yılına dikkati çeken Farslı “Büyük Koreş” ismi. Savaşı andıran resimlerle arkeologların bunu ille de Babil’in çöküşü anlamında yorumlamaları. Hâlbuki Babil’i fetheden Farslı Koreş’in dedesinin isminin Koreş olduğunu yazan tarihler de var. Hem bulunan resimlerdeki o savaşlar neden ille de Babil’in fetih resimleri olsun? Başka bir Büyük Koreş daha olamaz mı? Mukaddes Kitapta Koreş hakkında peygamberlik var diye bu “Büyük” lakabı ille de sırf o Koreş için mi geçerlidir? Bu adamların hepsi savaş yapan cenk adamlarıydı. Onlar da tarihe isimlerini büyük, yüce, ulu gibi namlarla yazdırdılar. Bu işin sonunda ben kısaca, “ne yazık ki birçok tarih bilgisinde olduğu gibi M.Ö.536 senesinden de şüphe etmemizi gerektiren nedenlere sahibiz” diyebiliyorum. Açıklamaya çalıştığım peygamberliğin tarihini M.Ö. 536 olarak ele alıp, 2520 yıl geriye gidildiğinde, 1985’li yıllara geliniyor ki, o yıllarda hiçbir peygamberliğin gerçekleştiğini de zaten göremedik. Tarih konusundaki M.Ö.586 yılını odak nokta olarak ele almakla ben de hata yapıyor olamaz mıyım? Evet, olabilir ve hatta oldu da ama beni cesaretlendiren en büyük neden Yeremya peygamberin 70 yıl hakkındaki peygamberliğini bu insanların yanlış yorumlamaları oluyor. Tabii ki ben de o yıllarda yaşamadığımdan, ancak eldeki verilere dayanarak bu açıklamaları yapıyorum. Eğer onlar 586 yılını da yanlış sonuçlara dayanarak elde ettiler ise, hiçbirimiz tarih konusunda tam olarak bir şey bilmiyoruz diyorum. Allah’ın bu konular hakkında araştırılarak, hakikatin ortaya çıkmasını imkânsız bir hale dönüştürülmesine de müsaade edeceğine inanmıyorum. Fakat bu yine de bizlerin hatasına bir bahane olamaz.
Neyse diyelim ve gelelim Daniel’in son kitabının 12:11 ayetine. Bu ayetler beni en çok inandıran ispatlardan biri daha oluyor.
Ve daimî yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici mekruh şeyin dikildiği... Evet, işte bence melek bu zamana dikkati çekiyor. Daimî yakılan takdime ibadeti kastediyorsa, onun kaldırılması son gelmesi demek değil, daha kötü olayların başlangıcı demek oluyor. Çünkü bu olayla harap edici mekruh şeyin dikilmesi gerekli. Bunun hakkında İsa da önemle durdu, yani harap edici mekruh şey hakkında. Büyük sıkıntıların olacağı zamanlar. Markos 13:14-23 de, Matta 24:15 de M.S.70 yılı ve harap edici mekruh şey Roma ordusu kastedilirken, İsa hep o olayla sonun vaktini birlikte anlattı. Son günlerle, ilk yüzyıldaki Yeruşalim’in harap edilişini aynı peygamberlik içinde anlattığına göre, olaylar birbirine çok benzeyecek demektir. Daniel’in bu 2300 günle ilgili görümünde ise, orada da meleğin aynı olaya dikkati çektiği belli oluyor. Yine Daniel 8:13b:
...daimî yakılan takdime ve harap edici günah için olan bu rüyet ne vakte kadar?
Demek ki harap edici mekruh şey yalnız o zamanın Roma ordusu değil, son günlerde ortaya çıkacak olan başka bir güç. Ayrı ayrı yerlerde yazmasına rağmen hepsi aynı olaya dikkati çekiyor. Ben açıkçası, bütün dinlerin yasaklanış tarihine dikkati çekiyor demek istiyorum. Eğer küçük boynuzun ne zaman, hangi tarihte ortaya çıktığını tam olarak bilirsek, o zaman tam olarak günümüzde cereyan edecek o peygamberliğin tarihini de saptayabiliriz. Bunu tam olarak bilemediğimiz için, yine tahmin ederek, mademki İsa 2005 yılının sonlarında göklerde krallık hâkimiyetine gelecek ise, bütün vahiy kitabındaki söz konusu olayların da o tarihlerle bağlantısı olduğundan, artık ancak tahminle fakat kesin bir gün belirtmeden, dinlerin dünya sahnesinden çekilmeleri 2005 yılının sonundan 2006 yıllarının sonuna kadar olan zaman kastedilmiş olabilir diyorum. Daha açık bir şey var, o da bu on ülkenin (içlerinden üçü kırılacak) sadece 3,5 yıl hâkimiyette olacağını yazdığından, bütün dinlerin yeryüzünden kaldırılması, yani vahiyde geçen Babil’in çöküşü o zamanın içerisinde olmalı. Şimdiye kadar bu on ülke daha resmen hâkimiyet almadı ve 2005 ile 2006 yıllarında böyle olaylar da gerçekleşmediğine göre, bundan sonra, tarihi rakamlardan ziyade, gerçekleşecek bu olaylara dikkatimizi vermeliyiz. Tarihler konusunda elimizdeki dünyevi verilere bağlanmak yerine, peygamberliklerdeki alametleri esas almak daha garantili bir bekleyiş olacak diyorum, yine bence tabii.
Kesin olan bir şey varsa, o da sonla ilgili peygamberlikteki birinci dünya savaşıyla başlayan neslin geçmeyecek olmasını söyleyen İsa Mesih’in sözleridir. (Matta 24:34 Markos 13:30 Luka 21:32) Şimdiye kadar birçok din ve mezhepler bir neslin uzunluğunu herhalde dünya bankasının istatistiklerine göre veya ülkeler arası istatistik ölüm rakamlarına dayanarak ortalama bir sayı çıkarıp, ona yaklaşık 80 sene dediler. Bu insan mantığıydı ama nesil süresi denemezdi. Allah ise insan ömrünün uzunluğunun ne kadar olacağını belirliyor ve Nuh tufanından sonra onun 120 sene olacağını söylüyor. (Tekvin veya yeni tercüme ismi Yaratılış 6:3 ayeti). İsa Mesih’in kastettiği nesil yıllarının uzunluğu da 120 senedir. Bu bir neslin uzunluğuna kesin bir ölçüdür. Bu anlayışa göre, millet millete ülke ülkeye karşı kalkması ilk 1914 yılında, birinci dünya savaşıyla gerçekleşti. Peygamberlikteki 1914 yılı o neslin başlangıcıysa, 120 sene de bir neslin uzunluğu ise, yani 2034 yılına kadar daha zaman var demektir. Bu anlayışa da ben yüzde yüz inandığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Sakın yanlış anlaşılmasın; bu, son 2034 yılında gelecek demek değil, ancak en geç 2034 yılına kadar gelmiş olacak.
Ayrıca bu arada gerçekleşecek alametlerden biri de dinlerin tüm dünya çapında milletler tarafından yasaklanacağıdır. Bunun böyle olmasını Allah da istiyor. Çünkü tüm dinler O’nun ismiyle korkunç şeyler yapıp, Allah’ın ismine leke ve utanç oldular. Benim açıklamak istediğim tarih bunların sonunun zamanı hakkında. Samimiyet ve doğrulukla Allah’a İman eden insanlar için ise çok zor dönemler başlayacak. İsa son günler hakkında ne dedi:
...benim ismimden ötürü bütün milletler sizden nefret edecekler. Matta 24:9
Evet, zamanımız çok daraldı. Kendi kendimize soralım, bütün bu zorluklara göğüs germeye hazır mıyız? Bir ömür boyu Allah hakkında ne öğrendik? Bizzat biz Allah’ın istekleri doğrultusunda ne kadar gayret gösterdik? Gösterdiğimiz gayretler sadece gittiğimiz düğün geceleri, partiler, seyahatler, yemek, içmek, para hırsı ve sadece zevklerimiz için ise, ne karşılık bekleyebiliriz? Ya da girdiğimiz bir din kuruluşunun yükünü sırtımıza almak da bizleri kurtarmayacaktır. Sırtında yük taşıyan o kadar çok eşek var ki! Eşeklik ise bizleri hiçbir zaman kurtarmaz. Bu yazılarla benim amacım, Allah’ı sevmeye, o’nu araştırmaya teşvik etmek. Yoksa dinlerin yaptığı gibi bir son gelecek korkusu vermek değil. Ölen kişi için zaten son gelmiş demekse, yine bu vakit İsa’nın dediği gibi hepimiz için daima uygundur. O zaman artık bütün o zevklerimiz, hırslarımız, isteklerimiz, savaşlarımız, nefretlerimiz, kötülüklerimiz için geri dönüş yok demektir. Onun için lütfen, tarihi hesaplardan önce bu konuya ağırlık verin. Ben bu bilgileri saklamak istemedim. Onun için bildiklerimi burada açıkladım. Yine dediğim gibi, bu yazdıklarım Mukaddes Kitabı bilmeyen insanlar için kolay kolay anlaşılmaz. Bilen insanların dahi anlamakta zorluk çekeceğine inanıyorum. Fakat bunları bilmek, evet sadece bunları bilmekle de kurtulmayacağız. Kurtuluş için Allah bizden çok daha başka şeyler talep ediyor.
Babil’in Yeruşalim’i Fetih Kronolojisi
(Elyakim)Yoyakim 11 Yıl krallık yapıyor
2.Krallar 23:36 2.Tarihler 36:5
0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
Nebukadnessar’ın Yoyakim 3 ay krallık yapıyor
1.yılı ve Mısıra karşı Yerine Tsedekia kral oluyor ve 832 can sürgüne
savaşıyor. Yeremya 25:1 11 yıl sürüyor krallığı. gidiyor.
2.Krallar 24:8 2.Tarihler 36:9-11 Yeremya 52:29
2.Krallar 24.18 Yeremya 52:1
Nebukadnessar’ın 8.’inci yılı
2.Krallar 24:12
0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19
3023Yahudi Nebukadnessar
Nebukadnessar heykelle ilgili sürgüne götürülüyor Yeruşalim’i kuşatıyor
Rüya görüyor ve Daniel yardım ediyor. Yeremya 52:28 2.Krallar 25:1-2
Daniel 2:1 Yeremya 52:4-5
Nebukadnessar Babil kıralı oluyor
Ve Daniel’i götürüyor. Daniel 1:1 Babil kıralı Nebukadnessar Yeruşalim’i
M.Ö. 605 Krallığının 19.uncu yılında Ele geçiriyor.
Allah’ın mabedini ve şehri ateşe veriyor.
M.Ö. 586 2.Krallar 25:8 Yeremya 52:12
Bu sürgünlük tam 70 yıl sürecek M.Ö.516 da bitecek.
7 Vaktin Kronolojisi
Nebukadnessar’ın Babil’in yıkılışı ve peygamber
Yeruşalim’i yakıp yok Yeremya’nın Yeruşalim için söylediği
edişi. M.Ö. 586 2.Krallar 25:8 70 yıllık sürgünlüğün sonu.
Yeremya 52:12 M.Ö. 516 2.Tarihler 36:20-21
0 5 10 15 20 25 30 35 40 45 50 55 60 65 70 YIL
586 581 576 571 566 561 556 551 546 541 536 531 526 521 516 M.Ö.
Ağaç kesilip üzerinden 7 vakit
geçecek. Yani 2520 sene
Daniel 4:14-16 Daniel 4:23
İsa Mesih göklerde kral olarak
Hüküm sürmeye başlayacak. Şeytan
Babil’in Med ve Persler tarafından Yeryüzüne atılacak.
Yıkılışı. Daniel 5:30 2.Tarihler 36:22 Daniel 2:44 Vahiy 12:7-12
516 416 316 216 116 16 M.S 85 185 285 385 485 585 685 785 885 985 1085 1185 1285 1385 1485 1585 1685 1785 1885 1985 2005
0 100 200 300 400 500 M.S. 600 700 800 900 1000 1100 1200 1300 1400 1500 1600 1700 1800 1900 20000 2100 2200 2300 2400 2500 2520 Yıl
7 Vakit= 7 yıl x 360= 2520 gün. Allah’ın
her gün için bir yıl prensibine göre.
2520 yıl Sayılar 14:34 Hezekiel 4:6
Kendisinin varlığına bir türlü doyulamayan şey!
Hiç düşündünüz mü, bir din kuruluşun en büyük ilk başta gelen problemi sizce nedir? Acaba ne olabilir diye şöyle bir düşünün. Üyelerinin az imanlı olmaları mı? Hayır. Sayılarının az ya da çok mu olmaları? Hayır. Ziyaretçilerinin az mı olmaları? Yine hayır. Ya onların kötü işleri, vurdumduymaz olup birbirlerine karşı olan nefretleri, savaşları, sahtekârlık, hırs, zina, şehvet dolu gözleri, yalanları, entrikaları vs. falan mı? Hayır efendim. Lafı uzatmayayım, ne söylerseniz söyleyin bunların en büyük ilk en ön planda gelen problemleri hep paradır, hepsinin en önde gelen ilk problemi bu. Altın çatallar, altın bardaklar, altın tepsilerde yemeklerini yeseler de sahip oldukları menkul ve gayrimenkul mal servetleri en zengin devletlerin yıllık bütçelerinden kat be kat çok daha fazla bile olsa, bunların en başta gelen ilk problemleri yine de paradır. Öyle kafada ve ruh tutumunda olmasalardı, zaten öyle zenginliğe de sahip olamazlardı.
Peki, hiç devletleri düşündünüz mü? Bunların en başta gelen problemi nedir? Onlarınki de paradır.
Ya ordular, askeriye, onların en ilk başta gelen problemi nedir? Yine para.
Teröristin en büyük problemi ne? Para.
Peki, mafyaların ilk başta gelen en büyük problemi? Para.
Belediyelerin, valiliklerin, okulların, hastanelerin, ailelerin, kadınların, erkeklerin, çocukların, hastaların, sağlıklı olanların, en başta gelen ilk problemleri nedir? Para, para, para.
Zihninizden bir düşünün, en büyük ilk probleminiz direk ya da dolaylı da olsa sizin de para mı? Büyük bir ihtimalle de evettir. Napolyon: “En büyük düşman paradır” demiş. Peki, para neden dünyamızın en büyük ilk başta gelen problemi gibi gözüküyor? Bu problem sayesinde de yeryüzümüzde kimsede gerçek bir mutluluk görünmüyor. Sahte gülüşler, yalan kahkahalar, kendimizi kandıracak kadar ikiyüzlü tebessümler, bunlar mutluluk değildir. “Para para” diyen kişinin eline o para geçtiği zaman da o an “tamam” diyor, istediğinin olduğunu sanıyor. Evet, istediği oldu ama mutlu olamadı, olamayacakta. Hatta para o kişiye beraberinde çok daha büyük problemler, mutsuzluklar getirecektir ve de getiriyor.
İnsanlar: “Parasız kal bak, ekmek bile bulamazsın. Açlıktan kıvran da seni görelim. Hastayken bir ameliyata ne kadar çok para istiyorlar, olmasın da yaşatırlar mı bakalım. Koynunda yatan karın, çocukların, arkadaşların, en yakınların, beş kuruşsuz olduğunu hissetsin bak yüzüne bakarlar mı? Para olmasa din, devlet, hastane, mafya, ordu olarak ayakta durabilir misin?” gibi bir sürü mantıkları ve hakikatleri gözler önüne sererler.
Sorun parasızlıkta değil; aslında en büyük problem bu zihniyetlerde. Gerçek sorun, en büyük problem olarak parayı en ön planda görmekte. Rakamlara bakacak olursak, hiçbir para sıkıntısı yokluğu olmayan, zengin, varlıklı dinlerin, devletlerin, orduların, insanların en büyük problemi sanki ne sanıyorsunuz? O da para, daha çok para, daha daha çok parada. Para daima en ön planda yer alan şey olduğu halde, ona sahip olunsa da bu problem ortadan kalkmıyor. Hatta ne kadar çok sahip olunursa, bir o kadar daha çok arzu edilen ve istenilen bir şey. Tabii ki yoklukta, aç, çıplak, borçlu olan birinin ilk etaptaki problemi paradır. Fakat benim kastettiğim bu şey, karın açlığı gibi olan bir duygu değil. Hani insan açlık duygusu hisseder ve karnını doyurduktan sonra da yemeklere bakamaz, hatta çok yediyse de kusar ya; işte paraya sahip olma, onu arzu etme duygusu bu türden bir duygu değil. Ne kadar çok bu konuda aç olursan ol ve yiye yiye şiş patla, yine de bu paraya olan açlık bir türlü doymak bilmeyen cinsinden.
Şimdi dünyamıza bakın ve şu soruyu sorun: Binlerce yıldır cehennemden çok beter bir duruma döndürmeye uğraştığımız bu dünyada, açlıktan ölenlerin sayısı sizce ne kadardır? Gerçekten de çok yoksul ülkeler var. Beş altı yüz kilo olan bir Amerikalının yanında, Afrika’da hafif bir esintide yere yıkılacak, uçacak kadar aç ve zayıf olan insanlar da var. Onların kendileri bazen karınlarının açlığının farkında bile değiller. Hatta onların önüne ne kadar çok zengin yemek çeşidiyle dolu bir masa da kursanız, yiyemezler. Çok aşırıp yerse de sonra onu kusar. Çünkü o 600 kiloluk adam gibi bu konuda da mideyi alıştırmak lazımdır. O garip ise bir tas çorbayı bile fazla kaçırırsa, sonradan zorluk çeker, hatta midesi almaz çıkarır. Yine de dünyamızda böyle direk olarak açlıktan ölen insanların haberlerini duymuyoruz. Hastalıktan, mikroplardan, direk olmasa da dolaylı bir şekilde gıdasızlıktan, bakımsızlıktan ölenler var. Gerçi bu durumu çanak antenler, büyük ekran televizyonlar, resim çeken cep telefonları ve daha birçok çeşit çeşit eğlence aletleriyle dolu bir evin halkında da görmemiz çok mümkündür. Onlar dişinden tırnağından artırdığı parayı oralara yatırırlar. Diş ile kast edilen vücudun gerekli gıdası, tırnak ile kast edilen ise beden ile çalışmasıdır. Bunları zorlayarak o kişi VCD de alır, DVD de bilgisayar da araba da. Demek ki en basite indirgenen, yaşam için acil gerekli olan yemek, içmek gibi şeylere insanlar paralarını harcayacaklarına, gerekirse eğlenceleri için bunları kısıp, çok daha büyük fedakârlıklarda bulundukları kesin. Ben bu yaşa geldim, gerçekten de sırf yemek yemedi ve bulamıyor diye ölen insan görmedim. Televizyonlarda çok fakir yerleri gösteriyorlar, fakat bu dünya nüfusunun yüzde kaçını teşkil ediyor? Onların da var olması, insanlığın, o dünya kudretlerinin, ne rezil bir halde, dengesiz bir dünya kurduğumuzun ispatı içindir. O dünyaya kafa tutan hâkim rolündeki ülkeler, hâkimiyetleriyle dünyada başardıkları dengesizliği görüp de utansınlar. Böyle utanacak yüze sahip olmak ise maalesef onlardan çok uzaklarda! Ülkelerin başlarına en son model bombaları atanlar, o fakirlere ekmek atamıyorlar mı? O fakirden alacağı bir menfaati kalmamış ki. Eğer bir çıkarı olursa, yine de ekmek değil, önce bomba sonra da gösteriş yapmak için ekmek atar!
En büyük paraların ise zayıflama ilaçlarına, zayıflama ve güzellik sporlarına, estetik ameliyatlarına harcanan bir dünyada yaşıyoruz. Sadece o paralar ile koca bir ülke halkı hiç çalışmadan geçinebilir diyorum ben. Belki de mübalağa mı ediyorum? Hiç zannetmem.
Bunlarla, yaşamak için gerekli olan şeylerin çok daha fazlasına sahibiz demek istiyorum. Resul Pavlus: “Yiyeceğimiz, giyeceğimiz varsa bunlarla yetiniriz.” diyor. (1.Timoteos 6:8) Ondan bir önceki ayette de diyor ki: “Çünkü dünyaya bir şey getirmedik, ne de ondan bir şey götürebiliriz.” Hepimizin evlerinde kat be kat örtüneceği ve günlerce de yiyecek birikimlerimiz var. Gerçekler bu kadar açık bir şekilde görülebilen nitelikte ise, neden yine de tüm dünyanın ilk başta gelen problemi hep para oluyor? Bütün yalanlar, pislikler, sahtekârlıklar, cinayetler, ayrılıklar, boşanmalar, ikiyüzlülük, terör, katiller, savaşlar, adaletsizlik, rüşvetler, doğruya eğri, eğriye doğru diyenler, katliamlar, işkenceler, nefretler, mutsuzluk, kendini satanlar, herkesin birbirine olan güvensizliği, intiharlar ve daha neler neler. En önemlisi de Allah’tan ve O’nun hakkında bilgi edinmekten ve O’nun yollarında yürümekten nefret eden bir insanlık dünyasında yaşarken; yine de neden o sayıları milyarları kat be kat geçen dinlerin bile ilk başta gelen en büyük problemi hâlâ para oluyor? Hani tüm bunlardan sonra gelen en son problem para olsa, bunu anlarım da daima ister kriz ister yokluk, isterse de bolluk devrinde, neden bunların dertleri hep ilk planda para olmuştur? “Yeter, artık getirmeyin, bizlere bağışta bulunmayın” diyen bir din kuruluşunu siz hiç duydunuz mu? Para onlara hiçbir zaman yetmemiş ki duyasınız.
Yine dediğim gibi, asıl problem de zaten bu zihniyette yatıyor. Bütün dünya bu zihniyetin ardınca gittiği için, bu yüzden o dinlerin, o milletlerin, o orduların, o devletlerin, o mafyaların, o teröristlerin, o ailelerin ve o fertlerin mutlu olmasını ve de mutluluk vermesini beklemeyin. Onlar için problem olan bu durum, ille de bizlere açıkça söylenmese de yöneticilerin, söz sahibi olanların, ileri gelenlerinin konuşmalarında, kanunlarında, aldıkları önlemlerde ve de bütün uygulamalarının kökünde sadece bu zihniyet yatıyordur. Ne yaparlarsa da bu zihniyete hizmet edici bir şekilde yaparlar.
Şimdi sizler kendiniz karar verin. Hani benzetmede hata olmaz derler ya, gelin, Allah’ın bizler hakkında ne düşündüklerini daha kolay anlamak için böyle bir örnek verelim. Bütün evrenin yaratıcısı siz olsaydınız. Evet, yeryüzünü yaratırken bütün her şeyi yaratıp, içine bakır gibi, demir gibi, başka madenler gibi, altını da koysaydınız. Bütün doğayı, masmavi gökyüzünü, denizleri, sayılamayacak güzellikleri, süsleri ve zenginliği ile yiyecekleri, içecekleri, kuşları, balıkları, hayvanları ile sadece bir amacınız olsa, orada insan yaratıp onun da mutlu olmasını görmek.
İnsanı yarattıktan sonra, o da sizi bırakıp, inkâr edip gitse. Sizi tanıdığını söyleyen o ikiyüzlülerin de işleriyle, sözleriyle, zihinleriyle aslında sizden çok ama çok uzaklarda kötü olduğunu görseniz. Tüm insanlığın da kendilerine göre en büyük problemi sadece bir şey olsa, o da altın, yani para! Her türlü kötülükleri, fenalıkları, nankörlükleri, terbiyesizlikleri, küstahlıkları, kendini beğenmişlikleri, kibirleri yetmiyormuş gibi, bir de utanmadan daima, “bizim en büyük problemimiz para, altın” diyerek gece ve gündüz bunun hayaliyle her türlü iğrençlikleri, çirkinlikleri de yapsalar. Siz o insana, insanlığa ne dersiniz? Onlara nasıl davranırsınız? Hâlbuki o istedikleri şeyi de fazla fazla vermişseniz, hem de gereğinden kat be kat çok fazla. Fakat o insan ise buna doymuyor. Kafasızlığını, onunla ne yaşam ne mutluluk ne de sağlık elde edilmeyeceğini anlasın diye veriyorsunuz da veriyorsunuz, yok ama yine de istiyor. Biriktirdikçe biriktiriyor, yığdıkça yığıyor, nesillere yetecek, kuşaklara bırakacak kadar. Kendisinin sokağa atmakla dahi bitiremeyeceği, hesabını yapamayacağı kadar çok veriyorsunuz. Yok, ama o yine ve yine doymuyor, midesi bulanmıyor, “artık yeter” demiyor. Teşekkür dahi etmiyor. Lafta, yemeklerden önce ve de sonra ikiyüzlülükle uzun uzun salâvat getirmek teşekkür değildir. Ben O teşekkür ettiğimizin iradesini yapmaktan bahsediyorum. Lütfen kendiniz karar verin; böyle bir kuruluş, din, devlet, insan, dünya ve kim olursa olsun, kendisini yaratandan nasıl bir karşılık alacaktır?
İşte beni bütün bu kuruluşlara ve onların işlerine soğutan bir gerçekte budur. Onların gerçekten de en büyük problemleri aslında para değil, ona verdikleri değer ve sahip olmak için de her şeyin yapılması inancıdır. İşte asıl problem burada. Bazıları dışından bunu belli etmekten utansa bile, bu zihniyette olan kim ve hangi din insanlığı hakiki mutluluğa götürür? Ben Şahitlerle beraberken gördüğüm o kuruluştaki, o kişilerdeki, o zihinlerindeki, söyleyip ya da söylemedikleri en büyük ilk problemleri paraydı. Hangi kuruluşta bu yok ki? Bir de onlar diğerleri gibi cemaatlerinde üyelerinden para toplamak için çanak da dolaştırmıyorlar. Öbürlerini artık siz düşünün!
Allah ise bakın bu konuda ne diyor:
Çünkü her türlü fenalığın bir kökü para sevgisidir; bazıları bunu arzu ederek imandan saptılar ve birçok eziyetlerle kendilerine işkence ettiler.
Fakat sen ey Allah adamı bunlardan kaç; ancak doğruluğun, takvanın (Tanrısal bağlılığın), imanın, sevginin, sabrın, yumuşak huyun ardınca koş. 1.Timoteos 6:10-11 (Matta 6:19-34; Markos 10:23; Resullerin İşleri 4:32 den 5:11 e kadar; 8:18-24 ayetlerini de lütfen açıp yerlerinden okuyun)
Birçokları ise onu elde etmek için başkalarına eziyetler çektirip, işkence ediyorlar. Bir ayet öncesinde de şu gerçek yazar:
Zengin olmak isteyenler imtihana ve tuzağa ve insanları helâke ve harabiyeti batıran çok manasız muzır arzulara düşerler. (1.Timoteos 6:9)
Tanıdığım veya tanımadığım insanlara karşı, hiçbir şey beklemeden, yüreğimi, evimi, masamı, cebimi açıp da onların da bunu takdir ettiğini ne duydum ne de gördüm. Sadece menfaatleri doğrultusunda bu durumu ancak kullandılar. Sanki hepsinin ceplerinde akrep vardı. Onlardan hiçbir şey beklemedim. Kendileri misafirleri için karılarından bir bardak su bile isteyemeyen bu insanlar, yıllarca bizde yemiş, içmiş bir de misafirlerini bile bize davet edip ağırlatmışlardır. Hem bırakın bir bardak su istemeyi, beni evlerine bile kabul etmeyip, açıkça yasaklar koymuşlardır. Aslında bu insanlar menfaatlerinden başka kimseyi sevmiyorlar. Sadece kendi rahatlarını ve çıkarlarını düşünüyorlar. Onların da en üst noktada tutukları şey, yine para ve zevkleri. Bu konuda o kadar mide bulandırıcı olaylar yaşamışımdır ki, bu kitaba onların hiçbirini konu dahi etmedim. İstisnalar varsa da, bütün Şahitler, dindarlar, milletler, ülkeler, insanlar maalesef hep aynı düşünce ve beklentideler. Farklı düşünen, anormal olan belki de benim gibi olanları.
Siz Allahın yerinde olsaydınız, “Yarattığınız bu insanlığa ne yapardınız?” diye yine sormak istiyorum.
İsa’dan, Muhammed’den utanılır mı?
Ben Müslümanlık dininden gelen biri olarak, İsa’dan ve onun hakkında konuşmaktan utanırdım. Bunu da kimseye söylemiyordum. Çünkü bu isimle konuşanlara ne gözle bakıldığını biliyordum. Bir Hıristiyan, Muhammed’den peygamber olarak bahsedene nasıl gözle bakarsa, bir Müslüman da İsa’dan bahsedene o gözle bakar. Fakat bir ayet beni uyandırdı, bu kötü ruhtan soyunmamı sağladı. Ben de Müslümanlıktan gelmiştim ve Hıristiyanların Müslümanlara karşı duyduğu nefreti ben onlara karşı duymasam da «İsa» denildi mi, pek de öyle sempati duymazdım. Aslında kim olursa olsun, düşmanca bir ruha sahip olmamızı kesinlikle Allah istiyor olamazdı. Araştırdıkça, okudukça, öğrendikçe İsa’ya karşı korkunç bir sempati duymam da beraberinde geldi. Fakat yine de onun ismini açıkça söylemekten utanıyor, sıkılıyordum. Bu yüzden de nasıl ki birçok kötü alışkanlıklarım ile mücadele ettiysem, bu da öyle bir kötü alışkanlıktı ve mücadele etmem gerekliydi. Bakın İsa bir keresinde ne diyor:
“Çünkü benden ve sözlerimden kim utanırsa, İnsanoğlu* da kendisinin, Babasının ve mukaddes meleklerin izzetiyle geldiği zaman, ondan utanacaktır” der Luka 9:26’da. (*İsa’nın gelişi ve kötülerin sonu)
Ne kadar mantıklı bir söz, hem bir o kadar da yerinde. Eğer bir Hıristiyan Kurana inanmadığını söylerse, bu anlaşılabilir ama yine de suçtur. Fakat bir Müslüman, Mukaddes Kitaba inanmadığını söylerse bu anlaşılmaz ve iki kat suçtur. Hıristiyan “Kuran hakkında İncil’de bir ipucu bulamadım” dese de, belki bu bir bahane olur, ya Müslüman ne diyecek? Onların ne bahanesi var? Eğer “o kitaplar değiştirildi” derse, “Kuran da değiştirildi” denir. Sanki ne biliyor da iddia ediyoruz! Allah birini koruyabilecek güce sahipte, öbürünü koruyacak güce sahip değil mi? Böyle saçmalık mı olur? Hem kendisinin inandığını söylediği kitap, yani Kurandaki sözler, o kişiye hükmetmez mi? Bu yüzden doğduğumuzdan beri bizleri saran, farkında bile olmadığımız o kölelik zincirlerini kırıp, hür olarak, Allah’ı tarafsız bir inanç ile araştıralım.
Her şeyden önce bu kitabı yazarken ancak çok kısa ve ayrıntılı detaylara girmemeye dikkat ettim. Bu konular sadece dediğim gibi bir zerre. Yoksa her bir konu hakkında insan isterse çok uzun kitaplar yazabilir. Ben sizleri sıkmak amacıyla değil. Bu kitabı sizleri teşvik etmek, araştırmanızı sağlamak amacıyla yazdım. Daima özgür olmaktan, kendi ayaklarımızın üzerinde durmaktan bahsettim. Hem Allah ile olan ilişkimizde bu kesinlikle yapılmalı. Öbür konularda ise devletlere, yönetimlere, kanuna karşı saygılı olup, Allah’ın emirleriyle çelişkiye düşmediği müddetçe, onlara itaat etmemizi bizzat Allah’ın istediğini, Kutsal Kitaplar açıkça yazıyor. Mademki hepsine belli bir süre Allah tarafından verilmiş ise, onlara başkaldırmak ile ne elde edeceğimizi sanıyoruz? Onlardan daha iyi bir devlet, ülke mi kuracağız? Hayır. Onlardan hiç farkımız olmayacak ve hatta çok daha beter bir duruma bile girebiliriz. Ülkeleri, milletleri, devletleri, kanunları, orduları, dünyayı değiştirmekten ziyade, sadece kendimizi değiştirip düzeltmeye uğraşalım. Eğer bunu başardığımızı sandığımız zaman ki, bu bir ömür boyu sürecek mücadeledir, o zaman da yine başkalarını değiştirmeye değil, ancak onlara yardımcı olmaya uğraşmalıyız. İnsanları eğitmemiz, iyi olana teşvik etmemiz, tehdit eder gibi, öfke dolu bir amaçla olmamalı. Tam tersine, sevdiğimiz, canımız olan birini nasıl kurtarmak amacıyla uyarırsak, o şekilde bir alçak gönüllülük ile sevgi ve anlayışla, yumuşaklıkla; bunu o kişileri koparacak bir şekilde değil de kurtulmalarına yardımcı olacak bir şekilde yapmaya çalışmalıyız. (2.Korintoslular 5:20; 1. Timoteos 5:1-2; 2.Timoteos 2:22-26; 4:1-5) Her insan üzerinde edineceğimiz tecrübe muhakkak farklı olacaktır. İçimizden sevgi duymadığımız zamanlar bu işi yapmayalım. Tam tersine o duygularımızla mücadeleye vakit ayıralım. Ayrıca o insanlara nefretle yardım da edemeyiz. Hem insanlara karşı duyacağımız bu farklı duygular bizi etkilememeli. İyi olacağız derken de aptal, akılsız olmayalım. Bu en büyük benim bir problemim olmuştur. Göz göre göre, sonunda ne olacağı belli olan şeylerle, kendimizi kandırarak, Allah’ın bizim ellerimizle sanki mucizeler yapacakmış gibi bir düşünceye de kapılmayalım. Ben Kutsal Kitapları öğrenen her insanın Allah’ı seveceğine yürekten inanmıştım. Hâlbuki çok yanıldığımı gördüm. Tam tersine, bu şeyleri öğrenen, Allah hakkında bilgi edinen birçok insanın, maalesef daha çok Şeytana benzediklerini de gördüm. Bu yüzden haddimizi bilelim. Başkalarını çekeceğim derken, resulün dediği gibi “kendimiz de aynı çukura düşmeyelim”. Bu gerçeklere rağmen de o sözleri gizlemeyi değil, daima uyarıcı, aydınlatıcı, bilgilendirici olmaya bakalım. Hükmetme işi bizim değil, Tanrınındır.
Mukaddes Kitabı ve Kuran’ı muhakkak okuyun. Oradaki yazılanlar hakkında iyi ve doğru anlayışa sahip olmaya bakın. Bu yeteneği Allah her insanın içine vermiştir. Az da olsa çok da olsa muhakkak vermiştir. O’ndan anlayış isteyelim, hikmet isteyelim, iyi olmayı isteyelim. İnanırsanız verecektir de. Sahip olduğunuz fırsatı bu şeyler için değerlendirin. Çünkü her zaman bu fırsatı da bulmamız kolay olmayacaktır.
“Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır. Hanginiz kendisinden ekmek isteyen oğluna taş verir? Ya da balık isterse ona yılan verir? Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, göklerde olan Babanızın, kendisinden dileyenlere güzel şeyler vereceği çok daha kesin değil mi?” (Matta 7:6-11) diye söyledi İsa Mesih.
Sadakat
Sadakat: İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk, vefalılık.
Sadık: 1. Doğru, gerçek. 2. Dostluğu ve bağlılığı içten olan, sadakatli
Anlamı güzel olan bu sadakat kelimesinin aynı zamanda çok da tehlikeli bir hale dönüştürülebilir bir özellik olduğunu da biliyor muydunuz? Bırakın tehlikesini, çok da çirkin olabilir. Hiç bu açıdan bakmamış ve anlamamıştım mı diyorsunuz? Evet, iyi olan her şey bozulup, değiştirilip, eğrilip, böğürülüp, çirkinleştirilip önümüze konulur, beynimize sokulur; güzellikle, olmazsa da zorla yutturulur ya, işte bu da onlardan biri. Hâlbuki sadakat neden tehlikeli, zararlı veya çirkin olsun ki?
Aslında bu sadakat konusu üzerine binlerce sayfa yazılar yazılır, yüzbinlerce eşsiz örnekler verilebilir. Ben yüzeysel bir şekilde yazıp, mümkün olduğu kadar da kısa tutmaya özen göstereceğim.
Sözlük anlamlarına bakıldığı zaman hayranlık uyandıran bu sözün tam zıt karşıtı ayrılık diye veriliyorsa da, insanlarda, hain, nankör, korkak, güvenilmeyen, kaypak, sahtekâr gibi çağırışımlar da uyandırır. Sadakat gibi güzel özelliklerin yanında kim böyle olmak ister ki? Bu özellik hem hayvanlarda hem de insanlarda var. Yani otomatik doğuştan sahip olduğumuz bir değer dersek, hiç de yanlış olmaz. Her değer gibi, ya yıpratılır, ezilir, çiğnenir, yok edilir veya geliştirilip, güzelleştirilir, faydalı olup, huzur ve güven verir.
Hayvanlar hakkında birçok hikâyeleri, yaşanmış binlerce harika örnekleri vardır. Bu sadakat konusunda onların gösterdiği bağlılıkları; romanlara, filmlere, efsanelere konu olmuştur. İnsanlığa binlerce sene hizmet etmiş atın sadakati, onun korkusuzca savaşta mızraklara, kılıçlara, bombalara karşı göz kırpmadan dörtnala koşması, gerçekten akıl mantık almaz. Bu konuda Allah Eyüp’e şöyle der:
Sen misin ata gücünü veren, dalgalanan yeleyi boynuna giydiren? Onu çekirge gibi sıçratan? O at ki, gururla burnundan soluması dehşetlidir. Toynaklarıyla ovayı eşeler, tüm gücüyle sıçrar, silahlıların üzerine yürür. Dehşete güler geçer, yılmaz; Kılıcı görünce dönüp kaçmaz. Mızrağın ve kargının ucu, ok kılıfı, üzerinde takırdar. Yeri inleterek heyecanla yutar mesafeleri, boru sesini duyunca kulaklarına inanamaz. Boru öter ötmez “He-hey!” diye kişnemeye başlar, savaşın kokusunu uzaktan duyar, komutanların gürlemesini ve savaş çığlıklarını da. Eyüp 39:20-25
Bunlar hayret uyandıran ve gerçek sözler. Attan sonra köpekten bahsetmemek ise hiç olmaz, çünkü köpeğin sadakati de çok meşhurdur. Aslında hayvanlardaki sadakati incelerken insanlarınkinden çok farklı yanlarını görmemek de elde değil. Hatta çoğu zaman onların sadakati maalesef insanlardan daha bir erdemli. Örneğin bir köpek veya atı ele alacak olursak, onlar sahiplerinin cinsiyetine, rengine, dinine, inancına, güzelliğine, fakirliğine, zenginliğine, milliyetine, bayrağına, bilgisine, gösterişine, kariyerine, gücüne ve benzeri şeylerine bakmadan sadıktırlar. Onlar bu gibi konularda kördür dersek yeridir. Biz insanların ise çok değer verdiği bu şeylere hayvanlar hiç tenezzül bile etmez. Peki, insan hayvandan daha üstün özelliklerle yaratılmadı mı? Allah şöyle söylüyor ve diyor:
Allah, ‘Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin’ diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Allah, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ (Mukaddes Kitap-Yaratılış 1:24-26)
Burada açıkça Allahın kendi özelliklerini yeryüzünde sadece insana verdiğini okuyoruz, hayvanlara değil. Öyle ise biraz önce bahsettiğim değerleri dünyamızdaki gerçekler ile kıyaslayınca, neden hayvan insandan daha üstün bir görüntü sergiliyor? Yukarıda saydığım tüm o şeylerin hiçbirine bakmadan sadakat gösteren hayvanın yanında insan, tüm dikkatini o şeylere; yani, cinsiyetine, rengine, dinine, inancına, güzelliğine, zenginliğine, fakirliğine, milliyetine, bayrağına, partisine, bilgisine, gösterişine, kariyerine, gücüne, hatta tuttuğu takıma kadar ve benzeri şeylerine bakarak sadık olmaya daha çok yatkındır. Burada bir yanlışlık olmalı. Allah mı yanlışlık yaptı da insana vermesi gerekenleri hayvana, hayvanlara vermesi gerekenleri de insana verdi? Bu saçma bir soru tabii ama saçmalığın altında ciddi düşünmemizi gerektiren bir dürtü var.
Gerçekten, kime/kimlere sadık olmalıyız ve bu ne anlama gelmeli? Sadakat göstermek için ne yapılmalı? Nasıl sadık olunur?
Akla gelen en basit türü evli çiftler oluyor. Eşlerin birbirini aldatmaması, sadakat demektir. Hangi konuda birbirlerini aldatmamalılar? Sırf cinsel konularda, diğerleri o kadar önemli değil diye mi düşünüyorsunuz? Yalan söylemek, gizli davranışlar, içindeki asıl amacı değil de başka bir hedefe doğru gidiyormuş veya istiyormuş gibi sahtecilikle etrafındakileri parmağında döndürmek ve daha ne varsa. Tonlarca örnek verilebilir ama çok kişi için bunlar hoş olmasa da cinsel aldatma dışında oldu mu katlanılabilir gibi diye mi görülüyor? Bu saydıklarımı hangi çift birbirine yapmıyor? Kaldı ki cinsel ahlaksızlık yoluyla birbirini aldatmayan çift var mıdır demeyelim, şüpheler mutsuzluk getirir. Peki, sadakat bunların neresinde? ‘Sadık’ kelimesinin sözlük anlamında <<Doğru ve Gerçek>> sözleri geçiyor. Kim doğru veya gerçek ki, öyle bir aileye, topluma, milletlere ve dünyaya da sahip olalım? Benim anlatmak istediğim ve en çok vurgulamak istediğim sadakat biraz daha farklı yönde. Aslında işin köküne inilmezse, yaptıklarımız ancak bir budama olur. Ne kadar budarsanız bir o kadar daha gür çıkar, daha bir dal budak salarak uzar. Eğer zararlı bir şey var ise, onu kökünden yok etmezsek, biraz oradan biraz buradan budamayla çok daha fazla kollar, dallar meydana çıkacak ve daha kuvvetli bir gövdeye sahip olarak uzayacaktır.
Sadakatte yalan, gizlilik, sahtecilik, hainlik, ego gibi şeyler yoktur ve olursa zaten o sadakat değildir. Kim birlikte olduğu kimsenin bu özelliklere sahip olmasını ister? Ne hırsızlar ne katiller ne de mafyalar bile içlerinden böyle birine tahammül ve müsamaha göstermezken. En uç kesimler bunlara tahammül edemiyorsa, doğal olarak kimsenin hoşlanmadığı şeylerden bahsediyoruz demektir. Hem, ‘hiç kimsenin hoşlanmadığı şeydir’ deriz, hem de dünyamız neredeyse sırf bu örneklerle doludur. Hem nefret ediyoruz ama hem de yapıyoruz. Bize yapılınca çılgına dönerken ama biz herkese yapıyor olabiliriz. Bu gerçeklerden kısacası şu sonucu çıkarabilir miyiz: „Herkes kendisine yapılmasından nefret ettiği şeylerden tümüyle vaz geçse, o zaman tüm insanlık birbirine zaten sadıktır” diyebilir miyiz? Tabii ki deriz. Çözüm çok basit mi oldu? Zaten öyle fakat istemiyoruz, bozuyorlar, bozuyoruz, menfaatlerimize, arzularımıza, öfkemize, egolarımıza, nefsimize ve en çok da bize korku veren baskılara yeniliyoruz. Herkes birbirini aldatıyor, yalan söylüyor, sırtından vuruyor, ayağına çelme takıyor, uçuruma ittiriyor, cinayetler, savaşlar, entrikalar bitmek bilmiyor. Dünyadaki haberleri her gün dinleyin, sırf bunlarla doludur. O maniple ettikleri, eğriltip, bozup, gizleyerek sundukları ve adına haber dedikleri şeylerin neredeyse tümü yine de bunları anlatır.
Diğer yandan da her ne olursa olsun sadık olan, gruplar, kuruluşlar, dinler, cemaatler, örgütler, organizasyonlar, partiler, çeteler, teröristler ile dolu bir dünyamız var. Kim veya her ne ise onlara sadık olup onların da sadakatine güven duymamız için tabii ki dili, rengi, ırkı, milliyeti, cinsiyeti, bağlı olduğu parti, tuttuğu takım, gücü, büyüleyici özelliği, kariyeri, yaptırım gücü, duyduğumuz minnetten dolayı olan borcumuz vb. gibi şeyler önemli rol oynayan faktörlerdir. Dünyamızdaki uygulamanın aynen böyle apaçık ortada olduğu zaten bir gerçek değil midir? Peki, bunun nesi yanlış?
İki veya üç arkadaş yolda birlikteyseler, bu onlardan birinin başkasına laf atması veya saygısızca, rahatsızlık veren davranışları veya birini herhangi bir şekilde mağdur duruma sokması sonucu ortam gerilirse, diğer o iki arkadaşın onun yanında duruş alması beklenir, haklı haksız bakılmaksızın. Onlara veya neredeyse herkese göre bu bir sadakattir! Birlikte çıktıkları yolda onu yalnız bırakmak ihanettir. Bu bağlılık zaten önce ailede başlıyor, okullarda o yönde eğitim veriliyor, iş hayatında ise kesin olarak bekleniyor, devletlerin, orduların, milletlerin ise mutlak beklentisidir. Baba veya anne ne yaparsa ve söylerse onlar hep haklıdır diye çocuklar büyütülür. Çocuklar yetişkin olunca ebeveynlere pek sadık kalmasalar da, ilk öğrendikleri o prensibi başkalarına göstermeye devam edeceklerdir. Bu da ya bir seçimle olur veya zorla. Yani kişi sadık olmak istediği kişileri, kurumları, dinleri, cemaatleri, organizasyonları, partileri, orduları, milletleri ya zevkine göre seçer veya şartlar gereği onların içinde büyümüşse veya çıkarları doğrultusunda sonradan içlerine girmişse, otomatik olarak onlara sadık kalmalıdır. Aslında bu iş alışverişe çok benzer. Ben sana verirsem sen de bana sadık olacaksın ve bu da, her dediğimi sorgusuz sualsiz ve itiraz etmeden yapacaksın demektir. Çok çeşitli türleri olduğundan onların detaylarına girmek istemiyorum, çünkü sorun kökte ve doğrusunu yapmak ise çok basit, kolay fakat bedeli çok ağır olabilir. Nedir bu sadakat konusunun doğrusu ve başlıktaki sorunun: Kimlere, nelere, ne için sadık olunmasının doğru cevabı?
Hayvanlar ile insan arasında büyük bir fark olduğunu Allah’ın sözlerinden yaratılış kitabından biraz önce okuduk. Allah insanı kendi benzeyişinde, suretinde yarattı. Allah hem insana hem de göklerdeki ruhi yarattıklarına yani meleklere kendi özelliklerinden verdi. Nedir onlar? Hikmet/Bilge, Adalet, Kudret, Sevgi ve tüm bu özellikler ile de Kutsallığı. Hayvanlarda var mı bu özellikler? Evet, zaman zaman ama hepsi bir arada değil. Örneğin bir köpek, sahibine sadıktır dedik ama o doğru-yanlış, iyi-kötü, adil-haksız, kutsal-mundar gibi ayrımlar yapmaz ve yapamaz. Eğitilirlerse yapar ama bu ancak sanki bir taklittir. Bilgeli, adil, kutsal oldukları için değil. Papağanın konuşması gibidir veya zekâ seviyesine göre, cinsine göre daha da ileriye gidebilir ama yine de insani özelliklere sahip değillerdir. Hayvanlara insani şeyler öğretmek için uğraş verir çok eğitiriz fakat işin komik ve acı yanı, insani özelliklerimizi ve o kutsal Allahtan aldığımız değerleri ise bırakıp, bozup, yok edip hayvanları taklit etmeye çalışırız. Hayvanların sahip oldukları yetenekleri eğitim ile daha bir duyarlı hale getirdiğimizi görür ve bunu neden insanlara da uygulamayalım deriz. Demekle kalmayız, hatta tüm dünyada insanlığa bu doğrultuda eğitim vermek için öyle sistemler geliştirmeye başlarız. Kısacası aldığımız eğitimlerin kökünde hep hayvani sadakat göstermemiz amaçlanmıştır. Ne kadar tabiatıyla doğuştan iyi özelliklere sahip de olsak, ısrarla ve hiç yılmadan, yorulmadan, gerekirse şiddetle o özelliklerimiz bozulur, yıpranır, hatta yok olup hemcinslerimize karşı hain bir canavara bile dönüşebiliriz.
İnsanlar meraklıdırlar ve bu meraklarını kendi imkânlarıyla araştıranlara genelde deli, maaş alarak yapanlara da bilim adamları denir. 1950 ve 1960’lı yıllarda böyle bilim adamlarından bazıları insanlar ile hayvanları bir arada büyütmeyi denemişler. İnsanı bebekliğinden beri ya bir yeni doğmuş maymun veya köpek veya bir şempanze ile birlikte büyütmeye çalışmışlar. Bunları kendi çocukları üzerinde bile uygulamışlar. Yani adamlar bu işi kötü niyetle yapmıyorlar. Yavru maymun ile insan, köpek ile insan bir arada büyüyor ve incelemeler yapıyorlar. Yıllar geçerken, büyüyen ve gelişen o insan çok ilginç bir şekle dönüşüyor. Her deneyde de hayvanların Darvin’in teorisine göre insani gelişme göstermesi, yani tekâmül etmesi amaçlanmışsa da ne oluyor biliyor musunuz? Hayvan insanı değil, insan hayvanı taklit ediyor. Maymunsa eğer o beraber büyüdüğü hayvan, insan artık ayakları üzerinde doğrularak değil, maymunlar gibi elleri üzerinde yürümeye başlıyor. Köpekse eğer beraber büyüdüğü, elleriyle yemek yemiyor, yemeği, suyu kaptan sırf ağzını, dilini kullanarak yiyiyor, içiyor. Yerleri eşeliyor, acayip sesler çıkarıyor, hayvan gibi silkelenip, kaşınıyor. Çünkü insan eğitime muhtaç bir canlıdır, hayvanlar gibi içgüdüleri ile yaratılmamışlardır. Hayvanlar okula gidip, ders alıp, kitaplar okumadan kendisi için faydalı olanı yapar. Bu bilgilere onlar doğuştan sahiptirler, içgüdü denmesinin sebebi de bu. O bilim adamları deneylerin korkunç çuvalladığını gördükleri için devam etmez bırakırlar ama o çocuklar onlarca yıl geçmesine rağmen, bir ömür boyu bozuk davranışları yüzünden insan içinde sosyalleşemezler. Yıllarca verilen terapilerle ne kadar düzeltmeye çalışsalar da, bu insanların bozuldukları açıkça görünür. Ne yazık ki düzeltilmesi imkânsız bir şekle dönüşmüşlerdir.
Bu deneyler aşırı gibi gözükse de, dünya çapında insanlığın aldığı eğitim ve buna bağlı olarak davranışları, üzerlerindeki baskı, ortaya koydukları işleriyle siz de bir bozukluk olduğunu göremiyor olabilirsiniz. Hatta bu konuda o kadar kör de olunabilir ki, yüzyılımızı insanlığın altın çağı olarak gören çok samimi insanların var olmasına şaşırmayalım. Sahip olduğumuz teknoloji, bilgisayarlar, akıllı telefonlar ile dünya sanki cebimizdeymiş gibi gelebilir. İletişim ve çalışma şartları da eski köleci zamanlardaki kırbaç ile kıyaslandığında, eşekler, atlar, kağnı arabalarının yanında lüks otomobiller ile konserden daha güzel sesi çıkan kulaklıklar, hoparlörler ile müzik dinleyerek okula, işe gitmek tabii ki bambaşkadır. Bu altın çağı savunanlar da kesinlikle samimidir ve işte kurnazlık da buradadır. Amaç eğer Allaha benzer yaratılmış insanı bozmak ise, kurnaz olunması da şarttır. Köpeğe dönüştürülmüş insanlığın yaratıcısına benzer ne yanı olur ve bu O’nun amacına ne kadar uygundur? Bu sözler çok ağır olmuyor mu? Bakalım öylemi değil mi. Korkmayın, sonunda kararı siz vereceksiniz.
Biraz önce bahsettiğim, dünyayı o altın çağa benzetenler, bir buçuk milyardan fazla insanın kendi içme suyu ve tuvaletinin olmamasını göremezler. Böyle şeyler pek öyle duyurulmaz da. Mesela Almanya kendi ülkesinde yaşayan evsizlerin, yani sokakta yaşayanların sayısını duyurmaz ve kimsenin de bilmesini istemez. Herkes ancak tahminde bulunabilir. Her su içmek istediğinizde, bunu kırdaki hayvanlar gibi arayarak giderebilir olduğunuzu düşünün. Her tuvalet ihtiyacınızda, yine aynı kır hayvanları gibi bunu yapacak yer aramak zorunda olduğunuzu düşünün. Neredeyse dünyada yaşayan her dört insandan biri bu durumda. Daha bilmediğimiz ne rakamlar var ki, duyunca acınacak, aşağılık ve ne komik durumda olduğumuzu anlamamız için insan dahi olmaya gerek yok, neredeyse köpekler bile anlar. Korkunç bir dengesizlik yaşıyor insanlık dünyası. Adalet, kutsallık, doğruluk, sevgi gibi tüm değerler ayaklar altında çiğneniyor, ezilip yok ediliyor. Kimi içecek su bulamazken, diğer yandan sadece arabaları yıkamak için harcadığımız suyla insanlık her türlü su ihtiyacını görebilir. Su mu yok dünyada? Tuvalet yapmak mı çok zor? Herkesin evi olmasına, insanlık hem cinsleri olan diğer insanlara borçlu değil mi? Tüm dünyada tek bir mermi bile atılmadan barış olamaz mı? İşte bu gibi soruları sormamak için köpek olmak lazım.
İnsanlar nedense başkaları üzerinde hâkimiyet kurmaya çok meraklıdırlar. Tarih ve zamanımız hep bunun savaşını vermiştir. Dünyaya kim hâkim olacak ve onun yağını, kaymağını sırf kim yiyecek uğrunda devamlı huzursuzluk ve savaşlar çıkarırlar. Ülke halklarını karıştırırlar, milletleri katlederler, ellerinde tuttukları medya sayesinde köpeğe dönüştürdükleri insanların hırlamasını ve sonunda birbirlerini parçalamaya gitmelerini amaçlarlar ve çok da başarılı olurlar. Bu gibi şeyleri insan yani Allah’ın benzeyişinde yaratılmış insan nasıl yapar? Aslında yapamaz ve bu yüzden de onun insan özelliklerini bırakıp bir köpeğe, gerekirse bir canavara dönüşmesi gerektir. Yeryüzünde insanın en büyük düşmanı kimdir? Yine kendi hemcinsi olan insandır. Bunun için mi, bu hale gelmek için mi yaratıldık? Bu muydu yaratıcının amacı insanı yaratırken? Bakalım, okuyalım, o amaç neymiş:
Allah, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun." Allah insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Allah suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. (Tevrat-Yaratılış 1: 26-28)
Kime verildi bu emir? İnsana, insanlığa verildi. Onlar ne yaptılar? Tüm insanlığın, hayvanların üzerindeki baskılarıyla yeryüzünü çekilmez hale dönüştürüp, birbirlerinin üzerinde, onların zararına egemen olmak için her şeyi yaptılar ve yapıyorlar. Tüm bu çirkinliklerin yanında hayvanlar da doğa dediğimiz tüm yeryüzü de nasibini aldı ve alıyor tabii. Buradaki „egemen olun” sözünü de negatif, daha doğrusu şimdiye kadar insanlığın uyguladığı anlamda anlamayalım. Tam tersine; kayırıcı, koruyucu, huzur, güven ve mutluluk verici bir şekilde gerçekleşmeliydi. Kısacası, yeryüzünde Allahın bir bölümünü yarattığı Aden bahçesi dünya çapında olmalıydı. Emir aynen bunu amaçlıyordu. İnsanlık ise tam tersini yaparak yeryüzünü cehennemden bin beter etti. Sadece insanlık demek de haksızlık olur, görmüyoruz diye Şeytanın varlığını inkâr edemeyiz. Yeryüzü ve insan üzerindeki gücü hakkında bakın Şeytanın bizzat kendisi ne diyor:
Sonra İblis İsa'yı yükseklere çıkararak bir anda O'na dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. O'na, "Bütün bunların yönetimini ve zenginliğini sana vereceğim" dedi. "Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan, hepsi senin olacak." (İncil- Luk.4: 5-7)
Burada Şeytan yalan mı söylüyordu? Tüm dünyanın kendisine teslim edildiği konusunda İsa’yı kandırıyor muydu? Hayır, İsa ona ‘sen yalan söylüyorsun’ demedi. Daha gerilere gidelim ve ilk insan yaratıldığında göklerdeki olaylara ve diyaloğa kulak verelim.
Andolsun biz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım." "Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!" Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. (Allah:) Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir? dedi. (İblis:) Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim, dedi. Allah şöyle buyurdu: Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun! Muhakkak ki kıyamet (diriliş) gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır! (İblis:) Rabbim! Öyle ise, tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi. Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin" "Allah katında bilinen vaktin gününe kadar..."
(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlaslı (temiz, saf, bozulmamış) kulların müstesna. (Kuran--15. Hicr Suresi 26-40 -- 7. Araf Suresi 11-28 -- 38. Sad Suresi 71-88)
Karışıklık önce göklerde, ruhi bir yaratığın kıskançlığı, kendini beğenmesi ve bunlara bağlı olarak da isyanı ile başlıyor. Boşuna, „bu dünya bir imtihan yeridir” denmiyor. Ancak belli bir zamana kadar, sonsuz değil. Allah Şeytana bir mühlet tanıdı, o zamanın da sonuna geldik sayılır.
Sadakat üzerinde yine köpekte kalmak istiyorum çünkü köpek en çok bizleri benzetmeye uğraştıkları hayvan türüdür. İnsana en dost olan hayvanlar arasındadır köpek. Gerçekten sadıktır ve kediyle kıyaslandığında hiç de nankör, egoist, olmadığı gibi, sahibi için elinden geleni yapar ve canını hiç esirgemez. İnsan kulağının duymadığı sesleri duyar ve uyarır. En küçük bir fino bile dev gibi adamın üzerine yürür, yeter ki sahibini koruyabilsin. Karga gibi vücuduyla o an sanki bir aslan sanır kendini. At gibi gözü pektir. Yemek yediği yere karşı sadakati gerçekten bilinen en değerli hayvanlardan biridir.
Allah tüm yeryüzündeki her şeyi aslında insanlık için yarattı, verdi, hem de bol bol. Yedirdi, içirdi, doyurdu, korudu ama biz O’na hiç sadık kalmadık, kalmıyoruz. Aslında benzetmek istedikleri bir köpek kadar dahi olamıyoruz. Kendimize sahte sahipler ediniyoruz, bizlerin ve aynı zamanda kendi kendilerinin de zararına çalışan sahipler, efendiler. Nihayetinde o köpeklik zincirlerinin halkalarını takip edecek olursanız, sonu şeytana gider ve hepsi aslında ona köpeklik yapıyordur. O kendini dünyanın hâkimi gibi görenler ve ellerinden gelen her türlü acıyla, kanla, nefretle insanları birbirine kırdırıp, bir köşeden seyrederek, kendilerini eşi benzeri bulunmaz cinsten görenler de Şeytana köpektirler. Şeytanın da insana olan bakış açısını, ona olan sempatisini artık biliyoruz, Kurandan okuduk. O kendini ebedi bir mahva, yok olmaya götüren sebebi insan diye görüyor. Onun insanlara olan dostluğunu artık siz düşünün. Amacı da insanların ne kadar değersiz, adi ve bayağı olduğunu hem yaratıcısı Allaha hem de tüm ruhlar âlemine göstermek. Bu yüzden de Allahtan süre istedi. Melekler dediğimiz ve bir zamanlar onun kardeşleri olan, insan gibi Allahın benzeyişinde yaratılmış varlıklara kanıtlamak. Sonunun ebedi mahvolmak olduğunu bildiği halde, hiç vazgeçip, yılıp yorulmadan işini özenle ve büyük bir kurnazlıkla yapıyor. Biz insanlara kıyasla çok büyük bir avantaja sahip. Bırakın onun tüm dünya dillerini bilip, uyku, yemek, içmek gibi şeylere ihtiyaç duymadığını, görünmez olması ve insanların zihnine konuşma yeteneğinin yanında sayılamayacak çok üstünlüklere sahip. Bir insan onun sadece sahip olduğu görünmezlik özelliğine sahip olsa, herhalde dünyaya hâkim olurdu. Düşünsenize, istediğiniz zaman görünmüyor ruh oluyorsunuz. Her yere girip çıkıyorsunuz ve kimse bunu fark etmiyor. Neler yapmazsınız ki. Kaldı ki bizler yaşlanıp, ölüme giden, hastalıklı, kusurlu bir bedene sahibiz.
İnsan bozmadığı sürece köpekler yaratılışına uygun yaşar ve insanlara, bilhassa sahiplerine sadıktır. Peki, insanlığın sahibi kim? Bırakın sırf insanlığı; tüm evrenin, görünen ve görünmeyen her şeyin efendisi kim? Allah olduğunu biliyoruz. O halde tüm yaratılışımıza verilmiş, yaratıcımıza benzer o özelikleri ayaklar altında çiğneme pahasına, onlara sırt çevirerek, tuvalete gitmek zorunda olan insanlara mı, bir de köpek olmayı seçiyoruz ve buna da sadakat mi diyoruz!!! Ben sadakati mi kötülüyorum? Tam tersine, sadakat konusunda yeryüzünde insanın en erdemli ve eşi benzeri olmayan tek varlık olmasının gereğinden bahsediyorum. İçimizdeki o erdemli özelliğin köpeğinkinden çok daha kutsal olmasını savunuyorum.
Batılı ülkelerde erkek karısının her yanlışını savunmakla yükümlüdür ve onlar buna sadakat der. Kanunları da bu doğrultudadır. Erkek kadının yanlışını kabul etmez de, -artık duruma göre- kadın da kapıyı gösterdi mi, adam borcunu ödediği o evden kapı dışarı olur. Gerekirse polis zoruyla atılır. ‘Ev benim’ demesi de onu orada oturtmaz. Kadın muhtaç ve korunmalı gerekçesini sürerler öne. Dikkat edin, şimdi olay çok daha komik olacak. Kadın kocasını başka bir erkekle aldatmıştır ve adam da bunu o sırada yutamıyor, zorlanıyordur! İnsanın bu kadar alçalmasına ve köpekten bile beter duruma düşmesine neden olan yaptırımları ve kanunları vardır o batı medeniyetlerinin. Sadakati nasıl eğriltip, büküp, ne kadar çirkin hale getirildiğini anladınız mı şimdi. Kadın sadık değil ama erkekten sadık olması bekleniyor, hem de bir köpek gibi. Çünkü insanın sadakati çok farklıdır. Gerçek sadakat, Allahın içimize, yaratılışımıza koyduğu sadakat güçlüdür, vefalıdır, dosttur. Bu duygulara sahip bir insan karşısındakinin yanlışını ona dost olduğu için kabul etmez, vefalıdır; yani sevgisinde bağlılık hislerine sahip olduğu için doğruyu söyler. En önemlisi de YARATICISINA olan sadakatinden dolayı o insan hemcinslerinin yanlışını pohpohlayıp, terkedilme veya kaybetme korkusundan dolayı onun kötülüklerine ortak olarak hainlik yapamaz, yapmamalıdır da. Mesih hakkında okuduk, ‘O’nu inkâr edeni o da inkâr edecektir ama sadık kalmazlarsa O sadık kalacaktır, çünkü özüne karşı davranamaz’ diyor yazı. Bizler karşımızdakinin davranış, söz ve tutumlarına göre şekilden şekle giriyor ve onun seviyesine alçalıyorsak, özümüze karşı davranıyoruz demektir. Öfke bizi özümüzden, tabiatımızdan koparmaya yetiyorsa, çok zayıf, korkak, acınacak bir halde olduğumuzun bir belirtisidir bu. Ve şuna inanın, hiçbir sadık insan sevdiğinin yanlışlıklarını örtmez, onları savunmaz, onu teşvik etmez ve o kötülük için savaşmaz. Bunu işte tam da bir köpek yapar. O sevimli hayvan bu konularda kördür ve o insani özellikler ile yaratılmamışlardır. Yine çok nadir de olsa erdemli özellikler gösteren köpekler bile olmuştur.
Eşler arasındaki sadakat bekleyişinin yanında bir de milliyetçilik, vatanseverlik sadakati vardır. Almanları bu konuda örnek olarak verebilirim. Onların politikacıları, medyası, toplumu, yabancılara karşı ne kadar çok düşmanlığı körükler ise, halk buna sadık kalır. Kısacası o düşmanca tutumun bir parçası olur, hem de severek. Hitler gibi bir lider çıkar, hepsi ondan çok daha fazlasını yapar ve kaybedince de, ‘biz bilmiyorduk’ derler. Ben bu gibi sadakatlere açıkçası düşmanlık diyorum. Kime düşmanlık? Kendi ülkesine, milletine, evi halkına, kocasına veya karısına apaçık düşmanlık diyorum, onlar ise sadakat diyor. Yine Almanya’da bazen bir hafta içinde 42 mülteci ve Türklerin bulunduğu yerler kundaklanır, ateşe verilir ve kimse umursamaz, haberlere konu bile yapmazlar. Umarım konunun başlığında belirttiğim çirkinliği görmeye başlıyorsunuzdur. Her aile, toplum, millet, ırk, din, ordu veya ne olursa olsun, bu çirkinliklere sadakat demeye başladı mı, ebedi bir mutsuzluğa, perişanlığa, yokluğa ve sonunda mahva gidiyor demektir.
Sadakati yaratıcımız Allah beklemiyor mu? Kendisine kayıtsız şartsız sadık olmamızı O da istemiyor mu? Evet, üzerimizde ondan daha üstün bir otorite ve onun gibi hak sahibi kimse yok. Peki, nasıl sadık olmamızı istiyor? Bizlerden veya kendi benzeyişinde yarattığı insan olsun melekler olsun, onlardan ne bekliyor? Bunu gelin bizzat Allahın sözlerinden duyalım:
…Bana mukaddes olacaksınız; çünkü ben RAB, mukaddesim. (Mukaddes Kitap-Levililer 20:26)
İşte gerçek sadakat bu şekilde olur. Allah bizden olmayacak, gerçekleşmesi imkânsız, yapamayacağımız bir şeyi mi istiyor? Öyle olsa, ona „ne istediğini bilmeyen” denirdi fakat O bunu bize emrediyor, demek ki mümkün.
Mukaddes Kitap 4 bin yıllık bir zamanı içerir, yaklaşık 600 yıl sonradan gelen Kuran ve kısadan bahsettiği konular yine aynı içeriklidir. İnsanlık hep dönektir ve hep aynı pislikleri süsleyerek ve severek yapar, sonra da ‘haberim yoktu’ mu der!!! Evet, yok olmayıp sağ kaldıysa eğer der.
Mukaddes Kitapta geçen bir tecrübe geldi aklıma. İsrail aşiretinden Bünyamin oymağı. Yerinden aynen olduğu gibi kopyalayacağım. Sadakatin ne hale gelebileceğini anlamamız konusunda, benzeri Sodom ve Gomorra kentlerinden ayrı ama çok ders verici yaşanmış bir örnektir bu olay.
İsrail'in kralsız olduğu o dönemde Efrayim'in dağlık bölgesinin ücra yerinde yaşayan bir Levili vardı. Adam Yahuda'nın Beytlehem Kenti'nden kendisine bir cariye almıştı. Ama kadın onu başka erkeklerle aldattı. Sonra adamı bırakıp Yahuda'ya, babasının Beytlehem'deki evine döndü. Kadın dört ay orada kaldıktan sonra kocası kalkıp onun yanına gitti. Gönlünü hoş edip onu geri getirmek istiyordu. Yanında uşağı ve iki de eşek vardı. Kadın onu babasının evine götürdü. Kayınbaba damadını görünce onu sevinçle karşıladı. Yanında alıkoydu. Adam onların evinde üç gün kaldı, onlarla birlikte yedi, içti ve orada geceledi.
Dördüncü günün sabahı erkenden kalktılar. Kızın babası gitmeye hazırlanan damadına, “Rahatına bak, bir lokma ekmek ye, sonra gidersiniz” dedi. İkisi oturup birlikte yiyip içtiler. Kayınbaba, “Lütfen bu gece de kal, keyfine bak” dedi. Damat gitmek üzere ayağa kalkınca kayınbabası ısrarla kalmasını istedi; damat da geceyi orada geçirdi. Beşinci gün gitmek üzere erkenden kalktı. Kayınbaba, “Rahatına bak, bir şeyler ye; öğleden sonra gidersiniz” dedi. İkisi birlikte yemek yediler.
Damat, cariyesi ve uşağıyla birlikte gitmek için ayağa kalkınca, kayınbaba, “Bak, akşam oluyor, lütfen geceyi burada geçirin” dedi, “Gün batmak üzere. Geceyi burada geçirin, keyfinize bakın. Yarın erkenden kalkıp yola çıkar, evine gidersin.” Ama adam orada gecelemek istemedi. Cariyesini alıp palan vurulmuş iki eşekle yola çıktı. Yevus'un -Yeruşalim'in- karşısında bir yere geldiler.
Yevus'a yaklaştıklarında gün batmak üzereydi. Uşak efendisine, “Yevuslular'ın bu kentine girip geceyi orada geçirelim” dedi.
Efendisi, “İsrailliler'e ait olmayan yabancı bir kente girmeyeceğiz” dedi, “Giva'ya gideceğiz.” Sonra ekledi: “Haydi Giva'ya ya da Rama'ya ulaşmaya çalışalım. Bunlardan birinde geceleriz.” Böylece yollarına devam ettiler. Benyaminliler'in Giva Kenti'ne yaklaştıklarında güneş batmıştı. Geceyi geçirmek için Giva'ya giden yola saptılar. Varıp kentin meydanında konakladılar. Çünkü hiç kimse onları evine almadı.
Akşam saatlerinde yaşlı bir adam tarladaki işinden dönüyordu. Efrayim'in dağlık bölgesindendi. Giva'da oturuyordu. Kent halkı ise Benyaminli'ydi. Yaşlı adam kent meydanındaki yolcuları görünce Levili'ye, “Nereden geliyor, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.
Levili, “Yahuda'nın Beytlehem Kenti'nden geliyor, Efrayim'in dağlık bölgesinde uzak bir yere gidiyoruz” dedi, “Ben oralıyım. Beytlehem'e gitmiştim. Şimdi RAB'bin evine dönüyorum. Ama kimse bizi evine almadı. Eşeklerimiz için yem ve saman, kendim, cariyem ve uşağım için ekmek ve şarap var. Hepimiz sana hizmet etmeye hazırız. Hiçbir eksiğimiz yok.”
Yaşlı adam, “Gönlün rahat olsun” dedi, “Her ihtiyacını ben karşılayacağım. Geceyi meydanda geçirmeyin.” Onları evine götürdü, eşeklerine yem verdi. Konuklar ayaklarını yıkadıktan sonra yiyip içtiler.
Onlar dinlenirken kentin serserileri evi kuşattı. Kapıya var güçleriyle vurarak yaşlı ev sahibine, “Evine gelen o adamı dışarı çıkar, onunla yatalım” diye bağırdılar.
Ev sahibi dışarıya çıkıp onların yanına gitti. “Hayır, kardeşlerim, rica ediyorum böyle bir kötülük yapmayın” dedi, “Madem adam evime gelip konuğum oldu, böyle bir alçaklık yapmayın. 24 Bakın, daha erkek eli değmemiş kızımla adamın cariyesi içerde. Onları dışarı çıkarayım, onlarla yatın, onlara dilediğinizi yapın. Ama adama bu kötülüğü yapmayın.”
Ne var ki, adamlar onu dinlemediler. Bunun üzerine Levili cariyesini zorla dışarı çıkarıp onlara teslim etti. Adamlar bütün gece, sabaha dek kadınla yattılar, onun ırzına geçtiler. Şafak sökerken onu salıverdiler. Kadın gün ağarırken efendisinin kaldığı evin kapısına geldi, düşüp yere yığıldı. Ortalık aydınlanıncaya dek öylece kaldı.
Sabahleyin kalkan adam, yoluna devam etmek üzere kapıyı açtı. Elleri eşiğin üzerinde, yerde boylu boyunca yatan cariyesini görünce, kadına, “Kalk, gidelim” dedi. Kadın yanıt vermedi. Bunun üzerine adam onu eşeğe bindirip evine doğru yola çıktı.
Eve varınca eline bir bıçak aldı, cariyesinin cesedini on iki parçaya bölüp İsrail'in on iki oymağına dağıttı. Bunu her gören, “İsrailliler Mısır'dan çıktığından beri böyle bir şey olmamış, görülmemiştir” dedi, “Düşünün taşının, ne yapmamız gerek, söyleyin.”
Benyaminoğulları'na Karşı Savaş
Gilat başta olmak üzere Dan'dan Beer-Şeva'ya kadar, bütün İsrail halkı yola çıkıp Mispa'da, RAB'bin önünde tek beden gibi toplandı. Allah halkı İsrail'in bütün oymak önderleri bu toplantıda hazır bulundular. Eli kılıç tutan dört yüz bin yayaydılar. -Bu arada Benyaminoğulları İsrailliler'in Mispa'da toplandığını duydular.- İsrailliler, “Anlatın bize, bu korkunç olay nasıl oldu?” diye sordular.
Öldürülen kadının Levili kocası şöyle yanıtladı: “Cariyemle birlikte geceyi geçirmek üzere Benyamin bölgesinin Giva Kenti'ne girdik. Giva'dan bazı adamlar gece beni öldürmeyi tasarlayarak gelip evi kuşattılar. Cariyemin ırzına geçtiler, ölümüne neden oldular. Onun ölüsünü alıp parçaladım, her bir parçasını İsrail'in mülk aldığı bir bölgeye gönderdim. Çünkü bu alçakça rezalet İsrail'de işlendi. Ey İsrailliler! İşte hepiniz buradasınız. Düşünceniz, kararınız nedir, söyleyin.” Oradakilerin hepsi ağız birliği etmişçesine, “Bizden hiç kimse çadırına gitmeyecek, evine dönmeyecek” dediler, “Yapacağımız şu: Giva'ya kura ile saldıracağız. Halka yiyecek sağlamak için bütün İsrail oymaklarından nüfuslarına göre, her yüz kişiden on, bin kişiden yüz, on bin kişiden bin kişi seçeceğiz. Bunlar Benyamin'in Giva Kenti'ne geldiklerinde kentlilerden İsrail'de yaptıkları bu alçaklığın öcünü alsınlar.”
Giva'ya karşı toplanmış olan İsrailliler tam bir birlik içindeydi. İsrail oymakları, Benyamin oymağına adamlar göndererek, “Aranızda yapılan bu alçaklık nedir?” diye sordular, “Giva'daki o serserileri bize hemen teslim edin. Onları öldürüp İsrail'deki kötülüğün kökünü kazıyalım.”
Ama Benyaminoğulları İsrailli kardeşlerini dinlemediler. İsrailliler'le savaşmak üzere öbür kentlerden akın akın Giva'ya geldiler. Giva halkından olan yedi yüz seçme adam dışında, öbür kentlerden gelen ve eli kılıç tutan Benyaminoğulları'nın sayısı o gün yirmi altı bini buldu. Solak olan yedi yüz seçme adam da bunların arasındaydı. Hepsi de bir kılı sapanla vuracak kadar iyi nişancıydı.
Benyaminoğulları'nın yanısıra İsrailliler de sayıldı. Eli kılıç tutan dört yüz bin askerleri vardı. Hepsi de yaman savaşçılardı.
Beytel'e çıkan İsrailliler Tanrı'ya, “Benyaminoğulları'na karşı önce hangimiz savaşacak?” diye sordular. RAB, “Önce Yahudaoğulları savaşacak” dedi.
İsrailliler sabah kalkıp Giva'nın karşısında ordugâh kurdular. Benyaminoğulları'yla savaşmak üzere ilerleyip Giva'da savaş düzenine girdiler. Giva'dan çıkan Benyaminoğulları, o gün İsrailliler'den yirmi iki bin kişiyi yere serdiler. Ama İsrailliler birbirlerini yüreklendirerek önceki gün savaş düzenine girdikleri yerde mevzilendiler. Sonra Beytel'de RAB'bin önünde akşama dek ağladılar. RAB'be, “Kardeşlerimiz olan Benyaminoğulları'yla yine savaşmaya çıkalım mı?” diye sordular.
RAB, “Evet, onlarla savaşın” dedi.
Bunun üzerine İsrailliler ikinci gün yine Benyaminoğulları'na yaklaştılar. Benyaminoğulları da aynı gün Giva'dan onların üzerine yürüyerek on sekiz bin kişiyi daha yere serdiler. Ölenlerin hepsi eli kılıç tutan savaşçılardı.
Bütün İsrailliler, bütün halk çekilip Beytel'e döndü. Orada, RAB'bin önünde durup ağladılar, o gün akşama dek oruç* tuttular. RAB'be yakmalık sunular* ve esenlik sunuları* sundular. Tanrı'nın Antlaşma Sandığı* o sırada Beytel'deydi. Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas o sırada sandığın önünde görev yapıyordu. İsrailliler RAB'be, “Kardeşimiz Benyaminoğulları'yla savaşmaya devam edelim mi, yoksa vaz mı geçelim?” diye sordular.
RAB, “Savaşın” dedi, “Çünkü onları yarın elinize teslim edeceğim.”
İsrailliler dört bir yandan Giva'nın çevresinde pusuya yattılar. Üçüncü gün Benyaminoğulları'na karşı harekete geçerek önceki gibi kentin karşısında savaş düzenine girdiler. Saldırıya geçen Benyaminoğulları kentten epey uzaklaştılar. Beytel'e ve Giva'ya giden ana yollarda, kırlarda önceki çarpışmalarda olduğu gibi İsrailliler'e kayıplar verdirmeye başladılar; otuz kadarını öldürdüler.
“Geçen seferki gibi onları yine bozguna uğratıyoruz” dediler. İsrailliler ise birbirlerine, “Kaçalım da onları kentten uzağa, ana yollara çekelim” diyerek bulundukları yerden çıkıp Baal-Tamar'da savaş düzenine girdiler. Giva'nın batısında pusuya yatanlar da birden yerlerinden fırladı. Böylece bütün İsrail'den seçme on bin kişi Giva'ya cepheden saldırdı. Savaş iyice kızışmıştı. Benyaminoğulları başlarına gelecek felaketten habersizdi. RAB onları İsrail'in önünde bozguna uğrattı. İsrailliler o gün Benyaminoğulları'ndan eli kılıç tutan yirmi beş bin yüz kişiyi öldürdüler. Benyaminoğulları yenildiklerini anladılar. İsrailliler onların geçmesine izin verdiler; çünkü Giva çevresinde pusuda yatanlara güveniyorlardı. Pusudakiler ansızın Giva'ya saldırdılar. Bütün kente dağılarak halkı kılıçtan geçirdiler. Pusuya yatanlarla öbür İsrailliler arasında bir işaret kararlaştırılmıştı: Kenti ateşe verip büyük bir duman bulutu oluşturacaklardı. O zaman savaş alanındaki İsrailliler birden geri dönecekti.
Bu arada Benyaminoğulları İsrailliler'e kayıplar verdirmeye başlamış, otuz kadarını vurmuşlardı. Daha önceki savaşta olduğu gibi, İsrailliler'i kesin bir bozguna uğrattıklarını sandılar. Ama dönüp kente baktıklarında orada hortum gibi göğe yükselen duman bulutunu gördüler. Yanan kentin dumanı göğü kaplamıştı. İsrailliler'in döndüğünü gören Benyaminoğulları paniğe kapıldı. Çünkü başlarına gelecek felaketi sezmişlerdi. İsrailliler'in önüsıra kırlara doğru yöneldilerse de savaştan kaçamadılar. Çeşitli kentlerden çıkagelen İsrailliler onları kuşatıp yok etti. Geri kalan Benyaminoğulları'nı kovaladılar. Giva'nın doğusunda konakladıkları yere dek onları yol boyunca vurup yere serdiler. Benyaminoğulları'ndan on sekiz bin kişi vuruldu. Hepsi de yiğit savaşçılardı. Sağ kalanlar dönüp kırlara, Rimmon Kayalığı'na doğru kaçmaya başladı. İsrailliler yol boyunca bunlardan beş bin kişi daha öldürdü. Gidom'a kadar onları adım adım izleyerek iki binini daha vurup yere serdiler.
O gün Benyaminoğulları'ndan öldürülenlerin toplam sayısı yirmi beş bin kişiyi buldu. Hepsi de eli kılıç tutan yiğit savaşçılardı. Kırlara kaçıp Rimmon Kayalığı'na sığınanların sayısı altı yüzdü. Kayalıkta dört ay kaldılar. İsrailliler Benyamin kentlerine döndüler; insanları, hayvanları ve oradaki bütün canlıları kılıçtan geçirdiler, rastladıkları bütün kentleri ateşe verdiler. (Mukaddes Kitap-Hakimler 19 ve 20’inci bölümler)
Bu olayda savaşan on binlerce masum insanlarla birlikte neredeyse bir aşiret de yok oldu, neden? Hâlbuki onlar içlerindeki o aşağılık ve alçak davranışta bulunanları Allahın adaletine teslim edip, kendilerini de düzeltselerdi, kurtulabilirler ve hiç bunlar da yaşanmazdı. Ama hayır, onlar birbirlerine sadıktı! Bu olayda nasıl bir sadakatten bahsedildiği apaçık ortada değil mi? Bu örnekler zamanımıza da hiç yabancı değil. Özellikle adı ‘medeni’ diye geçen, güçlü, ‘ilerlemiş’ dediğimiz ülkelerin yöneticileri ve onlara sadık o milletler. Bu olaydan yaklaşık 3 bin yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen o insanları lanetle anıyoruz. Gün gelecek, zamanımızdaki bu yaşadıklarımız da sadakat anlayışımız da kaleme alınacak ve ilerideki nesiller onları lanetle okuyacak. Biz nerede duruş alacağız, kime sadık kalacağız? Adımızın arkamızdan nasıl anılmasını sağlayacağız?
Yehova Şahitleri diye bir dini organizasyonun konuşmacısı, on binlerce üyesinin önünde eline siyah kaplı Mukaddes Kitabı alıp yukarıya kaldırıyor ve: „Eğer bizim yönetim kurulumuz bu kitaba beyaz diyorsa, o beyazdır„ diyor ve o on binlerce üye büyük bir coşkuyla ayağa kalkarak o konuşmacıyı alkış yağmuruna tutuyor. O üyelerin istisnasız hepsi, Allahın kuracağı cennete girmeye sadece kendilerinin layık olduğuna inanırlar-inandırılırlar. Sadece Allahın özel ismini kullanarak dünya çapında vaaz eden bu dinin mi böyle olduğunu sanıyorsunuz? Hayır, hepsi böyledir. İster Allah adıyla dini kisve altında ister askeri ister politika ister bilim adamı ister eğitim ister öğretim ister hastane, hapishane, özgürlük adına terör, aklınıza hangi kuruluş, kurum, organizasyon ve ne gelirse gelsin, hepsinde şu veya bu şekilde şeytanın parmağı ve baskısı vardır. O baskı da sizin insanlığınızı, adaletinizi, bilgenizi, sevginizi ve her aldığınız nefese kadar borçlu olduğunuz yaratıcınız Allahı bırakmanızı, kutsal değerleri ayaklar altında çiğnemenizi sağlamaktır. Zinciri oluşturan halkaların en ucundan Şeytan tutarak, kendisine köpek olmanızı amaçlamaktadır. İşte, dünyamızın insanlıktan beklediği sadakat budur. Bu baskıyı insan beşikteki çocuğundan, koynundaki karısına, ana babasından, en sevdiğini sandığı dostlarına kadar görür. Çünkü Şeytan herkesi dürter ve şartları o kadar bir çıkmaz hale sokar ki, başka hiçbir çare yok sanırsınız. Hâlbuki insan olarak kalmanın her zaman çareleri vardır.
Herkesin karşılaştığı denemelerden başka denemelerle karşılaşmadınız. Allah sadıktır (güvenilirdir), gücünüzü aşan biçimde denenmenize izin vermeyecektir. Dayanabilmeniz için denemeyle birlikte çıkış yolunu da sağlayacaktır. (İncil-1. Korintliler 10:13)
İnsanlar köpek olmaya sinsice maniple edilerek zorlanıyorlar ise de, birçok insan köpek sadakati göstermeyi severek tercih eder, hiç kimse onu zorlamadığı halde. Hz. Davut böyle insanlara hemen bahşişlerini verirdi. Neredeyse tüm yöneticiler veya sıradan insanlar için bu tür sadakat onların egolarını okşayıp, zevk sarhoşu yaparken, Davut tipi insanlar nefret ederdi. Gelin, o olayı da Mukaddes Kitabın 2. Samuel Kitabının 4’üncü bölümünden, yerinden okuyalım.
Beerotlu Rimmon'un oğulları Rekav'la Baana yola koyuldular. Öğle sıcağında İş-Boşet'in evine vardıklarında İş-Boşet uzanmış dinlenmekteydi. Buğday alacakmış gibi yaparak eve girdiler. O sırada İş-Boşet yatak odasında yatağında uzanıyordu. Adamlar İş-Boşet'in karnını deşip öldürdüler. Başını gövdesinden ayırıp yanlarına aldılar.
Rekav'la kardeşi Baana kaçıp bütün gece Arava yolundan ilerlediler. İş-Boşet'in başını Hevron'da Kral Davut'a getirip, “İşte seni öldürmek isteyen düşmanın Saul'un oğlu İş-Boşet'in başı!” dediler, “RAB bugün Saul'dan ve onun soyundan efendimiz kralın öcünü aldı.”
Ama Davut Beerotlu Rimmon'un oğulları Rekav'la kardeşi Baana'ya şöyle karşılık verdi: “Beni her türlü sıkıntıdan kurtaran yaşayan RAB adıyla derim ki, iyi haber getirdiğini sanarak bana Saul'un öldüğünü bildiren adamı yakalayıp Ziklak'ta yaşamına son verdim. Getirdiği iyi haber için verdiğim ödül buydu! Doğru birini evinde, yatağında öldüren kötü kişilerin ölümü çok daha kesindir! Şimdi sizi yeryüzünden yok ederek onun öcünü sizden almayacak mıyım?” Sonra adamlarına buyruk verdi. İki kardeşi öldürüp ellerini, ayaklarını kestiler ve Hevron'daki havuzun yanına astılar. İş-Boşet'in başını ise götürüp Hevron'da Avner'in mezarına gömdüler. (2.Samuel 4:5-12)
Düşmanlarına karşı yapılan haksızlığa bile dayanamayan, sevinemeyen, tam tersine nefret duyan biriydi Davut ve öyle bir adamdı; onun bu erdemli üstün özellikleri Allahın çok hoşuna gittiği için RAB Davut’u seviyordu. Lütfen şimdiki yöneticiler, bilhassa dünyaya hükmeden o devletlerin hâkimleri ve onların ulusları ile kıyaslama yapın. Hepsi kurnazca, hileyle, acımasız, hırslı, gözü doymayan canavar benzeri insanlık düşmanları. Öyle olmayı da bir mecburiyet olarak görüyorlar, ‘yoksa yok oluruz, hedeflerimize ulaşamayız’ diye de çevrelerini, kendilerini inandırmışlar; daha doğrusu kandırmışlar.
Dünyamız insanlığının sadakati hep alt sınıftan, aşağı rütbelerden bekler olmasıdır. Yani güçlüler kimseye sadık olmak zorunda değilken, güçsüzler hep sadık olmalıdırlar çünkü onlar hem güçsüz hem de muhtaçtır şeklinde bir gerçek vardır. Allahın kulu İsa Mesih hakkında yine bir ayette şöyle der:
Şu güvenilir bir sözdür: ‹‹O'nunla birlikte öldüysek, O'nunla birlikte yaşayacağız. Dayanırsak, O'nunla birlikte egemenlik süreceğiz. O'nu inkâr edersek, O da bizi inkâr edecek. Biz SADIK kalmasak da O SADIK kalacak. Çünkü kendi özüne aykırı davranamaz.›› (İncil-2.Timeteos 2:11-13) Allah kullarının sadakat anlayışı bu şekildedir ve onlar kendi özlerine karşı davranmazlar.
RAB korkusudur bilginin temeli. Ahmaklarsa bilgeliği ve terbiyeyi küçümser. (Süleyman’ın Özdeyişleri 1:7)
Bilginin önemi aslında her zaman gerçekten çok büyük, özellikle de zamanımızda daha da büyük bir önem taşıyor. Burada her türlü bilgiden bahsedilmiyor, Allahtan gelen, vahiy edilmiş, ilahi bilgilerden bahsediyoruz. Atom yapma, matematik, fizik, kimya üzerine mühendislik bilgilerini kastetmiyoruz. İlahi dediğimiz bilgiler vasıtasıyla iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneği kazanıyoruz. Bu temele sahip olmadığımız için dünyamız bir çıkmaz içindedir. Neler icat edip, ne kadar ilerlediğimizi sansak da, çevremize, insanlığa, yeryüzüne bir o kadar daha çok zarar veriyoruz. Çünkü iyi ile kötü bilgisine ya sahip değiliz ya da onları ayaklar altına almış, arkamıza atmışızdır.
Dünyamız iyi ile kötü konusunda korkunç bir karmaşanın içindedir. Bir yerde bira içmek büyük suçken, başka bir yerde neredeyse viskiyle yıkanılır ve hiçbir suçu olmadığı gibi, sempati toplar. Yine bir yerde çırılçıplak dolaşmak gayet normalken, başka bir yerde kadının saçının telini göstermesi ayıp karşılanır ve hatta suçtur. Yine bir yerde fareler tiksinti uyandırıp onlar yok edilirken, başka bir yerde onlarla sofrada birlikte yemek yenir ve kutsal muamelesi görürler. Bunun gibi bir sürü örnekler verilebilir. Her toplum, din, organizasyon, millet kendinin doğru olduğunu savunur. Öyle ya, yanlış olduğuna inansa, o şeyi zaten yapmayacak. Bizler hayvanlar gibi olmadığımız için, eğitime muhtaç bir şekilde yaratıldık. Bu sebepten de en uzun ebeveynlerine muhtaç yaratık insandır. Hayvanlar genelde doğar doğmaz ayağa kalkar ve kısa bir zamanda da kendi başının çaresine bakabilir. İnsan ise uzun yıllar muhtaç olacak şekilde yaratılmıştır. Bu muhtaçlık zamanını anne-babanın, toplumun, çevrenin, verilen okul eğitiminin nasıl değerlendireceği konusu çok önemli olduğundan, şeytan önce bu sistemlere el atmıştır. Ağaç yaşken eğilir sözünü o bizden daha iyi bilir. Kısacası ve açıkça söylemek istediğim şey, Allah bilgisinin hiç de öyle kolay elde edilir olmayışıdır. Allahın adıyla kurulmuş her köşede bir tapınağın, mabedin, kilisenin, cemaatlerin varlığı sizleri kandırmasın. Bu, Allaha bağlılık, gerçek sadakat, iyi ile kötü ayrımının bilgisini oralarda bulacağınız anlamına gelmez. Kastedilen bilgi bizzat yaratıcımıza, samimi, bütün bir yürekle, doğrudan onun sözlerinden araştırmayla elde edilir.
Bilgelik dışarıda yüksek sesle haykırıyor, Meydanlarda sesleniyor. Kalabalık sokak başlarında bağırıyor, Kentin giriş kapılarında sözlerini duyuruyor: ‹‹Ey budalalar, budalalığı ne zamana dek seveceksiniz? Alaycılar ne zamana dek alay etmekten zevk alacak? Akılsızlar ne zamana dek bilgiden nefret edecek? Uyardığımda yola gelin, o zaman size yüreğimi açar, Sözlerimi anlamanıza yardım ederim.
Ama sizi çağırdığım zaman beni reddettiniz. Elimi uzattım, umursayan olmadı. Duymazlıktan geldiniz bütün öğütlerimi, Uyarılarımı duymak istemediniz. Bu yüzden ben de felaketinize sevineceğim. Belaya uğradığınızda, Bela üzerinize bir fırtına gibi geldiğinde, Bir kasırga gibi geldiğinde felaketiniz, Sıkıntıya, kaygıya düştüğünüzde, sizinle alay edeceğim. O zaman beni çağıracaksınız, ama yanıtlamayacağım. Var gücünüzle arayacaksınız beni, ama bulamayacaksınız. Çünkü bilgiden nefret ettiniz. RAB’den korkmayı reddettiniz. Öğütlerimi istemediniz, Uyarılarımın tümünü küçümsediniz. Bu nedenle tuttuğunuz yolun meyvesini yiyeceksiniz, Kendi düzenbazlığınıza doyacaksınız. Bön adamlar dönekliklerinin kurbanı olacak. Akılsızlar kaygısızlıklarının içinde yok olup gidecek. Ama beni dinleyen güvenlik içinde yaşayacak, Kötülükten korkmayacak, huzur bulacak.›› (Süleyman’ın Özdeyişleri 1:20-33)
Bilgi konusunda Allah bizleri ciddi biçimde, sert sözlerle uyarıyor. Çoğu zaman bedava, neredeyse en fazla 2 paket sigara fiyatına elde edilen bu kitapları her yerde bulmak mümkün. Tevrat-Zebur-İncil diye duyduğumuz bu kitapların hepsini bir arada „Mukaddes Kitap” adı altında temin etmek mümkün ve Kuran desek yine öyle. Akıllı telefonları olanlar bu programları bedava telefonlarına, tabletlerine yükleyip okuyabilirler. Bilginin en yaygın ve kolay elde edilir olduğu ve bir o kadar da nefret edildiği bir çağda yaşıyoruz. Tembellik, duyarsızlık, okuma alışkanlığına sahip olmayışımız gibi bir sürü neden var. Tüm bunlar böyleyken, nedense insanlık gider bir ahıra eşek olmayı daha kolay bulur. Huzurlu ve özgürce, kendi başına araştırmak çok zor gelir, gider hiç bilmediği, sonuçlarını kestiremediği bir kapıya hizmet eder. Bir de ağzına bal sürüp, ‘sana iş güç, mevki veririz’ dediler mi, her şeyi yapar. “Bir hiçken polis, amir, savcı, hâkim, pilot, general, vali, milletvekili, şarkıcı, tiyatrocu…ne istersen ancak bizde olabilirsin” derler ve yaparlar da, yalan değildir onların bu vaatleri. Hâlbuki o insan farkına bile varmadan, yavaş yavaş, kutsal bir görev yapıyormuş hissiyle, insanlığından soyunup bir köpeğe dönüşüyordur. Tüm bunları veren artık kim veya ne ise, ona taparcasına bağlıdır ve gerçek yaratıcısından kopmuştur. Farkında bile değildir. Kendisine göre asıl o bunların içine girdiğinden beri insan olmuştur. Önceden kimsenin yüzüne bile bakmadığı, değersiz, itilip kakılan biriyken, herkes artık ayağa kalkıyordur bunu görünce, hizaya duruyordur. Şimdi siz gelin bu kişiye bunların yanlış olduğunu söyleyin. Bu kadar kolay satılır Tanrısal, İlahi, Allahtan aldığımız o değerler işte. Ne için? Ne zamana kadar? Sonu ne bu işin? Köpek olur da öyle eğitilirseniz böyle soruları da soramazsınız. Çünkü o efendilerin sizler ile bir amacı vardır ve önünüze atıkları kemikler ile beklentileri.
Amerikan filmlerinde görmüşsünüzdür, acemi askerlere verilen o eğitimleri. Çavuş burnunun dibine kadar yaklaşıp var gücüyle, tükürükler saçarak bağırarak hitap/tahrik eder sizi. Küçücük bir itaatsizlik beklerler, canına okumak için. Tüm eğitimin amacı da budur zaten. Nereden gelmişsin, nasıl bir aileden, ne gibi bir eğitim falan umurlarında değildir onların. Sanki sen umurlarında mısındır? Hayır, sadece tek bir amaca hizmet ya edersin ya yok olur gidersin. Sadakat sözü oralarda emre dönüşür. Emrederler ve sorgusuz sualsiz yerine getirilmelidir. Başka türlü de olmaz ki bu işler. Herkesin aklının en iyi olduğuna inandıklarını onlar da biliyor. Herkes bir yere çekerse, nasıl yürür bu ordu? Mümkün değil.
Şeytanın amacı apaçık ortada ve kendisiyle birlikte nefret ettiği o insanlığı da yok olmaya çekiyor. Uzun sözlere ne gerek var, bu kadar basit. Yukarıda bahsettiğim sadakat, ailede, eşler, arkadaşlar arasındaki kadar basit değil, boyutu dünya çapında. Yeryüzünde teknoloji ve insanlık çoğaldıkça, insandaki her iyi özelliği kötüye kullanmakta da ustalaştılar. Köpeğin sadakatini insanda görme arzusu ise çok eskilere dayanıyor. İnsanı bir kere köpeğe dönüştürdün mü, artık onun: ‘iyiye- kötü, kötüye-iyi’; ‘doğruya-eğri, eğriye- doğru; karanlığa-ışık, ışığa ise karanlık’ demesi hiç de zor olmaz. O milyonlarca kalabalık sanki tek bir beden olur.
Kötüye iyi, iyiye kötü diyenlerin, karanlığı ışık, ışığı karanlık yerine koyanların, acıya tatlı, tatlıya acı diyenlerin vay haline! Kendilerini bilge görenlerin, akıllı sananların vay haline! Şarap içmekte sınır tanımayanların, içkileri karıştırıp içmekten çekinmeyenlerin, rüşvet uğruna kötüyü haklı çıkaranların, haklıların hakkını elinden alanların vay haline! …diyor Allah (Yeşaya 5:20-23)
Bu duruma dönüşen insana her şeyi yaptırabilirsiniz. O artık insan özelliklerine sahip değildir. Dünyamızdaki şekil vermeye çalıştıkları insan türünün böyle olması için var güçleriyle çalışıyorlar. Tüm medyasıyla, TV si, filmleri ve dizileriyle, gazete ve mecmualarıyla, eğitim ve okullarıyla, hastane veya askeriyle, terörist veya katiliyle… ellerinde ne varsa, onları sırf kendi çirkin amaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Hepsi topyekûn bilerek-bilmeyerek, isteyerek veya zorla istemden, öyle- ya da böyle şeytanın amacına hizmet ediyorlar. Bu tip bir yaratığa dönüşen insan Allahın peygamberlerini öldürür, onları taşlar, kovalar ve onlara karşı birleşip savaşlar açar. Zamanımız eskisi gibi yavaş değil, her şey çok süratle gelişiyor. Eskiden, yüz iki yüz sene süren şeyler, zamanımızda 3-5 yıl içinde hatta bazen aylar içinde değişime uğratılabiliyor.
Kime sadık kalmamıza karar vermeliyiz. Kararlı olmak için bilgi edinmeliyiz. Bu bilgi de maalesef gazete ve dergilerde yazmıyor, televizyonlarda, YouTube’larda veya Facebook’larda bulmamız neredeyse imkânsız. İyi ile kötüyü bize yaratıcımızdan başka kimse öğretemez. Bu bilgileri bizzat kaynağından almalıyız, Allahın peygamberlerinden hiçbirini ayırmadan, onların kaleme aldığı sözlerden.
"Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğullarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından bütün peygamberlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin. (Kuran-Bakara 136)
Sadece Kuranda geçen bu ayeti uygulayan kim olursa, insan özelliğini koruyor demektir. O, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, kutsal ile mundar ayrımını yapacak bilgiye sahiptir artık. Karar verelim, bunu herkesin kendisinin özgür iradeyle yapmasını Allah bizzat istiyor. Şeytan ve dünyası bu konularda bizi hiçbir zaman özgür bırakmak istemese de mümkün.
Biri O'na, "Ya Rab" dedi, "Kurtulanların sayısı az mı olacak?" İsa oradakilere şöyle dedi: "Dar kapıdan girmeye gayret edin. Size şunu söyleyeyim, çok kişi içeri girmek isteyecek, ama giremeyecek. (İncil-Luka 13:23-24)
Yine başka bir yerde:
"Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır." (İncil-Matta 7:13-14)
Yaratıcımız bizi yeterinden fazla uyardı. Bizler ise O’nun tüm bu uyarılarını arkamıza attıysak, bize artık kim yardım etsin? İncil’in son kitabı olan Vahiy’ in (Esinleme) son ayetlerinde şu sözler geçer:
Sonra bana, "Bu kitabın peygamberlik sözlerini mühürleme" dedi, "Çünkü beklenen zaman yakındır. Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Kirli olan, kirli işlerini sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın." "İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim. Alfa* ve Omega*, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben'im. "Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! Köpekler, büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar. (İncil-Vahiy 22:10-15) Âmin
Suçunu İtiraf Edecek…
Suç: 1. Ahlaka, törelere aykırı davranış. 2. Yasalara aykırı davranış.
Günah: 1. Allahın buyruklarına karşı olan, dince suç sayılan, öteki dünyada cezayı gerektiren iş ya da davranış. 2. Kişinin duyuncunu (vicdanını) rahatsız eden, acımaya yol açan kötü davranış.
Sözlük anlamları her ne kadar basit açıklanıyorsa da bu kelimeler açıldığı zaman sanki atom çekirdeğini patlattığınızı sanırsınız. Onun için ben fazla açmayacağım, yoksa kitaplar yazmak gerekir; amacım konuyu kısa tutmak. Uzun uzadıya yazılan konular insanları çabuk sıkıyor ve hatta hiç okumuyorlar bile.
Bazı toplumlarda suç ve günah aynı kategoriye giriyordu. Kişinin işlediği suç ne olursa, aynı zamanda günah da sayılıyordu. Örneğin milattan önceki zamanlarda İsrail devleti böyleydi. Onlar yasalarını ve emirleri Allahtan almışlardı. 10 emir diye bilinen bu kural ve kanunlar, bağlı olarak da birçok emirleri kapsıyordu. (Tevrat-Mısırdan Çıkış 20:2-17) Bazıları bu emirleri ve kuralları tek tek saymış ve 600 kadar olduğunu söylüyorlar, doğrudur. Musa peygamber buna aracılık etti, Harun’un soyu kâhinler bu iş için atanıp görevlendirildi, Levi oymağı kâhinlere yardım etmekle yükümlü kılındılar falan. Bu yasalara Şeriat de denir. Hâlbuki Kuran öğretisinde bu kanun ve kurallara neredeyse hiç yer verilmezken, Müslümanlar Yahudilerden esinlenerek veya etkisi altında, biraz oradan biraz buradan alıntılar ile kendileri bir yasa oturtmaya çalışır ve ne dediğini bilmeden, anlamadan, ‘şeriata dönelim’ derler. Allah adına insanlar yasa koyamaz, hele hele bu Allahın amacına ve iradesine tam zıt ise. Neden tam zıt olsun? Çünkü tüm bu yasa ve Şeriat dediğimiz kanun ve kurallar İsa Mesih ile son buldu. Prensipler değişmese de kanunlar, günah kurbanları falan kalktı. O 600 kadar dediğimiz kanun ve kuralların belli bir amacı vardı. O kanunlarla Allah insanları günahın bilincine sokmak istedi. İncil’in Romalılar kitabının 3. Bölüm 20 inci ayetinde:
Çünkü O’nun (Allahın) huzurunda hiç kimse şeriat işlerinden salih (doğru) sayılmayacaktır, çünkü günah bilgisi şeriat vasıtası iledir. (İncil-Romalılar 3:20) Yine:
Çünkü her kim bütün şeriatı tutar, fakat bir şeyde sürçerse, hepsinde suçlu olur. Diye geçer İncil-Yakup 2. Bölüm 10’uncu ayetinde.
Öyle ya, hapse atılmak için tüm kanun kitaplarındaki suçları işlemene gerek yoktur, biri yeterlidir. Örneğin: ‘Durun, beni hapse atmayın, on bin kanun maddesinin daha ancak birini ihlal ettim’ diyene herkes güler. Tüm bu yasaları hiçbir insan kusursuz yerine getiremediğinden, Allahın indinde herkes suçlu oldu ve suçun cezası ise ölümdür. Bu suçu ortadan kaldırmak için de bir kefaret, yani karşılığı ödenmesi gerekmekteydi. Hayvan kurbanları, kanı ile Âdem’den gelen günahın bedeli ödenmezdi. (İncil-İbraniler 10:1-10) Bu yüzden Allah İsa Mesih’i insanlığın suçuna karşılık kurban olarak yeryüzüne gönderiyor. Çünkü İsa her ne kadar kadından doğan biri olsa da Âdemden gelen ve tüm insanlığa bulaşmış günahın etkisinde değildi, çünkü onu Allah göklerdeki melek yaşamından alıp yeryüzünde bu görev için insan şeklinde doğmasını sağladı ve Âdem gibi kâmil yani günahsızdı. Görevi de tüm insanlığın günahları için kurban olmaktı. Ali İmran 59- İncil-Romalılar 5:14-15 -Araf 22- Nisa 136
Bunun için, günah nasıl bir adam (Âdem) vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler.
Ve:
Zira bir adamın (Âdem’in) itaatsizliği ile çoğu nasıl günahkâr kılındılarsa, böylece de birinin itaati (İsa Mesih) ile çoğu salih (doğru) kılınacaktır. Romalılar 5: 12 ve 19
Zira günahın ücreti ölüm; fakat Allahın armağanı Rabbimiz Mesih İsa’da ebedi hayattır. (Romalılar 6:23)Diyerek aslında Allah adaletini ve insanlığa kurtuluş planını açıklıyor.
Bu yazdıklarımı Yahudiler hiç kabul edemediler ve İsa’yı öldürdüler. Hâlâ da çoğu kabul etmiş değil ve aynı ruhu da İslam âlemine, Müslümanlara büyük bir başarıyla aşılamışlar. Hıristiyan âlemi ise İsa’yı kadiri mutlak Allah ile bir yapıp, üçlüğe tapıp, iyice sapıttılar. Fakat benim konum bu doğrultuda gitmeyecek, yoksa başlıktaki hedeften çıkmış, apayrı ayrıntılar ile konuyu çok uzatmış olacağım.
Osmanlı döneminde de dine aykırı hareket edenler suç işlemiş oluyordu. Onların kendi kanunları da vardı fakat din ile devlet kanunları suç konusunda temel rol oynuyordu. Bunun gibi daha birçok ülkeler var. Devamlı duyduğumuz Laiklik, ilkokul bilgisine göre, ‘Din ve Devlet işlerinin ayrılması’ demekse, suç öyle de böyle de insanların devamlı işlediği bir şeydir. İster sen devlet kanunları koy ister din; onu da ihlal edecekler öbürünü de. Fakat dincilerin yetkisi fazla olduğu dönemlerde, onlar bu işin suyunu çıkardığından, çevre ülkeler, milletler ile rekabet ve ilerlemede; en önemlisi ise Allaha olan bağlılık konusunda fren görevi gördüklerinden, insanlar da onlara karşı sempatilerini kaybettiler. Bu sefer de kanun yapıcılar, yani politikacıların eline yetki verildi, onlar da bambaşka kültürlerden, toplumlardan Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, İsviçre ve Fransa’dan kanunlar aldılar. Bunlar dincilerden farklı gibi göründüler fakat insanlığa faydadan çok zararları oldu. Bu sözlerim genel olarak böyle, çok nadir de olsa değerli politikacılar ve din adamları da çıktı ve hâlâ var olduğu da başka bir gerçek. Hem kanunlar ne kadar kusursuz olsa bile, kusurlu ve o kanunları nasıl çiğnerim de ceza almam diye düşünen insanlar var. Bu yüzden de kanun üstüne kanun kural üstüne kural koymakla problemler çözülmedi, tam tersine; şeytanın da yardımıyla insanlık kendini kafese sıkıştırıp yok etmeye uğraşıyor. (Mukaddes Kitap-Yeşaya 28:13)
Benim asıl gelmek istediğim mesele, insanların suç işlemeleri, suçlarına karşı tepkileri ve nedenleri. Bakın, kâmil yani kusursuz ilk insanlar Âdem ve Havva dahi suçlarını hemen bir çırpıda kabul etmediler ve kendilerini kurbanmış gibi göstermeye uğraştılar. Gelin, aynen yerinden okuyalım:
RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?”
Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı.
RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu.
Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. (Mukaddes Kitap-Yaratılış 3:11-13)
Fark ettiniz mi? Kusursuzken suça düşen insanın verdiği cevaplar bu. Suçunu kabul etmek yerine ya dolaylı olarak Allahı suçluyor ya da bir hayvanı, fakat ikisi de kendi suçunu kabul etmiyor.
Bu olaylar yaklaşık 6 bin sene önceyken böyleydi. Yeryüzünde başka insan yoktu, milyarlarca insan ile dolu bir dünyaya sahip değildi onlar. On milyonları kat be kat aşan anakentlerde yaşamıyorlardı. Kötülük hiç yaygın değildi-yi bırakın, hiç yoktu, şeytan hariç. O da onları çok güzel aldattı ve işini -kaç milyar olursak olalım-, herkesin üzerinde bizzat aynı kurnazlıkla sürdürüyor.
Âdem ve Havva’nın günahından sonra zaman geçti, insanlık çoğaldı ve Allahtan uzaklaştılar. Kötülük otomatik olarak arttı ve insanın aklı fikri hep kötülükte idi ve Allah insanlığın sonunu getirdi; ancak Nuh ve ailesini kurtardı. Bu da Âdem’in yaratılışından yaklaşık 2 bin yıl sonra oluyor. (Yaratılış 6:5-8)
Nuh tufanından sonra insanlar yeryüzüne yine yayıldı ve Allahı ise bırakmaları hep çar çabuk oldu. Kötülük yine arttı ve Allah insanların dillerini karıştırdı. Her biri aşiretine göre dillere ayrılıp dağıldılar. Babil zaten kargaşa sözcüğünü çağrıştırıyor. O zamana kadar Allah tarafından şeriat ve uzun uzadıya kanunlar, kurallar falan yoktu. İlk defa M.Ö. 1500 yıllarında Musa aracılığı ile Allah kanunlar, kurallar ve ilkeler veriyor. Bu irili ufaklı kanunları, kuralları çiğneyen olursa bir bedeli vardı. Aslında bedelsiz hiçbir şey yok. Her suçun bir bedeli var ve o ödenmeli. Bazen bir hayvan kanı ve kurbanı, bazen tarlandaki turfandalar, bazen beden gücün (borcuna karşı iş-kölelik) ve bazen de can verilmeli idi. Yoksa bağışlanma olmuyordu. Bu Allahın adaleti, ister anlayalım ister anlamayalım ister kabul edelim ister etmeyelim, Allahın adaleti böyle. O adalete ve doğruluğa göre de tüm uzak galaksiler, evren ve tüm içindekiler, dışındakiler ve altındakiler ile işlevini hiç şaşmadan sürdürüyor. Şeytanın ruhuna ve anlayışına sahip isek, kabul edemeyiz, anlarız ama kabul edemeyiz. Kendimize yapıldığı zaman tüm bu uygulamalar iyidir de bize karşı oldu mu kötüleriz, nefret ederiz, şeytan olur, Allaha lanet ederiz. (İncil-Vahiy 16:8 ve 21)
Bu kanunların bizim konumuzla olan ilgisi suç, yani günah. Suç olan şey aynı zamanda günah da demekti, çünkü kanunları Allah vermişti. O kanunları çiğnemek doğrudan günah anlamına geliyordu. Dediğim gibi her günahın da bedeli ödenmeliydi. Bu bedeli Allahın kuralları, kanunları çerçevesinde kâhinler belirliyordu. Zaman zaman tabii ki kâhinler ve onlara yardım eden Levililer de bu işi canı gönülden yapmadılar. Rüşvet aldılar, halkı sıkıştırdılar, Allahın işinde gönülden hizmet eden kadınlarla zina ettiler, çoğunluğun heveslerine göre hükümler verdiler, Allahın sözlerini çarpıttılar falan. Halk ise onlara gelerek suçunu itiraf etmeliydi. Çünkü her suç alenen uluorta işlenmiyordu. Bazen sadece suçu işleyen ne yaptığını biliyordu. O da gidip bunu itiraf edip, bedelini ödeyerek, günahından kurtulmalıydı. Bu bedeller hep pek ucuz olmuyordu ama imkânlarını da aşmıyordu. Çünkü kâhin herkesin gücüne göre bir bedel söylüyordu. Çok fakirse biraz un isterken, iki kumru kurban etmesini de talep ederdi; zengin, varlıklı birinden bir boğa isteyebilirdi. Bir boğanın da o zamana göre değeri hiç de az değildi. Altmışlı yıllarda Almanya’ya çalışmak için müracaat eden köylülerimiz, bunu iki öküz almak ve tekrar köyüne dönmek amacıyla yapmıştı. Tabii sonra öküzlerin yerini traktör, ev, sonra Mercedes aldı ve derken bizler gibi çoğu memleketine temelli dönemeden oralarda inna binna oldular. Zaten Alman gâvuru da dönemeyesin diye her bir kanununu ona göre ayarlamış, elini kolunu bağlamış ki, gidip de mutlu olama. Evet, doğru okudunuz, mutlu olmana tahammül edemeyen, kıskanan bir milletten bahsediyoruz. Neyse geçelim bunları çünkü yine konudan sapıyorum.
Allahtan gizli hiçbir şey olamaz. Bunu İsrailliler öğrenmişti. Hem de canlı yaşayarak, işiterek; Allah onlara mucizelerini türlü türlü olaylarda apaçık göstermişti. Fakat o nesil gidip de yerine gelen yeni nesil, kulaktan duydukları veya okudukları bu olayları, Allahın yüceliğini arkalarına çok çabuk atıveriyorlardı. Heveslerine, egolarına, öfkelerine, hırslarına, arzularına, iştahlı oldukları şeylere, kısacası her türlü nefislerine daha çok önem veriyorlardı. Bakın o zamanlar hakkında ne yazıyor okuyalım:
Bu kuşaktan olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra, RAB'bi tanımayan ve O'nun İsrail için yaptıklarını bilmeyen yeni bir kuşak yetişti. İsrailliler RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar, Baallar'a*(elleriyle yaptıkları taş heykel, put) taptılar. Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara taparak RAB'bi öfkelendirdiler. Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a ve Aştoretler'e* (Put) taptılar.
Bunun üzerine RAB İsrail'e öfkelendi. Onları, her şeylerini alan yağmacıların eline teslim etti; artık karşı koyamadıkları çevredeki düşmanlarının kölesi yaptı. RAB söylediği ve ant içtiği gibi, onlara karşı olduğundan, savaşa her gittiklerinde yenilgiye uğradılar. Büyük sıkıntı içindeydiler. (Mukaddes Kitap- Hâkimler 2:10-15)
Sonra Allah onlara acıyor ve yardım ediyordu. Zaman zaman iyi hâkimler, krallar, kâhinler, peygamberler çıkıp halkı doğru yola getirdiyse de, onların ölümünden sonra halk tekrar çok çabuk sapıtıyordu. Allah da koruyucu elini o millet üzerinden çekip, onları düşmanlarının eline bırakıyordu. Kaç nesil böyle gitti? İnanın sayısını ben bilmiyorum ama İsa Mesih’i öldürdükten yaklaşık 35 yıl sonra, Romalılar tarafından öldürülüp, tüm dünyaya sürgün edilip, İsrail diye bir devlet kalmayana kadar dersem pek de yanlış olmaz. Bizler aslında bunun ne demek olduğunu millet olarak çok iyi biliriz, yaşadık ve tarihimizden okumuşuzdur. Aslında Mukaddes Kitapta geçen İsrail, tüm uluslara, milletlere, devletlere, oymaklara ve hatta insanlığa sadece bir örnektir.
Bu olaylar başkalarına ders olsun diye onların başına geldi; çağların sonuna ulaşmış olan bizleri uyarmak için yazıya geçirildi. (İncil-1.Korintoslular 10:11)
Bakın, ‘suç işlemeyen insan yoktur’ diyor Allah’ın ruhuyla Süleyman. (Mukaddes Kitap-Vaiz 7:20) Madem her insan suç yani günah işliyorsa, bunu en aza indirmenin yolları da olmalı. Var, ama Allahın sözlerinin bizim faydamız için olduğuna inanırsak. Bu inanç yokluğundan ve suç işlemenin kolay ve yaygın olduğundan dolayı insanlar çok kolay hem Allahın önünde günah işlerken hem de kanunlar karşısında suç işlemekte cesaret buluyorlar. (Mukaddes Kitap-Vaiz 8:11) Onlara göre zevk veren, kendilerine faydalı, tatmin edici, heyecan veren her şey neredeyse ya yasak ya da günah; çocukların, sağlıklı, faydalı her yemeğe ‘lezzetsiz’ deyip, ittirmesi gibi. Faydalı olan her şeyi sıkıcı, zevksiz, zor ve gereksiz buluyorlar.
Yalnız suçtan, günahtan çok daha önemli ve Allahın bizlerde özenle dikkat ettiği bir şey var. Çünkü herkesin günahkâr olduğunu Allah zaten biliyor, söylüyor ve bizlerin de bilmesini sağladı. Bunlar için de tüm insanlığın günahlarını bağışlatacak önlemler aldı. Ee, o zaman problem ney? Nasıl olsa suçluyuz ve bağışlanacağız, o zamana kadar da vur patlasın çal oynasın demekle ne yanlış olur? Zaten yazımın bir amacı da bu.
Âdem ile Havva yasak olan bir meyveden yediler ve cezası ölümdü, yaşlandı ve öldüler. Bizler onların işlediği suçların on binlerce katını işleyerek ölüyoruz. Çok çok iğrençlerini, korkunçlarını ve seyretmeye, dinlemeye bile tahammül olunamayan suçlar işliyoruz. Olsun, nasıl olsa İsa Mesih bizim için günah kurbanıysa, ne fark eder?
Fark şurada; işlenen suç veya günah dediğimiz işler olsun, yaptırımlar, hatta düşünceler olsun, onları ne kadar sevip arzu ettiğimiz bir yana, onları ölümüne de savunmakla kalmıyoruz, onlardan nefret eden Allaha da küfrediyoruz. Dolaylı veya dolaysız, doğrudan veya onu inkâr ederek, yok sayarak, örümcek kafamızla onu yargılayarak. Tüm bunları da bilerek yapıyoruz, cahillikten ötürü değil. İşte buna Allah çok önem veriyor ve ayırıyor. Bakın, bu konuda Mesih ne diyor:
“İnsanların her türlü günahı ve küfrü bağışlanacak, fakat Ruha karşı küfür bağışlanmayacaktır. Kim İnsanoğluna (İsa) karşı söz söylerse ona bağışlanacaktır; fakat kim Mukaddes Ruha (Ruhülkudüse) karşı söylerse, ne bu dünyada ve ne de gelecekte bağışlanmayacaktır.” (Matta 12:31-32)
Bu ruha sahip olan en güzel örnek şeytandır. O Allahı bildiği halde ondan ve işlerinden nefret etti. Kendisindeki bu ruhu da herkese kazandırmak için epeyi bir uğraş verdiği ortada. Mesih’in kurbanlığını da şartsız sanmayalım. Tövbe edip, dönenler; fırsatı olmadan öldüyse dirilişte, yani ölülerin kıyamında tövbe ederek dönenler bu kurbanlıktan faydalanacaklar ve suçları bağışlanacaktır. Bağışlanma istemeyenler değil. Aslında durum gerçekten çok ciddi. Burada ya ebedi bir hayat ve cennetten bahsederken, ebedi bir yok olma ve mahva gitmekten bahsediyoruz. Ölümü, hastalıkları, adaletsizliği, kötülükleri, yalan dolanı, acıları, çaresizlikleri, gözyaşlarını doğduğumuzdan beri gördüğümüz için kabullenmiş gibi bir hale geldiğimizi sanırız. Veya umursamadan arkamıza atmaktan başka çare görmeyebiliriz, çünkü değiştiremeyeceğimize inanırız. Zaten sinsice olan tuzak da bu, pes etmek, pes ettirmek; şeytanın marifeti burada. Evet, tüm dünyayı, onun sistemini, ölümü, hastalıkları ve daha ne kadar musibet varsa onları değiştiremeyiz ama bunu kim istiyor ki bizden? Yaratıcının bizden istediği, kendimizi değiştirmek; çok kolay ve de mümkün, yoksa zaten istemezdi.
Suç nedir? Neler suç sayılır? Günah nedir? Neler günah, neler sevaptır?
Devletlerin kanunlarını bilmek imkânsız gibi bir şey. Sadece trafik hakkında cilt cilt taşınamaz kanun kitapları var. İlginç yanı, ‘ben bilmiyordum’ demek kişiyi kurtarmadığı gibi, o kanunu yorumlayan savcısı da hâkimi de faklı farklı düşünebilir. Yakalandıysanız, derdiniz var demektir. Fakat bu suç ve günah konusunun çok kolay bir formülü var. Yine Mesih bu konuda kendisini denemek amacıyla soru sorana şu cevabı veriyor:
Onlardan biri, bir Kutsal Yasa uzmanı, İsa'yı denemek amacıyla O'na şunu sordu: ‘Öğretmenim, Kutsal Yasa'da en önemli buyruk hangisidir?’
İsa ona şu karşılığı verdi: „ ‘Tanrın RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin.’ İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin’. Bütün Şeriat ve peygamberler bu iki emre bağlıdır.”
(İncil-Matta 23:36-40)
Aslında bu kadar basit; bu sözlerin anlaşılmayan zor bir yanı var mı? Hadi biraz daha detaylısı olsun isterseniz. Bu sefer samimi bir adam gelip İsa’ya şu soruyu soruyor ve aldığı cevap şöyle:
Adamın biri İsa'ya gelip, “Öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için nasıl bir iyilik yapmalıyım?” diye sordu.
İsa, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var. Yaşama kavuşmak istiyorsan, O'nun buyruklarını yerine getir.”
“Hangi buyrukları?” diye sordu adam.
İsa şu karşılığı verdi: “‘Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin’ ve ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ “
Genç adam, “Bunların hepsini yerine getirdim” dedi, “Daha ne eksiğim var?”
İsa ona, “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle” dedi.
Genç adam bu sözleri işitince üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. (İncil-Matta 19:16-22)
Bu adamın üzüntüsüne çok gülmüşümdür. Yine anlaşılmayacak bir yanı var mı bu sözlerin? Kısacası suçun ne olduğunu doğduğumuzdan beri öğreniyoruz. Doğru ya da yanlış ama suçun ne olduğunu, her toplumda farklılıklar gösterse de öğretiyorlar. Dediğim gibi suç zaten o kadar değerli değil, değerli olan bizlerin suçlarımıza karşı tepkilerimiz ve onlara olan tiryaki olurcasına bağlılıklarımız, yazımın konusu bu doğrultuda.
Mesela insanlar neden suçunu itiraf etmez? Her türlü yalana başvurur, alttan girer üstten çıkar, yeri göğü yırtar, ağlar zırlar, rezillik çıkarır ama suçunu üç kelimeyle ‘evet, suç ettim’ demez. Problem asıl burada başlıyor. Yoksa ayağın kayıp düşmesi sonucu bir yerini de kırsan, o tamir olunur, iyileşir ama suç işlerken ayak kayması ve düşmek gibi bir ruha kapılıp, itiraf eden çok nadir insan vardır. Gerçi o yüksek topuklarla ayağı kayan bile, ‘ters bastım, saçma ayakkabılar, benim hatam’ demez de ‘yere kaygan bir şey dökmüşler, ne biçim merdiven’ veya ‘yoldu’ der. Anlıyoruz anlıyoruz da bir türlü kabul edemiyoruz. En korkunç olanı da bu, kabullenememek. Anlamayana anlatır, öğretirsin; anlayıp da kabul etmeyene ne yapılır?! 2 ile 2’nin toplamı dördü anlayıp da kabul edemeyene ne denir?
‘-İnsan hata yaptığı zaman, kendi kendine yanlışını kabul edebilir. Ama yanlışını başkası ortaya çıkardığı zaman bunu hazmedemez’ diyor Carnegie kitabında.
Peki, itiraf etmemek, hatta devamlı aynı suçları işlemek için onları geçerli, doğru gibi göstermek için verilen mücadeleler ile dünyamız mutlu mu? Her şey apaçık ortada, görüyor ve yaşıyoruz ve bu yüzden kesinlikle ‘hayır’ diyoruz.
Hadi kâhinler ve kanunlar önünde bedel ödemek, ceza almak var; peki, ev halkımız, akrabalar, dostlar arasında, beraberliklerimizdeki ilişkilerde suçunu itiraf eden samimiyeti kaç kişide görüyoruz? Ben kimsede göremiyorum, maalesef. Fakat neden insan suçunu ulu orta itiraf edip, alçakgönüllülük göstersin ki? İşin içinde küçülüp, rezil olmak yok mu? Bir de milletin diline düştün mü, ayıkla pirincin taşını. Aslında öyle ulu orta herkese günah çıkarmamız gerekmiyor. Fakat en azından suç işlediğimiz kişiye karşı bir özür ve elimizden gelen samimiyetle pişmanlık göstermemiz, telafiye çalışmamız insani görevimizdir. Her insanın yapması mecburi bir şeyden bahsediyoruz. Şimdi bu yazıyı okuyanların bana ‘aptal, salak, sonra ne olur biliyor musun, hayatı kayar insanın’ gibi bir sürü tezler atıyorlar ortaya. Aksi gibi de gerçek. Fakat o yalan ve gizlilik içinde kendini yükseltenlere İsa Mesih bakın ne diyor:
‘Kendini yücelten herkes alçaltılacaktır, kendini alçaltan yükseltilecektir’ Luka 4:11 ayetinde. Dünyamız, yani şeytan bunun tam tersini göstermeye çalışıp başarılı da olsa, sadece çok kısa bir süre olduğunu unutmayalım. Bu dünya için boşuna ‘imtihan yeridir’ denmiyor.
Bir film seyretmiştim, biraz da komedi gibi yapmışlar. Adam bir gün boyunca sırf doğruyu söylemek için kendi kendine söz veriyor. Tahmin ettiniz neler olduğunu tabii. İşten atılıyor, karısı ayrılıyor, en yakın arkadaşları onu terk ediyor, evden kovuluyor falan. Hepsi bir günde oluyor sözüm ona. Bu tabii ki film, bize dayatılan gerçek diye şeytanın kakaladığı da bu zaten. Hem adam yıllarca o kadar çok yamukluk yapmış ve atlatmış ki, bir günlük doğrular ile neredeyse hepsi ortaya çıkıyor. Aslında başına gelen şeylere katlanmalı. Eğer bir insan doğruluğa başından beri sarılırsa, onu herkes öyle tanıyacağından, bir günlük değil ömür boyu doğru söylemekle hayatı bir anda pek bir değişime uğramayacaktır. Doğru insanlara bu dünya muhakkak ödül vermez, gerekirse çiviler de ama ebedi hayattan bahsettik, ebedi bir cennetten bahsettik ve arada Allah var ve onun iradesini yapan ebediyen duracak dedik, diğerleri ise ebediyen yok olacak. Bu gerçeği kabul etmiş, içine, ruhuna, damarlarındaki kana, aldığı soluğa kadar sindirmiş ve ruhunu, aklını bununla doldurmuş biri için çivilenmek nedir? Ancak bir ödüldür.
İşin gelecekteki cennet bölümüne daha gelmeden, bu dünyada yaşarken elde edilen mutluluk ve huzuru kaç kişi tattı? İnsanoğlu neler yapar neler fakat yaptıktan sonra ne olacağını, nasıl bir ruh çöküntüsüne, hatta intihara bile gidecek kadar acının içinde kıvranacağını önceden bilemez. Bir insanı öldürmek, o anlık öfkemizi yatıştırabilir, peki sonra? Neler olacak, nasıl bir yanardağlar içimizde kopacak biliyor muyuz? Yaptıktan sonra biliyoruz. Yalan söyleyerek, her türlü kötülüğü yaparak, egolarımız, menfaatlerimiz uğrunda iftiralar atarak, üçe beşe tamah edip küçülerek, basitleşerek yaşadığımız bu olaylarda başlangıçta hep sıkıntı duyarız. İnsan aslında Allahın benzeyişinde harika yaratılmıştır. Zihnimiz bizi rahatsız eder. Uyku uyuyamayız, hiçbir şeyden zevk almayız ve sıkıntıda boğulmadan, ondan kurtulma yolları ararız. Bunlar olurken genelde hep bir yol ayırımına gelinir. Ya tüm yaptıklarımızı itiraf edip, onları düzelteceğiz; ya da kendimizi evirip çevirip, kıvırıp, öyle veya böyle kandırarak, pisliğimizden tertemiz olup çıkacağız. Oh! Artık rahatça uyuyabiliriz ve gelsin sonraki gün. Bunlara bir alıştık mı, artık tüm çirkinliklerimiz, suçlarımız hiç de öyle zor gelmeyecek, yaptıklarımız ne kadar iğrenç ve mundar olursa olsun. Önce uyarıldık, yol ayırımına geldik ve seçimimizi yaptık, bu kadar basit.
Carol Tavris ve Elliot Aranson adlı bu iki çift bir kitap yazıyor. İkisi de sosyal psikolog ve üniversitede eğitim vermişler. Türkçe kapak ismi, ‘Benim hatam değil’ ama ben Almanca kapak isminden daha çok hoşlandım. Orada, ‘Hatalı da olsam, ben her zaman haklıyım’ der. Orijinal kapak ismi ‘Mistakes were Made’ yani, ‘Hatalar yapıldı’ anlamında. Harika bir araştırma kitabı olmuş ve benim bu konumla da çok yakından ilgisi var. Kitabın arka kapağında şunlar yazıyor:
‘Hatasız kul olmaz’ denir; her birimizin hayatı çeşitli hatalarla dolu…Aslında bu gerçeği biliriz ama itiraf etmek, kabullenmek o kadar kolay değil…Peki, neden?
İşler kötü gidince veya başarısız olunca neden sorumluluk üstlenmekten kaçınırız? Liderler, tanınmış kişiler neden hatalarını itiraf etmezler, edemezler? Evli çiftler arsında kimin haklı olduğuna ilişkin tartışmalar neden uzayıp gider? İkiyüzlülüğü neden başkalarında görürüz de kendimize konduramayız? Hepimiz yalancı mıyız? Ya da hepimiz kendi anlattığımız hikâyelere gerçekten inanıyor muyuz? Kendimizi nasıl kandırdığımızı, en berbat hatalarımızda bile kendimizi nasıl akladığımızı ve sonuçta kendimize nasıl zarar verdiğimizi anlatıyor bu yazarlar ve devam ediyor:
Suçu başkasına yıkmaya çalışmadan, mazeret aramaya kalkışmadan, ‘Hata yaptım, benim hatam’ diyebilmek, duruma göre sadece bir erdem değil, aynı zamanda hatayı eğitici, öğretici bir deneyim haline getirmenin tek yoludur…
Kitabın çoğu harika ve biz insanlar üzerinde yıllarca yaptıkları objektif çalışmanın, araştırmanın sonunda ortaya çıkarılmış. Şiddetle herkese tavsiye ederim.
Hayatımız, hem de ebedi hayatımız ve gerçek mutluluğumuz söz konusu olduğu halde, neden insanlık olarak tüm bu değerleri elimizin tersiyle ittirip, bize düşman olan birinin kışkırtmasına (Şeytan) kendimizi kaptırırız? Bizi yaratana ve boşuna yaratmayıp bir amacı olan Allaha nasıl sırtımızı döneriz? Kendimizi ne sanarak, neyimize güvenerek bize şekil veren ve yaratan Allaha güvenmeyi bırakırız da, sırf aklımıza, işkembemizden gelen hislere göre hareket ederiz? Dört kolluya bindirdikleri zaman kokudan yanımıza yanaşılmaz bir hale dönüşen bizler, kendimizi ne sanırız?
Tüm bunları okur ve ne kadar doğru bulsak da gerçekçi, uygulanabilir bulmayız. ‘Ben bir suç işleyeceğim ve bunu açıkça itiraf edeceğim! Herkesin ağzına sakız, alay konusu mu olayım’ deriz.
Bomboş yağ gibi yolda araba kullanıyorsunuz. Gaz pedalına dokundukça dokunup dibine kadar basıyorsunuz. Zevkli, heyecanlı oluyor. Kilometre 200’leri gösteriyor ama o yolda en fazla 110 gidilir. Hemen toparlanıp gazdan ayağınızı çekiyorsunuz ve içiniz sıkılıyor. Daha geçenlerde sevdiğiniz bir arkadaşa araba çarpmış ve orada ölmüştü. ‘Evet, dikkatsizce karşıya geçmeye kalkmış, belki onun suçuydu ama şoför yavaş gitseydi olmayacaktı’ diyorsunuz. Genç bir kızın yükseköğrenim yapmak için gittiği yerde, arkadaşlarıyla gece yürüyüşe çıkarlar. Dört arkadaş yan yana, kol kola yürürken, -bizde kaldırımlara arabalar park edildiğinden, orayı ancak caddeye çıkarak geçmeleri gerekir ve arkadan gelen taksi havaalanına müşteri almaya giderken aceleyle bunların dördünü de paramparça eder. Yollardan kol bacak toplanır. Sadece bir tanesi ömür boyu sakat kalacak şekilde kurtarılır. Tüm bunlar aklınıza geliyor ve bunların hepsini bizzat gördünüz, yaşadınız, gazete, TV haberi de değil. Büyük bir sıkıntı duyuyorsunuz. Doğruca ilk önünüze çıkan trafik polisine gidip ne kadar süratli araba sürdüğünüzü anlatıp, suçlu olduğunuzu söylüyorsunuz. Polis size şöyle bir bakıyor ve 110 yerine 200 gitmek, hesap yapıyor ve 500 lira ceza kesiyor. Keşke herkes sizin gibi olsa diye de ekliyor. Duygunuz okşanıyor, bir rahatlık duyuyorsunuz, canınız da 500 lira için epeyi bir yanıyor ama ‘benim suçumdu, oh iyi oldu’ diye kendi kendinizi azarlıyorsunuz. Sonra tekrar yola koyuluyor ve tam ne ise, daha da bir dikkatle arabayı kullanıyorsunuz. Siz sola geçip bir kamyonu sollarken, arkadan gelen uzun ışıklarını yakıp yakıp söndürüyor, hemen yana geçiyorsunuz. Olur ya hastası falan vardır diye düşünüyorsunuz. Sonra bir başkası daha da süratle yanınızdan vın diye geçiyor. Arabanın içi gözüküyor. Şoförün yanında oturan kadın saçlarına bakıp, makyaj tazeliyor! Siz artık 105 gidiyorsanız o 110’luk yolda garanti 180 gidiyor. Kızıp kornaya basıyorsunuz ama kargalar bile duymuyor. İtirafınızdan sonra eve kadar gittiğiniz o 100 km.’lik yolda kaç kişi sizin kendinizi suçlu hissedip de polise itiraf etiğiniz gibi gitti biliyor musunuz? Sayamadınız bile. Polise olan itirafınızın üzerinden en geç bir saat içinde, yaptığınızın doğru olup olmadığını sorguluyorsunuz. Kendinizi dangalak gibi görmeye başlıyorsunuz. ‘Bu dünyayı ben mi değiştireceğim, gitti 500 lira’ diyorsunuz. Kimseye anlatamam da, kıçıma teneke bağlarlar diye de evin merdivenlerini çıkıyorsunuz. Hâlbuki o 500 ile neler yapardınız neler. Eşinizle yemeğe giderdiniz, hem de defalarca. Telefonla en lezzetli yemekleri ayağınıza ısmarlardınız, güler oynardınız çoluk çocuk. Bu ve bunun gibi içinizdeki daha ne iniş kalkışlar ile uykunuzu bile rahat alamadan yarın işe talim edersiniz.
Bu en basit bir örnekti. Herkesin yaptığı, trafik cezalarına bakan hâkimler bile açıkça, kendilerinin de kusursuz ve suç işlemeden araba kullanmadıklarını itiraf ediyorlar. ‘Eh be kardeşim biz o zaman tam dangalağız’ mı dediniz? Hâlbuki başlangıçta çok güzel ve yerinde düşünceler ve pişmanlık ile bir itirafta bulundunuz. Peki, sonra neden bu kadar çabuk fikir değiştirdiniz? Diğer sürücüler benim böyle düşünmeme neden mi oldu diyorsunuz? Evet, doğru. Onlara bakarak etkilendiniz ve sizin doğruluğunuz, vicdanınız dangalaklığa dönüşüverdi. O sizin yanınızdan aşırı süratle geçen her bir arabayı polis durdurup ceza yazsaydı, o zaman da böyle düşünecek miydiniz? ‘Hayır’ mı diyorsunuz? O zaman problem neden, nereden kaynaklanıyor? Çevremiz mi bizi etkiliyor? Hem de nasıl.
Bakın Süleyman Vaiz kitabında ne diyor:
Mademki kötü işe karşı hüküm çabuk yapılmıyor, âdemoğullarının yüreği bundan ötürü kötülük etmek için cesaret buluyor. (Vaiz 8:11) Bu sözler bizim için de tam yerinde söylenmiş sözler ise, vay bize.
Bir kadın fazla kilolarından ineceğine dair kocasına söz veriyor, Allaha yemin ediyor ve bütün ummanı/denizleri de şahit olarak gösteriyor. Veremezse kocası ondan ayrılabilir ve 30 yıllık evliliklerini sonlandırabilir diye de antlaşma yapıyorlar. 6 hafta içinde 6-7 kilo vermesi gerek. Aslında pek o kadar zor, imkânsız bir şey değil. Sağlık sorunu falan da yok. Adam inanıyor, aslında inanmak istiyor. 2 ay sonra ne oluyor bir tahminde bulunun. Kadın vermesi gereken 6-7 kiloyu daha üstüne alıyor. Tamam, o kadının evliliğine, kocasına falan hiçbir değer vermediği bir yana, arada Allah var, yemini var, verdiği söz var. Lanet olsun o kocaya derse anlarım ama diğerleri hiçbir zaman anlaşılmaz. Çünkü o insan tüm değerleri ayaklar altında çiğnemekle kalmıyor, kendi kendini de bir hiç sayıp, yok ediyor. Bu insan ondan sonra ‘battı balık yan gider’ diyerek her şeyi yapmaz, tüm değerleri satmaz mı? Ne kadar suç işler ve onları görmezden gelirsek, suçu beslemiş oluruz. Beslenen şey de büyür, gelişir, kuvvetlenir ve karşımıza bir dev olarak çıkar. Artık biz ona hiçbir şekilde karşı koyamayız. Hep kontrolü kendimizde sanmamız bir yalan oluverir. Bu bir kadının yemini ve tutmadığı sözüydü. Peki, artık kumar oynamayacağına, içki içmeyeceğine, zina etmeyeceğine, yalan söylemeyeceğine, çalmayacağına, uyuşturucu kullanmayacağına, ihanet etmeyeceğine yemin eden ve söz veren kaç kişi var dünyamızda? Herkes demek en kolay ve gerçekçi olurdu ama gelin o kadar da kötümser olmayalım.
İnsan neden suçunu itiraf etmez? Cevap genelde çok basit; itiraf edeceği suç ne ise onu bırakmak istemiyor, onun için de itiraf etmiyor. Çünkü bunu her gün yapması gerekecek, bedel de ödemesi gerekiyorsa, bir gün gelecek ödeyemeyecek ve anlamı da olmayacak. Eski İsrail’de, Allahın emirlerinden, tüm o kanunlardan birini bilerek veya bilmeyerek ihlal eden, suçunu itiraf edecekti.
-Eğer biri suç edip, şahit olarak yemin teklifini işittiği zaman, gördüğünü ve bildiğini haber vermezse, kişi günah işlemiş olur ve suçunun cezasını çekecektir.
-Biri bilmeden kirli sayılan herhangi bir şeye, yabanıl, evcil ya da küçük bir hayvan leşine dokunursa, kirlenmiş olur ve suçlu sayılır.
-Biri bilmeden kirli sayılan bir insana ya da insandan kaynaklanan kendisini kirletecek herhangi bir şeye dokunursa, ne yaptığını anladığı an suçlu sayılacaktır.
-Biri hangi konuda olursa olsun, kötülük ya da iyilik yapmak için, düşünmeden ve ne yaptığını bilmeden ant içerse, bunu anladığı an suçlu sayılacaktır.
-Kişi bu suçlardan birini işlediği zaman, günahını itiraf etmeli. Günahının bedeli olarak RAB'be bir suç sunusu* getirmeli. Bu sunu küçükbaş hayvanlardan olmalı. Dişi bir kuzu ya da keçi olabilir. Kâhin kişinin günahını bağışlatacaktır.
-Eğer kuzu alacak gücü yoksa, suçuna karşılık biri günah sunusu*, öbürü yakmalık sunu* olmak üzere RAB'be iki kumru ya da iki güvercin sunmalı. Bunları kâhine getirmeli…Kâhin kişinin günahını bağışlatacak ve kişi bağışlanacak. (Mukaddes Kitap- Levililer 5:1-6)
Aslında Allah ne kadar merhametli; neredeyse her şeyi bağışlıyor ve bağışlanma yolları gösteriyor. Fakat insanlar ne bağışlanmak ne de suçlarından dönmek istemiyorlar ki; problem burada. Dediğim gibi suç işlemek bir yerde o kadar vahim değil, korkunç olan suçlarımıza sarılmış olmamız, onları bırakmak yerine daha da geliştirmek isteyişimiz. Devletler, o canavar misali insanlığın kanını emen ülkeler, milletler, toplumlar, aileler ve biz dünya olarak bu problemi yenmedik, yenmek de istemedik ve yenmek de istemiyoruz.
Kabahatlerini örten başarılı olmaz; fakat onları itiraf edip bırakan, merhamet bulur. (Süleyman’ın Meselleri 28:13)
Siz bu sözleri yanlış mı buluyorsunuz? Mesela kabahatini örten başarılı olmaz yerine, ‘tam tersine, asıl onlar başarılı oluyor’ mu diyorsunuz? Tüm dünya suçlu, insanlık suçlu evet; o tüm dünyaya bakın ve ‘Biz insanlık başarılı olduk’ deyin. Diyebilir misiniz? Suçlu olup, onları bırakmadığımız için de Allahtan merhamet bulamıyoruz. Sonra gördüğümüz savaşlarda, katliamlarda, kolu-bacağı kopmuş toz içinde kanında yuvarlanan çocuklara bakıp, ‘Allah yoktur, olsaydı böyle şeylere müsaade etmezdi’ mi diyoruz büyük bir mağrurlukla! Aynen öyle oluyor işte. Bunu söylerken de utanmıyoruz bile. ‘Allah belamızı verdi ve layığımızı bulduk’ demek yerine, O’nu inkâr etmeyi daha kolay buluyoruz. Hadi artık rahat rahat uyuyalım, bizim suçumuz değil! Bu kafalar yönetiyor dünyayı, üzerimizde bu ruh hâkim ve onu o kadar besleyip büyüttük ki, korkunç bir dev oldu, artık hiçbir şekilde hâkim olamıyoruz. O devin aslında bir sabun köpüğü olduğunu bir bilsek, sadece zihnimizde olduğunu bir bilsek ve oradan tiksinerek onu çıkarıp atsak, burada bir anda yok olacak bir şeyden bahsediyoruz. Ama yapmıyoruz. Biz yapsak da öbürleri yapmıyor. Öbürleri yapsa, diğerleri yapmıyor ve trafik suçunda olduğu gibi, bu dünyayı ben mi düzelteceğim ruhuna kapılıyoruz. ‘Be adam, be kadın dünyayı bırak, kendini düzelt, mahva giden çünkü sen olacaksın’ mantığına ve ruhuna sahip olamıyoruz.
En küçük şeylerde bile yalan söylüyor, inkâr ediyoruz. Evde ‘bu ne ya’, dediğim zaman, eşimle oğlumun onu neyin için söylediğimi dahi bilmeden, görmeden, ‘ben yapmadım’ sesleri gelirdi. ‘Demek ki bizim evde görünmeyen birileri de yaşıyor’ derdim. Onların bu zayıflığı, sorumluluktan bu kadar korkmaları, bir çatı altında yaşarken aile güvenini bu kadar ucuz görmeleri tabii ki hiç hoş olmuyordu. Hâlbuki ortada hiçbir şey de yok. Öyle astığını asan, kestiğini kesen biri de değildim. Aynı ruhun okulda da olduğunu söylüyordu oğlum. Hoca bir şeyi terslerken, ne olduğunu bile söylemeden, ‘ben yapmadım’ sözleri yükselirmiş sınıfta. Neredeyse tüm suçlar domino etkisi yaptığı için artmakta. Trafik örneğinde anlattığım gibi, başkaları da yapıyor veya yapmıyor, artık o ne ise, hemen biz de arkalarından gideriz.
Öğretmen Ali’ye sorar, ‘Eriha surlarını kim yıktı?’ diye. ‘Öğretmenim ben yapmadım’ der ve öğretmen şaşkın onun yüzüne bakarken zil çalar. Öğretmen bu konuyu okul müdürüne anlatır. Müdür, ‘Eğer o yapmadım diyorsa doğrudur. Ben o aileyi tanırım, çok dürüsttürler’ demesine hoca daha çok şaşırır ve durumu Milli Eğitim’e yazarak bir mektup gönderir. Milli Eğitim’den gelen cevap aynen şöyledir: ‘O duvarı derhal onarın, bir daha da böyle şeyler ile bizi rahatsız etmeyin. Zaten çok masraflı bir okul, yoksa okulu kapatırız’!!! Haydaaa, al birinden vur öbürüne. Eriha surlarını kimin yıktığını belki sizler de bilmiyorsunuzdur. Merak edenler Mukaddes Kitaptan Yeşu kitabının 6. Bölümünü okuyabilirler.
İnsanlar ne yaparsa yapsın hiçbir sorumluluk almak, bedelini ödemek istemiyor ama yapmaya devam ediyor. Bu: ‘Başka herkes o bedel ne ise, o acı ne ise, o sıkıntı ne ise, o hayat ne ise, o yuva ne ise perişan olup gidebilir ama ben sorumlu değilim’ demektir. Harika değil mi? Bizlerdeki sahip olduğumuz ve anlatmak istediğim ruhun ne olduğunu anladınız sanırım. ‘Suçunu itiraf edecek’ diyor Allah.
-Ne suçu beyim?
-Hangi suç?
-Kim yapmış?
-Ne zaman yapmış beyim?
-Kime yapmış?
-İspatın var mı beyim?
Kimse suç işlemekten rahatsız olmuyor ki, bir itirafta bulunsun. Kişi suç işlediği zaman rahatsızlık duymalı, o kadar ki itiraf edene kadar. Bunu polisler, savcılar, kanun, tehdit ile kişiyi kıskaca alarak yaptırabilirler. Kanunların önünde suç sayılmayan ama günah olan bir sürü şey var. Ayrıca kanunların önünde suç sayılan ama ispat edilemeyen yüzbinlerce hileler var. Devletlerin suçları var ve kimsenin gücü yetmiyor. ABD ye gidin de ‘sen suçlusun’ de? ‘Elinde o kadar kan var ve hâlâ doymayan, yiyen, arta kalanı ayaklarınla ezip parçalayan bir canavar gibisin’ deyin. (Mukaddes Kitap-Daniel 7:7) Kim dinler beyim? Ne onun halkı ne de yöneticileri umuruna takar. Çok azınlık bir kesimdir ki, onların da sesini zaten duyurmazlar.
Mukaddes kitap tarihinde tek bir ülkeden bahsedilir, Nineve diye. Yunus peygamberin başından geçen bu olayda,
Nineve halkı Allaha inanır, oruç ilan ederler ve büyüğünden küçüğüne kadar çula sarınırlar. Ve bu söz Nineve kralına erişti, tahttan kalktı, kaftanını çıkardı, çul sarınıp, kül üzerinde oturdu. Kralın büyük adamlarının fermanı ile Nineve’ye bağırıp ilan etti: ‘İnsan ve hayvan, sığır ve davar, bir şey tatmasınlar, otlamasınlar, su da içmesinler; insan da hayvan da çul sarınıp Allahı kuvvetle çağırsınlar; herkes kötü yolundan ve ellerindeki zorbalıktan dönsün. Kim bilir? Belki Allah döner ve nadim olur, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız. (Mukaddes Kitap-Yunus 3. Bölüm)
Mukaddes Kitap ve Kuran ile birlikte 4600 yıllık bir tarihi içeren Allahın sözlerinden sadece ülke olarak topyekûn tövbe eden bir bu milleti okuyoruz. Yunus ne dedi de onlar böyle döndü? Allahtan aldığı emir ile pek fazla uzun uzadıya konuşmadı Yunus.
‘Daha 40 gün var, Nineve yıkılacak!’
Yunus sadece bu sözleri söyleyerek, baştan başı 3 günlük yol uzunluğunda olan Nineve’de yürüdü. Onların tepkisini okuduk. Allah da onları bağışladı. Sizce zamanımızda dünyada hangi ülke topyekûn bu tepkiyi gösterir? Hangi millet? Hangi aşiret? Hangi grup? Hangi akraba topluluğu? Hangi aile veya kim? Samimiyetle soruyorum, çevrenizde kimi tanıyorsunuz? Şöyle bir derin düşünün. Ben kendi adıma daracık çevremden cevap vereyim, kimseyi tanımıyorum.
Osho’nun kitabında şöyle geçiyor:
İnsanlarla ilişki kurarken, mantıklı yaratıklarla karşı karşıya olmadığımızı aklımızdan çıkarmayalım. Biz duygusal davranan, önyargıları olan, onuruna ve gururuna düşkün yaratıklarla iletişim kurmaya çalışmaktayız.
Siz gelin bu insanlara ‘suçlusunuz, neden itiraf edip bırakmıyorsunuz?’ deyin. Dale Carnegie ise kitabında şu sözleri söylüyor:
Eleştiri çok tehlikeli bir kıvılcımdır. Ve bu kıvılcım bir barut fıçısından farksız olan insan gururunu infilak ettirecek mahiyettedir. (Dost kazanma ve insanları etkileme sanatı-Dale Carnegie)
Peygamberlere neler yaptılar biliyoruz, okuduk, duyduk. Çivilediler, testereyle biçtiler, diri diri gömdüler, hayvanlara parçalattırdılar, kazıklara oturtup, diri diri yaktılar… Daha saymaya gerek var mı? (İncil-Matta 27:33-51; İbraniler 11:35-40)
Dale Carnegie devam ederek şöyle yazıyor:
Eğer karşınızdakinin devamlı yanılgılarını ortaya çıkaran birisiyseniz, her sabah şu satırları okuyunuz. (Bu fıkrayı Profesör James Harvey Robin-son'un "Fikirlerin Oluşumu" isimli eserinden aldık.)
"Ara sıra, direnmeden veya heyecana kapılmadan düşüncelerimizi değiştirdiğimizi görürüz. Oysa bize yanıldığımız söylense direnir ve düşüncelerimizi sonuna kadar savunuruz. Açıkça görülüyor ki, bizim için önemli olan gerçekte o fikirler değil, tehdit karşısında kalan gururumuzdur. İnsanlar arasındaki konuşmalarda <<ben>> kelimesi oldukça çok yer kaplar. Bu söze gereken değeri vermek en akıllıca davranıştır. "Benim" yemeğim, "Benim" köpeğim, "Benim" evim, "Benim" babam, "Benim" ülkem sözleri de aynı etkiye sahiptir. Biz saatimizin yanlış olmasından başlayarak Merih’teki kanallar hakkındaki bilgimizin, bir kelimeyi yanlış telaffuz etmemizin yahut yanlış yazmamızın, bir tarihi yanlış söylememize itiraz eden birisiyle karşılaştığımızda kızarız. Çünkü doğru zannettiğimiz bir şeyin bildiğimiz gibi kalmasını isteriz. Ne onun için sıkılır ne de onun için özür dileriz. Sonuçta, bildiğimizi değiştirmemek için uğraşırız. (Dost kazanma ve insanları etkileme sanatı S.37-Dale Carnegie)
20 yaşında genç bir alman kızınla bir sohbette, ‘ne olursa olsun işlediğim suçu hiçbir zaman itiraf etmem’ diyordu. ‘Ama suçun apaçık ortada olup, elektrikli sandalyeye giderken de mi etmezsin?’ diye sormam üzerine, ‘son saniyesinde bile, hiçbir zaman etmem’ demesinde çok samimiydi. Ben inanıyorum ki bu eğitimi sırf o almıyordu. Ona bunu öyle inandırmışlardı ki, suçunu itiraf edersen zaten kaybedeceksin ama inkâr edersen yüzde bir bile olsa kurtulma şansın var mantığını bu kızın yüreğine kazımışlar. Allah’la olan ilişkisi, ölüm, diriliş, hüküm günü gibi şeyler onlara zaten masal gibi geliyordu. Ancak Müslümanlara karşı savaşılıyorsa, onlar katlediliyorsa, kin ve nefrette, o zaman hepsi birlik içinde Hristiyan kesilirler! İnsanlar inançları bile nefret ve savaşma yolunda kullanıyorlar, kendileri samimiyetle hiç inanmasalar da.
-En önemlisi sağlıklı çalışan bir vicdana ihtiyacımız var.
Vicdan ne demek? Basit olarak, iyiyle kötüyü ayırt etme yeteneğimiz. İyi ile kötü kavramları kanunlara, kültürlere, inançlara, yörelere göre de çok farklılıklar gösterecektir. Aslında tek bir Allahtan yaratılıp, tek bir insandan türemiş insan soyuyuz. Tek bir din olması gerekirken, şeytan işi zenci saçına çevirmiş. Bu yüzden:
-Çok iyi bir eğitime ihtiyacımız var.
Bu eğitimi de ancak tek olan Allahın sözlerinden bulabiliriz. O sözler ise Mukaddes Kitap (Tevrat-Zebur-İncil bir arada) ve Kuran-ı Kerim. Kendimizi o sözler ile devamlı eğitmeliyiz, öğrenmeliyiz ki, bir olayda hemen aklımıza gelip, yüreklerimizde de yazılmış olsun. Tüm bunları bilmek de işe yaramıyor.
-Bildiğimiz, öğrendiğimiz o sözlere kesin inancımız olmalı.
Kesin inanmak da yeterli değil. Yakup sözlerinde:
Sen Allahın bir olduğuna inanıyorsun; iyi ediyorsun; cinler de inanıyorlar ve titriyorlar. (İncil-Yakup 2:19) diyor.
İnandıklarımıza da kesin kez severek uymalı, uygulamalıyız. Yoksa bomboş bir inanç olup, hiç kimseye fayda sağlamayacak, bir işe de yaramayacaktır.
Eğitim, iman ve işler de yeterli değildir, Allah sevgisi bunların temelini oluşturur. Eğer sevgimiz olmazsa, iyi işleri yapıyor da olsak, muhakkak bir gün gelip düşeceğiz. Allahı sevmek için de onu tanımamız gerek. Söylediğim kitaplar vasıtası ve içten gelen dualar ile Allahı tanımamız ve onu sevmemiz mümkün olacaktır. Allahın kendisi için ‘dostum’ dediği İbrahim’in zamanında hiçbir kitap ve yazı yoktu. Ama o el yordamı ile yani aklını ve yüreğini kullanarak bir Allahın olduğuna kani oldu. (Kuran- Enam 74-79; Enbiya 51-70; Meryem 42-58; Tövbe 114; Mümtehine 4 -Lütfen bu ayetleri yerinden açarak okuyun)
Suçunu itiraf etmek insana önce büyük bir huzur, rahatlık verir. Ağır bir yükten kurtulma hafifliğine kavuşursunuz. Artık zihninizdeki o uyumsuzluklar son bulur. Ruhunuz, sanki korkunç fırtınalı dalgalardan sonraki sütliman olmuş, çarşaf gibi, sükûnet veren bir denizi andırır. Siz bu itirafı her şeyden önce Allah ile olan ilişkinizin bozulmaması için yaparsınız. Çünkü onun indinde hiçbir şey gizli değildir. Bilmediği, görmediği hiçbir şey yoktur. Siz zaten bu bilincin ve bilginin sahibi olduğunuzdan dolayı, suçunuzu gizlemezsiniz. Kimden gizleyeceksiniz? İnsanlardan mı? Onların önünde mi küçük düşmekten korkacaksınız yoksa Allahtan mı? Ayrıca itiraf edip, o suçu telafi etmekle, aynı suçları tekrar ve tekrar işlemekte zorluk çekeceğiz, çünkü Allaha olan itirafımız, pişmanlığımız aklımıza gelecek. Aynı dua etmek gibidir. Dua etmek insanı bina eder, neden? Duada Yaratıcımıza dileklerden, minnetten, bizi sıkan şeylerden bahsederiz ama tüm bunların onun iradesine göre olmasına dikkat ederiz. ‘Bana piyangodan ikramiye çıkar da Zehra’nın düğünde giydiği gelinliğin daha gösterişlisini alabileyim de görsün gününü’ gibi duaların onun iradesine uymadığını bilecek kadar tanımak zorundayız Allahı. Hiç anlamadan, papağan gibi, mütemadiyen, bir ömür boyu söylediğimiz Arapçalar bizi bina etmez, zihnimizde ancak sahte bir rahatlık hisseder, onu uyuşturur kendimizi kandırırız. Bu benim fikrim mi?
<<Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız'a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O'ndan dilemeden önce bilir. (İncil-Matta 6:5-8)
Yalnız, ‘suç ettiğiniz kim ise, kimi mağdur edip, onu sıkıntıya düşürdüyseniz muhakkak önce onunla barışıp, durumu telafi edin’ diyor Allah.
Bu yüzden, sunakta adak sunarken kardeşinin sana karşı bir şikâyeti olduğunu anımsarsan, adağını orada, sunağın önünde bırak, git önce kardeşinle barış; sonra gelip adağını sun. (Matta 5:23)
İşlenilen suçların neredeyse atıyorum yüzde 99’unun ihtiyaçtan ötürü olmadığına inanıyorum. Bunu sırf ben söylemiyorum. Yalanlarımız, kıskançlıklarımız, tamah ettiğimiz şeyler, kibrimiz, egolarımız, hırslarımız, öfkemiz ve benzeri daha ne varsa, hiçbiri ihtiyacımız değildir. Tüm bunları arzu ederiz ama ihtiyacımız değildir. Çok ünlü Hintli bir felsefe profesörü bakın ne diyor:
Arzuları öldür, onlardan hiç kan çıkmadığını göreceksin, çünkü ruhsuzdur. Fakat bir ihtiyacı öldürdüğünde katliam olacaktır. Bir ihtiyacı öldürdüğünde senin de bir parçan ölecek. Bir arzuyu öldürdüğünde, sen ölmeyeceksin. Tam tersi daha özgür olacaksın. Daha çok özgürlük arzuları bırakınca ortaya çıkacak. Hiçbir arzu olmadan bir ihtiyaç insanı haline geldiğinde, zaten yoldasın demektir ve cennet çok uzakta değildir. (Bhagwan)
Her dinde oruç tutmak vardır, bilhassa İslam âleminde. Neden? Allahın bizim aç, susuz veya birtakım arzulardan uzak durmamızı istemesi neden? Sanki yemek yiyip içince, ona mı yiyor içiyoruz? Oruç ruhunda, insanın ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunu ve ne kadar çok arzuları olduğunun da bilincine varmaktır. Nefsine ‘Hayır’ demektir. Onun dizginlerini elinize almak demektir. Ve yine oruç, bedenin ihtiyaçlarını dizginlemek ve ruhu zenginleştirmektir. Çünkü bunlar birbirine zıttır.
Çünkü bedene göre olanlar bedenin şeylerini, Ruha göre olanlar da Ruhun şeylerini düşünürler. Çünkü bedenin düşüncesi ölüm, fakat Ruhun düşüncesi hayat ve barıştır; çünkü bedenin düşüncesi Allaha düşmanlıktır; çünkü Allahın şeriatına/kanunlarına itaat etmez, hem de edemez; bedende olanlar Allahı hoşnut edemezler. O halde eğer Allahın ruhu sizde duruyorsa siz bedende değil Ruhtasınız…(İncil-Romalılar 8:5-9)
Allahtan esinlenerek yazılan tüm kutsal yazılar bize bu mesajı verir. Şeytan ise daima bedensel arzularımızı harekete geçirecek, iştahımızı kabartacak bir dünya kurmuştur. Tüm reklamlar, çevremiz, sahip olmak istediğimiz şeyler ve daha ne varsa, dikkat edin hep arzularımıza yöneliktir, ihtiyacımıza değil. İşlediğimiz suçlar da bunlardan kaynaklanır. Aç hırsız karnını doyurmak için çalıyorsa kimse onu hor görmez. diyor Hz. Süleyman. (Süleymanın Özdeyişleri 6:30) Ne kadar hırsız, uğursuz, sömürücü, hain veya katliamcı terörist varsa, kaçı ihtiyaçtan ötürü öyledir?
Nasrettin Hoca araba sürüyordu ve ben de yanında oturuyordum. Mahalleye girdiğimiz an –çok sıcak bir yaz günüydü- derhal arabanın bütün camlarını kapattı. ‘Ne yapıyorsun?’ dedim.
‘Ne demek istiyorsun? Bütün mahallenin klimalı bir arabaya sahip olmadığımı öğrenmesine izin mi vereyim?’ dedi.
İkimiz de terliyorduk, fırın gibiydi ama komşularının klimalı bir arabaya sahip olmadığını öğrenmesine nasıl göz yumarsın? Bu bir zihin ihtiyacıdır. Beden, ‘Vazgeç şundan! Deli misin?’ der. Beden terliyor, ‘Hayır’ diyor. Bedeni dinle; zihni dinleme. Zihnin ihtiyaçları çevrendeki başka insanlar tarafından yaratılır; onlar akılsız, aptal, budala. (Bhagwan)
Mukaddes Kitabı ilk defa okurken şu ayet çok dikkatimi çekmişti. Orada Resul Pavlus şöyle diyordu:
Kanaat ve Takva (Allaha bağlılık-günahtan kaçınma) büyük kazançtır. Çünkü dünyaya bir şey getirmedik, ne de ondan bir şey götürebiliriz. Fakat yiyeceğimiz ve örtüneceğimiz oldukça, onlarla kanaat edeceğiz. Fakat zengin olmak isteyenler imtihana ve tuzağa ve insanları mahva ve harabiyete batıran çok manasız ve muzır arzulara düşerler. Çünkü her türlü fenalığın bir kökü para sevgisidir; bazıları bunu arzu ederek imandan saptılar ve birçok eziyetlerle kendilerine işkence ettiler. (İncil-1.Timoteos 6:6-10)
Gerçekçi olup düşünün, yiyeceğimiz ve örtüneceğimiz ile yetinecek bir ruha sahip olunsa; tüm dünyamız aslında ne kadar zengindir. Yüz milyarları doyurur ve mutlu eder. Peki, neden hâlâ insan yaratıldığından beri dünyada kan döküp, birbirini yemekte? Kan kusturup, birbirine işkenceler etmekte? Çünkü sevgi yok. Gösterişleri sevgiyle karıştırmayalım, gerçek sevgiden bahsediyorum. Peki, o ne demek?
İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir.Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.
Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır.Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır.Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır.Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım.Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir. (İncil-1.Korintliler 13)
Sevgi, tüm insanlık dünyasının temel sorunudur. Birbirimizi sevmiyoruz, kendimizi sevmiyoruz, hayvanları, doğayı sevmiyoruz, hayatı sevmiyoruz, Allahı sevmiyoruz ve onun için de devamlı suç işliyoruz. Hıristiyan âleminde en çok vaaz edilen konu sevgidir, çünkü bu onlarda yoktur veya korkunç azdır. Dikkat edin, her dinde en çok ne vaaz ediliyorsa, bu o inanç toplumunun eksiğidir. Sevgiden bahsedince aklıma geldi, biri bir yerde şöyle diyordu:
Hayvanları sevdiğimizi söyleriz, onları öldürür yeriz, ağaçları, çiçekleri sevdiğimizi söyler, keser, koparırız; balığı, ördeği, kuzuyu çok seviyoruz dersek ne demek olduğunu anladınız artık. İnsanları sevdiğimizi söyler, devamlı savaşırız. Biri beni sevdiğini söyleyecek diye ödüm kopuyor.
Olur da seversek, böyle seviyoruz. Yok etmek, parçalamak, hayat bağlarını koparmak oluyor meyvemiz. Sonra suçunu itiraf edip onu bırakmaktan mı bahsediyoruz! İmkânsız bir konu seçtim, biliyorum; yine de çok gerekli bulduğum için yazdım.
Sonra bana, <<Bu kitabın peygamberlik sözlerini mühürleme>> dedi, <<Çünkü beklenen zaman yakındır. Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Kirli olan, kirli işlerini sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın.>>
<<İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim. Alfa* ve Omega*, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben'im.
<<Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! Köpekler, büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar. (İncil-Vahiy 22:10-14)
Gerçeklerden Nefret Ediyoruz!
gerçek:
Anlam 1: Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakikî
Anlam 2: Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici.
Anlam 3: Temel, başlıca, asıl.
yalan:
Anlam 1: Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, kıtır.
Anlam 2: Gerçek olmayan, asılsız, uydurma. (Türkçe Sözlük)
Birbirinin zıttı olan bu kelimelerden en çok hangisinin anlamını seviyoruz? Gerçekleri mi sevip, söylüyor ve onlarla yaşıyoruz? Yalanları mı seviyor, onlar ile bütünleşiyor ve hayatımızı onlarla mı dolduruyoruz?
İnsanların yalana başvurma sebepleri: Çıkar elde etmek, eleştiri veya cezadan kurtulmak, utandığı için, nezaket icabı, güvensizlik hissettiğinden, korktuğu için, öç almak, nefretini okşadığı için, sorumluluktan kaçmak, şaka yapmak ve hatta sevdiği için bile yalan söyleniyor. Eminim ki kabaca daha bir sürü nedenler sayılabilir.
Aslında yalan söylemeyen insan yok; korkunç bir şey ama gerçek bu. Herkesin, dozu ne olursa olsun ama yaptığı şey bu. Tamam, yalanın bahaneleri çok ve bazen anlaşılabilir de peki ya gerçek? Gerçekler de mi yalan gibi sempati, anlayış hatta bazen hoşgörü ile karşılanıyor? Çoğu zaman hayır; hatta ‘ne kadar ustaca yalan söylüyor’ diye o kişileri överiz ve yine, ‘ne kadar güzel gerçekleri dile getiriyor’ da deriz. Demek ki biz yalandan da gerçeklerden de hoşlanıyoruz ama bu herkese, durumlara, yerlere ve kişilere göre değişiyor.
‘Durum bu ise, ‘eh o kadar kötü bir şey yok’ mu diyoruz? O zaman şöyle bir soru sormak yerinde olacak: Yüzdeye oranla ne kadar gerçek ve ne kadar yalan söyleniyor? Bu sorulara doğrudan bizzat benim cevabım, %99,9 yalan söylenirken, %0,01 oranında gerçek var. Yalan her yerde. Gazete, dergi, haber, TV, filmler, insanlar, çevremiz, biz ve sayabildiğin kadar say dur. Yani yalan nerede diye aramaya gerek yok, çünkü her yerde o kadar fazlasıyla var ki, dünyayı doldurmuş.
Peki, soruyu biraz daha değiştirerek soralım: ‘Gerçekleri ne kadar seviyoruz? Ama saf, tertemiz gerçeklerden bahsediyorum. Peki, yalanı ne kadar seviyoruz? Bunlara da yine benim cevabım olsun, gerçekleri %0,01, yani neredeyse hiç sevmezken, yalana bayılıyoruz. Sakın herkesi isteyerek yalan da söylüyor sanmayalım. O doğrular veya gerçekler için uğraş verenler, gerçeği bilmiyorlar ki doğruyu söylesinler. Her yerimiz yalanlarla yoğrulmuş ve artık bizler onunla bir bütün olmuşuz. Yalana gerçek diye sarılıp ölüme gidenlerin sayısı hesap edilemez hem tarihte hem de zamanımızda.
Lafta, ‘kimse kendisine yalan söylenilmesinden hoşlanmaz’ denir değil mi? Palavranın en büyüğü de zaten bu. Sıkıysa sen doğruyu, gerçeği söyle, söyle de gör!
Demek ki biz insanlık olarak yalandan pek çok fayda gördüğümüzden dolayı mı yalanı sevip, gerçeklerden uzak duruyoruz? Cevap apaçık ortada, ne kadar fayda gördüğümüzü dünyamıza bakarak karar verin. Başka bir dünya da yok, bir tane. Ve sonra en başta yazılı olan yalan ve gerçeğin anlamını tekrar okuyun, düşünerek! Sarıldığımız, bütünleştiğimiz yalanların bizi nereye götüreceğini ve yine hırsla gerçeklere karşı durmakla ne elde edeceğimizi bir düşünün.
Hz. Davut: -Herkes birbirine yalan söylüyor, dalkavukluk, ikiyüzlülük ediyor. (Mezmurlar 12:2) diye Zebur diye bildiğimiz kitapta kaleme almasının üstünden yaklaşık 3200 sene geçmiş.
‘İnsanın en büyük ve en kötü sıfatlarından biri yalan söylemektir’ diye geçiyor Wikipedia açıklamasında.
Bakın, ben insanların yalan söylemesini büyük bir zayıflık olarak görebilirim. Hatta onları anlamaya da çalışırım, konu bu değil; asıl korkunç olan, insanların gerçeklere karşı olan tutum ve tepkileri. Hem de o gerçekler ki, kesin olarak onların gelecekleri, çıkarları ve hayatlarıyla ilgili olduğu halde. İnsanlar bunlardan nefret ediyor. Tarihe baktığımızda, olayları birkaç sayfa üzerinden okurken ki, onlar 50, 100 yılı ve hatta daha uzun bir zamanı içerebilir, kafamızı sallarız, o zamanki insanların yaptıklarına anlam veremeyiz. Okuduğumuz o tarih tarafsız bir şekilde kaleme alınmışsa, başlangıç ve sonlarını hemen birkaç sayfada, hatta bazen birkaç cümlede okuyuveririz. Bizim birkaç dakika içinde sahip olduğumuz bu bilgiler ve o insanlara olan hükmümüz doğru, adil, akıllıca, bilgece olurken; eğer olayların içinde yaşıyorsak, maalesef okurken kafamızı sallayıp, anlam veremediğimiz, akılsızca ve çok yanlış dediğimiz şeyleri bizzat yapar, yaşar ve de ölürüz. Ölmek önemli değil; nice peygamberler, doğru kişiler, İsa Mesih de öldürüldü fakat ‘ne uğrunda’ diye sormalıyız. Doğruyu ve gerçeği savunup da boyun eğmeden ölenler için, ödün vermediler diye bir yerde sevinç duyup, onların izleri ardınca gitmek isteyen insanlar az değildir.
Zamanın Roma Valisi, İsa Mesih’e hükmetmeden önce sorular soruyor:
Bunun üzerine Pilatus, “Peki o zaman sen kral mısın?” dedi. İsa şöyle karşılık verdi: “Kral olduğumu sen kendin söylüyorsun. Ben bunun için doğdum, gerçeğe şahitlik etmek için dünyaya geldim. Gerçeğin tarafında yer alan herkes benim sesime kulak verir.” Pilatus ona, “Gerçek nedir?” dedi. Yuhanna 18:37-38
Pilatus soru sormuyor, sorduğu soruyla aslında kendince cevap veriyor ve de samimi. ‘Gerçek nedir?’ demekle, tecrübelerinden de korkunç zor bir kıyaslamanın farkında. Gerçek ile yalanı pek de öyle kolay fark edilir olduklarını sanmayalım. O kadar ustaca, kurnazlıkla yapılıyor ki, fark etmek bazen imkânsızın da ötesinde. Dedim ya, tüm dünya yalanla yoğurulmuş, hem insanların ömrü kısa, önümüze konulanlara inanmak zorunda kalıyoruz.
ABD de mahkemeye çıkan görgü tanıklarının %72 sinin yanlış çıktığı söyleniyor. Dikkatli okuyun, ‚yanlış çıktı’ deniyor, ‘yalancı’ denmiyor. Örneğin 17 sene hapiste yatan ve devamlı suçsuz olduğunu söyleyen bir adamın suçsuzluğu yine tesadüfen ortaya çıkıyor. Kendisine neredeyse ikiz denecek kadar benzeyen, sakal tipi ve bıyığıyla tıpa tıp aynı bir mahkûmun suçlu ve aynı hapiste olması olaya ışık tutuyor da adamı serbest bırakıyorlar. Hayatının 17senesi rezalet oluyor tabii. Fakat ben de olsaydım, ‘o bu adamdı’ derdim. Yalnız ben değil, herkes öyle söylerdi ve buna da gerçek derdik, çünkü benzerlik korkunç. Fakat o yanlış görgü tanıklarının hepsi de samimiyetle hata yapmıyor tabii. Duygularına, öfkesine, kinine yenik düşenler bir yana, o insanı sempatik bulmadığı için, kendi söylediği yalana kendi de inanıyor derler ya, işte aynen öyle olanlar da muhakkak var.
Ülkedeki zor davalara krallar bakardı. Zamanımızdan yaklaşık 3 bin sene önce, Hz. Davut’un oğlu Kral Süleyman’ın ilginç bir davası Mukaddes Kitapta da geçer. Dava, aynı odada yaşayan ve neredeyse aynı zamanlarda bebek doğuran 2 fahişe kadın hakkındadır. Biri herhalde gece emzirirken uykuya dalıyor ve bebeğinin üstünde uyuyor ve bebek boğulup ölüyor. Bunu fark ettiği zaman ise, öbür kadının bebeğini alıp, ölü bebeği onun koynuna koyuyor. Fakat davada ikisi de aynı şeyleri söylüyor. Gel çık işin içinden. ‘Yok, hayır! O benim bebeğim, ölü olan onunki. Hayır! Ölü olan onunki, yaşayan benim bebeğim’ diyerek. Süleyman bu iki kadını da dinliyor ve basit bir karar veriyor. ‘Çocuğu getirin ve ortadan kılıçla ikiye ayırın, yarısını birine diğer yarısını öbürüne verin’ diyor. Kadınlardan biri şaşkın ve muhakkak da korkunç bir endişeyle haykırarak, ‘aman efendim durun, sakın öldürmeyin! Bebeği ona verin’ derken, diğer kadın, ‘öyle yapın, ne benim ne de onun olsun, ikiye bölün’ der. (1.Krallar 3:26) O zaman kral kararını verir: ‘Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur’ der.
Bunlar şimdiki zamanımızın tıp tekniğine göre basit örnekler ama o zaman için çok zor bir durum, aynı zamanda hükümdeki bilgece karar şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıyor.
Benimse üzerinde durmak istediğim konu, insanlardan kim her şeyin en doğrusunu ve gerçeğini biliyordan ziyade, kasıtla gerçeklerden nefret etmek. Olabilir, bir şey yanlıştır, yalandır, ama biz onu gerçek olarak biliyor ve inandırılmışızdır. Bizim gerçeğimizdir artık o. Hem de tüm yürek ve samimiyetle. Bu durum tüm dünyamızı doldurdu desek de ondan kurtulmak aslında çok basit ve kolaydır. Tabii yine lafta ama uygulamada öylemi gelin bakalım.
Ben yine basit ve hani ‘adi suç’ denir ya, işte o türden söylenen ve nefret gören gerçekleri ele almak istemiyorum. Mesela:
-Aa! Çok kilo almışsın,
-Bu kıyafet sana hiç yakışmamış,
-O ne kadar komik topuklu ayakkabılar, palyaço gibisin kız,
-Ne biçim dandik bir araban var öyle, inip binerken fıtık olacağım,
-Nasıl bir gözlük seçmişsin; sanki ‘bakın ben gözlük takıyorum’ der gibi,
-Bu makyaj ile yalnız çirkin veya komik değil, ucubeye de dönmüşsün,
-Bu ne pislik, her yerin çöplük gibi kokuyor,
-Ver şunu! Bir yumurtayı bile çırpamıyorsun…
İşte bu tür gerçeklerden bahsetmekle zaman kaybetmek istemiyorum. Bunlar hakkında yazılmış birçok makaleler var zaten ve hepimizin de haşır neşir olduğu türlerden. Hani bazı şeyler vardır ve ‘onlar artık bizim gerçeklerimiz olmuşlardır’ dedim ya, işte bu türler. Aklıma gelen en güzel ve kolay örnekler inançlarımız oluyor. İster ateist olalım ister deist veya şeytana tapıp, hiçbir inancı olmayan, fark etmez. Bizim gerçeklerimizi, onu işlemek istiyorum. Çünkü gerçek dediğimiz kavram birçok şeye bağlı. Eğitim, bilgi, görgü, tecrübe, iman ve en önemlisi de bilmek, yani onu yaşamak ve hissetmek. Gerçi bunlar bile çoğu zaman yalan ile gerçeği ayırt etmeye yeterli olmayacaktır.
Noel, Hıristiyanların en önemle kutladıkları bir bayramdır. Yani onlara göre İsa Mesih’in doğum günü. Hâlbuki o 24 Aralık günü İsa doğmamıştır ve kesinlikle de hiçbir İncil de böyle bir bilgi, ispat yoktur. Milletin, bilhassa çocukların derdi hediye. Zaten çocuklar Noel falan bilmez, onu onlara toplum, çevre, ebeveynler öğretir. Hediyeler ile öğrenmek de işin başka bir cilvesi. Aradan onlarca yıl geçer ve o çocuklar yetişkin olup evlenir, çoluk çocuk sahibi olurlar ve ayni terane devam eder. Benim gibi biri de çıkıp, ‘yok kardeşim, bugün İsa’nın doğum günü falan değil; hem ayrıca Allahın kulları, peygamberler hiçbir zaman doğum günü falan da kutlamamıştır. Açın Mukaddes Kitaba bakın’ derse ne olur?
Müslümanlar ve İslam âlemi erkekleri çocukken veya sonradan dine dönmüşse sünnet ederler. Böyle bir emir Kuranın hiçbir yerinde geçmez ve ispatlanamaz da. Fakat onlar bunu Allahın emri veya peygamberin sünneti diye uygular ve korkunç şatafatlı düğün ve eğlenceler ile çocukların çükünü keserler. Bu kural ve emri Allah Yahudilere yani Hz. İbrahim vasıtasıyla İsrail oğullarına vermiştir ve hükmü İsa Mesih ile kesin bir şekilde İncil’den ispatlar ile ortadan kalkmıştır. İsa’nın kurtarıcı Mesih olduğuna inanmayan Yahudiler varsa da Kuran İsa’nın Mesih olduğunu apaçık kabul eder. Kısacası artık Allahın emri değildir. Sen çık da bunu onlara söyle ve ispatlar ile Kuran’ı da Tevrat’ı da İncil’i de getir göster, ne derler, nasıl tepki gösterirler?
Sizce bu insanlar gerçekleri duydukları, ispatlarını da gördükleri zaman, kaldı ki senin ispat göstermene fırsatın olursa, ne yaparlar? Siz cevabı biliyorsunuz, onun için yormayın beni. Peki, en fazladan içlerinden inatçı biri çıkar, seninle tartışmaya, ispatlar ile seninle boğuşmaya kalkar da gerçeği görürse, sizce o ne yapar?
Karadenizliler inançlı insanlardır. Hıristiyanların içinde de var öyle inançlı eğitim ve öğretim ile yetişmiş kişiler, Yahudiler de. Hatta binlerce din, mezhep, tarikat, cemaatler var, onların içindekiler de. Ben size kendi tecrübelerimi söyleyeyim. Onlar gerçekleri görüp, duyup, anladıkları zaman, ya ağızlarından köpükler saçarak kavga ederler, ya nefretle konuyu kapatın derler veya o inatçı gibiyse, tartışır, çekişir, arar, araştırır, düşünüp taşınır ve sonra tüm inançlarından vazgeçip artık hiçbir şeye inanmaz. Allah, bir yaratıcı, her şeyi var eden, uzaya, galaksilere hükmeden artık onun için yoktur. Neden? Yani buna ne sebep olmuştur? Gerçekler mi? Hâlbuki insan ister istemez, ‘tam tersi olması gerekirdi aslında’ demiyor mu? Yani inancına daha bir bilinçli, daha bir bilgili, daha çok gayret ve Tanrısal gerçeği öğrenmiş olmanın sevinci ve zevki ile yaklaşıp sarılması gerekmez miydi? Maalesef olmaz, en azından ben neredeyse sırf bu konudaki tecrübemde 40 senede görmedim, yaşamadım.
Doğan bir bebek, hiçbir şey bilmez. Anne-baba, akrabalar, çevre, toplum katkılarıyla çocuk büyür yetişir. İnanç konusunda ise neredeyse doğduğu andan itibaren çevresi onu aşılar durur. Hiçbir şey bilmediği için, duydukları, öğrendikleri, gördükleri onun gerçeği olur ve olması için de zorlanır. Onca yıllar gerçek diye inandıklarına karşı sen çıkar içine bir şüphe sokarsın. Ya hiç umursamaz ve aynı kafada, toplumun ona verdiğiyle devam eder; ya da kafa yorar ve büyük bir aldatılmışlık hissine kapılır. Hâlbuki İsa Mesih’in verdiği bir örnekte olduğu gibi, “İşte böylece Göklerin Egemenliği için eğitilmiş her din bilgini, hazinesinden hem yeni hem eski değerler çıkaran bir mal sahibine benzer” dediği sözüne uygun davranmaz. (Matta 13:52) O her şeyi çıkarıp atar. Duyduğu gerçekler onu bilgece davranmaya değil, aptalca davranmaya teşvik etmiştir.
En büyük kusur ve hata, çocuklar yetiştirilirken, gerçek diye inandırıldıkları her ne ise, onun bir yalan, yanlış veya hatalı olabileceği ihtimaline açık kapı bırakılmamasıdır. Tam tersine, sahip olduğu inancı sorgulaması bir sadakatsizlik, hainlik, sonunda ihanet, kısacası büyük bir günah ve suç demektir. Bu örnekleri de belki görerek yaşamıştır o çocuklar. Artık onlar için soru sual ve şüpheler hiçbir zaman kabul edilemez. Korkuyu alan herkes aynı şekilde davranır, çünkü gerçekleri kabul etmenin bedeli bazen çok ağırdır. Gel de gerçeği sev veya ondan nefret etme.
Yeryüzünü Şeytan yönetiyor. Belli bir süreyle Allahtan müsaade istedi ve Allah da ona verdi. İnsanları saptıracağına dair de ant ederek. (Tevrat-Eyüp 1.ve 2. Bölümler; İncil-Yuhanna 12:30-31; Yuhanna 14:30; İncil-Luka 4:5-6; İncil-Vahiy 12:9; Kuran-Hicr 28-43; Kuran-İsra 61-65; Kuran-Sad 79-84)
Şimdi bu cümle tepeden inme mi oldu? Yeteri kadar ispatlar var ama gelin soruyu değiştirerek soralım ve cevabı siz kendiniz verin. Sizce bu dünyayı Allah mı yönetiyor ve onun iradesi mi oluyor? Hıristiyanlar çocuklarına örnek dua dedikleri, İsa’nın öğrencilerine öğrettiği şu duayı ezberletirler:
Göklerdeki babamız, ismin mukaddes olsun; krallığın gelsin, göklerde olduğu gibi yerde de senin iraden olsun... (İncil-Matta 6:9-10) diyerek başlarlar duaya. Demek ki göklerde olduğu gibi yeryüzünde onun iradesi olmuyor. Bu yüzdendir ki neredeyse tüm dinler, gerçek Allaha tapmayan dinler de dâhil, dünyadan ve dünyevi tutkulardan uzak durmamızı öğretirler. Allahın kulu Resul Yakup İncilde hiç şüphe götürmeyecek şu sözleri söylüyor:
Kim dünyaya dost olmak isterse, kendini Allaha düşman eder. (İncil-Yakup 4:4)
Bu sözleri basit düşünmeyelim; ‘Yani ne demek, dünyayı yaratan Allah değil mi de biz dünyaya düşman olalım?’ gibi. Çünkü bu sözlerdeki anlam o değil. Masmavi gökyüzü, gece yıldızlar, denizler, ormanlar, kuşlar, balıklar ve harika bir yaratılış, her ne kadar hiç durmadan bozmaya çalışsak da. İşte bu kastedilmiyor. Dünya üzerindeki hâkim ruhtan, o çirkin güçten ve onun yaptırımları, sistem kastediliyor. Onun da Şeytan olduğu, yine sadece bizim mantığımızla bile kolayca anlayabileceğimiz çirkin bu gücün hâkimiyetini Allah açıkça birçok defa kulları vasıtasıyla kaleme aldırttı. (İncil-Luka 4:6; Matta 4:9; Vahiy 12:7-9; Tevrat-Eyüp 1:6-7; Kuran-Nisa 118-119; Araf 14-16 ve 30; İbrahim 22; Hicr 28-38; Sad 71-85)
Konumuz gerçeklerden nefret etmek ise, Şeytanın burada işi ne? Gerçeğin zıttı olan kelimeyi ‘yalan’ olarak açıkladık ve sözlük anlamını da verdik. Fakat yalanı icat edenin kimliği hakkında bilgi yoktur o sözlüklerde. Bakın İsa Mesih bu konuya nasıl bir ışık tutuyor:
Siz babanız İblistensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır. (İncil-Yuhanna 8:44)
Demek ki yalan ilk defa Şeytan denilen, başlangıçta Allah tarafından yaratılmış, bizler gibi özgür iradeli, ruhi yaratık olan bir melek tarafından ortaya çıkıyor. (Mukaddes Kitap-Hezekiel 28:13-19) Bu yüzden de ona ‘yalanın babası’ deniyor ve aynı zamanda da ‘kendisinde gerçeğin olmayışını’ dile getiriyor İsa Mesih. Madem kelimelerin anlamları, işleri, yaptırım ve sonuçları üzerinde duracağız, onların ortaya ilk çıkışı ve nedenlerini de bilmek çok yerinde değil midir?
Şimdi, ‘Yalan tüm dünyayı doldurmuş, gerçeği bulmak neredeyse imkânsız olmuş’ dememin nedenleri sanırım daha net anlaşılır. Görmediği şeylere inanmayan, ateist, hatta hiçbir inancı kabul edemeyen insanlar, ‘insanlık olarak, kendi yaptığımız kötü şeylere savunma olsun diye şeytanı icat ettik’ demeleri de yabana atılır bir söz değil kısmen. Kısmen diyorum, yarısı hakikat yarısı yalan ve yanlış bu ifadenin. Bakın şeytan diriliş gününde, onu suçlayanlara karşı kendini nasıl savunacakmış, Kurandan okuyalım:
İş bitirilince şeytan da diyecek ki: "Şüphesiz Allah size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır." (İbrahim 22)
Kısmen, yarısı doğru yarısı yanlış dememin nedeni bu gerçeklere dayanıyor. Evet, şeytan tüm insanlığı saptırıyor ama insanlar da sapmakla suçsuz değil. Şeytan burada doğruyu söylüyor. Yani her şeyi şeytanın üzerine atarak kurtulamayacağız. ‘Kötü arkadaşlıklar iyi ahlakı bozar’ diye geçer İncil’de ve doğru ama o kötü arkadaşa uyan da masum sayılmaz, suçsuz tutulmaz.
ABD Huawei ve Çin ile ekonomik savaşı başlattığında, Huawei hakkında bilgi toplamaya başladım. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Çin, telefon nasıl yapılır, tüm ülke telefon ağıyla nasıl örülür diye 80li yıllarda batıdan yardım istiyorlar. Amaçları belli, ucuza kendilerinin üretmesi ve ülkesinde milletin bundan faydalanmasını sağlamak. O medeni batı bunlara hiçbir bilgi vermiyor ve yardım elini uzatmıyor. Bu sefer onların kendileri sıfırdan denir ya, öyle başlıyorlar. 30-40 sene demeden 5G teknolojisiyle de dünyanın önüne geçiyorlar. Ben hemen bir Huawei telefonu aldım. Telefonu Almanya’da, bu ABD-Çin-Huawei krizi nedeniyle kampanyadan ucuza aldım. Yarı fiyatından da az, bir günlüğüne bir internet kampanyası. Yanında da yine Huawei’in sonradan çok sevdiğim 39 Euro değerindeki Bluetooth hoparlörünü de hediye verdiler. Bu mağaza bana telefon ve hoparlör hakkında fikrimi yazarak paylaşma teklifi gönderdi. Herkese yapıyorlar. Ben de ABD’nin Huawei’e savaş açmasının boşuna olmadığını, çok kaliteli ve güzel bir telefon olduğunu. Bu kadar ucuz olmasına da üzüldüğümü, insanların birbirleri için değil, birbirlerine karşı savaşmalarının akılsızlık olduğunu yazarak telefonun teknik faydaları hakkında da bahsettim. Mağaza bana, ‘sıkı bir inceleme sonucu benim bu yorumumu yayınlamayacaklarını’ bildirdiler. Apaçık bir neden de göstermeden. Güldüm tabii. Türkiye’ye daima çamur atıp, fikir özgürlüğünden bahseden ülkeler bunlar. Yazdığım yazıyla da yaşayarak, deneyerek tecrübe ettiğim, parasını vererek aldığım bir ürün hakkında gerçekleri dile getirdim ama battı. Hem daha alalı 2 hafta olmamış, bakalım bu kaç sene dayanacak, yıllarca aynı memnuniyeti bana verecek mi? gibi sorulara şu cevapla kendimi teselli ettim: ‘ABD, dünyanın en çok satan telefonu olma yolundaki bu firmaya karşıysa, o iyidir’. Çünkü insanları tanıyorsanız, onların tepkileri size apaçık birtakım mesajlar veriyor. Aynı şekilde Samsung ile de çok uğraştılar. Apple-İphone onların yakasını hiç bırakmadı ve endüstri casusları ile yazılımlarını bozdu, telefonu tüm dünyada kötüledi falan. Kore ABD yanlısı olmak zorunda olduğu için, iş Çin ile olduğu gibi değil, sessiz ve sedasız yaşandı. Kore de ABD ye karşı çıtını çıkaramıyor. Samsung Çin’in olsaydı, yine aynı Huawei gibi olacaktı. İnsanlar bu kadar bayağı ve basit olabiliyorlar. Sen! müsaade almadan, benden daha iyi hiçbir şey yapamazsın demek bu. Bu film de dünyanın her yerinde oynanıyor.
Yukarıdaki anlattığım örnekle gerçeklerin veya yalanın ne ilgisi var? Bu olayda kim kimin gerçeğini dinler? Sen istediğin kadar iyi, insanlığa faydalı, herkesin neredeyse alabileceği ucuzlukta ve sırf kendi imkânlarıyla ortaya çıkardıkları bir telefon ve teknolojiyi git ABD’ye veya ona sadık bir ülkenin mağazasına anlat. Sıradan birinin yorumuna dahi tahammül edemiyorlar. Aslında gerçeği bildikleri için kuduruyorlar. Hâlbuki 800 ila 1200 Euro’ya sattıkları İphone da Çin’de üretiliyor ve onlara o kadar kâr bırakıyor. Kendi ülkesinde yapsa, iki misli fiyata satmak da belki kurtarmayacak. Dünyayı Şeytan yönetiyor dedik ya, insanlığı birbirine kırdırmaktan her zaman büyük keyif almış insanlık düşmanından bahsediyoruz. O tahrik ediyor, çağırıyor, insanlar da hemen onun arzusunu yerine getiriyor.
Bu devletlerarası savaşların aynısı insanlar arasında, ikili insanlar, aile ve bir çatıyı paylaşanlar arasında da aynı şekilde oluyor. İnsanlar bindikleri dalı keserek, daha da çirkin, daha da basit, daha da bayağı ve canavar oluyorlar. Milyarlarca insan da onları öylece seyrediyor. ‘Bizi yönetin, biz kendimizi yönetemiyoruz’ diye de yetki vermişler bir kere. Eh, bundan sonrası şeytan için daha kolay. Milyarlarca insanın aklını mı çelmek kolay, yoksa bir avuç insanın mı? Ne kadar az olursa, o kadar kolay.
Bir Alman gazetesine makale yazan bir kadın yazar, ‘günde ortalama 100 kere yalan söylüyoruz’ diyor ve devam ediyor. ‘Bununla da ille, kasten kandırmayı ya da hiç olmamış şeyleri anlatmayı kastetmiyorum’ diyerek. ‘Küçük şeyler, yarım gerçekler, kelimeleri süslemeler, abartılar falan’. Yine aynı yazar, ‘gerçekleri söyleyenleri cezalandırıyoruz’ diyor ki buna ben Alman halkı üzerinde hayatım hakkı için sayısız kereler şahit oldum. Ayrıca gerçekler konusunda pek öyle uzaklara, yabancılara, otoritelere falan gitmeyin; insanın oğlu, gelini, eşi, ebeveynleri yani kısacası neredeyse birinci dereceden kan bağın olan kişiler ile olan ilişkilerde gerçekler büyük bir tabudur. Tüm o bir ömür boyu küsmeler, düşmanlıklar, bitmeyen kinler, birbirlerine tahammül edememeler, muhakkak birinin gerçeği söylemiş olmasından, öbürünün bunu yutamamasından da kaynaklanır. Gerçekleri eğer devlet otoritesine karşı söylersen ve o gerçekler onların çizgisi dışındaysa, yandın. Bilhassa gelişmiş dediğimiz ülkeler, teknolojisi ve gelir seviyesi yüksek ülkelerin insanları bu konuda çok daha aşırı derecede hassastır. Onlar gerçekleri bırakın yutmayı, onu gargara bile yapamazlar. Aynı şekilde az gelişmiş ülkelerin, kalburüstü insanları da aynıdır. Yani refah seviyesi, etiketi, rütbesi, parası, diplomaları arttıkça, kibir ve kendini beğenmişlik de artıyor ve genelde insanlar ego ve menfaatlerini koruma uğrunda gerçeklerden daha çok nefret ediyorlar demek isterdim ama çok taraf tutmak olur diye diyemiyorum. Çünkü gerçeği ya seversiniz ya da sevmezsiniz. Kim olursanız olun ister zengin ister fakir ister okumuş veya okumamış. Okumamışa cahil, okula gitmiş olana ise âlim demiyorum; çünkü cehalet akademik bilgilerle yok olmaz. Diplomalar olsa olsa cahilliğinin üzerine ancak bir örtü olur. Nice okuma yazma bilmeyen bilge bilenler, nice akademik bilmeyen cahiller de vardır. Kütüphane bilgisine sahip olmak bilmek demek değildir. Sevgi üzerine kitaplar yazan, ille de sevgiyi biliyor demek değildir. Çok güzel tarif etmiş, anlatmış, örnekler vermiş olabilir, yine de biliyor demek değildir. Ancak o konuda bilgisi vardır. Yaşamamıştır, hissetmemiştir, yüreğinde gerekli yeri verememiştir, bu yüzden o ruhu bilemez. Bu benzetmek caizse, doğuştan köre ışık gibidir. Köre ışık öğretilir, o konuda bilgi verilir, anlar ve onun hakkında sahip olduğu bilgiler ile çok güzel tarif de eder ama hiçbir zaman bilemez. Bilmek için yaşamak, hissetmek, tecrübe etmek gerek.
İnsanlar kabul etmedikleri gerçeklere veya yalana karşı pasif kalıyor ise, bu karşı tarafa gücü yetmediğindendir. Kısacası gerçeği veya yalanı söyleyen kişinin gücü büyük rol oynar. Güçlüysen, dokunulmazlığın ne kadar büyükse, söylediğin gerçeklere, yalanlara karşı çevren de bir o kadar siner. Yalnız unutmayalım, ‘yerin de kulağı vardır’ derler ya hani, o gerçek veya yalan senden daha güçlü birinin kulağına gidecek olursa, sonra ne olur bilinmez. O sessiz kalanları da yuttu sanmayalım, hoşlarına gitmeyen o gerçekleri, yalanları söyleyenin arkasından gizliden gizliye mezarını kazıyorlardır. Aslında ne kadar acı bir durum, gerçekler ve yalanlar aynı kefede tartılıyor sanki. Kimi onu öbürü diğerini seviyor.
Kim ve ne olursak olalım, söylediğimiz doğru ise gerçektir. Gerçeklerden nefret ediyorsak, bunun tek bir açıklaması vardır, o da: Biz Kötüyüz. Konuyu ne kadar uzatırsak uzatalım, yalanı seviyor, gerçeklerden nefret ediyorsak, bu bizlere sonsuz geleceği vaat eden yaratıcıyla ilişkimizi koparıyor demektir. Bakın Resul ne diyor:
‘Çünkü hakikate karşı değil, ancak hakikat için bir şey yapabiliriz’ (İncil-2.Korint. 13:8)
Bununla, kimse yalan için bir şey yapamaz denmek isteniyor. Yalanı korumak, gerçekleri maniple etmek, evet fakat hiçbir zaman ilelebet kalıcı olmayacaktır. Gerçekler her zaman sonunda ortaya çıkar. Bazıları, ‘biz yalanlarla gemimizi yüzlerce yıl, hatta binlerce yıl yürüttük’ bile diyebilir, yalan da değildir. Çünkü dini inançlara, galip devletlerin yazdıkları tarihlere baktığımız zaman, gerçekten de insanlığın binlerce yıldan çok fazla aldatıldığını ve yalana inanmak zorunda bırakıldığını da görüyoruz. ‘Yalanın bacakları kısadır, uzun mesafe gidemez’ derler ama bu söz her zaman doğru değildir. Yalan bazen bir ömür boyu değil, onlarca nesle kadar devam edebilir. O yalanı sürdürenler ve korumaya çalışanlar, bazen kendileri de nedenini bilmiyordur.
Bir kafes gibi odaya 3-5 maymun koymuşlar. Güzel, yaşayacakları bir ortamı da hazırlamışlar. Her şeyleri varmış ve mutlu görünüyorlarmış. Sonra odada ağaç gibi duran şeyin üzerine bir muz asmışlar. Maymunlardan hemen biri fırlayıp muzu kapmış. Tam o sırada bunların üzerine bir müddet tazyikli su sıkmaya başlamışlar. Sonra yine bir muz asmışlar ve onu bir maymunun alması ile tüm maymunların üzerine su sıkıyorlarmış. Belli tecrübelerden sonra maymunlar muzu hiç almaz olmuş. Muz öyle tepede sallanıyor ama hiçbiri almıyor. Zaten almaya teşebbüs eden olursa eğer, diğer maymunlar engelleyip, onu bir güzel pataklıyorlarmış. Sonra kafesten bir maymun alıp, bu su hikâyesini bilmeyen başka bir maymunu koymuşlar. O tabii muzu görünce hemen fırlamış ki, arkasından öbürleri onu yakalayıp bir güzel dayak. Maymun, belki tesadüftür deyip, o dayaktan bir şey anlamasa da her muza yöneldiğinde dayak yiyince, o da bırakmış muz sevdasını. Sonra başlangıçtaki su olayını bilen başka bir maymunu daha çıkarmışlar ve yerine işi bilmeyen bir maymun daha sokmuşlar. Hikâye yine aynı ve öyle öyle tüm en baştaki suyu bilen maymunların hepsini çıkarmışlar. Kafesli odadaki hiç suyla ıslatılmamış maymunlar muza kesinlikle gitmiyormuş. Nefsine yenilip gidenler tabii ki oluyormuş ama dayak yemesi de kaçınılmaz olarak. Artık herkesin bildiği, duyduğu bu araştırmayı yapanlar bir soru sormuşlar. Bu maymunlara sorsak, ‘muzu neden almıyor, neden birbirinizi engelliyor ve kavga ediyorsunuz’ desek, ne derlerdi? Bizler gibi, ‘böyle gelmiş böyle gider’ mi derlerdi?
Kötü ve kirli işler gizli veya sinsice, değişik bir görünüm verilerek yapılır. Gizlide yapılan bu işlerin, yalanlar ile korunmaya, maskelerinin düşüp, meydana çıkmamasına çalışılır. Gerçek ise adeta ortalığı aydınlatan ışığa benzer. Her şey gözler önüne serilir ve maskeler düşer. Bu sebepten pek çok insan ışıktan, yani hakikatten nefret eder.
Yargı da şudur: Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü.
" Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz. Ama gerçeği uygulayan kişi yaptıklarını, Allah'a dayanarak yaptığını göstermek için ışığa gelir" diyor İsa Mesih İncil-Yuhanna 3:19-21 de.
Aslında konu bu kadar basit ve anlaşılır. Yine de her kötülüğün gizli yapılacağını beklemeyelim. Bilhassa zamanımız buna çok güzel bir örnektir. İnsanlar kötü olan işlerini ve amaçlarını apaçık ilan ediyor, gizlemiyorlar. Biraz önceki açıklamaya göre ters düşer bu gerçek. Artık birçok şey apaçık uluorta ve gizlenmeden yapılıyor.
Mesela 50 yaşlarındaki bir kadın, ‘Ben porno film seyretmeyi seviyorum ama Türkiye’de bu sayfalara erişim yasak’ diyerek mikrofon önünde yakınıyor. Artık beyaz elbiseler ile masmavi denizin ortasında, harika bir yatta sigara reklamı yapılmıyor. Paketlerin üzerinde insan sağlığının ne kadar çirkin bir hale geldiğini gösteren resimler ve açıklamalar var, ‘sigara öldürür’ diye. Politikacılar da farklı değil. Eskisi gibi vatan, millet ve özgürlük yerine, ‘neden güçlü ülkelerin mandası olmuyoruz, neden topraklarımızı vermiyoruz; neden oranın petrolü bizim olmasın, dünyayı neden sırf biz sömürmeyelim’ gibi demeçler veriyorlar. Fahişeler, homoseksüeller, EİDS hastaları, uyuşturucu bağımlıları, meydanlarda, caddelerde onur yürüyüşü yapıyor. Devletler teröristleri destekliyor, daha doğrusu onları önce terörist yapıp, amaçlarına ulaşsınlar diye kullanmaktan açıkça çekinmiyorlar. Hatta seçimlerden önce, ‘onları destekleyip, milyarlarca dolarlık silah vereceğiz’ diye karşılıklı bir ağızdan halka söz veriyorlar. İnsanlar bunlara kötü gözle bakmıyor artık çünkü seçecekleri her iki başkan adayı da aynı sözü veriyor. Yani başka çareleri yok. 30 senelik evli ev kadınları, ‘artık dışarıda kimi istersem onunla cinsel ilişkide bulunmak istiyorum’ diyerek evden çıkıyor ve sabah dönüyor. 28 yaşındaki oğlu ve kocasının yüzüne karşı. Güpegündüz sokakta kadınlara tecavüz ediliyor, insanlar öldürülüyor. Çevredekiler ise bunları telefonlarına kayıt yapmayla uğraşıyor. Hesabından böyle heyecanlı sahneleri paylaşarak, çok seyirci rekoru kırma arzusunda. Örnekler o kadar çok ki, anlatmayla bitmez.
Bu gibi örnekler çok eski tarihlerde de yaşanmış. Sakın, ‘Eskiden böyle değildi, şimdi böyle oldu’ demeyin. Eski derken evet, belki sizin yaşadığınız kısa zamanda ve yerde olmamıştır fakat insanlık tarihine baktığımızda, binlerce yıl öne, aynı bozuklukları okumak mümkün. İnsanların edebini, hayâsını kaybedip, canavarlara dönüşmesi çok da kolay olmuş. Bakın yaklaşık 2500-2600 yıl önce Allah İsrail halkına neler diyor:
Yüzlerindeki ifade onlara karşı tanıklık ediyor. Sodom gibi günahlarını açıkça söylüyor, gizlemiyorlar. Vay onların haline! Çünkü bu felaketi başlarına kendileri getirdiler.
Varlığım hakkı için diyor Egemen RAB, kız kardeşin Sodom'la kızları, kızlarınla senin yaptıklarını asla yapmadılar.
"'Kız kardeşin Sodom'un günahı şuydu: Kendisi de kızları da gururluydu, ekmeğe doymuşlardı, umursamazlardı. Düşküne, yoksula yardım elini uzatmadılar. Kendilerini beğenmişlerdi. Önümde iğrenç şeyler yaptılar. Bu nedenle, gördüğün gibi onları önümden süpürüp attım… Tevrat-Yeşaya 3:9
Ahlaksızlığının ve yaptığın iğrençliklerin sonuçlarına katlanacaksın. RAB böyle diyor. Tevrat-Hezekiel.16:49-50 ve 58
Hepimizin bildiği gibi binlerce sene İsrail, yani Yahudiler dünyada vatansız, hor ve kovulmuş olarak yaşadılar. Kısacası Allah sözünü tuttu. Onlara karşı sözünde duran Allah, diğer ulusları görmezden gelmeyecektir ve gelmiyor. Gerçeklerden nefret edip yalanları sevmek ve onlarla yaşamak, aslında insanlığı bırakın yerinde durdurmayı, ilerlemesini önlemeyi; korkunç geriye götürür, gelişmesini önler, acılar verip, mutsuz ve başarısız kılar.
İsa kendisine iman etmiş olan Yahudilere, "Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak" dedi.
"Biz İbrahim'in soyundanız" diye karşılık verdiler, "Hiçbir zaman kimseye kölelik etmedik. Nasıl oluyor da sen, 'Özgür olacaksınız' diyorsun?" İsa, "Size doğrusunu söyleyeyim, günah işleyen herkes günahın kölesidir" dedi. "Köle ev halkının sürekli bir üyesi değildir, ama oğul sürekli üyesidir. Bunun için, Oğul sizi özgür kılarsa, gerçekten özgür olursunuz. İbrahim'in soyundan olduğunuzu biliyorum. Yine de beni öldürmek istiyorsunuz. Çünkü yüreğinizde sözüme yer vermiyorsunuz.
Ben Babam'ın yanında gördüklerimi söylüyorum, siz de babanızdan işittiklerinizi yapıyorsunuz."
"Bizim babamız İbrahim'dir" diye karşılık verdiler. İsa, "İbrahim'in çocukları olsaydınız, İbrahim'in yaptıklarını yapardınız" dedi.
"Ama şimdi beni, Allah'tan işittiği gerçeği sizlere bildireni öldürmek istiyorsunuz. İbrahim bunu yapmadı.
Siz babanızın yaptıklarını yapıyorsunuz." "Biz zinadan doğmadık. Bir tek Babamız var, o da Allah'tır" dediler.
İsa, "Allah Babanız olsaydı, beni severdiniz" dedi. "Çünkü ben Allah’tan çıkıp geldim. Kendiliğimden gelmedim, beni O gönderdi. Söylediklerimi neden anlamıyorsunuz? Benim sözümü dinlemeye dayanamıyorsunuz da ondan.
Siz babanız İblis'tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır. Ama ben gerçeği söylüyorum. İşte bunun için bana iman etmiyorsunuz. (İncil-Yuhanna 8:33-45)
Tüm bu açıklamaların ışığında, yalanlar ile yaşayarak, gerçeklerden uzak durup, umursamamak veya onlardan nefret etmek, bizleri özgür kılar mı? Allahın çok değer verdiği şahıs, ‘HAYIR’ diye öğretti. Özgürlüğün olmadığı yerde mutluluk, huzur ve gelişme olur mu? Yalanı icat edenin açıkça İblis-Şeytan olduğunu söylüyor İsa. Katil, katliam yapan demek, suçsuz yere öldüren, kan döken demektir. Katliam, yalan, gerçeklere bağlı kalmamak Şeytanın arzularını yerine getirmek demektir. Sakın kimse kendini kandırmasın. Eğer Alman makale yazarı ‘ortalama günde 100 tane yalan söylüyoruz’ diyorsa, bu başka ülkelerde belki çok daha fazladır.
Allah yeryüzünü insanlığa verdi. Şeytan da insanlar üzerindeki iddiasını ispatlamak için, ölülerin dirileceği zamana kadar süre istedi ve Allah da verdi. Şeytanı da yaratırken Allah ilk insan Âdem gibi, melekler gibi kendi benzeyişinde, kusursuz yarattı. Yani kendi özelliklerinden verdi. İnsanlar da melekler de özgür irade sahibi olarak yaratıldılar. Fakat isterler ise kötülük yapabilirler. Allah kötülüğü seçme hürriyetini de verdi. (Tevrat-Yaratılış 4:6-7)
Bazıları yapılan birçok korkunç insanlık suçlarını, ‘eğer insanlar ve melekler Allahın benzeyişinde yaratıldıysa, o zaman özlerindeki bu kötülüğü nereden aldılar?’ diyerek, hem bu yolla Allah yoktur, o bir uydurmadır demek istiyorlar, hem de ne şeytan ne de meleklerin varlığına inanıyorlar. Eğer Allah gerçekten varsa da tüm suçu onun üzerine atma küstahlığını da göstererek. Yani kötülüğün kaynağı Allah demek istiyorlar. ‘Madem onun benzerliğinde yaratıldıysak, kötü olan ne olursa olsun, yaptığımız tüm iğrençliklere, o zaman onları yaratıcıdan aldık’ demek istiyorlar. Bu şekilde düşünüp inanmanın tam da şeytanın arzusu olduğunu belki de bilmiyorlar. Çünkü Şeytan da kendisiyle birlikte yok olmaya çekmek için uğraştığı herkese bu düşünceyi dayatmak istiyor. Onların ‘Allahın insanlara ve meleklere verdiği özgür iradeden’ ortaya çıkardıkları mantık bu. Eğer durum tam ters olsaydı, yani yeryüzünde kimse günah işlemeyip, cennette olacağı gibi daima iyi şeyler yapsalardı, o zaman da şeytan bizlerin bir robot olarak, bir makine gibi programlanarak yaratıldığımızı iddia edecekti ve yine Allahı suçlayacaktı. Nefret işte böyle mantıksız, gerçeklerden uzak bir şekilde düşünceleri bozabiliyor. Allah ise tüm bunlara müsaade etmekle, şeytana ve onun gibi düşünenlere karşı haklılığını ispat etmiş oluyor. Bunu kusursuz yani kâmil bir yatılışa sahip olan İsa Mesih’te olsun veya günah işlemiş Âdem’in soyundan gelenler üzerinde olsun, sayısız kere ispatladı. Örneğin: Habil, Nuh, Eyüp, Lût, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Musa, Davut, Daniel, İşaya, Hezekiel, İsa Mesih, Resuller, Muhammed. Ayrıca isimleri peygamberliklere geçmemiş daha niceleri Allahın içlerine koymuş olduğu o saf ve iyi özü kullanmayı seçip, kötülükten uzak durmuşlardır. Zaten işin değeri ve tüm bunların anlamı o. Kötülük de iyilik de birlikte işleyecek, hatta çoğu zaman kötü el üstün gelecek ama kişi yine de iyi olanı seçecek ve uğrunda her şeye katlanarak ölecek. Allah da yarattığı harika yeryüzünü ebediyen miras olarak işte böylelerine verecek.
Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık. (ENBİYÂ 105)
Gerçekten de orada aynen şöyle yazıyor:
Salihler yeri miras alıp, onda ebediyen otururlar. (Mezmurlar 37:29)Ve yine:
"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. (A'RÂF 25)
Allah hakkında ‘Kadiri Mutlak’ diye geçer, bu onun özelliğidir. Kadiri Mutlak demek, ‘onun için her şey mümkün, her şeye gücü yeten’ demektir. Burada ‘her şey’ derken dikkatli olmak lazım; mesela Allah kötü olamaz, gerçeklerden nefret etmez, yalan söyleyemez, verdiği sözüne karşı sadakatsizlik yapmaz.
‘Elçiliğim, yalan söyleyemeyen Allah'ın zamanın başlangıcından önce vaat ettiği sonsuz yaşam umuduna dayanmaktadır’ diyor Resul Pavlus İncil-Titus 1:2 ayetinde.
Peki, yalan söylerse, kötülük yapıp, gerçeklerden nefret ederse ne olur? O zaman Allah kendi kendini inkâr etmiş olur.
"Dayanırsak, O'nunla birlikte egemenlik süreceğiz. O'nu inkâr edersek, O da bizi inkâr edecek. Biz sadık kalmasak da, O sadık kalacak. Çünkü kendi kendini inkâr etmez." İncil-2.Timoteos 2:12-13
Bu sözler İsa Mesih’e atfediyorsa da Allah için de tabii ki geçerlidir. Peki bizler? Yaptığımız her türlü çirkinlik ve kötülükler ile ne oluyor? Bizler de kendi kendimizi inkâr edip, özümüze aykırı davranmış oluyoruz. Kutsal olan değerleri ayaklar altına almakla, insan özümüzü, Allaha benzer yaratılışımızı ayaklar altında çiğniyoruz.
Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Allah'ın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Allah'a dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Allah hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Allah'ın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Allah'ı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler.
Bu yüzden Allah, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. Âmin. (İncil-Romalılar 1:18-25)
Bu ayetler anlatmak istediğim tüm konunun ana özeti de dersem, yanlış olmaz. Allahın vaat ettiği ebedi hayatı, ebedi huzur ve mutluluğu sevip arzu ediyorsak, o hayata kavuşmak için gerçekleri de sevmek zorundayız. Ne kadar zor olursa olsun, bedeli ne kadar büyük olursa olsun, gerçeklere karşı değil, gerçekler için gerekirse hiç çekinmeden ölümüne kadar mücadele vermemiz şart.
"İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim. Alfa* ve Omega*, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben'im. "Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! Köpekler (yalancı ve köpeğe benzer sadakate sahip, düşük seviyeli insanlar), büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar" diye geçiyor, İncilin son kitabı Vahiy (Esinleme) 22: 12-15 ayetlerinde.
İbraniler 4:2
Merhaba Markus,
son telefon görüşmemizden sonra bana söylediğin bazı şeyler üzerine biraz daha kafa yordum. Aslında hep aynı argümanlar dönüp duruyor. Sizin için bir yere ait olmak önemli: bir topluluğa, bir cemaate, bir örgüte. Neden İncil’de bize öğütlendiği gibi ve peygamberlerin, elçilerin ve daha nicelerinin bize örnek yaşamıyla gösterdiği gibi Tanrı’ya ve O’nun Oğlu’na ait olmayı tercih etmiyoruz? İbraniler 4:2 ayetini birkaç kez andın. Bu ayete şimdi biraz daha yakından baktım ve bu arada birden fazla çeviriyi de elime aldım.
**İbraniler 4:2**
Çünkü onlara olduğu gibi bize de iyi haber duyuruldu; ama işitilen söz onlara bir yarar sağlamadı, çünkü onlar işitenlerle iman aracılığıyla birleşmemişlerdi. – Yeni Dünya Çevirisi
Çünkü onlara olduğu gibi bize de müjde verildi; ama vaazın sözü onlara bir yarar sağlamadı, çünkü onu işitenler iman etmediler. – Luther
Çünkü onlara da olduğu gibi bize de iyi bir haber duyuruldu; ama duyurunun sözü onlara bir yarar sağlamadı, çünkü onu işitenlerde iman ile karışmamıştı. – Elberfelder
Çünkü onlara da olduğu gibi bize de Müjde duyuruldu; ama işitilen söz onlara yararlı olmadı, çünkü onu işitenlerde iman ile karışmadı. – Bengel
...and for we are having been brought good news according to which even also those, but not benefited the word of the hearing those not having been mixed to the faith to the having heard. – Kingdom Interlinear... çünkü onu işitenlerle güvenen bir imanla bağlı değillerdi. – Die Gute Nachricht (dipnot)
bu ayetin Türkçe çevirilerine de bak!!
Burada aktarılan çeviriler aslında neyin önemli olduğunu zaten gösteriyor: iman, başkalarıyla bir araya gelmek değil. Öncelikle bu ayetin YD çevirisinde (ve GN çevirisinin dipnotunda) doğru çevrildiğini varsayalım; o zaman bu, Pavlus’un burada Tanrı’nın sözünü i ş i t m i ş olan, ama i ş i t e n l e r le iman içinde birleşmedikleri için bundan yarar sağlamayan insanlardan söz ettiği anlamına gelir. Bu sözler nasıl bir anlam ifade ediyor? Sözü işiten grup kim ve onu işitmiş olan, kendileriyle birleşmeleri gereken grup kim? İlginç olan, bağlamın da bu gruplar arasında bir araya gelmenin ya da bir tür bağın önemli olacağını göstermemesidir. Pavlus burada gayet açık bir şekilde imanın gerekliliğinden, işitileni imanla birleştirmenin öneminden söz ediyor. (İbr.3:18; 4:3) Bu ifade böylece Pavlus’un Romalılar 10:17’de söylediğiyle özdeş olurdu: Demek ki iman, mesajın işitilmesinden gelir, ... (Gute Nachricht). Elbette hepimizin bildiği gibi bu kaçınılmaz değildir, ama mesajın işitilmesi en azından bir ön koşuldur. Fakat işiten herkes iman etmez.
Görünüşe göre WT Cemiyeti de bu metni cemaat düzeninin dayanağı olarak kullanmıyor; en azından ben Watch CD’de bir şey bulamadım.
Böyle ifadelerin anlamını, Yaratıcımızın bu ayetlerle bize ne söylemek istediğini kavramaya çalışmamız kesinlikle bir hata değildir. Bunu yaparken her zaman, herkes için, her yerde ve her zaman geçerli olan ilkelere göre hareket edebiliriz. Eğer İbraniler 4:2; 10:24,25’teki ifadeleri senin anladığın gibi anlarsak ve başkalarıyla bir araya gelmek zorunlu olarak gerekliyse, o zaman insan bu ifadenin ne kadar önemli olduğunu sormalıdır. Bu, her zaman bütün insanlar için hayati bir zorunluluk mudur? Peki C.T. Russell dini topluluğundan ayrıldığında ne olacak? O zaman o, bu önemli emri çiğnememiş mi oldu? Tanrı’nın sözüne aykırı olan her şeye katılmaya razı olmadıkları için kiliselerinden ve dini örgütlerinden ayrılan diğer binlerce insan ne olacak? Bununla üzerlerine bir suç mu yüklediler? Kesinlikle hayır.
Ama mesele başkalarıyla bir araya gelip fikir alışverişinde bulunmanın yanlış olup olmadığı değil, bunun ne şekilde gerçekleşmesi gerektiğidir. Bir İncil yorumcusu, bir araya gelmeler konusuyla ilgili şu yorumu yazdı:
İlk Hristiyan cemaatiyle ilgili İncil kaynaklarına bir bakış, dikkat çekici bir gerçeği ortaya koyuyor: Hristiyan bir araya gelmelerinin nasıl olması gerektiğine dair belirlenmiş bir kalıbı hiç bulamıyoruz. Başlangıçta, Pentikost’un hemen ardından, elçiler ve diğerleri her gün tapınakta görüşmeler ve öğütler için bir araya geliyorlardı.
Bu başlangıç döneminden sonra çoğunun bunu böyle sürdürebilmiş olduğu varsayımı gerçekçi değildir ve buna dair bir işaret de yoktur. Tapınaktaki bir araya gelmelerle bağlantılı olarak, kardeşleriyle çeşitli evlerde birlikte yenen yemekler de anılmaktadır; ve yemekler İsa Mesih’e sık sık teklifsizce ruhi bereketler dağıtma fırsatı sunduğundan, burada da muhtemelen durum aynıydı.
Efes’te Pavlus ilk üç ay boyunca havraya gitti, yani her Şabat gününde haftada bir kez. Sonra havraya sırtını döndü ve tam iki yıl boyunca “her gün Tyrannus’un [okulunun] salonunda konuştu”. Onunla bir araya gelenlerin her gün aynı kişiler olduğunu varsaymak mantıksızdır, çünkü zamanını iki yıl boyunca böyle geçirmeyi ancak pek azı göze alabilirdi. Pavlus’un her gün orada olduğunu biliyoruz; ama başka birinin her gün orada bulunup bulunmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Ve Hristiyanların bundan sonra Efes’te – ya da başka bir yerde – aynı sıklıkla bir araya gelip gelmediğine dair hiçbir şey kanıt değildir. Roma İmparatorluğu’nun birçok kentinde köle nüfusunun oranı çok büyüktü ve Roma, Efes, Antakya ve Korint gibi büyük kentlerin nüfusunun rahatlıkla üçte birini oluşturuyordu. Onların birçoğu yalnızca işçi değildi, hatta zaman zaman oldukça büyük sorumluluk taşıyan konumlardaydılar; yine de kölelerin çoğunun istedikleri zaman bir araya gelmelere katılabilmiş olmaları olası değildir.
Hristiyan yazıları gerçekten her türlü öğütle dolu olsa da, Elçilerin İşleri kitabındaki bu anlatımların yanı sıra, ister zaman, ister sıklık ister yapı bakımından olsun, Hristiyan bir araya gelmesi için özel bir programın ana hatlarının çizildiği ya da tavsiye edildiği hiçbir şey içermezler. Kardeşlere duyulan sevgiden ötürü bir araya gelme çağrısı vardır. Asıl hedefin ve amacın ne olduğu söylenir, yani birbirini sevgiye ve iyi işlere teşvik etmek; ama şekil ve biçim açık bırakılır.
Bu tür gayriresmî bir araya gelmelerde insanlar kabuklarından çıkabiliyor, kendileri olabiliyor, içlerinden geleni konuşabiliyorlardı; yalnızca önlerine konan malzemeyi tekrarlamak ve sıkı sıkıya denetlenen, kalıplaşmış, ilmihal tarzı bir soru-cevap oyununa katılmak zorunda değildiler. İnsanlar birbirlerini gerçekten tanıyorlardı, birinin gerçekte ne hissettiğini fark ediyorlar ve yalnızca birinin, aslında kendi düşüncesi yerine başkalarının düşünce ve görüşlerini yansıtan bir şeyi nasıl dile getirdiğini işitmiyorlardı.
Benim demek istediğim de bu. Mesele ruhtur – bir araya gelme çağrısına uymak değil. -2.Korintliler 3:6 – yazılı yasa ölüme mahkûm eder, ama ruh yaşam verir.
Burada temel bir şey eklemek istiyorum. Tanrı’ya tapınmayla bağlantılı olarak h e r z a m a n mesele arkasında yatan ruhtur. Mesele belirli şeyleri yapmak ya da yapmamak değil, arkasında yatan güdüdür. Bu yüzden Efesliler 5:1’deki metin bana her zaman çok hoş gelmiştir: Sevgili çocuklar olarak Tanrı’yı örnek alın.
Bir baba düşün; yetişkin çocuklarının her çarşamba evinde toplanıp birlikte yemek yemesini istiyor. Bu kesinlikle kötü bir istek değil, çünkü bir yandan çocuklar birbirini görüyor ve aile bağları güçleniyor, öte yandan baba o kadar sevecen ve dikkatli ki, çocuklarının her biri için her zaman açık bir kulağı ve bilgece öğütleri var. Yani orada bulunmak çocuklar için her seferinde bir teşvik. Ama baba her seferinde herkesin orada olması konusunda ısrar etse ve çocuklarından biri sırf canı istemediği için gelmediğinde gücenip incinse, hatta buna karşı disiplin tedbirleri alsa, bu makul ve sevecen olur muydu?? İbraniler’deki metni bir yasa, bir gereklilik olarak mı yoksa bir teşvik olarak mı gördüğümüz görünüşte önemsiz olabilir, ama bu, Yehova hakkında sahip olduğumuz ve bizim aracılığımızla başkalarının edindiği tabloyu değiştirir.
Tanrı hakkında böyle bir tablo çizen ve baskı ve güç uygulayarak dini duyguları kötüye kullanan her örgütten kararlılıkla uzak durmaya devam edeceğim. Abarttığımı mı düşünüyorsun? Öyleyse içinde bulunduğum 30 yıl boyunca neden birinin sırf canı istemediği için İbadete katılmadığını hiç (belki 1-2 kez) duymadım? Bunun az rastlanan bir durum olmadığı kesin, ama kim söyler ki bunu. O zaman insan, tartışmalardan ya da „fikir alışverişinden“ kaçınmak için, kendini iyi hissetmediğini, başının ağrıdığını vb. söylemeyi tercih ediyor. Neden insanın duygularını özgürce ifade etmekte bile kendini serbest hissetmediği böyle bir hava yaratılıyor?? Türkçede güzel bir deyiş vardır: Zorla güzellik olmaz. İbadete katılıp da yüreğimiz başka yerdeyse, bunun Tanrı’ya ne faydası var? Tam tersine, gitmekten hoşlanmıyorsan, hiç gitmemen daha iyi, ki nefret gelişmesin!!
Her şey bir arada düşünüldüğünde, Tanrı tarafından yargılandığımızda, salt bir topluluğa ait olmanın herhangi bir şekilde avantaj sağlayacağına birinin gerçekten ciddi ciddi inandığını hayal edemiyorum. İncil’de güzel bir kıyas var: Hag 2:12-14. Bu sorularda anlatılana benzer şekilde, kutsal olana dokunmakla kutsal olamayız, ama murdar olana dokunmakla murdar oluruz. Gerçek din diye bir şeyin var olduğunu varsaysak bile, kendimiz yürekten buna ikna olmadığımız sürece ona ait olmak bize hiçbir avantaj sağlayamaz. Ama bu topluluk Tanrı’nın gözünde murdarsa, kendimizi onunla kirletebiliriz. Bu yüzden murdar olana dokunmama ve Babil’den kaçma yolundaki ısrarlı çağrı var. Yani bir topluluğa ait olmak kurtuluşumuzu sağlayamaz, ama koşullara göre ölümümüze yol açabilir.
İnsanların bir örgüte nasıl sarıldıklarını görmek gerçekten üzücü, çünkü bazı iyi işler yapılıyor olsa bile bunun Tanrı’yla kesinlikle hiçbir ilgisi yok. Ama şundan emin olabiliriz ki Yehova, O’nun yerine koyduğumuz her şeyi bizden alacaktır (ya da alınmasına izin verecektir). Yaşamımızda yalnızca ve yalnızca O’na güvenmeyi öğrenmeliyiz. Senin de bunu tıpkı böyle gördüğüne dair kanaatim ve güvenim var; kısa süre öncesine kadar örgütün de bize bunu öğretme çabasında olduğuna dair bir kanaatim vardı. Ama artık gerçeği daha iyi biliyorum. Daha ilk aylarda kendimi pek iyi hissetmemiş olmamın kendisi bile bana, örgütün üyelerini (ya da bağlılarını vb.) ruhen güçlü, bağımsız bireyler olarak yetiştirme çabasında olmadığını, tam tersine bir bağımlılık yaratmaya çalıştığını gösterdi. Bunu, başka şeylerin yanı sıra, sadık ve akıllı köle aracılığı olmadan hiç kimsenin Tanrı’ya gelemeyeceğini iddia ederek de açıkça gösteriyor (bu arada İncil bunu söylemiyor)! Sonra bana defalarca söylendi: Bizsiz ne yapacaksın?? Böyle bir şey söyleyen, karşısındakini Tanrı’nın verdiği özgürlük içinde değil de bağımlılık içinde görmek istediğini açıkça ele verir!! Mesih bizi özgür kıldı, ayrıca özgür kalmamızı da istiyor. Öyleyse sağlam durun ve tekrar bir kölelik boyunduruğuna koşulmayın. Tanrı sizi özgürlüğe çağırdı kardeşlerim! Ama özgürlüğünüzü bencil arzularınızı tatmin etmek için bir ruhsat olarak kötüye kullanmayın, tersine sevgiyle birbirinize hizmet edin. – Galatyalılar 5:1,13
İlginç olan, özgürlük sözcüğünün dini topluluklarda her zaman olumsuz bir çağrışım taşımasıdır; sanki özgürlüğü arayan biri bencilmiş gibi. Oysa bu, Yaratıcımızın yüreğimize ektiği doğal bir arzudur. Ancak özgür olduğumuzda bencil olup olmadığımız ortaya çıkar, çünkü mesele özgürlüğümüzü nasıl kullandığımızdır. Tıpkı Pavlus’un dediği gibi: Çünkü herkesten özgür olduğum halde, daha çoğunu kazanmak için kendimi herkesin kölesi yaptım. – 1.Korintliler 9:19
Bu noktada İbraniler 10:24,25’e bir kez daha kısaca değinmek istiyorum. Bağlam, gerçekten çok ağır bir şeyin söz konusu olduğunu gösteriyor. Christian bana bir mektupta, İbraniler mektubunun 10. bölümüne göre bunun fidye kurbanının reddedilmesi olarak bile görülebileceği (ya da Yehova bunu böyle gördüğü) için, ona göre İbadetlerin öneminin daha da az vurgulandığını yazdı. Ama yukarıda anlattığım şeyi, yani baba-oğul ilişkisini yeniden düşünürsek, bu metinle neyin kastedildiğini kolayca açıklayabiliriz: Yine mesele, belirli zamanlarda bir yerde bulunmak değil, sevgide ve imanda birbirimizi teşvik etmektir. Bazıları hatta her İbadetin Yehova’dan kişisel bir davet olduğunu ve uzak durmanın daveti reddetmekle eşdeğer olduğunu, insanın bununla O’nu inciteceğini iddia edecek kadar ileri gidiyor!! Die Gute Nachricht ayeti şöyle çeviriyor: Bazıları cemaat toplantılarından uzak durmayı alışkanlık edinmiştir. Bu iyi değildir, tam tersine birbirinize cesaret vermelisiniz.
Ön planda yine sevgi ve karşılıklı teşvik yönü var; önemli olan da bu. Mesele, kendi kendini otlatan çobanlar gibi olmamak, tersine ilgi ve şefkat göstererek içten bir komşu sevgisi ortaya koymaktır.
Bu iki metin hakkında söylenecek daha pek çok şey elbette olurdu, ama en azından bir kez kısaca bunlara değinmek istedim; bu konuda ne düşündüğümü ve bu ayetlerle aslında bize ne söylenmek istendiğini göstermek için.
Temelde bütün yaşamımızda mesele kim olduğumuz, bir şeyi neden yaptığımız ve ne olmak istediğimizdir. Mesele asla nerede olduğumuz, hangi konumu elde tuttuğumuz vb. değildir. Bu, başka ilginç bir konu olurdu: Hristiyan cemaati ve otorite!!
Çok önemli bir gün!
Bundan yaklaşık 3500 sene önce (M.Ö.1513), Allah Musa vasıtasıyla o zamanın Dünya hâkimi olan Mısırlıların elinden İsraillileri esirlikten kurtarır. Mısırlılar onlara hayatı köle olarak çok acı ederler. (Çıkış:1: 8-14) İsrailliler kimdir? Basit bir açıklamayla, Allah’ın çok sevdiği Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ın soyudur.
Allah birçok mucizeler ve harikalarla Mısır’a hükmeder ve İsraillilere de tutmaları gereken kanunlar verir. Bu kanunlardan biri de Fısıh bayramıdır. Allah’ın İsraillileri Mısırdan, kölelikten kurtardığı günü hatırlamaları için İsraillilerin takdirle anması gereken bir gündür. (Çıkış 12:1-14) Bu kurtuluş günü Yahudi takvimine göre 14 Nisan’da gerçekleşir. Öldürülmeden önceki gece, yani 13 Nisan, İsa’nın son akşam yemeği, tüm insanlıkla yaptığı yeni antlaşmayı anma günü, 2027’de 21 Mart Pazar gününe gelmektedir.
Bizler için ise anlamı Fısıh değildir. Anmamız gereken gün fısıh kurbanı günü değil, ondan bir gün önceki yemekte İsa Mesih’in yeni bir antlaşma yaptığı gündür. Hıristiyan alemi o günü fısıh diye bilir fakat İncillerde öyle olmadığı apaçık yazar ve ortadadır. İsa o gün Fıshı yemedi. Eğer o gün Fısıh gecesi olsaydı, İsa’yı veya hiçbir mahkûmu bir sonraki gün hem bayram hem de daha sonraki gün (Sebt/Şabat günü) diye öldüremezlerdi. (Markos 15:42, Yuhanna 18:27; 19:14; 19:31; 19:42)
Ve İsa ekmek aldı ve şükrettikten sonra onu böldü: Bu sizin için verilen benim bedenimdir; bunu benim anılmam için yapın, diyerek onlara verdi. Luka 22:19
Ve devam ederek şunları söylüyor:
Ve akşam yemeğinden sonra: Bu kâse sizin için dökülen benim kanımla olan yeni antlaşmadır, diyerek aynı şekilde kâseyi de onlara verdi. Luka 22:20
İsa’nın gerçek takipçileri diğerlerinden farklı olmalı. Yoksa tam da dünyanın her yerinde yaptıkları gibi İsa’nın yeni antlaşmasını değil de eski kanunu yerine getiren Fıshı anmış/kutlamış olacağız. İsrail’in dışındaki tüm insanlık yani bizler Mısırda köle değildik ki. Fakat tüm insanlık günahın kölesidir. İsa Mesih de bizleri günahın köleliğinden kurtardı. Bu sebeple onun yaptığı ve istediği gibi yaparak, onun izleri ardınca gitmeliyiz. Eğer bu günü bir gün sonra, yani Fısıh günü yersek, hâlâ eski antlaşmaya bağlı olduğumuzu göstermiş oluruz. Bizlerin de kurbanlar kesmesi, tüm kuralları uygulaması gerekir. Bununla demek istediğim şu değil: “Bizler Mısır’da köle değildik, Fısıh kurbanı bizi ilgilendirmez.” Elbette tüm bunlar gelecek şeylerin gölgesiydi. (İbraniler 10:1; Koloseliler 2:17) Fakat geldi ve gerçekleşti. İsa Mesih geldi ve bunları yerine getirdi ve Allah insanlar ile yeni bir antlaşma yaptı. Eski, Musa’nın zamanındaki kanuna göre hareket edersek, hâlâ eski antlaşmanın altında olduğumuzu göstermiş olur, aynı İsa’nın Mesih olduğuna iman etmeyen Yahudilerin veya yanlış bilgi ve inanca hizmet eden, bozulmuş, sözde Hıristiyan aleminin yolunda gitmiş oluruz.
Halbuki Hz. İsa o gece küçük denecek bir odada tüm insanlık ile bir ahit kesiyor, antlaşma yapıyor. Yediği ekmek ve içtiği şarap sembolik anlamlar taşıyor. Artık eskiden olduğu gibi kuzu veya başka hayvanlar kurban edilmeyecekti. Çok büyük anlamı olan bir günden bahsediyoruz. Bu bir akşam yemeğinde, bir odada, bir avuç adamla yapılmış antlaşma, Musa’nın zamanındaki ahitten/antlaşmadan çok daha değerliydi. Çünkü yeryüzündeki tüm insanlığı kapsayan evrensel bir antlaşmadan bahsediyoruz.
Bizi bu konuda şüpheye düşüren, Yuhanna’dan farklı gibi görünen Matta 26:17, Markos 14:12 ve Luka 22:7 de geçen ifadeler. Biraz araştırırsak bu ifadelerin hiçbirinin yalan yanlış değil, sadece farklı detaylara ve o güne uygun sözlerin ifade edildiğini göreceğiz. Kesin olan bir şey var, o da İsa Mesih’in Fısıh gününden önce öldürüldüğü. İncillerde her birinin ifadesi aynı yönde. Gelin bu resullerin ifadelerini yerinden inceleyelim.
Mayasız Ekmek Bayramının birinci gününde* öğrencileri İsa’nın yanına gelerek “Fısıh yemeğini yemen için nerede hazırlık yapmamızı istersin?” dediler. Matta 26:17
Bazı İncil tercümeleri ‘birinci gününde’ kelimelerini yıldızla işaretlemiş ve -ya da “bir gün öncesinde” diye açıklama yapmış. Orijinal metinlerde:
İlk mayasız ekmeklerin hazırlandığı gün, İsa'nın öğrencileri gelip, “Paskalya yemeğini nerede hazırlayalım?” diye sordular.
Aynı ifadede Markos 14:12 için de böyle bir dipnot eklenmiş. Bu ifadelere göre bir hazırlık yapıldığı söz konusu. Tevrat’ta Allah Musa’ya bu güne hazırlığı 4 gün önceden başlanılmasını yazan ayetler var. (Mısırdan Çıkış 12:3) Matta ve diğer İsa’nın öğrencileri ve o günlerde Yeruşalim’de yaşayan herkes bu bayrama hazırlık yapıyordu, tüm diğer her yerden Yeruşalim’e bir akın vardı. İsrail’de yılda 3 kez, bayramlarda her erkeğin Yeruşalim’de Allahın önünde durması mecburiydi. (Mısırdan Çıkış 23:14-17) Yeruşalim’de yaşayanlar, her yerden gelen o misafirler için de hazırlık yapıyorlardı. Zamanımızdaki gibi oteller falan yoktu, ancak hanlar vardı fakat o kadar insan için handa kim yer bulabilirdi? Doğal olarak da birbirleriyle konuşmaları bu yöne odaklıydı. Bizler de bir olayın zamanını belirtmek isterken aynı tarzda ifadeler kullanmıyor muyuz? Örneğin yurtdışında bir Hıristiyan ülkesinde yaşıyorsak, „Noel’de, yılbaşında şurada veya burada buluşalım” gibi ifadeler kullanmıyor muyuz? Hiç Noel, yılbaşı kutlamasak bile. Müslüman bir ülkede yaşıyorsak, ‘iftarda şuradayım, iftarı nerede yiyeceğiz, bayramda nereye gideceğiz’ gibi. Hiç oruç tutmasak da. Onun için Matta’daki bu ifadeler beni çelişkiye düşürmüyor. Kaldı ki Matta olayları anlatırken bazı ayrıntıları atlayarak yapıyor.
Mesela İsa çarmıhtayken Başkâhinler, din bilginleri ve ileri gelenler, “Başkalarını kurtardı, kendini kurtaramıyor diyerek O’nunla alay ediyorlardı.” (Matta 27:41) Ve devam ederek,
İsa’yla birlikte çarmıha gerilen haydutlar da O’na aynı şekilde hakaret ettiler. Matta 27:44 ve Markus 15:32 de aynı ifadeleri kullanıyor.
Halbuki bu tam doğru değil, eksik bir bilgi olduğunu biliyoruz. Bu sefer Luka 23:39-43 de detaylı bir bilgi veriyor. Bu çelişkilerden sonra gelin Luka’nın ifadesine de bakalım:
Ancak asılanlardan biri O’na küfretti ve şöyle dedi: “Eğer Mesih isen, kendine ve bize yardım et!” Bunun üzerine diğeri ona cevap vererek azarladı ve şöyle dedi: “Sen de aynı cezaya çarptırılmışken, Tanrı’dan korkmuyor musun? Bizler hak ettiğimiz cezayı çekiyoruz, çünkü yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz; ama bu adam hiçbir kötülük yapmadı.” Sonra İsa’ya, “Rab, krallığına girdiğinde beni hatırla!” dedi. İsa da ona, “Sana doğrusunu söyleyeyim, bugün benimle cennette olacaksın,” dedi. (Luka 23,39-43) Demek ki ikisi de değilmiş.
Bu sefer de Luka 22,7’deki kritik ifadeyi de ele alalım:
Fısıh kurbanının kesileceği Mayasız Ekmek Bayramının ilk günü geldi.
Yunanca metinde ise,
„Fısıh Bayramı'nın kutlandığı gün geldi” diye geçiyor. Bir tercümede „ilk günü” diyerek kesin zaman belirlerken, diğer tercümede “günü geldi” demekle 24 saatlik geniş bir gün kavramı da anlaşılabilir. Zaten burada söz konusu olan zaman dilimi ancak 18 saati bile kapsamıyor. ‘Geldi’ yerine ‘yaklaştı’ kelimesi de tercümede kullanılabilirdi. Çoğu zaman ve maalesef tercümeler edinilen inanç doğrultusunda yapılıyor. Yanlış bir inanış var ise, tercümede de o yanlış inancın düşüncesi öne çıkıyor. Her ne ise, dediğim gibi tüm bu Resullerin ortak ifadesi ise, İsa akşam yemeğini Fısıhtan önce yediği doğrultusunda. Bizi bağlayan da zaten bu. Allahın sonsuz hikmeti, kudreti, bilgisi ve adaleti 4 şahidin ağzından bu olayları kaleme aldırması, hakikate her yönden ışık tutuyor. Bazılarının zannettikleri gibi, ‘4 İncilde de değişik şeyler yazıyor ve birbiriyle çelişkili’ değil. İlk defa veya araştırmadan defalarca okuyanlar için bile çelişkiymiş gibi görünebilen bunun gibi birçok konular var. Bu Tevrat’ta da İncilde de Kuranda da böyle.
İsa’nın kendi sözü her şeyi mühürlüyor.
„Bu Fısıh’ı sizinle birlikte yemeği çok arzuladım … ama Allah’ın melekûtunda tamam oluncaya kadar onu YEMEYECEĞİM.“ Luka 22:15–16
Bu ne demek?
✔ İsa o gece Fısıh YEMEDİ
✔ O gece Fısıh DEĞİLDİ
✔ Fısıh ertesi gece başlayacaktı
✔ İsa o gün ölecekti
✔ Bu yüzden Fısıh’ı bu dünyada yiyemeyecekti
Bu ayet, Sinoptiklerdeki (Matta, Markus, Luka incili) „hazırlık günü“ ifadelerini tam yerine oturtuyor.
Bu gün nasıl hesaplanır?
Sahip olduğum Mukaddes Kitap ve takvim bilgisine dayanarak, bunun nasıl hesaplandığını kısaca anlatmak istiyorum. Nedense bu bilgi herkes tarafından esrarengiz ve de hiç anlaşılamaz gibi gözüküyor. Kabul etmek gerekirse de hiç bilgisi olmayan biri için sahiden de karışık gibidir.
Nasıl ki dünyanın güneşin çevresindeki yörüngesi belli bir kurala göre hesaplanıyorsa, ayın zamanını da hesaplamanın belli kuralları vardır. Ayrıca bu gökteki zaman sistemleri yanılmaz bir şekilde seyirlerini sürdürürler. (Tekvin-Yaratılış 1:14) Bir de şunu belirtmeden geçemeyeceğim, hiç kimsenin bu günü tamı tamına saati saatine dakikası dakikasına belirlemesini beklemeyelim. Kaldı ki hiç kimse İsa’nın hangi yılda öldürüldüğünü de kesin olarak bilmemektedir. Her ne kadar İsa’nın hangi yılda öldüğünü tam olarak bilemesek de o ay ve günü, yani Allahın İsrail’i Mısır’dan kölelikten çıkardığı zamanı tam olarak biliyoruz. Ayrıca bu günü anmamızı İsa Mesih istediğine göre, bizler de bu günü genel bir tarihte, yani İsa Mesih’in ve öğrencileri ile yaptığı gibi bir vakitte kutlamak istiyoruz.
Mukaddes Kitap kayıtlarındaki zamanlarda İsrailliler bizim gibi güneş değil ay takvimi kullanıyorlardı. Onlar için Nisan ayı yılın ilk ayı olarak kabul edilmeliydi. Çünkü Allah onları tam o ayda Mısır’dan kölelikten kurtarmış ve o ayı yılın ilk ayı olarak kabul etmelerini söylemişti. (Çıkış 12:2) Bu o günün gecesi, yani ayın tam 14’ünde kutlanmalıydı. (Çıkış 12:6; Sayılar 28:16) Kullandığımız bazı takvimlerde genellikle yeni ay, içi koyu siyah yuvarlak bir şekilde gösterilir. Bu da o gün dolunayın tersine ayın hiç görülmediği bir gündür. Yani bizlere göre Nisan ayı için yeni ay hangi güne geliyorsa ki, bu genelde Mart ayının günlerinden birine rastlar, o günden sonraki ayın ilk görünmeye başladığı gün İsraillilere göre Nisan ayının ilk günü demektir. Kısacası yeni aydan sonra tam 14 gün sayıldığında, zamanımızdaki takvime göre İsraillilerin 14 Nisanına gelmiş oluruz. Tabii yine aklımızda bulundurmamız gereken şu da var ki: Güneş takviminde olduğu gibi ay takviminde de belli yıllarda boşlukların doldurulması gereken zamanlar vardır. Mesela bizlerin kullandığı takvime göre her dört yılda bir Şubat ayının 29 çekmesi gibi. Ben bu konuda uzman olmadığım için, sizlere kendi öğrendiğim ve anladığım şekilde yazıyorum. Yine basitçe anlatmak gerekirse: Bu günü, yani 14 Nisanı hesaplarken, takvimde ayın koyu bir şekilde göründüğü günden, 21 Marttan, gündüz ve gecenin eşit olduğu zamandan sonraya gelmesine dikkat edelim, yoksa bir hata yapıyoruz demektir. Mesela 2008 yılında tam böyle bir durum oldu. O yılda yeni ay bir Mart’ın 7’sine birde Nisan’ın 6’sına geldi. Eğer Mart’ın 7’sini kabul edecek olursak, 14 gün sonra tam Mart 21’e, gündüz ve gecenin eşit olduğu güne geliniyor ve bu olmaz. O zaman bir sonraki yeni ayı esas almalıyız, yani Nisan’ın 6’sı ay takvimine göre 1 Nisan demek olduğundan, 14 gün sonra 20 Nisan Yahudi takvimine göre 14 Nisan oluyor. Zaten bu ayları dengelemeler yüzünden de hiçbir zaman o gün tam dakikası dakikasına, günü gününe bir yıl, yani 365 gün anlamında olamaz. Bunun böyle olduğunu Allah da biliyor. Önemli olanı, bu günün dakikası, saati ve rakamlarından ziyade, anlamıdır. Zaman konusunda herkes kafasına göre bir şeyler uydurduğundan, ben de bu konuda cahil kalmayalım diye basit, mümkün olduğunca kolay anlaşılır açıklamalar yapmaya çalışıyorum.
Bu prensibe dayanarak, bu günün önümüzdeki yıllarda hangi tarihlerde olacağını hesaplamaya kalkarsak, aynen şöyle oluyor. Mesela 2006 yılının 29 Mart’ında yeni ay olduğuna göre, demek ki ondan sonraki gün Yahudilerin takvimine göre 1 Nisan anlamında. O halde 30 Mart ayın 1’iyse veya 29 Marttan sonra 14 gün saydığımızda, bizim takvimimize göre 12 Nisan Yahudilerin 14 Nisan’ı olmuş oluyor. Bu tarihleri sizler de ya İnternet üzerinden ya da çoğu takvimlerden kolaylıkla bulabilirsiniz. Fısıh bayramı önümüzdeki seneler bundan sonra sırasıyla aynen şöyle olmalı:
12 Nisan 2006 Çarşamba, 2 Nisan 2007 Pazartesi, 21 Mart 2008 Cuma, 9 Nisan 2009 Perşembe, 29 Mart 2010 Pazartesi, 17 Nisan 2011 Pazar, 5 Nisan 2012 Perşembe, 25 Mart Pazartesi 2013, 13 Nisan Pazar 2014, 3 Nisan Cuma 2015, 23 Mart Çarşamba 2016, 11 Nisan Salı 2017, 31 Mart Cumartesi 2018, 19 Nisan Cuma 2019, 7 Nisan Salı 2020, 27 Mart Cumartesi 2021, 15 Nisan Cuma 2022, 4 Nisan Salı 2023, 24 Mart Pazar 2024, 12 Nisan Cumartesi 2025, 2 Nisan Perşembe 2026, 22 Mart Pazartesi 2027, 9 Nisan Pazar 2028, 29 Mart Perşembe 2029, 16 Nisan Salı 2030… gibi yıl ve günlerine gelmektedir ve bu günü bizler hep bir gün önce kutlamalıyız.
Mukaddes Kitaba göre bunları ben böyle anladım. Bununla da ay takviminin nasıl hesaplandığını değil, o günlerin belli zamanlarda kutlanması gerektiğini kastediyorum. Şunu da muhakkak belirtmek gerekir. Birçok yanlışlıklarımız yanında, bu konuda da tam bir gün tutmak iddiasıyla, hiç kimse ille de “ben en doğruyum” dememeli. Tekrar belirtmeliyim, her ne kadar bu şeylere değer veriyorsak da önemli olan o günün tarihinden, saatinden, dakikasından ziyade, her zaman yürekten gelerek anlamına verdiğimiz değerdir. Yoksa en azından bir zamanlar benim gibi birçoklarının da bu konuda hata yapmış olabileceği büyük bir ihtimaldir.
Bütün bunlardan bize ne? Biz İsrailli veya Yahudi miyiz?
Önce şu gerçeği vurgulamak gerek. Allah ne yaptıysa, peygamber kulları vasıtasıyla kimlere ne söylediyse, aslında bütün insanlara yapmış ve söylemiş olduğunu unutmayalım. “Allah o zaman sadece İsraillilerle konuşmuş veya Araplarla konuşmuş, ben bunlardan hiçbiri değilim” diyemeyiz. O an için o insanlar bu ya da şu millete ait olabilirler. Allah bizlerle olan ilişkisinde, milliyetimize, rengimize, dilimize, cinsiyetimize bakan bir Allah değildir. O’nun sözleri tüm insanların okuyup, anlaması ve de kurtuluşları için uygulamaları gereken sözlerdir. Eğer Allah bir milleti, yeryüzünden bütün milletlere örnek olsun diye seçip, bu vasıtayla amacını yerine getirmek istediyse; bizler de ancak akılsızca düşmanlıktan başka bir şeye yaramayan bu milliyetçilik düşüncelerine sarılmayalım derim. (Tesniye-Yasanın tekrarı 29:14) Çünkü tesadüfen, doğuştan sahip olduğumuz, dil, renk, ırk, millet ve cinsiyet Allahın hiçte önem verdiği şeyler değildir.
Nedir bu Fısıh? Kimler kutlamalıydı?
Yukarıda açıklandığı gibi, İsrail’in Mısırdaki kölelikten kurtuldukları günde kutlanılan Bayrama Fısıh denirdi (Halk arasında Paskalya diye de bilinir). Bu bayramın kuralları vardı. Bu konu Tevrat’ın Çıkış kitabında 12. bap veya bölümünde bahsi geçmeye başlar ve de ayrıntılarına girerek yazılmıştır. Allah bütün Mısırlıların ilk doğanlarını öldürdüğü gece İsraillilere dokunmaz. Onlar Fısıh bayramında yemeleri gereken kuzuyu kesip, ateşte kebap etmeliydiler. İsraillilerin ilk doğanları öldürülmesin diye, kuzunun kanını kapı üst eşiğine ve çerçevelerine (süvelerine) sürmeleri gerekiyordu ki, helak edici melek gelip onların da ilk doğanlarını vurmasın. İleride, gelecek nesiller de bu töreye uymalıydı (Çıkış 12:21-27) Bu ve buna benzer mucizelerle onların da imanları sınanıyordu. Onlar bu yemeği aceleyle, giyinmiş ve kuşanmış bir şekilde yemeliydiler. Bu da onların o günü yaşarcasına anmaları içindi. Çünkü o günün sabahı aceleyle Mısırdan kölelikten çıkmışlardı.
Daha fazla ayrıntılara girmeden, kısacası bu kanunu ya da bayramı bütün İsrail tutmalıydı. Bu kanunu bir yabancı tutamaz ve de o etten yiyemezdi. Ancak bir yabancı bugünü kutlamak isterse, önce bütün erkekleri sünnet olmalıydı ve ondan sonra kendisi ve ailesi bu etten yiyebilirlerdi. Çıkış 12:43-44 de şöyle yazıyor:
Rab Musa ile Harun’a şöyle dedi: “Fısıh Bayramının kuralları şunlardır: Hiçbir yabancı Fısıh etini yemeyecek. Ama satın aldığınız köleler sünnet edildikten sonra ondan yiyebilir. 48’inci ayette ise:
Yanınızda yabancı bir konuk Fısıh bayramını kutlamak isterse, önce evindeki bütün erkekler sünnet edilmeli; sonra yerel halktan biri gibi İsrail halkına katılıp bayramı kutlayabilir. Ama sünnetsiz biri Fısıh etini yemeyecek.’’ diyor Allah.
Bu Fısıh kutlaması etinden İsraillilerin hepsi mi yemeliydi?
Evet, hepsi, bütün İsrail. Kâhini de baş kâhini de Levi sıptı da en önemsiz bir sıpta ait olan en fakiri de zengini de bütün İsrail bundan yemeliydi. Çıkış 12:47 de Allah: “Bütün İsrail topluluğu Fısıh Bayramı’nı kutlayacak” diyor. Tam tersine kim bundan kasten yemezse, bu onun için kavminden atılmak demekti. (Çölde Sayım ya da Sayılar Kitabı 9:1-13)
Bu kanun yaklaşık 1500 seneden fazla uygulandı. Zamanımızda hala uygulayan, İsa’nın Mesih olduğuna inanmayan Yahudiler de var. İsa’nın Mesih olduğuna inanmayan dedim. İsa’nın Mesih olduğuna inanan bu bayramı kutlamayacak mı? Zaten bütün konumuzun ana fikri de bu. O zamanın Fısıh Kurbanı, İsa Mesih’in kurban olarak fidye verdiği bedenine işaret ediyordu. (1.Korintoslular 5:7)
Musa ölümünden kısa bir süre önce: “Allah’ın Rab size aranızdan, kendi kardeşlerinizden benim gibi bir peygamber çıkaracak. Onu dinleyin” diye İsa Mesih hakkında açıkça söyledi. (Tesniye -Yasanın tekrarı 18:15)
İncilin Yuhanna kitabından 1:17 de:
“Kutsal Yasa (şeriat) Musa aracılığıyla verildi, ama lütuf ve gerçek İsa Mesih aracılığıyla geldi” diye yazar.
Musa kendini neden İsa’ya benzetti de başka o kadar peygambere benzetmedi?
Çünkü Musa o insanları Mısırdan kölelikten kurtarma işinde aracılık etmişti. İsa ise biz insanları kutsal yasaya bağlı o emirleri tutamadığımızdan, günahlarımızdan dolayı üzerimize gelen ölümden kurtarma işinde aracılık etti. Allah peygamberleri vasıtasıyla zaten kutsal yasadaki o kanunların İsa’ya işaret ettiğini vurguluyor. Biri, yani Musa, insana olan kölelikten kurtarırken; öbürü, yani İsa Mesih, ölüme olan kölelikten kurtarmış oldu. Yuhanna 3:16 da:
Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.
Yukarıdaki ayetlere genelde Müslümanlar ve Yahudiler inanmazlar. Hıristiyan alemi ise imansız Yahudilerin dayatmaları ile onlara asimile edilmiş şeklinde inanırlar. Paskalya, boyanmış yumurtalar, tavşan hep bu sapıtmanın örnekleridir. Onların bu davranışları ancak Allah’ın öfkesine neden olmaktan başka bir işe yaramıyor. Müslümanlar bunu Kurandaki, “Allah oğul edinmemiştir “sözüne dayanarak böyle inandıklarını söylerler. (Örneğin Maide Suresi 171-172) Aslında bu ayetlerle Kuran, yanlış bir imana sahip Hıristiyan âlemine, dünya görüşüyle İsa’yı cismani bir Baba-Oğul ilişkisiyle tapınılmasına karşı geldiğini vurgulamak ister. Çünkü Hıristiyanlar İsa’ya Allah diye taparlar. Bunu da İncil’de ruhi anlamda geçen, baba ve oğul benzetmelerini kullanarak yaparlar. Hâlbuki Allah göklerdeki yaratıklarından da Allah oğulları diye bahseder. Hatta günahkâr İsraillilerin de hepsine bu tabiri kullanmıştır. Tesniye ya da Yasanın tekrarı kitabı 14:1 de açıkça:
“Siz Allah’ın Rabbin oğullarısınız” diye yazar.
Bu ayetlerle Allah yaratıklarına olan yakınlığını vurgulaması, bizim onlara tapmamızı ve Onları Allah’ın yerine koymamızı gerektirmez! (Vahiy 22:8-9)
Hıristiyan âlemi bu konuda sapıtırken, Müslümanlar da tam tersini yapacağız diyerek başka bir yanlışlığın içine düşmüşler. Ben ancak bu sayfalar vasıtasıyla dinler hakkındaki hakikatlerin ancak bir zerresini duyurmaya çalışıyorum. Onun için burada ayrıntılara girmeden, dinlerin bazılarını ele alıp, bu günün önemi hakkındaki saçmalıklarına yüzeyden değinerek geçeceğim.
İsrail’de bir takvim günü (24 saat) gündüz ve gece olarak ikiye ayrılır. (Tevrat-Yaratılış 1;3-5) 12 Saat gece, 12 saat gündüz. Bizde bir gün 24 saattir ve yeni gün 00’da yani 24’ten sonra başlar. İsrail’de ise yeni takvim günü bize göre akşam 18 de başlar. Bu onlara göre saat gündüzün sonu 12, yani gecenin ve yeni bir takvim gününün başlangıcı 00’dır ve ona gecenin ilk saati denir. Bizde saatler gece yarısı 24 nasıl ki 00 ise, aynen öyle. Fark, onlar bu saat 00’ı bir takvim gününde iki kere yaşıyor, bir gece bir gündüz. Bize göre sabah 06’da ise onlara göre yine gecenin sonu 12 ve gündüz başlangıcı 00’dır ve buna „günün ilk saati” denir, fakat bu aynı takvim gününün sadece gündüzüdür. Bu yüzden bazı tercümelerde İsa’nın idam edilme saatini ‘saat 6 suları’, yani bize göre öğlen 12; ‘ve saat 9’a kadar güneş kararıp’ ifadesi de öğleden sonra 3 anlamındadır. İsa Mesih öğrencileri ile akşam yemeğini 13 Nisan’da yer. Yine aynı takvim gününün 13 Nisan’ı gündüz, öğlen saat 12 de İsa idam edilir; Yahudilere göre günün 6’ıncı saati ve saat 15 sularında ruhunu verir; Yahudilere göre günün 9’uncu saatidir. (Matta 27,45-50, Markos 15,33-37, Luka 23,44-46, Yuhanna 19,28-30) Akşam bizim saatimizle 18 de, Yahudilere göre saat 12, yani 00’da geceyle birlikte yeni bir gün, yani 14 Nisan Fısıh bayramının kutlanacağı gün başlar. Akşama doğru kurbanlar kesilir ve yenir. Tam kurbanlar kesilirken de İsa kurban edilmiştir. (Yuhanna 1,29; 1,36; Yeşaya (İşaya) 53,7; 1.Petrus 1,19) Sabahı ise İsraillilerin Mısırdan çıktıkları tam o gündür. (Mısırdan Çıkış 12,6; Levililer 23,5; Sayılar 9,2; 28,16) Genelde tam dolunay olduğu zaman.
İnsanların çelişkili gibi sandıkları bir ayet de Markos 15:42 de geçiyor. Orada „Fısıh” demiyor da bakın ne diyor Markos:
Artık akşam olunca, hazırlık günü, yani Sebtin (Şabatın) arifesi olduğundan. Markos 15:42
Bu ifade de sanki Fısıh geçiyormuş da bir sonraki gün olan Cumartesi, yani Sebt gününden bahsedildiğini sananlar var. Bu da yine, o zaman İsa’yı 14 Nisan’da, Fısıh bayramı günü öldürdüler anlamı çağrıştırıyor. Gelin önce Sebt/Şabat ne anlama geliyor ona bakalım.
Sebt (Şabat) kelimesi, köken olarak İbranice "şbt" (şābath) kökünden gelir ve "dinlenme, ara verme, oturma, durma" anlamlarında. Günümüzde bizler buna „Tatil günleri” diyoruz.
Markos 13 Nisan hazırlık gününden sonraki Fıshı da ‘Sebt’ olarak ifade etmiş ki, yanlış değil. Çünkü bayramlarda da sebt günlerinde olduğu gibi durma, işlere ara vermek, dinlenmek demekti. O yıl Fısıh ile Sebt/Şabat üst üste geliyordu. Bu sebepten olacak Yuhanna da aynı ifadeleri kullanıyor.
Hazırlık Günü olduğundan, Yahudiler, cesetler Sebt günü işkence direğinde kalmasın diye bacaklarının kırılıp kaldırılmasını Pilatus’tan rica ettiler (çünkü o gün büyük Sebt günüydü). Yuhanna 19:31
Burada Fısıh yerine Sebt kelimesinin kullanılmasının hiçbir yanlış yanı yok. Cesetler bayram olsun Sebt günü olsun akşama kadar haçta asılı kalamazdı. Çünkü kanun ve kurallar aynıydı. (Tesniye/Yasanın Tekrarı 21:22-23; Yuhanna 19:42) Fısıh ile Sebt’in art arda gelmesini de büyük Sebt günüydü diye nitelemiş.
Tüm bu açıklamalardan sonra insanların anlayamadığı, hatta ‘İncillerde yanlışlık var’ dedikleri, onlara göre tutarsız görünen İsa Mesih’in Matta 12:40 da geçen şu sözlerine de değinelim.
Çünkü nasıl Yunus üç gün üç gece iri balığın karnında kaldıysa, İnsanoğlu da üç gün üç gece yerin bağrında kalacaktır.
Biraz önceki açıklamada İsraillilerin gündüz ve gece diyerek 24 saatlik bir günü iki zaman dilimine ayırdıklarını anlattık. Ancak bu bilgi ile İsa Mesihi’n sözlerini anlayabiliriz. İsa Mesih son akşam yemeğini 13 Nisan Perşembe gecesi öğrencileri ile yiyip, yeni bir antlaşma yapıyor. Aynı gece belki birkaç saat sonra Getsemani denilen yerde tutuklanıyor. (Matta 26:36; Markus 14:32) Bütün gece yargılanıyor ve İsa’yı öldürmek için birbirleriyle öğütleşiyorlar. Sabaha karşı bağlayıp Vali Pilatus’a veriyorlar. (Matta 27:1) Onlar da kırbaçlayıp, oradan oraya gönderdikten sonra halkın ısrarı üzerine istemese de Pilatus İsa’nın idam edilmesini söylüyor. (Matta 27:24-26) Saat 6 sularında, bizim saatlerimize göre öğlen 12’de İsa idam edilir. Saat 9 sularında da bize göre saat 15’de ruhunu verir ve ölür. (Yuhanna 19:14; Matta 27:45-50; Markos 15:33-37) Hâlâ 13 Nisan günüdür. Matta 27:57’de Yusuf adlı zengin adam akşam olunca İsa’nın cesedini istiyor ve kefene sarıp, kayada oyulmuş kendi yeni kabrine koyuyor. (Markos 15:46) Bu sözler ile kesinlikle günün 12’inci saati yani 00, akşam oldu anlaşılmasın. Çünkü o zaman 14 Nisan fısıh bayramı başlıyordu. Kimse bayram günü ceset taşıyıp, kabre götüremezdi. ‘Akşama doğru’ veya ‘tam gecenin başlayacağı vakitler’ diye de tercüme edilebilirdi. Bayram nedeni ile zaten mahkûmların acele ederek bacaklarını kırıyorlar, ki çabuk ölsünler. Çünkü 14 Nisan gündüz saat 12’de yani saat 00’da bize göre saat 18 de başlayacaktır. Bu 14 Nisan Cuma Fısıh bayramı demek olup, sonraki gün Cumartesi de Yahudilerin Şabat günüydü. Daha sonraki gün onlarda Pazar, haftanın ilk günü, yani bizdeki Pazartesi gibiydi. Tüm bu açıklamalar ile İsa’nın kaç gün ve gece yerin bağrında kaldığını hesaplayalım.
1.Gün 13 Nisan gündüz, 9’uncu saatte (saat 15) İsa ölüyor, yaklaşık 11’inci saate doğru, bizde saat 17’ye doğru cesedi kaldırılıyor,
1.Gece günün 12’inci saatinde, yani 00 da bize göre saat 18’de 14 Nisan fısıh bayramı başlıyor,
2.Gün 14 Nisan gündüz,
2.Gece 15 Nisan Cumartesi gece, Şabat başlıyor,
3.Gün 15 Nisan gündüz, hâlâ Şabat günü,
3.Gece günün 12’inci satinde, yani 00’da (saat 18) haftanın ilk günü (Pazar) başlıyor.
3 gün 3 gece ve tan yeri ağarırken İsa zaten dirilmişti. (Markos 16:2-6; Matta 28:1; Luka 24:1-6; Yuhanna 20:1-17) İsa’nın daha ayrıntılı şu sözü de tam yerine gelmiş oldu. „Üçüncü gün kıyam edecektir“. Anlamı: 24 saatlik tam 2 günden sonraki gün, 3’üncü gün herhangi bir saatte. (Matta 27:64; Markos 14:41; Luka 9:22; Luka 18:33; Luka 24:7) Bu 3’üncü gün anlamını İsa Mesih ne zaman öleceği hakkında zaman belirtirken de veriyor. Kullandığı üslup aynı. (Luka 13:32)
Bir bebek doğduğu gün bir yaşında değildir fakat bu onun ilk yılıdır; sıfır yaşında, sıfır gün veya sıfır yılı gibi tabirler kullanılmaz. ‘Üçüncü gün’, 2 gün sonraki gün demektir. ‘11’inci yıl’, 10 yıl sonraki yıl demektir. ‘Dördüncü yılında’ demek 3 yıl sonraki yıl demektir, ‘Nebukadnetsar’ın ilk yılıydı’ demek, daha ancak o yıl yeni kral oldu anlamındadır. ‘Nebukadnetsar’ın sıfır yılıydı’ diye bir tabirle tarih yazılmaz. Mukaddes Kitap tarihleri bu anlayışa göre yazılmıştır. Sayfamdaki Kronoloji linkinde de bu ayrıntıyı görebilirsiniz. (Yeremya 25:1; Yeremya 45:1)
İsa: “İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz” dedi. (Yuhanna 6:53)
Ne demekti bu?
Âdemden gelen günah vasıtasıyla ki, bütün insanlara geçti, benzetilebilirse bulaşıcı bir hastalık gibi ve bu yüzden de insanlık ölümlü oldu. Resul Pavlus’un Romalılara yazdığı kitabında 5:12 de:
“Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler.” der. Kuran bu konuya anlaşılır ve açık bir ışık tutuyor. Bakara suresi 38 de Âdem’in günah işlemesinden sonra, Allahın onlara olan sözü aynen şöyle.
“...hepiniz buradan inin. (Yani cennetten kovuluyorlar) Sonra size benden bir kılavuz gelecektir. Artık kim benim o kılavuzumun izinden giderse onlara korku yoktur” demekle Allah, kurtuluşları için o kılavuzu dinlemeleri gerektiğine dikkati çekiyor.
Ali İmran Suresi 59’uncu ayette ise: “Allah yanında İsa da Âdem gibidir” der.
Benzer bir ayet de Ta.Ha Suresi, (20’inci sure) 122’de geçer. Ayni benzer sözleri biraz önce de Musa’nın söylediğini vurgulamıştık. Musa kendisi gibi bir peygamberden bahsetmişti.
Bütün bu peygamberlikler ve bizzat Allah daima bir kurtarıcıya işaret etti. Muhammed ya da başka hiçbir peygamber bu kurtarıcının kendilerinin olduğunu söylemediler. (Cin Suresi 21) Bunun ancak İsa Mesih hakkında böyle olduğunu görüyoruz. Kurandaki hakikatlere göre, ölüp de dirilen ve Allah’ın katında yaşayan tek kişi O’dur ve kendisi Mesih’tir. (Ali İmran Suresi 55 ayeti.)
Tüm insanlığı Âdem’den geçen günahtan ve dolayısıyla ölümden, bizleri İsa Mesih’in kurbanlığı kurtardı. Tabii ki tüm bunlar Allah’ın iradesiydi. Romalılar 5:19 ve 6:10 ve 23 de:
Zira bir adamın (Adem’in) itaatsizliği sebebiyle çoğu nasıl günahkâr kılındılarsa, böylece de birinin itaatiyle (İsa Mesih’in) çoğu salih kılınacaktır.............Çünkü (İsa) öldüğü ölümü bir kerede günaha öldü.......Zira günahın ücreti ölüm; fakat Allah’ın armağanı Rabbimiz (öğretmenimiz) Mesih İsa’da ebedi hayattır. (İbraniler 10:4)
Onun için bu güne, İsa Mesih’in ölüm gününe; Allah’ın biz insanlık için yaptıklarını taktir etmek, anmak için değer vermeliyiz. Bunu yapmakla Hıristiyan âlemini değil Allahı yüceltmiş olacağız.
İsa Mesih Fısıh bayramından bir gün önce (13 Nisan), gece, ekmek aldı, şükran duası edip parçaladı, şakirtlerine verdi ve dedi: Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Bir kâse alıp şükretti ve onlara vererek dedi: Bundan hepiniz için. Çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. (Luka 22:14-20)
Yukarıda İsa: “İnsanoğlunun etini yiyip kanını içmedikçe, kendinizde hayat yoktur. Benim etimi yiyip kanımı içenin ebedi hayatı olur” dediğini hatırlıyor musunuz? (Yuhanna 6:53-54)
Yine buradaki yenilen ekmeğin ve içilen bir yudum şarabın sembolik anlamları var. Anlatılmak istenen, İsa’nın bedeni bizlerin kurtuluşu için, bütün iman edenlere ebedi hayat olsun diye kurban edildiğidir. Yalan söyleyemeyen Allah Âdem’e: “Bu ağaçtan yersen mutlaka ölürsün” (Tevrat-Yaratılış 2:17) dediği o söz geri alınamazdı. Adil olan Allah, Âdem’in suçu için aynen Âdem gibi kusursuz bir kurban, kefaret ödenirse ancak bağışlayabilirdi. Bu yüzden Kuran ve İncillerde İsa Âdem’e benzetilir. Allah Âdem’i yarattığında kusursuz yarattı. Kusursuz ama özgür iradeyle. Yalnız Âdem’i değil, bütün göklerde yaşayan ordular şeklindeki meleklerini de Allah kusursuz fakat özgür bir iradeyle yarattı. Bu yüzden herkes Âdem için kendini kurban edemezdi. Ancak Âdem gibi kusursuz olan biri bunu yapabilirdi. Onun içindir ki İsa’nın dünyevi bir babası yoktur ve doğumu da mucize şeklinde gerçekleşmiştir.
Kutsal kitaplar O’nun doğmadan önce göklerde de hayat sürdüğünü ve hatta yaratılanların ilki olarak Allah’ın sözcüsü olduğuna dikkati çekiyor. Yuhanna 1:1’de ve 14 de şöyle yazıyor:
Başlangıçta Söz (Kelam yani İsa) vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz bir ilah idi. (Birçok tercümeler İlah yerine Tanrı kelimesini kullanır. Aslında yanlış değildir. İkisi de ayni anlamdadır. Fakat kadiri mutlak Allah’la karıştırma sevdasında olan Hıristiyan âlemi gibi de yapmamak lazım. (Yuhanna 10:32-33). Yuhanna 1:14’üncü ayetinin devamında şöyle der: Söz beden alıp aramızda yaşadı. Burada Yuhanna açıkça İsa’dan bahsetti. Daha birçok ispatları ele alamayız çünkü yazılarımı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen gösteriyorum.
Bu günlerde Hıristiyan âlemi tavşanlar ve yumurtalarla, paskalya bayramı adı altında İsa’nın emrinden uzak her şeyi yaparlar. Artık çikolatalarından tutun şekerlerine kadar tavşan ve yumurta vardır. Anlamını da neredeyse hiçbir Hristiyan geçinen bilmez ve bilenleri de putperest bir adet olduğunu söyler. Fakat bizler bu günü Allah’ın arzusuna ve İsa’nın ölmeden önceki emirlerine uygun olarak kutlamak istiyoruz.
Kimler şaraptan içip ekmekten yiyebilir?
İsraillilerin kölelikten kurtuldukları günü anmak için Fısıh denilen bu bayramı tutmaları gerekiyordu. Allah bu günü gelecekteki bir olaya, yani yüzlerce sene kutlanılan Fısıh kurbanının İsa Mesih olduğunu anlamamızı istiyordu. Bu kurbandan da sadece İsrailli olan değil, aynı zamanda sünnet olan her erkek ve ailesi de yiyebilirdi. Peki, İsa ne dedi? Kimler O’nun kanını içmeliydi ve etini yemeliydi? Herkes. Belli bir sınıf ayırdı mı? Evet. İman edip bu kurbanlığa ve kurtuluşa layık yaşayanlarla, iman etmeyip buna layık bir yaşantı tarzına sırt çevirenleri haklı olarak birbirinden ayırdı.
Hıristiyan âlemi, hani derler ya “bu işin suyunu çıkardılar” diye, işte aynen öyle. Onlar bu sembollerden her zaman ve herkese veriyorlar. Tabii ki almak isteyen herkes alır, buna engel olunamaz. Fakat Fısıh kurbanının kanunu olduğu gibi bunun da şartları vardı. Neydi onlar?
O zamanlar sünnet olunuyordu, şimdi ise bedenin sünneti yerine günahlarımızdan ölüp ve tekrar dirilmek anlamına gelen Vaftiz var. Yani yüreklerimizin sünneti. Vaftiz de hepimizin günahkâr olduğunu kabul edip, bizleri tövbeye döndüren bir söz, bir ilandır. Hepimiz günahkârız ama Resul Yuhanna bunda da bir sınırın olduğunu vurguluyor. 1.Yuhanna 5:17 de “Her haksızlık günahtır ölüme götürmeyen günah vardır” demekle günahları da ayırıyor.
Hepimiz günah işliyoruz, fakat ölüme götürmeyen günahlarımız bize bu sembollerden almaya engel değildir. Eğer biz Allah’a ve İsa Mesih’in bizler için ölümüne layık bir hayat yaşıyorsak, bu sembollerden almamız gerekli ve de mecburidir. Sembollerden almamak, büyük bir terbiyesizlik ve Mesih’in kurbanlığını hiçe saymak demektir. Bununla birlikte tam tersine 1.Korintoslular 11:27 de dediği gibi: “uygun olmayan bir biçimde ekmeği yiyen ve şaraptan içen, Rabbin bedenine ve kanına karşı suç işlemiş olur” diye de geçer. Kısacası ölüme götüren günah işleyenler, vaftiz edilmiş olsalar bile, ta ki tövbe edip kendilerini düzeltene kadar bu sembollerden almamalıdırlar.
Bu uygun olmayan şeyler nedir?
Artık birçok şeyler hiç de öyle gizli değil. Mafyalar bile birçoklarının kanını dökerken kilisede toplanır. Ya da askerlerin savaşmadan, birçok masum insanın kanını dökmeden önce bu sembollerden alıp kilisede dua etmeleri, bizleri “bunlar İsa’nın kanına layıktır” dedirtmiyor. Bilgilerinde Tanrı’yı tanımayanlar, her türlü haksızlık, kötülük, açgözlülük, kin, kıskançlık, öldürme hırsı, çekişme, hile, kötü niyetli olma, dedikoducu, yerici, Allahtan nefret eden, küstah, kibirli, övüngen, kötülük üreten, anne baba sözü dinlemeyen, anlayışsız, sözünde durmaz, sevgiden yoksun, acımasız, putperest alışkanlıklara sahip isek; böyle davrananların ölümü hak ettiğini bilip de yalnız yapmakla kalmayıp, bunları yapanları da sempatik görürsek, kendimizi İsa’nın kanına layık görmeyelim. (Romalılar 1:28-32) İsa da zaten bunları yapmayı öğretmedi. Bunları yapıp ve hala o sembollere iştirak etmek olsa olsa alay etmek olur ki, “Allah ile alay edilmez” diye yazılı olduğunu unutmamak gerek. Bu ve buna benzer işler yapanları Allah sembollerden almaya layık görmüyor. Muhakkak Yuhanna İncilinde yazıldığı gibi ölüme götürmeyen günahların da olduğu kesin. Buna da herkesin kendini aldatmadan vicdanıyla karar vermesi gerek. Çünkü az da olsa çokta olsa hepimiz bu şeyleri yaptık ve de yapıyoruz. Bunları meslek edinmiş gibi daima istekle ve bilerek yapmak var, bir de planlamadan, bilmeden, istemeyerek, o anki akılsızlığımızla, ya da nefsimize, duygularımıza yenilerek yapıp pişman olmak var. Bu farklılıklardan biri açıkça ölüme götürürken, öbürü Allah’ın merhametine sığınmamıza yardımcı olur.
Bu Hıristiyan din keşmekeşinde sembolleri reddeden benim bildiğim bir Şahitler var. Bu da bir yerde: “Onların bu kurtuluşu kabul etmedikleri anlamına gelir” demekten başka bir şey ben bulamıyorum? Onlara göre sadece İsa’nın kanı sanki göklerde yaşayacak 144 000 kişi için dökülmüş! Bu inançla da bütün üyelerine bu sembolleri yasak etmişlerdir. Aynı zamanda da bu İsa’nın kanını reddetmek demektir. Yine belirteceğim, Şahitler bu konuda da olduğu gibi birçok konularda yönetim kurullarından nasıl emir alırlarsa öyle yaparlar. Yapmak da zorundadırlar; yoksa o dinden atılırlar ve artık onunla hiçbiri konuşmaz!
İnsanlık Robot olmaya pek meraklıdır. Onlar da her devletin askerlerinin, memurlarının, polislerinin göstermek zorunda kaldığı itaati pek çok övünerek, kendilerinin yönetim kurullarına gösterirler. Şunu da unutmayalım, insanlar kötü olan şeye karşı itaat ederler de iyi bir şey yapmakta çok şüpheci, ağır ve korkaktırlar! Artık o iyi ve doğru olanı yapmakta kılı kırk yararlar. Bilerek ya da bilmeyerek, bunu ancak kendileri bilir, Yahudiler Musa’yı, Müslümanlar Muhammed’i, Hıristiyanlar İsa’yı, Şahitler de yönetim kurullarını Allah’ın yerine koymaya nedense pek bayılırlar. Maalesef gerçekler ve uygulamaları böyle olup, bütün izzeti Allah’tan çok bu kişilere verdikleri halde, bu gerçeği söyleyenlerden de nefret ederler! Yönetim kurulunu bilmem ama bildiğim bir şey varsa da ne Musa ne Muhammed ne de İsa kimseden böyle bir şey istememiştir. Onlar bu boyunduruğu kendi kendilerine yüklendilerse ne diyelim! Fakat şunu hiç unutmayalım; kimi memnun etmek isteyip, kimden çok korkuyorsak, karşılığını da ondan alacağız!
Ne zaman kutlanacak?
Akşamüstü, güneş battıktan sonra, İsa’nın bize emrettiği gibi, İsa’nın ölümünden önceki gece, takdirle bugünü anmalıyız. Bunlar belki de bu sayfaları okuyan sizlerin hiç haberi bile olmadığı konular olabilir. Fakat hazırlık yapıp, Allah’ın iradesine ve tüm peygamberlerinin uyarılarına uymak için önünüzde hȃlȃ zaman var. Şimdiye kadar ne yapmış olursanız olun, kim olursanız olun, hangi dil ve milletten olursanız olun, hangi yaşta da olsanız, Allah’ın iradesinin ne olduğunu öğrenip, günahlarınızdan tövbeyi simgeleyen vaftizle birlikte bugünü kutlarken, İsa’nın kanını andıran şaraptan bir yudum ve bedenini andıran ekmekten bir lokma almakla, minnet ve imanınızı göstermek için muhakkak uğraşın. Yaşayışınız ve düşünceleriniz ile Rabbe layık olduğunuzu gösterin.
Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Çünkü gök altında adamlar arasında verilmiş başka bir isim yoktur ki, onunla kurtulabilelim.......Resullerin (elçilerin) işleri 4:12
„İsrail halkıyla ve Yahuda halkıyla Yeni bir antlaşma yapacağım günler geliyor“ diyor RAB, „Atalarını Mısır’dan çıkarmak için Ellerinden tuttuğum gün onlarla yaptığım antlaşmaya benzemeyecek. Onların kocası olmama karşın, Bozdular o antlaşmamı“ diyor RAB. „Ama o günlerden sonra İsrail halkıyla Yapacağım antlaşma şudur“ diyor RAB, „Yasamı içlerine yerleştirecek, Yüreklerine yazacağım. Ben onların Tanrısı olacağım, onlar da benim halkım olacak. Bundan böyle kimse komşusunu ya da kardeşini, ‘RAB’bi tanıyın’ diye eğitmeyecek. Çünkü küçük büyük hepsi Tanıyacak beni“ diyor RAB. „Çünkü suçlarını bağışlayacağım, Günahlarını artık anmayacağım.“ … Yeremya 31:31-34
Oğlum, bilgeliğe kulak verip, yürekten akla yönelerek sözlerimi kabul eder, buyruklarımı aklında tutarsan, evet, aklı çağırır, ona gönülden seslenirsen, gümüş ararcasına onu ararsan, onu ararsan define arar gibi, RAB korkusunu anlar ve Allahı yakından tanırsın. … Süleyman’ın Özdeyişleri 2:1-5







Son olarak!
17 Haziran 2004 Perşembe
Her ne kadar birçok okur tam tersini savunuyorsa da yazdığım konuları oldukça kısa tutmaya çalıştım. Bazen gereksiz yere uzatmış olabileceğimi de kabul edip, sizlerden özür dilerim. Yine dediğim gibi, bu yazdıklarımı ilk defa okuyan biri, belki de çok şeyleri anlamayacaktır. Ancak sonuç hakkında belki bir anlayışa sahip olabilir ki, o da yine belki. Bu yüzden Mukaddes Kitap ve Kuran bilgisi yanında ruhi değerlere duyulan açlık da şart. Her şeyden ziyade tüm bunlar böyle midir diye araştırmak ve anlayış da gerekli. Ben de sizlerden bu kitabı okumakla hemen her şeyi anlamanızı beklemiyorum. En azından okuduklarınıza dikkatinizi verirseniz, ne kadar haklı ya da haksız olduğumu zamanla anlayacaksınız. Umarım bu zaman sizler için çok geç olmaz.
Şahitler olsun başka dinlere üye insanlar olsun, hepsinin sonuçta ortak özellikleri birbirine çok benzer. Açıklanmayan, nasıl olduğu ve nelere dayanarak böyle ya da şöyle olacağı anlatılmadan, anlatılsa bile anlamadan; hatta o üyeler anlamak bile istemeden, verilen bilgileri olduğu gibi kabul edip “yürekten de iman ettiklerini” söylerler! Bir konunun anlamı sorulduğunda, genelde, “hımm” diye şöyle bir düşünüp, ya dangıl dungul boş söz kalabalığı yapar veya samimi ise gülerek; “o zaman ben de tam anlamamıştım” der. Bu şaka değil, gerçekten de o insanlar anlamadıkları şeyler uğrunda tüm yaşantılarını bu uğurda feda etmiş, göz kırpmadan gerekirse de ölmüşlerdir. Bazen benim gibi biri çıkar da bu konular hakkında değişik şeyler söyler ise; anlamadığı halde, müziğin tonunun değiştiğini fark eden sarhoş gibi, onlar da bunu fark edip, içlerinden “bu bizden değil, tehlikeli biri” diye bir duyguya kapılır. Hiç bu anlattığım kişileri cahil, akılsız, bilgisiz olup, öyle toplumlardan gelen birileri olarak da görmeyin. Bu anlattığım kişiler Amerikalı, Alman, Fransız, İngiliz, Japon ve daha niceleri de hep aynıdır. Bu ülkelerin insanları, sahip oldukları rahat ve aldıkları eğitim, icat ettikleri şeyler, modern evler, arabalar, yaptıkları düzenli, akıllıca işler ile karşınıza çıkarlar ve Allah konusunda içinde bulundukları, hiç anlamadıkları, anlamakta istemedikleri o dini körü körüne savunurlar. Karşısında başka bir inanca sahip olduğunu hissettiği kişiye karşı, doğuştan sahip olduğu ama anlamadığı, inanmadığı, yaşantısında uygulamadığı o kendi dinini yalnız savunmakla kalmaz, imkânları dâhilinde gerekirse savaşta açar. Onu her türlü bombalar, füzeler, işkenceler, çeşit çeşit silahlar ile yok etmeye bile uğraşır. Nasıl olmuştur da o düşmanlar cesaret ederek onun otomatikman doğuştan aldığı dinini eleştirmişler, kötülemişlerdir!
O düşmanca teşviklerde bulunan politikacılar ise kişilerin dinleriyle falan aslında hiç ilgilenmezler. Onların dertleri başka şeylerdir, para, petrol, menfaat, koltuk savaşı gibi. Fakat o piyon olan kafasız askerlere verilen moral budur. Her ne kadar robot gibi olmalarına uğraşılsa da asker de insandır. Şahitler askere gitmiyor diye onları bunlardan ayrı olarak düşünmeyin. Onlar ise çok daha itaatkâr robotlardır. Hem de işitmeyen, düşünmeyen, karar veremeyen ve görmek istemeyen türünden!
Yine ben ne demek istiyorum? Şahitlere çok sorduğum sorulardan bir tanesini söylersem belki de anlayacaksınız. Onlarla bir konu hakkında çok uzun uzun tartışıp konuştuktan sonra, fanatik, kör bir inanca sahip olduklarının farkında olmaları için şöyle sorardım: “Benim anlattıklarım, sizin de hararetle karşı geldiğiniz bu inancı, düşünceyi, kuralı, artık ne ise; sizin yönetim kurulunuz ilan etseydi, inanmakta bir probleminiz olur muydu?” deyince, çoğu hemen: “Yo, o zaman kabul ederim” derdi. Çok azı da ne demek istediğimi anladığından, kıvırarak, “ama o zaman bunu bana açıklamaları lazım” diyerek, sanki her şeyi anlayarak onlara itaat ediyormuş izlenimini yaratmaya uğraşırdı. Hâlbuki onlar bir şey ilan edip, ya da açıkladıkları zaman, senin ne düşündüğüne ne inandığına, bu inanç uğrunda on binlercesinin ne acılar çektiğine, ezilip yok olduklarına falan hiçbirine bakmazlar. Aralarında «hık mık» eden olursa da, tekmeyi vurdukları gibi uçururlar. Gönderirlerken de “sen bize karşı geldin diyerek” o tekmeyi vurmazlar; “sen Yehova Allah’a karşı geldin, bu tekmede sana O’ndandı” diyerek aralarından atarlar. Adamların yaptıkları ne olursa olsun, bunu onlara Allah yaptırıyordur! Tekmeyi bile attıran aslında Allah’tır! Sıkıysan karşı gel! O küskün arkasına bakıp giden de içinden: “Ah ben ne yaptım!” diyerek yanar durur. Kendisine göre gerçekten de o bu tekmeyi Allah’tan yemiştir. Atılmasına neden olan, karşı geldiği şeyde yüzde yüz haklı olduğuna inansa bile, o kişilerin vicdanlarını bunlar yıllarca o şekilde maniple etmişlerdir. Hem onlarda haklı haksız, adil ya da adaletsiz, doğru ya da yanlış ayrımı yoktur. Ne olursa olsun, onlara itaat etmeyip karşı gelmek demek, bizzat Allah’a karşı gelmek demektir. Bir de içlerindeki bazı ukalaların söylediği gibi, sözde onun kabul etmediği şeyi önce ona açıklamaları lazımmış! O anda seninle çekişiyor ya ne erkek ne mert ne dürüst ve doğru, imanı sanki ne kadar sağlam temellere dayalıymış gibi bir pozla da kendisini sana ispat etmiş olacak! Tanımayanlar, bilmeyenler de bu numaraları yerler. Keşke insanlar öyle kabardıkları ve söyledikleri gibi olsaydılar. En azından o zaman eşek olmazlardı. Hâlbuki eğitim sistemleri aynı askeri ordulara verilen vatan millet duyguları gibidir. Bir Alman’a vatan sevgisi nasıl aşılanırsa, bunlara da organizasyonlarına bağlılık öyle aşılanır. Karşı geldikleri düşman sayılan devletin adamları, kralları ne kadar erdemli, üstün, efendi, sözüne güvenilir gibi meziyetlere sahip olursa olsun; hatta kendi kralı, arkadaşları, o toplumdan çok daha ahlaken ve moral olarak aşağılarda dahi olsa, o asker hiçbir zaman karşı tarafa doğru yer değiştirmeyi aklından dahi geçirmez. Bu en büyük ihanettir. Karşı taraf için de durum aynıdır. Eğer karşıdan kendi tarafına geçecek biri olsa bile, bu onlara göre de büyük bir ihanettir. Her ne kadar savaş bitene kadar o kişiyi kendi menfaatleri uğrunda kullanırlarsa da hiçbir zaman ona güvenmezler. Çünkü onlar da kendi kendilerine o kişi hakkında düşünürler: “Bu adam başka bir savaşta, karşı taraf ordularının ve ulusunun bizden daha üstün ahlaka, moral ve adalet niteliklerine sahip olacağını görürse, bize karşı taraf değiştirip değiştirmeyeceğini kim bilebilir ki?” diyerek, öyle bir insanı kendi içlerinde bile yaşatmadan, tatlılıkla öldürürler veya yok ederler. Bir kaza olur, zehirlenir, aniden kalbi durur falan. Böyle doğruluktan yana olan insanların arkasından çok da büyük merasimler düzenlerler! Heykellerini dikerler. İsimlerini tarihlerine övgüyle yazarlar. Fakat aslında bütün bunlar şovdur. Gerçekte yöneticiler öyle kişilerin üzerlerine hâkimiyet süremeyeceklerini hissettikleri için o insanları yok etmişlerdir. Onlara emirlerini kayıtsız şartsız, körü körüne, her ne pahasına olursa olsun, hiçbir engel tanımadan yerine getirecek insan tipi robotlar lazımdır. Öbür tip, yani düşünebilen, ayırt etme yeteneğine sahip, hür iradeli insanlar bunlara göre mundardır. Fizikçi Albert Einstein’ın Yahudi diye yok edilmesine kıl payı kala tesadüfen canını kurtarması ve Amerika’nın ona sahip çıkması da bu anlattıklarıma güzel bir örnektir. Şimdi de utanmadan “Alman fizik Nobel ödülü sahibi” diye onunla övünüyorlar. Övünmeleri de o kişinin şahsiyetinden dolayı değil, Alman olmasından dolayı, amaç yine kendilerine izzetten pay çıkarmak. Sanki Einstein Alman olmaya çok değer veriyordu! İşlerine geldi mi Alman, işlerine gelmedi mi Yahudi yaparlar.
Ne korkunç bir inanışa ve eğitime sahibiz! Ülke olarak değil, ben bunu insanlık adına, dünya genelinde ele alarak söylüyorum. Bu, dünyamızın bizlere kazandırmaya çalıştığı eğitim moralidir. Allah’ın kullarını, onların yaptıklarını, bıraktıkları örnekleri okuduğumuz zaman, aradaki fark kıyas edilemeyecek kadar çok büyüktür.
Davut peygambere düşman denilebilecek bir kralı yatağında yatarken öldürüp de sevinçle kellesini getirip: “Rabbin kendisine öçler bağışladığını” söyleyen iki kardeşe Davut zamanında şöyle cevap veriyor: (Anlaşılan o tip insanlar da bu işleri hep Rabbin ismiyle yapıyorlarmış!)
Ama Davut Beerotlu Rimmon'un oğulları Rekav'la kardeşi Baana'ya şöyle karşılık verdi: «Beni her türlü sıkıntıdan kurtaran yaşayan RAB adıyla derim ki, iyi haber getirdiğini sanarak bana Saul'un öldüğünü bildiren adamı yakalayıp Ziklak'ta yaşamına son verdim. Getirdiği iyi haber için verdiğim bahşiş buydu! (Hâlbuki kral Saul haksızlıkla daima Davut’u öldürmek isteyen biriydi)
Doğru birini evinde, yatağında öldüren kötü kişilerin ölümü çok daha kesindir! Şimdi sizi yeryüzünden yok ederek onun öcünü sizden almayacak mıyım?»
Sonra adamlarına buyruk verdi. İki kardeşi öldürüp ellerini, ayaklarını kestiler ve Hevron'daki havuzun yanına astılar. İş-Boşet'in (öldürdükleri kralın) başını ise götürüp Hevron’da Avner’in mezarına gömdüler. 2.Samuel 4: 9-12
Davut’un canını arayan, düşmanı olan birine dahi kötü davranılması, kendilerine göre de sevinçli haber getiriyorlarmış havasında olanlarına verdiği bahşişini okuduk. Hâlbuki o kişinin ölümü, Davut için bütün ülke üzerine kral olması demekti. Fakat Davut bunları düşünmüyordu. Demek ki Davut kim olursa olsun, kime karşı olursa olsun, sahip olduğu üstün özellikleri her kese karşı gösterip, herkesin de öyle olmasını istiyordu. Şimdiki zamanda böyle bir şey yapılsa, o adamlara madalyalar verilip, gazetelerde kahraman diye ilan edilir. Almanlar her gün Türklerin evlerini gece yarıları yakıyorlar da haberlerde bile duyurulmasına izin verilmiyor. Sözüm ona karışıklık önleniyor! Türk serserisi bir Almanı dövüyor, tüm gazeteler ve meclis ayağa kalkıyor. On yedi yaşındaki 2 metre boyundaki Alman şımarık serserisi, zorla 13 yaşındaki İngiliz kızına tecavüz ediyor, tüm basın ve halk niye o serseri tutuklandı diye Türkiye’ye ve Türklere düşman oluyor. O yine de Türkiye’de bir yılda hapisten kurtulurken, Almanı döven Türk’e 12 sene hapis cezası veriliyor. O Türkleri topyekûn yakanlar ise ne yakalanıyor ne de ceza alıyor. Bu örneklere baktığımızda, zamanımızın adalet, ahlak, mertlik, itaat anlayışı ile gerçek Allah’ın kullarınınkinin ne kadar farklı olduğunu ister istemez görüyoruz. Ayrıca Davut etiket körü bir insan da değildi. Krallığı düşünse de bunu Allah’ın ona verdiği bir hediye, görev, hatta bazen büyük ve taşınması ağar sorumluluk olarak görüyordu. Davut için kral olmak demek, halkına hizmet etmek anlamındaydı. Lafta değil, işlerle ve bütün yürekle Davut böyle biriydi. Hem beni bu konuda ilgilendiren en önemli yan, Davut’un bir yerde düşmanı durumunda olan birine karşı ölümünden duyduğu üzüntüydü. Hâlbuki onun kral olmasını isteyen ve bunun için İsrail üzerine onu mesh eden Allah değil miydi? Tam şimdi, başından geçen bütün zahmetlerden sonra hiç düşmanı da kalmamıştı. Onun tarafını tutan bu iki kişi de kendilerine göre büyük fedakârlık, cesurluk, kahramanlık yaptıklarını sanarak, sevinçle Davut’a geliyorlar. Davut da o adamların kafasını uçuruyor! Olacak iş mi bu? Düşmanı öldü diye Davut neden sevinmedi de üzüldü?
Çünkü Davut sadece kendi menfaatini düşünüp, amacı krallık elde etmek değildi. “Ne pahasına olursa olsun, hem Allah da beni kral olarak mesh etmedi mi, muhakkak O’da böyle istemiştir” diyerek kendini kandıracak bir zihniyet ve yürek tutumuna da sahip değildi. Yanlış bir olayı kendi menfaatiyle birleştirip, “Allah böyle istedi” demek ve “eğer bu bir kötülük ise, ben bir şey yapmadım ki, onlar yaptı, benim suçum yok” diye de kendi kendini kandırmayı Davut’un midesi almıyordu. O kendini böyle şeyler için satmadı. Davut aktif olarak doğru, dürüst, erdemli ve üstün meziyetleri olan kutsal işler yaptı. Onları yaptığı müddetçe de Allah onun yanındaydı. Zaman zaman günah işlediyse de cezası büyük oldu. Allah da ona karşı öfkesini gizlemedi. Fakat yukarıdaki bahsettiğim bu olayda Davut Allah’ın gözünde büyüdü, küçülmedi. Allah’ın insanlara verdiği ahlak, mertlik, dürüstlük, moral, anlayışı nerde; bizlerin yaratmaya uğraştığı kendi anlayışımız, mertliğimiz, milliyetçiliğimiz, itaatlerimiz, sadakatlerimiz, kahramanlıklarımız nerede! Bir de utanmadan böyle eğri işleri yaparken de O’nun adını kullanıyoruz. Romalılar 2:24’de boşuna mı Allah resulü vasıtasıyla:
“...sizin yüzünüzden Milletler arasında Allah’ın ismine küfrediliyor” diyor!
Ben burada tesadüfen sadece tek bir Davut’u örnek verdim. Daha niceleri var ki, hepsini yazmak kitaplara sığmayacak. Bu yüzden ne olursa olsun yalnız kendimizi değil, bizlere öyle öğretildi diye adi ve basit şeyleri de değil; üstün, Tanrısal değerleri düşünelim. Bunların ne olduğunu bilip, bizi ve bütün evreni yaratandan öğrenerek, gerçek erdemliliği, kutsal olan şeyleri, mertliği, adaleti, hürriyeti, sevgiyi, doğruluğu, merhameti ve tüm bunları yapan kim, hangi milletten, ırktan, renkten insan olursa olsun, asıl onlara sevgiyle sarılalım. Hiç bunları yapmayanlara dahi tarafsızlığımızı bozarak, adaletten ve doğruluktan saparak kendimizi satmayalım. Davut düşmanının adaletsizliğine, kötülüğüne göre davranmadı. O herkese karşı üstün bir kişiliği temsil edecek şahsiyetle yaşadı. Allah’ın önünde kendi işlerinden sorumlu olacak bilinçte, erdemli olan işlere sarıldı. Zaman zaman hatalarına da rağmen gevşemedi. Biz de bunlara sarılalım. Dediğim gibi karşımızdakilerin kimliğini, etiketini, milliyetini, ırkını, cinsiyetini aramadan. Ben 20 sene boyunca Allah’tan bunları öğrendim. Allah bu saydığım ve kısa kesmek için saymadığım; hatta saymasını dahi bilmediğim üstün özellikleri yapanlara bakıyor ve onları seçiyor. Hiçbirinin kimliğine, nerde yaşadığına, geçmişine, nereden geldiğine, hangi dinden, milletten, ırktan olduğuna bakmadan. (2.Tarihler 16:9 ; Hezekiel 18:1-32) Bütün kötü yollarından dönüp kendisine gelenleri, kim ve ne olursa olsun Allah kabul ediyor. (Hezekiel 18:32)
Ben geriye baktığım zaman, geçen o yirmi seneden pişmanlık duyduğum şeyler, ancak kendi hatalarım ve yanlış işlerim oldu. Hiçbir zaman Şahitlerle geçen o yirmi senemden ve de bıraktığım o boş adetler ve kötü alışkanlıklarımdan dolayı pişmanlık duymadım. Eğer Şahitlerin içine girmeseydim, belki de ne bu kadar gayrete gelip Allah hakkında bilgi edinirdim, ne de o kadar gizledikleri halde onların pisliklerini öğrenirdim. Sahip olduğum tecrübeleri edinemez ve insanların ne kadar boş şeyler uğrunda kendilerini satıp, köle ettiklerini hiçbir zaman tahmin bile edemezdim. Aslında insanlar herhangi nedenlerden dolayı zaten birbirlerini kötüleyip, birbirlerinden nefret etmiyorlar mı? Fakat onların bu duyguları ile benim “öğrendim” dediğim şeyler arasında çok fark var. Ben bu bilgileri, tecrübeleri, ispatlara dayanan o çirkin şeyleri ve Allah adıyla nasıl yaptıklarını, onlara samimiyetle inanarak edindim. Başlangıçta amacım ne karşı gelmekti ne de düşman edinmek. İnsanlar karşılıklı olarak birbirlerinden, kötü işlerinden dolayı nefret duyuyorlar. Rahat ve temiz bir vicdanla itiraf ederim ki, bu insanların hiçbirine kötülük ettiğimi, menfaat beklediğimi hatırlamıyorum. Benimle beraber aynı anne babadan doğduğumuz kardeşim de onların içine girdi. Yıllar sonra açıkça itiraf ederek, “oraya başlama nedenleri içinde Allah’tan başka her şeyin olduğunu” söyledi. Onun gibi birçok insan böyle. Onlar sırf Şahitlerle olan ilişkilerinde de değil, her zaman ve kimlerle beraber olurlarsa olsunlar, Allah’ı arama düşüncesi uzaktan yakından hiçbir yerde hissetmedikleri bir duygu. Bu yürek tutumuna da sahip olan milyarlarca insan var. Ayrıca ben onlar vasıtası ile sırf kötü şeyler de değil, iyi olan şeyler de öğrendim. Kendileri yapmıyormuş, bu beni ilgilendirmedi. Verdiğim bilgiler ile bu uğurda tek bir canın kurtulmasına yardımcı olabilirsem, bence geçirdiğim bütün o yıllara değer derim. Tek bir insan canı için dahi olsa, onun kurtuluşuna, bütün mücadelelere, her türlü zahmetlere değmez mi? Benim için değer, bir tane bile olsa değer. Böyle düşünmeyi de ben Mesih’ten öğrendim.
“Size nasıl görünür? Bir adamın yüz koyunu olsa ve onlardan biri yolunu şaşırsa, doksan dokuzu bırakıp dağlara gitmez, ve yolunu şaşıranı aramaz mı? Eğer onu bulacak olursa, doğrusu size derim: Yolunu şaşırmayan doksan dokuz için sevindiğinden ziyade onun için sevinir. Böylece bu küçüklerden birinin helâk olması göklerdeki Babanızın muradı değildir” der İsa Mesih(Matta 18:12-14)
Ben Şahitleri görmeyip tanımamış olsaydım, Kuran’ı nereden bilirdim? Böyle araştırır mıydım? Ben Kuranı, Kurana düşman olan insanların, bilmeden teşvikleri ve tahrikleri sayesinde öğrendim. Mukaddes Kitap için de durum aynı. Yine ben Mukaddes Kitabı Müslümanlara bakıp da atmadım. Eğer o “değiştirildi” dedikleri Mukaddes Kitap olmasaydı, ben Hıristiyanların sahtekârlıklarını, yalanlarını, ikiyüzlülüklerini, en önemlisi de Allah’ı, hiç ama hiç tanımaz ve anlayamazdım. Bunlar ile tek tek şahısları kastetmiyorum. Bunu o kitapları ölçü olarak alıp, dinlere bakarak kıyasladığım zaman görüyorum. Müslüman’ı da Hıristiyan’ı da bu konuda farklı değil. Jelâtin ve ambalaj farkı var, o kadar. İç yüzleri maalesef hepsinin aynı.
Öğrendiğim şeyler bana hiçbir zaman yük olmadı. Allah hakkında öğrendiklerimden sevinç duydum. Bu sevinci çok şükür ki Allah bana özgürlükte tattırdı. Eğer herhangi bir dine üye olsaydım, inanıyorum ki o zaman bu yolda hiç sevinçle yürüyemeyecektim. Hatta Allah’tan da kopmam büyük bir ihtimal olabilirdi. Şahitlerin toplantılarındaki konuşma verenleri dinlemeyi, kendi adıma bir ayrıcalık olarak görürdüm. Kendi aralarında ise, neden toplantılara gelmedi diye birbirlerine öfkeyle dolu bakan insanları da görmekle, onların bu şeyi ne kadar zorla yaptıklarını fark ettim. Kendisi zarla zorla yaptığı için, başkasının umursamazlığını, hürriyetini kıskandıklarından dolayı kuduruyorlardı. Yoksa gösterdikleri bu sahte kaygı, o kişinin iyiliğini arayıp, onu sevdikleri için değildi. “O da neden bizim gibi gelip, aynı sıkıntıları çekmiyor” diye sinirleniyorlardı. Ben ise ancak şaşırıyor ve başlangıçta anlayamıyordum bile. Ama aynı şeylerin Müslümanlıkta da olduğunu çok iyi biliyordum. Oruç tutmuyor ya da cuma namazına gelmedi diye, bulunduğu topluma göre o insanların gördükleri baskı az değildir. Hele bayram namazına gitmeyeni bir daha aralarına almadıkları gibi, onunla artık iş yapmayanlarını da çok görmüş ve duymuşumdur. Ben ise o gün çok güzel bir konuşmacı geldiyse, o gelmeyen kişi adına üzülüp, konuşmayı da aklımda tutabildiğim kadar sonradan ona anlatmaya çalışırken; eğer kötü ve sıkıcı bir konuşmacı da geldiyse, bu sefer o kişi adına sevinirdim. “İyi ki gelmedin, yoksa sıkıntıdan ancak uyurdun” derdim. Onlara göre ise benim gibileri çok tehlikelidir. Ne olursa olsun daima gelinmeli ve ne olursa olsun daima övülmeli ne olursa da olsun daima itaat edilmelidir! Bence onlar bunlarla açıkça “ikiyüzlü ve şerefsiz olmayı artık öğrenin” diyorlar. Bunların aslında başardıkları, Allah ile kul arasındaki sevinci yok etmek. Her biri de bu amaç için işleyen, çalışkan misyonerler.
Kitabı uzatmak istemiyorum. Zaten yeteri kadar uzun oldu. Bu kitap vasıtasıyla da inanıyorum ki birçoklarının nefretini kazanacağım. Aslında ben yeni bir şey yazmadım. Bütün bunlar da yeni bir düşünce değil. İnsanlar bu dincilerin ne olduklarını her devirde bilmişler. Ya onlardan uzaklaşmışlar ya da onlardan gizli gizli nefret etmişler. Kuvvetleri de var ise onları yok etmişler. Ben kimsenin yok olmasından yana değilim, özgürlük olmalı. Bununla birlikte onların zamanının da çok az kaldığını peygamberliklerden biliyorum. Her ne ise, kitabımla sizlere ancak bir damla da olsa bilgi verebildiysem ne mutlu bana. Gerçekten de ancak bir damla. Eğer susamışsanız, eğer sizleri özendirebildiysem, o zaman kana kana içmek için, Allah’ın herkese emrettiği, her bir kulundan ayrı ayrı istediği Tanrı bilgisini edinin. Onu da yaşantınızda uygulayın. Allah’tan başka kimseye köle olmadan, korkmadan, boş olan menfaatlerinizi ve zevklerinizi bir kenara ittirerek, bunu sevinçle yapın. Ben ne ilahiyat fakültelerini bitirdim ne de teoloji okudum. Eğer oralara gitseydim, inanıyorum ki Allah’tan başka, O’ndan uzak olan her şeyi öğretirlerdi. Bu, ancak bir damla diye yazdığım şeyleri, sıradan basit biri olarak öğrendim ve de anladım. Allah’ın öyle, bu dünyanın çoook hikmetlilerine, bilgililerine, kudretlilerine falan ihtiyacı yok. Tam tersine, onları utandırmak için Allah bu dünyanın hor ve lüzumsuz görünen şeylerini seçtiğini söylüyor. (1.Korintoslular 1:26-31) Ben de hor görülen ve bu dünyaya göre lüzumsuz biriyim diye utanmıyorum. Yazdığım bu kitaptaki imla hataları olsun, gramer hatalarından tutun da cümle kurma bozukluklarına kadar, lütfen kusuruma ve cahilliğime bakmayın. Yazar denilenler, sanatçılar, insanların hoşlarına giden masallar yazmakla, vücutlarını sergilemekle meşgul olduklarından, ben de ukalalık edip kendim böyle bir vazifeyi üzerime aldım. Layık olduğumdan dolayı değil, bunu kendimi mecbur hissettiğimden dolayı yaptım. Neredeyse unuttuğum Türkçe ile bu kitabın herkes tarafından anlaşılır olmasına çok özen gösterdim. Bizlerin hakkında dedikleri gibi ne Türkçeyi ne de Almancayı doğru dürüst öğrenemedik, öğretmediler. Almanya’da doğmuş büyümüş ve meşhur olmuş bir Türk asıllı futbolcunun Türkçesiyle gazetecilerin nasıl alay ettiklerini de bilirim. Hâlbuki o alay eden gazetecilerin kendileri yabancı tek bir dil bilmedikleri gibi, bildiklerini sandıkları dilde de kim bilir ne hokkabazlıklar yapıyorlardır. Bu yüzden lütfen bu kitabı eleştirecek olan, onun içeriğini eleştirsin. Virgüllerini, harflerini, cümlelerini, gramerini değil. Ben bu konularda ehliyetli olmadığımı kabul ediyor ve itiraf ediyorum. Onun için tekrar ve tekrar bağışlayın.
İmla ve gramer hatalarından ziyade, bu kitabın içeriği üzerinde birçok kişilerin bana olacak nefretleri hakkında da şunları söylemek isterim. Eğer benim bu yazdığım yazılar asılsız ve yalan ise; o kişilerin, o kuruluşların, o organizasyonların korkmasına, öfkelenmesine gerek yok sanırım. Ben kimim ki bana diş bilensin? Tüm her şeyin ödülü de cezası da Allah’ın katında değil midir? Bana öfkelenenler, öfkelendikleri şeyde kendilerini haklı görüp, Allah’ın katında da onları ödüller bekliyorsa, bana da cehennem azabı düşecektir! Bu yüzden kendi adlarına sevinip, benim adıma da üzülmeleri gerekmez mi? Yok ama eğer bu yazdıklarım tıpa tıp benim anlattıklarım gibiyse; hatta milyonda birinden bahsettiğim bu nedenlerden ötürü de ancak Allah’ın çok öfkesine neden olunuyor ise, o zaman da ben onların hakkında üzüleceğim. “Neden bütün bu kötü yollarından tövbe edip de dönmediler” diyeceğim. Herkes bu yüzden kendi adına hesap vereceğinden dolayı, hay olan Allah’ın eline düşmek de korkunç bir şeydir. Çünkü Allah’ımız aynı zamanda öç alan bir Allah’tır. Dinler ve organizasyonlardan ziyade, oralara üye olmuş şahısların da bizzat akıllarını başlarına almalarını öğüt veririm. Çünkü o kuruluşları kim suçlarsa suçlasın, onlar kendi adına hep suçsuzdurlar, emir kuludurlar! Bu yüzden herkes bizzat kendine bakıp, bahanelerin ardına saklanmasın. Çünkü böyle bahaneler kimseyi kurtarmayacaktır.
Beni kibarca suçlayan okurlarım da oldu, övüp takdir edenler de. Bazıları ise beni sahte peygamberlik yaymakla suçladı. Ben peygamber değilim ki sahtesi olayım. Yazdığım yazılar peygamberlik anlamı taşıyormuş! Eğer Mukaddes Kitaptan ve Kurandan açıklama yapan her öğreti peygamberlik oluyorsa, bütün dinlerin yaptıkları nedir? En çok da bunu maalesef beni suçlayanlar yapıyor. Ben peygamber olmaktan utanmam. Eğer peygamber olsaydım, bunu da açıkça söylemekten çekinmezdim. Fakat olmayan bir şeyi nasıl iddia edebilirim? Olabilir, yazdığım ya da inandığım tarihsel bilgiler ve anlayışım yanlıştır. Daha doğrusunu okumadım ki! Kimse de bana daha doğrusunu göstermedi, gösteremedi veya gösterdi de ben tatmin olup inanamadım. Yok, ama onlar kendilerinden başka kimsenin konuşmasına tahammül bile edemiyorlar ise, inanıyorum ki, sahip oldukları bu tür tahammülsüzlükte ancak kendilerini ve kendilerine uyanları mahfe götüreceklerdir. Hem ben yanlış bile olsam samimiyim. Hiç kimseden bir menfaatim, beklentim yok. Kimseyi de eşek edip benim yükümü taşıması için uğraşmadım ve de uğraşmıyorum. Ben susarsam, o susarsa, hiç kimse konuşmazsa, doğru anlayışı nasıl elde edeceğiz? Binlerce yıldır dinlerin bizlere verdiklerini dünyamız insanlığı gördü. Onlar insanlardaki zerre kadar olan o gerçeği de alıp yok etmeye uğraştılar. Benim gibilerinin sayısı çoğalırsa, bedavacı, insan kanı emmeye alışmış o dinciler ne yapar? Onlar için bu geçim kaynağı olmuş, onu elinden kaptırmak ister mi? Çeşit çeşit dinlerle, mezheplerle yeteri kadar rekabet zaten var. Bir de benim gibi zırt pıt diyenlerine tahammül ederler mi?
Hepiniz Allah’ın sağlayacağı esenlikte kalmanız temennisiyle hoşça kalın.
İhsan Kiper
Almanya, 13 Ağustos 2004 Cuma
Dikkat!
"Kitabın belirli / bazı hakları saklıdır", yazarın onayı olmadan kitapta hiçbir değişiklik yapılamaz. Ancak, herhangi bir değişiklik yapmadan, ücretsiz olmak şartıyla istediğiniz kadar dağıtmaya devam edebilirsiniz.
Bölüm 303a veri değişikliği: (1) Yasadışı bir şekilde silen, bastıran, kullanılamayacak hale getiren veya verileri değiştiren herkes (Bölüm 202a (2)) iki yıla kadar hapis cezası veya para cezası ile cezalandırılır. (2) Tüm bunlara teşebbüs edenler de cezalandırılabilir. (3) Bölüm 202c, paragraf 1 uyarınca ceza gerektiren bir suçun hazırlanmasına göre uygulanır. Ve ayrıca § 303b bilgisayar sabotaj yasası.
Kıyaslamalı Ayet İndeksleri
Burada tam bir indeks şeklini aramayın. Ben bu ayetleri kendi çalışmalarım sonucunda ortaya çıkardım. Amacım, «Kuran Allah sözü olamaz», «üç tane Allah» diyen Hıristiyanlarla konuşurken, ya da ölmek, dirilmek, ibadet gibi konularda Müslümanlığın sahip olduğu çarpık anlayışın yanlışlığını göstermek de veya Mukaddes Kitabın Tanrı sözü olduğunu ispatlamakta kolaylık olsun diye hazırladım bu küçük indeksi. Özel olarak seçilmiş konular hakkında hazırladığım bu indeks umarım sizlere de yardımcı olur. Kurandan alıntılar Osman Nebioğlu tercümesidir. Mukaddes Kitaptan alıntılar hem yeni hem de eski Türkçe çeviriye aittir.
ALLAH (Kuran)
Sure Numarası : Ayet Numarası şeklinde kısaltılarak yazılmıştır.
20:52 O, ne yanılır ne de unutur…
3:117 Allah zulmedici değil
3:112 Allah zulmedici değildir
7:29 İlkin sizi yarattığı gibi gene ona döneceksiniz
8:51 Allah hiçbir zaman zulmetmez
9:70 Allah onlara zulmetmemişti
11:101 Biz onlara zulmetmedik
23:116 Mutlu bir Allah
29:40 Allah onlara zulmedenlerden değil
40:31 Allah kullarına zulmetmez, dilemez
42:46 Tanrı kullarına zulmedici değil
43:76 Biz onlara zulmetmeyiz
50:29 Ben (Allah) kullara zulmedici değilim
4:79 Her iyilik Allah’tandır
4:117 Allah adildir
16:33 Allah haksızlık etmedi
14:47 Allah azizdir intikam (öç) sahibidir
21:108 Tanrınız bir tek tanrıdır.
10:61 Ne gökte ne yerde gizli bir şey yoktur Ona.
3:2 Ebedi yan ve ezeli var olan odur.
6:59 Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin
53:32 …siz henüz analarınızın karınlarında döl halinde iken, en iyi bilen O’dur
30:9 Allah hiçbir haksızlık etmez
32:7 Yarattığı her şeyi güzel yaratan
22:47 Onun katında bir gün sizin bin yılınız gibidir. 32:5’te de ayni konu
39:5 Güçlü olan çok bağışlayan odur
42:51 Hiç kimse Allah’ı görmemiştir
43:20 O putlara tapmanızı dilemez
59:22;23;24 O öyle bir Allah tır ki barış ve sessizliği veren gözeten koruyan en güzel sıfatlar onundur.
112:4 Hiçbir şey ona denk değildir
Allah ( Mukaddes Kitap )
1.Yuhanna 4:8 Allah sevgidir
Çıkış 20:6 Kıskanç bir Allah
Çıkış 34:6 Çok acıyan ve lütfeden geç öfkelenen ve bağışlaması ve hakikati çok olan Allah
Tesniye 4:31 Çok acıyan bir Allah
Mezmurlar 86:15 Bağışlayan ve rauf bir Allah
Yakup 5:11 Rab çok acır ve merhamet eder
1.Timoteos 1:11 Kutsal (mübarek) bir Allah
1.Korintoslular 8:4 Birden başka Allah yoktur
1.Timoteos 2:4 O (Allah) istiyor ki bütün insanlar kurtulsunlar, hakikate gelsinler
Eyüp 41:11 Önceden bana (Allah’a) veren kimdir ki ona ödeyeyim, her şey Benimdir
2.Petrus 3:8 Rabbin indinde bir gün bin yıl, bin yıl bir gün gibidir
Yuhanna 1:18 Hiçbir zaman kimse Allah’ı görmemiştir
Çıkış 3:15- İşaya 42:8 Yehova, ebediyen ismim budur ve devirden devire anılmam budur
Cehennem (Kuran)
23:103 Onların öz canları kayba uğrar
4:97 Melekler ruhlarını alırken
7:50 Allah’ın imansızlara haram kıldığı su
9:49 Cehennem kâfirleri kuşatır
9:63 İçinde sürekli kalınır
10:54 Azabı görünce pişmanlık duyacaklar
11:106 Orada inleme ve hıçkırıklar var
13:34 Dünyadaki azap ve ahiretteki azap
14:17 Yudumlamaya çalışacak bir türlü yutamayacak, ölüm onu saracak
16:27 Hor bir durumda olacaklar
18:53 Ateşi görünce düşeceklerini anlarlar
25:69 Kalkım günü azabı kat kat artar ve o, sürekli alçalmış olarak kalır
32:21 O büyük acıdan önce yakın acıdan tadacak
46:20 Alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız
55:41 Yüzlerinden tanınırlar
57:13 O gün iman etmiş olanlara derler ki: ‘’Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım’’
75:21-23 Bazı yüzler kararır ve felaketi anlarlar
74:38 Her nefes kazandığı için bir rehindir
78:22-27 Azgınların son yuvası, sonsuza dek
18:102 Kâfirler için kalınacak bir yer
47:10 Kökü kırılanların akıbetine uğranılacak
7:37 Kitaptaki yazılı akıbete kavuşacaklardır
20:74 Orada ne ölür ne dirilir
29:55 O gün, onların bedenini sarınca
34:33 Azabı görünce pişmanlık duyarlar
36:59 Ayrılın bu gün siz, ey günahkârlar
38:61 Ey Tanrımız! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse onu iki kat cezalandır
73:17 Gençleri ihtiyarlatan günden korunamazsın
104:6-7 O yüreklere çökecek olan Allah’ın ateşidir
2:80-81 Kötülük işleyen ve işlediği suçu kendisini kuşatan ebedi cehennemliktir
17:14 Hesap görme günü öz canı vermek yeterlidir
30:55-56 ve 20:103-104 Dirildikleri zaman Allah’ı gene ret edecekler
37:62-67 Zakkum ağacından yemek
Cehennem ( Mukaddes Kitap )
Matta 25:46 Ve bunlar ebedi azaba gidecekler
Matta 10:28 Cehennemde hem bedeni hem de canı helak edecek olandan kork
Matta 5:22 Cehennem ateşine müstahak olacak
Matta 13:42 Onları orada fırın ateşine atacaklar
Matta 18:9 Cehennem ateşine atılmaktan iyidir
Matta 25:41 İblis ve cinleriyle lanetliler için olan ebedi ateş
Vahiy 20:10 Ateş gölüne atıldılar. Kendilerine gündüz ve gece azap edilecektir
Vahiy 20:14 Ateş gölü, ikinci ölüm budur
Daniel 12:2 Ve şunlar utanca ve ebedi nefrete uyanacaklar
Luka 13:28 İbrahim ve İshak’ı görecekler ve kendileri dışarıda kovulmuş olacaklar
Luka 16:24 Cehennemle ilgili bir benzetme, mesel
İşaya 65:20 Çocuk yüz yaşında ölecek, suç işleyen lanetli sayılacak
Yuhanna 5:29 Kötü olanlar hüküm kıyameti için dirilecek
Yakup 5:3 Ve sizin etinizi ateş gibi yiyecektir
Cennet (Kuran)
3:107 Yüzleri ağarıp Allah’ın rahmetine kavuşurlar
7:37 Kitaptaki kötü duruma düşmez
7:44 Vaat edileni bulacakları yer
7:48 Araf’takiler yüzlerinden tanınırlar
7:50 Allah’ın imansızlara haram kıldığı meyve
11:105 Bir kısmı bahtsız bir kısmı mutlu
44:56 Orada ilk ölümden başka ölüm yok
47:15 Su ırmakları, bal, şarap, süt ırmakları akacak
37:59 İlk ölümden başka azaba uğratılmamak
31:9 Orada sürekli kalırlar
35:34 Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun
36:56 Kendileri ve eşleri gölgeler içindedirler
7:42 Orada sonsuza dek kalacaklardır
Cennet ( Mukaddes Kitap )
İşaya 65:21-25 Boş yere emek vermeyecek ve felaket için doğurmayacaklar
İşaya 65:19 Onda ağlayış ve figan sesi olmayacak
Daniel 12:2 Ebedi hayat yaşayacaklar
Amos 9:13 Dağlar yeni şarap damlatacaklar
Matta 5:3 Göklerin krallığı onlarındır
Matta 5:4 Çünkü onlar teselli edilecekler
Matta 5:6 Çünkü onlar doyurulacaklar
Vahiy 21:4 Gözlerinden bütün gözyaşlarını silecek orada matem, ağlayış, acı olmayacak
Vahit 21:7 Galip olanlar bu şeyleri miras alacaklar
Vahiy 22:17 Ve ruh gel diyor, isteyen parasız (meccanen) hayat suyundan alsın
Dünya (Kuran)
6:32 Dünya hayatı bir eğlence, bir oyun; ahret ondan hayırlıdır
2:200 Dünya nimeti dileyenin ahrette payı yoktur
2:212 İmansızlara dünya hayatı süslü gözükür
3:14-15 Dünyada güzel gözüken şeylerden daha hayırlısı cennette, Allah katındadır
21:105 Yeryüzüne iyi kullarım mirasçı olur
4:74 Dünya hayatını ahret uğruna feda eden Allah yolunda savaşsın, karşılığı büyüktür
8:67 Siz dünya malını istiyorsunuz Allah ise sizin için ahreti ister
9:38 Ahret hayatı yerine dünya hayatı ile mi yetiniyorsunuz
14:3 Onlar dünya hayatını ahretten üstün tutarlar
17:18-19 Kim bu dünyayı dilerse,sonrada ona cehennemi durak kılarız
19:104 Ki onların dünya hayatındaki çalışmaları boşa gidecek, iyi yaptıklarını sanıyorlardı
7:32 Allah’ın kulları için yarattığı ziynetin, rızkın iyisini kim haram etti ki? Bunlar dünya hayatına inananlar içindir.
7:25 Orada yaşar, orada ölür, oradan dirilip çıkarılırsınız
7:54 Tanrınız 6 vakitte gökleri ve yeri yarattı
9:69 Dünya nasibini alanlar ancak kısa bir süre sevindiler
10:7-9 Bu dünya hayatına razı olup kananlar ve ayetlerimizi kavramayanların yurtları ateştir
10:24 Dünya hayatı göz kamaştırıcıdır (misalle anlatılıyor)
13:26 Dünya hayatı ahret yanında kısa süreli bir geçinmedir
14:27 Allah iman edenleri dünya hayatında da ahrette de sağlam sözlerle kuvvetlendirir
17:72 Kim bu dünyada kör ise ahrette de kördür ve yolunu sapıtmıştır
20:71-72 Kötülerin hükmü ancak bu dünya hayatında geçer
20:131 Dünya hayatının parlaklığı sınanmak içindir, ona gözünü çevirme
28:60 Size verilenler sadece dünya hayatının geçici süsü ve eğlencesidir
35:5 Sakın dünya hayatına aldanmayın. Aldatıcıda sizi aldatmasın
40:39 Ey ulusum bu dünya hayatı geçicidir, ahret ise devamlı karar yurdudur
53:29 Bizim uyarımıza sırt çeviren, dünya hayatına değer verenlerden yüz çevir
Dünya ( Mukaddes Kitap )
1.Yuhanna 5:19 Biliriz ki bütün dünya şerirdedir (kötü olanın denetimindedir)
1.Yuhanna 2:16-17 Dünyadan olan her şey Allah’tan değildir ve dünyanın şeyleri geçer Allah’ın iradesini yapan ebediyen durur.
Yakup 4:4 Bu dünyaya dostluk Allah’a düşmanlıktır
İbraniler 11:7 Nuh, imanıyla dünyayı mahkûm etti
Yuhanna 15:19 Bu dünyadan olmadığınız için dünya sizden nefret ediyor
Yuhanna 3:16 Zira Allah dünyayı o kadar sevdi ki biricik oğlunu verdi
2.Korintoslular 4:4 Bu dünyanın ilahı (Şeytan) imansızların fikirlerine İncil doğmasın diye körletmiştir
Yuhanna 18:36 Mesih’in krallığı bu dünyadan değildir
1.Korintoslular 4:9 Bu dünyaya, meleklere ve insanlara sonuncular gibi oyuncu (teşhir) olduk
2.Petrus 3:6-7 Nuh zamanındaki dünya su ile bastırılarak helak oldu, şimdiki gökler ve yer ateş günü için saklanıyor
1.Yuhanna 2:2 Mesih yalnız bizim günahlarımıza değil fakat bütün dünyaya kefarettir
Resullerin İşleri 17:31 Çünkü Allah bir gün tespit eyledi o günde dünyaya adaletle hükmedecektir
Süleyman’ın Meselleri 2:21-22 Doğru adamlar memlekette oturacak, kötüler ondan sökülüp atılacak
1.Korintoslular 7:31 Dünyayı kullananlar ifratla (aşırı) kullanmasınlar
Vahiy 11:18 Yeri harap edenlerin (bozanların) harap olma vakti geldi
Mezmurlar 37:29 Salihler yeri miras alıp, onda ebediyen otururlar
Dinlerdeki uygulama (Kuran)
4:142 Onlar namaza istemeyerek kalkar ve insanlara gösteri yaparlar. Bozguncudurlar
3:19 Allah katında din İslam dinidir
5:63 Din adamlarının günah söylemekten ve haram yemekten vazgeçirmemeleri ne kötü şey
6:137 …onları yokluğa uğratsın ve dinlerini karıştırarak şaşkınlık içinde bıraksın
10:99 Allah dileseydi herkes inanırdı, onun için onları zorlamak mı istiyorsun?!
15:91 Kuranı parça parça bölenlere soracağız
16:62 Onlar kendilerinin bile hoşlanmadıkları şeyi Allah’a yüklerler
21:92 Gerçekten de dininiz bir tek dindir
30:43 O gün gelmeden gerçek dine yönel
21:92-93 Gerçekten dininiz bir tek dindir. Onlarsa o birliği bozdular
22:17 Bak! İman edenleri Yahudi, Sabi, Nasranî, Mecusi ve eş koşanları, Allah bunlara kıyamet günü bildirecektir.
23:52-53 Dininiz tektir. Onlar din işlerinde anlaşmazlığa düşüp ayrım ayrım oldular.
30:32 Onlar ki dinlerinde bölünmüşler, parçalanmışlar
42:13 İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya söylediklerimizi size tutulacak yol kıldı. Dine bağlanın, onda ayrılığa düşmeyin, bölünmeyin.
48:28 Onu (Elçinin, (Muhammed’in) getirdiği hakikati) bütün dinlere üstün kıldı
107:4-6 Vay haline o namaz kılanların ki, onlar işlerini gösteriş için yaparlar.
Dinlerdeki uygulama ( Mukaddes Kitap )
Titus 1:16 Allah’ı bildiklerini söyleyip, işleriyle O’nu inkâr ederler
Romalılar 2:21-25 Sizin yüzünüzden milletler arasında Allah’ın ismine küfrediliyor
Matta 15:9 İşaya 29:13 Talimat olarak insan emirlerini öğretip, boş yere bana taparlar
Matta 7:16 Onları meyvelerinden tanıyacaksınız
Romalılar 1:28-31 Bilgilerinde Allah’ın olasını münasip görmediklerinden, Allah onları uygunsuz, mekruh şeylere teslim etti.
Romalılar 1:32 …ve bu gibi şeyleri işleyenler ölüme müstahaktır, diye Allah’ın hükmünü bildikleri halde, hem bunları yapar, yapanları da hoş görürler.
Hezekiel 33:31-32 Senin (peygamberin) sözlerini türkü gibi dinliyorlar fakat onu yapmıyorlar.
İşaya 9:12 ve 17 ve İşaya 5:25 (Allah’ın) Bütün bunlarla beraber öfkesi geri dönmedi, fakat eli hâlâ uzanmış duruyor.
Amos 9:10 Kavmımdan bütün suç işleyenler, bela bize erişmez diyenler, kılıçla ölecekler.
Matta 7:21 Bana, ya Rab diyen her adam göklerin krallığına girecek değildir. Allah’ın iradesini yapanlar girerler.
Luka 6:49 Benim sözümü işitip de yapmayan temelsiz ev bina edene benzer.
Yuhanna 9:31 Allah’ın günahkârları dinlemediğini biliriz, ancak O’nun iradesini yapanları dinler
Hoşea 11:7 Kavmım benden döneklik etmeye meyaldir; Yüce olana çağırıyorlarsa da, kimse O’nu yüceltmiyor.
Luka 21:8 İsa da dedi: « Sakın saptırılmayasınız; zira birçokları: Ben oyum, ve vakit yakındır, diye benim ismimle geleceklerdir; onların arkasından gitmeyin.
Matta 7:21-22 Bana: Ya Rab ya Rab , diyen her adam göklerin egemenliğine girmeyecek. Ancak göklerdeki Babamın istediğini yerine getiren girecektir. O günde birçokları bana….
Evlenmek (Kuran)
2:221 İmana gelene kadar onlarla evlenmeyin
4:3 Dört kadın helal, en iyisi bir tanede kal
4:19 Hoşlanmasanız da sabredin (zina hariç)
4:21 Eşlerin bir vücut olması
4:23-25 Evlenmede yasak olan akrabalar
5:5 Kitap ehlinin kadınlarıyla evlenilebilir (Musevi-Hıristiyan)
24:3-4 Ancak bir mümin bir müminle evlenir
24:5 Tövbe edip düzelen bunun dışındadır
33:37 Evlatlıkların boşanmış eşleriyle evlenmek haram değildir
Evlenmek ( Mukaddes Kitap )
2.Samuel 12:8 Rab Davut’a dedi: Efendinin karılarını senin koynuna verdim.
Vaiz 2:8 Âdemoğullarının zevk aldıkları birçok kadınlar edindim (Haz.Süleyman)
1.Krallar 11:3 Süleyman’ın 700 karısı 300 cariyesi vardı
Çıkış 21:10 Eğer kendisine başka bir kadın alırsa, evvelkinin nafakasını eksiltmeyecek
İbraniler 13:4 Evlilik yatağınız lekesiz olsun; çünkü fuhuş ve zina işleyenlere Allah hükmedecektir.
Efesoslular 5:31 Bunun için adam ana babasını bırakıp karısına yapışacak ve bir bedenolacaklar
Efesoslular 5:28-29 Karısını (ya da kocasını) seven kendini sever
Matta 5:32 Zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder (zinaya iter); ve kim boşanmış kadınla evlenirse zina eder
Matta 19:8-9 Yüreklerinizin katılığından dolayı karılarınızı boşamanıza Musa müsaade etti, fakat başlangıçtan böyle olmamıştır.
Tekvin 2:24 Adam karısına yapışacak ve bir beden olacaktır
1.Korintoslular 7:39 Evlilikleriniz ancak Rab’de olsun
Tesniye-Yasanın Tekrarı 24:1 Bir kadını boş kâğıdı vererek boşarsan…
Levililer 18:6-18 Yasak olan akraba evlilikleri hakkında
Günah Kavramı ( Mukaddes Kitap )
Romalılar 3:23 Zira hepsi günah işlediler
Romalılar 5:12 Günah bir adam vasıtasıyla dünyaya girdiyse, ölüm de bütün insanlara geçti.
Romalılar 6:23 Zira günahın ücreti ölümdür
Romalılar 6:7 Ölmüş olan adam günahtan tebriye edilmiştir (kurtulmuştur)
Haram ve Helal (Kuran)
16:116 Şu helaldir bu haramdır deyip uydurmayın
3:93 Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail oğullarından yiyeceğin bazıları helal oldu
2:273 Ölmüş hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah’tan gayri kesileni haram kıldık.
10:59 Siz kendinizden bir kısım şeyleri helal ya da haram yaptınız
6:145 Bana vahiy olunanın içinde yiyen bir kimsenin yiyeceği arasında, leşten, akıtılmış kandan, murdar olan domuz etinden, Allah’tan gayri adına boğazlanıp….
22:30 Size okunanlar dışında hayvanların hepsi helal kılındı
5:87 Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın.
Haram ve Helal ( Mukaddes Kitap )
Levililer 11:7 Domuz size murdardır
Levililer 11:3 Çatal tırnaklı ve geviş getiren her hayvan helal, şunların dışında…
Levililer 11:24 Ölmüş hayvana dokunan murdar olur
1.Timoteos 4:7 Murdar ve kocakarı masallarını ret et.
Koloseliler 2:16 Kimse size yemek, içmek, yahut bayram, yahut sebt günü meselesinde hükmetmesin
Resullerin-Elçilerin İşleri 10:9-48 Allah’ın temizlediği şeyleri sen bayağı etme.(Bütün Tevrat’ta yasak olan yiyeceklerin serbest olması)
Haz. İbrahim oğlu İsmail hakkında (Kuran)
3:104 Sizden iyiliğe çağıran, hayırlı işler emreden ….bir millet doğsun
3:110 Hayırlı bir ulussunuz
5:3 Size vaat ettiğim nimeti tamamladım
2:128 Soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir millet yetiştir
2:133 İbrahim’in, İshak’ın, İsmail’in Tanrısı
3:84 İbrahim, İsmail, Musa ve İsa’ya indirilene inandık
4:163 Biz Nuh’a, peygamberlere, İsmail’e de vahiy gönderdik
19:54 İsmail’i de an, o bir peygamber, bir elçi idi
21:85 İsmail, İdris, Zülkifli sabredenlerdendi
22:78 Sizi O (Allah) seçti… Atanız İbrahim’in dini
38:48 İsmail’i, Elyasayı, Zülkifli’yi an. Hepsi de iyi kimselerdi.
Haz. İbrahim oğlu İsmail hakkında ( Mukaddes Kitap )
Tekvin-Yaratılış 16:10-12 …onun adını İsmail koyacaksın… Onun eli herkese herkesin eli ona karşı olacaktır.
Tekvin-Yaratılış 17:20 İsmail’e gelince, seni işittim; onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.
Tekvin-Yaratılış 21:13 Cariyenin (İbrahim’in karısı, İsmail’in annesi) oğlunu da bir millet edeceğim, çünkü o senin zürriyetindir.
Tekvin-Yaratılış 21:18 Kalk , çocuğunu kaldır, … çünkü onu büyük millet yapacağım.
Romalılar 2:29 Bedende değil içten Yahudi olan Yahudi’dir.
Allah’ın Millet Anlayışı (Kuran)
2:124 İbrahim zürriyeti harfi olarak değil, Allah’ı tanıyanlar söze ulaşırlar
Allah’ın Millet Anlayışı ( Mukaddes Kitap )
Romalılar 4:16 İbrahim’in imanından olan İbrahim’in oğlu oluyor
Romalılar 4:18 Çok milletlerin babası olan İbrahim
Romalılar 9:6 Hep İsrail’den olan İsrailli değildir
Romalılar 9:7 İbrahim’in zürriyeti oldukları için hepsi evlat değildir
Romalılar 9:8 Yani beden evladı Allah’ın evladı değil; vaadin evladı zürriyet (soy) olarak sayılır
Yuhanna 1:13 Onlar bedene, kana, insana ait iradeden değil Allah’tan doğdular
Yuhanna 8:39 İbrahim’in çocukları olsaydınız, İbrahim’in işlerini yapardınız
Galatyalılar 3:7 İmandan olanlar İbrahim oğullarıdır
Galatyalılar 3:29 Eğer siz Mesih’in iseniz, İbrahim zürriyeti vaade göre mirasçılarsınız
1.Petrus 2:10 Siz bir vakitler kavım değildiniz fakat şimdi Allah’ın kavmısınız
Vahiy 2:9 Yahudi değil, ancak Şeytanın havrası iken kendilerine Yahudi diyenleri küfrünü bilirim.
İnsan (Kuran)
2:29-30 Yeryüzünde ne varsa insan için yaratıldı
4:28 Allah yüreklerinizi hafifletmeyi diler; insan zayıftır
7:42 Kimseye gücünden fazla yük yüklenilmez
10:11 Allah, insanların hayrı çabuk istedikleri gibi, şerri de çabucak verseydi hayatları çabucak sona ererdi.
17:11 İnsan iyilik içinmiş gibi kötülük için dua eder.İnsan çok acelecidir.
17:100 İnsan cimridir.
18:54 İnsan her şeyden daha çekişkendir
21:37 İnsan aceleci yaratıldı. Ben size ayetlerimi göstereceğim. Acele etmeyin.
22:66 O’dur size hayat veren, sonra sizi öldüren, sonra sizi diriltecek olan. Gerçekten insan çok nankördür.
33:72 İnsan hem sapkındır hem de bilgisiz.
80:23 Hayır! Allah’ın kendisine buyurduğunu (insana) hâlâ yerine getirmemiştir.
İnsan ( Mukaddes Kitap )
1.Yuhanna 1:10 Eğer günah işlemedik dersek Allah’ı yalancı ederiz.
1.Korintoslular 10:13 İktidarınızdan ziyade denenmenize izin verilmeyecektir.
Mezmurlar 78:32-42 …ve O’nun (Allah’ın) ahdine sadık değildiler, yürekleri O’nunla doğru değildi.
1.Krallar 8:46 Suç etmeyen adam yoktur.
İmansızlar hakkında (Kuran)
2:91 Biz bize indirilenden başkasına inanmayız
2:85 Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ederler
2:170 Biz atalarımıza uyar Allah’a uymayız
3:7 Kalbinde eğrilik olan, çeşitli anlamlara uyar
4:79 Sana gelen her iyilik Allah’tandır
5:72 Allah, Meryem oğlu Mesih diyen kâfir oldu
5:73 Allah üçün üçüncüsüdür diyen kâfirdir
5:90 Falcılık, içki, kumar, putlar Şeytanidir
30:55-56 Kıyamet (diriliş) günü (kabirlerde) çok az kaldık diyerek inkâr ederler
37:59 İlk ölümden başka azaba uğratılmamak
5:104 Allah’ın yolu yerine atalarının yolunda gitme
31:33 O günden sakının ne baba oğla, ne de oğlun babaya faydası olur
57:15 Bu gün ne sizden ne de kâfirlerden fidye kabul olunmaz
40:85 Azabı gördükten sonra imanları işe yaramaz
4:18 Ölüm gelince «tövbe ettim» diyenlerle, inkâr etmiş olarak ölenlerin tövbesi tövbe değildir
22:46 Gerçekten kör olan körler değil ancak göğüslerindeki kalpler kör.
14:10 Elçilerin sözlerine karşılık imansızlar: «Siz de ancak bizim gibi insansınız. Babalarımızın taptıkları şeylerden bizi çevirmek mi istiyorsunuz? O halde bize açık bir delil getirin.»
8:38 Kâfir olanlara de ki: Vazgeçerlerse, onların geçmişte yaptıkları bağışlanacaktır.
7:179 Gerçekten biz birçok cinler ve insanlar yaratık ki onların sonları cehennemdir!
İmansızlar hakkında (Mukaddes Kitap)
Çıkış 20:2-18 On emrin tümü
İşaya 29:13-14 Bu kavm dudakları ile beni sayıyor, yüreklerini benden uzaklaştırıyorlar
İşaya 29:21 Bir hiç için doğru adamı saptırırlar
Hezekiel 18:24 Salih (doğru) adam işlediği salahtan dönerse ölür.
Hezekiel 18:19 Oğul hak ve doğru olanı yaparsa yaşar ve babasının fesadını taşımayacaktır
Hezekiel 18:4 Suç işleyen can, ölecek olan odur
Malaki 1:6 Eğer ben baba isem hani benim izzetim, efendi isem hani benden korku? Rab diyor
İman edenler hakkında (Kuran)
4:94 Dünya çıkarlarını arayarak selam vermeyin
23:96 Kötülüğü en iyi ile sav(uzaklaştır).
25:63 Uysallıkla yürürler, kendilerine takılanlara, «selam» derler, yumuşak söz söylerler
25:68 Allah’tan başkasına tapmaz, zina etmez, katletmezler.
25:72 Yalan yere şahadet etmez, faydasız şeylere yüz çevirirler.
25:77 Kulluğunuz ve ibadetiniz olmasa ne değeriniz olurdu?
28:54-55 Sabrederler ve kötülüğe iyilikle cevap verirler.
28:88 Allah’tan gayrisine tapma, O’ndan başka her şey ölümlüdür. Hüküm O’nundur.
29:46 Kendilerine Kitap verilenlerle en güzel yoldan başka bir şekilde savaşmayın.
10:99 Tanrın dileseydi iman ederlerdi. İman etmeleri için zorlama.
53:32 …Nefsinizi temize çıkarmayın, sizi bilen O’dur
5:5 İmandan sonra inkâra sapanın iyi işleri anılmaz.
29:64 Dünya hayatı bir oyundan ibarettir, asıl hayat ahiret (dirildikten sonraki yaşam) hayatıdır.
31:14-19 …Ana ve babana saygılı ol…eğer onlar bilgin olmadığı bir şeyi Bana eş tutman için uğraşırlarsa kendilerine uyma…salata (ibadete) kıyam et (kalk), böbürlenme, kötülüğü önle…Konuşurken sesini alçalt, adımını ölçülü at..
3:28 Müminler (inananlar) müminleri bırakıp inanmayanları dost edinmesinler.
3:118 Ey iman edenler sizden olmayanı sırdaş edinmeyin
2:177 İyi olmak, yüzünüzü doğuya ya da batıya çevirmek demek değildir
9:23 Baba ve kardeşlerimiz küfrü imana tercih ederlerse, onları dost edinmeyin
22:11 Allah’a şöyle kenardan kulluk etme.
24:26 Kötü şeyler kötü insanlar içindir, iyi şeylerde iyi insanlar içindir.
41:34 Kötülüğe iyilikle cevap ver, o zaman görürsün ki düşmanın sana candan dost olur.
45:14 Bağışlayın, öç ancak Allah’ındır.
49:11 Birbirinizle alay edip küçük görmeyin. Birbirinizde ayıplar aramayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın…
49:12 Şüphecilikten kaçının. Çünkü bazı şüpheler günahtır. Birbirinizin gizli şeylerine sokulmaya çalışmayın. Birbirinizi arkadan çekiştirmeye kalkmayın…
İman edenler hakkında (Mukaddes Kitap)
Romalılar 13:1 Herkes üzerinde olan hükümetlere tabi olsun
Romalılar 13:7 Vergi hakkı olana vergiyi, gümrük hakkı olana gümrüğü, korku hakkı olana korkuyu, hürmet hakkı olana hürmeti, cümleye haklarını eda edin (verin).
Efesoslular 4:23-24 …Önceki yaşayışınıza ait olup aldatıcı tutkularla yozlaşan eski yaratılışı üzerinizden sıyırıp atmayı, düşüncelerinizde ve ruhta yenilenmeyi…Allah’a göre yaratılan yeni adamı giyinmeyi öğrendiniz.
Efesoslular 4:31 Her kötülük, bağırış, küfür, gazap sizden kaldırılsın.
Efesoslular 5:18 Şarapla sarhoş olmayın, onda edepsizlik vardır.
Kıyam etmek, dirilmek (Kuran)
2:28 O size hayat verdi. Sonra sizi ölüme kavuşturacak, sonra yine diriltecek.
2:259 Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltiyor
16:38 Ölenin dirilmeyeceğine yemin etmeleri
17:50- 52 Ne olursan ol dirileceksin
17:98 Kemikte, toprakta olsalar dirilecekler
18:48 Dizi dizi Allah’ın önünde duracaklar
22:7 Kıyamet günü kabirlerde olanların dirilmesi
21:105 Yeryüzüne iyi kullarım mirasçı olurlar
10:45 Kalkacakları gün sanki bir saat kalmış gibi (mezarda)
30:50 Gerçekten O ölüleri diriltecektir
35:41 Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri yok olup gitmekten korur
39:67- 69 Hüküm ve kıyamet günü
30:11 Allah ilkin yaratılanı yaratır, sonra onu yine yaratır; sonra O’na döndürüleceksiniz
30:25 Sizi kabirlerden bir çağırmayla diriltir
36:51 Kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar
20:102- 104 On gün kaldıklarını (kabirde) iddia ederler
11:101- 108 Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi öz canlarına zulmettiler
7:128 Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğine onu miras verir.
40:11 Onlar derler ki « Ey Tanrımız iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin.
14:48 O günkü dünya ve gökler başka bir dünya olup değişecek. Bir olan Yüce Allah’ın huzurunda toplanacaklar.
37:19 O tek bir haykırışta görmeye başlayacaklar
37:15- 18 Hepiniz dirileceksiniz
39:68 O gün Allah’ın dileği dışında herkes ölür sonra yeniden hepsi dirilir.
46:35 Onlar dünyada bir saat kalmış gibi olacaklar
7:25 Orada yaşar, orada ölür, orada diriltilirsiniz.
Kıyam etmek, dirilmek (Mukaddes Kitap)
Yuhanna 5:28 O saatte kabirlerde olanların hepsi onun sesini işitecekler. Kötülük işleyenler hüküm dirilmesine…
Daniel 12:2 İyi ve kötülerin dirilişi
Resullerin-Elçilerin İşleri 24:15 Salih olan ve olmayanların kıyamı (dirilişi)
Vahiy 20:6 Birinci kıyamette hissesi olan mutludur
Yuhanna 6:40 Son günde kıyam (dirilteceğim) ettireceğim
Mezmurlar 37:29 Salihler yeri miras alır ve onda ebediyen oturur.
Mezmurlar 37:11 Halimler (yumuşak huylular) dünyayı miras alacaklar
Matta 5:5 Onlar yeri miras alacaklar…
1.Korintoslular 15:22 Çünkü cümlesi Âdem’de ölüyorsa cümlesi de Mesih’te dirilecekler.
İşaya 65:17 Çünkü işte BEN yeni gökle yeni yer yaratmaktayım, ve önceki şeyler anılmayacak ve fikre gelmeyecek.
Luka 13:28 İbrahim’i, İshak’ı, Yakup’u ve peygamberleri Allah’ın krallığında, kendinizi ise dışarı kovulmuş gördüğünüz zaman orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak.
Kitap üzerine (Kuran)
6:19 Bu Kuran sizi ve kime erişirse onu uyarmak için
2:79 Yazık o kimselere ki,kendileri yazıp Allah katından demeleri
2:87 Musa’ya ve İsa’ya verilen Kitap ve elçiler
2:89 Allah katından ellerindekini doğrulayıcı Kitap
4:136 Kitaba ve öncekilere inanmak
5:15 Ey Kitap ehli ! Size Kitaptan gizlediniz birçok şeyleri açıklayan… Kitap geldi
5:19 Müjdeci geldi
6:34 Allah’ın sözü değişmez
6:115 Tanrının sözünü kimse değiştiremez
7:2 Uyarıcı, öğüt verici, vahiy olunmuş Kitap
15:91 Kuranın bölücüler tarafından ayrılması
2:91 Kendilerine indirilene inanır sonrakini saymazlar
2:85 Bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ediyorsunuz. İçinizden böyle yapanın cezası…
5:47 İncil’i bilen ona göre hükmetsin (ilgili ayet 48:29)
5:48 Kitapları doğrulayan Kuran hak ile geldi.
5:68 Tevrat’ın, İncil’in ve tanrınızın katından size indirilenlerin hükümlerini yerine getirmezseniz…
6:156 Demeyesiniz ki: «Bizden önce iki topluluğa Kitap gönderildi. Biz onlardan bir şey anlamıyorduk.»
4:82 Onlar Kuranı düşünüp kavramıyorlar mı?
7:198 Kitabı gönderen Allah’tır ve O gerçeği sevenlerin koruyucusudur
21:24 İşte benden ve benden önceki Kitaplar
3:7 Ayetlerin bir kısmı sağlam bir kısmı da benzeyişmeler olduğundan yanlış yoruma uyarlar
27:76 Bu Kuran İsrail oğullarına çok şeyi açıklar
35:31 Bu sana vahyettiğimiz Kitap hakkın kendisidir. Öncekileri doğrular
2:231 Allah’ın ayetleriyle oynamayın
3:93 Eğer gerçekçi kişilerseniz Tevrat’ı getirin de onu okuyun
39:23 Her şeyi tekrar tekrar açıklayan bir Kitap
62:5 Kendilerine Tevrat yükletildiği halde onu yüklenmeyenlerin hali Kitap taşıyan eşek misali gibidir
15:9 Bu Kitabın koruyucusu da biz olacağız
2:63 Hani biz sizden Kitap üzerine kesin söz almıştık
4:54 Biz İbrahim’in ailesine de Kitabı, hikmeti verdik
10:15 Onlar bize başka bir Kuran ver ya da bu Kitabı değiştir der. Bunu kendiliğimden yapamam de. Sen vahye uy.
Kitap üzerine ( Mukaddes Kitap )
İşaya 34:16 Rabbin kitabından araştırın ve okuyun, bunlardan hiçbir şey noksan kalmayacak
İbraniler 9:19 Musa kan alıp bizzat kitaba serpti
Çıkış 34:28 Musa on emri levhalâr üzerine yazdı
Matta 24:35 Gök ve yer geçecek, benim sözlerim geçmeyecek
İşaya 40:8 Ot kurur, çiçek solar; fakat Allah’ımızın sözü ebediyen durur
Romalılar 15:4 Kitaplarda her ne yazıldı ise bizim öğretilmemiz için yazıldı, ta ki ümidimiz olsun
2.Petrus 1:20-21 Kitabın hiçbir peygamberliği hususi değil Mukaddes Ruhun sevkidir
2.Petrus 3:16 Yazılarda güç anlaşılması gereken yerleri bilgisiz ve kararsız kişiler öbür kutsal yazıları olduğu gibi bunları da çarpıtarak kendi yıkımlarını hazırlıyorlar.
Yuhanna 5:39 Kitapları araştırıyorsunuz çünkü ebedi hayatınızın onlarda olduğunu sanıyorsunuz
Mezmurlar 12:6-7 Ya Rab sözlerini sen bu nesilden ebediyen koruyacaksın
Daniel 12:4 …son gelinceye dek bu sözleri sakla ve Kitabı mühürle. Birçok adamlar araştıracaklar ve bilgi çoğalacaktır
1.Petrus 1:24-25 Rabbin sözü sonsuza dek kalır
Kuran ve onun vahiy ediliş nedenleri
6:19 Bu kitap kime erişirse onu uyarman içindir
10:37-39 Bu Kuran Allah’tan başkasının olduğu söylenemez. O kendinden öncekileri tasdik eder ve kitabı açıklar.
7:2 Bu kitap, sana insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için vahyolundu
3:3 Sana kitabı hak ile, daha öncekileri doğrulayıcı olarak O gönderdi
2:2 Bu kitap Allah’a karşı gelmekten sakınanların kılavuzudur
10:57 Size Tanrınızdan öğüt, kalplerinize şifa, müminlere doğru yol kılavuzu ve rahmet gelmiştir
5:48 Biz sana önceki kitapları doğrulayan, onlara gözcü olan Kuranı hak olarak gönderdik
3:7 Sana kitabı indiren O’dur. Bazı ayetler sağlamdır, bazıları benzeyişmelerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler sapmak ve saptırmak için bu benzeyişmelere uyarlar…
16:64 Biz sana kitabı ancak onların anlaşmazlığa uğradıkları şeyi apaçık beyan etmek için indirdik
16:101 Biz ise ayeti, diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit –ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir….
16:102 Müslümanlara doğru yol kılavuzu ve müjde olmak üzere Tanrın katından, hak olarak Mukaddes Ruh (Ruh-ül-Kudüs) indirmiştir
27:76 Gerçekten bu Kuran İsrail oğullarına anlaşmazlığa düştüğü şeylerin çoğunu açıklar
5:15 Ey kitap ehli! Size kitaptan birçok gizlediğiniz şeyleri beyan eden (ilan eden) ve birçoğunu beyan etmeyen apaçık bir kitap geldi
18:1-2 Uyarıcı, müjdeci, mükâfatları bildirmek için
18:4 Onunla «Allah kendisine bir oğul edindi» diyenleri korkutmak için
14:4 Biz hiçbir elçiyi kendi ulusunun dilinden başkasıyla göndermeyiz
12:2 Biz onu Arapça gönderdik ki anlayasınız
13:38 …Allah’ın izni olmadan hiçbir elçinin bir ayet getirmek elinde değildir
2:185 İnsanlara yol gösteren, açık belgeler taşıyan Kuran ramazan ayında indirildi
36:69-70 Biz ona şiir öğretmedik. Bu, ona hiç yakışmaz da. O, ancak bir öğüttür ve açıklayan bir Kurandır.
38:87 Bu bütün uluslara bir öğüttür
40:78 …elçiler gönderdik…içinden sana kıssalarını anlattıklarımız olduğu gibi, kıssalarını anlatmadıklarımız da var…
41:3 …ayetleri açıklanmıştır. Bilen bir ulusa Arapça bir Kurandır.
41:44 Eğer biz onu yabancı dilden bir Kuran yapmış olsaydık, onlar derlerdi ki…
43:3-5 Biz onu anlamanız için Arapça yaptık…Siz azgın bir ulus olduğunuz için bunu size bildirmekten vaz mı geçelim…?
44:58 Biz onu senin dilinde kolaylaştırdık ki düşünüp ibret alsınlar
45:20 Bu (kitap) insanlara aydınlıktır; yakın bilgi edinecek insanlar için…
26:192-193 Bu evrenlerin Tanrısı katından emin ruh (Cebrail) tarafından inmiştir
3:79 …Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yoldan Allah’a kul olun
6:48 Biz elçileri müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz
12:111 …Bu uydurulma bir söz değildir. Ancak kendinden önce gönderilenleri doğrular.
14:1 Bu kitabı sana indirdik ki bütün insanları Tanrılarının izniyle, karanlıktan aydınlığa çıkarasın
16:89 O gün her ulustan kendilerine bir şahit çıkaracağız. Senide bunlara şahit getireceğiz…Müslümanlara müjdeler getiren kitabı indirdik.
17:9 Gerçekten bu Kuran en doğruya yöneltir, iyi işler işleyen müminlere, mükâfatı müjdeler
17:41 Biz bu kuranı çeşitli şekillerde açıkladık; ta ki sakınsınlar. Oysa bu onların nefretini arttırdı.
17:82 …bunlar sapkınların ancak ziyanlarını arttırır
21:10 Biz, size öyle bir kitap indirdik ki sizin şerefiniz ondadır; hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?
25:1 (Allah) ayırt ediciyi indirmiştir
38:29 …bir kitaptır ki onu, ayetlerini iyice düşünsünler ve akılları erenler öğüt alsınlar…
46:12 Ondan önce bir kılavuz ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. İşte bu da öyle bir kitaptır ki Arapça bir dille doğrular….
50:45 …Sen onları zorlayıcı değilsin. Bundan dolayı Benim uyardığım günden korkanlara Kuran ile öğüt ver.
Haz.Muhammed Mustafa (Kuran)
3:144 Muhammed ancak bir elçidir
17:93 Ben insan bir elçiden başka neyim
18:110 Ben de sizler gibi bir insanım
9:117 Allah peygamberin tövbesini kabul etti
25:88 Allah’tan gayri her şey ölümlüdür
33:37 …Sen, Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa kendisinden en çok korkmağa layık olan Allah’tı…
33:40 Muhammed adamlarınızın hiç birinin babası değildir; ancak o Allah’ın elçisi, peygamberlerin sonuncusudur (orijinal tercüme= peygamberlerin mühürüdür)
39:30 Sende onlarda ölecekler
47:19 Kendinin….. günahlarının bağışlanmasını dile.
66:3-4 Eğer her ikiniz de (Muhammed ve eşi) tövbe ederseniz…
29:48 Sen bundan önce asla okuyamazdın, aynı zamanda da elinle de yazı yazmadın
32:23 (Musa’ya) …kavuşmak hususunda şüpheye düşme
40:55 Günahının bağışlanmasını dile
7:188 Kendi özüme yarar veya zarar vermeye gücüm yetmez, …geleceği de bilmem, …sakındırıcıyım
7:158 Ümmi (okuma yazma bilmeyen) olan peygamberine uyun
42:52 Oysa sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin
52:29 Sen ne bir kâhin, ne bir delisin
53:2-4 O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak vahiy olan vahiydir
61:6 İsa demişti ki: «…benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak olan bir elçiyi müjdeleyici…
69:40-47 O ne bir şair ne bir kâhin sözüdür, evrenlerin Tanrısından inmiştir. O bizim adımıza sözler uydurmuş olsaydı...
72:21 Ben size ne zarar ne de iyilik yapabilirim
80:1-11 Muhammed’in bir kişi hakkında düştüğü yanılgıyı anlatır
48:1-2 Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar
37:37 Muhammed size hakkı getirdi ve bütün elçileri de doğruladı
6:50 Ben size, Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; gaybı (geleceği) bilirim de demiyorum; ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahiy olunana uyuyorum…
9:43 Allah seni bağışlasın! Sözlerinde gerçek olanlarla yalancılar sence belli olmadan niçin onlara izin verdin?
17:73 …onlar seni az kalsın bize iftira etmen için yanlışa döndüreceklerdi
41:6 …ben de sizin gibi bir insanım…
26:69-82 Onlara İbrahim’in kıssasını da oku…O’dur hüküm günü umduğum gibi kusurlarımı bağışlayan (Haz.İbrahim diyor) .
Haz.Muhammed Mustafa (Mukaddes Kitap)
Yuhanna 14:16 O size başka bir tesellici, hakikat ruhunu gönderecek
Yuhanna 15:26 Babadan size göndereceğim tesellici…
Yuhanna 16:13 O hakikat ruhu gelince kendiliğinden söylemeyecek fakat ne işitirse söyleyecektir
Yuhanna 10:41 Birçokları: «Yahya hiç mucize yapmadı, ama bu adam için söylediklerinin hepsi doğru çıktı» diyerek…
Mesih İsa (Kuran)
2:38 Sonra size benden bir kılavuzun gelecektir. Artık kim benim o kılavuzumun izinden gitmezse…
2:129 Ey Tanrımız! Onların içinden öyle bir elçi gönder ki … onları tertemiz yapsın
3:45 Ey Meryem! Allah kendinden bir kelimeyi (kelamı, sözü yani İsa’yı. Bak Yuhanna 1:1-15) sana müjdeliyor: adı Meryem oğlu Mesih İsa’dır.
3:53 Tanrımız İsa’ya indirilen kitaba inandık. Peygambere uyduk…
3:55 Sana (İsa’ya) uyanları kıyamet gününe (diriliş gününe kadar) inkâr edenlerin üstünde tutacağım.
2:98 Her kim Allah’a,Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e ( Mikail İsa’nın göklerdeki ismi. «Kim Allah gibidir» anlamına gelir. Bak, Daniel 12:1 ; Vahiy 12:7)
2:136 …Musa ve İsa’ya gönderilene ve bütün peygamberlere Tanrıları katından gönderilenlere iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız…
4:150 …Allah ile Elçi’nin arasını ayırmak isteyenler, «Elçilerden bazılarına inanır, bazılarını inkâr ederiz,» diyenler…
4:157 Oysa onlar İsa’yı ne öldürdüler ne de astılar. Lakin onlar sandılar. Aslında bunda anlaşmazlığa düşenler şüphe içindedirler…(Bu ayete göre İsa yerine başka biri asılmamıştır. Kuran birçok ayetlerle İsa’nın öldürüldüğünü destekler. Müslümanların sandığı gibi değildir. Yahudiler ise İsa denilen birini öldürüp yok ettiklerini sandılar ve bu söz aralarında bu güne kadar öyle yayıldı. Bak Matta 28:1-15 )
4:171 …Meryem oğlu Mesih İsa Allah’ın Elçisidir, Meryem’e gönderdiği sözüdür ve O’ndan bir ruhtur. Allah ve elçilerine iman edin ve (Allah) üçtür demeyin.
4:172 Mesih Allah’ın kulu olmaktan çekinmez. (bak, Resullerin-Elçilerin İşleri 3:26 ; Yuhanna 20:17)
5:72-73 «Allah Meryem oğlu Mesih değildir» ….«Allah üçün üçüncüsüdür» diyenlerde kâfir olmuşlardır. Oysa bir tek Allah’tan başka Tanrı yoktur.
5:110 İsa’nın kutsal Ruhla desteklenmesi
5:116 Allah üçlüğe açıkça karşı
9:31 Onlar Allah2ı bırakıp hahamlarını(Yahudi din âlimleri), papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Tanrı sayarlar…
5:17 Allah, Meryem oğlu Mesih değildir
3:39 O Allah’tan gelen Kelime (kelamı, sözü yani İsa’yı. Bak Yuhanna 1:1-15)
23:91 Allah hiçbir oğul edinmemiştir, O tektir. (İsa’yı Hıristiyanlar üç Allah’tan biri olarak kabul ettikleri için bu ayet Hıristiyanların ve insanların arasındaki uygulandığı gibi bir oğul anlayışını ret eder)
19:33-34 Doğduğum günde, öleceğim günde ve yeniden dirileceğim gün de selamet (barış) benim üzerimdedir. İşte Meryem oğlu İsa budur…
20:123 Benden (Allah’tan) doğru yol gösterici gelince
4:158 Oysa Allah onu kendi katına yükseltti
5:117 Benim ruhumu alarak (İsa’nın ölmesi) onlardan ayırdıktan sonra…
9:111 Allah, inananlardan canlarını ve mallarını kendilerine verilecek cennet karşılığı satın aldı. (Bak 1.Korintoslular 6:20 ve Kuranda 74:38 ayeti)
3:59 Allah’ın önünde İsa Âdem gibi idi. (Âdem kâmil idi İsa’da kâmil, yani kusursuzdular. Çünkü Allah tarafından direk yaratıldılar ve bedensel babaları yoktu. 1.Korintoslular 15:45 ve Romalılar 5:12-19)
2:253 Elçilerin bazılarını, bazılarına üstün kıldık…Meryem oğlu İsa’ya açık belgeler verdik ve onu Ruh-ul-Kudüs’le (Mukaddes Ruhla) destekledik…
57:27 …O’na İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve rahmet koyduk. Onların bulduğu ruhbanlığa (Rahip-Rahibelik ve onların evlenme yasağına) gelince Biz onu onlara farz kılmadık. Onu onlar Allah’ın rızasını aramak için yaparlar; ancak buna uymadılar. ..Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdi.
Mesih İsa (Mukaddes Kitap)
2.Korintoslular 5:20-21 Allah sanki vasıtamızla rica ediyormuş gibi, Mesih uğruna elçilik ediyoruz. Günahı bilmeyeni bizim için günah yaptı, öyle ki Mesih sayesinde Tanrının doğruluğu olalım.
İbraniler 4:15 Çünkü zayıflıklarımıza duyguda iştirak edemeyen değil, ancak her şeyde bizim gibi imtihan olunmuş , fakat günahı olmayan bir baş kâhinimiz vardır.
1.Petrus 2:22 Çünkü bunun için çağırıldık; zira Mesih dahi kendi izleri ardınca gidesiniz diye, size bir örnek bırakarak sizin için elem çekti…
1.Petrus 2:24 …günahlara ölmüş olarak salahta (doğrulukta) yaşayalım diye, o kendisi bizim günahlarımızı haç üzerinde bedeninde taşıdı; onun bereleriyle şifa buldunuz.
Müslüman, (Anlamı: iman eden adam) (Kuran)
3:19 Allah katında din İslam’dır (Allah’a yönelmek)
5:111 Havariler:…bizim Müslüman olduğumuza Sen şahit ol…
3:67 İbrahim ne Yahudi ne Nasranî idi, oysa o dosdoğru Müslim’di…
23:78 Atanız İbrahim, size de öncekilere de Müslüman adını o verdi.
2:132 İbrahim bunu oğullarına da vasiyet etti. Yakup da öyle yaptı: «Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Siz de ancak İslam olarak (Allah’a yönelerek) can verin» dedi.
3:64 Ey Kitap ehli!...«Allah’tan başkasına tapmayalım. Allah’tan başka içimizden bazılarını Tanrı edinmeyelim! Onlar yüz çevirirlerse deyin ki: Şahit olun biz Müslüman’ız»
49:14 …İman etmediniz, bari deyin ki: «Müslüman olduk», çünkü iman henüz sizin kalplerinize girmemiştir.
3:52 …O zaman Havariler dediler ki:Allah için sana yardım edecek bizleriz. Allah’a inandık. Sen de bizim Müslüman olduğumuza şahit ol!
6:163 Eşi ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu. Ben Müslümanların ilkiyim. (kendi zamanında Muhammed ilkti)
10:72 …Bana emrolunan sadece Müslimlerden olmamdır.
7:126 …iman ettiğimiz için bizden intikam alıyorsunuz. Tanrımız! İçimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.
7:143 …Sana tövbe ettim. Ben (Musa) iman edenlerin birincisiyim. (O’da kendi zamanında iman edenlerin ilkiydi)
27:91 …Bana (Muhammed’e) emrolundu, Müslüman olanlardan olmak.
26:51 Umarız ki Tanrımız bizim günahlarımızı bağışlar çünkü biz ilk iman edenleriz.
Ölüler hakkında (Kuran)
3:145 Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse ölmez.
3:169 Allah yolunda ölenler Allah’ın indinde diridirler.
2:154 Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin.
27:80 Ölüler şüphesiz işitmezler.
31:34 Kimse öleceği yeri bilmez
46:5 Kalkım gününe kadar cevap veremezler
23:99 Öldükten sonra geri dönmek isterler.
23:100 Onlar dirilip uyarılacakları güne kadar…
30:52 Sen ölüye bir şey işittiremezsin
35:22 Sen mezarda yatanları duyuramazsın
6:36 …Ölülere gelince onları da Allah diriltir
21:34-35 Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik…Her nefis ölümü tadacaktır
Ölüler hakkında (Mukaddes Kitap)
Matta 22:32 …Allah ölülerin Allah’ı değil, ancak yaşayanların Allah’ı
Tekvin-Yaratılış 2:17 ondan yediğin günde mutlaka ölürsün!
Tekvin-Yaratılış 3:19 …toprağa dönünceye kadar, alnının teriyle ekmek yiyeceksin; çünkü ondan alındın; çünkü topraksın ve toprağa döneceksin.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 30:19 Senin önüne hayatla ölümü koyuyorum, bunun için hayatı seç
Matta 10 :28 Bedeni öldürüp canı öldürmeye kudreti olmayandan korkmayın
İşaya-Yeşaya 25:8 Ölüm Rab tarafından ebediyen yutulacak
Romalılar 5:17 Eğer ölüm birinin suçu yüzünden saltanat sürdü ise…İsa Mesih vasıtası ile hayatta daha ziyade saltanat süreceklerdir.
Mezmurlar 115:17 Ölüler Rabbe hamt etmezler.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 18:10-14 Aranızda oğlunu ve kızını ateşte kurban eden, falcı, büyücü, muskacı, medyum, ruh çağıran, ya da ölülerin ruhlarına danışan kimse olmasın. Çünkü Rab bunları yapanlardan tiksinir. Tanrınız Rab, bu iğrenç töreleri yüzünden bu ulusları önünüzden kovacaktır…
Ruh (Kuran)
17:85 …Sana ruhu sorarlar. De ki: «Ruh Tanrımın emrindedir, size pek az bilgi verilmiştir»
Sondan önceki büyük sıkıntı (Kuran)
22:1 Saatin zelzelesi büyük olacaktır
22:2 O gün gebeler çocuklarını düşürür
22:55 Saat gelince gecesi olmayan bir gün
29:53 Eğer belli bir vakti olmasaydı
31:34 Saati bilen Allah’tır
34:30 Size bir gün tayin edilmiştir
35:45 O bunları belli bir vakte kadar geciktirir, belli vakit gelince de…
7:187 Onu vaktinden önce Allah’tan başkası açıklayamaz
40:15 Kavuşma gününü ihtar etmek için kullarından dilediğine emriyle vahyi indirir
84:18 Dolunay halindeki aya and olsun ki
14:31 Dostluk bulunmayan bir gün gelmeden önce
20:129 Eğer Tanrın katından tespit edilmiş bir süre olmasaydı
17:15 Biz bir elçi göndermedikçe hiç azaplandırmayız
21:97 Vaadin yaklaştığı zaman imansızlar korku, şaşkınlık içinde kalır
21:103 O en büyük korkuda imanlılar kederlenmez, onları melekler karşılar
22:55 İmansızlar ise ansızın saat gelinceye kadar şüphe edeceklerdir
43:67 O gün dostlar birbirine düşmandır sakınanlar dışında
44:10 Gökten açıkça görülür bir dumanı gözetle
44:15 Biz bu azabı kısa bir süre için kaldıracağız ve sonra şiddetle öç alacağız
39:68 o gün hepsi baygın (ölü) düşer, Allah’ın dileğinden başka. Sonra gene hepsi kalkarlar
76:11 Bu yüzden Allah onları o günden korudu
Sondan önceki büyük sıkıntı ( Mukaddes Kitap )
Matta 24:21 O zaman büyük sıkıntı olacaktır
Matta 24:22 O günler kısaltılmamış olsaydı
Zekerya 14:13 O gün Rab tarafından büyük kırgın olacaktır
Daniel 12:1 O zamana kadar vaki olmamış bir sıkıntı vakti olacaktır
Daniel 11:27 Çünkü son belli bir vakitte olacaktır
Matta 24:29 O sıkıntı günlerinden hemen sonra güneş kararacak ay ışığını vermeyecek
Matta 24:36 O gün ve saat hakkında Allah’tan başka kimse bilemez
Amos 3:7 Rab Yehova peygamber kullarına sırrını açmadıkça bir şey yapmaz
Tsefanya 1:17 Ve insanlar üzerine sıkıntı getireceğim, ve körler gibi yürüyecekler, çünkü Rabbe karşı suç işlediler; ve kanları toz gibi, ve etleri gübre gibi dökülecek.
Zekerya 14:12-15 Rab onunla vuracaktır: ayakları üzerinde dururken etleri eriyecektir, ve gözleri çukurları içinde eriyecek, ve ağızlarında dilleri eriyecek….bütün hayvanların belası da böyle, o bela gibi olacak.
Savaş hakkında (Kuran)
2:178 Öldürülme halinde kısas farz olundu
2:193 Din uğrunda baskı kalkınca savaşma
4:92 İnananın inananı öldürmesine izin yoktur
2:190 Allah yolunda savaşın
2:216 Savaş kötü göründüğü halde farz kılındı
4:74 Allah uğrunda savaşın
4:90 Size sığınanlar müstesna
4:93 Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası sonsuz olarak içinde kalacağı cehennemdir
5:32 …Suçsuzu öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur
8:65 Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et…
9:41 Allah yolunda mal ve canla savaş
5:45 Cana can, göze göz, …dişe diş kısastır…Kim affederse, onun affı, kendi günahını bağışlatır
22:39 Kendileriyle savaşılanlara, uğradıkları zulümden dolayı izin verildi.
22:40 Yalnız Tanrımız Allah’tır demeleri yüzünden haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardı. Allah bir takım insanları bir takım insanlarla defetmeseydi…
47:4 Kâfirlerle savaşta karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun… savaş sona erince onlara iyilik gösterin…
49:9 Eğer iman eden iki parti birbiriyle çekişirlerse, hemen aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine saldırırsa siz saldıran partiye karşı o, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın.
8:73 Kâfir olanlar da birbirlerinin koruyucu dostudurlar. Siz aynını yapmazsanız yeryüzünde bozgunculuk kopar…
17:33 Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Meğerki hak ile ola…
4:84 ArtıkAllah yolunda savaş. Yalnız kendi nefsinle sorumlu kılınacaksın…
Savaş hakkında (Mukaddes Kitap)
1.Tarihler 28:3 İsmim için sen ev yapmayacaksın, çünkü sen cenk adamısın, ve kan döktün
Çıkış 32:27 …Herkes kılıcını beline kuşansın…ve (buzağıya tapmış olan) herkes kendi kardeşini, herkes kendi arkadaşını, ve herkes kendi komşusunu öldürsün.
Sayılar 14:43 …ve kılıçla düşeceksiniz; mademki Rabbin ardınca gitmekten döndünüz…
Yeşu 1:18 Ona emrettiğim her şeyde kim senin emrine isyan eder, ve senin sözlerini dinlemezse öldürülecektir…
Yeşu 11:18 Yeşu uzun zaman bu krallarla cenk etti.
Hâkimler 14:19 Rabbin ruhuyla…otuz kişi vurdu…
Hâkimler 4:21 …Heberin karısı Yael bir çadır kazığı aldı ve tokmağı elinde tuttu,…kazığı şakaklarına çaktı…
Çıkış 19:12 …dağa her dokunan mutlaka öldürülecektir…
Çıkış 22:18-20 Afsuncu kadını yaşatmayacaksın. Hayvanla her yatan mutlaka öldürülecektir. Rabden başka bir ilaha kurban kesen helak edilecektir.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 20:1 …Düşmanlarına karşı cenge çıktığın …. zaman onlardan korkmayacaksın; çünkü…Allah’ın Rab seninle beraberdir.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 20:13 Allah’ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin, ancak…
Tesniye-Yasanın Tekrarı 20:18-21 …ta ki, kendi ilahlarına yaptıkları bütün mekruh şeylerine göre yapmağı size öğretmesinler; yoksa Allah’ınız Rabbe karşı suç edersiniz.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 13:12-17 …Aranızdan ayak takımı bazı adamlar…gelin bilmediğiniz başka ilahlara kulluk edelim… derse…araştırıp iyice soruşturacaksın ve aranızda bu mekruh şeyin yapıldığı sabitse, o şehrin halkını…onu ve onda olan her şeyi kılıçtan geçireceksin. Onun bütün malını şehrin ortasında yakacaksın….
Matta 5:43-45 Sen komşunu sevecek düşmanından nefret edeceksin, denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Düşmanlarınızı sevin, ve size eza (eziyet, işkence) edenler için dua edin ki…
Matta 5:21-22 İşittiniz ki, eski zaman adamlarına denildi: « Katletmeyeceksin;» ve kim katlederse, hükme müstahak olacaktır. Fakat ben size derim: Kardeşine kızan her adam hükme müstahak olacaktır, ve kim ahmak, derse cehennem ateşine müstahak olacaktır.
Matta 5:38-39 …Göze göz, dişe diş denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki,kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin…
Yuhanna 2:15 (İsa) İpten bir kamçı yaparak hepsini koyunlar ve sığırlarla birlikte tapınaktan kovdu, para bozanların paralarını döküp devirdi, …Babamın evini ticaret yerine çevirmeyin…
Matta 26:52 …İsa ona dedi: Kılıcını yerine koy, çünkü kılıç tutanların hepsi kılıçla helak olacaktır
Şeriat (Kuran)
16:124 Sebt günü, hakkında ayrılığa düşenler içindir
16:126 …size yapılan ceza ölçüsü ile yapın
4:92 Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse…
22:34 Her ulusa kurban kesmek adet kılındı
22:37 Onların (kestiğiniz kurbanın)etleri de, kanları da hiçbir zaman Allah’a erişmez...Allah’a erişen sizin kulluğunuzdur.
24:2 Zina eden kadın ile zina eden erkeğe yüzer değnek vurun
24:31 Kadınların örtünmeleri, giyimleri hakkında
24:60 Evlenme ümidi kesilmiş olan yaşlı kadınlara gelince, ziynetlerini göstermeden örtülerini çıkarmada bir beis yoktur…
24:61 ...Akraba evlerinde yemek için izin istemeniz şart değildir…
17:33 Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin…Her kim haksız yere öldürülürse, onun velisine yetki verdik…
2:183-184 Ey iman edenler ! Oruç, sizden öncekilere farz olunduğu gibi size de farz olundu…
4:103 …Namaz inananlara vakitleri belirtilmiş bir farz olmuştur.
30:17-18 Namaz vakitleri hakkında
42:40 Kötülüğün karşılığı denk bir kötülüktür… kim bağışlarsa mükâfatı Allah katındadır
35:43 Sen Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın, bir döneklik de bulamazsın.
2:179 Kısasta hak ve güven vardır. Böylece hakka karşı gelmekten sakınırsınız.
Şeriat (Mukaddes Kitap)
Çıkış 20:8 Sebt gününü takdis (kutsamak) için onu hatırında tut
Tesniye-Yasanın Tekrarı 19:4-5 Komşusunu bilmeyerek vuran, onun için ayrılmış şehre kaçması hakkında
Tesniye-Yasanın Tekrarı 19:19 Kardeşine yapmağı düşündüğü ne ise kendisine aynısını yapacaksın
Tesniye-Yasanın Tekrarı 25:12 Kadın, utanılacak şey yaptığı için elini keseceksin
Tesniye-Yasanın Tekrarı 19:21 Göze göz, dişe diş, yaraya yara, bereye bere…
Tesniye-Yasanın Tekrarı 23:19 …Ödünç verilen her şeyin faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya verebilirsin fakat kardeşine vermeyeceksin.
Tekvin-yaratılış 22:13 İbrahim koçu aldı ve onu Allah’a yakılan takdime olarak arz etti
Tekvin-yaratılış 4:4 Habil sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab Habil’e ve onun takdimesine baktı; fakat Kain’e ve onun takdimesine bakmadı.
Mezmurlar 51:16-17 Çünkü Sen kurbandan zevk almazsın…. Allah’ın kurbanı kırılmış ve ezilmiş ruhtur…
1.Tarihler 29:21 …O günün ertesi Rabbe kurbanlar kestiler…
Çıkış 21:12 Bir adamı vuran vurduğu ölürse mutlaka öldürülecektir
Levililer 24:16 Rabbin ismine küfreden kim olursa mutlaka öldürülecektir
Çıkış 21:30 Eğer kendi üzerine fidye konulursa, o zaman üzerine konulan ne ise, canının fidyesini verecektir
Levililer 21:9 Bir kâhin kızı fahişelik ederse…ateşle yakılacaktır
Levililer 20:9-10 Babasına anasına lanet eden mutlaka öldürülecek…Zina eden kadın da adam da mutlaka öldürülecektir.
Romalılar 3:19 …Şeriat …altında olanlar işleriyle ağzı kapansın ve bütün dünya Allah’a karşı suçlu olsun.
Romalılar 3:20 Çünkü günah bilgisi şeriat vasıtası iledir
Romalılar 10:4 Şeriatın sonu Mesih’tir
Galatyalılar 3:12 Şeriat imandan değildir, fakat onları yapan onlarla yaşayacaktır. (Hiç kimse de kusursuz yapamadığına göre!)
Koloseliler 2:16 Kimse size yemekte,… içmekte, yahut bayram, …ya da sebt günü meselesinde hükmetmesin
Romalılar 2:13-14 Şeriatı olmadığı halde günah işleyenler…. ve şeriatı olup onu tutmayanlar da helak olacaklar…şeriatı işitenler değil ancak onu yapanlar salih sayılacaklardır
İbraniler 9:22 Şeriata göre hemen her şey kanla temizlenir, kan dökülmeksizin bağışlama olmaz
İbraniler 10:1 Çünkü şeriat gelecek şeylerin aslına değil ancak gölgesine sahip olarak…
Galatyalılar 3:24 …Şeriat Mesih için öğretmen (mürebbi) oldu
Galatyalılar 3:19 …Şeriat ne için oldu? Kendisine vaat olunan zürriyet gelinceye kadar (Mesih), melekler vasıtası ile, bir meyancı (aracı) eliyle tertip edilmiş olarak, suçlardan dolayı ilave olundu.
Koloseliler 2:14 Allah; bize karşı olan emirlerle aleyhimizde olan ahitnameyi silmiş, ve onu haça mıhlamış olarak (onu İsa’nın bedenine yükledi) ortadan kaldırdı
İşaya-Yeşaya 58:4-9 Oruç tutmak hakkında Allah’ın istekleri (yerinden okuyun)
Şeytan ve Cinleri (Kuran)
7:27 O da onunsürüsü de sizi göremeyeceğiniz yerlerden görüyorlar
37:9 Kovulmuş olarak onlara devamlı azap var
7:11 …sonra meleklere: «Âdem’e secde edin» dedik secde ettiler, yalnız Şeytan secde edenlerden olmadı
7:18 Allah buyurdu kihor ve yıkılmış olarak defol git
17:53 Şeytan insanın açık bir düşmanıdır
17:61-64 …Bu senin çamurdan yarattığına mı secde edeceğim, …eğer beni kıyamet gününe kadar geciktirirsen, pek azı dışında onun soyunu kendime bent ederim. O dedi ki (Allah) çekil, git! …her kim sana uyarsa…
20:117 Biz Âdem’e: «Şeytan senin düşmanın» dedik
26:221-222 …Şeytanlar, yalancı ve günahkârlara inerler
34:20 Şeytanın onlar (insan) üzerine olan sanısı doğru çıktı…
35:6 ÇünküŞeytan size düşmandır
36:60 Ben size emretmedim mi ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın çünkü Şeytan size açık bir düşmandır…
37:158 Onunla (Muhammed) Cinler arasında bir hısımlık uydurdular…
7:200-201 …Şeytan kötülüğü fısıldar…
38:77-78 Allah buyurdu: Sen artık kovulmuşsun, lanetimde hükme kadar üzerinde olsun
34:14 Cinler geleceği bilselerdi alçaltıcı azaba düşmezlerdi
16:63 …oysa Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi. Bu gün onların koruyucusu yine odur…
41:36 Eğer Şeytan vesvese ile dürterse…
38:85 …Cehennemi seninle (Şeytan) ve sana uyanlarla dolduracağım
43:62 Sakın sizi Şeytan çevirmesin, şüphesiz ki o sizin açık bir düşmanınızdır
46:29 Hani biz cinden birkaç kişiyi Kuran dinlemeleri için sana göndermiştik…
114:5-6 İnsanların kalbine vesvese veren cinlerden, insanlardan
14:22 İş olup bittikten sonra Şeytan der ki: «Allah size gerçekleri vaat etti. Ben de size vaat ettim, sözümü tutmadım. Aslında sizin üzerinizde hiçbir hükmüm yoktu; ben sadece sizi çağırdım…beni azarlamayın kendinizi azarlayın
18:50 Hani biz meleklere demiştik ki: «Âdem’e secde edin!» onlar secde etmişlerdi de Şeytan etmemişti…
16:99-100 İman edenler üzerinde onun hiçbir gücü yoktur
72:1-14 Cinlerle ilgili bu yerleri lütfen yerinden okuyun
Şeytan ve Cinleri (Mukaddes Kitap)
1.Tarihler 21:1 Şeytan İsrail’e karşı Davut’u tahrik etti
Zekeriya 3:1 …Rabbin meleği önünde durmakta olan büyük kâhin Yeşu’yu, ve ona hasım olmak için onun sağında durmakta olan Şeytanı bana gösterdi
Eyüp 1:6 Allah oğulları arasında Şeytan da vardı
Matta 12:26 Eğer Şeytan Şeytanı çıkarırsa kendisinde ayrılık olur…
Matta 16:23 İsa Petrus’a: Çekil arkama Şeytan sen bana tökezsin…
Markos 1:11-13 İsa… Şeytan tarafından tecrübe olunarak 40 gün çölde kaldı…
Romalılar 16:20 Allah yakında Şeytanı ayaklarınız altında ezecektir…
Levililer 19:31 Çincilere ve bakıcılara dönmeyin…
2.Korintoslular 11:14 …ve şaşılacak şey değil, çünküŞeytan nur meleğinin suretine girer…
Vahiy 20:10 İblis denen Şeytan ateş ve kükürt gölüne atıldılar…
Hezekiel 28:11-20 …Âdemoğlu Sur kralı (ikinci anlamda Şeytan) mersiye oku ve ona de:…
2.Korintoslular 4:4 Allah’ın sureti olan Mesih’in izzet İncilinin nuru doğmasın diye, bu dünyanın ilahı (Şeytan) imansızların fikirlerini kendilerinde körletmiştir
Yuhanna 14:30 …bu dünyanın reisi (Şeytan) geliyor; ve bende onun hiçbir şeyi yoktur
Luka 4:6 …ve İblis ona (İsa’ya) dedi: Bütün bunların hükümdarlığını ve onların izzetini sana vereceğim; çünkü o bana verilmiştir; istediğime onu veririm.
Tövbe etmek (Kuran)
4:17-18 Ölüm gelince, «tövbe ettim» diyenlerin… tövbesi tövbe değildir
Tövbe etmek (Mukaddes Kitap)
Hezekiel 3:18-21 …salih (doğru)adam salahından dönüp kötülük ederse, ve ben onun önüne tökez korsam o ölür…
Hezekiel 18:21-24 …fakat salih adam salahından döner, ve kötü adamın işlediği bütün mekruh şeylere göre kötülük eder de yaşar mı? Onun işlemiş olduğu bütün salah işlerinden hiçbiri anılmayacaktır; işlediği hainlikte, ve işlediği suçta, onlarda ölecektir.
Allah’ın özel ismi hakkında (Mukaddes Kitap)
Allah’ın özel bir isminin olduğu Tevrat’ta sayısızca kereler geçiyor. Bu isim İbranice yazıldığı için hep YHVH şeklinde kaleme alındı. İbranice’de sesli harf yoktur. Okuyucu sesli harfi kendiliğinden koyar. Bu yüzden bu ismin nasıl telaffuz edildiği konusunda şüpheler var. Kimileri Yehova derken, Yehova Şahitlerine sempatisi olmayanların bu ismi Yahve olarak telaffuz ettikleri görülüyor. Bizlerin elindeki eski Türkçe dediğimiz, Ali beyin tercümesindeki Mukaddes Kitapta bu isim «Yehova» olarak telaffuz edilmiş. Yeni tercüme, dediğim gibi son yüzyılda ortaya çıkıp, bu ismi kendilerine bir tılsım, bir etiket yaparak kullanan Yehova Şahitleri yüzünden kullanmaktan kaçınmış ve yerine Rab diye tercüme etmiş. (Çıkış 3:15) Anlaşılan gâvura kızıp oruç bozmuşlar! Öyle de böyle de herkes de bir gerçek vardır. Hatta birden çok daha fazla gerçeklere sahip olabilirler. Şeytan da Havva’yı kandıracağı zaman söylediği şeylerin hepsi yalan değildi. Ancak bir kısmı yalandı. Gerçeği, çok kötü biri de olsa, o kullandı diye atabilir miyiz? Gerçek gerçektir. Eğer kendilerine rakip gören diğer Hıristiyan dinleri bu ismi yüzyıllarca üyelerinden saklayıp yalancı çıktılarsa, bu onların problemi. Kendilerine menfaat elde etmek için Şahitler de bu ismi kendilerine etiket yapıp, o isme layık değiller ise,(bence hiç değiller) bu da onların problemi.
Ayrıca bu isim İncil’de hiç geçmemektedir. İsa Mesih bu ismi hiç kullanmadı. Şahitler kendilerinin tercüme ettikleri Mukaddes Kitabın, en çok da İncil’de Rab, Allah diye geçen her yere bu ismi koydular. Diğer Hıristiyanlar ise Tevrat’ta geçen her bu isim yerine, ya „Allah” ya da “Rab” diye değiştirdiler.(Tesniye-Yasanın Tekrarı 4:2 ve Vahiy 22:19’u lütfen okuyun) Kuranda da bu isim hiç geçmemektedir. Fakat her iki kitapta da (İncil-Kuran) bu isim geçmedi diye bir uyumsuzluk söz konusu değildir. Allah bu konuda belki de bizlerin anlayamayacağı bir amaç güttü. Öbür yandan bu ismi kullanarak ve böyle şeylerde kurtuluş arayarak yaşayanlara, ancak kendilerini aldatıyorlar derim. Her dinde böyle putperest tılsımlar vardır. Bir şeyi puta çeviren, o şeyin mahiyetinden, anlamından çok bizlerin o şeylere karşı gösterdiği anlamsız zafiyetlerdir. Böyle anlamsız şeylerde kurtuluş arayanlar, aslında kötü olan işlerinden kaynaklanan vicdanlarından dolayı kendilerine karşı güvensizlik duyuyorlar. Bu, Allah ile olan ilişkileri sıfır denecek noktaya kadar indiğinden dolayı, o şeylerle kurtulacaklarını ancak hayal ediyorlar. (1.Yuhanna 3:20-21) Tanrıya iman ve sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.
Allah’ın özel ismi vardı ve onu kullandı. Aşağıdaki bazı ayetlerin yerlerini bu yüzden yazacağım.
Tekvin-Yaratılış 15:8 Ya Rab Yehova onu miras alacağımı ne ile bileceğim?
Çıkış 3:15 …Atalarınızın Allah’ı, İbrahim’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı, Yakup’un Allah’ı Yehova beni size gönderdi; ebediyen ismim bu ve devirden devre anılmam budur.
Çıkış 6:3 …İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a, Kadir olan Allah olarak göründü; fakat onlara Yehova ismimle malum olmadım.
Çıkış 20:7 Allah’ın Rabbin ismini boş yere ağza almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.
İşaya-Yeşaya 42:8 Ben Yehova’yım, ismim odur; ve izzetimi bir başkasına ve hamdımı oyma putlara vermeyeceğim.
Hezekiel 36:22 Bundan dolayı İsrail evine söyle Rab Yehova şöyle söylüyor…
Hoşea 11:7 …Yüce Olana çağırıyorlarsa da, kimse onu yükseltmiyor.
Zina (Evlilik dışı ilişki) (Kuran)
4:15 …Onlar ölünceye ya da Allah bir yol açıncaya kadar evlerde tutun
4:16 …İkisini de incitin, pişman olanlara… cezalandırmaktan vazgeçin…
24:2 …Zina eden kadın ile zina eden erkeğe yüzer değnek vurun…
4:24-26 Kocalı kadınlarla evlenmek de haram kılınmıştır 8savaş esiri olarak) elde ettiğiniz kadınlar ayrıdır…
24:3 Zina eden erkek, zina eden veya puta tapan kadından başkasını nikâhlayamaz.
Zina (Evlilik dışı ilişki) (Mukaddes Kitap)
Levililer 21:9 …kâhin kızı fahişelik ederek kendini bozarsa, …ateşle yakılacaktır.
Levililer 20:10 Başka birinin karısı ile zina eden, …hem adam hem kadın mutlaka öldürülecektir
Levililer 20:14 ve bir adam bir kadınla beraber anasını alırsa, alçaklıktır; …kendisi ve kadınlar ateşle yakılacaktır.
Tesniye-Yasanın Tekrarı 25:11-12 …kurtarmak için elini uzatır, onu utanılacak yerlerinden tutarsa; o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır.
Yuhanna 8:4-5 İsa’ya dediler: « Muallim, bu kadın zina işlemekte iken tutuldu. Bu gibilerinin taşlanmasını Musa şeraitte bize emretmiştir; sen ise, ne dersin?»…
Matta 19:9 …kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse, zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder.